Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

33 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Öğrenci Olarak Son Kış Dinlencesi: Ev Ev Köy Kişilerini Tanıtma

 

2 Şubat 1943 Salı.

 

Ablam camı tıklatarak uyandırdı: “Bugün de kahveci sensin, Ali Ağabeyin Kırklareli’ye gitti." Kızar gibi sordum:

-Bana söylemediniz, babamı görmeye ben de giderdim!” Ablam:

- Ali Ağabeyin özellikle duyurmadı, babamı alıp geleceği için gitmene gerek yok, akşama ya da en geç yarın akşam burada olacaklar! dedi. Düne göre bugün kahveyi daha erken açtım. Saat 8 00 sıralarında çay kaynamıştı. Bugün ilk müşteri Demirci Yusuf oldu. Ben onu demirci olarak biliyorum ama o hemen düzeltme yaptı:

- “Ben demirciliği bıraktım!” dedikten sonra ayaklarını gösterdi. Demirci Yusuf’un ayakları doğuştan özürlü. Bu nedenle onu, Topal Yusuf olarak anarlar. Uzun uzun anlattı:

- Demircilikte sürekli ayakta kalıyorum. Oysa yaşlandıkça bacaklar güçten düşüyor. Komşuların siparişlerini zamanında yerine getirememeye başlayınca benden bu kadar! deyip işliği kapattım! dedi. Şimdi de belli zamanlarda -oturduğu yerden- kalaycılık yapıyormuş. Demirci Yusuf, aynı zamanda ocaktan davulcudur. Kardeşi Hüseyin’le Köy düğünlerinde birlikte çalar. Oğlu Halil de yetişmiş olduğundan onunla çalmaya başlamışmış. Ancak Halil asker olduğundan gene kardeşiyle çalışmaya başlamışlar. Biz konuşurken, benim çocukluk arkadaşlarımdan Ahmet geldi. Köyde İsmail Ahmet olarak anılan arkadaşım benim aynı zamanda sırdaşımdı. Onun annesi de benim annem gibi küçük yaşlarımızda öldüğünden oyun oynarken kendi annesinden söz edenlere kızar onlarla oynamazdı. Özellikle anne düşkünü, ikide bir “Anne!” diyenleri dışlardı. Çok güçlü değildi ama oldukça kavgacı olduğundan çoğu kez dediğini yaptırırdı. Belli zamanlarda ikimiz bir tenhaya çekilip annelerimiz için ağlardık. Bu oyun Ahmet için, oyun değil bir görev sayılıyordu. Kendisi ağlarken benim ağlamadığımı gördüğünde çok üzülüyordu. Birkaç kez arkadaşlığımızı bozmaya bile kalkmıştı. Bir süre sonra ben Hamitabat okuluna (4. sınıfa) başlayınca Ahmet'in ağabeyi Ali’yi tanıdım. O bizden büyüktü, kahveye delikanlı olarak geliyordu. Matematik, tarih gibi başlangıçta zorlandığım derslerde bana yardımcı olduğunu görünce şaşırdım. Meğer Ali de Kızılcıkdere de kaldığı sıralar oradaki okula gitmiş. Köye dönünce de okuması yarım kalmış. Bir okuma alışkanlığı edindiğinden arkasını bırakmamış. Benimle kahveye geldikçe ilgilendi. Beşinci, sınıfta ben onu bilgi konusunda aştım ama gene de bilgi alışverişimiz bir süre daha sürdü. Bu nedenle de Ahmet’le arkadaşlığımız perçinlenmiş oldu. Ancak Ali erken evlendirildi. Evlenince de bir süre kahveden ayağını kesmişti

Ahmet’le eski günlerimizi gülüşerek andık. Geçmişte kimi kez Ahmet'e kıskanç gözle baktığım olmuştu. Hele bir olayı hiç unutamam. Ahmet’in annesi ölünce babası bir kadınla evlenmişti. Ahmet o kadını sevmemişti. (Kendisi öyle söylerdi) Olanak bulunca da evden uzaklaşırdı. Bir ara yolunu bulup iki yıl kadar Babaeski/Sofuali köyündeki yakın akrabaları yanında kalmıştı. Üvey anne kısa yaşadı. Babası bu kez köyde Ahmet Ağa denilen varlıklı birinin dul karısıyla evlenip iç güveyisi gibi Ağanın evine taşınmıştı. Böylece Ahmet’in babası Ağanın yerine geçmiş oldu. Ailenin bizim yaşımızda kızı vardı. Arzu. Biz yaştakilerin gizli kapaklı gönlümüzden geçirdiğimiz Arzu ile ( üvey olarak) Ahmet kardeş olmuştu. Ancak köyün geleneklerine göre bu tür evliliklerden sonra çocukların da evliliği söz konusu olurdu. . Örneğin bizim ailede bu olmuştur. Annemle babam evlendiğinde babamın 4 oğlu, annemimn iki kızı varmış. Yetişkin olan büyük ablamla babamın büyük oğlu evlendirilmiştir. Ben doğunca annemden dolayı birine abla, babamdan dolayı da ötekine ağabey demişim. Ahmet için de bu söylenti çıkmıştı. Böylece en yakın saydığım arkadaşım Ahmet köyün güzel kızını almış olacaktı. Bu tür söylenti ya da yakıştırmalar sürerken Arzu, bir başka arkadaşım, adaşım Durmuş İbrahim’e verildi. Üstelik Ahmet İbrahim’in sağdıcı oldu. Sağdıç bir erkeğin en yakın arkadaşı sayılmaktadır, kardeş gibi falan derler. Ahmet buna nasıl razı oldu? Gerçi Arzu İbrahim’de bir iki ay durduktan sonra terketti, o iş bozuldu ama, sonuç olarak Ahmet Arzu’ya yaklaşmışken neden dışlandı? Ahmet bu dışlanmayı içine nasıl sindirdi? Üstelik bir de sağdıçlığı üslenip en yakınları durmuştu. Gerçi sonraki olaylarda da Ahmet ortalıkta olmadığı gibi hiçbir zaman da babasının yanına gitmeyip, ağabeylerinin yanında kaldı. Bunu o zaman da çok düşündüm ama soramamıştım. Şimdi de gene bu soru aklıma takıldı. Ancak Ahmet kendisi, köydeki kızlardan biriyle söz kesildiğini söyleyince eskileri kurcalamanın bir anlamı kalmadığını düşünerek vazgeçtim. Ahmet içgüveyisi olmayı benimsemiş durumda; teskereyi alır almaz davullar çalacakmış. İşini yoluna koyduğunu söyleyen Ahmet bana sordu:

- Sen ne yapacaksın?

- Benim için davul mavul çalmayacak!

- Senin bizim gibi davul çalmaz, danslı manslı doğu dürüst düğünün olur!

- Acaba?

Çocuklar geldi. Her zamanki alışkanlıklarını nedense benimle olunca sürdürmüyorlar. Birine yapma! deyince ötekiler gülerek aynı yaramazlığı gidip yapıyorlar. İskambil kağıtları yerlere saçıldı. Ahmet ayrılınca fırsat sayıp kahveyi kapattım. Daha doğrusu kapatma numarası yaparak çocukları eve bırakıp geri döndüm Yalnızlıktan yararlanarak plakları elden geçirdim. Yeni plakların çoğunun üstünde şarkıcıların resimleri var. Müzeyyen Senar genç, plağın kapağında çocuk gibi resmi var. Safiye Ayla’yı beğenmedim. Suzan Yakar, Hamiyet Yüceses başlarını kaldırıp bir yerlere bakıyor. Münir Nurettin bizim öğretmenleri andırıyor. Kahveye bugün uzun süre kimse gelmedi. Kısa bir süre Hamza Amcam uğradı, Ali Ağabeyimi sordu, oturmadan gitti. Kendi kendine konuşurken duyduklarımı değerlendirmeye çalıştım ama tutturamadım; birilerin söz ediyordu: “Adam çıkmadı vesselam, sen ne dersen de, o sana “Vayvasil okumaya devam ediyor”dediğini kapabildim. Bu sözler kimin için olabilir?

Yemek için eve çıkınca ablama anlattım. Ablam hemen yanıtladı: “Damadına kızmıştır. Onunla yıldızları barışmadı. Damat, onun umduğu gibi çıkmadı. Damadı şiimdi de hastalanmış, askerde de çürüğe çıkarılmış. İş yapamayacak durumdaymış. Adam, işlerini yaptırmak için damat aldı. . Şimdi ise damat onun eline bakıyor. Ablam:

- Bu da bir şans, bakalım bizim şansımız nasıl çıkacak? Ali Ağabeyin kesin kararını verdi, çocukluk arkadaşlarından birinin oğlunu seçti. Babam pek razı değil ama çok da karışmak istemiyor. Çocuğun babası bizim köyden Kızılcıkdere’ye gitme. Orada evlenip, kalmış. Ali Ağabeyinle iyi arkadaş olduğu için güvenle razı olmuş. Babamın tek koşunu Gülsüm’ün 18 yaşını doldurması. Önümüzdeki sene düğün yapılacak!” . Ablam anlatmayı daha önce düşünmüş olacak hazırlıklı gibi konuştu, ara ara da kaygılarını ortaya getirdi. Damat adayı için:

- Duyduğuma göre çocuk ev işlerinde pek çalışmamış. Oysa bize kurulu düzeni sürdürecek becerikli insan gerekmektedir. Ali Ağabeyin, çalışırsa öğrenir, deyip geçiyor ama ya haylazın biri çıkarsa! deyip acı acı güldü. Köye gelen iç güveyilerinden bir bölümünü saydı. Ahmet Ağalara gelen Salim Dayımdan, Abbas Veli’ye gelen Cafer’den, Hamza Amcamın damadı Yusuf’tan sonra söz C’ye geldi. Ablam az duraksadıktan sonra:

- O çocuk iyi çıktı, biliyor musun? Hiç hırıltı gürültü yapmadılar! deyip bana baktı. Duymamış gibi yaparak:

- Dünyada iyi insanlar da var, bunlardan biri de size neden gelmesin? diye sorarak ablamı rahatlatmaya çalıştım. Ancak aklım, Hamca Amcamın damadı Yusuf’a takıldı; ne sakin insandı Yusuf! Kimseyle dırıltı etmez, küçük-büyük herkesle iyi konuşurdu. Köyün en sakin insanı derlerdi. Adı damatlığa çıkınca herkes Hamza Amca için şans saymıştı. Hele erkence bir de oğlu olunca Kolsuz Hamza’nın oğlu olmamıştı, oğul özlemi çekerdi, damat ona uğurlu geldi! diyerek iyilikle anarlardı.

Kahveye indiğimde bir grup çaycı ile karşılaştım, çay tiryakiliği de kahveden farksızm ış. Kahve tiryakilerinin şimdi ne içtiklerini sordum. Gülüşerek:

-Üç yıldır kahve yerine, nohut, buğday, bulgur kavruğu içmekten usandılar, şimdi onlar da bizim gibi çaya razılar! dediler. Onlarla şakalaşırken Eğitmen Mustafa Ağabey geldi. Mustafa Ağabeye çoğunlukla Mustafa demeleri ilgimi çekti. Yaşlıları hoş görüyorum ama yaşdaşları hatta kendisinden küçükler bile ondan söz ederken “Mustafa “ deyip geçiyorlar. Bu köylü oluşundan kaynaklanan bir alışkanlık mıdır, yoksa onu saymıyorlar mı? Davutlu’dan Mustafa Ağabeye konuk gelen Eğitmen Ali Dinçer’ye dikkat ettim herkes Ali Bey, diyor. (Öğrenci arkadaşlarımızdan Vehbi Dincer’in babası) Mustafa Ağabeyden bu sıfatı neden esirgiyorlar? Babamın böyle demesine sözüm yok, Mustafa Ağabey onun kendi oğullarının neredeyse en küçükleriyle yaşıt. Üstelik çocuklukları, özellikle Bektaş Ağabeyimle bir arada geçmiş. Ya Muhtar Amcaya ne demeli? Görmüş geçirmiş, 9 yıl askerlik yapmış bir insan karşılıklı iş konuşurken ya da ondan söz ederken hep Mustafa demesine şaşıyorum . Oysa yabancılara çok nazik davranır. Yabancılardan vazgeçtim köye sık sık görevli gelen memurlara karşı o denli nazik davranır ki adamlar zaman zaman şaşırırlar. Çoğu bunu bizim kahvede anlatırlar: “Böyle bir muhtar, Lüleburgaz’ın 33 köyünde yok!” diyenler çıkmıştır. Mustafa Ağabey, yeni alım-satımlardan, hükümetin serbest bıraktığı satışlar üstüne bilgi verirken bunları düşündüm. Bu arada Abbas Amcam geldi. Mustafa Ağabeyi köyde en iyi anlayanlardan biri Abbas Amcamdır. O da, kimsenin katılmadığı bir eski alışkanlığı sürdürür: “Muallim Bey”der. İşin ilginci, doğrudan Mustafa diyenler bu kez de amcama sorarlar:

- Neden öğretmen demiyorsun da Muallim, diyorsun? Abbas Amcam da:

- Öyle alıştım! deyip alışkanlığın aşılmazlığını anlatmaya çalışır. Amcamın açıkladığı alışkanlık ona özgü bir durummuş gibi ötekilerin gülüşmelerine neden olur. Gülüşenler, kendilerine bundan zerrece bir pay çıkarmazlar. Benim de aklım buna takılır, bir süre bu insanların yüzlerini süzerim. Romanlarda, öykülerde okuduğum insanlara benzeyenleri seçmeye çalışırım. Kimi zaman bir roman ya da öykü kişisinin tıpkısını bulduğuma inanır, sevinirim.

Yalnız kalınca dükkana geçip plakları, özellikle yeni plakları sıraladım. Plaklarla oldukça oyalanmışım, saate baktım neredeyse akşam olacak. Tenekeleri alıp içme suyu için Bekarların kuyusuna gittim . Kahveye , kullanılacak duruma göre kuyu seçip suyu oradan alıyoruz. . İçme süyü Bekarların kuyusundan. Çay için Hamza Amcamın kuyusundan; temizlik işleri içinse Abbas Amcamın kuyusundan. Bu üç kuyunun en uzağı içme suyu için seçilen Bekarların kuyusudur. Kuyu tam da C’lerin evine karşı. Su, kuyunun kendi kovasıyla çekilmektedir. Su kovası küçük olduğundan bizim tenekeler için kova en az dört kez inip çıkıyor. Her kova salışta çaktırmadan bakıyorum. Hesaplanmış gibi, tam üçüncü kovayı salarken C geldi. Konuştuk ama açık açık bir tedirginlik vardı. Tam ben tenekeleri alırken kuyu sahibi yenge geldi, beni çok iyi tanırdı; oğlu küçük sınıfta olmasına karşın benimle Hamitabat okuluna gelip giderken ona ağabeylik yaptığımdan gördükçe hep teşekkür ederdi. Gene söze teşekkürle başladı. Bunu şans sayıp tenekeleri bırakıp soruları yanıtladım. C de kuyu sırasını ona verdi. Rastlantıdan benim kadar C’nin de hoşnut olduğunu anlayınca iyice ağırdan aldım. C’nin rahat davranışı hoşuma gitti. Hele:

-Bir gün size geleceğim, ev de olursan konuşuruz! demesi beni hem sevindirdi hem de şaşırttı. Sevincimi gizleyemedim:

- Hep evdeyim! deyiverdim. Tenekeleri aldığım gibi kahveye döndüm. C’nin sesi kulağımda çınladı:

- Bir gün size geleceğim! Oysa o bize uzun süreden beri gelmezdi. Gelmeye başladıysa ablam bunu bana neden söylemedi? Ortalığı toplarken Abbas Amcam geri geldi. Yengeye komşusu gelmiş. Evde tek sıcak odaları varmış, onu da onlar tutmuşlar: -Evde takaza çıkarmamak için çıktım geldim!” deyip güldü. Sözü ağabeyi, Kırklarei’deki Hasan Amcama getirdi. Daha doğrusu Hasan Amcamdan söz ederek Atiye Yengeyi çekiştirmeye başlad:

- Onun yüzünden öz ağabeyime gönlümce yaklaşamıyorum! deyince merak edip sordum. Sormasaymışım da zaten anlatacakmış:

- İlerde senin de başına gelecek olan, kardeşler arasında ebedi bir huzursuzluk yaratan miras işi! deyip bir süre sustu. Sonra da:

- Ağabeyimle daha baştan anlaşmıştık, ağabeyim çocukları büyüyene dek, şimdiki işini sürdürdükçe benden bir hak istemeyecekti. Çocuklar evlenme çağına gelince oturup kardeş kardeş bir bölüşüm yapacaktık. Ağabeyim bu kararında duruyor. Ne var ki Atiye yenge beni görünce ilk söz olarak bunu ortaya getiriyor. Sonunda ben bir çare düşündüm, sen bilmezsin belki Atiye yengenin baba tarafı çok varlıklıdır. Kırklareli’nin eski, varsıl ailelerinden biridirler. Helvacılar! Arastanın karşısındaki sıra dükkanlar onlarındır. Bu nedenle Atiye Yenge ağzını açıp pay, may deyince ben de:

- Sen önce kendi hakkın olan dükkanları al, sen hakkını almadıkça ben de zırnık vermeyeceğim! diyorum. Bunu deyince de kıyamet kopuyor. O zaman ben de “Allahaısmarladık!” deyip ayrılıyorum. Bu ayrılık birkaç ay sürüyor. Özellikle yaz gelince sağolsun Atiye Yenge, kızlarını alıp geliyor. Köyde neşeli günler geçiriyoruz. Gerçekte çok neşeli insandır. Ne var ki bir Dağlı damarı vardır, damarı tutunca çenesini kapatamaz!” Abbas Amcam konuşurken gelenler oldu. Ben onlarla ilgilenirken Ali Ağabeyim arbayı kahvenin önünde durdurmuş. Dışarıya bakanlar: “Kahveci geldi!” dediler. Ben kahveciden çok babamı beklediğimden, duyar duymaz:

- “Babam!” deyip dışarı çıktım. Baktım, araba boş. Ali Ağabeyime baktım, üzgün, yorgun. Zaten konuşmadı, dizginleri bana uzattı:

- Arabayı sen götür, çok yorgunum, babam gelmedi, iyi, birkaç gün içinde gelecek! dedi. Atları eve sürdüm. Ablam ilgiyle koşup geldi, babamın iyi olup olmadığını sordu. Ali Ağabeyimin söylediklerini tekrarlayıp atları yerlerine yerleştirdim. Kahveye döndüğümde olayı öğrendim. Babam gelmemiş değil Ali Ağabeyim babamı bulamamış. Babamı rahatsız eden diş kökünün tümüyle çürümesi için ilaç konmuş. Bu ilaç en az bir haftada etki yapıyormuş. Bir hafta sonra çürük kökler daha rahat alınıyormuş. Konan ilaç ağrıyı kesiyormuş. Ağrı dinince babam kendini iyi sayıp Kırklareli’de beklemekten sıkılınca, konuk kaldığı Pehlivan Amcam ile onun köyüne gitmişler. Bu nedenle Ali Ağabeyim babamı görememiş. Hiç beklemediği bu duruma üzülmüşAli Ağabeyim babamın yerine oturdu. Komşular takıldılar:

-Alıştırma kendini! Ali Ağabeyim çok kalmadı. Bu akşamın genellikle müşterileri gençler oldu. Çoktandır görmediğim Rasim, Kasım Rasim olarak bilinen Rasim’i çok çüçüklükten beri bilirim. Babası Kasım Hüseyin ilginç bir insandır. Köyde, en çok gezen, dörmediği yer kalmamıştır denilen kişi. Buna ben de inanıytorum. Gördüğü yerleri de ayrıntılarıyla anlatır. İki yıl önce Ankara’ya giderken sonra da dönerken gördüğüm Sapanca gölünü bana ilk önce Kasım Hüseyin anlatmıştı. Özellikle gölün sonradan olduğunu, derinliklerine gidildikçe yıkılmış binalart görüldüğünü anlatmasını dikkatle dinlediğimi anımsıyorum. İlkokulu bitirince okuyamadığım için üzülmüş ne yapacağımı bilemez bir durumda biraz başıboş kalmıştım. Eniştem asker olduğu için geceleri Küçük Ablamda kalıyordum. Ancak ablama gece yarıları gidiyordum. Kendi kahvemize gitmek işime gelmediğinden arkadaşlara katılıyordum. İşte o yıl Rasim’in babası Kasım Hüseyin iki katlı evinin üst katını gençler için kahve yapmıştı. Gece yarılarına dek o kahvede kağıt oyunu oynardık. Küçük olmasına karşın Rasim bizimle kalır, oyunculara, çay ya da lokum, verirdi. O yıllarda tanıdığım küçük Rasim şimdi neredeyse benim boyum da olmuş. Bu arada benim akranlarımdan olan asker Ali Baba Ali geldi. İzinliymiş. Ali ile son zamanlarda iyi konuşuyorduk ama öğrencilik yıllarımızda pek uyuşamazdık. Ali de benim gibi annesiz büyüyenlerdendi. O aynı zaman da babasından da yoksun kalmıştı. Ali Baba Kamber diye anılan ağabeyi yanında kalırdı. Evleri okula çok yakındı. öyleyken Ali her saba derse geç gelir öğretmenden azar işitirdi. Sonradan öğrendik, yengesi Ali’ye bir süre iş yaptırıp ondan sonra okula gönderirmiş. Alinin ödevleri de hep eksik olurdu. Sınıfımızın çalışkan öğrencisi Bektaş her zaman Ali’ye yardım ederdi. Ayrı mahallelerde oturduğumuz için Ali ile çok sonraları yakınlaştık. Ali zaten öksüz büyümüştü, sonunda içgüveyisi girdi. Ali’nin eşi ile de bir anım var ama bunu Aliýe çok özel olarak anlatacağım. O pek farketmeyecek ama benim Ali’ye yakınlık duymama neden olacak bir olay. İlk tuttuğum notlar arasında da anlatmıştım. Annemi alıp mezarlığa götürdüklerini gözetlemiştim. Daha sonra ablalarım da bu konuda bilgi, vermişlerdi. Annemin mezarlıktan döneceğine inanıyordum. Kahve önünde oynarken yolu uzatıpAbbas Amcamların kuyusu yanına inmiş oradan mezarlık yolunu gözlüyordum. Tam bu sıra o taraftan feraceli biri nin geldiğini gördüm. Annemin feracesine benziyordu, Abbas Amcamların kapısı önünde bizim kahve tarafına yönelince arkasından ağlayarak koştum. Annem değildi ama o insan beni kocağına alıp yaşlı gözlerle pek anlayam adığım sözler söyleyerek bizim eve gütürmüştü. Ablamla konuştu, beni evlerine çağırmıştı:

- Benim çocuğum yok, sen benim çocuğum olacaksın! demişti. Bu olay bizim evde hep konuşuldu. Birkaç yıl sonra o teyzenin bir kızı olduğunu duymuştum. Okula gelip giderken onların evi yakınından geçiyordum. O teyzeyi hep görürdüm. Her gördüğünde benimle ilgilenirdi. İşte benim çocukluk arkadaşım Ali o teyzenin damadı oldu. Nedense ben bu anlattığım olayı çok önemsiyor, Ali’ye de bu yüzden yakınlık duyuyorum. Ali ise bir başka ilişki kurmaya çalışıyor. Dediğine göre kayın validesi:

- Biz onlarla uzaktan da olsa akrabayız! demişmiş. Buna da sevindim. Belki de teyzecik o günkü olayı hiç unutmadı, o günkü acıklı durumumu anımsadıkça benim gibi onda da anne-çocuk duygusal bağ etkisi giderek arttı.

