Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

56 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Coşkuyla Karşılanan Derginin Birleştiriciliği Üstüne Duyulan İlk Kuşkular

 

 8  Ocak  1945  Pazartesi

 

Dolabımı düzeltirken arkadaşım Muttalip:

-Yahu dostum, sen böyle şeyleri daha iyi bilirsin, şu okuduğumuz kitapta, yani Kral Oidipus’ta iki adı söylerken bir fark görüyorum, Kral Oidipus’la İokaste niçin değişik söyleniyor? Şakacı Muttalip, bana  takılmaz, biliyorum, sorduğunu ise önce anlamadım. Oidipus, İokaste! Tekrarlayınca anladım. Hiç düşünmemiştim, bir yıldır üstünde duruyoruz, dikkatimi çekmemiş. Duraladım. Oidipus, İokaste...Gerçekten ben de farklı söylüyorum. O-i-di-pus...İ-yo-kas-te!. Omuzlarımı oynattım:

-Hiç düşünmedim, dikkatimi de çekmedi...Mahir Öğretmene soralım. Muttalip:

-İşte ben de bunun için konuyu açtım, bu, sormağa değer mi? Sormaya karar verdik.

Kahvaltıda Muttalip’in sorusu aklıma takıldı. Ben nasıl dalgınlık yapmışım, sorunun cevabı  hazır. Çünkü ele alınan olay eşit değil ki, farklı; biri o-i, öteki ise i-o. O seslisinden sonra gelen harfler kendi sesiyle söylenir; o’nun, o’ kur, o’ lur.  v.b. Çünkü o, yuvarlak sesli, özel bir söylenişi var. i harfi ise sesli ama dar, ince sesli ,iki sessiz harf arasında yerine göre seslilerin birine kendiliğinden yamanmaktadır. Söz gelişi  a’ya  inceltme işareti koysan ince okunur! deriz. Gerçi bunun dışında uygulama görülmekte ise de bu gereksiz bir uygulamadır. Örneğin a’ya inceltme.......... gibi. Ancak bunu  ı harfinde yapamayız. Sözgelimi i’ e inceltme işareti koysak uzun okunur derken, dilimiz doğal olarak i’ye döner. Bu olay, dilimizin sesli harflerinin uygulamada yerine göre değişme zorunluluğundandır. Gerçekte sessiz harflerimiz, önlerinde  olmamasına karşın sanki e harfi varmışçasına okunur. Bu bir kural olduğu gibi yasal olarak da zorunludur. Bunun için özel yasa  vardır, tartışma söz konusu olamaz. B, be-c, ce. ..... Ne var ki kimi cahil ya da duyarsız kişiler, g, ge demesi gerekirken “ga!” h, he demesi gerekirken ha, k,ke demesi gerekirken ka demektedir.

Düşündüklerimi Muttalp’e söyleyemedim ama söyleyecek bir şeyler bulduğum için sevinerek kahvaltı ettim. Masadaki arkadaşlar işin ayırdında değil, Oidipus, İyokaste deyip duruyorlar.İ-o ya da o-i seslerinin arasına harf girmesi umurlarında değil. Ara ara onların şakalarına katıldım. Az sonra Aydın Gün Öğretmen gelecek. Onunla ilgili bir söz edilmemesine şaştım. Yoksa o gelmedi mi? Çekingen bir durumda anımsattım. Abdullah bir “Ayyy!” çekti. Abdullah öyle yapınca herkes telaşlandı.:

-Andın Öğretmen ödev vermiş mi idi? Aydın Gün Öğretmen öyle “Şunun yapın, bunu çizin !’”gibilerde ödev vermiyor ama verdikleri, öylelerinden daha önemli. Örneğin   Schubert’in An die Müzik liedini  öğrenin!  demesi  tür ödevlerden çok daha zorlu. Son derste salt bunu değil, Barcarol’u, Brahms liedi de ayrı ayrı çalışmamızı söylemişti. Abdullah’ın telaşı bundandı. Aydın Öğretmen Abdullah’ı ses yönünden müzik için  yatkın, çalışmalısın! deyip sık sık yokluyor. Abdullah, ıkındı sıkındı ya, arkadaşlarda da bir kıpırdanma olmasına karşın  konuşmalar  gırgıra dönüşerek kahvaltı edildi.

Salona inince, on beş günlük ayrılıktan sonra oldukça ilgiyle Aydın Öğretmeni karşıladık. Aydın Gün Öğretmen kapıdan girince şapkasını, eldivenleri çıkardı, yakınındaki Ali Kuş’a:

-Uygun bir yere, koyuver, bak ıslaktır! dedikten sonra “Günaydın, yeni yılda ilk karşılaşmamız, iyi, yeni yıllar!” dedikten sonra güldü:

-Yeni felân diyorum ama üstünde ürpererek gezdiğim kar eski. Kar değil buz. Düşündüm, düşüp bir yerim incinse ben hangi yıldan şikayetçi olacağım.1945’ten mi yoksa 1944’ten mi? Arkadaşlar, bir birine bakarken öğretmen:

-Sizler bu ayrıntılar eğilmiyorsunuz; haklısınız, ben, arada bir bu durumla karşılaştığım için biraz farklı düşünmüş olabilirim! deyip; do re mi fa sol la si dooooooooo! Do si la sol fa mi re doooooo! deyip güldü. Neyse sesim yerindeymiş, sizinkiler nasıl, bir de onlara bakalım! deyip, şapkasını verdiği Ali Kuş’a işaret etti. Ali Kuş, çok çekinden arkadaşlarımızdan, azıcık kızarıp bozardıktan sonra  çıkıcı,  inici gamlar yaptı. Öğretmen yardımcı olup tekrarlatınca açılan arkadaş  sonunda bir de aferin aldı. Hemşerim Kadir Pekgöz, oldukça sıkıştırıldı. Nedense Aydın Gün Öğretmen Kadir’e sordu:

-Bu bölümü neden seçtin?2. Yıl içindeyiz, ilk kez bu soruyu bir öğretmenden duyduk. Kendi kendimize, zaman zaman da karşımızdakilere sorduğumuz oluyordu ama bir öğretmenin soruşu  değişik etki bıraktı. İstemeyerek gözüm Abdullah’a takıldı. Abdullah, tir tir titrer gibiydi. Üzüldüm. Nedense kendimi farklıymış gibi dışta tutuyorum, oysa bana söyletse daha başarısız olacağımı biliyorum. Böyleyken  cesaretli tavrıma şaşıyorum. Ben bunları düşünürken Aydın Öğretmen piyanoya geçmemi söyledi. Ağır ağı gam yapmamı söyledi. Bir-üç-beş-sekiz atlayarak bir kaç kez tekrarladım.Hiç beklemezken bana:

-Hiç kalkmadan şimdi de  çaldıklarını seslendir! dedi. Piyano başında cesaretlenmiştim çok rahat gam yaptığım gibi do-mi-sol-dooo- do-sol-mi-dooo olarak da sesleri doğru çıkardım. Öğretmen arkadaşlara örnek gösterince gururlanır gibi oldum. Ancak bu gururum uzun sürmedi. Çünkü öğretmen arkadaşlar:

-Piyanoda biraz çalışsanız, siz de başarırsınız deyiverdi. On beş arkadaş günde yarım saat piyanoda çalışsa benim piyano çalışmam sıfırlanacak. Sustum kaldım. Gene de dersi izledim. Öğretmen bundan sonra opera tarihi hakkında bilgi verdi. Mahmut Ragıp Gazimihal Öğretmenin verdiği Ahmet Muhtar Ataman’ın Musiki Tarihi ile, Kemal İlerici’nin verdiği Mahmut Ragıp Kösemihal’in Balkanlarda Musiki kitaplarından  opera hakkında bilgi toplamıştım.16i y.yılda başlayan ilkel opera denemeleri,17.y.yıl boyunca gelişmiş, özellikle  Almanya’da Gluck, Haydn, Mozart’la, İtalya’da Palestrina,  Monteverdi,  Donizetti, Rossini, Fransa’da Lulliy, Kupren, Bizet, daha sonraları  Weber, Wagner, Verdi, Puccini ile ardıllarınca geliştirilip günümüze gelinmiştir. Öğretmen çok ünlü operalardan adlar söyledi. Weber-Avcılar,Wagner Tanheuser, Verdi- Nabucco, Aida, Biset. Carmen, Mozart:Don juan, Cosifantutte, Rossini, Sevil Berberi, Donizetti, Alayın Kızı v.b......

Öğretmen,Smetana’nın Satlmış Nişanlı operasını sordu, ortaklaşa özetini çıkardık.Don Juan,Figaro’nun düğünü, Fidelio, Satılmış Nişanlı operalarının kısa özetlerini, belli başlı seslerini(Önemli kahramanların) not olarak saklamamızı istedi.

                                                                        *

Mahir Canova Öğretmen, gelir gelmez:

-Ne haber! Oidipus’la siftaha edelim mi? diye sordu. Sonra da siftah sözünün ilk olması yanında hayırlı olması dileğini içerdiğini anlattı. Siftah, siftahlık, siftahlı, Siftahlamak sözlerini örnekleriyle anlattı. Arkasından da kendisinin kullandığı siftahın yerinde olup olmadığını sordu. Kimseden söz çıkmayınca ben konuştum:

-Söz yerinde kullanılmamıştır. Yakıştırma ya da benzetme olabilir ama bizim işimiz geniş kapsamlı bir uğraş, aylarca sürecektir. Oyun sahneye konuncaya dek üstünde çalışılacaktır. Öğretmen güldü:

-Fırsat bulunca konuşuyorsun. İstersen buna bir anlık dilek, diyelim. Buna benzer zamana yayılan başka dilekler vardır! deyip keselim! dedi. Ben de:

Konuyu siz açtınız, elbette bir amacınız vardı. Sanırım biz, asıl amacı kavrayamadık! Öğretmen bana bakarak.

Hepsi bu kadar mı? diye sordu. Ben susunca öğretmen tiyatro çalışmalarının öteki çalışmalardan farklı olduğunu, işi biraz şakaya dökmeden, metne bağlı kalınmasının  zorluğundan hatta sakıncalarından söz etti. Sonra da:

-Bakın bu konuşmaların az sonra yapacağımız çalışmalarla bir ilgisi yoktur. Siz de öyle sanıyorsunuz değil mi? Ancak gelecekteki çalışmalarınızda sıkışınca göreceksiniz ki böyle yan çizmeler dinlendirici olacaktır.

Öğretmen bundan sonra Oidipus kitabını açarak, belli sahneleri  yer yer okuyarak açıkladı. Muttalip’in içine doğmuş sanırım; öğretmen onu kaldırıp kraliçe İokaste ‘ın öldüğü  açıklanan  sahneyi defalarca tekrarlattı:

-Kraliçe İokaste öldü. Muttalip önce io ses bitişiği yaparak konuştu. Öğretmen:

-İyo,iyo! diyerek uyarınca Muttalip  toparlanarak,  İyokast, iyokaste seslendirmesni daha düzgün yaptı. Sıra Ekrem’e geldi. Ekrem Oidipus. Oidipus, karşısında toplanan halka, uğursuzlukları bir bir sıralıyor, sabretmelerini öneriyor, kahinlere gönderdiği Kreon’un gelmesini, onun getireceği habere göre durum takınacağını söylüyor. Ekrem bunalasıya tekrarladı. Mahir Öğretmen de Ekrem’den çok tekrarladı. Bir ara hepimiz:

-Bu iş olmayacak kanısına kapıldık. Oysa Ekrem sanki yemek masasında şaka sözler söylüyormuşçasına konuşuverdi. Mahir Öğretmen de:

-İşte bu kadar! Deyip Ekrem’den sonra sahneye çıkacak Muttalip’i ekleyerek ikisini denedi.

Mahir Öğretme de yorulmuş olacak kitabı açıp bundan sonraki bölümü okuyup açıklama yaptı:

-Oyunun en can alıcı noktası, burasını aşınca geriye sadece  zaman doldurma kalıyor.Buna ne derler? diye sordu. Biz susunca güldü:

-İşin püf noktası! Bu sözü hiç duymadınız mı? diye sordu. Halil Yıldırım:

-İşin zor yanı! deyince  Mahir Öğretmen:

-Zor yanı değil, zormuş gibi sanılan ama gerçekte aldatıcı bir görüntü veren, çalışılırsa kolayca aşılan anlamında kullanılır. Bu sözü:

-Bir işte bir sürü başarısız olurken birinin onu başarması için kullanılır:

-Adam işin püf notasını biliyor! Mahir Öğretmen aman ha, sakın bunu benim ardımdan söylemeyin, ben bunu öğrenmek için çok uzun yıllar çalıştım. Oysa işin püf noktasını bilenler hemen başarıyor. Ne düşündüyse:

-Gerçek olan da şudur:

Bizim meslekte bu tür sözler geçerli değildir. Çünkü işin içinde dikkatli izleyici kitlesi vardır. İzleyiciye  beğendiremezsen:

-Ağzınla kuş tutsan sana avcı demezler! Mahir Öğretmen bu kez de güldü:

-Al sana bir anlamlı söz! Böyle bir söz de var! değil mi? Nihat Şengül:

-Ağzıyla kuş tutmak! var.

-O varsa ötekini de biz ekleyelim. Kuşları kim tutar? Muttalip ekledi:

-Kediler! Mahir öğretmen elini kardırdı;

-Bak döverim ha! Pişmiş aşa su katma!

Mahir Öğretmen ayrılırken:

-Bir dersimizi bu tür sözlere ayıralım, bunların kitabı vardır sanırım ama elim deyip bir türlü arayamadım. Sizler çok değişik bölge çocuklarısınız bunlardan sizde  kitap dolduracak kadar bulunur, bana hatırlatın, konuşalım! Öğretmen çıkınca son sözü anıldı:

-El değmesi de!.....Ağzı ile kuş tutmak....Pişmiş aşa su katmak!.....Elim değmedi!...Değmedi mi deymedi mi?Püf noktası.....sözlerini tartışarak yemeğe gittik. Pişmiş aşa su katma!Bu sözü de ben kurcaladım:

-Pişmiş ata su katan mı var, yoksa;” sakın katma!” mı denmek isteniyor? Acur hemşerim Kadir hemen ikisi de bir değil mi? Halil Yıldırım da bu sözü ele aldı:

İkisi de bir! ne demek? Üstünde konuşulması gereken Kral Oidipus unutuldu. Oidipus bir yana Faik Canselen Öğretmenin armoni dersi, verilen ödevlerden söz eden olmadı. Üstelik benim her zaman bir önceki akşam savdığım piyano dersi bugün gündüze alındı. Neyse ki armoni ödevim tamamdı.

Yemek masasından kalkarken anımsatmalar başladı:

-Armoni ödevleri? Armoni ödevleri çoğul bir söylem; sormak gerekir hangisi

-Son verdiği?

-Son verdiği, do ile sol gamlarının pararel akışında 5’liler!Ne demek bu?

-Bu, şu demek; do gamını sıralıyorsun.üstüne ya da altına aynı anahtarda olmak üzere sol gamını sıralıyorsun, üst üste gelen notalarda  akor için beşliler bulunuyor bu notaları göstermek. Do-re-mi-fa-sol-la-si-do-re  mi-fa-sol-la-si-do.........

                                            sol-la-si-do-re-mi-fa-sol-la-si-do........ öyle değil.

Do-re-mi-fa-sol-la- si-do........................

Sol-la-si-do-re-mi-fa-sol.................... soruyu kimse anlamamış. Hepsi birden:

-Sen piyanoda öğrendiklerini bize satıyorsun! deyip çıktılar. Oysa öğretmen beşli olayının iki bütün bir yarım se olduğunu anlatmak için bunu örnek verdi. Yapılacak iş, do-re-mi-fa dengi sol-la-si-do, yani mi fa ile si-do seslerinin yarım olduğunu belirtmekti. Bunu sezen başka gamlarda da belli ölçüyü kaçırmazsa olayı bilmiş olacaktı.

Faik Öğretmen, ödev falan sormadı:

-Çok sesli çalışmaları için önemli bir sorun olan Sol-Fa anahtarlarını bilmek değil, kullanmak gerekir deyip bir süre bilmekle kullanmak arasındaki nüans üstüne konuştu. çift  portewli tahtayta  fa Anahtarı çizip notalar yazdı. Tebeşir elinde, biraz sinirlice sen, sen, sen diyerek nota okuttu. Ali Kuş, Kadir Pekgöz, Muttalip Çardak, Kamil Yıldırım Halil Yıldırım oldukça bocaladı, sonunda da azar işittiler. Özellikle Kadir, fa anahtarında paylanınca sol anahtarında da tutukluk yaptı. Faik Öğretmen iyice sinirlendi;(Seninle mi uğraşacağım dercesine) elini atarak sorusunu Talip Apaydın’a yöneltti.Talip biraz ürkek te olsa doğru karşılık verince Faik öğretmen yumuşadı. Kemancılara ikili nota çalmaya başlayıp başlamadıklarını sorunca arkadaşlar birden:

-Yok öğretmenim bizler henüz tek notaların yerini ancak bulmaya başladık deyince Faik  Öğretmen “Maaşallah!” güldü. Sonra da kadınların komşu çocukları için kullandıkları “Maşaallah! Sözü üstüne örnek verdi:

-Komşu kadınlar, bir araya gelince genellikle ev sahibinin(Varsa) çocukları üstüne konuşurlar. Bütün iyilikler, güzellikler, sağlıklar evin çocuklarına yamandıktan sonra arkasından da bir “Maşaallah!”çekilir. Evin çocuğu ya da çocuklarının sağlığına,temizliğine,zeki olup olmadığı söz konusu değildir. Çocuklar o an gürbüz, zeki birer melektir. Bizim maşallah da benzer bir şey oldu ama hiç değilse bir sitem tarafı var.O nedenle soracağım. Bakın İbrahim, buraya gelmeden mandolin, akordiyon çalışmış, ellerini, piyanoya kolay adapte etti. Sizler geldiğiniz yerde  hiç  müzik çalışması yapmadınız mı? Gene  de cesaretinizi alkışlıyorum. biraz daha kendinizi sıkıştırmadan sizi buradan öğretmen olarak gönderebilirler. Yöneticilerin  yapacaklarına bizim aklımız ermez. Yalnız çok sıkıntı çekersiniz benden söylemesi.Bir şey daha söyleye bilirim:

-Bizden bir kuşak önce öğretmen okullarından isteyenleri,ortaokuldan sonra bir yıl okuyunca öğretmen yaptılar.O arkadaşlar o zaman koşarak gitmişti.Ne var ki,onlara uymayıp öğrenimlerini tamamladıktan sonra öğretmen olanlar çoğalınca o ,ilk gönüllüler üvey evlât muamelelerine tabi tutuldu,terfileri, çalışacağı yerler hepsi için sorun oldu.Aynı uruma düşebilirsiniz.Sizden sonrakiler sanırım sizlerden daha iyi yetişecekler.Ya da daha iyi eleman yetiştiren başka okullar çoğalıp  okullara gönderilecekler. Her ne hal ise, böyle yapamadık, edemedik demekle geri kalmışlıktan kurtulmamız olası değil. Halkımızın ise buna ivedi ihtiyacı var.Faik Öğretmen, çok üzgün duran Kadir Pekgöz’e bakarak:

-Bunu, senin için ya da bu ders için söylemiyorum. Ben bunu yıllarca düşündüm, bunu ıspatlayacak belgem var. Bunu  biliyorsun! diye parmağını uzatarak sordu. Kadir toparlanamadı,

dik dik bakınca öğretmen:

-Yürü, bu yol, şeref zafer yolu, karşında bekliyor seni tanyeri! deyince tüm arkadaşlar katıldı. İleri Marşı’nı iki kez tekrarladık. Arkasından da Ziraat, Öğretmenlik, Ankara Marşlarını iki sesli söyledik.

Dersten sonra Faik Öğretmenle Alt odadaki piyanoya geçtik. Faik Öğretmen:

-Pek yapmadığımız ancak piyanoda çok önemli bir rolü olan pedal çalışmalarını geciktirdik; bir süre pedal çalışalım! dedi. Pedallı çaldığım, Mozart Alla Turca  ile Kv.331 sonat kv. 265  Maman, 12 varyasyon’u söyledim. Öğretmen önce marşı çaldırdı. “Yakaladık!” deyip güldükten sonra, kendisi oturup çaldı. Özellikle  son bölümde pedalları rastgele bastığımı anladım. Öğretmen ayrıca Hanon’daki pedallı çalışmaları işaretledi. Öğretmen ayrılırken gene tekraraladı:

- Sayı olrak çok parça çalmak değil sindire sindire çalmak önemli deyip, çaldığım parçalar üzerinde titizlikle durmamı,  çala çala alaturkacıların yaptığı gibi sesleri yalama yapmadan sürdürmenin önemli olduğunu, örneğin Mozart 150 yıl önce bir bestesini o günler belli bir nota ile  seslendirmişse bizin onu o sesle çalmamızın sanat olduğunu, pedalın da buna uymasını tekrarladı.

Öğretmen ayrılınca piyanodan kalkmadan bir süre öyle oturdum. Faik Öğretmen bugün sinirli mi idi? Yoksa bizi uyarmak zorunda mı kaldı. Söyledikleri de ilginçti:

-Sizleri, böylece, buradan öğretmen  olarak gönderebilirler! Üstünde durulacak bir uyarı. Köy Enstitülerini bitirdiğimizde öyle olmadı mı? Hilmi Altınsoy’u düşünüyorum, tek olarak bir okulda çalışacaksa öğrencilere müzik olarak ne öğretecek? Eline bir gün olsun mandolin almadı, şarkılara, eğlencelere katılmadı. Fettah Biricik’le Ali Önol da öyle! İsteksiz isteksiz piyanoya tam sarıldım Doğan’la Yıldız geldi. Yıldız, piyano dinlemek istemiş. Für Elise ile Beethoven Menueti çaldım. Yeni öğrendiğim teknikle pedal da kullandım. Dinleyenlerin hoşlandığını görünce  az önceki kuruntulardan sıyrıldım. Yıldız bir de  muştuda bulundu:

-Müjde Ablası cumartesi günü konsere gelecekmiş Sevinmem gerekirken sevinemedim; kalabalık bir grup içinde Müjde Abla ile olmaktan kazancın ne olabilir? Gene de Yıldız’a takıldım:

-Konserden sonra Hasanoğlan’a  getirebiliriz, çok gelmek istiyordu. Yıldız başını attı:

-Kışın gelmez, bahar için söz verdi, o zaman bir grup arkadaşıyla gelecek!

Yemeğe birlikte gittik.