Bu gece kahveye gelen az oldu. Bu da benim işime yaradı, arkadaşlarla daha çok birlikte kalabildim. Eve döndüğümde herkes yatmıştı.

Bir süre uyuyamadım. C gelince ne konuşacağım? Emine Ablaya yaptığım gibi anlamazdan mı geleceğim? Babam sahiden gelmedi mi? Yoksa başka bir durum mu var? Birden gözlerim açıldı. Ali Ağabeyim böyle bir durumu saklar mı? Öbür tarafıma döndüm. Rasim 'i, Kasım Rasim derken öteki Rasim'i anımsadım. Fahriye’nin kardeşi Rasim’. . Arkasından da arkadaşımız Rasim Dereli’yi anımsadım. Rasim Dereli çok dürüst bir arkadaş. Sanırım iyi bir öğretmen olacaktır. Rasim’in bir gece uykusunda yatağından kalkıp konuşarak koştuğunu anımsıyorum. O zaman bunun bir hastalık olabileceği söylenmişti. Bir süre arkadaşlarından dolaylı olarak sordum. Öyle bir durumu bir daha görülmemiş. Demek o geceye özgü bir durummuş. Bu ara horozlar otüştü. O denli geç değil ama horozlar neden öttü. Horozlar vakitsiz öterse hava bozulurmuş. Evdeyim , rahatım; “Bozulursa bozulsun!” demek üzereyken babamı anımsayıp irkildim. Babamların gittiği bölge tam kar bölgesi. Bizim köyde oralara yüksek dağ anlamında balkan, derler. Bizim köye 20 cm. kar yağınca oralarda en az bir metre kar düştüğü söylenir. Havası da çok dondurucu olduğundan düşen kar haftalarca kalkmazmış. Babamlar nasıl dönecek?

 

3 Şubat 1943 Çarşamba

 

Tıkırtılardan uyandım. Ali Ağabeyim konuştu:

-Yorgun değilim, uyuyunca biraz sakinleştim. Gelen gidenle konuştukça açılırım! Besbelli ablam gitmemesini önerdi. Gözlerimi kapatıp bir şeyler yapmayı kurmaya başladım. Okuldan gelirken kitap getirmediğime pişman oldum. Pazartesi günü günübirliğine gidip gelsem değer mi? Kitap okyayacağım diye kitap getiririm, bakarsın babam gelir bu kez de okumaya kalkışmam. . Kahvaltı ettim, kahveye hazırlanırken Saim geldi, elimden tuttu. Bunun anlamı bize gidelimdi, Küçük ablam öyle diyormuş: “Tut elinden getir!” Gittik. Ablacığım gene yalnız ama biz onu yalnız bırakmıyoruz. Gülsüm sürekli gidiyor. Yakında da yeni evine taşınacak. Evler bitişik durumda; genel yola çıkmaya bile gerek yok, evler arası kapıyı geçmek yetiyor. Zaten ablamın kızı Gülsüm’ün yatağı orada hazırlanmış. Küçük Ablam beni kahvaltıya çağırmış. Kahvaltı etmeme karşın Saimi alıp gittim. Ablam tatlı yapmış ondan getirdi. Eniştemin birliği Edirne’ye yakın köylerden birindeymiş. Son mektubunda Edirne’ye biraz daha yaklaşıyoruz, gideceğimiz köyün adı Kırıkköy, demiş. Mektubu okudum, “Doğru ama bu Kırıköy bizim bildiğimiz Kırıkköy olamaz!” dedim. Bizim bildiğimiz Kırıkköy bizim köye kese yoladan gidilince 3 saat çeker. Eniştem bunu bilir. Öyle demediğine göre bu bir başka Kırıkköy olsa gerek! dedim. Ablacığım neredeyse benim böyle dediğime üzülmüş gibi yüzüme baktı. Bense arkadaşlarla tüm Trakya köylerini konuşur dururuz da bir başka Kırıkköy’ün sözü edilmemesine şaştım. Mektubu gene gene okudum. Mektupta Lüleburgaz sözü geçmiyor. Eniştem Kırıkköy sözünü duyunca belki de şaka olsun diye yazmıştır. Ablamın bu şekilde anlayacağını düşünememiştir. Ablamın çağırması bir bakıma iyi oldu. Ablam bir olay anlatırken C’den söz etti. C sık sık ablama geliyormuş. C’nin kız kardeşi de nişanlanmış. Nişanlısı köyün en alt ucundaki evin oğlu. Alibeyler adıyla anılmaktadır. Gülsüm ablama geldiği zamanlar o da geliyormuş. Bu nedenle C de geliş gidişi sıklaştırmış. Ablam, C ile karşılaşıp karşılaşmadığımı sordu. Kuyuda karşılaştığımı, konuştuğumuzu söyledim. Ablam sevindi, sevincinin nedenini de açıkladı: “Sen varken gelebilir, görürünce de yabancı gibi davranır, diye de düşünüyordum. Demek C sandığım kadar huysuz değilmiş. Sen bilmezsin kimi insanlar böyle yaparak bir bakıma öc almaya kalkışırlar. Ablam güldü: “Biliyor musun, senin bir eski şarkın vardı. Daha doğrusu biz onu senin için söylerdik. Baygın C.

 

“Kavaktan bir dal kestim baygın C.
Gel benim eğri feslim,
Evvel kendin gelirdin baygın C
Şimdi selamı kestin.!”

 

Ablam bunu anımsayıp anımsamadığımı sordu. Güldüm, arasına anımsar gibi oluyorum ama önemsemiyorum! dedim. Dedim ama yalan söylediğime de içimden utandım. Gerçekte, unutmak şöyle dursun her gönül işi konuşmalarında, aşk romanı ya da öyküsü okurken hep o olayları anıyorum. Köye her geldiğimde de bir yolunu bulup C ile konuşmak istiyorum. Sanıyorum o da bundan hoşlanıyor, konuşma olanağı sağlıyor ya da sağlanmasına yardım ediyor. Böylece, açıkça, tam açık olmasa bile rastlantısalmış gibi yaparak konuşuyoruz. Ablamın bunları bilmemesine ayrıca sevindim. C, bir gün vburaya ya da Büyük Ablamlara çıkıp gelince bunları sezdirmeden daha rahat konuşma olanağı kurabilirsem ayrıca sevineceğim. Saim’in arkadaşları gelince ben ayrıldım.

Ali Ağabeyimin Kırklareli’den geldiğini duyunca Abbas Amcam gelmiş, konu gene Atiye Yenge. Atiye yengenin bir karşıtı da Ali Ağabeyim; onların da yıldızları barışık değilmiş. Ben gelmeden önce uzun süre konuşulduğunu anladım. Çünkü Abbas Amcamın sık sık söylediği sözlerden biri de:

- Demin de söylediğim gibi! deyimidir. Dikkat ettim, söyledikleri arasında bunu genelemektedir. Belli ki bu sözleri daha önce de söylemiş. Ben dükkan tarafına geçtim. Plakları dağıtmıştım, onları toladım. Ali Ağabeyim:

- Gramofon iğnesi yok, bulamıyoruz. Eski iğneler plakları iyice çizmeye başladı! diyerek yakındı. Gramofon çalmak istemediğimi, yeni plakları, yeni şarkıcıları tanımak istediğimi söyledim. . Kahvenin önünden geçen öğrencileri görünce anımsadım:

- Ben bugün okula uğrayacağıma söz vermiştim; Mustafa Ağabey bekleyecektir! deyip toparlandım. Gittiğimde gerçekten Mustafa Ağabeyi, beni bekler durumda buldum. Çocuklar sessizce oturuyorlar, birlikte dersliğe girdik. Ben arka sıraların birine geçtim. Mustafa Ağabey çocuklara, benim de yıllarca önce burada okuduğumu söyledi. Öğrencilerin bir kaçı yüksek sesle:

- Biliyoruz! diye bağırdılar. Birileri güldü, birileri dönüp biraz utangaçça baktı. İlk ders Hayat Bilgisi. Daha önce verilmiş ödevler varmış onlara bakıldı. Ders konusu:Sağlığımız. 3. sınıflar köyde hasta soruşturması yapmış. İki yaşlı (Biri dede biri nene) ile bir de doğum yapan gelin saptanmış. Kar yeyip yemedikleri soruldu. Biri arkadaşını gösterdi: “Nuri yedi öğretmenim!” Nuri kalktı, yemediğini söyledi. Konuşanlar 1. sınıfmış, hemen uyarıldılar. Kar yemekten amaç sürekli yemekm iş. Yoksa temiz bir yerden bir parmak almak değilmiş. 3. Sınıflardan bir öğrenci tahtaya Kar yağdı, Kar soğuk, Kar beyaz, Kar yenmez sözleri yazdı. 1. sınıflar onları defterlerine geçirdler. 2. Sınıflar temizlik üstüne söylenmiş sözler hazırlamışlar, onları okudular. Bu kez de Mustafa Ağabey kaldırarak sordu:

Temizlik nedir? Temizlik sağlıktır, temizlik hayattır, temizlik dindir, temizlik imandır, türü sözler tekrarlandı. Birisi kendine çok güvenirce kalktı:

- Temizlik temizliktir! dedi. Hep güldüler. Sonunda hep bir ağızdan okullarını, ev lerini, kendilerini, eşyalasrını temiz tutacakları üstüne söz verdiler. Ders bitti. 2. Ders Türkçe. Kuşlar adlı bir parça okundu. . Mustafa Ağabey gene 1. sınıflardan başladı. Çocuklar gördüğü kuşları anlattılar. Ancak hiç birisi anlattığı kuşun cinsini söyleyemedi. Harmanda buğdan gagalayan küçük kuşu anlatan çocuk önce karga sonra da yok yok, leylek deyişi herkesi güldürdü. Bu kez de 1. sınıflar kuş adları yazdı. 2. 3. sınıflar. karşılıklı konuşa konuşa 13 kuş adı buldular. 1. serçe, 2. baykuş, 3. karga, 4. saksağan. 5. keklik. 6. çil. 7. toy. 8. kırlangıç. 9. güvercin. 10. Pipili. 11. leylek. 12. kartal. 13. Turna

3. Derste 1. 2. sınıflar matematik dersi yaptı3. sınıflar ise yazı yazdı. . Yazı dersinde konuşulan kuşların adları ile renkleri yazıldı. 1. Sınıflar sayı saydılar, 10’a kadar rakamları yazdılar. Ders bittiği zaman kafam iyice karışmıştı. Mustafa Ağabeye baktım o çok mutlu. 12 birinci sınıfın 9’u rakamları doğru yazmış. Kuşların adları, renkleri doğru. Çarşamba günleri 3 ders yapılıyormuş. Çocuklar gidince rahat rahat konuştuk. Mustafa Ağabey yaptığından hoşnut:

-Bu çocuklar evlerinden çok sus pus geliyorlar. Uzun süre uğraşıldıktan sonra adlarını doğru söylemeye başlıyorlar. Bir kaç ay sonra da kalem tutup gördüğün gibi alıştıkları adları yazıyorlar, sayıları tanıyorlar. Nasıl söyleyeyim, (Mustafa Ağabey bu sözü çok kullanıyor) ben bunu kendim için başarı sayıyorum. Zaten bizi teftişe gelenler de bunu yeterli görüp çok kez övücü sözlerle ayrılıyorlar! dedi. İlköğretim Müfettişi Hamit Gürsel’in, Gezici başöğretmen Mehmet Turan’ın teşekkür yazılarını gösterdi. Ben de Lüleburgaz’da Hakkı Yücel Öğretmenin dersine girdiğimizi anlattım. Mustafa Ağabey Hakkı Yücel Öğretmeni iyi tanıyormuş:

- O bizim Hakkı Beyimizdir, çok severiz. Gerçekte ilçenin Milli Eğitim işlerini o yürütür. . Mehmet Salih Arı ona güvendiği için tüm yetkilerini ona devretmiştir! dedi. Mustafa Ağabeye bizim dersleri anlattım, özellikle Hayat Bilgisi dersleri üstüne bilgimizin olmadığını söyledim. Mustafa Ağabey pazartersi, çarşamba, cuma günleri ilk derslerin Hayat Bilgisi olduğunu, istersem gelebileceğimi anlattı. Kısa açıklamalardan sonra 3 sınıflı –tek öğretmenli okulların haftalık çalışma çizelgesinden bir örnek verdi:

- Bu konuda bir fikrin olsun! dedi.

1-2-3. Sınıflar için.

 

Pazartesi

1. Ders- 3 sınıfın ortak:Hayat Bilgisi

2. “   “  “  Türkçe

3  “ 1. Sınıf  Matematik 1-2. Sınıflar matematik çalışması.

4. “ 1. 2. “   Çalışma,  2. . 3. “ Türkçe

5. “   “   “   2. 3 “ Matematik

 

Salı

1. Ders 1. sınıf Türkçe   2. 3. Sınıflar çalışma

2 “   “  Matematik  “  “  “

3 “   “  Türkçe   “  “  “

4 “   “  Çalışma  “  “  Matematik

5 “   “   “   “  “  Türkçe

Çarşamba

 

Ders. 3 sınıfında Hayat Bilgisi

“  “  Türkçe

“  1. Sınıf  Matematik -2. 3. sınıflar- Yazı

 

Perşembe

1. Ders 1. Sınıf Türkçe- 2. 3. sınıflar:Çalışma

2. “  “  Matematik  “  “

3  “  “  Türkçe   “   “

4.  “  Bütün sınıflar:  Hayat Bilgisi

5 “ 1. Sınıf Matematik 2. 3. Sınıflar. Türkçe

 

Cuma

Ders. Üç sınıf. Hayat Bilgisi

“  “ “ Türkçe

“ 1. Sınıf Türkçe- 2. 3. Sınıflar:Matematik

“   “ Çalışma- 2. 3. sınıflar Türkçe

“   “  “   “  Matematik

 

Cumartesi

1. . Ders Bütün sınıflar: Türkçe

2. “   “  “  “

3.   “   “ Resim-İş

Haftalık çalışma ders sayısı 26 saat olarak saptanmıştır. Ders süreleri 40 dakikadır. Çalışma saatlerinde her sınıfın ödevi ayrı verilir. Mustafa Ağabey iki dosya gösterdi. Biri kendi hazırladığı Ödev saatlerin de verilmiş-verilecek ödevler dosyası. Öteki de çocukların yaptığı ödevlerin dosyası. İkisi de görülmeye değer. Bir ara, bizim arkadaşlara göstermek için istemeyi düşündüm. Bu isteğime içimden ürpertici bir tepki geldi. 3 yıl önce:

-Bu derslikte sizin duyabileceğiniz bir akordiyon çalarsam n. . . . . .!” dediğimi anımsadım. Okuldan ayrılınca Mustafa Ağabey ile Köy Odasına uğradıkMuhtar Amca uzun süredir rahatsızmış. Bizim:

-Geçmiş olsun! sözlerimize karşı şakalı karşılık verdi:

-Bu karda, köye görevli gelmez. Bunu yıllardır denedik. O nedenle bir rahatsızlık uydurup bir süre dinlendik. Burası da kapalı kaldı. Böylece köyün odunudan da tasarrufumuz oldu! dedi. Muhtar Amca bana sordu:

– Okulda size gideceğiniz köyler için bir şeyler sordular mı? Sormadıklarını söyleyince de hayret ettiğini söyledi. Hamitabat, Deveçatak, Kumrular köy muhtarlıklarına yazılar gelmiş, Önümüzdeki yıl, köyünüze atancak öğretmenler için hazırlıklara başlanması, istenmiş. Muhtar Samca Mehmet Salih Arı’ya sormuş o da:

–  Benim böyle bir yazıdan haberim yok. Eski Müdür Nejat İdil gitti, yeni gelenler gayretkeşlik etmiş olabilirler, bunlar biraz mevzuatı bilmiyorlar. Okulun bu yıl mezun verip vermeyeceği de kesin değil, daha bir yıl okuyacakları söylentisi de var! demiş. Bu konuda duyduklarımı anlattım. İzmir/Kızılçullu, Esdkişehir/Çifteler Köy Enstitülerini bitirenlerim Ankara’da okumakta olduklarını sömyledim. Muhtar Amca ise bu haber üzerine kendi kendine benim adıma yorum yapmış. Yaptığı kendi yorumunu anlattı. Ona göre ben. “Kendi köyümü istememiş, yakın köy Deveçatak’ı seçmişim. Hem köye yakın hem de orada çok tanıdık var, kendi köyüm gibi demişim. Ancak kendi kendine sormuş:

– Ne fark eder, ha orası ha burası? Bari daha uzak bir yeri seçseydi!! Bunları gülerek tekrarladı:

– Hep konuşuyoruz ama hiç sormadık, bizlerden memnun olmayacağını düşünür müsün? Köy öğretmenliğinde kalmak istemediği, geçmiş yıllardaki okuma özlemimi henüz gideremediğimi, okuyabileceğimi biliyorum ancak daha böylesi bir olanak bulmamadığımı anlattım. Anlattıklarıma ikisi de katıldılar. Tekrar görüşmek üzere ayrıldık. Kahveye döndüm. Ali Ağabeyim yalnızdı. Ben sormadan Ali Ağabeyim babamı anlattı. Babamın diş ağrısı durunca evinde kaldığı Pehlivan Amcaya uyup onun eski köyüne gitmişler. O köyün kış yolu Vahit Lütfü Salcı Dedenin bucak Müdürü olduğu Keşirlik’ten geçiyormuş. Vahit Dede onları bir süre bırakmamış. Sonra da hep birlikte Kamber Uzun Amcam ın (Yeni Bedir Muhtarı) eski köyüne gitmişler. (Ahmatlar-Ahmetler) Babam, bizim köye göçmeden bir süre orada oturmuşmuş. Orada eski tanıdıklardan başka babamın ablasının çocukları yaşıyormuş (Kamber Amcamın kardeşi) Ayrıca Vahit Dede o yörede çok sevilen bir kimseymiş. O gidince o köyler şenleniyormuş. Babam bu tür olaylara karşı gibi görünmesine karşın bu kez kendini kaptırmışmış. Ali Ağabeyim, durumdan yakınır gibi olmasına karşın arada gülü gülüveriyor. Daha doğrusu babamın oralarda hastalanacağı kaygısını taşıyor. Gene de haftaya salı günü Kırklareli’ye gitmeyi tasarlıyor. Vahit Dede Bucak Müdürü olduğu için Jandarma telefonlarını rahat kullanıyormuş:

–  Kaygılanmayın, olumsuz bir durum olursa saatinde duyurabiliriz! diye haber bırakmış. Vahit Dede özellikle Bektaşi gelenekleriyle ilgilenen bir yazar olarak ün saldığı için Kırklareli ilinin Balkan köylerinde çok sayılıyormuş. “Çok gezen çok bilirmiş!” özlü sözü inancıyla Vahit Dede de söyleşilerini ballandıra ballandıra sürdürdüğünden öteki köylüler de Vahit Dedeyi dört gözle beklermiş. Ali Ağabeyin de gerçekte Vahit Dedeyi sever ama bu kez biraz sinirlenmiş. Kendini tutamadı: “Hınzır, kendi tutkusu uğruna babamı da yollara düşürdü. Bu kışta kıyamette gezenek yaşta değil!” diyerek öfkesini belli etti.

Bizim köylüler Vahit Dedeyi iyi tanır. Ali Ağabeyime takıldılar:

– Vahit Dede duymasın, seni defterden siler! dediler. Kendisi için olumsuz bir söz söyleyene Vahit Dede öyle dermiş:

– Bak, bir daha öyle deme, seni defterden silerim!

Ali Ağabeyim gülerek:

– Aman duymasın, onun defterinde adımız baki kalsın, iyi insandır! dedi. Konuşmalar Vahit Dedenin sözlerine, çevresindeki insanlara ettiği yardımlara, onun kalenderliğine gitti geldi. Yeni gelenler de geldikçe kendi duygularını ekleyince uzun bir süre konu Vahit Dede üstüne oldu. Tam konu değişmek üzereyken Abbas Amcam geldi. Abbas Amcam Vahit Dedeye Salcı Baba der. Herkes bunu bildiği için amcam gelince:

– Senin Salcı Babayı çekiştiriyoruz, yetiş! dediler. Abbas Amcam gülerek:

– Ben hep derim, benim Salcı Baba ermiştir. Sizin onu çekiştirdiğinizi duydu, beni gönderdi! dedi. Şaka bir söz olduğunu herkes biliyor ama gene de sordular:

– Nasıl duyurdu? Abbas Amcam Ali Ağabeyimi göstererek:

– Kahveci bilir, ben kahveye günde bir kez gelirim. Bugünkü hakkımı öğle üzere kullanmıştım. Az önce evde otururken beni bir sıkıntı bastı, kalkmadan edemedim. Dışarı çıktım, ayıtrında olmadan kahveye doğru yürümeye başladım. Soğuk havaya çıkınca da ilk aklıma gelen Salcı Dedemle büyük Amcam oldu. İçimden :

– Öyleyse bunun içinde bir iş var! deyip geldim. İşte benim telefonum, işte Salcı Dedenin buyruğu. Şimdi söyleyin bakalım, siz ne istiyorsunuz benim Piş-kadem Salcı Dedemden? Şerif Furtun:

-Hadi konuşun bakalım görelim, defterden silinmeyi kim gözüne alabilecek? Gülüşmeler arasında Abbas Amcamdan Vahit Lütfü Salcı’nın gerçek yaşamı hakkında bilgi istediler. Abbas Amcam da Vahit Lütfü Salcı’nın Mehmet Amcamla (Abbas Am camın babası-babamın ağabey) ne zaman nerede buluştuklarını, birlikte oldukları İstanbul yaşamlarını, savaş çıkınca Trakya’ya geçmelerini anlattıAbbas Amcam , ablası Hanife Halamın bana daha önce anlattıklarına ek olarak Vahit Lütfü Salcı ile Mehmet Amcamın Çamlıca'daki Ali Nutki Dedebaba rahlesinde buluştuklarını bir daha da ayrılmadıklarını, daha sonra kimlerle ilişki kurduklarını anlattı. Ona göre Mehmet Amcam o zamamnın koşulları doğrultusunda seçtiği yolun daha da aydınlığa çıkması için kutsal zincire bir halka olarak takılmış, ylılarca çilesini çekmiş. Çilekeşlerin manevi bağları zincirlerden daha tutucu olduğundan aynı yolun yolcusu olan söz konusu iki babanın sadakati bundan ibaretmiş. Abbas Amcamdan sonra konuşan yaşlılar da özellikle Yunan işgali sürecinde yazarlık numaraları altında yaptığı uyarıcı yardımlarını sıraladılar. Tüm konuşmaları dinledikten sonra Fikret M adaralı Öğretmenin söylediği bir sözü anımsadım. Vahit Dede 2. Abdülhamit günlerinde sürgün edilmiş. Abbas Amcam, böyle bir olayı duyduğunu, bunu birkaç kez de kendisinden sorduğunu, ancak buna gülerek:

–  O zaman herkes sürgüne gidiyordu. Sürgün benim için iyi oldu, dünyayı tanıdım. Bundan bir şikayetim yok”deyip geçiştirirmiş. Bir iki kez de:

– Sürgün nedeniyle, Çorum, Sinop-Erzurum gibi bu vatanın mümtaz (Seçkin-güzel) yörelerini gördüm! demişmiş. “İyi insanın ardından iyi sözler söylenir!” diyerek ayrılanlar oldu. Ali Ağabeyim Edirne’ye geldiğinde Fikret Madaralı Öğretmenle konuşmuştu. Onu anımsadı. Ali Ağabeyim:

– Hep sormak istedim, o öğretmen nasıl ders veriyor? Çocuklar ondan korkmuyor mu? diye sordu. Ali Ağabeyim Fikret Madaralı Öğretmeni biraz abartılı tanıttı:

– İri yarı, pehlivan gibi, insana tepeden bakıyor. Sesi çok gür, yüzü hiç gülmüyor! dedi. Bu kez ben de tam tersini söyledim. İlk karşılaşmamızda benim giysilerime takılmasını, beni geri göndermek istemesini, Vahit Dede gelince ona inanmasını, sonraki zamanlarda da beni çok koruduğunu anlattım. Şimdilerde ayrıldığını söyleyince Ali Ağabeyim başta olmak üzere herkes üzüldü.

Eve dönünce bir süre kendimi okulda gibi sandım Vahit Dede, Fikret Madaralı Öğretmen derken günlerin azalmakta olduğunu hesaplamaya başladım. Nasılsa eniştemin mektubu aklıma geldi. İnece-Lalapaşa-Edirne derken Kırıkköy aklıma takıldı. Bu Kırıkköy olayından nasıl yararlanabilirim? Orada akrabam olduğunu söyleyip ilgi kurabilir miyim? Doğruyu söyleyip asker olan eniştemden söz edebilirim. Örneğin, “Mektup gelince sizin köy sandım, çok sevindim!” falan desem nasıl bir tepki alırım? Olasılıklarda en akla uygunu olarak bunu seçtim. Orası olmadığını anlayınca da :

– Sanırım bu Kırıkköyler beklenen umutları boşa mı çıkaracak yoksa? diyebilir miyim? Diyemem, çünkü bu düpedüz, “Parmağım kör gözüne!” der gibi apaçık bir söz olur. Sağıma soluma döndüm. Kaç gündür rahat uyuduğum yatak bu gece sert geldi. Tahta üstünde yattığım geceleri anımsadım. Altımdaki yatağı yokladım, yatak yerinde. Köy okulunu düşündüm. Hakkı Yücel Öğretmenin çocuklarıyla aralarından büyük farklar var. Gerçi, onlar 4. sınıftı ama, çok canlıydılar. Deveçatağı köyüne öğretmen olarak gider miyim? Yoksa bizden habersiz köylere dağıtma mı yapıyorlar? Deveçatağı köyünün adına takıldım. Kırklareli ile Lüleburgaz arasında eskiden develerle yük taşınıyormuş. Kırklareli ile Lüleburgaz arası tamı tamına 8 saatmış. 4 saat yürütülen develer derenin geçit verdiği o yerde bir birine bağlanıp dinlendiriliyormuş. Develerin bir birine bağlanmasına da deveciler, çatma diyormuş. Oranın adı bundan kalmaymış. Deveçatağı, develerin çatıldığı yer. Dev eçatağı’na çok gittim; köyde, hemen hemen herkesi tanıdığım gibi onlar da beni tanır. Çok küçüklümüzde birlikte oynadığımız arkadaşları bilew unutmadım. Bunlardan bazıları sonra sonra benden uzak durmaya başlamıştı. Onları da biliyorum, Çorbacı Hatice bunlardan biriydi. Teyzemlere gittiğimde karşılaşınca ağız ucuyla bir “Hoş geldin!” derdi. Oysa ağabeyi Avcı Veli sık sık bize gelir, benimle de arkadaş gibi konuşurdu. Oraya gitsem, kesinlikle bana orada en çok ilgiyi o gösterecek. Sormadım ama sanırım Hatice evlendirilmiştir. Benimle yaşıt olduğuna göre onu evlendirmeden evde tutmazlar. Köylerde geç evlenenlere kapıda kalmış sıfatı takılıp dedikodu konusu yaparlar. Hatice’yi son kez yün tararken görmüştüm. Uzun , örgülü saçları vardı İşindenden kalkıp saklanamadı, gülümsedi, saçlarımın çok uzun olduğunu söyledi. Sonra da önündeki tarağı gösterip:

– Onları da tarayalım! demişti. Hatice’nin yüzünü tam olarak seçmeye çalışırken uyumuşum.

 

4 Şubat 1943 Perşembe

 

Cam tıkırtısından uyandım. Yahya ile Ali Rıza gelmiş beni çağırıyorlar. Kahveye gitmişler. Ali Ağabeyim sabah sabah başından atmak için bana göndermiş. Küçük Ablamların bahçesinden geçerken onlar Saim görüp onlarda kaldılar. Küçük ablam sık sık gelip evini düzenleyeçalışıyor. Ben bu kez sokak kapısından dönüp kahvaltı ettim. Ben kahvaltı ederken ablam geldi. Bir üst komşumuz Furtun Şeriflere gitmiş. Ablam bana:

- Şerif Enişte seni pek beğeniyor, öve öve bitiremedi! dedi. O övdükçe eşi ağlamış. Benden söz edildikçe annemi anımsayıp içleniyormuş. Annemle iyi arkadaşmışlar:

- Sağ olup görseydi çok mutlu olacaktı, yazık göremedi! deyip iç çekekerek gözlerini siliyormuş. Ablam konuyu onlara çevirip yeni durumlarını anlattı. Uzun süre beklemişler, hekimlere, hocalara gitmişler ama çocukları olmamış. . Onlar da bu kez bir evlatlık almışlar. Poyraz Hasan lakaplı Hasan Poyraz’ın oğlunu almışlar. Şimdi onların da bir oğlu varmış. Oğullarını çok seviyorlarmış. Hasan Poyraz’ı ben iyi tanırım, avcı, aynı zamanda iyi karpuzcu Mehmet Poyraz’ın kardeşi. Evi bizim kahveye çok uzak olmasına karşın aksatmadan gelir. Düzgün konuşur, ilgisi olmayan konularda da susmasını bilir. Ablamla bir süre bunları konuştuk. Onun işi çok, durmadan birşeyler üretiyor. Bu arada su bakırlarını aldı. İçme sularını bakırla alıyorlar. İçme su kuyusu da Bekar Hasanların (Bana göre oğlu Ariflerin) kuyusu. Bakırları almak isteyince ablam diretti ama dinlemeden bakırları aldığım gibi kuyuya gittim . Amacım salt su taşımak değil. Yazık ki iki bakır su getirmekten öte bir olay yaşayamadı. Bakınarak kahveye indim. Ali Ağabeyim de su kaplarını hazırlamış. Bu kez de onları alıp aynı kuyudan doldurdum. Ortalıkta gene kimseler görünmedi. Birden bire rahatım kaçtı. Çıkıp dolaşmayı düşündüm. Ancak hava giderek soğur gibi oldu, yüzümün üşüdüğünü duyumsadım . Hava gene sertleşiyor diyerek eve döndüm. Bir ara Gülsüm geldi. Abbas Amcamın eşi gengem Küçük Ablamlara uğramış, bu arada Abbas Amcamın yattığını söylemiş, “Bugün biraz keyifsiz”demiş. Bunu duyunca Abbas Amcama bir geçmiş olsun demeyi düşündüm. Çok rahatsızsa kapıdan dönerim, konuşacak gibiyse bir süre konuşurum!” deyip gittim. Abbas Amcam da. “Kalksam daha mı iyi olur? gibilerde düşünüyormuş. Ben girince sevindi: “Allah razı olsun senden!” deyip toparlandı. Karşısında bir yer gösterdi. Kendisi yer yatağında yatıyor. Bir süre o da yatılı okullarda okuduğu için, okullardaki yatışları anımsadığından bana takıldı:

- Biz köylüler, işte böyle yerlerde sürünürüz, sizin gibi karyolamız, pamuk yataklarımız yok! dedi. Abbas Amcam bunu deyince benim de yüreğim cızladı, Edirne günlerimizi anımsadım. Yaylı karyolalar, pamuk yataklar-yorganlar gözlerimin önüne geldi. Amcama bakarak gülümsedim:

- Ya, evet, gibi anlamsız sözler söyleyerek ona katılır gibi yaptım ama konuyu hemen saptırmayı da çabuk başardım. Üç katlı, arkadaşların deyimiyle “Langırt ranzaları görse Amcam, kendisinden çok bana acıyacaktır!” diye de düşünmekten ken dimi aladım. Neyse ki amcam, daha önceki konuşmaları anımsayarak:

- Şah Hatayi’nin okul kitaplarında şiiri olduğunu bilmiyormuş. (Şah İsmail) “Bunu duyunca önce sevindim , sonra da şaştım!” dedi. Bektaşilik için de:

-Çok eskilerden beri anlaşılamamış insanlık yolu olduğunu, Hacı Bektaşi Veli kullarının Osmanlı Devletini kurup koruduğunu, oysa anraları Osmanlıların Bektaşilere ihanet ettiğini anlattı. Günümüzde, eskiden olduğu gibi bir düşmanlık olmamasına karşın bazı kendini bilmezlerin hala kin kustuklarını tekrarladı. Özellikle Hamitabat köyünde (Hepsi değil) bazı zındıkların Bektaşilere düşman gözüyle baktıklarını anlattı. Bektaşiliğin ne olduğunu en güzel şekilde anlatan Vahit Dede 'nin kitaplarının basılmadığını, basılanların da sattırılmadığını anlattı. “Vahit Dede, paracanlı olmayan bir ermiş olduğundan her gariban alsın, okusun diye kitaplarına çok cüzi fiyat koyuyor. Bundan yararlanan densizler kitapları toptan alıp imha ediyorlar! dedi. Ben de buna şaştım, bunu gerçekten hyapan var mı? Amcamın anlattıklarına inanasım gelmedi. Ancak bizim sınıftaki arkadaşların bazılarının tavırlarını düşününce bunun olabilirliğine aklım yattı. Amcam kalkıp içeriye geçti. Az sonra elinde büyükçe bir eski sandıkla döndü. Sandık ağzına dek yazılı kağıtla dolu. Amcam gülerek:

- İşte benim Cönklüğüm! dedikten sonra bana sordu:

-Cönk sözünü duydun mu? Ben de:

-Cönk sözünü duydum ama açık açık anlamını bilmiyorum! deyince amcam açıkladı:

-Eski dönemlerde okur-yazar sayısı çok azmış. Buna karşın şiir söyleyenler, nefes sözü düzenler varmış. Bu tür şiir ya da nefes sözü yazanların söylediklerini okur yazarlar yazıp toplarmış. İşte bu okur-yazarların başkalarının söylediklerini adlarını bildirerek toplanan şiir defterlerine Cönk denirmiş. Özellikle Tekkelerde bulunan Cönkler Bektaşilerin en güvenilir yazılı kaynağıymış. Tekkenin başında bulunanlar bunları korumakla yükümlüymüş. Bunlarda kimi zaman Bektaşilikle ilgisi olmayan aşk şiirleri de bulunurmuşSöz gelimi Aslı ile Kerem, Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun gibi. Amcam Cönk sözü ile başlayıp gösterdiği eski sandıktaki yüzlerce kağıt parçasını karıştırıp karıştırp gene sandığa bıraktı. Besbelli bir aradığı vardı. Bu arada alıp alıp bıraktıkları arasından, Arzu ile kamber, Leyla ile Mecnun, Kere ile Aslı, ayrıca bir de Aşık Kerem, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre kitaplarının olduğunu gördüm. Bunları ben okula gitmeden önce okumuştum. Sonunda Amcam:

- Hıhhh! deyip bir eski yazılı kağıdı aldı, gülümseyerek: “Bizim şiirler de bunlar!” deyip okudu Amcamdan sıkılarak rica ettim, severek tekrar tekrar okuyarak yazdırdı. Geçen gün konuşurken de söylemişti. Kerem ile Aslı’dan da şiir var demişti. Okula gitmeden önceki yıllarda çobanımız Kamber sık sık Keremden şarkılar söylerdi. Faruk Nafiz Çmlıbel’in Çoban Çeşmesini okuyalı beri (Şimdi ezberimde) Aşık Kerem’i hep merak ediyordum. Amcama onun şiiri olup olmadığını sordum. Varmış, ince tel kenarlı gözlüğünü takıp aramaya koyuldu.

Pir Sultan'dan:

 

Pirim Hacı Bektaş Veli
Arzulayıp sana geldim
Pirim Hacı Bektaş Veli
Eşiğine yüzüm sürdüm
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Güvercin donunda oturur
Taşlar şehadet getirir
Cümle çiğleri pişirir
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Bahçede gördüm gülünü
Erenler sürdü demini
İmam Rıza’nın torunu
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Balım Sultan er koçağı
Keser kılıncı, bıçaüğı
Oldur Erenler çiçeği
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Pir elinden dolu içtim
Erenler demine düştüm
Ak cenneti gördüm , coştum
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Kırkbudak’ta şema yanar
Abdalları sema döner
Dolusundan içen kanar
Pirim Hacı Bektaş Veli
 
Pir Sultan’ım veli
Geçmem ben şunlardan beli
Doksan bin Horasan eri
Pirim Hacı Bektaş Veli

Sonunda gene bir: “Hıhhh!” çektikten sonra 3-4 tane Kerem şiiri bulduğunu söyledi. İki tanesini okudu. İşi uzatmamak için ikinci okuduğunu istedim.

 

Aşık Kerem'den:

 

Turnam
Silkinip boyun uzatma
Turna ben avcı değilim
Irak yolları gözetme
Turna ben avcı değilim
 
Yolcuyum kendi yolumda
Abdalım kendi halımda
Şahinim yoktur kolumda
Turna ben avcı değilim.
 
Yol yokuş demez giderim
Kendi özümü n'ederim
Hemen bir seyrin yeterim
Turnam ben avcı değilim
 
Yine kanatlanmış dertler
Ahımdan sarsılır yerler
Bana Dertli Kerem derler
Turna ben avcı değilim.

 

Bu ara kağıtlar arasından bir de fotoğraf çıktı. Fotoğrafı bana uzatarak: “Sen benim babamı, Büyük Amcanı unutmuşsundur, bak burada resmi var!” dedi. Mehmet Amcamı unutmadım ama gerçekten yüzünü anımsayamıyordum. Sarıklı, çoğunlukla uzun giysili dolaştığını görür gibi oluyorum ama kesin bir kılıkla anımzsamam olası değildi. Fotoğrafa bakınca anılarım düzeldi: “Sahiden Mehmet Amcam!” deyince Abbas Amcam gülerek: “Sahiden kendisi değil ama gerçekten babamın bir resmi!” dedi. Amcama göre fotoğraf , benim yaşımdan eskiymiş. Hasan Amcam, annelerinin sağlığında çekmiş. Anneleri ölünce Mehmet Amcam nedense resmi ortadan kesip eşinin tarafını saklamış. Abbas Amcam acınarak:

-Duygusal bir durum, nedenini hiç bir zaman öğrenemedik! dedi. Abbas Amcama parça parça olan şiirleri büyük bir deftere yazmayı önerdim. Önce çok sevindi ya da öyle göründü. Ancak konuştukça bunun zor olduğunu daha sonra da olanaksız olduğunu söyleyip sözü sağlığına getirdi. Sürekli bir başağrısı varmış. Kimi zaman da göğsünde çarpıntılar oluyormuş. Doktor Cevdet Bey: “ (Kırklareli’de çok saygınlık kazanan başhekim) Kendini yormayacaksın, kuruntulara kapılmayacaksın, beslenmene dikkat edec eksin!” demişmiş. Lüleburgaz’dakiFotoğrafçı Gültekin Ağabey’e çoğalttırmak için Mehmet Amcamın fotoğrafını aldım. Abbas Amcam buna çok memnun kaldı: “Biraz da büyütebilsek!” diyerek beni cesaretlendirmiş oldu.

 

 

Yaygın adıyla PULLU DEDE olarak anılan Mehmet Amcam

 

Abbas Amcama gittiğime çok sevindim. Neden şimdiye dek böyle bir ilişki kurmadığıma ise kızdım. Buluştukça hep bağlamadan, klarnetten Atiye Yengeden söz ettik ama şiire nedense böyle yakınlaşmamıştık. O koca sandıkta başka neler var ki? “Kendim karıştırsam kimbilir neler bulurum!” derken güldüm; “Eski yazıyla olduklarına göre hiçbir şey bulamam!” deyip üzünçlü üzünçlü boynumu büktüm. Kahveye uğradım. Gerçen gün konuştuğum arkadaşım İsmail Ahmet gelmiş. Onun birliği de Lalapaşa taraflarında bulunmuştu. Oralardaki köyleri sordum. Ahmet bir iki köy saydı. Amacım Kırıkköy öğrenmekti. Ancak Ahmet sözü döndü dolaştırdı, sanki Kırıkköy dememek için andiçmiş gibi bir türlü söylemedi. Demirköy; Doğanköy, Çömlekköy gibi bir sıra köy dedi ama ağzından bir türli Kırıkköy çıkmadı. Bu kez de ben: “Amma da çok köy varmış, bari aralarında bir de kırık köy olsaydı!” dedim. Ahmet gülerek:

- O da var o da var. Ancak ben görmedim ama eski bir köymüş; galiba orada şimdi oturulmuyormuş! deyip geçti. İçimden:

- “Ohhh!” dedim. Ne olursa olsun, öyle bir köy var ya, o bana yetecek! Bu bile bir soru nedeni olabilir:

- Sizinkiler oradan mı geldi yoksa? diyebilirim. Örneğin bizim köydekilerden bir bölümü Bulgaristan sınırının Türkiye tarafında olmasına karşın Karaabalılar adlı köyden kalkıp gelmişler. Bir çoklarının akrabaları şimdi de orada yaşamaktadır.