Yemekte bir  ilginç haber:

-Emin Soysal Hasanoğlan’a gelmek istemiş, okul yönetimi razı olmamış! Kızılçullu çıkışlılar öfkeli. Nedense ben, okul yönetiminin buna yetkisi olacağını, yetkisi olunca da bunu dilediği zaman kullanacağını savundum. Bir süre de direnerek sakıncalar sıraladım:

-Açık açık gruplaşıyorsunuz. Gruplaşmayı da Eski Müdürünüze yüklüyorsunuz. Öyleyse o buraya gelince kaynaştırıcı değil daha zıtlaştırıcı bir etki bırakacaktır. Rauf İnan’ın da gruplaştırıcı olduğu söylendi. Bu kez de Rauf İnan yetkili makamlarca resmen görevlendirilmiş, okulun müdürü. Onunla gelecek olan bir konuğu nasıl bir tutarsınız? diye sordum. Arkadaşlarla zıtlaşmaktan hoşlanmamama karşın kendi düşüncemi söylemeden edemedim.Bu tür tartışmaları pek önemsemeyen Nihat Şengül bile bana:

-Senden böyle bir tepki beklemiyordum! diyebildi. Nihat’a sarılarak.

Bizim dışımızda olan olaylar, bizi fazla etkilememeli, çünkü onları biz önleyemeyiz. Senin sevgili müdürün de bunu bilir. Sanıyorum ki o da, istenmeyeceğini bile bile gelmeye kalkmıştır.Nihat:

-Orası öyle ama, insan gene de bir gece gelip kalmasına izin verilmemesini içine sindiremiyor!

Arkadaşlardan ayrılınca kitaplığa gittim. Sabahattin Öğretmenin verdiği ödevi bir daha  gözden geçirdim. Eski Varlık ‘ları karıştırırken aklıma geldi, Şinasi Özden, soruşturmasında gençlerden söz ediyordu. Geçen yıl Hamdi Keskin Öğretmen de Baki Süha Ediboğlu’nun antolojisinden şiir okurken gençlerden söz etmişti, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Şinasi Özden, Necati Cumalı başka başka başka? İbrahim Burdurlu, Behçet Necatigil, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Külebi ,Hasan Şimşek, Nahit Ulvi Akgün..... bunların şiirlerinden birer örnek alabilirim. İçlerinden bir çoğunun şiirini yazmıştım. Bir süre düşündüm; tekrar tekrar yazmamda fazla bir yarar yok. İyisi  mi, beğendiklerimi ayrıca  Şiir Defterime yazayım. Nahit Ulvi Akgün. Adını  yeni duyuyorum. Üstelik Şinasi Özden’e sunuyor.

                      

                                                                 Hayalet

                                                                                      Şinasi Özden’e

                                                             Sokaktan insanlar geçiyor,

                                                             Benim aklımdan daim sen.

                                                             Tramvayda yanımdasın,

                                                              Çarşıda yanımda.

 

                                                              Sofrada beraberiz

                                                             -Çatalı öyle tutma,

                                                              Sigara içme-diyorsun

                                                              Ve üzülüyorsun benim için.

 

                                                             “Bak  gömleğin kirlenmiş”

                                                             “ Bu sakal da neden?”

                                                              “Niye mahsun yüzün?”

                                                               Tam konuşacağım seninle

                                                                Kayboluyorsun.

                                                                                                    Nahit Ulvi Akyüz

 

                                                              Bekârın Gece Şarkısı

 

                                                           Nice olacak bu şehirde halin?

                                                           Bekârsın, gariplik basacak yine;

                                                           Akşamla birlikte gir meyhaneye

                                                           Unutayım diye, unutayım diye..

 

                                                           İyi arkadaş olacak şarap

                                                           Dostluğunu fısıldayacak kadeh

                                                           Yemin edecek ihtiyar garson:

                                                           Bu kadeh son, bu kadeh son.

 

                                                            Odana gitsen bekâr odası

                                                            Hayale dalınmaz soğuk yatakta.

                                                            Ana, baba, kardeş, hepsi uzakta

                                                                  Uyu sokakta, uyu sokakta...

 

                                                                                                            Şinasi Özden

 

 

                                                                       Tempora Mutantur (*)

 

                                                                Baktım seneler kuş gibi uçuyor:

                                                                -Baktım sonum bir avuç toprak

                                                                Sevdim gençlik icabı

                                                                Ağaca bağlandı yaprak.

 

                                                                Ey dost, rüyamı hayra yor

                                                                Çok görme Behçet’ine,

                                                                Kapıldım lezzetine,

                                                                Ey aşk, ey aşk iki cihanda aziz ol!

 

                                                                Elveda tahsil gecelerimin kara bahtı!

                                                                Bütün-kitaplar kapandı,

                                                                Lodos rüzgârı es, esebildiğine

                                                                Dinmesin gönlümdeki çalkantı.

 

                                                                Mecnun da beyabana

                                                                Bu yollardan gitmişti

                                                                Ben artık eskisi gibi değilim,

                                                                Devran değişti.

                                                                                                           Behçet Necatigil

(*)Zamanın değişmesi-Değişen zamana uymak, değişkenlik!

Nahit Ulvi Akyüz, Şiirini Şinasi Özden’e neden sunuyor? Onu yaşlı biri mi sanıyor, yoksa arkadaşlar da şaka olsun diye mi? Böyle, şiirlerini  sunan başka şairler de gördüm. Örneğin Rıza Tevfik. Fikret’in Mezarında şiirini “Fikret’in Necip ruhuna! demişti. Yahya Kemal Beyatlı da  bir gazelinde Tamburî Cemil Bey’in ruhuna! demiş. Ancak onların başka anlamları var. Buradaki arkadaş işi  şakalaşma gibi bir şey!

Şinasi Özden’in şiirinde bir de kusur buldum. Daha doğrusu kusur değil de umursamazlığa yordum. Örneğin :

                               ”Akşamla birlikte gir meyhaneye

                                 Unutayım diye unutayım diye!”

İkinci mısrada tekrar yerine, “Bütün dertlerimi unutayım diye! diyemez miydi?

2. Dörtlükte de:

                                 “Yemin edecek ihtiyar garson,

                                  Bu kadeh son, bu kadeh son!” yerine:

-Son  kez veriyorum, bu kadeh son! diyemez miydi? Keza üçüncü dörtlükte de:

                                  “Ana ,baba, kardeş hepsi uzakta,

                                    Uyu sokakta, uyu sokakta!” tekrarı yerine:

-Elden yardım umma, uyu sokakta!(Elden  yerine Haktan da olabilir) denseydi daha iyi olmaz mıydı? Bunları sordum ama yanıldığım noktalar olabileceğini düşünerek uyudum.

 

 

9 Ocak  1945  Salı

 

Dergi üstüne yapılan eleştirilere Sabahattin Öğretmen’in göstereceği tepki, hepimizce merak ediliyor. Sabahattin Öğretmen, görünürde çalışanları tutar gibi ise de  çalışmadığı halde çalışıyormuş yaygarası yapanlara bir süre ya bilerek fırsat veriyor ya da bile bile göz yumuyor. İkircil bir tutup zaman zaman seziliyor. Böyle bir hava yaratıldığı için kuşkulanmamak elde değil. Kimi sağduyulu olarak tanıdım Çiftelerli arkadaşlar,  örneğin; Süleyman Karagöz, Talip Apaydın, Muhittin Bilgin. Sabahattin Öğretmen’in Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca’yı  öne çıkarmasına şaşıyorlar. Onlarla konuşunca ben de duraksıyorum. Hüseyin Atmaca, Edebiyat denilen okuma-yazma uğraşları dışındaki etkinliklerde başarılı. Onun,  Sabahattin Öğretmenin İlgi alanında belli başlı bir etkinliği yok. Öyleyken, onu kendisine asistan seçmiş.(Öyle bir tevatür dolaşıyor. Bu, öğrenci başkanlığı sıfatında da olabilir ama görünüş, biraz daha fazla gibi)

Arkadaşlar da benim gibi düşünmüş olacak, kahvaltıda konu edildi. Çıkan dergide hemen hemen her konuda yazı var ama, Sabahattin Öğretmenin dersi ile  doğrudan ilgili yazı yok. Gerçi Ekrem Bilgin dikkat çekti:

-Çeviriler var! Ancak asistanı Hüseyin Atmaca, kendi bölüm konusunda yazı yazmış! Bu tür çelişik düşünceler içinde Kitaplık’a gittik. Hep olduğu gibi oldukça sıkışık oturdu. Arkadaşım Halil Dere bana yer tuttuğu için rahat olarak bir yerde, genelde öğretmene yakın yerlerde oturuyoruz. Halil Dere kendine güvendiği için kenar köşeye çekilmiyor.

Sabahattin Öğretmen, gülümseyerek geldi. İçimden:

-Kuruntularımız boşuna! derken, öğretmen, elindeki kitabı göstererek:

-Sizinle bir  trajedi  okuyalım! dedi. Kısa bir trajedi açıklaması yaptıktan sonra kitabı bir süre kendi okudu. Bir ara durdu, rahat duyup duymadığımızı sordu. Arkasından da  kitabı Mutafa Parlar’a  uzattı. Öğretmen ara ara Mustafa Parlar’ı  durdurup açıklamalar yaptı. Çocuklarının Medea’dan  alınma plânlanırı sürdürülürken ders bitti. Öğretmen gülümseyerek:

-Kitabı  okuyan var mı? diye sordu. içlerinde benim de bulunduğum  dört beş arkadaş parmak kaldırınca yüzümüze bakarak, bitirince üstünde biraz konuşalım! deyip ayrıldı. Sabahattin Öğretmen’in dilinde bu, bu konuyu bir daha gözden geçirin anlamına geliyordu, sevindim. İyi ki Medea’yı okuyunca özetlemiştim.

Her zaman olduğu gibi koşuşarak Büyük Salona geçtik.

Yunus Kazım Öğretmenin Liman şiiri, Varlık Dergisi’nin son sayısında ikinci kez basıldı. Sevildiğinden mi, yoksa başka nedenlerden mi? Uygun bir ortam bulursam, Liman’ı okuduğumu, çok beğendiğimi söylemeyi düşündüm. Ancak kendime sordum:

-Gerçekten sevdim mi? Doğrusu sevemedim; okunuşu bile zor; sözler akıp gitmiyor.

 

                                                        Limanda

 

                                    Denizi özledim batı zamanı,

                                    Martı çığlığını boğar düdükler.

                                    Aydınlık bir gemi süzülür ufka,

                                    Bir tayfa  abanmış küpeştelere.

 

                                    Aralık sokakta meyhaneler loş

                                    Bir yosma gözlüyor belâlısını.

                                    Ecdat mirası han, ardiye, depo,

                                    Satıcı sesleri, serseri çocuk.

                                    Kahveden yayılır “Şahane Gözler!”

                                    Uçtu güvercinler çan kulesinden.

                                    Karanlık bir evde tek lamba yanmış,

                                    Bir bekâr yazıyor belki bir mektup.

 

                                    Şubatta tipili yayla akşamı,

                                    Denizi özledim ocak başında.

                                    Böylece sevmiştim kırda uzleti,

                                    Temmuzda gezerken rıhtımda yalnız.

                                                                                                Yunus Kâzım Köni

Şiiri, sevmedim falan diyorum ama neredeyse ezberlemişim. Ancak bazı düzeltmeler yaparak okuyorum. ”Temmuz ayında, rıhtımda gezerken kırdaki uzleti sevmişim!”diyorum. Kendimi topladım;daha sonra devam ederim.

Yunus Kazım Öğretmen, dolu çantasını masaya koyunca  yüzlerimize bakarak:

-Kış şiddetini arttırarak sürmesine karşın, hepimiz iyiyiz değil mi efendim? Önemli olan bu! Bunu idrak ettikçe, rahat olur işlerimize sarılırız! Besbelli, salt öğretmeni konuşturmak için Ali Bayrak parmak kaldırdı. Öğretmen işaret edince Ali Bayrak:

İdrak sözünü hep duyuyorum ama geçerli anlamı tam olarak öğrenemedim, Psikolojik anlamım olsa gerek, açıklar mısınız? Öğretmen, Ali Bayrak’ı dikkatle dinledikten sonra:

-Elbette efendim! deyip idrak sözünün halk dilinde anlayış, söyleneni hatta kimi zaman söylemek isteneni anlama, kavrama, sezme ifade ettiğini, psikolojik olarak da bu anlamda kullanıldığını söyledi. İstiklâl Marşı’nın ilk sözünü;”Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak! Bu sözünün anlamını hep biliriz. Burada sembolleşen bilgiler de var. Anlatılmak istenen derin anlamlı sözleri kavrayacak idrakimiz varsa, onları hemen açıklarız. Ancak bunu herkes yapamaz. Örneğin ilkokul çağındaki çocuklardan bunu beklemek insafsızlık olur.Ne var ki, onlara rahatsız olduklarında:

-Korkma, bu ilaç seni iyileştirecek! deninde  çocuk ilacı içer. Demek ki çocukta da korku ile ilgili bir idrak uyanması vardır. Bu iki örneği kavrayan kişilerin anlayışları bir değildir. İsterseniz idrak için ilk örneği kavrayabilme olarak düşünür, ona göre açıklarsınız. Ben buna:

-Geniş anlamda kavrama gücü diyorum. Ne var ki sözün Lügat anlamı; ”Anlama, kavrama, anlayış! olarak  tanımlanır. Öğretmen sözünü bitirirken “Anlamak, karşılığı anlamak mastarı! Cep Kılavuzu öyle yazmış! dedim. Kılavuz da elimdeydi. Öğretmen kılavuzu alıp arkadaşlara gösterdi. Gülümseyerek:

-Bakın bu da  bir idrak, algılamak anlayışı, bunlardan bizlere de gönderdiler, kullanma alışkanlığımız olmadığından bir iki baktıktan sonra unuttuk! Öğretmen bir süre daha algılamakla alışkanlıklar üstünde durdu, bu iki  söz yalnız değildir, bunlar bir zincir olarak eski sözlerde sürer gider, algılamak, yani anlamak gittikçe zorlaşır. İdraki biliyorsanız, o konuda  ıttıla sahibisiniz demektir. Ne demek? Açık açık bilgi sahibisiniz! demektir. Bizler, bunlarla cebelleşiyorduk. Bu ıstılahlar, uzar gider. Bakın bir de ıstılah çıktı. İdrak, ıttıla, ıstılah...İdrak, zihinsel alma, bilgi edinme gücü, kuvveti. Ittıla, alınmış bilgilere  sahibolma, yeri gelince onları kullanma...Istılah ise bu tür  bilgiye dayanan geniş anlamlı sözlerdir.Ali Bayrak’ın sorusu dersin yarısını kapatınca bu kez de Ahmet Allı:

-İdrak=Algı ile dikkat arasında nasıl bir benzerlik ya da bağ olduğunu sordu. Öğretmen gene güldü:

-Sizler  beni  bugün okumuşsunuz efendim, bunları ben sizlere soracaktım. Böylesi daha iyi, oldu efendim...Demek oluyor ki bu tür soruları açıklamamız yararlı olacaktır. Öyleyse karşılıklı sorup cevaplar bulalım. Dikkati daha önce konuştuk. Bugün de örnekleyelim. Hasan Gülün parmak kaldırdı. Hasan Gülün:

-Tembel öğrencilerin. Dikkatsizlikleri yüzünden okula geç kaldıklarını söyleyince bir çok parmak kalktı. Mustafa Parlar:

-Arkadaşın dediği bir davranıştır, dikkat bir davranış şekli değil bir zihinsel olaydır. Öğretmen Mustafa Parlar’a sordu:

-Zihinsel olayı biraz açıklar mısınız efendim? Mustafa Parlar:

-Düşünülerek yapılan olayların zihinsel olduğunu anlattı:

-Psikoloji dersinin bana yararlı olacağını düşünerek gelip dinliyorum. Ancak bugün bir dalgınlıkla Psikoloji defterimin terine Edebiyat defterimi getirmişim! deyince  öğretmen sözü aldı:

-Psikolojik olayların ayrı ayrı düşünülmemesi gerektiğini, onlar birbirinin içinde, kuyruğunda, önünde olurlar. Bakarsınız, dikkatin yerine tembellik daha doğrusu zekâ yetersizliğinin verdi umursamazlık geçmiştir. Bunları ayırmak kolay olmaz. İşte Psikoloji Laboratuvarları bunun için kurulmuş. Psikoloji de bunları ortaya çıkaran bir bilimdir. Biz, o denli ayrıntılara girmeyelim, zaten de giremeyiz.Biz bu konuda  ilgilerimizi biraz da sezgi yoluyla genişletmeye çalışacağız. Bakın, çok önemli bir sorunu çözer gibi olduk. Tavır alma! Tavır alma bir psikolojik görüntüdür.Dikkat ise sadece bir psikoloji sözüdür;o söz, bireyin tavrıyla canlanır. Bu nokta çok önemli, bunu kavrayınca psikoloji zihinden içeriye girilmesi kolaydır! Öğretmen bundan sonra insanlar arasındaki ilişkilerde psikolojik etkileri anlattı,modadan söz etti. Bu kez de parmaklar kalktı. Süslü giyinmek, güzel görünmek, kıymetli  eşyalar kullanmak üstüne konuşuldu.Öğretmen:

-İnsanlar,”İnsiyaki olarak bir başka insanın, özellikle çocuklar büyüklerinin tesiri altında kalırlar.Yalnız çocuklar değil büyükler de farkında olmadan bunu yaparlar. Gençlerin,

sinemalar nedeniyle yeni yeni moda fikirler benimsemesi bundandır.İnsiyak! sözü üstünde duruldu. Hasan Özden, anımsattı:

-Listeye  bir söz daha ekleyelim:

-İdrak,Ittıla, ıstılah, İnsiyak.......

Ders zili çaldığı için öğretmen gülümseyerek ayrıldı.

İdrak, ıttıla, ıstılah, insiyak sözleri tekrar edildi, karşılıkları ortaya döküldü.

Yemekte bizim masadakiler, dersi hemen hemen tekrarladı. Ekrem sözleri not etmiş, anlamlarıyla  cümlelerde kullandı. Abdullah Erçetin bu sözleri hiç duymamış, unutabilir ama “Hiç duymadım!” demesine şaştım. Anlamını bilmesem de kullanıldığını çok duydum. Altı yıldır birlikteyiz, benim duyduklarımı o nasıl duymaz! Matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel sık sık:

-Bu kadarcığı da idrak edemezsen, gelecek konularda ne yapacaksın? derdi. Fikret Madaralı Öğretmen de:

- Istılahlarla(Deyimler)darbımeselleri (Atasözleri) karıştırmayalım, onlar apayrı özellikler taşır! deyip örnekler sıralardı. Kaşıyacak tırnağı olsa kendi kaşınır. Et tırnaktan ayrılmaz. birer atasözüdür. Ali, çalışkanlıkta Ahmet’in tırnağı olamaz! dendiğinde buradaki tırnak ,bir ölçü bildirdiğinden bir ıstılahtır. Istılah, bazı özel sözlerin daha değişik anlamlarda kullanılmasıdır. En önemli özellikleri, halkın benimseyip kullanmış olmasıdır. Istılahlar(Deyimler) da  darbımeseller (Atasözleri) gibi dilimizin zenginliği sayılır.

O günlerden belleğimde kalan birkaç örnek.

Atasözü:

Çalışan kazanır, Ne ekersen onu biçersin. Damlaya damlaya göl olur; damlacıklar sel olur! Anasına bak, kızını al! Bekleyen derviş muradına ermiş!

Deyim:

Kısa kes’mek, Kuş uçurtmamak, gelişigüzel, dörtnala kalkmak, Çançan ötmek ya da konuşmak.  

                                                                      *

İlk iki saat ders uygulaması izledik. Son sınıf Şerif Yalman orta bölümdeki çalışmalarını gösterdi. Ders uygulaması deniyor ama, bir konu işlemeden çok geçmişte öğretilen şarkılar tekrarlanıyor. Oysa ders uygulamasında, yeni bir konunun öğrencilere  kavratılması gerekir. Enstitü bölümü uygulama derslerinde böyle öğrendik. Şerif Yalman’ın dersinde ben kemanla müzik dersinin çok yetersiz olacağı kanısına vardım; böylece akordiyon çalışıma bir kez daha sevindim. Keman çalan öğretmenin eli-kolu bağlı olduğu gibi başı da hareketten yoksun. Kullanabilirse gözlerini kullanacak. Bölüm Başkanımız da öğretmenliğe kemanla başlamış ama sonradan akordiyon kullanmaya başlamış. Ayrıca onun kemanı üst düzeyde. Cumhurbaşkanlığı orkestrası sınavlarını kazanıp bir süre orada çalışmış. Bunları söylerken bir yandan da ödüm kopuyor; öteki arkadaşlar da akordiyon çalışmaya kalkışırsa? Birden, içimden gülmek geldi; dergide,  “Okulun, sekiz akordiyonu var!” diye yazıldı. Arkadaşlara, onları çalmalarını söylerim.

Uygulama dersinden sonra serbest enstrüman çalışması yapıldı. Uzun süre pedal çalışması yaptım. Mozart-Türkmarşı’nı oldukça  düzgün olarak pedallı çalıyorum. Pedallı çalınca üst salondan duyuluyormuş, Doğan geldi:

-Çaldığın parçayı nasıl bu kadar tekrarlayabiliyorsun? diye sordu. Pedal çalışmalarını Hanon  metodundan bir süre çalarak  gösterdim.

Akşam yemeğinde konumuz, uygulama dersleriydi. Şerif Yalman, çok sevilen bir arkadaş, kimse eleştirmeye kalkışmıyor. Eleştiriye dön üşen bir nokta olunca karşılıklar hazır:

-Olsun ,öteki derste öyle yapar! Şerif Yalman’ı ben de severim ama, konu o değil ki; konu uygulama dersi. Sonunda  azıcık keman çalışı çekiştirildi. Bu kez de ben:

-Olsun, bir daha dünyaya geldiğinde öyle yapar! deyince herkes güldü! Teselli:

Hepimiz öyleyiz!

Yemekte duyuru yapıldı:

-Dergi Kolu, dergide çıkan yazılar için soruşturma yapıyormuş, sorular için isteyenler Dergi Kolun odasına uğrayacakmış. Arkadaşlarla topluca gittik. Haberi duyunca biz, başka şeyler sanmıştık. Oysa dergide çıkan yazılardan hangisinin beğenildiği soruluyormuş. Çıkan şiirlerin beğenileni, araştırma yazılarının beğenileni saptanmak isteniyormuş. Şiirlerin hiç birini beğenmediğimi, araştırma yazılarını ise okumadığımı söyleyip ayrıldım.