Ahmet çok konuşkan; özellikle askerlik üstüne bülbül kesiliyor. Anlatılan Askerlik öykülerinin abartılı olduğunu bildiğimden kahveci olarak kendime iş çıkarıp gruptan sıyrıldım. Ahmet bir anlattıysa dinleyenler iki ekleyip tüm subayları alaşayı ettiler. Neyse şimdişi öykülerde paşa ya da büyük rüdbeli adlar yok. Eskiden çoğunlukla Salih Omurtak üstüne olaylar anlatılıyordu. Daha sonra Fikri Paşa (Del Fikri) uzun süre dillendi. Yavaş yavaş o da unutuldu. Arada ad verenler var ama, ötekiler o adları bilmediğinden belleklerinde tutamuyorlar. Bu defa ben de, bizim geçen yaz yaptığımız 20 günlük kamp yaşamımızı anlattım. Ancak ben onların beklediklerinin tersine subaylardan hoşnut olduğumuzu buna karşın Nuri Çavuştan yakındığımızı anlattım. Herkes sustu. Furtun Şerif Enişte ise:

- Siz Nuri Çavuştan ne bekliyorsunuz? Adam ya çobanlıktan ya da çiftçilikten gelmedir. Açıkgözlük edip bir çavuşluk kapmıştır. Olup olacağı budur. Sizler okumuş insanlarsınız; sizin karşınızda küçük düşmemek için zart zurt ederek işini yapmaya çalışmıştır. Şerif Enişteyi dinleyenler onayladılar:

-Ya, ya , ya!

Kahvedekiler birer ikişer ayrılırken delikanlı grubu geldi, iddialaşmışlar, Altmışaltı oynamak istediler. Ali Ağabey bana baktı:

- Beklersen oynasınlar! bekleyecğime söz verdim. . Yeni kağıt istediler. Oldukça iddialı bir oyun olacağa benziyordu. Tek koşulları ise dört kişinin çevresinde kimse olmayacak. Öyle oldu, dört kişi küçük peykeye çıktı, ötekiler karşıda büyük peykede oturdular. Onlar oyuna başlayınca karşıdan baktım; Bunlar, dört yıl önce bu kapıdan içeri giremiyordu, şimdi ise kağıt oyunu oynuyorlar. Biri, arkadaşım Bektaş’ın kardeşi Ali. Biri gene arkadaşım Ahmet Kaplı’nın kardeşi, o da Ali. Ne ilginç üçüncü kişide Ali, Fakir Yaşarın kardeşi Ali. Üç Ali’ýe karşın bir Hasan:Az önce konuştuğumuz arkadaşım Ahmet’in ağabey, İsmail’in oğlu Hasan . Ne yazık ki oyun sonuçlanmadan lamba pıt pıtlamaya başladı. Karpiti bitmiş. Ben yakamadığım için oyun yarıda kaldı. Yarın akşam devam etmek üzere ayrıldılar. Oyuncuların üçünün ağabeyi, birinin de amcası benim arkadaşım. İçlerinden biri Küçük Hasan denilen ailenin tek oğlu. Dört yılda nasıl da büyümüş!” Evlerine hiç gitmediğim ailelerden birinin çocuğu. Babası Mehmet, Mehmet Yolcu. Bektaş arkadaşın evine bitişikte oturuyorlar. Üstelik Mehmet Yolcu’nun az ötesinde oturan ağabeyi öğlu Hasan Yolcu’ya dayi, derim çok da iyi konuşuruz. Kardeşi Zeliha ile ilk üç sınıfı birlikte okumuştuk. Güzel Arzu diye sonra sıfat takılan Arzu’nun arkadaşıydı. Bunları düşünerek eve döndüm . Sahi Zeliha ne oldu? Neden onun adı hiç geçmiyor? Yatınca aklım ona takıldı. Ağabeyine dayı diyordum ama Zeliha ile iyi konuştuğumu pek anımsamıyorum. Çok yakın komşuları Salim Ağa Salim’e gittiğimde karşılaşınca bakışıp gülüşürdük ama hepsi bu kadarda kalırdı. Ağabeyinden korktuğu için arkadaşlar Zeliha'nın adını bile ağızlarına alamazlardı. Hasan Yolcu (Köyde Yoluç Hasan olarak anılır) köyde oldukça kabadayı olarak tanınır. . Yarın ilk işim ablama Zeliha’yı sormak olacak. Kırıkköy’ü düşünerek başladığım günü Zeliha’yı düşünerek bitiriyorum. Ne ilginç, ikisi de kızlarla ilgili.

 

5 Şubat 1943 Cuma

 

Ablam uyandırdı:, “Akşam geç yattığını biliyorum; gene de uyandırılmak isteyeceğini düşünerek seslendim!” dedi Saate baktım; 10’10. Bunun neresi erken abla, öğle olmak üzere!” deyip toparlandım. Ablam gülümseyerek: “C bugün ablana gelecekmiş, karşılaşırsan konuşacak mısın?” diye sordu. Ablama: “Neden konuşmayayım? O benimle konuşursa ben neden konuşmayayım? Abla sen unuttun galiba ben C ile hep geldiğimde karşılaşınca konuşuyorum. Bir ilk yıl tatilimde konuşmamıştım. O zaman da o burada değilmiş, ağabeyi yanına demişlerdi. Ondan sonraki yıllarda hep konuştuk. Çoğunlukla kuyudan su alırken karşılaştığımızda konuşuyoruz. Geçen yıl Hanife Halamlara gittiğimde kızını getirip bana göstermişti. Gene geçen yaz babamla bağdan dönerken babası yolumuzu kesip bizi bostanlarına götürdü, karpuz kesti. Orada C de vardı hep birlikte konuşmuştuk. Ablam:

- Sen söyledin belki ama ben unutmuşum; elbette konuşacaksınız, bir birinize kötülük etmediniz ki, kısmet buymuş, herkes hayırlısıyle kendi yolunu tuttu! dediAblam kahvaltıdan söz ederken konuyu değiştirdi:

-Geleli neredeyse bir hafta oluyor, yengelerine gitmedin, onlar seni bekliyor, gitmezsen gücenirler. Zaten çok tedirginler. Biliyorsun ağabeylerin geldi gelecek derken 3 yıldır ayrılar. Bu arada Bektaş Ağabeyin bir de hastalığa tutuldu, 15 gündür Çorlu’da. Ne olacak bilemiyoruz, Fatma Yengen bir de onun kaygısını çekiyor!” deyince kahvaltıdan vazgeçtim:

-Yengemlerde birşeyler atıştırırım; onlar her gittiğmde beni zorluyorlar! dedim. Ablam hemen Fatma Yengeme seslendi:

- Fatma, kaynın kahvaltı etmeden geliyor! dedi. Fatma Yengeme gittim. Oğlu Ali Rıza ile oturuyordu. Benim geleceğimi duyan Ali Rıza uslu uslu oturmuş bekliyordu. Fatma Yengem geldiğime çok sevindi. Bu arada oğlunu uyardı:

- Sen de amcan gibi okullara git, böyle aralarda gel! dedi. Rahatsızlık durumunu bildiğim için, Bektaş Ağabeyimi soramıyordum, şansıma yengem yeni haber almış, anlattı. Bektaş Ağabeyim gibi Çorlu Hastanesinde yatan Şişman Hüseyin dün gelmiş, gelir gelmez de yengeme haber göndermiş. Bektaş Ağabeyimin ameliyatı uzayabilirmiş. Ancak onun kurası yakında terhis olacakmış. Bektaş Ağabeyim ameliyattan vazgeçerse hemen eve dönebilecekmiş. Terhisi tamamlanınca da başka bir çarte bulunamazsa ameliyatı kendi yaptıracakmış. Kısaca asker olarak ameliyat hem daha tehlikeliymiş hem de uzayabilecekmiş. Yengeciğim hastalığın sonucunu hiç düşünmeden Bektaş Ağabeyimin hemen dönmesini istiyor. Konuşurken ikide bir:

- Canı içinde gelsin, yeter ki gelsin! diyor. Arada Ali Rıza’ya da soruyor:

- Değil mi oğlum? Ali Rıza annesini hoşnut etmeyi kavramış; öyle sorunca başıyla annesini yanıtlıyor. Biz konuşurken sesimizi duyan Mahmut Ağabeyimin oğlu Yahya geldi. Yahya daha büyük, ağabey durumunda. Fatma Yengemi az da olsa neşeli görünce sözü uzattık. Geçmişten, Bektaş Ağabeyimden, çalışmaktan bizim okuldan söz ederken vakit bir hayli geçti. Bu kez de Küçük Ablamın oğlu Saim geldi. Arkadaşlarına oyuna geldi sandım: “Gel, arkadaşlarını ben sana bırakıyorum, oynayın!” dedim. Saim başını atıp: Çık; hıhı!” dedi. elini uzatıp elimi tuttu, kapıya yöneldi. Fatma Yengem anladı:Saim seni götürmek için gönderilmiş!” deyip güldü. Elim Saim’in elinde eve uğradım. Büyük Ablam yoktu. Saim elimden tuttu kahveye doğru yöneldi. Kahv eye girmek istedğiini sandım, yürüdüm. Bu kez Saim yeni evlerine döndü, birlikte oraya gittik. Büyük Ablam da onlardaymış. İki ablamla Gülsüm, Gülsüm’ün arkadaşı da (C’nin kız kardeşi) orada. Fatma Gen gemin haberini onlara ben söyledim. Ablamlar sevindi. Oturmadan kahveye geçtim. . Kahvede birkaç tanıdık vardı. Şişman Hüseyin’in terhis haberi hemen yayılmış ama insanlar güven sizlik içinde gülüşerek: “Bu kaçıncı terhis? ”deyip acı acı gülüyorlar. Hem onların şakalarını dinliyorum hem de gözlerim pencerelerde beklediğim geçerse göreceğim. O geçtiktan bir süre sonra oraya damlayacağım. Konuşanlara arada katılıyorum. Uzunca bir süre böyle geçti. İşin içince bir yanlış anlama var galiba, demeye başlarken gözlerim takıldı. Yüzünü kahve tarafına kapatarak geçmesine karşın yürüyüşünden tanıdım. Ali Ağabeyimi işkillendirmemek için de tenekeleri alıp iki teneke su getirdim. Suları bırakınca eve gitmek üzere ayrıldım ama üst kapıdan Küçük Ablamlara girdim. Nedense deimnki kalabalık yok. Küçük Ablamla C oturuyor. Ablam gülümseyerek:

-Gel!” dedi. C çok rahat. “Sen yokken ben burası mesken tuttum. Ne yapayım? Şerife Abla uzakta oturduğu için yıllardır istediğim halde gidememiştim. Şimdi ise geldiğini gözettiyorum; gelir gelmez de damlıyorm. Böylece geçmiş borçlarımı ödüyorum. Bıktırırsam, umurum da değil bunu Şerife Abla düşünsün, bu kadar yakına gelmeseydi!” deyip güldü. C, mısır patlayışını andıran bir konuşma ile daldan dala atlayarak, babasından , eşinden , kaynanasından söz etti. Kızını getiremediği için üzüldüğünü, en kısa zamanda onu da getireceğini söyledi. C’nin rahat konuşması, ablamın bizi yalnız bırakması biraz tuhafıma gitti. Ablam Emine Abla geldiğinde kesinlikle kuşkulu bir tavır takınır, arada da Emine Ablaya laf dokundurur. Oysa bugün hiç de öyle olmadı. C, her zaman olduğu gibi köy okuluna gittiğimiz günlere döndü. Arkadaşları sıralarken Zeliha aklıma geldi:

-Zeliha ne oldu, evlendi mi? deyince C biraz acayipçe baklarak:

- Bunu bana mı soruyorsun? Sözün doğrusu sende; yıllardır sakladın, bu yetmiyormuş gibi bir de şimdi sözü dolandırıyorsun! dedi. Şaşırdım:

-Ne diyorsun sen Allahaşkına? deyince C olayı anlattı. Zeliha yıllardır taliplerini reddediyormuş. Sonunda ailesi kapıda kalacak korkusuyla içgüveyisi getirmek istemişler. Zeliha buna da razı olmayınca iyice sıkıştırmışlar. Bu kez de benimle sözleştiğini, beni bekleyeceğini söylemiş. C bunu duyunca bana iki yüzlü sıfatını yapıştırmış. Bu ara biraz da rahatlamış. Çünkü bu sözden sonra benimle konuşmaktan sakınacak bir durum kalmadığına herkesin inanacağını düşünmüş. Gene de işin doğusunu benden öğrenmeyi bekliyormuş. Zeliha’nın bu sözü ne zaman söylediğini sordum. Yakın zamanlardaymış:

- Birkaç ay önce! dedi. Zeliha ile en son konuştuğumu anımsamaya çalıştım Bula bula beş yıl önceki bir olayı buldum. Olayı etraflıca anlattıktan sonra bir daha neden konuşmadığımı da ayrıca açıkladım:

- Beş, belki de altı yıl önceydi bildiğimiz gibi Arzu, İbrahim’le evlenmiş birkaç ay sonra da ayrılmıştı. Ayrılmıştı ama evlenmemiş gibi gene ötekine berikine bakıyor, kendine de baktırıyordu. Bildiğin gibi Halamoğlu Hilmi de o sıralar, Şehriba’nın peşindeydi. Şehriban, evleri yakın olduğundan sık sık Arzu’ya gider gece de orada kalırdı. Arzu, sözde Hilmi’ye aracılık yapar görünüyordu ama gizli gizli onu kendine ısındırmaya çalışıyordu. Konuşmalarda Hilmi'nin Arzu’dan sık sık söz etmesi. Hanife Halamı da kuşkulandırıyordu. Bunları sen de anımsarsın. İşte o günlerin bir gecesinde Şehriban’ın Arzularda olduğunu duyunca Arzuların penceresine gittik. İçerde Şehriban, Zeliha, Zeliha’nın ağabey kızı küçük Halise, Arzu’nun kardeşi vardı. Hilmi ile Arzu bir süre inatlaştılar. Hilmi kapıyı açmasını istedi Arzu da pencereden patlatılmış mısır, kuru erik gibi yiyecekler verdi. Sonunda Arzu kapıyı açmadı ama Hilmi’ye cesaret verici bir söz söyledi:

- Ben kapıyı açmam, sen açabilirsen içeri girersin! Hilmi, hemen kapı açmaya kalkışınca ben engel oldum. Çünkü Zeliha’nın orada oluşu, onun ağabeyi, benim de dayı diye yanına sokulduğum Hasan Yolcu (Yoluç Hasan) kardeşinin özellikle de biricik kızı Halise’nin orada oluşu nedeniyle gözetmeye gelebilir, kuşkusunu taşıyordum. Onlar lambalarını kapatınca biz de ayrıldık. Ayrıldık ama Hilmi yol boyuynca bana takıldı:

- Sen korkmasaydın ben girerdim! Ben:

- Girsen ne olacak? Ya o zaman biri gelirse? ”Böyle inatlaşarak bizim kahvenin önüne dek geldik. Tam ayrılırken Arzuların köpekleri havladı. Hilmi durdu:

-Bak oraya kesinlikle biri geldi, kim acaba? Hilmi durdu kaldı. Ben de korkaklığı üstüme almak istemedim. Geri döndük. Biz oraya yaklaşınca köpekler sustu. Bahçeye girdiğimizde, ortalıkta kimsecikler de yoktu. Hilmi kapıya tek olarak gitti, uzun bir süre gelmedi. Ben telaşlanmaya başlamıştım ki, Hilmi geldi gülerek:

- Kapıları açtım, gel birlikte girelim deyince; Ben karşı durdum:

-Delirdin mi sen? Yoluç Hasan'ın kendi kızı dsa orada, çocuk babasına kesinlikle söyler. Ben Hasan Dayımın yüzüne bakamam. Hilmi yemin ederek salt Arzu’yu uyandırıp:

-Geldik işte! deyip çıkac ağız! Hilmi’ye inandım arkasına takıldım. Binanın öbür ucundaki ahırdan girdik. Ahırdan, onların yattığı yere dek dört oda varmış, bu odaların salt birisi içerden bir dayanakla tutturulmuşmuş. Hilmi bunu da elindeki bıçağın ucuyla düşürüp içeri girmiş. Birlikte aynı yerlerden geçerek kızların kapısına dayandık. Kısık bir gemici feneri vardı. Hilmi feneri alıp iç odaya geçti. Yavaşça Arzu’yu uyandırdı. Arzu önce çok korktu, titredi, bağıracağım, falan dedi ama bağırmadı. Ancak Hilmi’nin elindeki feneri almak isteyince kapıya çarpma oldu, ötekiler de uyandılar. Bu arada Hasan Dayımın kızı Halise uyandı, sesli esesli ağlamaya başladı. Hilmi’ye göre biz dediğimizi yapmıştık. İçerdekilere göre de bviz kimseye bir fenalık yapmamıştık. Çıkıp evlere döndük. Ancak Halise olayı önce annesine sonra da babasına anlatmış. Sonradan, Zeliha’ya Arzu kapısının kapatıldığını duymuştuk. Bir süre sonra bir akşam Hasan Dayım benimle konuştu. “Delikanlılığı, kız peşinde koşmayı çok iyi bildiğini anlattıktan sonra benim Zeliha’yı korumam gerektiğini, bizim kabilede 7 göbek geçmeden evlenme söz konusu olmadığını söyleyip parmaklarını sayarak bana 7 göbeğin ne olduğuınu anlattı. Ona göre dedenin oğlu baba, babanın oğlu, oğul, oğulun oğlu torun. Bu torun da dede olunca, onun oğlu baba olur, onun oğlu da oğul olunca 7. kuşak tamamlanır. Ancan bu oğuldan doğacak çocuklara nikah mubah sayılırmış. ”Hasan Dayımın bu açıklamasından sonra ben Zeliha’yı hep akraba saydım. Nedense onlar bize gelmezdi, bizden de onlara giden yoktu. Hasan Dayım kahveye geldikçe konuşurduk. Bildiğin gibi bir süre sonra Hilmi Şehriban’î kaçırdı, Hilmi evlenince eve kapandı. Ben o yıl Küçük Ablamda kaldım, Arzu da başka bir köye gitti. Arkasından da ben köyden ayrıldım. O gündenberi de köyde kimseyle konuştuğum yok. Tatile gelince senden başka konuşmak istediğim olmadığı gibi zaten konuştuğum da yok!” C gülümseyerek dinledi, sonunda :

- Biliyorum! dedi ama gene de Zeliha’nın bildiği birşey vardır! deyince ben bir olasılık öne sürdüm:

- Zeliha'yı istemediği birine vermeyi önerince atlatmak için böyle söylemiş olabilir! C benim sözüme bu kez katılarak güldü. Büyük Ablam elinde yiyeceklerle geldi. C bu kez konuyu değiştirdi. Evin arkası kahveye dönük olduğu için kahveden gelen sesler duyulmuyormuş ama bahçeye çıkınca genellikle gramofonun sesi yarım yarım geliyormuş. Yıllardır uzaktan uzağa dinlediğim gramofonu bir kez de başında durarak dinlemek istiyorum. Bir gün buraya getiremez misin? dedi. Ablam isterse hemen getiririm, şimdi bile alıp gelirim! deyince ablamla bakıştılar. Ablam ötekilerin de olduğu bir zaman olsun çocuklar da dinlesin (Çocuıklar dediği, C’in kardeşi ile Gülsüm, çeyiz hazırlayıcılar) dedi. Şerife Ablam Ali Ağabeyimden çok çekinir, onun olmadığı bir günü önerdi: “Pazartesi ya da Salı. Anladım, Ali Ağabeyim o günler, Lüleurgaz ya da Kırklareli’de olur. Ali Ağabeyimi Salı günü Kırklareli’ye gideceğini biliyorum, babamın o gün geleceği kesin gibi, onu almaya gidecek. O nedenle ben de salı gününü seçtim. C toparlandı, geldiğim için sevindiğini söyledi. Onun gelmesine asıl benim sevindiğimi söyleyince C gülerekKüçük Ablamın yeni evini göstererek:

-Burası benim ikinci evim olacak, burada yabancı sen olacaksın! diye takıldı. Gramofonu getirmek kolay ama plak seçmek önemli, kimsenin olmadığı bir ara uğrayı plak seçmesini önerdim: “Plaklar dükkanda, dükkana geliyorsun!” dedim. Duraksadı, az düşündükten sonra: “ Belki gelirim!” deyip ayrıldı. C gidince ablam bir süre onu övdü. Akıllı, dürüst, vefalı, saygılı dedi. Ablam bunları dedi ama gene de ben, C’nin bu özelliklerinden ötürü mü bizi yalnız bıraktı, yoksa birşeylerin ayırdında değil mi? Ablamın bu dürüstlük sıfatlamasına karşın C ile Emine Abla bir noktada birleşiyorlar. Ablam birinde sınırlayıcı oluyor ötekinde neden çok rahat? Bunu bir süre düşündüm. Kahveye indim. Kapıdan girince biri ayağa kalktı. Nasıl dalgın lıksa birden toparlandım, Hamitabat’tan İrfan Taşkın. Pehlivan Amca oğluna:

- Ben gidemiyorum, bari sen git, gençsin, sor soruştur eski dostlar nicedir? demiş yollamış. İrfan’ı görünce kendimi okulda sandım. Benden önce İrfan bir haftalık geçmişini anlattı. Benim ders çalıştığımı sandığından kendisisn de ders çalıştığını ama yeterince zaman ayıramadığından yakındı. Bu kez de ben doğruyu söyledim: “Ne kitap okuyorum, ne de gazete! Bir gün okula gittiğimi, dersleri izlediğimi, bir gün daha izleyip not tutacağımı anlattım. Anlattıklarım gene de İrfan üzerinde etki bıraktı: “Abi sen yaratıcısın, kendine iş buluyorsun. Bak ben okulun bitişiğinde oturuyorum, okul çocukları evin bahçesine giriyor da iki adım atıkp okula gitmiyorum. Oysa bizim derslerde de öğretmenler okullara gitmemizi öneriyorlar. “Sen başkasın Abi!” diyerek beni biraz onurlandırdı. İrfan’ın babasını bizim köylüler çok iyi tanır. Kurulduklarından beri zıtlaşan iki köy arasında kuşaktan kuşağa gidecek bir zıtlaşma vardır. Bu zıtlaşma 1900 yıllarına dayanır. Padişah 2. Abdülhamit’in çiftliği üstüne kurulan bu iki köy, toprak bölüşümünde anlaşmazlığa düşmüş; zamanın yetkilileri kesin bir tavır almadığından bir türlü çözülememiştir. Bizim köy 60 hane, Hamitabat önce 100 hane iken sonradan 300 haneye çıkmıştır. Köy büyüyünce toprakları genişletilmiştir. Ancak onlar doğuya, güneye genişletilmeyle yetinmemiş ilk kuruluşta bizim köye kaptırdıkları Üsküp Dere denilen verimli bölgeyi 2 . Meşrutiyet dalgalanmaları arasında düpedüz gaspetmişlerdir. Bugünkü söylemlere göre 8 km olarak varsayılan bu yerler, su altı, tarıma en elverişli yerlerdir. Gerçekte bizim köyü kuranlar, bu yerleri sahiplendikleri için köyün yerini şimdiki alana çekmişlerdir. Sözdse köy, köy; köyce sahiplenen alanın ortasında kala caktır. Oysa şimdi sözkonusu yer, köyün mezarlığından başlayıp komşu köy Deveçak'a dek Hamitabatlıların olmuştur. Köyün üst mahallesinde oturanların köpekleri, kedileri, tavukları Hamitabat tarlalarına girdiği gibi aşağı mahallesinde oturanların tavukları da gene Hamidabatlıların tarlalarında dolaşmaktadır. Bizim köye, neredeyse “Lütfen buyurun!” dercesine Üsküpdere su akağından eni-boyu 1 km. alan bırakılmıştır. Bizim köye Hamitabat tarafından gelenler ilk görünce dere kıyısına sıralanmış olarak görürler. Köy dere kıyısına sıralanmış olarak görülür. Oysa o görülen derenin bir tarafı, Deveçatak köyünden Kırıkköy'e dek Hamitabatlılarındır. Hamitabatlıların bir bölümü tarlalarını sürmeye, ya da tahılını toplamaya bizim köyün içinden geçerek gider. Kimileri de yorgunluk kahve ya da çaylarını biçim kahvede içip evlerine dönerler. İşte bu durumum yarattığı yaranın geçmezliği nedeniyle, bitmeyen bir gerginlik sürüp gider. Gene de iki köyden de bazı insanlar, kişisel yakınlaşmalarla dostluklar oluşturur, az da olsa gelip gitmeler olur. Bunlardan bir tanesi de benim Pehlivan Asmca dediğim, İrfan‘ın babasıdır. Benim gerçekte Kırklareli’nde gerçek Pehlivan Amcam olduğundan bu sözü kolayca benimseyip İrfanlara ısınmıştım. Pehlivan Amca da sık sık kahvemize geldiğinden kahve konuşmalarındaki sıcak ilişki giderek yakın dostluğa dönüşmüştür. Bu nedenle kahvedekiler İrfan’ı kırkyıllık tanıdık gibi karşılayıp ısındılar. İrfan da çok tatlı dillidir. Söylediği sözleri seçerek söyler, inanarak söylediği hemen belli olur. Okuldaki yemeklerden, ekilenlerden, gelenlerden gidenlerden sonra İrfan’a şimdiye dek bana hiç sorulmadık bir soru sordular. Soruyu soran kişi benimle çok konuşan komşumuz Ali Arabacıydı. Bir ard niyeti olmadığını sanmamama karşın biraz yadırgadım. Çünkü soru besbelli gerekçesi hazırlanarak düşüğnülen türündendi. Bizim köy okulunda 32 öğrenci varmış. Bu 32 öğrencinin 15’i kız, 17’si erkekmiş. Yani neredeyse yarı yarıya. Yapılan gözlemlere göye bu oranlar tüm okullarda böyleymiş. Bu devirde insanlar kızlarını da okutmaya başlamışmış. Acaba bu durum bizim okulda nasılmış? . İrfan gülerek:

- Bu ölçüye göre bizde kız var, denemez, 260 erkek öğrenciye karşın 20 kız buylunmaktadır. Ancak bu bir nedene değil birçok nedene bağlanabilir Öncelikle de sizin ya da bizim köyün öğrenci sayısıyla karşılaştırılamaz. . Çünkü okula gidiş amaçları başka başkadır. Siz çocuklarınızı okuyup-yazma öğrenmesi, ilerde gerekince bir mektup yazabilmesi, adresleri doğrultabilmesi gibi amaçlar için göndeririken; bizim okula kızını gönderen annne-baba onu evinden başka bir yerde yaşamını sürdürmesini isteyerek göndermektedir. 18 yaşında bizim okulu bitiren kız ya da erkek kendi evine dönemeyecek, en azından belki sizin köyde verilen işi sürdürecektir. Bizim okula kızını ya da oğlunu gönderen anne-baba çocuğunu göndermeden önce bunu düşünmekte, çocuğunun bunu yapacı güveni olmayanlar, daha baştan bu işe kalkışmaktadır. Böyle anne-babanın sayısını bilmeden gelen lerin sayısına bakarsak aldanmış oluruz. Örneğin ben 200 kızın anne-babası kızlarını göndermek istedi, ancak bunları hesaplarınca 180 tanesi bu zorluğu göze alamadı, buna karşın 20 tanesi kızlarına güvendi; iyi de etti, kızlarını 7’si önümüzdeki sene öğretmen olacaklar. Düğer 13’ü de gelecek yıl belki köyünüze gelecek, desem siz bana ne yanıt vereceksiniz? Dinleyenler:

-Haklısın! dediler. Ancak İrfan, bu kez de bu sorunun ardındaki belirsiz amacı sezdiğinden sözünü sürdürdü:

-Bence siz, sizin köyün dışından gelen söylentilere kulakasmayın, okulumuzu kötülemeye çalışanlar var, biz bunları biliyoruz. Onların gizli amaçlarını da açığa çıkarıyoruz. Sizin köyünüzden bir arkadaşımız onlara aldanıp okulu bıraktı, gelsin buraya konuşalım; ona sorayım, iyi mi yaptı? Sınıf arkadaşları bir yıl sonra öğretmen olacaklar. Pekiyi arkadaşım Ramazan ne olacak? Okulu bırakıp köyed döneceğine dişini sıkıp öğretmen olarak gelseydi daha mı kötü olacaktı? O da benimle birlikte çalışıyordu. Taş taşımıştı, çimento karmıştı, aç kalmıştı, tarla kazmıştı falan filan. Bunların abartılı sözler olduğunu (Beni gösterek) Ağbeyim ben oraya gitmeye kalkınca bana, burada, bu kahvede, içinizde belki birilerinin de bulunduğu bir gün konuştuk. Babamla, özellikle sormaya geldik. Ağabey anlattı, biz dinledik; düşünüp taşındık karar verdik, gittim. Gittiğime de pişman değilim. Peki Ramazan arkadaşım Ağabeyimle hiçmi konuşmadı? Ramazan arkadaşım okulda kaldığı sürece ağabeyin orada öğretmen gibi çalıştığını, sevilip sayıldığını görmedi mi? Gördü de kendine, ben de oyle olmalıyım, olmak için çalışmalıyım neden demedi? Ben size de söylüyorum, o okul bizler, sizler için kurulmuş bir okul. Köylü çocuklarının rahatça okuyabileceği bir okul. Oradaki işler, inanın çocuk oyuncağı gibi işleriOyunlar arasında bir çok şeyler öğreniliyor:Geçen yıl Ankara’ya gittiğimizde hep gördük Türkiye’nin 12 blgesinde kurulmuş 12 okulun öğrencileriyle tanıştık, inşaatlarda çalıştık. Biz Kepirtepeli öğrencilerin bir yapıcı bir de marangozluk öğretmemimiz vardı. Çalışma gruplarımızı kendi arkadaşlarımız yönetiyordu. Ben ağbeyin grubunda uzun süre çalıştım. Beni zorlayan bir iş yaptırdığını anımsamıyorum. . Bu inşaat sözünün esası da okulun değil yurdumuzun talihsizliğine bağlamalıyız. Biliyorsunuz okulumuz Edirne’de koca binalarda kuruldu. Savaş olmasaydı o binalarda okuyup gidecektik. Savaş oldu binamız elimizden alındı, yersiz kaldıkÇare olarak da kendi binamızı kendimiz yaptık. Neredeyse tüm binalarımız tamamlandı. Bizden sonra gelecek öğrenciler kesinlikle bina yapmayacak ama gene de bina yapmayı öğrenecekler. Çünkü onları öğrenmeleri gerekiyor. Siz, bizim çalışmalarımızı fazla buluyorsunuz. Oysa sizin başınıza gelenlere bizler üzülüyoruz. Köyler boşalmış durumda kimi sorsan asker yanıtını alıyorum. Çarşı- pazar geziyorum tenha, çiftçi ürününü rahat satamıyor. Nedenini soruyorum yanıtı hazır:

- Devlet öyle istiyor. Be birader, devlet size bunları yaptırırken bizi oradan alıp oraya neden götürmesin? İşte devlet bizi Edirne’den aldı Alpullu’ya götürdü. Yetmedi bu kez de Lüleburgaz içine taşıdı. “Kendi binanızı buraya yapın!” dedi Kepirtepe’yi gösterdi. Bu da yetmedi bir yıla yakın da Ankara-Hasanoğlan denilen yere gönderdi. Savaş felaketi önlenince yurdumuza döndük. Biz bu sıkıntıları atlattık diye sevinirken sizler, doğruyu öğrenme yerini şunun bunun sözlerine kanarsanız aldanmış olacaksınız. Ben gene sözü bizim kızlara getireceğim. Benimle birlikte öğretmen olacak 7 kızdan biri benim köylümdür. Kendisiyle konuştuğum gibi ailesiyle de sık sık konuşurum. Arkadaş da ailesi de okuldan memnun, öyle ki kız kardeşini de bu yıl okula alabilmek için çareler aramaktadır. Bir kız arkadaşımız da Kırıköylüdür. Onunla da konuşuyorum. Onun ailesi de çok memnun. O denli memnunlar ki onlar da geçen yıl bir erkek oğullarını bizim okula verdiler. Başka köyler böyle yakınlık gösterirken sizin köydeki o 15 kızın babası ne düşüğnüyor? Ben de bunu merak ediyorum. Bir başka konu da bizim okula her isteyenin girememesidir. Ayrıca okuldaki kız sayısının artması, onların çalışacağı köylerdeki koşullara bağlıdır. Köyünüze gelecek yıl bir arkadaşımız gelse burada rahat çalışabilir mi? Siz ona nasıl yardımcı olacaksınız? Arkadaş, okul çocukları yanında köydeki yetişkin kızların da eksiklikleriyle ilgilenecek. Evlenme çağındaki kızlarınızın sorunlarıyla öğretmenin ilgilenmesini hoş görecek misiniz? İrfan sözünü uzattı. Tam bu sıra da Eğitmen Mustafa Ağabey geldi. Son soruyu duymuş gülerek:

-Ya, ya ya ilgilenecekler tabii. Kız gelir gelmez çevresini sarıp soracaklar? Ne dedi? Söylemezse kızı pataklayacaklar, söylerse söylediklerini çarpıtıp hemen komşulara iletecekler. Çok değil devrisi gün öğretmen aklından geçmeyen münasebetsiz bir sözü söylemiş olup olamayacağını kendine soracak!” Mustafa Ağabeyin sözüne herkes güldü. Gülüşler arasında “Öyle; öyle!” diyenler de oldu. İrfan kendi köylerinden bir örnek verdi. Köylerinde 3 yıldır çalışan Cemile Öğretmeni tanıdığını, çok çalıştığı halde çevresine yararlı olamadığını sonunda köyden ayrılmaya karar verdiğini, çalışkanlığı ilgililerce bilindiğinden onu istediği yere atadıklarını, işte o Cemile Öğretmen şimdi Kepirtepe’nin başarılı öğretmenleri arasında olduğunu anlattı. İrfan izin isteyip ayrıldı. Uğurlamak için çıkınca İrfan’a teşekkür ettim. Benim söylemek istediklerimin hepsini söylediğini anlattım. İrfan gülerek: “Abi bu bizim köylülerin hepsi bu kafada. Sen ne söylersen söyle onlar gene gidip Lüleburgaz’da peydahladıkları kimselerin söylediklerine inanıyorlar Ramazanların evi önünden geçerken Ramazan ‘a uğrayalım mı dediğimde İrfan: “Ne uğrayayım ona Abi, aleyhimizde konuşanların ekmeğine yağ sürdü, ben ne arayayım onu? İsterse gelsin o bulsun beni!” deyip yürüdü. İrfan’ı köprüye dek geçirdim. Dönünce oldukça rahatlamıştım. Kahvede kimse kalmadıkğını görünce dükkana geçip plakları elden geçirdim. Hangi plaklar makbule geçer, onları seçmeye çalıştım. Yeni plakların bir çoğu film şarkıları. Ellerim plaklarda, gözlerim şarkılarda olmasına karşın aklımdan gene İrfan geçti: “İrfan, gerçekten okuldan bu denli hoşnut mu? Yoksa kendini savunma duygusuyla mı böyle konuştu? Mustafa Ağabeye de biraz şaştım. İki ikiye konuşurken köyden, köylülerden hep hoşnut olduğunu söylerdi. Oysa bugün tersini söyledi: “Bunlar çıkarının olduğu yerde değil kendilerini aldatanların yanında olmaktan büyük haz duyarlar!” deyip gülünce kendisine dik bakanlar oldu. Sanırım Mustafa Ağabeyden hoşnut olmayanlar var. Ali Ağabeyim yorgun olduğunu söyleyip eve gitti. Bu akşam da nöbetçi benim. Nedense bu akşamki nöbetçilik hoşuma gitti. Gelen olmasa da kahveyi kapatmayıp plakları iyice elden geçireceğim. Derdemez gelenler oldu. Başta Şerif Enişte geldi, gelir gelmez de sordu: “Benim dediğimi düşündün mü? ”Birden anımsayamadım, o anımsattı: “Bizim köyün bir künyesini tutacaktın, unutma tut”dedi. Söz verdiğimi, elimden geleni yapacağımı, yarından sonra ona başlayacağımı söyledim. Biz konuşurken Abbas Amcam geldi. Abbas Amcamla Şerif Eniştem çok iyi anlaşırlar. Şerif Eniştem Abbas Amcama: “Benim saygım senin babana sonsuzdu, sen ona layık evlat oldukça benim saygım sana da sürecek!” der. Abbas Amcam yeni yazıyla yazılmış bir Pir Sultan Abdal buldum!” deyip geri almak üzere bir kağıt verdi. Sonra da Şerif Enişteye aramızdaki konuşmaları, benim şiir sevdiğimi anlattı. Şerif Enişte gülerek: “Ben bunu herkese söylemem, ben ocaktan yetişme Bektaşiyim, Benim evim Evliya Evidir. (*) Bu nedenle ben bunları iyi bilirim. Merak ettim sen bunları nereden öğrendin? Sizinkiler biraz dağıttılar, onlardan öğrenmiş olamazsın? ”dedi. Bunları okullarda okuttuklarını anlattım. “Ancak biz, salt sözlerini okuyup anlamları, şekilleri üzerinde duruyoruz. . Sizin gibi simgeler üzerinde durmuyoruz!” dedim. Şerif Enişte gülerek: “Öyle de, yoksa herkes cumbur-cemaat bizin yola mı döküldüler, diyecektim!” dedikten sonra gülerek: “Kimse yokken şunu bir de bana oku!” dedi. Şiiri okumaya başlayınca da :

-Hııııı, bunu, diyen güzel demiş! dedikten sonra dikkatle dinledi. Sonunda da:

- İşte biz bundan yoksunuz, bu güzel sözleri başkasından duymak bizim kaderimiz. Oysa bunu kendim okuyup, kendim haz duymak isterdim. Böylece bizim Yolumuz da insanı tamamlayamıyor. Zincir gibi birbirine bağlıyor. Neyse ki bizde bu bağlılık var. Elalem hepten ortalıkta! deyip güldü. Bu kez de bana sordu:

- Sen şimdi benim ne dediğimi anladın mı? Anladığımı söyledim. “Nereden anladın? Ne dedim? ”diye sorunca Abbas Amcam benim Vahit Dede ile mektuplaştığımı, Vahit Dedenin sık sık okula uğradığını anlattı. Şerif Enişte buna inandı. Oysa ben bunları daha köydeyken öğrenmiştim. Vahit Dededen kaptıklarım ise bildiklerimi perçinledi. Gelenler olunca konuşmamız bölündü. Geç vakit oyuncular geldi. Gene aynı dörtlü. Gelir gelmez de karpit lamb asını gözden geçirdiler. Yandaşlar bu gece daha kalabalık oldu. Komşumuz Pehlivan Ali’nin oğlu Kadir’le Dedeali Ali dedikleri de katıldı. . Şerif Enişte ile Abbas Amcam erken ayrıldılar. Oyunculara çaylarını verdikten sonra şiiri birkaç kez okudum. Çok kolay yazılmış gibi geldi. Okudukça da sevdim.

 

Bülbül Olsam
 
Bülbül olsam varsam gelsem
Hakkın divanına dursam
Ben bir yanıl alma olsam
Dalında bitsem ne dersi.
 