Büyük salonda gene kümeleşmeler vardı, yan çizip kitaplığa gittim. 1 Ocak (1945 sayı 276) Varlık Dergisi ’indeki müzik üzerine yazılmış yazıyı okudum. Yazıda anlatılanlar ilginç, çok sesli müziğe karşı tavır alanlar salt kişiler değil kurumlar da varmış. Bitirme  Tezi olarak seçtiğim Cumhurbaşkanlığı Orkestrası konusunu ilgilendirdiği için, ona çalışmaya başladığımda yararlanmak üzere yazının tamamını almaya karar verdim.

         

                   

Öztekin Öğretmen anlattığında inanamamıştım. Alaturkacıları, müzikseverler değil meyhaneciler tutmaktaymış.!927-28 yıllarında kurulan radyoya alaturkacıları “Ses Sanatçısı!” olarak tıkıştıranlar ki bunların çoğu fakir mahallelerinde kendi başlarına şarkı söyleyen genç kızlarmış. Bunları sözüm ona bir yoklamadan sonra radyoya doldurmuşlar. İçlerinde orta halli bir memurun dört  maaş alanlar varmış(Aylık 400 tl.)Daha sonra  bu işe devlet el koyunca bu okur yazar bile olmayan şarkıcıları içkili gazino sahipleri adeta kapışarak koruma altına almışlar. Ayrıca bunları plakçılar sahiplenerek alaturkanın yeniden canlanmasına, önayak olmuşlar. Öztekin Öğretmen bunu anlatınca bizim kahvedeki plakları anımsamıştım. Gerçekten çoğu bayanların doldurduğu plaklardı. Bayan şarkıcı olarak anımsadığım Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Mualla Gökçay, Hamiyet Duygulu, Mefharet Yıldırım, Semahat Özdenses, Suzan Yakar Rutkay; baylar da, Hafız Burhan, Münir Nurettin, Yesari Asım, Selahattin Pınar v.b.....Bayan şarkıcılar içinde yalnız Safiye Ayla Öğretmen Okulu çıkışlıymış. Semahat Özdenses de   Kız  Sanat Okulunu terketme!... Ötekiler, en fazla ilkokul okumuşlarmış. Öztekin Öğretmen:

-İnsanı sinirlendiriyorlar; aslında bize ellerin okumuşluğu falan ne gerek! Ancak işin içine bizim yapacaklarımızı baltalayacak çıkışlar yapılması, yurt çapında bu işin aksatılması anlamına gelmektedir. Bir tarafta devletin radyosunda bağıra çağına “Yalelli dümtek!” öbür tarakta öğretmen, kıt kanaat olanaklar içinde gerçek müzik yapacak. Özellikle köylerde bunu başarmak için öğretmenlerde EYÜP sabrı gerekir. Niçin böyle olsun efendim? Devlet, kimin yanındaysa ötekinin kulağını büksün!

Öztekin Öğretmen, hızını alamadı, dersten sonra da bir süre söylendikten sonra ayrıldı. Sanırım arkadaşların çoğu konunun öneminden çok Öztekin Öğretmenin  sinirlenişine takıldı, ayrılınca sözleri tekrarlandı:

-Ötekinin kulağını büksün! Kulak bükmek nasıl olur? Yaramaz çocukların kulağı bükülür. Bükmek mastarı konu edildi. Bükmek, bizim köyde yün için kullanılır. Taranmış yünü topaç gibi dönen bir aygıta( Kirmen-Kirman-elcek ) bağlayıp sürekli bir tarafa parmakla çevirerek iplik yapılır. Yünün  iplik oluşturmak için dönmesine bükülme denir. Bükülme sonradan bir deyim olmuştur. Kulak bükme ise  kulağın düz çekilmesi yerine öne ya da arkaya kıvırmadır. Kulak bükmek gibi boyun bükmek de bir deyimdir. Ancak kullanılışları farklıdır. Boyun bükme, kendine dönüşlüdür:

-Birisine yalvarma, dediklerine uyma olarak kullanılır. Kulağı bükmede kişinin dışında bir güç söz konusudur. Etken olduğu gibi edilgen de kullanılır. Kulağı büküldü, A’nın son davranışı nedeniyle  yöneticilerce kulağı büküldü....

Kulak bükmeyi Hamdi Bağ Öğretmen çok kullanırdı. Lüleburgaz’da kaldığımız yaz,ben bir grup arkadaşla okul bahçesindeki atölyemizde kalıp okulun ahşap işlerinde yapmayı sürdürüyordum. Grubun en yaşlısı daha açıkçası güveniliri olduğum için öğretmenler beni ön çıkarıyordu. On dört kişilik grubumuzda biri ikisi dışında hepsi benim gibi hilesiz hurdasız çalışıyordu. Hamdi Bağ Öğretmen ara ara bana soruyordu:

-Kaytaran var mı? Varsa, hemen söyle, kulaklarını bükeyim! Bir gün bunu söylerken Yusuf Asıl da vardı. Yusuf sordu:

-Öğretmenim, öteki öğretmenler kusur işleyenlerin kulaklarını çekiyor, siz neden büküyorsunuz? Hamdi Bağ Öğretmen:

-Kulaklarını çekersem, kulakları büyür, sonra kepçe kulak olurlar. Kepçe kulaklıları kızlar beğenmez. O  nedenle ben, onların kulaklarını bükmek istiyorum! dedikten sonra bize” Kulak bükmenin sözde kaldığını, ancak etkisinin daha sürekli olduğunu anlatmıştı.

Ben bunu anlatınca arkadaşlar Kadir’e sordular:

-O öğretmen senin kulağını büktü mü? Kadir biraz da böbürlenerek:

-Ben Yapıcılık kolundaydım, o öğretmenle bir ilgim yoktu! Kamil Yıldırım da bunu bekliyormuş:

-Anladımmmm, boyuna göre kulakların neden büyük? Masada çıngar çıktı. Neyse ki bu kez Ekrem Bilgin, Kadir’den yana çıktı, gözünün birini yumarak parmaklarıyla ölçüm yaptı, Kamil’in kulaklarını  Kadir’in kulaklarından daha büyük olduğunu öne sürdü. Nihat Şengül de araya girdi:

-Psikoloji Öğretmeni Hayri Çakaloz derse gelince elini Kamil’in kulağından hiç çekmezdi! deyince gülüşerek kalktık. Kavgaya dönüşmek üzere olan tatsız durum böylece atlatılmıştı.

                                                                   *

Kitaplığa gittim, bizim Kepirliler grubu toplanmış, yazı seçimleri üstüne konuşuyorlar. Sami Akıncı’nın Bayramlı Köyü en beğenilen inceleme olarak öne çıkarılıyor. Bizim Güzel Sanatlar Kolu adına yazılan yazıyı pek beğenmiyorlar; araştırma nitelikli değilmiş, olağan işler yazılmış. Yapı  Kolu yazıları da öyleyleymiş. Salt takılmak için ben de:

- Durmuş Ali Uğur’un yazısı çok nitelikli(!)Okula,1943 Ekiminde geldi, aralık başlarında derslere başladı, bitkiler henüz gelişmeden Mayıs 1944 sonunda (Gezi,2o gün, Askerlik kampı 20 gün.)ayrıldı. Buna  karşın Hasanoğlan kırlarındaki bitkileri, gün dün toplayarak yazmış, hem de  Latince adlarıyla! Aynı bölümde bulunan Hüseyin Orhan açıkladı:

-Yazılanlar, kitaplarda var, arkadaş oralardan almıştır. Hüseyin Orhan’ın Durmuş Ali Uğur için “Arkadaş!” deyişine Harun Özçelik tepki gösterdi:

-Merak ediyorum, o hırsıza arkadaş dediğine göre bir gün karşılaşırsan altı yıllık arkadaşın Yusuf Asıl’ a ne diyeceksin? Halil Basutçu araya girerek konuşmaları ılımlaştırdı. Topluluğa katılmayan Mehmet Başaran’ın şiirleri okundu.

 

                                       1.Şiir- 17 Nisan Toprağı

                               

                              Bir fidan uğun kök saldı toprağa

                              Ulu ağaç olmak için

                              Güneş ümit işledi yaprağa,

                              Burda,

 

                             Terle yuğrulur hayat hamuru;

                             İnsan filizlerini sular

                             Duru nisan yağmuru.

                             Yağmur sonrası,

                             Bereket yüklü toprağın kokusu.

                             Destan destan şiir yüklü köy yolunda su.

                             ........................................

                            Bahardır tomurcuklanan dallarımızda.

                            Boz şarkılar dillenir sellerimizde,

                            Topraktır uyanan yollarımızda.

 

                            Şu boz yere temellerin atılsın;

                            Çamuruna alın terin katılsın;

                            Mavi gökler üzerine çatılsın

                            Mor dağlarda köy kâbesi doğrulsun.

 

                           Kızaran şafağım, sar kökleri sar,

                           Es toprak dilini konuşan rüzgâr!

                          Tomruklan, tomruklan gönlümde bahar,

                          Nasırlı ellerle toprak yuğrulsun.

 

                          Alnımda güneşin yanık kınası,

                          Toprak şiirinin elimde tası,

                           Ey boz yaylaların gürbüz havası

                           Es serin serin gönlüm durulsun.

 

                           Hayatın mayası tanrısal hamur,

                           Yanık gönlüme dökülen yağmur,

                           Tanrının içime üflediği nur,

                           Es serin serin tınaz sayrulsun.

 

2.Şiir                                      Halı

 

                   Tanrı bahçelerinden türlü çiçek sokunur,

                   Güzelliği destanı halılarda okunur,

                   Baharların koynunda renklerle dokunur,

                   Duyguyla göz nurunda yunup derilir halı.

 

                  Tazelerin elinde şafaklanır tüllenir,

                  Şark masalı koynunda bu halılar güllenir,

                  Türk ruhunun bir sırrı halılarda dillenir,

                  Asya akşamı gibi ufka gerilir halı.

 

                  Bir rüzgârla bahçeler geriniyor enginde,

                  Efsaneler doğuyor halıların renginde

                 Tanrıların eserleri halıların denginde,

                 Altın bir bulut gibi gönle serilir halı.

 

3.Şiir

 

                                              Hâlâ

 

                     Daha yaramızı saramadık;

                     Kümeslerimizi tilkiden,

                     Tarlamızı ayrıktan

                     Kurtaramadık...

                     Bulamadık, aramadık başımıza çare!

                     Hâlâ benzimiz sarı,

                   Gözler dayanmıyor görmeğe

                   Sıtmalıları...

                   Hâlâ, korkumuz, bir sinekten.

                   Bağrını rüzgâra aç.

                   Bak,

                   Tarlalarımızın adı hâlâ

                   Boz, kepir, yoz, kıraç.

 

Konuşmalara pek katılmayan Hüsnü Yalçın:

-Arkadaş ne güzel yazmış! dedi. Bana baktı. Hüsnü Yalçın’la Kepirtepe’ deki arkadaşlığımız bir yana burada, geçtiğimiz yaz  üç ay birlikte olduk. Benim sürekli şiir okuduğumu biliyor. Bakışını anlamlı buldum. Sözü uzatmamak için:

-Bana bakmayın, arkadaş kendisi burada yok, üstelik biz pek anlaşamıyoruz; onun hakkında konuşmam biraz ayıp olacak, beni hoşgörün! Arkadaşlar beni haklı buldular ancak okunan şiirler için de pek bir şey söylemediler. Harun Özçelik:

-Ne hece, ne de serbest, ikisi arası bir şey, düz yazıyı ter çevirerek mısra yapmış! deyip örnek verdi:

-Gözler dayanmıyor, görmeğe sıtmalıları... söz mü bu yani? Bunun Türkçesi:

-Gözler, sıtmalılara görmeğe değil bakmaya dayanmıyor! denir. Salih Baydemir söze katıldı:

-Arkadaş bizim yapmadığımız bir çalışma yapmış, beğenmezsek okumayız! deyince konuşmalar sona erdi. Anladım ki birileri benim konuşmamı bekliyormuş. Çünkü ben  geldiğimde konu açılmıştı. Konuşmayacakları konuyu neden açsınlar? Sustuğuma sevindim. Benim ölçüm, kendim değil, okuyanların beğenisidir. Tüm arkadaşlar beğeniyorsa ben neden ortada olayım. Sevmediğin sayısız şiir var, sevdiklerimi alıyor sevmediklerimi de görmezden geliyorum. Mehmet Başaran’ı da öyle yapabilirim.

Yatınca bir süre düşündüm; Harun Özçelik bana güzel bir ip ucu verdi. Şiirleri bir de bu açıdan değerlendirebilirim. Şiiri düz yazıya çevirmek, düz yazıyı şiir şekline sokmak. Başaran’ın Halı şiiri bana Ömer Bedrettin Uşaklı’ nın Ayşe’nin Aşkı  şiirini anımsattı. Ayrıca, Köy Öğretmen Okulu döneminde okuduğumuz ders kitabı Okuma kitabımızda Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Gördes Halıları yazısı vardı.Sanki bunlar okunup karıştırılarak yeni bir şekle sokulmuş duygusu uyanıyor bende.Özellikle Ahmet Hikmet Müğftüoğlu’nun yazısını okuduğumuzda Fikret Madaralı Öğretmen Halıcılık üzerinde çok durmuştu. Benim gibi, tüm arkadaşların varlığından habersiz olduğumuz halı bizim gözümüzde çok önemsenmiş, topluca gezmeye gittiğimizde Edirne /Selimiye Cami’sinin halılarına dikkatlice bakarak Fikret Madaralı Öğretmeni anmıştık.

Halı falan derken ablalarımın yaptığı el dokumlarını düşledim. Bir fabrika gibi, koyun yününü giyilecek kumaş durumuna getiriyorlar. Koyun yünü kaç şekle giriyor. Koyundan kırpılıyor, yıkanıp kurutulup taranıyor. Taranan yün iplik yapılıyor. İplikler, tezgâha yerleştirilip dokunuyor. Bu işler aylarca sürüyor. Şiir  konuşmalarından nereye daldım!

 

10  Ocak  1945  Çarşamba

 

Çarşamba sabahları, kesinlikle Doç’a sataşma olur. Doç, doçentin kısaltılması olarak başladı ama sonra değişti. Doç aynı zamanda eskiden Venedik Devleti’nin kralına ya da yöneticisine diyorlarmış. Geçmiş dönemlerde İtalyan gençliği bu unvanı Mussolini’ye takmış. Mussolini iktidardan düşünce bu kez bizimkiler Burhan Güvenir’e yamamışlar, Doç’luğu. Burhan Güvenir:

- Bunu duymuş, soruyor:

-Bunu  neden bana yakıştırdınız? Haydi öteki için çanta manta taşıtmıştınız, benim yöneticilikle ne ilgim var? Üstelik yanlış bilgi edinmişsiniz; İtalyan Gençliği Mussolini’ ye Doç değil Duçe diyordu. Hasan Gülel takıldı:

-Biz sana Doç demek istiyoruz; sen Duçe denmesini istersen onu diyelim. Burhan Güvenir:

- Suphan’ Allah! deyip yürüdü.

Kahvaltıda, doç. İbrahim Yasa’nın gelmediği tekrarlandı. Sevinmek mi gerekir üzülmek mi? Onun gelmediğini bilen Bölüm Başkanı, gelip boş dersi dolduruyor. Bunun nesine sevinilir? Arkadaşlara göre ben daha şanslıyım ama nedense ben onlar gibi sevinemiyorum. Doç. Halil Demircioğlu, geçen ders, gelmemişti, bir önceki ders ise  Türkiye Cumhuriyeti Yönetim örgütünü anlatmıştı. Millî Eğitim Bakanlığı Merkez  ünitelerinde kalmıştık. Ekrem Bilgin Kadir Pekgöz’e takıldı:

-Dokuz numarayı unutma, sonra gider başka numaraya binersin? Kadir anlamadı, sordu:

-Ne yumurtluyorsun sen gene, sabah sabah? dedi. Halil Yıldırım açıkladı:

-O zamana dek öğrenemeyecek mi? diyorsun! İbrahim Şen, konuyu değiştirdi:

-İlk Öğretim, Orta Öğretim, Yüksek Öğretim genel Müdürlükleri var.

İlkokullar, İlköğretime, Ortalar Orta Öğretime, Yüksek Okullar da Yüksek Öğretim Genel Müdürlüklerine bağlı iken bizim okulla, Köy Enstitüleri neden İlköğretim Genel Müdürlüğüne bağlı? Akıl yordamıyla gerekçe bulmaya çalıştık:

-İlk Öğretim Genel Müdürlüğü, kendi okullarına gönlünce öğretmen yetiştirmek istediği içindir! gibi bir sonuca vardık. Ancak, Gazi Eğitim Enstitüsü de öğretmen yetiştiriyor. Oradan çıkanlar da orta öğretim öğretmeni oluyor;

onlar neden yüksek Öğretime bağlı? Orta ile Yüksek Öğretim Genel Müdürlükleri olayını çözemedik. Bizim okulların durumunu ise gırgıra çevirip ken sözlerimize bir süre güldük.Ben,Köy Enstitüleri için:

-Öğretmenlerinin çoğu İlkokul öğretmeni olduğundan, İlk Öğretim Genel Müdürlüğüne bağlanışını doğaldır. Ancak Yüksek Bölüm’ün de İlk Öğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlanışı neden? Buna karşılık veremediğimiz için işi gene şakaya döktük:

-Yüksek falan olmadığından! Bu karşılığı verince güldükse de yüreklerimiz için için cızladı.

Kahvaltıdan sonra doğrudan salona gittik. Doç. Halil Demircioğlu gelmedi. Gelmeyeceğini anlayınca kitaplığa geçip, aklıma taktığım Ömer Bedrettin Uşaklı’ nın Halıcı Kızlar  şiirini,(Gerçek adı Ayşe’nin Aşkı) yazdım. Şiirin adının neden böyle değiştirdiğimi düşündüm; çözemedim! Sonunda kendim uydurduğum kanısına vardım.

 

                                            Ayşe’nin Aşkı

 

                    “Simsar geliyor!” diye kapıdan geldi haber,

                     Halı dibi kızları başlarını örttüler...

                     Kınalı, narin eller son ilmikleri ildi,

                     Kirkit, bıçak sesleri hep bir anda kesildi...

                     Dolaşık adımlarla Avluya girdi simsar,

                     Birer birer gözünden geçti b ütün nakışlar...

                     Sonra, soluk fesini eliyle düzelterek

                    “Kızlar, dedi, bu halı cumaya kesilecek!

                     Malum ya, Hasan için  bir düğün halısı bu.

                     Düğün halılarının en pahalısı bu!”..

                     Simsar gitti, ipleri ele aldı kızlar,

                     Günde beş on kuruşa bakan  amele kızlar...

                     Kirkit, bıçak sesleri işte  yine başladı,

                     O titrek göğüslerde nefesler yavaşladı...

                     Fısıltılar döküldü karanfil dudaklardan,

                     Dediler ki “Ayşecik artık ayrıldı yardan.”

                     Bütün on çevrildi gülümseyen bakışlar;

                     Ayşe’nin gözlerinde yılan oldu nakışlar...

 

                                    Kız Ayşe, dilber Ayşe!

                                   Halayı sen ger Ayşe!

                                   O zengin çocuğunu

                                   Sana vermezler Ayşe!

 

                                   İldiğin her bir ilmek

                                   Gönül bağından gibi...

                                   Halıya verdiğin renk

                                   Al yanağından gibi...

 

                                    Gözlerin yine doldu,

                                    Gül yüzün yine soldu,

                                    O kınalı elinde

                                    Kirkitin ateş oldu!..

 

                                   Bakışların derinde,

                                   Maniler ezberinde...

                                   Nakış olma fikri var

                                   Zülfünün tellerinde!...

 

                                   Vur, kirkitin inlesin...

                                   Kalpler seni dinlesin...

                                   Koy başın serinlesin

                                   Halının direğinde...

 

                                   Yine geliyor simsar,

                                   Daha çok ilmeğin var...

                                   Senin gönlün ne arar

                                   Elin zengin beyinde?...

 

                                    Canından kopan can mı,

                                    Gözüne dolan kan mı;

                                    Yoksa göz yaşından mı

                                    İşlediğin her çiçek?...

 

                                     Ağlama yana yana,

                                     Bilsen ne mutlu sana:

                                     Hasan’ın ayağına

                                     Bu halı serilecek...

                 Ömer Bedrettin Uşaklı-Kütahya Milletvekili.....

  

Şiiri tam bitirmiştim, Halil Dere geldi:

-Neredesin? Seni göremeyince telaşlandım, hasta mı diye falan? Birlikte salona indik. Az sonra da Doç. Halil Demircioğlu geldi. Gelir gelmez de “Kaldığımız yerden devam! deyip duraksadı:

-Hükümeti Başbakan kurar ama seçtiği bakanlardan sorumlu olmaz. Her bakan, kendi alanında salt Başbakana değil, Türk ulusuna, Türk yasalarına karşı sorumludur. Öğretmen, bir kez daha tekrarladı:

-Türkiye Cumhuriyeti Kurumları.....Cumhurbaşkanlığı, T.B.M.M. Başkanı, Başbakan, Bakanlar....

Milli Eğitim Bakanı, Müsteşar, Yükseköğretim, Ortaöğretim, ilköğretim, Tekniköğretim Genel Müdürleri, Şube Müdürleri,(Bakanlık içinde) Millî Eğitim Müdürleri(İllerde) Millî Eğitim memurlukları (İlçelerde)Başöğretmenlikler,

(Okullarda) olmak üzere sıralanır.