Sen bir yanıl alma olsan
Dalımda bitmeye gelsen
Ben bir gümüş çövmen olsam
Çeksem indirsem ne dersin
 
Sen bir gümüş çövmen olsan
Çekip indirmeye gelsen
Ben bir avuç darı olsam
Yere saçılsam ne dersin
 
Sen bir avuç darı olsan
Yere saçılmaya gelsen
Ben bir güzel keklik olsam
Bir bir toplasam ne dersin
 
Sen bir güzel keklik olsan
Bir bir toplamaya gelsen
Ben bir yavru şahin olsam
Kapsam kaldırsam ne dersi
 
Sen bir yavru şahin olsan
Kapıp kaldırmaya gelsen
Ben bir sulu sepken olsam
Kanadın kırsam ne dersi
 
Sen bir sulu sepken olsan
Kanadım kırmaya gelsen
Ben bir deli poyraz olsam
Tepsem dağıtsam ne dersin
 
Sen bir deli poyraz olsan
Tepip dağıtmaya gelsen
Ben bir ulu hasta olsam
Yoluna yatsam ne dersin
 
Sen bir ulu hasta olsan
Yoluma yatmaya gelsen
Ben bir Azrail olsam
Canını alsam ne dersin
 
Sen bir Azrail olsan
Canımı almaya gelsen
Ben bir cennetlik kul olsam
Cennete girsem ne dersin
 
Sen bir cennetlik kul olsan
Cennete girmeye gelsen
Pir Sultan üstadın bulsa
Bilece girsek ne dersin

 

Oyuncularla ilgilenmediğimi, şiir okuduğumu gören Ali yanıma geldi. Ne okuduğumu sordu. İlgilendiğini görünce okuduğum şiiri gösterdim. Ayrıca Abbas Amcamdan aldığımı da belirttim. Ali, babasının da toplantılara gittiğini söyledi. Arkasından da, “Ama onlar bunları gizli yapıyorlar, siz nereden biliyorsunuz?” diye sordu. Şiirlerin gizli olmadığını, bunların kitaplarda bulunduğunu, bu şiiri yazanın başka şiirlerini bulduğumu, bunu bulamadığım için amcamdan aldığımı, amcamda olmayan bir Hatai şiirini de amcama benim verdiğimi anlattım. Bizim konuşmamızı duyanlar çevremize toplandılar. Komşumuz Pehlivan Ali’nin oğlu Kadir’in bu konuda oldukça bilgili olduğunu görünce şaşırdım. Kadir’e bunları kimden öğrendiğini sorunca kuşkulanır gibi oldu. Bu kez de Bektaş’ın kardeşi Ali’yi göstererek bun ların doğrusunu o biliyor, onun babası gibi ağabeyi Bektaş’ın da bu Yolda olduklarını söyledi. Bektaş Ali bunu duyunca başını kaldırıp seslendi:

- Bunların konuşma yeri burası değil! Konuşmayı zaten ben de uzatmak niyetinde değildim, “Haklısın!” deyip oyuncuların masasına gittim. Oyunu bu gece İsmail Hasan kazandı, “Üç Ali’ye karşı bir Hasan!” diyerek dağıldılar. Onlar gidince dört yıl önceki durumumu düşündüm; ben de böyle 66 oynardım. Özellikkle Kasım Hüseyin’in kahvesinde her gece birkaç el devirirdik. Şimdi oyun olarak tek satrancı seviyorum. Ancak ona da gerektiği kadar zaman ayıramıyorum. Usanmadan oynadığım oyun müzik, müzik notaları. Akordiyonu özledim. Ya piyano! Öylece kaldı gibi. Piyano parçalarının hiç birini tam ezberleyemedim. Özellikle sol el notalarını ezberlemek olası değil. Asım Öğretmenin dediğine göre akordiyon için yazılmış notaların da sol eli varmış. Herkes uyumuş; sessizce yattım. Okuldan ayrılalı bir hafta oldu. Bir haftadır kar yağmadı ama, yağmış olan kar da kalkmadı. Her yerde böyle mi acaba? Buralarda böyle olduğuna göre Edirne tarafları da en az böyledir. Belki de oraları daha soğuktur. Edirne gezisi düşünenler ne yaptılar acaba? İsmet’i düşündüm, uyurken genellikle sesli soluyor. Ev de de öyle mi acaba? C ‘yi anımsadım, gerçekten öyle mi düşünüyor? Eğer sahiden öyle düşünüyorsa C akıllı bir insan. Zeliha olayı için:

-Yeni bir kararsa söz söylemeye hakkım yok ama eskiden böyle bir karar varsa üzülürüm; o zaman iki yüzlülük yapılmış olur, bunu asla affetmem! Nasıl affetmeyecek acaba? Benimle hiç mi konuşmayacak? Ya Zeliha böyle bir şey olduğunu söylerse ne olacak? Ben gidip “Yalan söylüyorsun!” diyecek durumda değilim. Benimle karşılaşıp böyle konuşsa belki derim ama karşılaşmak da olası değil. Belki de Zeliha böyle bir söz söylemedi de uydurdular. İyi ki Hasan Dayım bu sıra köyde değil. Olsaydı, karşılaşınca çok utanacaktım. Konu açılsa, kendimi savunurum da konuyu benim açmam, hem anlamsız hem de tehlikeli…

 

6 Şubat 1943 Cumartesi

 

Oldukça geç kalktım, ablam yok. Ablam dün Ayşe Yengene gitmeyecek misin?” diye sormuştu. Yahya’nın sesini duyunca anımsadım; Yahya’ya seslendim: “Yumurtanız var mı?" Ayşe Yengem duymuş, hemen yanıtladı “Yiyen olunca yumurta bulunur, değil mi oğlum? ”Yahya anladı, bağırdı, “Var", tekrarladı "yımırta var!” Koşup geldi, elimden tutarak beni götürdü. Mahmut ağabeyim izinden daha yeni gitmiş; Fatma yengeme göre daha rahat gibi görünüyor. Belki de öyle görünmeye çalışıyor. İlk sözü askerlik üstüne oldu: “Gazete okuyorsunuz, öğretmenlerinizle de konuşuyorsunuzdur; ne olacak bu savaş işleri? Böyle ilanihaye asker mi kalacak bu insanlar? Eskiden Yemen’e gider gelemezlermiş; şarkılarını duyuyoruz. Bizimkiler yakınlar da ama, Yemen ‘e gitmiş gibi uzattılar. Bu soğuklarda çadırlarda kalıyorlar. Yarısı hastalanmış fakirciklerin!” Üsteğmenin derslerde anlattıklarının olumlu taraflarını, daha doğrusu bizim savaşa girmeyeceğimizi anlattım. Mahmut Ağabeyim de benzer sözler söylemiş, yengen o bakımdan rahat ama yaşam koşullarının ağırlığından yakındı. Sözü Bektaş Ağabeyime getirerek savaşa girmedi ama savaşta yaralanmış gibi oldu. Askerlik öncesi durumuna kim getirecek onu şimdi? ”Yengem hem konuştu hem de bana kahvaltılık hazırladı. Ben onları yerken Yahya birden tepinmeye başladı. Ayaklarını yere vurup silkinir gibi yerinde dönüyor. Nedenini yengem açıkladı:

- Yumurta neden yemiyor muşum? Yumurta sözü edilmişti, söz neden yerine getirilmemiş? Ayşe Yengem sözü bir ara Lüleburgaz’a inince Emin’le görüşüp görüşmediğimizi sordu. Sık sık görüştüğümüzü, Emin’le çok iyi anlaştığımızı söyledim . Yengem sevindi:

- Doğrusu da bu, büyükler kendi sorunlarını çocuklara geçirmeseler ne iyi olur. çocukların ne suçu var, onların anlaşmazlıklarında? Yengemin ne demek istediğini bildiğim halde bilmezmiş gibi dinledim. İçi yanarak anlattı. Emin’in babası ile kardeş. Babalarından kalan hiç değilse anımlık için bir ya da iki parça istemiş. Vay efendim, kızlara tarla payı verildiği nerede görülmüş! deyip küsmüş. Küsüş o olmuş. . Emin o zaman bebekmiş, şimdi kocaman delikenlı olmuş ama öz halasını göremiyormuş. İçimden düşündüm. Emin’in babası görünüşte çok uysal tavırlı biri, okumuş, zaten lakabı da Hoca, Köyde Hoca Mustafa olarak anılıyor. İşin ilginci Vahit Dede ile karşılaştığımda Vahit Dede önce babamı sorar sonra da Hoca Mustafa nasıldır? ”diye sorar. Köye gidince onu gör, konuş!” der. Konuşmamız uzayınca Yahya gene mızmızlanmaya başladı. Ali Rıza’ya gidecekmiş. Ben ayrılırken Ali Rıza ile ikisi de arkama takıldılar. Onları kahveye götürdüm . Ali Ağabeyim su kaplarını hazırlamış. Aralıklarla bir kaç kes kuyulara gittim, geldim. Mustafa Ağabeye, günlük proğramların yapılışını sorduğumda cumartyesi günleri öğleden sonra okulda bunları hazırladığını söylemişti. Okula gittim. Mustafa Ağabey, aksatmadan işini sürdürdü ben de İlköğretim Dergilerini karıştırdım. Dergine yararlanılacak çok yazılar var. Bunlardan birisi bizim çalışmalarımıza da yardımcı olabileceğini düşünerek aldım . Muvaffak Uyanık’ın 3530 sayılı Beden Eğitimi Yasası gerekçelerini anımsatan yazar “Köy Enstitülerinde Beden Eğitimi çalışmalarını değerlendirmektedir. ”Köy Enstitülerinde, derin nazarlı öğretmenlerin müşahedeleri de iş, oyun ve sporun biribirinden ayrı ve her birinin hayati birer ihtiyaç olduklarını belirtmektedir. Sabahın ayazından öğle sıcapına kadar toprak belleyen, duvar ören, örs başında ve çatı üstünde çalıoşan köy enstitüsü gençlerinin artık yorulduklarını sandığımız bir işmolasında, türlü oyun çıkardıkları, halay çekip keyiflendiklerni müşahede etmişizdir.

Tabiat bazı sporları cebrediyor:

Çeşitli tabii arızaları olan Türk yurdunda binlerce köy, kış mevsiminin devamı müddetince dünya ile alakalarını keserler, köy delikanlıları aylarca boş kalır, yapacak iş bulamazlar. Bu köylere evvela bir spor vasıtası olarak girecek olan kayak tahtası pek az zamanda bir nakil v asıtası olarak kullanılşacaktır. Köylü tarafından, kendi vasıtalarıyla yapabilecek, bağlama tertibatı çok basitleştirilmiş bir nevi kayak tipinin çok ucuza mal olduğu tecrübe edilmiştir. Köy delikan lılarının el emekleri ile meydana gelecek olan bu kayak tahtaları, aylarca geçit vermeyen karlı yolları açacak, komşu köylei, kasabaları birbirine bağlayacvaktır. Yaln ız bu spor şubesinde yapılacak bir gayret köy delikanlısının sağlığı ve hayatı üzerinde büyük bir değişiklik vücude getirecektir. Türk yurdunun muhtelif köşelerinde, kış mevsiminde bastıran zelzele gibi felaketlerde, karlı yollara sapğlanıpkalan imdat ekiple artık günlerce beklemeyecektir.

Köy delikanlısı dağlık mıntıkalarda iyi bir yürüyücü, gözü pek bir dağcıdır. Ata çıplak bin mesini. köyünü karşı köyden ayıran çaydan yüzerek geçmesini, kırlarda açıkta yatıp ateş yakmasını ve korunmasını bilir. Muhintindeki bütün otları tanır, tesirlerini ve tabiatlarını öğrtenmiştir. Derisinde yaz sıcağının ve kış ayazının rengi vardır.

Türk kabiliyet ve gücünü dünyaya yeniden tanıtacak eb iyi dağcılar kayakçılar, atletler, boksörler, güreşçiler şüphesiz bu köy delikanlıları içinden yetişecektir. Bu kıymetleri ihmal edemeyiz.

Vücüt kusurlarını düzeltmek:

Köy gencinin iş içinde bir tyarafı inkişaf etmiş kuvvetli vücudunu, oyun ve sporla çevik ve biçiml bir hale getirme köy beden eğitiminin amacıdır. Bu suretle köylü mükellefler daha askere gelmeden dik durmasını, serbest ve güzel bir eda ile yürümesini, koşup atlaması öğrenmiş bulunacaktır. İş ağırlığı altında çok kusurlu büyüyen genç vücutları tashih edecek ancak jimnastik ve spordur. Bedern Terbiyesi yasası, 500 den fazla işçi çalıştıran her fab rika idarwesinden beden terbiyesi teşkilat ve tesisatı istemekle bu ciheti de nazarı dikkate almıştır. (Madde 21) Aynı istekten köy muhitinde fedakarlık edilmeyecektir.

Köy Enstitülerinde:

Köylerde beden eğitimini, Yukarda beş madde için de tabii bir zaruret ve bir yasal görev olarak özetledikten sonra, bu köylerde görev alacak eğitmen ve öğretmenlerin ve görevi yapabilec ek şekilde yetiştirilmesi gerekecektir. Köy Enstitülerinde beden eğitimi, 0kulun diğer bütün faaliyetleri gibi hayata ve tabiate bağlı olacaktır. Beden Eğitimi Genel M üdürlüğünün Milli, Eğitim Bakanlığına bağlanması da beden eğitiminin büyük önemini alatan çok hayırlı bir adımdır. Bu suretle bütün memleket gençliği (şehirli ve köylü) bir elden, bir düşünce ve program ile yetiştirilebilecektir. :

Köy Enstitüleri için düşünülmüş bir beden eğitimi program taslağı aşağıda gösterilmiştir. Bu program taslağı, köy enstitüleri beden eğitiminin diğer okullardan ayrı bir şekil alması zorunluluğu hakkındaki görüşü aydınlatacaktır:

 

KÖY ENSTİTÜLERİ BEDEN EĞİTİMİ PROGRAM TASLAĞI

Amaç.

Köy koşullarının istediği, tabiatla mücadele kuvvetine malik mukavemetli, cesur, çevik, karakterli, qcqr insanlar yetiştirmek. Bunun için Köy Enstitülerinden nezun olacak öğrencilerin:

1. Gündüz, gece, kış, yaz. Her türlü şartlar altında iyi yürümesini bilmesi, dağa, bayıra, tırmanmakta maharetli ve mukavemetli olması, yol ve hava değişikliklerine ait pratik bilgiye sahip bulunması,

2. Ata bisiklete binmek, yüzmek, kayak yapmak, güreşmek, boks, silah kullanmak ve avcılık gibi becerileri olması gereklidir.

3. Bunlar yanında, her enstitü öğrencisinin iyi bir atlet o0larak yetişmesine çalışılacaktır. Atlamalar, koşular, taş, gülle atmak, sopa savurmak programlı bir çalışma ile geli, ştirilecektir.

4. Oyun ve spor, enstitü beden eğitimi programının önemli bir bölümü olacaktır. (Yerli oyunların canlandırılması için özellikle çalışılacaktır. )

5. Enstitü öğrencilerinin fiziki varlığını korumak ve geliştirmek için kuvvetli bir bilinç ve alışkanlık kazandırılacaktır. Günlük cimnastiklerde düzenli bir porgramla ve sürrekli olarak yaptırılmalı ved bunun alışkanlık durumuna getirilecektir.

Yürüyüş, dağcılık, kısa ve uzun geziler.

Her yıl için gittikçe nesafeyi ve güçlüğü arttıracak çevre yürüyüş ve dağcılık programları düzenlenecektir.

Bu program düzenlenirken:

 A. Programı yapacakların, değişik zamanlarda ve durumlarda bizzat ve yürüyüş görevlerini yapmış olmaları, mesafeleri, , yükseklikleri ölçmeleri, durak yerlerini ve tehlikeli geçitleri saptaması gerekir. Programın, çevrenin doğak engellerini belirten bir kroki çizecekl ve ayrıntili bilgi toplanacaktır.

 B. Yürüyüş sırasında yürüyüş, dağa tırmanışlarda ya da benzer çalışmalarda yapılan işler hakkında sıcağı sıcağına bilgi verilecektir.

C. Yürüyüş, dağcılık araç ve gereçleri, bu gereçlerin korubması, hakkında esaslı, pratik bilgilert verilecektir.

D. Yürüyüş ve dağcılıkta çevre incelenmelerine de önem verilecektir. Bu suretle Tarih, Coğrafya, Tabit Bilgisi derslerine bilgi toplanmış olacaktır.

 E. Kamp kurmak, konaklamak, çadır kurmak, yemek pişirmek, nöbet tutmak gibi işler yaptırılarak ortak yaşam paylaşımına alıştırılacktır.

 F. Yürüyüş, dağcılık ve seyahatlerde kafile disiplinine her görevden üstün olarak dikkat edilmeli, kayıtsız ve koşulsuz iteatın esas olduğu telkin edilmelidir.

G. Enstitü öğrencileri, yakın ve uzak yurt köşelerini tanımak için, yaya, atlı, arabalı veya diğer araçlardan yararlanarak kısa ve uzun geziler yapacak, çevre enstitülerle temas edecek, en dar anlamı ile enstitünün öğrenci aldığı bütün illeri gezmiş bulunacaktır.

H. Yürüyüş, dağcılık ve kış sporları için öğrencnin çev rede sığınaklar, kulubeler, kamp yerleri, susuz yerlerde çeşmeler, manzaralı yerlerde oturacak yerler, rüzgar tutan köşeler hazırlaması, gezme sahasını tanıtacak levhalar ve işaretler dikmesi, yürüyüş ve dağcılık programının iş konularıdır. Öğrenciler, kullanacağı yürüyüş ve dağcılık araç ve gereçlwerini kendisi hazırlamalıdır. (Kayak, kayak mumu, ayakkabı yağı, çadır, çorap, atkı, başlık, kazak gibi)

 I. Enstitü öğrencileri her yıl en az 15 gün sürekli ve çev renin değişik yerlerinde bir kamp kuracaktır. Kampın her türlü işleri öğre ciler tarafından yapımalıdır.

 Yürüyüş ve gezilerde pusula ve harita kullanılması; değişik araçlarla yön bulma, hava değişikliklerinin önceden nasıl saptanacağı gösterilmelidir. Mesafe tayinleri ve izcilik eğitimi yaptırılacakltır. (Devam edecek! )

 

Yazı, sandığımdan daha uzunmuş, Mustafa Ağabey kalkınca ben de bıraktım: “Başka bir gün gelir yazarım!” deyince Mustafa Ağabey, dosyaladığı yerden dergiyi çıkardı: “Evde daha rahat yazarsın, işi bitince getirmene de gerek yok Kahveye geldiğimde alırım!” dedi. Birlikte çıktık. Mustafa Ağabey gülerek:İşte benim hafta tatilim şimdi başladı!” deyip saatini gösterdi. Saat 16’10. Ona göre tüm resmi görevliler tam 3 saat 1o dakika önce görevlerini bıraktılar. Üstelik onlara sorsan öğretmenlerin pek işi yok, derler. Ben şimdi gidip evimin işlerini yapacağım. İşin bir başka yönü de sözde çok bilgili sayıldığımızdan eve gelip akıl danışmalar olmakta. Onları gücendirmeden inandırıcı yolar göstermek o denli oyalayıcı aynı zaman da üzücü ki insanın evdeki huzuru da kaçıyor: “Yardımcı olacağız ama yapacağımız yardımlar, bizim gücümüzün yettiği yerlerdeki yardımlar!” deyip kestirirsen kötü oluyorsun. Zaman zaman eski üfürüklçü hocaların durumuna düşmek olası, işte beni asıl üzen de bunlar. Sakin kahvede konuşmalara bakıp, o insanları değerlendirme, onlar biribirlerine karşı öyle aslan kesilirler. Kendi sorunlarıyla başbaşa kaldıklarında aslanlıkları kalmaz, acınası bir duruma girerler.!” Mustafa Ağabeyin içtenlikle kendi durumunu belirtmek için anlattıkları beni daha kesin tavır almaya zorlar gibi oldu. Kesinlikle köye dönmeyeceğim. Koşulum salt kendi köyüm değil tümüyle köy öğretmenliğinde kalmayacağım. Daha doğrusu kalmamak için çabamı arttıracağım.

Eve dönünce ablam gülerek karşıladı: “Bizim kaçak geldi, görmedin değil mi? ”dedi. Duraksadım:Bu kaçak da kim ola ki? ”diyecektim ablam açıkladı: “Görmedin değil mi? “Babam geldi!” dedi. Şaşırdım:

- Bu karlı günde nasıl gelir. ? Ablam Kızılcıkdere’den gelen bir arabayla geldi!” deyince rahatladım. Sağlığı iyiymiş. Kahveye gidecektim, vazgeçtim: Babamla kahvede karşılaşmak istemedim. Ablama:

- Ali Ağabeyim Kırklareli yolculuğundan kurtuldu! dedim. Ablam da ona sevinmiş:

- Pazartesi günü Lüleburgaz’a gidip dönecek. Biraz dinlenmeden hemen ertesi gün (Bu kış gününde) yola çıkmasını ben de hiç istemiyorum, iyi oldu! dedi. . Biz konuşurken babam geldi:

- Tatilini daha geç sanırdım; hoş sizin de düzenli bir tatiliniz olmuyor ya neyse daha bir haftan varmış, konuşacağız! dedi. Önce ablam sordu:

- Ağrı-sızı durumu nasıl? Babam gülerek:

- Sözde dişi öldürdüler. Dişin kökleri çürümeye terkedildi; o beni öldürecek derken ben onu alt ettim! dedi. Babam önce benim dişlerimi sordu. Arka alt dişlerimden birinde çürük olduğunu söyleyince babam:

- Aman ha, onu ihmal etme, önünde sonunda kendini gösterecektir. 20’li yaşlarımda benim de öyle bir durum olmuştu, kırıldı gitti. Ne gitmesi? tam 50 yıl sonra gitmediğini bana acı çektirerek anlattı. Babam:

- Konuşacak kadar günümüz varmış! deyip erken yatmak istediğini söyleyerek ayrıldı. Babam ayrılınca ablam kuşkulandı:

- Babam, bu saatlerde yatmazdı, yolda üşüdü mü acaba? ”diyerek üşüyen insanların çoğu kez ayırdında olmadan uykuya yattığını, uykudan uyanınca da bedeninde kırgınlıklar duyarak sızlanmaya başladığını anlattı. Ali Ağabeyim böyle bir duruma düşünce ablam, sıcak su ile bal karıştırıp içirir kesinlikle yataktan kaldırmazmış. Bir süre sonra terlemiş olan Ali Ağabeyimde kırgınlık falan kalmazmış. Ablam, içini çekerek:

–  Babama bu söylenmez. O her şeyin iyisini kendisi bildiğine inandığı için, yapılacakları kendisi söyler! dedi.

Kahveye indiğimde konu babamdı; “Nereye gitmiş, nerede kalmış, nasıl gelmiş?” Bu arada bana da pay ayrıldı:

-Oğlunun geldiğini duyunca dayanamayıp gelmiştir! Biz konuşurken babamı getiren arabacı geldi. Benim tanıdığım biri. Daha doğrusu kardeşi Veli’yi tanıyordum. Kızılcıkdere’ye gittiğimde onu da görürdüm. Kırklareli’ye sık sık gider, arabasıne paralı olarak 2-3 müşteri de alırdı. Geçen yıllarda Kırklareli’den Kızılcıkdere’ye bir kez de ben gelmiştim. Bana:

-Sen yabancı sayılmazsın ayrıca öğrencisin, senin paran geçmez! demişti. Arabacı, Kızılcıkdere’de Soti Hasan olarak tanınır. Bektaş’ın kardeşi Ali ile geldi. Bektaş’ın eşi Kızılcıkdereli olduğundan sanırım akrabalar. Önce de kahveye uğramış. Yeni görenler hoş-beş ettiler. Yollar konuşuldu. Özellikle Kızılcıkdere köyünde yıllardır konuklamış olan askerlerle ilgili sorular soruldu. Soti Hasan gülerek:

- Hastaya çorba sorulur mu? deyip gene güldü. Sorular, askerlerin aleyhine yanıt çıkacak türdendi. Oysa Soti Hasan:

- Ben kiralı arabacılık yapıyorum. Kardeşim 3 yıldır asker. İki ailenin yükü sırtımda. Askerden nemalanmasam durumum çok kötü olacakltı. Bu nedenle ben, askerden yakınanlardan değilim. Beni göstererek:

- Bilirsin, İsmet’in babası ile biz askerin ilelebet kalmasını isteriz; o müteahhit ben arabacı! Dinleyenler gülerek; “Doğru söze ne denir!” deyip konuyu değiştirdiler. Soti Hasan kendisi gerçekte Deveçatak köyüne geldiğini, babamın çok sıkıldığını anlayınca:

- Gel seni köy atayım! deyip, babamı sevindirdiğini söyledi. Kahvedekiler her zaman yaptıkları gibi Soti Hasan’ı uğurladılar. O gittikten sonra gene söz ondan açıldı. Doğru konuştuğu, çıkarını koruduğu öne sürüldü. Bu arada benim onu , ya da onun beni nereden tanıdığı soruldu. Böyle bir soruyu bekliyordum. Gerçekte Soti Hasan’ı bizim köylülerin çok iyi tanıması gerekirdi, diye düşünüyordum. Sorulunca aklımdan geçenleri anımsattım:

- Çok değil bundan 6 yıl önce gene bu kahveye Soti Hasan gelmişti. Gene böyle getirdiğini bırakıp köyden ayrılmıştı. O zaman getirdiği bir yabancıydı. Yabancı Abdi Ahmet lakaplı kişinin evinde kalmıştı. Ev sahibi ile konuk gene bu kahveye geldiler. Uzun konuşmalar yapıldı. Ev sahibi köyde muhtarlık yapmış saygın bir insandı. Onlar kahvenin büyük peykesinde konuşurken karşı taraftan birisi (Şakacı Kara Hüseyin, ) çok konuşan konuğu göstererek; kim bu Çete Hasan kılıklı adam? diye sormuştu. Kara Hüseyin çok yavaş sormuştu ama o an herkesin sustuğu bir an a rastladığı için karşı taraftan duyulmuştu. Gülenler oldu. Kara Hüseyin’e takılanlar oldu. Konu değişti. Ancak. Konukla ev sahibi, izin isteyerek ayrıldılar. Onlar gidince Kara Hüsyin’e sorular soruldu: “Sen Çete Hasan’ı nereden tanıyorsun? ”Kahvede o zamanlar çok ünlü bir eşkıya, (Soyguncu-kaatil) jandarmayı atlatmak için ova köylerine indiği de söyleniyordu. Bunlar konuşulurken köy korucusu geldi; Jandarma karakoluna ihbar yapıldığı söylenmiş; bu ihbarı değerlendirmek için bir jandarme müfrezesi köye geliyormuş. Bunu duyunca kahvedekiler şaşırıp kalmıştı. Sonraki gün ler uzun süre bu olay konuşuldu. Kara Hüseyin sorguya çekildi. Ancan bizim köyde Çete Hasan’la ilgili bir iz bulunumadı. Daha doğrusu Çete Hasan bir kaç gün sonra Sergen taraflarında vurularak yaralı olarak yakalandı ya da öldü. (O zaman öyle denmişti) Böylece konu kapanmıştı. Ben sözümü bitirince, birden “Çete Hasan ölmedi yaşıyor, turp gibiymiş, namuslu insanlar askerlik yaparken devlet onu hapishanede besliyor!” dediler. Meğer onlar, benim anımsattığım olaydan sonra bu, Çete Hasan konusunu çok konuşmuşlar. Gülüşeerek, jandarmaya ihbar yapanı ya da yapabileceklerden bir iki adı andılar. Kara Hüseyin’in karakola götürülüşünü, eski muhtar Abdi Ahmet’in sorguya çekilişini sıraladılar.

Nedense bu gece gençler gelmediler. Onlar gelmeyince kahveyi erken kapattım. Babamı merak ederek eve gittim. Ablam, babamın yattığı gibi kıpırdamadan uyuduğunu söyledi. Ablamın sağlık ölçüsü öksürmekmiş. Bir insan öksürmeden uyuyorsa o sağlıklıymış. Yatınca bir süre uyuyamadım. Kahvedeki konuşmalar beni gene eski günlere götürdü. Soti Hasan’ın kardeşi Veli’yi tanırdım. Soti Veli, akrabam Hasan Pehliven’ın arkadaşıydı. Hasan, Benli Mehmet Ali (Şimdi İsmet’in kaynı oldu) Karaburun Veli, Dede Mehmet. Bu beş arkadaşın arasından su sızmazdı. Bunların bir de kız kaçırma olayı vardı. Zühre Teyzemin kızı Ayşe’nin yakın arkadaşı Hatice’yi Hasan’a kaçırmaya kalk ışmışlar, beceremeyince suçlu olarak karakolları dolaşmışlar. Ancak Hatice’ye bir zarar v eremedikleri için ucuz kurtulmuşlardı. Başlarından geçen bu olayı bir türkü düzerek belgelendirmişilerdi. Kendi yaptıkları bu türküyü sıksık söylerlerdi:

 

“Yan da gel Haticem yan da gel,
Al gırebini tak da gel;
Al gırebini takınca,
Çık koca yola yolca gel!”

 

İçlerinden Dede Mehmet’in çok gür, güzel sesi vardı. Plaklardan öğrendiği şarkıları söylerdi. En çok sevdiği şarkılardan biri de “Esmerim vay vay” tekrarlı şarkıydı:

 

Batan gün kana benziyor
Yaralı cana benziyor
Esmerim vay vay.
Ah ediyor bir gül için
O bülbül bana benziyor,
Vah benim garip gönlüm.
Gece kapladı her yeri
Keder sardı dereleri
Esmerim vay vay.
Düşman değil sevda açtı
Bağrımdaki yareleri
Vah benim garip gönlüm!

 

diyerek uzayan bu şarkıyı bizim plaktaki şarkıcıdan bile güzel söylüyordu.

 

7 Şubat 1943 Pazar.

Yatınca geçmişe fazla dalmışım sanırım, geç uyandım. Uyanır uyanmaz da babamı sordum. Babam çok erken kalkıp kahveye inmiş. Ablam gülerek:

-O kahveyi çok özlemiştir. Bugün kendine iş bulup durmadan çalışır; sen bir ara git, ona biraz su taşı. Temizlik işlerinde bol su kullanır. O şimdi herşeyi temizlemeye kalkacaktır! dedikten sonra ablam, yaşlıların kimi tutkularından söz etti:

– İnsanlar yaşlandıkça titizleşiyor, en iyi işi kendileri yaptığına inanıyorlar. Babam da öyle, o huyunu bildiği için Ali Ağabeyin bugün kahveye pek uğramaz. Bilir ki babam, onun düzelttiklerini baştan sona değiştirecektir! Ablamın önerisine uyarak kahvaltıyı ivedi yapıp kahveye indim. Kahvede babamdan başka kimse yoktu. Babam gülerek, Kırklareli’de bir hafta beklemesi gerektiğini öğrenince köye dönmeyi hesaplarken konuk kaldığı Pehlivan amca bir öneride bulunmuş; “Onun eski köyüne gitmek!” Gidecekleri yol üzerinde de tanıdık köyler, bu köylerde eski dosları varmış. Daha birinci köyde kaldıkları gece oraya aynı zamanda çevrenin bucak Müdürü olan Vahit Lütfi Salcı gelmiş. Babamları görünce onlara katılmış. Köyün yaşlılarını hep tanıdıkları için köy şenliğe dönüşmüş. O köyde iki gece kalıp bu kez Vahit Dedenin kaldığı Keşirlik Bucağına gitmişler. Kış başlayınca bucakta tutuklu gibi yaşayan Vahit Dede, babamlardan ayrılmayarak, Ahmatlar (Ahmetler) köyüne dek onlarla gelmiş. Vahit Dedeyi çok seven köylüler, şölenler hazırlayıp şenlenmişler. Babam istenen günden bir gün sonra Kırklareli’ye dönebilmiş. Hastane Baştabibi Doktor Cevdet Beyin yardımıyla babamın işi görülmüş. Babam bu kez Kızılcıkde’ye geçmiş. Oradan Deveçatak köyüne bir araba çıkınca Deveçatak’tan yürümeyi göze alıp atlayıp gelmiş. Bu kez de arabacı babamı bırakmayıp bizim kahveye dek getirmiş. İşte babamın 10 günlük gezisi böyle geçmiş. İlk iki gün dişlerinde ağrı olmuş ama, o hengame içinde bu ağrılar da geçmiş. Babam, Vahit Dedenin beni çok takdir ettini söyledi. Babama; “O çocuğa güven, sakın ona yönlerdirici olmaya kalkma, bırak gönlünce çalışsın, yaşamını kendi kazansın. Senin başka oğulların var, onu köy için yok say, Müderris amcası gibi gitsin gidebileceği yerlere kadar!” demiş. Babamın rahat konuşmasına sevindim, Vahit Dedenin güvenmesinden mutlu oldum. Bu arada kahveye gelenler oldu, bundan yararlanarak su kaplarını alıp önce içme sularını, sonra temizlik sularını taşıdım. Ablamın dediklerini de anımsayıp ara ara babamı izledim. Gerçekten çay bardaklarını, kahve fincanlarını birer birer alıp kaldırdı. Kimilerinin yerini değiştirdi, kimilerini gene aynı yerlere koydu. Çay kaşıklarını kaynar sudan geçirdi, içlerinden bazılarını ayırıp hazırladığı bir suya koydu. Su kabını dükkana geçirince elimde olmayarak baktım. İlgilendiğimi görünve açıkladı. Su, küllü suymuş, meşe külü. Kaşıkları o su ile biraz ovarak yıkanırsa parlaklaşırmış. Bana da:

– İstersen bir dene! dedi. Babam kahveye geçince dediğini yaptım. Özellikle suyun dibine çoken tortu ile ovunca kaşıklar kalaylanmış gibi parlıyor. Bir süre kaşık parlattım. C ile bu salı günü burada buluşacağımızı konuşmuştuk. Ne var ki o plan uygulanamayacak duruma düştü. Ben onu önerirken babamın olmadığını, Ali Ağabeyimin de salı günü babamı almak üzere Kırklareli’ye gideceğini hesaplayarak söylemiştim. Oysa bu alı günü ikisi de burada olacak. C bunu anlar mı, yoksa ben uyarmalıyım? Bir yandan gözlerim onların bahçesine takılı bir yandan da bunları düşünüyorum. Sanki ev boşalmış gibi dışarı kimsecikler çıkmadı. Bacanın dumanı dikkatimi çekti, yeni ateşlenmiş gibi kara dumanlar çıkıyor. “Öyleyse evdeler!” deyip kahvye geçtim. Bu arada Abbas Amcam geldi. Babam Abbas Amcamı çok sever, Bana anlattıklarını bir de ona anlattı. Abbas Amcam Vahit Dede için üzünçlü sözler söyledi: -Koca Salcı Baba, gitti Keşirlik denen İzbeliğe sıkışıp kaldı. Bir zamanlar ona Trakya'nın bütünü dar geliyordu. O da buna şaşarak; “Trakya kazan ben kepçe, karıştır babam karıştır!” deyip gülerdi. Ne hikmetse bir çok güzel işi teperek Bucak Müdürlüğüne bağlanıp kaldı. Bir önceki Vali İhsan Bey oynadı ona bu oyunu. Salcı Baba bunu bir ödül olarak sandı ama aslında bir kayıptı. Şimdiki Valı Kazım Bey, zaman zaman çağırıp gönlünü alıyor ama iyice rahata alıştığı için o da bir değişikliği göze alamıyor!” dedi. Babamsa Vahit Dede’nin yaşamından memnun olduğunu anlattı: -Onun da bir düşündüğü vardır, çocuk değil ya bu! deyip kestirdi. Vahit Dede bizim köylülerin çok saydığı bir kimse. Onun adı geçince, onun adının karıştığı sayısız olay sıralanır. Kimisi ermişlik üzerinedir, kimisi söylediği sözler, yaptığı şakalar üzerinedir. Özellikle de Alpullu Şeker Fabrikası Bandosunu çalıştırdığı zaman köye bandoyla gelip günlerce kalması, bizim köyde olduğu gibi komşu köylere gidip konser düzenlemesi köyümüz için olağanüstü bir olay olarak anılır. O olayı ben de hiç unutmuyorum. Nasıl unuturum? Bendeki müzik tutkusunu körükleyen bir olaydır o. Gramofon plaklarından dinlediğim müzikleri severdim ama, onlar benim için düşsel olaylardı. Oysa bandoda çalınanları benim gibi insanların çaldığını, plaklardaki o güzel sesleri ise ayrı ayrı müzik çalgılarının çıkardığını, o çalgıları insanların kullandığını o bando da yakından görmüştüm . Öyle ilgi duymuştum ki babam önlemeseydi bandoya bile yazılacaktım.

Ben bunları düşlerken kahvede bir kaynaşma oldu. Gelen birini karşıladılar:Hoş geldin, nerede kaldın; seninle gidenler defalarca geldi:Bizi terkettin sanmaya başlamıştık!” sözleri arasında Salim Dayımın gülüşü duyuldu. Dükkan kapısından bakınca beni gördü, konuşmasını kesip geldi “Çok şükür Kavuşturan’a!” diyerek karşımda durdu, özlemle yüzüme baktı, sarıldı; “Ben görmeyeli büyümüşsün, buna ayrıca çok sevindim!” dedikten sonra yerine oturup yarım kalan konuşmasını sürdürdü. Salim Dayım Adapazarı dolaylarındaki birliklerde askerdi. Geçen yıl biz Hasanoğlan’dan Kepirtepeye dönerken iki gün Arifiye Köy Enstitüsü’de kaldığımızda beni karşılamıştı. İlginç bir karşılaşma olmuştu benim için. Salim Dayımın bir yerde asker olduğunu biliyordum. Ancak böyle Köy Enstitüsü bitişiğinde olduğunu düşünmüyordum. Beni sevdiğini biliyordum ama bu denli ilgileneceğini de sanmıyordum. Ben Köy Enstitüsünde okuyorumya, Salim Dayım Arifiye Köy Enstitüsü bitişiğinde birliğe gidince olanak buldukça Arifiye Köy Enstitüsüne uğramış. Tatlı dilli olduğundan, okulda çalışan bir çok tanıdık edinmiş. Enstitü Müdürü Süleyman Edip Balkır’la bile selamlaşır duruma gelmiş. Kısacası o çevre öğrencilerini tanımış, Köy Enstitüleri üstüne oldukça bilgi toplamış. Bu ilişkileri sürerken bizim Hasanoğlan’dan dönüşte orada konuk kalacağımızı da öğrenmiş. Biz, trenden inip konuk grubu olarak okulun salonunda toplanınca adım çağırıldı. Çağrılan yere gidince Salim Dayımla karşılaştım. Olaya, arkadaşlarımız gibi başımızdaki öğretmenlerde şaşırdılar. Sanırım o an grubun en mutlu insanı bendim. Başımızdaki öğretmenimiz Namık Ergin gülerek; “İbrahim, yarın Haydarpaşa Garında İstanbul Valisi Sayın Lütfü Kırdar seni karşılarsa hiç şaşmayacağım!” demişti. Salim Dayım bununla da kalmadı, devrisi gün beni alıp birliğine götürdü. Meğer kaldığı yer, okula çok yakın olan Kalaycı Köydeymiş. 10 kişilik bir atlı, (küçük) birlik. Başındaki komutan da Salim Dayım. Görevleri ise bulundukları tepeden Sapanca Gölü ile çevresini gözetlemek, Adapazarı yolu üstündeki komutanlığa günlük rapor vermekmiş. Salim Dayım benim için, elma, üzüm, karamuk reçelleri hazırlamıştı. Askerlerce de çok sevildiğini anlamıştım. Beni okula getirdi. Okulun çayevi varmış, çay içtik. Biz çay içerken bir bayan geldi Salim Dayıma takıldı:

- Komutan, bir hemşeri buldun, gözün aydın! dedi Salim Dayım beni sanki kardeşiymiş gibi anlattı. Bayandan ricada bulundu:

- Sana emanet ediyorum, buradan memnun ayrılsın! dedi. Bayan ciddi ciddi söz verdi. Bayan ayrılınca Salim Dayım bayanın Süleyman Edip Balkır’ın özel hizmetlerini gören kimse olduğunu, o nedenle okulda sözü geçen biridir! diyherek beni de bildilendirmişti. Gerçekten aynı bayan, içlerinde benim de bulunduğum bir grubu Müdür Süleyman Edip Balkır evine akşam yemeğine çağırdığında işleri yapanları yönlendiriyordu.

Salim Dayım devrisi gün de erken olmasına karşın trene dek gelmişti. O gülerek benim düşündüklerimi biraz farklı olarak anlatmasına karşın zaman zaman onu dinledim. Yalnız bir ara belleğimde bir acaba oluştu:

- Acaba (! ? )

Bu anlattıklarım olup geçtikten birkaç gün sonra ben köye gelmiştim. Salim Dayımı gördüğümü, iyi olduğunu, gördüklerimin tümünü yengeme anlatmak için Küçük Ablamla evlerine gitmiştim. Yengem anlattıklarımı dinleyince sanki pek memnun olmamış gibi bir durum takınarak benden çok ablama:

- Bizimkinin konuşurken ağzınsdan bal akar ama eller kurnazdır, onun yumuşaklıklarından istifade etmesini bilirler! gibi bir söz söylemişti. Salim Dayım ayrıldığında ise o konuştuğu bayan bana:

- Salim, gerçekten dayın mı? Evli mi, çocukları var mı? Sahiden sizin köyde mi orturuyor? ”i gibilerde iyiden iyiye sorular sormuştu. Ben de:

- Evli olduğunu, iki çocuk büyüttüğünü, bizim köyde oturuyor! söylemiştim. Bunu Salim Dayıma söylediğimde ise o, gülerek:

- Doğruyu söylemişsin, ben ondan hiçbir şeyi saklamıyorum! yanıtını vermişti. Bunları bir arada düşününce Hanıfe Yengemin kuşkuları gerçek olabilir, gibi geldi bana. Birden Salim Dayımın yüzünde çarpılmış gibi bir kusur gördüm. Salim Dayım ballandıra ballandıra Sapanca dolaylarını, oradaki meyva bolluğunu, suyunu, toprağını özet olarak her şeyini övüp övüp “ Ah” çekiyordu “Yaşanacak memleket ama ne yapacaksın? Kaderimiz bizi buraya bağlamış!”

Salim Dayım çok kalmadı, “Tekrar görüşelim!” diyerek ayrıldı. O gidince konuşmalar onun üstüne oldu:

-Tatlı dilli, olduğu söylendi, tatlı dilli oluşunu ise genellikle Lüleburgaz pazarında sergi açıp pazartesi pazarında satıcılık yapışına bağlandı. Konuşmaları dinlemiştim, bu kez sordum:

“Pazarcılık yaptığı için mi tatlı dilli, yoksa tatlı dilli olduğu için mi pazarcılık yapıyor? “Furtun Şerif Enişte kimi kez yaptığı gibi elini dizine vurup güldü:

– Bakın işte okumamış bir insan bu soruyu soramaz! dedi bana dönerek:

– Bir daha de o demimki dediğini! Sözü tekrarladım:

– Pazarcılık yaptığı için mi tattı dilli, yoksa tatlı dilli olduğuı için mi pazarcılık yapıyor? Bu kez herkes güldü. Konuşmalara az katılan Arabacı Ali, sanırım iyi dinlememiş, ikisi arasında ne fark olduğunu sordu. Ben sustum, kendi aralarında bir süre konuşup gülüştüler. İyice sıkılmıştım, dükkana girip öteki kapıdan eve geçtim. Yarım kalan Beden Eğitimi yazısını yazdım.

2

Diğer sporlar:

Mahalli sporlar esas alınarak, çevrenin koşul ve öğrencilerin yetenekleri de göz önünde bulundurulacak, spor programı çizilir. Fakat her enstitü öğrencisi, muhakkak yapmağa mecbur olacağı spor türleri saptanacaktır.

A. Ata binmek. (Atan bakmak süretiyle öğrencinin ata alıştırılması ve sevdirilmesi, manej, atlı gezintiler, cirit, atlı oyunlar ve atlı müsabaklalar.

B. Bisiklet (Makine bakımı ve ufak onarımları, bisikletle temrinler, bisikletli gezintile ve seyahatler, bisikler yarışları; koşullar elverdikçe öğrenciye motör, otomobil kullanması da öğretilecektir. )

C. Yüzme (Derede, havuzda, gölde, denizde yüzmek, can kurtarma eğitimi, basit atlamalar. )

D. Kayak-Kızak. (Düzde ve dağlık arazide kayak ve kızakla hareket, Kayakla dönüşler, kar sapanı, yokuşlara çıkma alıştırmaları, yön de-ğiştirmeler, alıkomalar, duruşlar, basit atlamalar. Kayak ve kızak gereksinimlerinin bakımı. )

E. Güreş ve Boks. ( Mahalli güreş ve kuralları ve yöntemlerinin saptanması, ve islahı. Güreş ve boksa ait klademeli bir programla çalışma. Bu iş için çevre pehlivanlarn da vwe öğrencinin iyi güreşen lşerinden yararlanılm alıdır. Bopks için eldiven, boks torbası ve güreş minderı basit olarak öğrenciler tarafından yapılmalıdır. )

F. Avcılık ve atış talimleri. (Balık, kuş, çev renin zarar veren hayvanlarını avlamak. Atış çalışmaları, askerliğe hazırlık derslerimnde özel programlarına göre yapılacaktır. u işlere ait araç ve gereçlerin bakımı ve hazırlanması. Ok atma. )

3.