Öğretmen, az duraladıktan sonra  çantasından bir küçük kitap çıkardı. Kitabı göstererek:

-Bakın sizinle ilgili bir olayı okuyacağım! Öğretmen böyle dedi ama gene konuştu:

-Köy Enstitüleri yasası çıkarken Başbakan  dr. Refik Saydam’dır. Çok tartışmalı geçeceği söylenen  bu  toplantıda tüm eleştirilere bizim bakanınız Hasan Ali Yücel cevap vermiştir. Tarım işleriyle ilgili bir yasada da Tarım Bakanı Meclisin karşısına  çıkar. Öğretmen bundan sonra elindeki küçük kitapçıktan  3803 sayılı Köy Enstitüleri’nin kuruluş yasası üstüne yapılan tartışmalara karşı  sorumlu bakan olarak Hasan Ali Yücel’in  yaptığı açıklamalarını okudu:

 

(T.B.M.M Tutanaklarından)

 

     MAARİF  VEKİLİ-HASAN ALİ YÜCEL (İzmir)

 

—             Muhterem arkadaşlar, Yüksek Heyetinize sunulmuş olan köy enstitüleri kanununun heyeti umumiyesi hakkında burada konuşulurken onu hazırlamak vazifesini yapmış olmakla kendini müftehir sayan bir arkadaşınızın bir kaç söz söylemesine de müsaade buyurursunuz. Bu kanunu hazırlamağa saik olan sebepleri izah etmekle sözüme başlamak istiyorum. Bunun için de bizim bu gün ilk öğretim bakımından memleketimizin umumî vaziyetini bir levha halinde huzurunuzda kısaca tasvir etmek istiyorum:

Bizim nüfusumuz 17 milyondur. Yuvarlak bir hesapla 4 milyona yakın insanımız şehirlerde oturur ve 13 milyon halkımız köylerdedir. Buna mukabil tahsil çağında bulunan çocuklarımızın, klâsik surette hesap edildiği takdirde, yani nüfusun % 12 si alınarak hesap olunduğu takdirde iki milyon kadar çocuğumuz olmak lâzım. Bunun 785 binini okutmaktayız. Şu halde % 12 si hesap edilerek alınan ve tahsil çağında bulunan çocukların ancak üçte birini okutabiliyoruz demektir. Halbuki bu klâsik hesap dışına çıkıp istatistiklerimizin tahsil mecburiyetini tahmil ettiği 7 ile 16 yaş arasındaki çocukların miktarına bakacak olursanız bu 3 354 000’dir. Orta mekteplerde ve bu derecede bulunan diğer okullarda okuyan çocukları bu yekünden çıkaracak olursanız, demek ki, 7 ile 16 yaş arasında, takribi bir hesapla üç milyon çocuğumuz vardır. % 12 klâsik hesabı ile aldığımız takdirde üçte birini okuttuğumuz bu çocukların 415 bini köylerde ve 370 bini şehirlerdedir. Şu halde 13 milyon köylü nüfusuna mukabil 370 bin çocuk okutmaktayız. 4 milyon şehirli nüfusa mukabil 415 bin çocuk okutuyoruz. Bunu hulâsa edecek olursak, şehirlerde oturan vatandaş çocuklarının yüzde 80’ni okuldadır. % 20 si okumaktan mahrumdur. Köylerde oturan 13 milyon vatandaşımızın çocuklarını da nazarı dikkate alırsak bunun ancak % 25’ni okutabiliyoruz, % 75’ni okutamıyoruz. Binaenaleyh, okutmak, okutamamak nisbeti şehirli ile köylü arasında hemen, hemen tersinedir. İşte sizlere arzedeceğim levha budur. Bu levha karşısında bulunan Hükümetiniz vaziyeti halledici bir tedbir bulmak için çalışmış ve 13 milyon gibi büyük bir kütlenin oturduğu, yaşadığı köy muhitindeki evlâtlarımızı yüzde yüz okutmak için emek sarfetmiştir. Bu kanun o emeğin ifadesidir. Başvekillik zamanından beri bu dava üstünde dikkat ve büyük emeğini sarfetmiş olan Millî Şefimiz, hepiniz hatırlarsınız, beşinci kurultayda bu davaya temas etmiş ve şöyle demişti :

«Kati olarak inanıyoruz ki köylümüzün tahsilini ve maişetini daha yüksek bir dereceye vardırdığımız gün, milletimizin her sahada kudreti bu gün güç tasavvur olunacak kadar yüksek ve heybetli olacaktır».

Bu cümlelerin içerisine gizlenmiş olan büyük ideali gerçekleştirmek için bu sözlerden önce de şunları söylemişlerdi:

«Önümüzdeki senelerde nüfusumuzun çoğunu teşkil eden köylümüzün gerek tahsil, gerek geçim hususunda seviyesini yükseltmeği başlıca hedef tutacağız. Bu hususta elde edeceğiniz neticelere çok ehemmiyet ve kıymet veriyoruz».

Geçen sene Büyük Meclisin altıncı intihab devresinin birinci toplantısının açış nutukları içerisinde de şu direktifleri buluyoruz:

«Maarif işlerimizi yeni Meclisin tarihimizde mümtaz bir farikası olarak ehemmiyetle ellerinize almanızı beklerim. Malî ve umumî şartlarımız sıkıntıya maruz olsalar bile maarif işlerimizin ana istikametlerde ilerlemekte geç kalmayacağını ve her halde esaslı tedbirlerin zamanında alınmasını ümidediyorum. Hükümet ilk tahsile amelî ve ana tedbirlerle el koymuştur. Bunları süratle tetkikinize alarak karara bağlayacağınıza kaniim». İşte millî Şefimizin direktif olarak bize verdiği bu esaslar dairesinde ilk öğretim davasını halledeceğine inandığımız bu kanunla huzurunuza gelmiş bulunuyoruz; davayı halletmek için bir arkadaşımın da burada söylediği gibi filî hakikatin, realitenin kendisine bakmak ve ondan ilham alarak hareket etmek lâzım geldiği kanaatinde idik ve böyle yaptık. Köylerimizin umumî vaziyetini mütalaaya alınca gördük ki, 40 bin köyden ancak (8) bininin nüfusu dört yüzden yukarıdır ve 32 bin köyümüzün nüfusu dört yüzden aşağıdır. Bu 32 bin köyün 16 bininin nüfusu da 150 den azdır.  Binaenaleyh, 16 bini 150 den aşağı, mütebaki 16 bini 150 den yukarı ve 8 bini 4 yüzden yukarı olan köyleri öğretmenlemek ve burada bulunan köylümüzün çocuklarını okutmak üzere tedbir almak mecburiyetindeyiz. Bu gün köylerde filî olarak çalışmakta olan okullarımız 4 500 dür. Eğitmenli okullarımız da 4 bin ve orada okuttuğumuz çocukların adedi ise 19 bindir.  Şu halde köylerimize göndereceğimiz öğretmenleri birinci kademede nasıl hazırlamak lâzım geliyor; evvelâ bunu düşünmek iktiza ediyordu. Onu halle çalıştık.

Şimdiye kadar şehir muallim mekteplerinden köye gitmiş olan ve orada hakikaten idealist bir ruhla çalışmış bulunan öğretmen arkadaşlarımız yok değildir. Onların mühim bir kısmının köylerde duramamış olmaları sadece bir idealizm noksanından ileri gelmemiş; hazırlama hususunda gittikleri muhite intibak edecek melekeyi onlara vermemiş olmamızdan doğmuştur. Dava, sadece bir vatanperverlik, bir mefkûrecilik davası olarak mütalaa edilemez. Bunu filî olarak bildiğiniz için o şekilde bu gençleri yetiştirelim ve hayat tarzları o şekilde olsun ki kendilerine köyde vazife verdiğimiz takdirde tabiî olarak okul hayatları devam ediyormuş gibi olsun, vazifelerine memnuniyetle gitsinler, bu işleri seve seve görsünler diye düşündük. Onun için köy enstitülerini kurmağı düşündük. Köy enstitülerinin mahiyetlerini anlatmadan evvel burada iki arkadaşımın işaret ettiği bir noktaya parentez içinde cevab vereyim. O da enstitü tâbirine dairdir. Biz bu müesseselere köy öğretmen okulu demedik. Çünkü evvelce bu isimde müessesler vardı. Bunları ona bağlamak istemedik. Bunlar yepyeni şeylerdir.

Enstitü kelimesini biz frenklerin telâffuz ettiği tarzda aldık ve buna alıştık. Bu isim, bazı memleketlerde büyük, yüksek amelî müesseselere verilmektedir. Meselâ Ziraat enstitüsü bu manâ ve mahiyette isimlendirilmiştir. Ziraat enstitüsü bir yüksek okuldur. İçerisinde amelî faaliyetler vardır, ilmî araştırmalar yapılır. Fakat bir kısım memleketlerde bu ismi yalnız böyle yüksek derecedeki okullara veya ilim müesseselerine vermezler. Daha aşağı derecede olanlara da vermektedirler. Fransa’da, ve İtalya’da böyledir. Bizde de buna alışılmıştır. Bildiğiniz gibi İsmet Paşa Kız enstitüsü, nihayet orta derecede bir okuldur. Buna enstitü denilmesinin sebebi içerisinde talebesini amelî faaliyete sevkedici, tatbikat yaptırıcı ve meleke kazandırıcı bir takım atelyelerin ve faaliyetlerin bulunmasıdır. Biz köy enstitüsünü sadece içerisinde nazarî tedrisat yapılan bir müessese olarak almadık. İçerisinde ziraat sanatları, demircilik, basit marangozluk gibi amelî bir takım faaliyetlerde bulunduğu için okul adile anmadık, enstitü diye isimlendirmeyi, muvafık gördük.

Enstitüde yetişecek öğretmenlere umumî ve meslekî kültür bakımından lüzumlu olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında âmil, prestij sahibi, kendisine fikir sorulabilecek, reyi alınabilecek insan olabilmesi için amelî bilgiler de verilecektir. Bunun bel kemiğini, amelî bilgi ve melekenin esasını, gidecekleri, çalışacakları muhit köy olduğuna göre, ziraatin teşkil edeceği şüphesizdir. Onun için enstitüleri kurarken bunları nerelerde açmak lâzım olduğunu iklim bakımından, ziraat şartları bakımından tetkik etmek ve o suretle bunları tesis etmek muvafık olacağı kanaatinde bulunarak Ziraat vekâletinden sormağı muvafık bulduk. Öyle yaptık. Binaenaleyh enstitülerin tesis edileceği mıntıkalar ihtisas vekâleti olan Ziraat vekilliği tarafından tespit edilmiştir. Yine parantez içinde ve bu vesile ile bu hususta endişe izhar eden arkadaşıma cevap vereyim:

Bu işte idarî bir mahiyet mevzubahis değildir. Filân vilâyet büyük, filân vilâyet küçük meselesi yoktur. Arzettiğim gibi ziraî mahiyet ve iklim mevzubahistir. Bilfarz Isparta’da açılacak enstitüde Konyalı çocuklar da okuyacak, bu köy enstitüsünde Konya’nın ilk öğretmen eksiğini tamamlayacak elemanlar yetişmiş olacaktır. Bu itibarla müessesenin muhakkak büyük vilâyettir diye Konya’da olması zarurî değildir. Yetiştirdiğimiz elemanlar orada da vazife görecekler ve ziraî şartlara göre iş yapmayı Isparta’da öğrenmiş olacaklardır.

Enstitülere alınacak talebenin seçiminde düşündüğümüz şu olmuştur; şimdiye kadar ilk öğretmen yetiştirmekte uğradığımız hataya şu  veya bu mülâhaza ile yeniden düşmemek için kati olarak köyde yaşamış ve köy ilk okullarının her iki devresini bitirmiş çocukları almayı doğru bulduk. Arkadaşlarım biliyorlar ki, bir seneden beri memleketimizde mevcut üç sınıflı köy ilk okullarını beşe çıkarmak yolundayız. Bu sene bunların dördüncü sınıfları tam teşekkül etmiştir. Bir kısmının beşinci sınıfları da açılmıştır. Önümüzdeki sene dördüncü ve beşinci sınıflar tamamen açılmış ve işler bir hale sokulmuş bulunacaktır. Binaenaleyh esasen köyde mevcut olan ve bu seneden evvelki senelere kadar üç sınıflı olan köy okulları beşe çıkmış olacaktır. Oradan gelecek çocukları, şu veya bu şekilde tereddüde mahal vermeksizin, imtihan ederek, karakterlerini yoklayarak ve bedenî kabiliyetlerine bakarak, seçip enstitülere alacağız.

İçtimaî bir sınıf doğurma meselesi mevzubahis değildir. Partimizin programında da yazıldığı veçhile esasen rejimimiz sınıf ve imtiyaz kabul etmez. Yalnız hayat tarzı bakımından meslekî zümreler, biz ister kabul edelim, ister kabul etmiyelim, mevcuddur, Çiftçi vardır, demirci vardır, tüccar vardır, memur vardır. Bunlar bir takım çalışma ve iş zümreleridir. Başka bir siyasî ayrılık ifade eden kümeler değildirler. Böyle olduğuna göre zaten köylü ve çiftçilik etmekle meşgul olan vatandaşlarımızın çocuklarını okutmak için onların hayatından başka bir hayatla ülfet etmemesini istediğimiz ve o bakımdan yetiştirdiğimiz insanları yeni bir sınıfın müvellidi addetmeği bendeniz doğru bulmuyorum. Kaldı ki bizim arzumuz, bir arkadaşımızın da burada izah ettiği gibi, köyün içerisinde bilgili, sıhhatli, memleketine bağlı ve müstahsil vatandaş yetiştirmektir. Yoksa köylüyü, bu arzettiğim bilgi ve melekelerle teçhiz edip onları şehre akın eder vaziyete getirmek değildir. Onları müstahsil, kendi tarlasında ve muhitinde kuvvetli yapmak ve istihsal kabiliyetini arttırıp memleketin sosyal seviyesi kadar ekonomik seviyesini de yükseltmektir. Binaenaleyh sınıf teşekkülü hatıra gelemez.

Bu suretle köylere sevkedeceğimiz öğretmenleri yetiştirecek bu müesseselerin gayesini tebarüz ettirdikten ve oraya alacağımız çocukları nasıl alacağımızı arzettikten sonra iki noktayı yüksek huzurunuzda tebarüz ettirmek isterim: Bu enstitüden çıkacak öğretmenler ilk tahsil yetişecek arkadaşlarından aşağı olmayacaktır.

Çünkü bizim köyde vereceğimiz ilk öğretim, şehirde vereceğimiz ilk öğretimden aşağı olmayacaktır. Bunları beş senede yetiştiriyoruz. Köy okullarında da ilk tahsili beş senede veriyoruz. Fakat fark şuradadır: Köy ayrı bir muhittir, tabiat ve ekonomik bakımından. Burada o muhite hazırlıyoruz, şehirdekini de şehir muhiti için hazırlamaktayız, o kadar... Onun içindir ki, enstitülere alacağımız gençleri beş senelik bir tahsile tâbi tutacağız. Şu halde ayni zamanda bir  program mahiyetinde bulunan bu kanunun ilk hedefine, bizim hesabımıza göre, 15 senede varacağız demektir. İçinde bulunduğumuz seneyi kaybetmiyoruz. Yeni alacağımız talebe ile kadrosunu 3 bine çıkaracağımız 4 köy öğretmen okulunu bu enstitüler zümresine almak suretile bu sene ve bundan sonraki 4 sene içerisinde ve 5 sene sonra 3 bin mezun vermeğe başlayacağız. 10 sene içerisinde 30 bin öğretmen elde etmiş olacağız. Elde edeceğimiz, yetiştireceğimiz bu öğretmenleri geçindirme bakımından ayrı bir kaideye, ayrı bir usule tâbi tutmayı zarurî gördük. Çünkü bu gün mevcut olan kanunî mevzuat ve usulleri alırsak köy için bize lâzım olan 30 bin öğretmeni gerek yetiştirmek ve gerek yetiştirdikten sonra maaşlamak, bu günkü bareme göre onların terfih vaziyetlerini temin etmek bir defa zaman bakımından asırlara muhtaçtır. Çünkü biz şehir muallim mekteblerinden her sene 500 - 600 mezun almaktayız. Bununla asırlar beklemek lâzımdır. Para itibarile de hiç değilse 70 - 80 milyonluk bir program yapmak icabediyor. Halbuki takdim ettiğimiz kanunun esbabı mucibesinde de izah edildiği gibi, biz 27 milyon liralık bir program yaptık. Bunun 3 milyon lirası bina inşaatı, 24 milyonu da maaş, tahsisat ve yeme, içmedir. Bu itibarla yetiştireceğimiz öğretmenleri maaş bakımından, gidecekleri muhite göre teçhiz etmeği ve onlara rahat yaşama imkânlarını vermeği düşünüyoruz. Bunun için köylerimizin ve köylümüzün umumî hayatına ve vasatî hayat şartlarına baktık. Gördük ki, köylünün başını sokacak bir yeri, bir evi, çalışacak bir tarla ve tarlada çalışması için iktiza eden vesait elinde bulunursa buna ayda vereceğimiz 20 lira, onu terfih etmekte, seve, seve çalışmakta, kendisini, ailesini ve çocuklarını geçindirmekte kâfi bir maişet medarı olacaktır. Binaenaleyh, 20 lira ücretle enstitü mezunu öğretmenlerimizi çalıştırmayı muvafık bulduk. Bunu şehirde bulunan öğretmen arkadaşlarımızla kiyas etmek doğru değildir. Çünkü şehirde oturan öğretmenlerimize, bizzat mesken verememekteyiz. Hayat vasıtası olmak üzere ellerinde yalnız maaşları bulunmaktadır. Bilhassa büyük şehirlerde almış oldukları maaşla geçimlerini ancak karşılayacak vaziyettedirler. Maaştan maksat geçim olduğuna diğer vesait temin edildiği için şehirde oturan muallimlerin maişet medarından aşağı sayılamaz.

Bir arkadaşım da başka bir kaygı izhar ettiler: bu genç öğretmenler vazife aldıktan sonra başka işlere giderler, Devlet memuriyetine kaçarlar, buna mani olacak tedbirler almalıdır buyurdular. Bu tedbir işin mahiyetinden çıkmak üzere alınmış demektir. Çünkü biz tarlasını vereceğiz, tarlasını ekmek için her türlü vasıtayı vereceğiz; evini vereceğiz ve bundan ayrı olarak da ücret vereceğiz. Bu yaşama imkânlarını kendi tahsil seviyesine göre bu arkadaş başka yerde bulamayacaktır ve başka yere gitmeyecektir. Kaldı ki köy öğretmenine biz otuz senelik bir hizmeti mecburen tahmil ediyorduk.

Encümendeki arkadaşlar bu otuz seneyi yirmiye indirmeği muvafık buldular, biz de kabul ettik. Şu halde yirmi senelik bir mecburî hizmetleri var demektir. Bu mecburî hizmet şu düşünce ile konmuştur. Köyden aldığımız, enstitüye getirdiğimiz ve oradan okutup çıkarttığımız bu gençler, kız olsun, erkek olsun iki vazifesi olduğunu ve bu vazifelerinin hayatlarının sonuna kadar devam eder mahiyette bulunduğunu evvelden bilsinler. Vazifelerinden biri memleket müdafaasıdır, ikincisi de köydeki çocukları okutmaktır. Bunun haricinde vazifeleri yoktur. Bunu bilsinler ve böyle yapsınlar. Onun için kaçmak mevzubahis değildir, gitmek mevzubahis değildir. Esasen cazib noktaları olduğunu kanun mütalaa edildiği zaman bütün arkadaşlarımız görecektir.

Fazla söyleyerek başınızı ağrıtmak istemiyorum. Yetiştireceğimiz bu öğretmenlerle, 15 senelik programımız tahakkuk ettiği zaman asgarî bir buçuk milyon köylü çocuğu okuma imkânını kazanacaktır.

Emin Sazak arkadaşım, eğitmenler hakkında bazı endişeler izhar ettiler. Eğitmenlerimiz hakikaten çalışkan, vazifesini sever ve bilaistisna her yerde müfid olmaktadırlar. Kendilerinden memnunuz. Bu teşkilâtı idame etmek faydalıdır. Ve bir müddet için zarurî olacaktır. Bunu şimdi getirdiğimiz kanunla karıştırmamak lâzımdır. Çünkü eğitmenler askerlik vazifesini yapmış, ve bir senelik kurstan geçmişlerdir. Onlara bu gün de fiilî olarak beş senelik ilk tahsil verdiremiyoruz.

Çünkü bilgileri ve melekeleri bunu yapmaya kâfi değildir. Eğer bu kâfi olsaydı böyle bir tedbire ihtiyaç olmazdı. Eğitmenlerimiz gene hizmete devam edeceklerdir. Bilhassa nüfusu az olan ve seneler sonra öğretmen gönderebileceğimiz yerler için kendilerinden azamî istifade edeceğiz. Onun için vaziyetlerinde bir değişme mevzubahis değildir; çalışacaklar ve çalışmalarına devam edeceklerdir. Bir arkadaşımız bu enstitülerin harp halinde kendilerinden istifade edilmesi için tedbir alınması lâzım geleceğini söylediler. Bu umumî seferberlik hazırlığı içinde - pek tabiî - tegafül etmeyeceğimiz bir noktadır. Diğer taraftan da tasarruf tavsiyesinde bulundular. 70 milyon liradan fazla bir para ile ve bir asırda tahakkuk edecek bir işi 27 milyon liraya yapmak için emek çeken bu arkadaşınızın, zaman ve para bakımından tasarrufa ne derece riayet edeceğini takdir buyurur. Beden ve ruh terbiyesi bakımından ne kadar dikkatli olduğumuzu bütün arkadaşlarımız, zannederim, görüyorlar. Beden terbiyesi bakımından aksayan bir cihet olmuşsa bu, mevcut talimatların ve o talimatları hazırlayanların hatasından ziyade tatbikat bakımından bir takım aksaklıklar demektir ki, onları tashih etmek vazifemizdir, tashih etmeğe çalışacağımız şüphesizdir.

Karakter terbiyesi; zaten bu bizatihi terbiyenin esasıdır, kendisidir. Terbiye mefhumunda biz bedeni ayrı ahlâk, ayrı, fikri ayrı telâkki etmemekteyiz. Bedeni terbiye ederken ahlâki ve fikrî, fikri terbiye ederken bedeni ve ahlâkı, ahlâkı terbiye ederken diğer ikisini gözden ayrı tutmak bizce hatadır. Biz bu hatayı yapmamak üzere çalışmaktayız.

Zannediyorum arkadaşlarımın endişe ve tereddüt mevzuu olarak burada söylemiş oldukları noktalara umumî olarak cevap vermiş bulunuyorum. Eğer tatmin edemediğim cihetler varsa emir buyururlar. Tekrar cevap arzetmeğe amadeyim. (Kâfi sesleri, Allah muvaffak etsin sesleri). Sözlerimi bitirirken vicdanî bir vazifemi yapmak istiyorum. Bu kanun dört encümenden geçti: Maarif, Ziraat, Dahiliye, Bütçe. Bu encümenler deki arkadaşlarım en küçük noktalara kadar kanun hakkında fikir sordular, emek verdiler ve tadil ettikleri noktalarda bu kanunu kuvvetlendirici bir netice verdi. Kendilerine huzurunuzda teşekkür etmeği bir borç bilirim (İstağfurullah sesleri), (iştirak ederiz sesleri).

Bu kanun, en aşağı 15 sene sonraki bir hakikati bu gün bize tatlı bir hayal olarak düşündürmektedir. Ben kendi hesabıma, milletimin naçiz bir irfan hizmetkârı olarak bu hayalin büyük zevki içerisindeyim.

 

 

 

Öğretmen, ağır ağır o denli açık okudu ki, konuşmanın tamamını anladım, sandım. Oysa okuma, ara ara açıklamalar bittikten sonra, kafam birden karıştı,  anladığımı sandıklarım da uçtu gitti. Ben, kendimi toplamaya çalışırken Sabri Taşkın:

-Öğretmenim, okuduğunuz kitabı nereden buluruz? diye sordu. Öğretmen:

-Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili kanunları toplayan bir kitap. Ben, başka fakültelerde de bu kitaptan faydalandığım için size veremem. Ancak, bir soruşturma yapabilirim, bulursan size getirebilirim. Ders bittiği için öğretmen:

-Devam edeceğiz! deyip ayrıldı. Aklım kitapta kaldı. Bakanlık kitaplığında olabileceğini düşünüp rahatladım. Yeni bir bilgi edindim. Yasalar, bir şeyler söylüyor ama, o yasaların oluşmasında söylenenler çok daha öğretici, düşündürücü...Daha önce, Köy Enstitüsünü bitiren öğretmenlerin 20 yıl köyde kalmasını aklım almıyordu; neden? Oysa, az önce okunanı dinleyince fikrim değişti, inandırıcı bir nedeni var. Hele, Köy Enstitüsü’nde okuyanların, hatta oraya girecek olanların bilmesi gereken koşul açık açık:

-Bu koşulları kabul edersen gel! diyor. Askerlik de öyle değil mi? Ata binmek istemiyorsan neden at bakacaksın? Bunları bilseydim, bu okula gelmezdim. O zaman böyle bir açıklık yoktu girdim. Girdim, bugüne dek geldim, geri dönüşüm yok. Öyleyse bana verilen görevi yapmak zorundayım. Yine de bir merakım var:

-Arkadaşlar ne düşünüyor?

Yemekte konu hemen açıldı:

-Ekrem Bilgin çok dikkatli.(Doğrusu onu kıskandım) “Bak, bak, bak! Bize nasılda haksızlık etmişler? Hasan Ali Yücel.

-Köy Öğretmen Okulu öğrencilerini de bu statü içine aldık! demiş. Yasa çıktığında (17 Nisan 1940) bizler, orta  3. sınıftan lise 1. Sınıfa geçmiştik.6 yıl okuyacak,9 yıl zorunlu hizmet yüklenecektik. Soru sual etmeden bizleri Köy Enstitüsü kalıbına soktular.

Nihat Şengül sinirlendi:

-Sizin başka işiniz yok mu? Sizi köye mi gönderiyorlar ki, ikide bir bu konuyu açıyorsunuz? Ekrem:

-Benim üç yılımı yutanlar bundan sonra da buna benzer dalavereyi yapmazlar mı? İbrahim Şen, Ekrem’i uyardı:

-Şom ağızlılık yapma! Biliyorsun bizim İzmir’de şom ağızlıları söyleşiden kovarlar. Ekrem:

-Ödemişte yok öyle bir şey! Olay, İzmir-Ödemiş tartışmasına dönüştü.

Ekrem’in konuşmalarına genelde şakalarla karşılık verilmesine karşın kimi kez çok ciddi noktalara değiniyor. Bugün de onlardan birini söyledi:

-Öğretmen, Hasan Ali Yücel’in söylediklerini okudu. Hasan Ali Yücel bu konuşmayı niçin yaptı? Söylediklerine karşı olanlar olduğundan; öyleyse onları da öğrenmeliyiz! Ekrem’in; ”Öyleyse onları da öğrenmeliyiz!” sözü aklımı karıştırdı. Ancak ben, ”Öğrenmeliyiz!” deyip beklemeli miyim, yoksa bir yolunu bulup kısa zamanda bunu öğrenmeli miyim? En doğrusu  bekleme yerine yasa üstüne tartışmaları bulup okumanın doğru olacağını düşündüm. İlk aklıma takılan da Köy Enstitüsü Bölümü Md. Yardımcısı Tahir Erdem’le Sanatbaşı Mustafa Güneri  oldu. Bunlar eski yöneticiler, bunlarda  olabilir. Sanki bulmuş gibi bir sevinç duygusu içinde Müzik Salonuna gittim. Bölüm Başkanı gelir gelmez, Radyo Yurttan Sesler programını yererek söze başladı. Yurttan Sesler Programını yöneten Muzaffer Sarısözen’in bilgisizliğinden buna karşın boyundan büyük işlere kalkıştığından söz etti. Sonuç olarak, yurdumuzun güzel, katıksız saflıktaki  halk melodilerini ancak bizlerin notaya alabileceğimizi, bu nedenle de kulak eğitimimizin güçlenmesi gerektiğini anımsatıp nota defterlerimizi çıkarmamızı istedi. Hazırladığı bir notalı kâğıdı bana verdi. Kâğıtta çoğu bir vuruşlu ara ara 2,ara ara yarım vuruşlu notalar vardı. Kendisi işaret verdikçe çalmamı söyledi. Kısa bir denemeden sonra notaları çaldım. Hemen hemen her notada duraksadık. Arkadaşların yazdıklarına baktı. Arkadaşların çoğu sesleri alamadı. Bu kez kendisi piyanoya oturarak arkadaşları teker teker denedi. Gamlar yaptırdı. Sıkıntılı bir  iki saat geçirdik. Ben, olayın dışında gibiydim ama, sesleri ben de doğru alamadığımı anlamıştım. Gene de ben, çalınan bir notayı tutturunca arkasından geleni seçiyorum. arkadaşların çoğu onu da yapamıyor.

Bir türkü seçip notaya almamız ödevi verildi. Son iki saatte enstrüman çalışıldı.

Piyanoda  pedal çalışması yaparken aklım türkü seçmeyle uğraştı. Bir türlü seçemedim. Amacım, söylediğimiz ya da sık söylenen türkülerden başka birini seçmek. Babamın zaman zaman söylediği Tuna Nehri ya da Osman Paşa şarkısını anımsadım. Küçüklüğümde çok duyduğum bir şarkı da Hasan Amca’mın şarkısı diye andığım; Kız Pınar Başında şarkısı. Bunun sözlerini düşünürken bir de ağabeylerimin benim adıma çok söyledikleri Cemilem vardı, onu anımsadım:

 

                             Kavaktan bir dal kestim ,baygın Cemilem,

                                                            Gel benim eğri feslim.

                             Evvel kendin gelirdin, baygın Cemilem,

                                                            Şimdi selamı kestin.........

 

Babamın söylediği de:

                       

                           “Tuna Nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor.

                             Şanı büyük Osman Paşa ;”Plevne’den çıkmam!” diyor........

 

Hasan Amca’mın  türküsü ise:

                            

                             “Kız, pınar başında yatmış( aman) uyumuş,

                               Sürmeli gözleri (aman) uykular bürümüş.

                               Herkes sevdiğini, almış yürümüş..............

 

Bir süre düşündükten sonra, Cemilem türküsünü seçtim. Çünkü öğretmen, türkü koşulu koymuştu.

Kavaktan bir dal kestim, hecelerini yerleştirdim ama”tim,, hecesi “tiiiiiiiiim,, gibi uzamakta, bununla da kalmayıp “ i,, sesi inişli çıkışlı söylenmek durumundadır. Tam olmasa bile olabileceği inancı içinde gene piyanoya dönerek bir dize parçayı tekrarladım. Mozart,Marş allaturka pedallı çalışma için sanki özel bestelenmiş gibi, çalışmama onunla başlayıp onunla son veriyorum. Marşın alındığı sonatın (Kv.331 la maj.) öteki bölümlerinde de sık sık pedal var. Franz Schubert, Moment Muzikal, Beethoven, Für Elise, Menuet(Sol maj.)pedallı daha renkli oluyor.

Doğan gelmeseydi yemeği gene geciktirecektim. Doğan, Für Elise’ye bayılıyor:

-Bilseydim, salt onu çalmak için piyanoyu seçerdim! dedi. Ben de buna şaştım, onu çalmak o kadar da zor değil, piyanolardan boş kalan olursa oturup onu öğrenebilir. Şimdi iki piyano var, Doğan  bu yıldan sonra daha iki yıl burada kalacak. Belki  de piyanolar çoğalacak!

Yemeklerde ender adı geçen öğretmenlerden biri de Hamdi Keskin Öğretmen. Çoğu kez de ben adını anarım; bu kez benden başkası açmış, ben sözün üstüne geldim:

-O kadar şiiri nasıl ezberlemiş? Hemen:

-Ne kadar şiir? diye sordum. Hamdi Keskin Öğretmen 20-25 yıllık öğretmen, yılda bir şiir ezberlese ki bir Edebiyat Öğretmeni için hiç de fazla bir şey sayılmaz. Arkadaşlar, Hamdi Keskin Öğret6menin 20-25 yıllık olamayacağını öne sürdüler.Oysa Hamdi Keskin Öğretmen Faruk Nafiz Çamlıbel için, öğretem arkadaşlarımızdandır, karşılıklı konuşur tartışırız!  demişti.Faruk Nafiz Çamlıbel, Kurtuluş Savaşı yıllarında Kayseri lisesinde öğretmenmiş. Han duvarları şiirini Kayseri’ye giderken yazmış. Şair Behçet Kemal Çağlar Faruk Nafiz Çamlıbel’in öğrencisi. Şimdi 1945 yılındayız. Tam da 25 yıl değil mi? Hemşerim Kadir, sırtıma vurarak:

-Hemşerim, işi hep sağlama bağlıyor! deyince soru soruldu:

-Sağlama bağlamak ne demek? İşi sıkı tutmak! İşi sıkı tutmak ne demek? Nihat Şengül birden kalktı:

-Vallahi terkederim bu masayı! Öteki arkadaşlar şaşkınlıkla bakarken ben de:

-Masayı terketmek, ne demek? diye sordum. Nihat gülümseyerek oturdu. Bu kez, müzik eserleri arasında salt  yemek müziği olarak çalınan  besteler var, insanlar yemekte konuşmalarının dışında neredeyse konser dinliyormuş. Josef Haydn’ı örnek verdim. Prens Esterhazy konağında her yemekte  şef olarak müzik çaldırıp sonra da hizmetçilerle birlikte yemek yiyormuş. Bir çokları bunu, Prens Esterhazy tarafından aşağılanmak olarak görüyor; oysa ben bunu doğal karşılıyorum; orkestrayı bırakıp prens Esterhazy’nin yanına mı oturacaktı? Halil Yıldırım, ağzında lokma gülünce bir süre öksürdü. Kamil Yıldırım, sırtını yumrukladı. Gülüşerek masadan kalktık.

Kitaplığa uğradım. Hamdi Keskin Öğretmen “Faruk Nafiz Çamlıbel’i anlatırken “Beş Hececiler” grubundan söz etmişti. Ansiklopedide onları aradım.(Cumhuriyet Hayat)

Ansiklopedi de beş Hececi şairden söz ediyor:

Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek. Adları okuyunca sevindim; ben bunların hepsini tanıyorum. Orhan Seyfi Orhon’un Atatürk için yazdığı “ Gidiyor!” ağıdını yıllardır okuyorum. Enis Behiç Koryürek’in de Ortaokul Okuma kitabımızda kendi adının ilk harfi E şeklinde yazdığı Gemiciler’le Süvariler şiirlerini ezberlemiştim. Ayrıca “Biz Kimlerinz1,, şiirini marş olarak öğrendik. Yusuf Ziya Ortaç’ın, Okuma kitabında bulunan Evim şiirini de ezberlemiştim. Yalnız  Halit Fahri Ozansoy’dan okuduğumu  anımsayamadım.

Hecenin Beş Şairi olarak anılan bu şairlerin ilki sayılan Faruk Nafiz Çamlıbel’den daha önce söz edildiği için o başta olmak üzere sıralıyorsam dd buraya ondan sonrakileri alıyorum.

 

 2-Orhan Seyfi Orhon (1890-1972)

 

Yeis

 

Yazıklar olsun ki geçti boş yere                                                                                             

Kırk yılı sürüyen şu gençlik çağım.

Şimdi ben dalından kopmak üzere                                    

Kıvrılan bir küçük sarı yaprağım.                                    

                                     

 Çırpınan gönlümün eksildi hızı                                   

İçinde kalmadı o tatlı sızı.

Karardı ömrümün ayı, yıldızı ;                                     

Işıksız bir gece hep solum sağım.                                      

                                      

Ruhumu kaplayan sonsuz yazımda                                      

Söndü ümidim de, ihtirasım da

Çınlıyor hiçliğim kafa tasımda                                      

 Ben artık şimdiden yarı toprağım.                                     

                                     

                                              Veda

 

                            Hani o bırakıp giderken seni ;                                    

                            Bu öksüz tavrını takınmayacaktın?

                            Alnına koyarken veda buseni

                            Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?

 

                             Hani ey gözlerim, bu son vedada

                             Yolunu kaybeden yolcunun dağda

                             Birini çağırmak için imdada

                             Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

 

                              Gelse de en acı sözler dilime          

                              Uçacak sanırdım birkaç kelime      

                              Bir alev halinde düştün elime

                              Hani ey göz yaşım akmayacaktın?         

 

                               Hani o bırakıp giderken seni

                               Bu öksüz tavrını takınmayacaktın?

                               Alnına koyarken veda buseni

                               Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?

                                                                     Orhan Seyfi Orhon (Gönülden Sesler)

 

                                                         Gidiyor

 

                                   Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine;

                                   Gidiyor on yedi milyon insan takmış peşine!

  

                                   Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla;

                                   Gidiyor, göğsünü çepçevre saran bayrakla.

 

                                  Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;

                                  Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar...

 

                                  Gidiyor harbin o en korkunç yelesi;

                                  Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meş’alesi!

 

                                  Yine bir devr açacakmış gibi o var,

                                  Hıçkıran seste o var, sessiz akan yaşta o var.

 

                                  Siliyor ruhunun ulvîliği fânî etini,

                                  Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini.

   

                                  Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça;

                                  Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça.

                                                                                    Orhan Seyfi Orhon

 

 

 

3. Yusuf Ziya Ortaç (1896-1967)

 

                               

                                                Evim

 

                                 Dedemden yadigâr olan bu evi

                                 Kışın fırtınası, yazın alevi

                                 Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış!

 

                                 Gönlüm hülyalara bazı dalar da

                                 Düşünür, derim ki: Bu odalarda

                                 Kim bilir kaç kişi, oturmuş, yatmış!

                                 Şimdi bir ben varım, bir de annem var,

                                 Zatı ondan başka dünyada nem var?

                                 Benim ömrüm onun, onunki benim!

 

                                 Senelerden beri akşam oldu mu

                                 Donuk gözleriyle ıssız yolumu

                                 Ondan başka yok ki bir bekleyenim!...

                                                                                   Yusuf Ziya Ortaç

 

                                                        İnönü

 

                                Bir dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar,

                                Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar,

                                Gökten atamın ruhu eğilmiş, seni kutlar.

                                Bir dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar!

 

                                Sen, yirmi yılın harcına göz nuru kattın,

                                Alnında güneşler tutuşan nesli yarattın,

                                En şanlı zafer sulhuna imzayı sen attın,

                                Çizmenle çizilmiştir; aşılmaz bu hudutlar!

 

                               Azminle yanardağsın, ümidinle denizsin,

                               Sonsuzluğa bir yıldırımın çizdiği izsin,

                               Ey şanlı zafer yolcusu! Sen İsmetimizsin!

                               Gökten atamın ruhu eğilmiş seni kutlar!

                                                                          Yusuf Ziya Ortaç

 

 

 

 

3.Enis  Behiç Koryürek (1892-1949)

 

                                          Gemiciler

 

                       Biz, dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz,

                       Ufuklardan ufuklara haber sorar, gezeriz.

                       Güneşlerde uyuklayan yamaçları,

                       Kalbi durgun tarlaları bıraktık.

 

                      Gölge veren ağaçları

                      Sevmiyoruz biz artık.

                      Sevgilimiz,

                      Ey deniz!

 

                      İşte biz:

                      Nihayetsiz

                     Mavilikler yolcusu!

                     Ruhumuzun kardeşidir

                     Güneşlerde  parlayan bu yeşil su.

                     Bayrağımız yeşil sular ateşidir.

                     Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz.

                     Biz hilâle şan arayan korku bilmez gemiciyiz.

 

                     Ey vatandan müjdelerle bize kadar gelen rüzgâr!

                     O sarışın sahillerde kara gözlü genç kızlar,

                     Yaz gecesi mehtap ile konuşurken

                     Doğru söyle, sordular mı bizleri?

                     Nasıl cevap verdi gökten

                     Gemimizin rehberi,

                     O vefakâr

                     Yıldızlar?

 

                     Poyraz var;

                     Yelken dolar:

                     Gemi sanki kanatlı!

                     Enginlerde pembe güneş

                     Gülümserken bu yolculuk ne tatlı!

                     Çal sazını kalenderce yiğit kardeş!

                     Nağmelerin yorulmayan dalgalardan bahtiyar.

                     Gönderelim bu ahengi o sevgili yurda kadar.

                                                                 Enis Behiç Koryürek( Miras)

 

 

 

                                               Süvariler

 

                         Biz kasırga oğulları, biz kanatlı süvariler,

                         Sınırlarda akın akın, tamam yedi bin nefer!

                            Ordumuzun dolu dizgin hücumlarından

                            Dalgalanır bir kahraman uğultu.

                            Şimşek gibi bu ordu

                            Hep muzaffer

                            Cenk eder.

 

                            İşte asker,

                            Er oğlu er,

                            Şeh-levendler fırkası!

                            Bulutlardan bii sorar

                            Varılmayan uukların arkası.

                            Uzak değil varılmayan şu ufuklar!

                            Bizim için yeryüzünde yoktur asla uzak yer;

                            Bizim için bütün yollar şereflere doğru gider...

 

                            Akşam üstü alaylarla biz geçerken bu yollardan,

                            Mızrakları gören sanır: Yerde uçan bir orman!

                            Kabardıkça kır atların yelesi,

                            Na’ralarla kişnemeler ne korkunç!..

                            Korkusuzlar,arş ileri!...

                            Gün batısı kızıl tunç!...

                            Ova: Tufan!...

                            Gök: Duman!...

 

                            Ey vatan!

                            Güzel Tujran!

                            Sana feda biz varız.

                            Düşman oğlu meydana çık!

                            Kahramanlık kimde ise anlarız.

                            Ilgarlarda yiğitlerin bağrı açık,

                            Hak yolunda gaazîlerin kılıçları bütün kan!

                            Her zaman kan!...Fakat bizim bayrağa şan ,bayrağa şan!

                                                                                        Enis Behiç Koryürek ( Miras)

 

4. Halit Fahri Ozansoy (1891-1971)

 

 

 

                                                   Şadırvan

 

                            Geniş, serin  avluda inledikçe huhular

                            Musluklardan bir dua gibi serpilir sular;

                            Çınarların dibinde, ta doğudan batıya

                            Yanık dem çekişleri karışır şırıltıya.

                             Savrulunca bir bakır tastan bir avuç darı

                             Birden bire duyulur kanat şıkırtıları,

                             Bir küme bulut gibi iner saçaktan yere.

                             Güvercinler üşüşür çırpınarak yerlere.

                              Kül rengi bir göl gibi kabarır avlu bir an...

                              Dinler susup bu uzun huhuları şadır

                              Çınarlar şadırvana döker son yaprağını,

                               Hışıltıyla doldurur mermerden yalağını.

                               Musluklardan kurumuş yapraklara damlar su,

                               Ne bir darı serpen el, ne bir yavru huhusu,

                               O kuşlar uçup gitmiş, yaklaşınca teşrinler,

                               Şimdi bom boş avluda yalnız rüzgârlar inler.

                               Ne kadar garipleşse hüznün akşamlarından

                               Şadırvan sularını taşıramaz bağrından;

                               Dövülürken sürekli yağmurlarla taşları

                               Yalnız kendi içinde boğulur göz yaşları....

                                                                                           Halit Fahri Ozansoy

 

                                                   Mum  Işığı

 

                               Gittikçe donuklaşan bir âlemin dışında

                               Bir rüyaya dalarız, solgun mum ışığında.

                               Nineler bu ışıkta ördü dantellerini;

                               Saçlarının bu ışık öptü ak tellerini;

                               Bu ışıktan  gözleri aydınlandı kızların;

                               Bu ışık esrarını yarattı yıldızların;

                               Karanlığın bu ışık dağıttı korkusunu;

                               Yavrular bu ışıkta uyudu uykusunu;

                               Başında tel duvağı, göğsünde yaseminler;

                               Bu ışıkta soyundu nice taze gelinler:

                               Çerçevesi sedefle kakmalı aynalara

                               Bu ışıkla aksetti daha nice hatıra;

                               Nice anne çehresi, nice  masum gülüşü;

                               Bazan da ağlar gibi bir dudak bükülüşü!

                               Demek ki ruhumuza uzak değil bu ışık,

                               İçinde parça parça benliğimiz karışık!

                               Bırakın parıldasın  bari bir tek mısrada,

                               Hiç olmazsa Nedim’in çehresi gelir yâda:

                               Gözlerimiz önünden  geçer beyaz yaşmaklar,

                               Düşünürüz tülleri ateşleyen dudaklar,

                               Ve aynaya akseden alın kırışığında

                                Ölümü hatırlarız solgun mum ışığında.

                                                                                    Halit Fahri Ozansoy

 

 

Bu şairlerin, kuşkusuz daha güzel şiirleri vardır, ancak ben bunları bulabildim. Hamdi Keskin Öğretmen başka örnek verirse onları da eklerim. Biraz gecikmeli olarak yatağa girdim. Birisi oldukça yüksek sesle horluyor. Kim o? diye soran oldu. Birisi “Süleyman!” deyince Süleyman Alkan uyardı:

-Kaç tane Süleyman var, soy adını söyle!”Adıyaman!,,

Süleyman Adıyaman, hem sağlıksız(Sık sık hastalanıyor) hem de çok şişman. Öteki Süleymanları anımsadım:

-Süleyman Koyuncu, Süleyman Karagöz, Süleyman Adıyaman, Süleyman Varlı, Süleyman Alkan.....Başka başka derken Kepirtepe’deki Süleyman Gege’yi anımsadım; sürekli gülümseyen bir arkadaştı. İnce, uzun boylu, çok uyumlu, çalışkandı.Benim çatı çalışma grubumun iki güvenilir arkadaşım Hasan Gülümser’le Süleyman Gege idi. Şimdi ikisi de öğretmen oldu; Hasan Gülümser  Öğretmen-Süleyman Gege Öğretmen!.....Ne hoş! Bir gün karşılaşırsam onlara, çatılarda çalışırken kereste taşıttığımı  anımsatacağım!....

 

11  Ocak  1945  Perşembe

 

Uyandığımda, az ilerimde yatan Hüseyin Sezgin’le Bayram Soğancı İstiklâl Marşı’nı konuşuyordu.”İstiklâl Marşı’nı şair Mehmet Akif Ersoy’un yazdığından başka hiç bir bilgim yok!”diyen Bayram Soğancı’ya Hüseyin Sezgin bilgi veriyordu. Ancak verdiği bilgi yetersizdi. Mehmet Akif Ersoy yazmış, o zamanın  Milli Eğitim Bakanı olan Hamdullah Tanrıöver T.B.M.M’inde okumuş, oy birliği ile kabul edilmiş. Şiirin kabulü doğru ama marşın bestelenişi çok sonralarıydı. Konuşanlar  ikisi de son sınıfta olduklarından biraz çekinerek  sözlerine karıştım. Hüseyin Sezgin’le daha önce çok konuştuğum için iyi karşıladı:

-Bak, müzikçi arkadaş doğrusunu bilir! deyip sözü bana bıraktı. Ben de:

-İstiklâl Marşı’nın T.B.M.M’inde kabulünün kesin tarihini bilmiyorum. Ancak, Kurtuluş Savaşı’nın ortalarında olduğuna göre sanırım 1921 olacak. Sözler kabul edilince sayısız besteci seslendirme yapmış. Bana bunu anlatan  besteci Ahmet Yekta Madran’da bir beste yapmış. Ancak, yapılan bestelerin hiç birisi yeterli bulunmadığından denemek üzere bir kaçı birden yer yer kullanılmış.1930 yılında Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Zeki Üngör’ün bestesi, kesin olarak benimsenmiş. Böylece İstiklâl Marşı’mızın bugünkü söylenen şekli 1921 değil 1930 yılı kabul edilmiştir.

Kahvaltıya oturunca arkadaşlara kasıtlı olarak sordum. Ekrem Bilgin de Hüseyin Sezgin’in söylediğini, şiirin kabulünü anlattı. Kızılçullulu arkadaşlar sık sık Ahmet Yakta Madran’dan söz eder, onun taklidini yaparlar. Onlara sordum:

-Tanıdığınızı söylediğiniz Ahmet Yekta Madran’ın İstiklâl Marşı bestelediğini biliyor musunuz? Hepsi yüzüme baktı:

-Şaka mı ediyorsun? Olayı anlattım; tanık olarak da Hüseyin Çakar’ı gösterdim. Nihat Şengül:

-Ahmet Yekta Madran’ı bizim hepimiz nereden tanıyacak; o, oyuncularla çalışıyordu! deyip sözü noktaladı. Bu kez de arkadaşlar, konunun önemli olduğunu, İstiklâl Marşı konusunun her zaman sorulabileceğini öne sürüp Öztekin Öğretmen’den sorulmasını kararlaştırdılar. Şimdiye dek bilinen:

-T.B.M.M. karar vermiş, Mehmet Akif Ersoy’un  şiiri kabul edilmiş. Bu kez de bir başka soru soruldu:

-Arada geçen on yıl, İstiklâl Marşı yok muydu? Bun da ben güldüm:

-600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nda yoktu, 7 yıllık Cumhuriyet’te olmazsa kıyamet mi kopar?”Kıyamet mi kopar!” sözüne İbrahim Şen takıldı:

-Adaşım, Ayyar Hamza’yı  okumuş! Okumamıştım ama  bu sözü çok duymuştum.”Kıyamet mi kopar?,, sorusu bizim köylülerin  bile dilindedir. Ben de Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre’sindeki Abdullah Çavuşu anımsattım.

                                                                 *

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. Elindeki kitapları masa üstüne koyduktan sonra bize bir şeyler söyleyecekmiş gibi bakıp gülümseyerek:

 

                                    “Yine kar...bir sükûn-ı câamidle

                                        Yine her yer melül ü mevt âlûd;

                                         Bir donuk perde, bir nikaab- ı anûd

                                         Saklıyor çenhre- yi semâvâtı

                                         Beşerin çeşm-i ibtihâlinden

                                         Beşerin nazra-yi münâcâtı

                                         Titriyor bir herâs-ı bâridle

                                         O donuk perdenin zilâlinden.

                                                    ......................

Öğretmen gülümseyerek bu kez de:

 

                          -Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;

                            Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

                            Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,

                            Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı

                            Bir erganun sesi yayılmakta derinden,

                            Duydumsa da zevk almadım Islâv kederinden.

                            Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta;

                            Tamburî Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

                            Birdenbire mesudum işitmek hevesiyle,

                            Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.

                            Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

                            Uykumda  bütün bir gece  körfezdeyim artık..

Öğretmen başını çevirip  bakınca parmaklar kalktı. Öğretmen işaret edip:

-Birinci okuduğum Tevfik Fikret’in Kış şiirinden bir bölüm, ikinci de Yahya Kemal’in Kar Musikileri şiirinin tamamı. Amacım bunlar üstünde durmak değil. İsterseniz siz  üstünde durup bir sonuç  çıkarırsınız. Ben, dikkatinizi bu iki şiir dilindeki farkı kavramanızı istiyorum. Yahya Kemal 1894 doğumludur. Tevfik Fikret öldüğünda 20-21 yaşlarındadır. Aralarındaki dil  farkına göre fazla sayılmaz. Tevfik Fikret’i anlamadınız, Yahya Kemal’i kullandığı sözler bakımından anladınız. Bakın, Divan şairleriyle Halk şairlerini ayıran önemli nokta aruz ya da hece ölçüleri değil, ana dilin sözlerini kullanmaktır. Birlikte gördük, Mehmet Akif Ersoy da aruz kullandı, onda böylesi bir kapalı durum yoktu. Konu kış ya da kar.

 

                                  Bütün şehir nihayetsiz bir nûr içinde....

                                  Kış meh-tâbı daha parlak, daha lekesiz,

                                  Ne buluttan bir eser var, ne küçük bir iz...

                                  Gülümsüyor gibi semâ sürûr içinde.

                                  Şu saatte kesilmemiş henüz gözyaşım,

                                  Penceremin kenarına dayalı başım,

                                  En küçük bir teselliden; ümitten uzak,

                                  Hep o eski günlerimi hatırlayarak,

                                  Ben sabahı bekliyorum fütur içinde........

Şiir böylece uzar. Birinci bölümünü okuduk, sanırım bize bir fikir veriyor. Öteki örneklerde gördüğümüz zorlayıcılık yok. Oysa bu da Aruz kalıplarına göre yazılmış. Bilmeyenler bunu hece ölçülerine göre yazılmış sanmaktadır. Farketmez, şair gerçekte bu denemeden sonra hece ölçüsünü benimsemiş. Beş Hececiler olarak ün yapmış şairlerden biri olan Orhan Seyfi Orhon’dan söz ediyoruz. Başka örnekler:

                                                        Türkü

 

                                     Dünyada biricik sevdiğim sensin;

                                     Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin;

                                     Nasıl başkasını gönlüm beğensin?

                                     Güzelsin, incesin, tatlısın. şensin!

 

                                     Arıyor gözlerim bütün gün seni,

                                     Gördüm geziyorken yine dün seni,

                                     Görüp de sevmemek ne mümkün seni!

                                     Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin!

                                                                                       Orhan Seyfi Orhon(Gönülden Sesler)

 

 

                                                        Maniler

 

                                        Sen gül dalında gonca,

                                        Ben dağ yolunda yonca. 

                                        Sen açılır gülersin,

                                        Ben sararıp solunca!  

 

                                        Aşkın bir ince yolmuş,

                                        Üstü dikenle dolmuş.

                                        Geç kalmışım.. bu yoldan 

       Geçip gidenler olmuş...                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

 

                                        Ey benim gonca gülüm!

                                        Saçların büklüm büklüm..

                                        Baktım bir göz ucuyla,

                                        Takılıp kaldı gönlüm!

 

                                        Sevdi aldattı beni;

                                        Güldü, ağlattı beni!

                                        Gittim kölesi oldum;

                                        Götürdü sattı beni!

 

                                        Can işte! Canan hani?

                                        Dert işte! Derman hani?

                                        Gönül sarayı bomboş,

                                        Beklenen sultan hani?

                                                                            Orhan Seyfi Orhon (Gönülden Sesler)

 

                                               Vasiyet

                             Dostlarım toplanın öldüğüm zaman;

                             Riyayı o günlük bir yana atın...

                             Tutunuz tabutun bir kenarından,

                             Bir derin çukura beni fırlatın.

 

                             Kalınca büsbütün sizden uzakta

                             Vücudum çürürken kara toprakta,

                             Uzanın rahatça sıcak yatakta,

                             Yaşamak guru içinde yatın.

 

                             Yüz yüze getirmez bizi asırlar,

                              Meydana vurulsun saklanan sırlar,

                              Sayılsın şahsıma ait kusurlar,

                              Korkmayın içine yalan da katın.

 

                              Anlayım kimlermiş dost  sandıklarım;

                              Muhabbetlerini kıskandıklarım,

                              Anlayım ne boşmuş inandıklarım,

                              Şu yalan hayatı bana anlatın...

 

                              Dostlarım anmayın artık adımı...

                              Siliniz gönülden eski yâdımı.

                              Kırınız sonuncu itimadımı;

                              Ölünce bir daha beni aldatın...

                                                                     Orhan Seyfi Orhon (Gönülden Sesler)

 

Hamdi Keskin Öğretmen şiiri bitirince gülümsedi. Sanırım şiir üstüne konuşacaktı. Mehmet Toydemir parmak kaldırdı, onu gören öğretmen söz verdi. Mehmet Toydemir:

-Geçmiş derslerin birinde bu şairden şiir okumuştunuz: ancak o şiiri açıklarken şairin Anadolu insanına, daha doğrusu Anadolu gerçeğine uzak durduğunu söylemiştiniz. O zaman not almıştım, yanlış mı yazmışı? Hamdi Keskin Öğretmenin yüzünde değişiklik oldu sakin sakin:

-Yazarları, şairleri eserleriyle anmaya gayret gösteriyorum. Orhan Seyfi Orhon, özellikle hece ölçülerini başarıyla kullanan bir şairimizdir;

üstelik bir öğretmen şairimizdir. Şimdilerde o da İstanbul liselerin birinde bizim gibi şiir üstüne konuşmaktadır. Ancak şairin yetiştiği gençlik dönemi Cumhuriyet öncesidir. O dönemin koşulları içinde kendine bir yol bulup o günün devlet çarkı içinde görev yapmıştır. Kendisi  hukuk okumuş, okuduğu alanda görev almıştır. Kurtuluş Savaşı sürecinde de o işini sürdürmüş, öteki arkadaşları gibi bir fırsat yaratıp Anadolu’ya geçmemiştir. Bu nedenle eleştirilere uğramıştır. Ancak o dönemde de yazdığı şiirler dillerde dolaşmış olumlu bir ün kazanmıştır. Örnek olarak aldığımız Mehmet Akif Ersoy karşılaştırması bu noktayı belirtmek içindir. Arada bir fark vardır, biri bizzat savaşa katılmış, öteki katılmamıştır. Bu iki kişi aynı konuda bir tutulamaz. Şimdi ise biz böyle bir karşılama yapmıyoruz. Konumuz zaten şairlerin kendileri değil, onlar bizim için birer vasıta. Konumuz Türkçe’nin, ana  dilimizin güzel kullanılmasıdır. Doğru not almışsın, lütfen bu dediklerimi de o notlarına ekle!

Hamdi Keskin Öğretmen saatine bakıp:

Konumuzu sürdüreceğiz! deyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca Mehmet Toydemir’e takılanlar oldu:

-Yalancı, sen hangi derste not tutuyorsun ki kalkıp konuştun? Buna karşı:

-Bunun neresi yalan? Öğretmen eni konu cevap verdi!

-Toydemir, Süleyman  Koyuncu’nun   defterinden okudu!

Tartışmanın sonunu beklemeden Almanca dersi için Kitaplığa koştuk.

 

Doç. Niyazi Çitakoğlu, girer girmez Sami Akıncı’yı sordu. Sami iyileşmişti, ya da ben öyle biliyordum, meğer gene rahatsızlaşmış. Öğretmen bir süre hastalıklardan, iklimlere, insan bedenlerinin uyumumdan söz etti. İngilizler, Hindistan’ı işgâl edince oraya gönderecekleri  görevlileri önce denemeden gönderdiklerinde çok insan kayıbı olmuş. Bunun nedenini anlayınca şimdilerde  Hindistan’da görev alacakları önce bir denemeden geçiriyorlarmış; uzun uzun bunları anlattı. Götik Harflerle  yazılacak ödev vermişti, onlara baktı. Yapmayanlarla konuştu. Ben, Almanca Lise 1.Sınıf kitabımdan yararlanmıştım, öğretmen göz süzdürüp geçti. Harun Özçelik çok dikkatli, çok düzgün yazıyor. Onun ödevini hepimize örnek gösterdi. Bu kez de bizim geçmiş dönemlerimizde resim yerine Hattatlığın geçtiğini anlattı, hattatlık üstüne bilgiler verdi. Mustafa Saatçi savaşla ilgili soru sordu. Öğretmen bunu bekliyormuşçasına konuyu geniş tutarak, Hitler, Stalin düşmanlığının derinliğini, Almanya yenilirse Stalin’in  uzun süre Almanya’yı esaret altında tutacağını anlattı. Hitler’in yenilgisine üzülmeyeceğini ancak Alman halkının esaret altında kalmasına çok üzüleceğini tekrarladı.1-50 arasındaki sayıların, konuşma dilimizde konuşmak üzere tekrarlamamızı ödev olarak verdi. Derslerde pek konuşmayan Emrullah Öztürk nedense sordu:

-Sayacak mıyız öğretmenim? Öğretmen sayılacağını söyledikten sonra:

-Özellikle sana tersinden de saydıracağım! deyip ayrıldı. Arkadaşlar arasında yeni bir konu dile takıldı:

-Sayıların tersinden saymak. Almanca unutuldu, Türkçe sayılar denendi.10-9-8-7-6-5-4-3-2-1.......

 Yemekte Kadir olayı anlatınca oldukça ilgi gördü:

-Takılmadan sayılabilir mi? Yemek boyunca bu konuşuldu.

-Sayılsa ne yararı olacak? Oysa konu Türkçe saymak değil Almanca sayıları öğrenip konuşmalarda kullanmaktı.....

                                                           *

Öztekin Öğretmen ilk iki saat konser için seçtiğimiz parçaları çalıştırdı. Ben, akordiyonla katıldım; önce ses verdim, hafif  seslerle arkadaşlara katıldım. Beş marş, beş şarkı, beş türkü....Özellikle geziye çıktığımızda gittiğimiz yerlerde bunları söyleyeceğiz. Bu tür seçimlere müzik dilinde repertuar (repertuvar) dendiğini de öğrendik. Son iki saatte kemancılar toplu çalışma yaptılar. Ben de pedal çalışmalarını sürdürdüm. Pedal çalışmalarıma “Ayaklarımla piyano çalma!” adını taktım; bana o derece zor geldi.

                                                               *

Akşam plak dinledik.Genl istek üzerine 1.Bela Bartok-Romen Dansları, 2. Johannes Brahms-Keman konçertosu, 3. Mendelsshon-Bir yaz Gecesi Rüyası......Bir Yaz Gecesi Rüyası bana Bella’yı anımsattı.”Gelecek, gelmeyecek sözleri tekrarlandı durdu. Yılbaşında gelecekti. İşte  yılbaşı geldi, geçti, gelen gide yok; ablası bile son konuştuğumda umut vermemişti.Bella Kent!Musevi kızı...Musevi demek Yahudi demek. Bizim köyde  bu iki adda söylenir. İşin ilginci Kırklareli’dekilere Musevi, Lüleburgaz’dakilere ise Yahudi derler. Bunu bir kaç kez sormuştum. Babam, bunu alışkanlık olarak adlandırır. Lüleburgazlı Yahudiler sık sık köye gelir özellikle süt, yün, karpuz gibi köyün önemli ürünlerini toptan alırlar. Örneğin Yuda adlı Yahudi sık sık gelir, kahvede her konuda köylüleri aydınlatmaya çalışırdı. Tüm köyün sütlerini o alır, peynir yapardı. Köylülerin “Mandıra!” dedikleri Peynir Yapımevi vardı.1934 yazında bir gece yapılan bir baskın sonunda Peynirci Yuda yok oldu. İstanbul ’da görenler olmuş ama

buna  kimse inanmadı. Çünkü, borçlu olduğu kadar  alacağının da olduğu söyleniyordu. İstanbul’da olsa ilgililere bir haber iletebilirdi. Kırklareli’deki Museviler bizim köye gelmezler ama bizim köylüler onların dükkânlarına giderdi. Ali Ağabeyimin uğradığı dükkânlarda gördüğüm benim yaşımdaki kızlar hep şişman, tombul tombul yanaklıydı. Lüleburgazlılar da onların benzeriydi. Sevimli birini görmemiştim. O nedenle Musevi ya da Yahudi kızı denince onları anımsıyordum. Oysa Bella Kent, filmlerde gördüğüm Greer Garson, Jean Fontaine, Vivien Leigh  kadar güzel. Kırklareli, Lüleburgaz derken bir üçüncü tür Yahudi de mi var acaba; İstanbul Yahudisi!

 

12 Ocak  1945  Cuma

 

Uykudan uyanma, Sanatta Uyanma....Rönesans. Malik Aksel Öğretmen, geçen ders boyunca bunu anlattı. Ayrılırken de:

-Bu nu biraz daha sürdüreceğiz! demişti. Rönesans ya da ressam, resim denince ben hep Alfred de Musset’in  kitabını, Andre del Sarto’yu anımsıyorum. Andre del Sarto büyük bir ressamdır. Yanında çalışan genç çırakları vardır. Onlardan birine bir sırrını verir. O sır da eşinin güzelliği üstünedir .Eşini model olarak kullanır, modeli görmesi için de çırağını gizli bir yere oturtur. Eşi soyunup  modellik yaptıktan sonra ortalıktan çekilirken kendinin gözlendiğini anlar. Bunu kendisine karşı bir sevgisizlik saydığından usta ressam Andre del Sarto’yu terk edip çırakla birlikte kaçar. Gerçekte ise ben şimdiye dek Rönesans denince üç adın anıldığını biliyordum; Michael Angelo, Rafaello, Leonardo da Vinci. Bunların da hangisinin ressam, hangisinin heykeltraş oluğunu ayıramıyorum. Tarih kitaplarında resimlerini hep gördüm ama kitaplarda yeterli bilgi verilmediğinden karışıklık bu güne dek sürdü. Malik Öğretmen   Musa, Davut heykellerinin resimlerini göstermesine karşın  öğrenmeme o da yetmedi.

O nedenle Rönesans dendiğinde üç Ahbap Çavuşlar gibi Michael Ancelo, Rafaello, Leonardo da Vinci adlarını anım geçiyorum. Reform için de öyle, tek Reformcu Martin Luther.Lüther’den başkası yok mu ki?

Kahvaltıda konu edildi:

-Geçen hafta anlattıklarından bir şeyler sorsa Malik Öğretmene ne cevap verebiliriz? Hepiizi konuşsak belki bir kaç söz ortaya çıkar ama ayrı ayrı”Tıs-pıs!” deyip gülüştük. Tek ortak bilgimiz Gentile Bellini. O da Fatih Sultan Mehmet’in  resmini yaptığı için. Onun yaptığı söylenen bir başka resim de Venedik’te bir köprü, üstü insanlarla dolu.

 Malik Öğretmen gelir gelmez çantasını açıp resimler çıkardı. Oldukça soyunuk bir bayan resmi; omuzunsa bir kova gibi bir nesne var. Onu açıkladı, ressamı Bellini. Bellini’yi öğrenmiştim. Demek bu ressam, bu soyunuk bayan gibi Fatih Sultan Mehmet’i de karşısına oturtup resmini yapmış! Ben böyle düşünürken Malik Öğretmen dikkatimizi çekti:

-Bu iki Bellini’yi sakın karıştırmayın, bu Giovanni Bellini, öteki Gentili Bellini idi. Bunları belllerseniz öteki sanatçıları öğrenmenize yardım eder. Bakın bunlar ikisi de Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşamış.1453 tarihini unutmayacağınıza göre ötesi kolay, Gentili Bellini de Fatih’in  son yıllarında İstanbul’a gelmiştir. Böyle bir zaman saptaması yapınca ötesini anımsamak kolay olur. Bundan sonra üzerinde duracaklarımız da üç aşağı beş yukarı bu tarih dolaylarında olacaktır. Böylece  Ronesans dönemi,bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme dönemi ile bir paralellik oluşturur.

Öğretmen bundan sonra  Leonardo da Vinci’den söz etti. Daha önceleri değişik yerlerde gördüğümüz bayanın  renkli resmini gösterdi. Resim tarihinin aşılması güç güzellikte tablosu! dedikten sonra daha önce anlattığı mimarideki aşılması olanaksız  mimari örneği Atina’daki Akropol tapınağını  andı. İsa’dan önce 5.y.y yapımı Akropol, İsa’dan sonra  1500 yılında yapılan Mona Lisa tablosunu sanat şaheserleri olarak tanıttı. Akropol’u (Akropolis) Fidias, Mona Lisa’yı ise  Leonardo da Vinci yapmıştır deyip bir süre bizi süzdü. Malik Öğretmen gülümseyerek:

-Öğretmen olacaksınız, size ip uçları veriyorum; öğretmenliğin zor tarafı, anlatılanların öğrencilerce öğrenilmesidir. Anlatılanların öğrenildiğini öğrenmeden anlatmak  bir işe yaramaz. Marifet, bildiğimizi karşımızdakilere öğretmektir, bunu sakın unutmayın! Öğretmen bundan sonra   kendisinin  gene gene belli

 

                                

 

        Atina-Akropolis                                                                 Mona Lisa

 

konuları tekrarlamasının kesinlikle bir amaca yönelik olduğunu, öğrencinin nerede yanılacağını hesapladığını, nerede konudan kopacağını hesaba kattığını anlattı. Ayrıca Sanat Tarihi derslerinin gerçekte çok istekli insanlar için bir anlam taşıdığını, istek olmadan sanat nasıl kazanılamazsa sanatın tarihi de öğrenilemeyeceğini tekrarladı Daha da ileri giderek; yurdumuzda henüz sanatın ciddiyetle ele alınmadığını sanatla zanaatın  karman çorman karıştığını, bunun şimdi değil yüz yıllar önce böyle başladığını anlattı. “Cumhuriyet Döneminde bu tefrik edilmeye başlandı, henüz istenen mertebeye gelmedi ama geleceğine inanıyorum! dedikten sonra bir de  yoklama yaptı. Rönesans resmi için Bellinileri, doruk noktaları için  adı çok geçen üç büyük sanatçıyı,Michelangello’yu, Leonardo da Vinci’yi, Rafaello’yu anımsamamızı, çalışma alanlarını ise bir iki eserinden ayırmamızı tekrarladı. Leonardo de Vinci için Mona Lisa onun damgası,  kalan ikisini de lütfen belleğinizde tutarsınız deyip gülümsedi.

 

 

            

 

Michelangelo (Musa)      Rafaello (Atina Okulu, Fresk)    Michelangelo (Davud)

 

Çıkardığı resimleri toplarken Veysel Öğretmen  geldi, Malik Öğretmene yardım etti.

Malik Öğretmen gülerek:

-Bakın biz Rönesans’ın Usta-Çırak geleneğini sürdürüyoruz. Bu çok güzel bir gelenek, köklü sanat  da böyle gelişir’Bu gelenek bizatihi bizim geçmişimizde vardı. Özellikle zanaat analında günümüzde de yer yer sürmektedir. Loncalar, buna güzel bir örnektir.

Ne yazık ki  güzel sanatlara bir türlü sıçrayamamışlar. Bu nedenle biz de Rönesans’ı örnek alıp, hiç değilse oradan bu işe girmeye çalışıyoruz. deyip ayrıldı.

Veysel Öğretmen, sanırım  önceki derste çok sıkıldığımızı sezdi ya da o öyle yorumladı. Malik Aksel Öğretmen’in  resim sanatı üzerine titizliğinden söz etti. Veysel Öğretmen’in konuşmasını fırsat sayan arkadaşlar sözü uzatmak amacıyla sorular sordular. Bu arada Loncalar hakkında da bilgi istediler. Veysel Öğretmen de sanki bekliyormuş gibi Lonca kurumları için  bir süre konuştu. Bireylerin olduğu gibi tolumun da sayısız  araç gerece ihtiyaç duyduğunu belirterek söze başlayan Veysel Öğretmen göçer dönemdeki insanların durumlarını anımsattı. At, eğer, araba, teker, çadır, bezi, direği diye söze başlayıp  yerleşik düzendeki günlük  gereksinimlerden süslemelere dek değişik işleri sıraladıktan sonra bunların ilkel şekillerinden sanata yaklaşan olgunluk dönemlerine dek örnekler verdi. Sonra da bunların, ilk olabileceği  şekillerden çini, halı, giysi şekillerine dek gelişmelerinin nasıl bir gelişme gösterdiğini anlattı. Başlangıçta bireysel işbirliklerinin  nüfus artışına, iş oylumunun artmasına göre birliklerin doğduğunu, bu birliklerin de uzunca bir anlaşmazlık evresinden sonra kurallara bağlandığını. Bunun sonra sonra toplumun her alanında benimsendiğini anlattı. Çobanlıkla geçinenlerin, yün, et, süt, alanlarındaki ticaret ağını belirli birliklerin, toprağa yerleşince tarımsal kazanımların değerlendirmelerini benzer birliklerin düzenlemesi, toplumsal düzenin barış içinde sürmesini sağladığı, bu düzeni kuramayan toplumların ömürleri ise sürekli didişme içinde geçti. Öğretmen bunları anlatırken tarihte geçen olaylardan bildiklerim birer birer gözümün önüne geldi. Tam soracaktım, Veysel Öğretmen bu kez:

-Bunları anlatıyorum, ancak bunlar düzgün yürütülünce toplumun işleri düzgün gitti. Bazı nedenlerle bu mekanizma aksak çalıştığında  toplum düzeni alt üst oldu. Tarihimizdeki acı olaylar bu Lonca düzenini aksattı.  Ayrıca dünyadaki gelişmelere ayak uydurulamadığı için giderek de bozuldu. Bozulma nedenleri sorulunca Veysel Öğretmen :

-Boulm nedenleri bir ya da bir kaç değil ki, yüzlerce nedeni var. Bunları benim saymam olanaksız, açıkçası çoğunu doğru olarak anlatamam da ancak Avrupalılar bunu nasıl başardı, o konuda bir kaç söz söyleyebilirim:

-Onlar, yeni düzenlere okullar açarak yeni anlayışlar kattılar. Bizdeki loncalar kurulurken o günün koşulları esasa alınmıştı. Kalkan-kılıç yapanlar, barut kullanılmaya başlanınca belli bir dönüşüm yapılamadı. Gemicilik de öyle; yelkenli gemi düzeni ile buharlı gemi arasındaki farkı okur yazarlık geliştirdi. İnsanlar okullara geçtikçe zaten söz konusu usta-çırak ilişkisi kitlesellikten çıkıp  başlangıçtaki gibi bireyselliğe dönüştü. Bir bakıma da bize adı yadigâr kaldı, denilebilir. Zaten Malik Aksel Öğretmen de bunu demişti! deyip gülen Veysel Öğretmen sordu:

-Siz  sahiden bunu mu istemiştiniz? Resim derslerinde hep:

-Çıksın kâğıtlar, toplansın kâğıtlar! olayı olarak algılanır.

Veysel Öğretmen ayrılınca bir süre oturduk. Bir soru:

-Atalarımız yüz yıllar boyu nasıl görmemiş dünyanın değiştiğini? Bu soruya da ben karşılık verdim:

-Bakın biz burada nelerle uğraşıyoruz, Hasanoğlan’da yaşayanların bundan haberi var mı? “Yok! işte bunu genişlet, tarih olarak düşün.1941 yılında buraya geldiğimizde ekmek bulamamıştık. Ekmek sorunca bize:

-Ankara’ya giden olursa getirirler, netçeniz ekmeği? demişlerdi. At, araba sorulduğunda da gülmüşlerdi... At, araba buralarda çalışmazmış.... Şimdi nasıl çalışıyor? Köyle trenyolu arasındaki araba yolunu biz yaptık. Bize soran oluyordu:

-Hangi araba  gitcek bu yoldan?

Yemekte duyuru yapıldı, bir an duraksadık, Yüzbaşı Sıtkı Ulay gelmiş, saat 16-18 arası der yapılacakmış. Neşemizi  çabuk topladık:

-O şimdi bize savaş durumunu anlatır!

Savaş durumu sahi neler oluyor? Almanya işgal edilirse kim işgal eder? Fransızların işgal edecek gücü yok. Amerikalılar gelip orada kalmazlar zaten onların  derdi Japonya. Japonya  yenilmezse Amerika-Japonya savaşı sürer. Almanya’yı  işgal ederse Sovyetler eder. Öçlerini alırlar. Kaç yıldır onların yurtlarını Almanlar işgal etmişti. Bir süre ileri geri konuştuk. Bir çok savaş kahramanı dillere destan olmuştu. Almanya; Rommel, Paulus, Erich von Manstein, Guderian. Amerika; Amiral Mc Arthur, Dwight Eisenhover, George Paton. İngiltere; Aleksandr, Mondgomery. Fransa; De Gaulle. Sovyetler; Jukov, Koniev,Timoçenko,Malinovsky.....Amerika ile Fransa dışındakilerin hepsi mareşal oldu....von Paulus hariç, onun mareşallık forsu kendisinden önce Sovyet askerlerinin eline geçtiğinden general Paulus mareşal olduğunu ancak tutuklanınca öğrendi. Arkadaşlardan”Yazık!”diyenler oldu. Birileri de:

Ne yazığı, ne işi vardı ta Volga Nehri kıyılarında? Ben de:

Volga şarkısını çok sevdiği için gidip orada Sovyet kızlarından dinlemek istemiştir! dedim. Abdullah, hafif hafif: :

-Volga,Volgaaaa! demeye başlayınca herkes sustu.

Askerlik dersi haberi Bölüm Başkanını da şaşırtmış olacak salona gelmedi. Gelmedi ama geldi gelecek havası içinde oldukça tedirgin bir süreç yaşandı. Bölüm Başkanı’nın geleceğini düşünerek alt odaya inmedim. Üst salonda keman gıygıyları arasında tüm ezber parçalarımı tekrarladım.

Topluca Büyük Salona gittik. Geç kalmışız Yüzbaşı Sıtkı Ulay’ın dolaştığı yerlere oturmak zorunda kaldık. Neyse ki Halil Dere bana bir yer ayırmış, işaret edince oraya sığındım.

Öğrenci Başkan ı Hüseyin Atmaca iki öğrenci ile bir yığın ruleler getirdi, açıklama yapmadan onları tahtalara astı. Görebildiğimiz kadarıyla bunların tüm dünya haritaları olduğunu yakıştırdık. Soranlara ,Hüseyin Atmaca, parmağını ağzına koyarak “Sus” işareti yaptı. Tam o sıra Yüzbaşı Sıtkı Ulay kapıdan girdi. İki adım atınca ökçelerini vurarak selam verdi. Elini alnından indirirken sert bir sesle”Kıpırdama, daha rahat değilsin!”dire uyardı. Rahat deyince gülümsedi:

-Size dünyayı getirdim, bugün biraz uzaklarda dolaşacağız! deyip  Asya haritasının önüne geçti. Eliyle Japonya’yı gösterirken Öğrenci başkanı bir değnekle geldi. Sıtkı Ulay Yüzbaşı değneği kaldırarak:

-Bu sizin için de gelmiş olabilir, dikkat edin! deyip gülümsedi. Değnekle Hindistan’dan başlayarak Avustralya’yı da kaplayan bir daire çizip:

-İşte; Hirohito’nun amacı bu alana hükmetmek! deyip durdu. Hirohito’yu sordu. Ben bilmiyordum, ancak bilenler çokmuş,  büyükçe bir grup karşılık verdi:

-Japonya İmparatoru! Japonya hakkında tek bilgim, küçük adalardan oluştuğu, yanardağları olduğu, insanlarının kısa boylu,çevik, çok savaşçı olduklarıydı.”Çin işi, Japon işi!” gibi tekerlemeleri daha köy okulunda duymuştum ama sonraları yıllardan beri Çin’le savaştığını; Çin topraklarının yarısını aldığını duydukça şaşıyordum. Hele, tarih boyu bizi defalarca yenen Rusya’yı son savaşta Japonya’nın yenmesini öğrenince Japonya gözümde büyümüştü. Dikkatle dinledim. Yüzbaşı Sıtkı Ulay ,kısaca bizim Tanzimat olayından söz edip benzerini Japonya’nın da yaptığını, hatta bizden 20 yıl geç yapmasına karşın bizden daha hızlı Batılılaştığını anlatınca olayı daha anlar gibi oldum. Bundan sonra, o bölgenin önemi ütünde duran Yüzbaşı, bu kez A.B.D.nin o bölgeye yerleşmesine geçti. Filipin Adaları’nı yönetimi altına alarak o bölgede egemenlik kurmak istediğini, bunun nedenlerini anlattı. Yüzbaşı Sıtkı Ulay anlatırken bir olayın ayırdına vardım:

-Bize çok uzak olan Japonya, Amerika kıtasına ne kadar uzak? Küre haritalarında Behring boğazında neredeyse bitişen Asya Amerika kıtalarının öteki uçları belki de bizden daha yakındır. Sıtkı Yüzbaşı konuşurken tümüyle bunları düşündüm.  Jules Verne’nin 80 Günde Devrialem kitabını okuyunca da bir süre bunu düşünmüştüm. Afrika’nın Fas ülkesiyle Güney Amerika’nın Guyan ya da Brezilya mı daha yakın ,yoksa Ümit Burnu ile Magellan burunları mı? Sıtkı Yüzbaşı yakınıma dek gelince kendimi topladım. Sıtkı Yüzbaşı Asya kıtasının özellikle  doğu Güney bölümlerinin doğa zenginliklerini anlata anlata bitiremedi. Java Adası’nı anlatışı çok şaşırtıcıydı. Otomobil lastiklerinin yapıldığı madde yalnız orada yetişiyormuş. Yüzbaşı Sıtkı Ulay:

A.B.D savaşı Avrupa’da kaybetse bile Asya’da meydanı Japonya’ya bırakmayacaktır! deyip Avrupa  Savaşına geçti. Geçti ama gene A.B.D’yi övdü:

-Japon  Savaşı başladığında Asya orduları komutanı Mc.Arthur’du,yine o! Başkan Roosevelt doğru seçim yaptı. Çevresindekilerin deneyimlerine  inandı, sözlerine güvendi. Amiral Mc Arthur Atatürk’ün de çok takdir ettiği bir komutandır. Hitler ne yaptı? Kimseyi dinlemedi. Askerliğini çavuş olarak yapan bir ressam bozuntusu, kendini ne sandıysa Savaş dehası generalleri von Mansten’i, von Rundsted’i Eric Rommel’i, Hains Guderian’ı birer birer çöplüğe attı. Buna  karşın o beğenmediğimiz Stalin, savaşta başarılı olanları mareşal yaparak onurlandırdı. Erlikten mareşallığa yükselen  kahramanlar şimdi Almanya sınırında Hitler’ yakalamak için yarış ediyor. Kendi anlattıklarından kendisi de etkilenen  Sıtkı Yüzbaşı’nın sesi iyice değişti. Üzüldüğü besbelliydi. Mestan Yapıcı parmak kaldırdı. Yüzbaşı Sıtkı Ulay bir ön seziyle Mestan Yapıcı’ya:

-Şimdi ne olacak? diyeceksin değil mi? diye zoraki gülümsedi. Mestan da sahiden onu soracakmış. Yüzbaşı Sıtkı Ulay bu kez:

-Benim tahminim, Almanya yenilmiş durumda; ancak İngiltere olsun A.B.D olsun Sovyetlerin Almanya içlerine girmesine ,izin vermeyeceklerdir. Kadir Aytekin parmak kaldırdı:

-Almanlar yeni bir bomba bulmuşlar! Yüzbaşı başını atarak:

-Yok, yok yok! laf onlar, yapsalar bile geç kaldılar; kendi halkını mı yok edecekler? Eğer yaptılarsa içine Hitler’i koyup göğe fırlatsınlar, müttefiklerin elinden ancak orada kurtulur! Almanya 1870 savaşını kazanmıştı ama o zaman başta Bismark vardı.  Bismark, mareşal Moltke’nin plânlarını bozmamıştı. Moltke ayarında generaller gene var ama yazık ki  Alman milleti Bismark’tan yoksun. Almanya 1.Dünya Savaşını da bu yüzden kaybetti, bu ikinci büyük yenilgi olacak!

Kadir soru için ayağa kalkmıştı, konuşurken Yüzbaşı otur işareti vermemişti. Kadir’i ayakta görünce gülümsedi:

-Selam verdin, borçlu çıktın! Böyle bir sözümüz vardır. Haritaları toplama görevini sana veriyorum! dedi. Kadir tahtaya yönelirken Ali Yücel’de katıldı. İzin istemediği için paylanacağını sanmıştım. Öyle olmadı. Yüzbaşı Sıtkı  Ulay haritaların toplanmasını bekledi. Haritalar gelince selâm verip ayrıldı.

Nasıl bir etki yaptıysa Yüzbaşı gittikten sonra bütün konuşmalar savaş üzerine oldu. Zıt söylemler olmasına karşın başka olaylarda görülen ters çıkışlar olmadı. Bir süre konuşmaları dinledim. Konuşanlara bakınca kendimi oldukça  yalnız buldum. Hiç kimse benim ilgilendiğim konulara değinmiyor.Yüzbaşı,1870 Savaşını bir dünya savaşı gibi gösterdi, oysa o savaş, Prusya-Fransa arasında yapılmıştı. O savaşın Fransa tarafından kaybedilmesinin nedenlerini Alphonse Daudet, Son Ders, Bilardo Partisi hikayelerinde anlatır. Konuşmalar sürerken ayrıldım.

Salonda kimse yoktu. Önce  Mozart kv. 331 La majör sonatı bir güzel pedallı olarak devirdim. Gelen oldu ama aldırmadım. Onlar da oturup dinler gibi sustular. Belki keman çalışmak için gelmişlerdi, ben susmayınca öylece durdular. Gücenip gücenmediklerini de merak ettim. Ancak kalkarken bana seslendiler:

-Yemekleri soğutmayalım! Yolda da zevkle, istekle çalışmamı övdüler. Ben de bunu bekliyordum.

Yemekte, her zaman olduğu gibi yarınki konserin olasılıkları tartışıldı. Kimlerden neler çalınır?

Kemancılar, haklı olarak keman konçertoları istiyor. Başta Mendelsshon 1.Keman konçertosu mi minör. Onu, Bach, Mozart, Beethoven, Johannes Brahms, Tschaikovsky,Dvor’ak, Paganini,  Camille Saint- Saens , izliyor. Viyolensel isteyenler de var; Josef haydn, Boccherini, Dvor’ak.....Piyano konçertolarını çoğunlukla ben istiyorum; Mozart, Beethoven, Bach, Haydn, Johannes Brahms, Schumann, Chopin. Camille Saint-Saens, List....Konçerto karşılaştırmalarında sayı tartışması açıyoruz. Kemancılar, ıkınıp tıkınıp 20 kadar keman konçertosu sayılıyor.’2 Mendelsshon,4 Bach, 5 Mozart, 3 Camille Saint- Saens,5 Paganini, ötekiler birer tane....Piyanoya gelince ben, Bach 5,Mozart 30,Josef Haydn 11,  Beethoven 5 deyince gülüşmeler başlıyor. Daha daha:

-5 Camille Saint-Saens, 2 Brahms, 2 List, 2 Chopin, 2  Tschaikovsky, 2 Mendelsshon,1 Schumann,1 Dvor’ak, 1 Edvard Gieg, 1 Max Bruch,........  70  eder! Yirmiye kar  yetmiş! Bu kez de bir başka tartışma:

-Keman zor olduğu için besteciler fazla ilgi göstermiyor. Ben de buna karşı durdum:

-Bestecilere, isteklilerse  beste ısmarlanır, piyano için çok istek olduğundan çok bestelenmiştir.İçin için de kızıyorum, hiç birisi benim piyanoya ayırdığım zamanı ayırmıyor,bunu bildikleri halde kendileri piyano bölümünde olsa benim çaldığımı çalacaklarmış gibi tavırları.Bir yıl önceki sınıftan Hüseyin Çakar, özellikle de Mehmet Zeybek’i görmezden geliyorlar.Çaldıklarımıza bakanlar benim onlardan bir sınıf sonra olduğuma inanmıyorlar. İşin ilginci, kolaycı arkadaşlarımız, akordiyon çalışımı da piyanoya bağlıyorlar. Oysa ben piyanoya oturmadan önce akordiyon öğrenmiştim.Öğrendim ama nasıl öğrendim? Çalışarak.Kepirtepe’de  hemen hemen her Cumartesi Halkevi’ne gider,

akordiyon çalan insan arardım. Özellikle Halkevi  balo ya da düğün toplantılarında askordiyon çalan askerlerle tanışıp,bir şeyler kapmaya çalışıyordum.(Lüleburgaz’da Akordiyon çalan tek kişi yoktu) Asker,Ermeni Kurken’i dinlemek içişn kaç kez Lüleburgaz’ taban teptiğimi  bilseler şaşarlar. Kurken’i dinlemek için Kepirtepe- Lüleburgaz arasını( 5 km) kaç kez boyladığımın sayısını ben bile bilmiyorum. Ayrıca, soğuk  kış günlerinde Marangozluk atölyesine kapanıp çalıştıklarım bunun dışında!

                                                             *

Yemekten sonra arkadaşlarla Büyük Salona gittim. Bizim Kepirlilerden kimseler yoktu. Kitaplıkta olacaklarını düşünerek oraya gittim. Gerçekten oradaydılar. Konu Kepirtepe. Bizden sonraki zamanlarda olan olayları anlatıyorlar. Genellikle konu kahramanı Eğitimbaşı Kemal Üstün.Kemal Üstün, biz ayrılmak üzereyken gelmişti. Gür sesli uzun boylu, oldukça övüngen biri olarak tanımıştık. Bendeki izlenimlerine göre Kemal Üstün  övüngendi ama bir önceki Eğitimbaşı Enver Kartekin gibi fırsatçı değildi. Kemal Üstün’ün bir anısına takılmıştık.Menemen Şehidi Kubilay olayını anlatırken onun için “Arkadaşım!” demişti.Oysa tarım öğretmeni Hikmet daha önce bize Kubilay’ın Zirarat okullarında okuduğunu anlatmıştı..Bu  çatışıklık Kemal Üstün’ün konuşmalarından  kuşkulanmamıza neden olmuştu.Gene de Ben Kemal Üstün’ü üstün sayıyordum.Özellikle İlköğretim dergisinde Kızılçullu hakkında yazdığı bir yazıyı çok beğenmiştim.Kdemal Üstün’ü bizden daha iyi tanıyan yeni  arkadaşlarımız İbrahim Öznal,Doğan Güney,Tevfik Uğurlu’yu dinleyince daha da güvenimiz arttı.

Yatınca gene takıldım, Kemal Üstün,bizden sonra, oradaki öğretmenlerden biri ile evlenmiş. Zehra Öğretmen. Üç dört öğretmen birden gelmişti. Öğretmen Okulunu yeni bitirmişler, kendilerinden yaşlı öğrencilere öğretmenlik yapıyorlardı. Biz son sınıflarla konuşmuyorlardı.Öyleyken bizim arkadaşlar onlara ad takmışlar, onları takma adlarıyla anıyorlardı.Zehra Öğretmen Kıvırcık olarak anılıyordu. Ad takan arkadaşımz Mehmet Yücel şimdi Kepirtepe’de öğretmen,ad taktığı öğretmenlerle birlikte. Acaba bunları anımsıyor mu? Nedense bayanlardan birisine de Pabuç diyordu. Buna gülüyorduk ama, içimden bunu o öğretmene  hakaret sayıyordum. Şimdi onunla karşılaşınca pişmanlık duyuyor mu?Mehmet Yücel arkadaş gözümde tüttü, Kırklareli Ortaokulu’nun Ceylan Mehmet’i,Kepirtepe’ de İskelet oldu. Birine bir söz yakıştırınca yüzde yüz bir süre dillerde dolaşıyordu. Özellikle kızlara ne dediyse yakalarına yapıştı kaldı,Sazan,Kınalı yapıncak,Sırıklı,Lokum,Bülbül,Anaç,Kuzu v.b.....

 

13  Ocak  1945  Cumartesi

 

Cumartesi sabahları bizim bölümdekilerin sesleri egemen oluyor. Enver Ötnü Rüstem Gündüz’e ricada bulundu:

-Zaloğlu, sustur şu mızıkçıları!(Müzikçi yerine mızıkçı) Abdullah Ön, yüksek sesle:

-Zaloğlu,hele öyle bir çıkış yapsın, sonra  başlarım ha!”Başla, başla!” sesleri yükseldi. Başla, başla! diyenler arasında Rüstem Gündüz de olunca Abdullah Ön:

-Başlarım, dediğine başladı:

-Koca Beyem, çok diyarlar gezmişem, gezmişem! Nice nice alayları bozmuşam! deyince “Aboooo!” sesleri yükseldi. Birileri de Zaloğlu’nun nabzını tutun, nabzını tutun! deyince  gülmeyen kalmadı!

Olaya en çok şaşıran da Doğan Güney oldu:

-Abi, bunlar hep böyle midirler? Gülüşerek Yemekhane yolunu tuttuk.

Havanın,esintisiz, oldukça yumuşak oluşu hepimizi sevindirdi. Hemşerim Kadir Pekgöz, köylüsü İsmet Akın’la buluşacakmış. Benim de gelmemi istedi. İsmet Akın benim ilkokul 4. Sınıf arkadaşım.Ancak ben İsmet Akın’la pek yakınlık kuramamıştım. Bunda  İsmet’ten çok benim kusurum vardı. İsmet’in yeğeni A’ya yaklaşmaya çalışmamdan ileri gelen bir duygu beni İsmet’ten uzaklaştırıyordu. Oysa babalarımızın ilişkisi çok daha yakındı. Zühtü Akın Milletvekili (O zaman Saylav) olunca da o yakınlık sürdü. Ancak, bendeki duygu değişmemişti. Oysa İsmet’in kardeşi Hamdiye’den çekinmiyordum. Kadir, kendini daha yakın saydığından (Köyde evleri, kapı komşu) çekinmeden kapılarını çalıyor. Adreslerini de ezberlemiş:

-Hasan Hadi Ap. Kat 4. Yenişehir/Ankara deyip duruyor. Kadir bunu biraz da gösteriş olarak yapıyor ,farkındayım ama  bu tür konuşmaları benim de işime geliyor. T.B.M.M’de bir tanıdığı, Hukuk Fakültesi’nde bir arkadaşı olmak zaman zaman gurur verici gibi geliyor. Özellikle övüngen kişilerin konuşmalarını karşı bir direnme oluyor. Öyleyken gidip görüşmeye yanaşmamam zaman zaman beni de düşündürüyor. Bu bir kıskançlık olabilir. İsmet derslerde benden gerilerde sayılırdı. Hop! deyip Ankara’ya uçtu. Bense yıllarca ortaokula girmek için çırpındım. Ben çobanlık yaparken de İsmet’i sık sık anımsıyordum. A nedeniyle İsmet’i anımsıyordum. Anımsadıkça da aramızdaki ayrıcalık beni derin derin düşündürüp duygulandırıyordu. Düpedüz kıskanıyordum. Geç de olsa okumaya kavuşunca bu duygulardan arındımsa da İsmet’i yaz tatillerince Lüleburgaz’da gördükçe o eski duygular depreşiyordu. O da kendini  az da olsa gösterişe kaptırınca benim yaklaşmam zorlaştı, giderek de olanaksız bir düzeye çıktı.

Trenimiz gecikmeli geldi. Durak Şefi Selim Bey, açıklama yaptı:

-Asker sevkiyatı var, onların özel vagonlarını almak işi geciktiriyor.

Sabırsız arkadaşlar hemen başladı:

-Askerin atı, arabası, tankı, zıhlıları, uçakları, gemileri var, trenleri neden yok? Olur mu olmaz mı? Cebesi Durağı’na dek bu tartışıldı.

Konservatuvar kapısından girince, gözlerim aradı, Nebahat geldi mi?

Kapıcı Muştuladı:

-Faik Bey üst katta! Üst kat  dediği, Konser salonu bitişiğindeki piyanolu oda. Zaten iki oda var, biri md. Yardımcısının odası, öteki de söz konusu piyanolu oda. Kapı açılınca piyano sesi dağıldı, Faik Öğretmen yeni bir beste üzerinde çalışıyor. Büyük bir eser olacakmış; Kantat. Johann Sebastiyan Bach’ın kantatları var ama onlar sözlü müzikler. Faik öğretmene soramamıştım. Belki de yanlış anlamışımdır:

-Kantat türü bir şey! demiş olabilir.

Faik Öğretmen gülümseyerek:

-Bugün de güzel müzikler dinleyeceğiz, George Bizet, Franz Schubert, Wolfgang Amedeus Mozart....Bu Mozart hep karşımıza çıkıyor, adı da hep kısa olarak anılır. Oysa onun  gerçekte upuzun bir adı vardır. Wolfgang, merak ettiniz mi bilmem bunun bir anlamı vardır. İçinizde Almanca okuyanlar var! deyip bana doğru baktı. Wolfgang Amedeus Mozart olarak değil de ayrı ayrı anlamlarını kendimce yakıştırmıştım.Wolf, Kurt. gank da yürüyüştü. Wolfgang’ı kurt yürüyüşlü, ya da bakışlı olarak düşünmüştüm. Amedeus’e ise dua eden  demiştim. Mozart için mozaik, sağlam, dayanıklı demek anlamı yakıştırmıştım. Öğretmen işaret edince “Wolfgang’ı Kurt gibi, kurt yürüyüşlü deyince öğretmen özü alıp sürdürdü, gösterişli, zinde, vakur, sıfatları takarak öteki adlarına değinmeden konusuna geçti. George Bizet için talihsiz besteci,en güzel eseri(Carmen) Karmen’in beğenilmediğine üzülerek genç yaşında gitti, eserini ıslıklayan Fransızlar şimdi de:

- En güzel eserimiz, deyip o ıslıklanan  Karmen operasıyla övünüyorlar! dedi.Eserin akıcı melodilerinden orkestrasyonu yapılan iki süit olduğunu bunların zaman zaman ayrı zaman zaman da birlikte çalındığını anlatan Faik Öğretmen Franz Schubert’n Bitmemiş Senfonisi için:

-Ne bitmemişi, bitmiş bitmiş,besteci,böyle bitirmek istemiş.İstemiş de böyle bir senfoni olup olamayacağına karar veremediği için çok saydığı  Beethoven’e danışmış.Üstad Beethoven senfoniyi beğenmiş ama senfoni için:

-Bu senfoni bitmemiş! deyince genç Schubert, senfoniyi öyle bıraktığı gibi adını da Beethoven koymuş gibi “Bitmemiş Senfoni!” yapmış. Faik Öğretmen gülümseyerek:

-Bestecilerin böyle hikayeleri vardır.Bunlar güzel şeyler olduğundan fazla üstünde durulmaz,söylenip gider.Biz de bu söylentiye katılalım. Bitmemiş  Denfoni Franz Schubert’in 8.senfonisidir.Bitmemiş sözüne bakıp buna Schubert’in son senfonisi gibi bakanlar olur. Bu yanlıştır, Çünkü Schubert bundan sonra daha iki senfoni ile birlikte çok eser bestelemiştir.

Faik Öğretmen Mozart için, tüm çalgılarda şansını denemiş, 55 dolayında konçerto bestelemiştir.Ancak bunların,üç klavsen konçertolarını da piyano katagorisinden sayarsak(Şimdiler de bunlar da Piyanolarda çalınıyor) 30 piyano konçertosu vardır.Mozart, hızını alamamış olacak bunlara bir de keman-piyano konçertosu eklemiştir. Bu otuz konçertodan biri iki piyano için ( Kv. 365-no 10 iki piyano için olanı bugün dinleyeceğiz) bir tanesi de üç piyano içindir.(Kv.242-no 7 üç piyano için)Çalanları, daha önce dinledik, Bayan Ferhunde Erkin,Bay Mithat Fenmen.İkisi de çok değerli piyanistlerimizdendir. Bugün bir başka yenilik de orkestrayı Şef yardımcısı  Hasan Ferit Alnar yönetecektir. Açıkçası bugün tam anlamıyla yerli sanatçıların sunacağı bir konser dinleyeceğiz.”Size iyi dinlemeler!” diyen Faik Öğretmen önden yürüyüp, md. Yardımcısının odasına girdi.

Girişte çevreye bakınamamıştım, Nebahat gelmiş olabilirdi, sıyrılıp bekleme odasına girdim. Nebahat oradaymış:

-Nerdesin,  gelmeyecek sandım! deyince sevindim. Yeğeninin mantosu kolunda. onu göstererek şimdilerde çıkar, gireli çok oldu. Az sonra da yeğen geldi. Neşeli, öğretmeni beğenmiş. Sinemaya gideceklerini söyledi, yeğenine söz vermiş, Shirley Temple’nin bir filmi oynuyormuş. Yüreğip hopladı, Ankara Sinemasında....Shirley Temple! Yaz boyunca bayan öğretmenler konuştu.Bu adı çok duydum ama filmini görmemiştim.Nasılsın falan demeden sarılasım geldi. Hiç böyle bir olay düşünmemiştim. Yeğen öğretmeniyle birlikte geldi de  kendimi toparladım. Mithat Akaltan’ı da böylece çok yakından gördüm.Bir süre dersi evde yapacakmış,  onu söyledi. Bana da bir merhaba deyip elini uzatınca birden içim rahatladı, parmağında yüzük var.Yüzüğü görmemin dışında neredeyse elimle yoklar gibi oldum.Bir için

 Nebahat’ı kaptıracakmışım kaygısına  kapıldım.....Kıskanıyor muyum acaba? Cebeci Durağı’na indik.Hava soğuk,ancak esintisiz olduğunda fazla  yakınmıyoruz.

 

                 

Shirley Temple                                                                Shirley  Temple                       

 

Filmin saatini öğrenip az ilerideki ara sokağa sapıp muhallebiciye girdik. Hiç girmediğim bir sokak.Meğer orada da kocaman bir çarşı varmış. Nebahat oralarını biliyor.”Bu sokağa hiç girmemişltim!” deyince Nebahat güldü:

-Arkadaşlarından kaçmak istediğin zaman buraya gel!”Birlikte olursa!” deyince gülümsedi.

Yeğen, sabırsız, Şirley! deyip duruyor. Sinemaya girenleri görünce doğrulduk. Kapıda tembihler başladı:

-Ağlamak yok! anladım ki Nebahat filmi biliyor.

Filmden önce reklamlar gösterildi. Gelecek filmlerden biri gene Shirley Temple’nin.Ancak bu kez 12-13 yaşlarının filmi. Yeğen şaşırdı:

-Annem bana bunun küçük olduğunu söylemişti. Bir süre ona filmler üstüne bilgi verdik. O, küçük Shirley’i istiyormuş. Film başlayınca rahatladı. Filmin başındaki karışık durumda bir süre sustuk. Nebahat, gerçekte konuşma taraftarı değil, çekingen davranıyor. Bense olayı iyi kavramadım. Bir süre cevapsız sorular sürdü. Sonra sonra durum aydınlanır gibi oldu. Neyse ki ardımızda oturanlar konuşmalarını yükseltince filmin geleceğini kavrar gibi oldum. Şatafatlı görüntülere kapılan yeğen, Küçük Prensesin işleri bozulana dek   dikkatle  izledi. Gerçekte filmde de sert geçişler var, Bir kişinin birden bire çıkıp yöneticiyle uzun konuşmasını kavramak güç. Ancak prensesin apar topar  kılık değiştirip yalnızlığa itilmesi durumu sezdiriyor. Ancak bu sezgi büyükler için geçerli, Yeğen burada bir dizi soru sordu. Yeğeni şaşırtan bir sahne de Hintli kılıklı kişiydi, onu sordu. Bizden önce arkada oturanlardan biri açıkladı.

-Kızın babası Hindistan’a gitti!

Neyse  Küçük Prenses’in rüyası imdada yetişti. Yeğenin sinirleri yatıştı. Prensesin eski yaşamına döndüğünü düşleyerek izledi.

Sinemadan sonra Nebahat’la birlikte istasyona gittim. Onları uğurlayıp uğrak yerimiz olan Kızılırmak Kıraathanesi’ne döndüm. Uzunca bir zaman orada oturdum. Arkadaşlardan gelenler oldu. İşin ilginci, Ankara sinemasına gidenler olmuş, beni de görmüşler. Çocukla birlikte oluşumuzu kötüye yormamışlar. Bayanın öğretmen olduğunu söyleyince takılmalar durdu.

Konsere tam zamanında yetiştik. Mahmut Ragıp Öğretmen yerinde oturuyordu .Selâm verdim, gülümsedi. Bir eli yandaki sandalyede. Kınalı Saçlı güzelin geleceğini anladım. Zaten o da hemen sandalyeyi göstererek açıkladı:

-Gelecek var! Az sonra beklenen geldi. Gelir gelmez de, koşuşturarak geldiğini söyledi. Eliyle saçlarını dağıtır gibi yaptı, topladı, etrafa bakındı. Mahmut Ragıp Öğretmen çok yavaş bir şeyler söyleyin:

-Aaa, gelmez olur muyum, özellikle onun için geldim! deyip gülüşü, anlamlıydı. Şef çıkınca çok alkışlandı. Prof. Ernst Praetarius’a göre çok genç, biraz da kısa boyluydu. Bir kaç kez başını eğerek selamladıktan sonra  değneğini kaldırdı. Karmen süit başlayınca  şef ellerini  kaldırarak  bir süre orkestra üyelerinin ütüne üstüne  salladı. birden bir gümleme oldu arkasından şef tempoyu hızlandırır gibi oldu. Bir süre eller, bir birine yaklaşırca yan yana  geldi, gitti. Zaman zaman da havuçlarını  yere doğru  basamak basamak indirdi. Uzak bir yere işaret eder gibi yapınca bir ince ses çıktı. arkasından çalgılar karşılıklı konuşmaya başladı. kısa bir duraklamadan sonra düpedüz bir vals başladı. İçimden bir, ki. üç! bir, ki, üç! derken değişmeler başladı. Bir ara horoz sesleri duyar gibi oldum. Derken birden bir gümleme havayı değiştirdi. Ondan sonra askerlerin marşları gibi sesler bir birini izledi. Kısa bir sessizlik oldu alkışlayanlar oldu. Şef selâm verdi ama hemen orkestraya döndü. Gür, yumuşak sesler başladı. Giderek sesler yükseldi. bunun 2.süit olabileceğini anladım. Az sonra zaten durum iyice anlaşıldı, çünkü ritim de değişmişti, sanki çok başka bir eser havası vardı. Bir ara Bitmemiş Senfoni mi yoksa? diyesim geldi. Ancak Bitmemiş Senfoninin girişini biliyordum, o değildi. Derken bir hızlı çıkış yapılarak gene Karmen havasına dönüldü. Marşımsı bir tempo baş tarafları anımsatarak sürdü.

Alkışlar başlayınca bittiğini anladım. Az sonra çok uzaklardan geliyormuşca sesler başladı.Seslerin bir bölümü uzayıp giderken bir bölümü kesilip kesilip başladı. Daha önce çok dinlediğimden belli melodi tekrar etmeye başlayınca senfoninin başladığına kesin olarak inandım. Oldukça rahatlamış olarak dinlemeye başladım. Uzun sesler arasında kesilip kesilip başlayan sesler dikkatimi çekti. Armoni derslerinde bir türlü kavrayamadığımız ses örgüsü bunlar demek. Salondaki büyük porte gözümün önüne geldi, üç porte üst üste, üçünde de ayrı anahtarlar Sol, Fa, do....Sol anahtarına göre okunan sesler, Fa anahtarına göre okunan sesler,Do anahtarına göre okunan sesler.

 

Bunlar toplanınca işte bu orkestra ses kargaşası ya da düzeni ortaya çıkıyor. Usta besteciler bunları iyi kaynaştırırsa güzel eser çıkıyor, bunu beceremeyenler ise, Faik Öğretmenin dediği gibi ses kakafonisi yapmış oluyorlar.

Bu kez de aklım senfoninin adına takıldı.Senfoniye Beethoven neden” Bitmemiş!”, demiş olabilir. İki bölüm olduğundan mı yoksa başka bir amacı mı vardı? Bilindiği gibi senfoniler bölüm bölüm. Beethoven kendisi dört bölümlü,beş bölümlü senfoniler bestelemiş. Mozart ya da Haydn da öyle. Franz Schubert’in de öteki senfonileri bölüm bölümdür. Mozart’ın senfonileri 3 ya da dört bölümdür. Beethoven de dört bölümde sürdürdüğü senfonilerinden 6.’sını 5 bölüm yapmıştır. Güstav Mahler’in 7. Senfonisi de 5 bölümdür.3 bölümlü senfoni olabildiğine göre 2 bölüm neden olmasın? Acaba Beethoven başka bir eksiklik mi gördü? Ben bunları düşünürken senfoni bitti. Alkışlar başlayınca kendimi topladım. Kınalı Saçlı  coşkunca alkışladı. Şef konusunda fısıldaştılar. Kınalı Saçlı olunca Ragıp Öğretmenle konuşmak istemiyorum, öylece durdum, Yıldız dergisi almıştım onu karıştırdım,  Deborah Keer ile Donna Reed karşılaştırması vardı, ikisi de güzel, biri az daha sarışın.(Deborah Keer) İkisi de benim yaşımda. Onları Shirley Temple ile karşılaştırdım. Yaşı onlardan çok küçük olmasına karşın  çok film çevirmiş.

Alkışlar başlayınca rahatladım. Mozart , uzun bir girişten sonra ince ince ses örgüsüne başladı. Piyanoların birlikte girişini içerce izledim. Sonrası olağanüstü. Şakalaşır gibi...Alt salonda olmadığıma üzüldüm. Yakından görsem daha iyi anlayacağımı sandım. Bir çalınanı dinledim bir de benim Faik Öğretmenle yaptığım çalışmayı düşledim. Faik Öğretmenin sabrına hayran kaldım. Bunları dinleyince benim piyano başına oturmamı bile fazla buldum. Piyanoların orkestrayı bir yana itmesi de ilginç. Orkestra çalıyor görünüyor ama sanki sesleri kesik. Üç ya da dört piyano konçertolarını düşler gibi oldum. Birinci ölüm bitince üzüldüm:

-Bu denli, kısa mı sürecekti! İşin ilginci iki piyano bir piyanoymuş gibi ses çıkarıyor. Öyleyse biri başlayıp ötekine devrediyor. Uzaktan olduğu için bunu fark edemiyorum. Öyle mi, böylemi derken alkışlar başladı. Oldukça uzun alkışladılar. Balkonda bile alkışlayanlar oldu. Kınalı saçlı da alkışlamaz mı, ona şaştım. Ayrılırken de:

-İyi ki gelmişim, gelmeseydim üzülecektim, biliyorum arkadaşlar abartarak anlatacaklardı! Benden önce ayrıldı, geçerken de merhaba! dedi. Anladım ki, kınalı saçlı ile ilgi Halil Dere ile hoş oluyor. Yalnız olunca oldukça cılız kalıyorum.”Merhaba!” hiç bir etki bırakmadı. Daha önce onlarca selamsız geçtiğinden farklı bir  ayrılış değildi. Böyle düşünerek, güzel konserin etkisinden sıyrılmıştım. Bereket arkadaşlar:

-Bu konser senin içindi! Gibilerde konuşunca kendimi toparlamaya çalıştım. Hele Yıldız’ın:

-Abi, seni de bir  gün böyle alkışlayacağız demesi buruk bir sevin yarattı:

-İçimden:

-Daha neler? derken bana o gözle bakılmasından mutlu oldum.

Hava fazla değişmediği için  yürüyerek önce Ulus’ oradan da İstasyona indik.Konuşmalar çoğunlukla konserin piyano gösteri üstüne oldu. Doğan Güney dikkatle izlemiş:

Piyanistler şeften çok birbirlerine bakıp çalıyorlar, bana göre şef onlara uyuyor! deyince kusur   yakıştırıldı:

-Şef acemi de ondan; Prof. Dr.Ernst. Praetorius olsaydı onlar öyle başıboş bırakmazdı. Başıboş bırakılma sözü ile orkestra konserini bir birine yakıştıranlara baktım, kahve konuşması yapıyorlar. Köylülerde böyle konuşurlar:

-Öküzlerin başını sağa çevirseydi o araba devrilmezdi ya da ayağını azıcık öne bassaydı düşmezdi! Kim düşmezdi? Bu, düştü diye duydukları biri için söylenmiştir.  Söyleyen görmüş falan değildir. Biri kırk yıl önceki askerliğinden bir anı anlatır:

-Sağ ayağımı atacağıma sol ayağımı atmışım; başçavuş görmüş bir tokat attı, gözlerimde şimşek çaktı. Dinleyenler güler, ancak içlerinden birileri hemen:

Sol yerine sağ ayağını atsaydın o tokadı yemeyecektin! Devenin pabucu! Bunu demenin bir anlamı var mı? Gel gelelim onların  konuşmaları bu şekilde sürer gider.Bizim arkadaşların bu düzeyde kalması doğru olur mu? Prof ,dr. Praetorius olsaymış, piyanistler bir birine bakmayacakmış!

Yemekte, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un Pazar günü geleceği, öğleden sonra toplantı yapacağı duyuruldu. Hemen  neden? Soruları sorulmaya başlandı.

Yemekten sonra Büyük salona gittim. Halil Dere beni bekliyormuş. Yapma yakıştırma olduğunu bilse de konserden dönünce beni dinlemeyi sever. Abartılı konuştuğumu bildiğinden gülüp geçer. Bu kez, yeminli billâhlı anlattığım için gelmediğine üzüldü. İçimden de gelseydi neleri kaybedeceğimi anımsadıkça,”İyi ki gelmedin!” diyerek iki yüzlülük yaptım. Halil Dere’nin arkadaşları geldi, önce Muğlalılar, arkasından kalabalık bir Kızılçullu grubu çevremizi sardı. Konu Genel Müdür hangi konu üzerinde duracak? Çoğunluk Dergi işini öne sürdü. Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca da katılınca gerçekten Dergi işi birinci plâna çıktı. Genel Müdür açmasa bile onlar açacak, Dergi Kolu’nu serbest seçimle seçileceklere bırakılması istenecek. Bu şu demek oluyordu; Dergi, Kızılçullu çıkışlıların  tekelinde olsun. Bu bir bakıma,  Genel Müdüre karşı olan Emin Soysal’ın  bizim okula girmesi anlamını taşıyordu. Ben de buna şaştım, bu arkadaşlar bunu nasıl düşünmüyorlar?

Yatınca bir süre bunu düşündüm, bu çekişme nereye kadar gidecek?

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