Atletizm

Öğrencinin iyi bir atlet olarak yetişmesi için:

KoşularLSürat koşuları, m ukavemet koşuları, engelli koşula, Bayrak yarışı. )

Atlamalar. (Uzun atlama, yüksek atlama, sırıkla atlama. )

Siklet atma. (Taş, gülle ve sopa atma. )

4.

Oyun

Çevrede oynanan tüm oyunlar incelenip öğrencilere öğretilecektir. Bu iş için yöredeki bilen kimselerden yararlan ılacaktır. Çevre deyiminden okula öğrenc i alına tüm iller anlaşılmalıdır. Oyunlar için öğrencilerden de yararlanılabilir. Okullarımızın bu uğurdaki çalışmaları işini seven gayretli öğretmenlerle pekiştirilecektir.

Oyunlar, çocuk oyunları, m illi oyunlar diye değişik özellikller taşımaktadır. Müzik aracı isteyen oyunlar, çevrede geçerli çalgılarla oynanacaktır. Dama, satranç ve masa tenisi, denenmelidir. Voleybol, basketbol, eltopu da oynatılmalıdır.

5.

Cimnastik

Öğrencini b eden dayanıklığı arttırılacakl ve bedeni güzelleşti, recek olan jimnastik hareketlerie devamlı surette yer verilecektir. Cimnastikte esas, öğren cinin bu işte alışkan lık edin mesidir. Bunun için:

A. Her sabah cinmnastik yaptırılacaktır.

B. Elverişli olan yerlerde her sabah yıkanılır.

C. Cimnastik en uygun bir kıyafetle yaptırılmalıdır. Hava ve iklim koşullarına göre gövdeibaş ve bacaklar çıplak tutulur.

Bu programın uygulanması için:

A. Enstitü müdür ve öğretmenlerinin beden eğitimini, kültür dersleri, inşaat ve tarım işleri ile bir tutmalı ve her durumda buna yer vermeleri başta gelir. Programın ciddiyetle uygulanması için bu inanış zorunludur.

B. Köy Enstitüsü Beden Eğitimi programı, kültürlü ve deneyimli bir uzmana gereksinim vardır. Köy Enstitüsü Beden Eğitimi Başkanıo güzel ve güçlü yapılı, her spor dalında başarılı, sağlam bir kişiliği olan kişi olmalıdır. Her enstitüde en az 1000 öğrenci olacağına göre söz kon usu başkanın yönetiminde başka öğretmenler de olacaktır.

C. Köy Enstitüleri Beden ğitimi programını açıklayan ve her maddesinin müfredatın ı bildirir bir iş yönetmeliği ve işlere açıklık geticeke bir kitap hazırlanmalıdır.

D. Köy Enstitüsü öğrencileri, belli beden eğitimi kurallarını öğrenmeden öğretmen olarak atan mamalıdır.

E. Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünün, bu proğramıın uygulanmasında görev alm alıdır.

Yarının varlıklı, varsıl TüRrk Yurdunu kurmakta büyük görevler almış olan Köy Enstitülerinin, bu önemli eksiği de yakın bir zamanda tamamlamasını ve beden eğitimimize canlılık getirteceğini umuyor ve heyecanla bekliyoruz.

 

Yazdıklarımı bir kez daha okuyunca gülesim geldi. Öğretmenlik Bilgisi dersimizden özellikle Beden Eğitimi dersi işlenirken bundan çok yararlanabilirim. Bu dersi işleyecek arkadaşların böyle bir kaynak bulması olası değil. Özellikle de arkadaşlarımızdan bazıları (bunlara çoğunluğu da diyebilirim) "Öğretmen oyun mu oynarmış? Öğretmen köçek mi?” gibi söz söyleyip burun kıvıranlara, Hasanoğlan’da tüm Köy Enstitüsü öğrencilerinin oynadıklarını görmelerine karşın görmezden gelenlere, bunları anımsatınca da söylenenleri duymazdan gelenlere bastıra bastıra okuyup yüzlerine bakacağım. Gene konuşacak çıkarsa bu kez ortaya değil gidip konuşanın kulağına, “Herkesi aptal, kendini akıllı mı sanıyorsun, budala!” diyeceğim. Ardından da yukardaki yazının Türk çocuklarının nasıl yetiştirilmesi istendiği bölümünü yüksek sesle okuyacağım. Yazdıklarımı yapmış gibi sevinerek yattım. Sanırım yatar yatmaz uyumuşum. Horoz seslerine uyandım. Pazartesi günü başlamak üzere. Tatilimin yarısı geçti, tasarladıklarımın hiç birisini yapamadığım için üzülüp üzülmememi düşündüm. Hiç aklımda yokken eve geldiğimde babamın yokluğu beni anlatamayacağım bir kaygıya itmişti. Kaygımım ne olduğunu kendime bile açıklayamıyordum. Oysa şimdi o kaygılar yok oldu gitti. Ancak ben de bir düşünce doğdu:

-İnsanların her istediği, onların istediği gibi olmuyor. Olanlar kadar olmayanlar da var. Öyleyse yapamadıklarım için ah, vah edeceğime, yapmadıklarımı yapmaya çalışmalıyım! deyip gözlerimi kapadım. Ali Ağabeyim bana şaka yapmış, o bugün Lüleburgaz’a gitmiyormuş. Araba ile Deveçatak köyüne yolcu götürüyormuş. Arabada yer olmadığı için beni kaldırmamış. Gelmek istiyorsa kendisi gelsin!” demiş. Biraz bozuldum ama gene de gitmeye karar verdim. Deveçatak köyü çok yakın, Kepirtepe ile bizim okul arası kadar. Böyle diyorum ama gidiyorum gidiyorum yol bitmiyor. Tam köye varıyorum dere kenarında insanlar var. Aralarında tanıdık Şerif Baykurt. Gülerek bana yaklaşıyor: “Gel hemşerim, şu gördüğün yer, Kırklareli ile Lüleburgaz’ın tam orta yeri. Bunu biliyorsun değil mi? ”diye sorunca ben biliyorum!” demeden o: “Ama bilmediğin bir başkası daha var, bu nokta aynı zaman da Babaeski ile Pınarhisar’n da orta noktasıdır!” deyip gülüyor. Şaşırıp kalıyorum. en Pınarhisar’ı hep duyuyorum ama gidip gitmediğimin ayırdında değilim. Babaeski’yi biliyorum, derken Şerif Baykurt ortalıktan kayboluyor. Onun yerine Ahmet Korkut Öğretmenimle karşılaşıyorum. Ahmet Korkut Öğretmen beni neşesiz bulduğunu söylüyor. Neşesizliğimin nedenini ben biliyorum ama ona nasıl söylerim? Şerif Baykurt benim keman öğretmenim Süheyla Başokçu ile nişanlıydı. Süheyla Öğretmen nişanı bozduğunu söylemişti. Sahiden bozmuşmuydu? Bunu sormayı tasarlarken Şerif Baykurt kaybolmuştu. Birden kendimi bilmediğim bir yerde buldum. Yapa yalnızım, çevreme korkuyla bakarken horoz sesleri duydum. Bir sxüre rüyamı yorumlamaya çalıştım. Gördüklerimin hiç birisi o tanıdığım yüzlere benzemiyordu. Bunları düşünürken gene uyumuşum.

 

8 Şubat 1943 Pazartesi

 

Ablamın sesiyle uyandım. Ali Ağabeyim Lüleburgaz’a gitmek üzere yola çıkıyormuş, bir isteğim olup olmadığını sormuş. Olmadığını söyledim. “Güle güle gitsin!” deyip gene yattım.

Bir ara cama vuranlar oldu. Dışardan kıkırtılar geldi. Baktım küçükler, üçü de pencere demirlerine tutunup bana bakmaya çalışıyorlar. Ablam onları görünce benim kızacağımı söyledi. Nasıl kızayım ki? saat da 10’oo. kalkıp toparlandım. Kapıyı açınca eşikte üç tane kıkırdak beni bekliyormuş. Üçünün de elinde birer renkli yumurta. Bunlar ne diye sormaya kalmadı üçü de yumurtaları bana çevirip vurmaya hazırlandılar. Ablam gülerek anlattı. Köyde eski bir gelenekmiş, Paskalya denilen süreçte suda yumurta pişirirken renk yapan bir madde eklenirmiş:yumurta renkli olunca daha çok çocuklar bunu değişik bir olay olarak algılayıp oyun ederlermiş. Ayşe Yengem de bugün böyle yapmış, çocukları da oyalamak için yumurta tokuşturmaya sana gönderdiş “Deminden beri seninle yumurta tokuşturmak için bekliyorlar!” dedi. Ablam da pişirdiği yumurtaları renklendirmiş. Birini alıp sivri yerini sım sıkı tuttum. Bizimkiler yumurtaları tutması bilmediklerinden getirip rastgele vurunca, yumurtaları hep kırıldı. Üzüleceklerini sanmıştım. Meğer onların işi salt benim yumurtaya vurmakmış. Dur sus demeğe kalmadı Ayşe Yengeme koştular:Ablamla güldük. Ablam, “Çocuklar böyle işte, işin olmayacak, onlarla birlikte olacaksın, onların huyunca gideceksin, bir de hastalık musallat olmazsa, birkaç yıl içinde gözünün önünde büyüyüverecekler. Sen de onların nasıl büyüdüğünün ayırdında bile olmayacaksın!” dedi. Biz konuşurken deminki yumurtacıların biri içli içli ağlayarak geldi, Saim, gözleri yaş içinde. Ablam aldı ama bir süre mızıklandı. Belli ki canı yanmış. Ayşe yengemin sesi duyuldu:Ali Rıza, hep senin yüzünden oluyor bunlar!” Saim’i alıp götürdüm. Saim’i kapıdan bırakırken C’nin de orada olduğunu gördüm. Üzgün bir durumu vardı. Küçük Ablam içeriye çağırdı. Durum anlaşıldı, C’nin kayınvalidesi uzun süredir rahatsızmış ama son iki gündür daha da artan bir durum olmuş. Babası da söylenip duruyormuş:

- Benim kaderim mi bu? Teselli edecek söz bulamadım. Daha doğrusu hiçbir şey düşünemedim. Akşam yatarken kenki kendime söylediklerim aklımdan geçti. Sanırım C’nin de o tür düşünceler aklından geçer. Benim, kendime bile söyleyemediğim düşüncelerim olduğuna göre onun neden olmasın? Bunlar benim için de olabilir başkaları için de. Ayrıca olumlu olduğu gibi olumsuz da olabilir. Gene de C değişik konularda konşurken neşelenir gibi oldu. Halamoğlu Hilmi’den, eşi Şehriban’dan gülerek söz etti. Onların kimi tartışmalarını gülerek anlattı. Olayları Hilmi’nin neşesine bağladı. Derken konuşmayı, köyde evli olan öteki arkadaşlarımıza getirdik. C’nin sıraladığı arkadaşların hiç birinin bizim köyden evlenmediği ortaya çıktı. Arzu ile adaşı C başka köylere (Kılavuzlu ile Karınca) gitmiş. Hatice ile kendisine yabancı köyden güveyi gelmiş, Bektaş’la İbrahim Kızılcıkdere’den evlenmiş. Kardeşi gelince C kalkmak zorunda olduğun söyleyip ayrıldı. C gidince bir süre belleğimi yokladım, bizim arkadaşlarımız bu kadar mıydı? Kaplı Ahmet, Kıvrak Ali, Arabacı Nebi hep evli, bunlar nereden evlendi? Peki yaşdaş kızlardan başka kimse yokmuydu. Zeliha’yı anımsadım. Evlenmeyen erkek olarak Mustafa-Nuri kardeşler var. Sonunda bir tane olsun bay-bayan bizim köylü evlenen buldum. Yaşdaşlarımızdan Ali Baba ya da Baba Ali dediğimiz arkadaş bizim köyden, annesinin bir zaman bana, kızımı senin kardeşin sayıyorum!” dediği Kartakütüklülerin kızı ile evlenmiş. Yakın zamanda kendisiyle konuşmuştum. Bunları düşünürken köyü, köydekileri yavaş yavaş unutmaya başladığımı anladım. Furtun Şerif Eniştenin önerdiğini yapmaya hiç değilse köyün bugünkü durumunu yazmaya kesin karar verdim. Bunu düşünerek kahveye gittim. Babam kahvede yalnızdı. Ben gidince, Kırklareli’de Muhittin Eniştemle buluştuğunu, Muhittin Eniştemin babamı her gün görmeye geldiğini anlattı. Birden: -Muhittin çok tedirgin, İsmet bizim umduğumuz gibi, daha doğrusu ondan beklendiği gibi çıkmamış, babasından habersiz kız kaçırmış! dedi. Babam öyle deyince ben düzeltme yapmaya kalkıştım. Babam:

- Ben Muhittin’în anlattığını söylüyorum, o bir baba olarak düşünüyor, bir baba olarak olan olaydan acı duyuyorsa başkaları ne dese boştur. İsmet’in evlendiğini okul yönetimi duysa okuldan atılır mı atılmaz mı? ”diye sordu. Atılacağını söyleyince de:

- Sen ona bak. Postu yüzmüş burnuna getirmek üzereyken deri heder edilirse o koyunun yüzme işi başarılı sayılmaz! dedi. Babam bana sordu:

- Sen yakından tanıyorsun, bu durumda İsmet derslerini izleyebiliyor mu? Ben, öteki arkadaşların çoğundan iyi olduğunu söyleyince bu kez de:

- Ben de buna üzüldüm ; demek İsmet okuyacak bir kafa taşıyormuş. Böyleyken bu kafayı kullanmayıp köye dönmesi akıl işi değil. İsmet 5 kardeşin birisi. Bir aile mülkü beşe bölünüp 1/5 İsmet’in olacak. Bu hak onun. Bu hakkı ne zaman olsa alacak. Sorunu buysa çok yanlış. Tarlalar sittin seneden beri yerinde. Onlar için tehlikeleri göze alıp koşmanın anlamı yok. Muhittin bu bakımdan haklı bence!

Babamı haklı bulduğum için sustum. Gene de işin içinde Zühre Teyzem’in olduğunu ekledim. Babam:

- Kadın aklı! dedi. Bana sordu, “Sizin kitaplarda geçer mi bilmem; kadınlar için:

- Saçı uzun aklı kısa! derler. Babam kendi sözüne gülerken kahveye gelenler oldu. Bizi neşeli gibi gördüklerinden kutlayıcı sözler söylediler. Oysa o bir görüntüydü; beklemediğim bir durumla karşılaşmıştım. . Babam açık açık kadınlar için oluşmuş genel kanıyı benimsediğini göstermişti: “Saçı uzun aklı kısa!” Az önce konuştuğum C’in saçları, uzun değil upuzundur. Yoksa onun aklı ötekilerden de mi kısa? Zaman zaman Röslein’e seçerek sözler yakıştırıyorum çoğunda da beklediğim karşılığı alamıyorum. Bu, onun akıl kısalığından olabilir mi? Bense bunu, onun ilgisizliğine yoruyordum. Bundan böyle daha dikkatli izleyip değerlendireceğim.

Eve dönünce daha önce çıkardığım köy yerleşim çizimime baktım. En üst kuzey ucundan başlamak üzere güneye doğru haneleri oluşturan kişi sayısını yazmaya başladım. Ancak ben yetişkinleri biliyorum ama evdeki kadınların özellikle de çocukların adlarını bilmiyorum. Bunu da sonra ablamdan sorarak tamamlamaya karar verip yazmayı sürdürdüm.

1-  Şerif Furtun: Karı-koca, bir çocuk (Evlatlık)

2-  Muhtar Göçmen:Karı-koca, üç çocuk

3-  Bizim aile:Mahmut Ağalar) baba, üç evli oğul, üç gelin, bir bekar oğul, üç torun.

4-  Ali Damgalı: Karı-koca bir çocuk. (Yeni evlerine yakında taşınacaklarını bildiğim için buraya yazdım. )

5-  Abbas Sevim:Karı-koca, bir çocuk.

6-  Salim Turan:Karı-koca, oğul-gelin bir torun.

7-  Mehmet Köse:Karı-koca, iki çocuk.

8-  Ali Çançik:Anne, karı-koca, iki çocuk.

9-  Mehmet Melek:Anne, karı-koca iki çocuk.

10- Hasan Arabacı:Karı-koca, oğul-gelin bir torun.

11- Hasan Kıymet:Karı-koca iki çocuk.

12- Salim Ahmetağa:Karı-koca, iki çocuk.

13- Mehmet Dedemet:Karı-koca, iki çocuk.

14- Hasan Hoca:Karı-koca bir çocuk, kız-damat, bir torun.

15- Ali Arabacı:Karı-koca, oğulluk-gelin, bir torun.

16- Yusuf Topal:Karı-koca, iki çocuk.

17- Ali Pehlivan-koca, iki çocuk:

18- Mustafa Güvener (Eğitmen) Karı-koca, bir çocuk.

19- İsmail Kaplan:Karı-koca, iki çocuk, oğul-gelin, bir torun.

20- Mehmet Poyraz:Karı-koca, iki çocuk.

21- Ali Koç:Anne, karı-koca, bir çocuk.

22- Hamza Durmuş:Karı-koca, kız-damat, bir torun.

23- Mustafa Durmuş:Karı-koca iki çocuk.

24- Hasan Bekar:Karı-koca, iki çocuk.

25- Hüseyin Paspala:Karı-koca, iki çocuk:

26- Veli Şişman:Karı-koca, iki çocuk.

27- Abdi Ahmet Cambaz: Karı-koca, yetişkin bir evlatlık-gelin:

28- Veli Abbas:Karı-koca, kız-damat, bir torun.

29- Hüseyin Kasım:Karı-koca, bir çocuk:

30- Şerif Durmuş:Karı-koca, bir çocuk, oğul-gelin bir torun.

31- İsmail İsmailali:Karı-koca, iki çocuk, bir kardeş karı-koca, bir kardeş bekar.

32- Hasan Fakir:Anne, üç oğul

33- Hasan kantu:Karı-koca, iki oğul:

34- İsmail Karakütüklü:Karı-koca, kız-damat.

35- Emin Karakütüklü:Karı-koca, iki çocuk:

36- Veli Bodur (Tabak) Karı-koca, dört çocuk.

37- İbrahim Tabak:Karı-koca, bir çocuk:

38- Ali Dedemet:Anne, karı-koca iki çocuk.

39- Hüseyin Çavdar:Karı-koca, iki çocuk, bir dul. (Kardeş eşi)

40- Hasan Yolcu (Yoluç) Karı-koca, bir çocuk, oğul-gelin, bir torun. :

41- Salim Ağasalim:Karı-koca, bir çocuk, oğul-gelin.

42- Veli Kara:Karı-koca, bir çocuk.

43- Mehmet Yolcu:Karı –koca, iki çocuk:

44- Bektaş Hasanağa:Anne, karı-koca, bir çocuk, bir kardeş.

45- Ali Kaba:Baba, oğul-gelin, bir torun:

46- Veli Zabun (Zopun) Anne, oğul-gelin, iki çocuk.

47- Ahmet Damgalı:Dede, oğul-gelin, bir torun evlatlık (Ölen oğlundan)

48- Hüseyin Şamşilli (Mustafa) karı-koca, iki oğul.

49- Ali Küçük (Hoca Ali) karı-koca:

50- Hüseyin Baştürk:Karı-koca bir çocuk.

51- Hasan Baştürk:Karı-koca iki çocuk.

52- Kamber Alibaba:Karı-koca iki çocuk.

53- Hasan Ahmetağa:karı-koca iki çocuk. (Hasan aileye sonradan katıldı)

54- Mustafa Özdil (Hoca) Karı-koca, üç çocuk.

55- Ahmet Küçük:Karı-koca, üç çocuk.

56- Ahmet Karaahmet:Karı-koca, iki çocuk.

57- Hüseyin Şişman, karı-koca, bir çocuk.

58- Veli Nadar:Karı-koca, iki çocuk.

59- Ahmet Azman:Anne, oğul, kardeş.

60- Kamber Kapa (Kenar) Karı-koca, bir evlatlık.

61- Mustafa Pehlivan:Karı-koca iki çocuk.

62- Kamber Abbas:Karı-koca, iki çocuk.

63- Hasan Poyraz:Karı-koca, iki çocuk.

64- Ali Dedeahmet: Anne, oğul-gelin, bir çocuk

65- Ali Alibey:Karı-koca, üç çocuk.

66- Hüseyin Tantili:Karı-koca, kardeş, iki çocuk.

 

Yazıp bitirince ablama okudum. Ablam önce yazış nedenimi sordu. Açıklayınca aklı yattı galiba! Önce, “İyi ettin, yeni yetişenler isterse ölenlerini öğrenmiş olur!” dedi. Ne düşündüyse: “Öyle dedim ama kimse ilgilenmez bizim burada, böyle şeylerle!” deyip güldü. Biz konuşurken babam geldi. Ablam babama anlatınca önce babam da ilgilenir gibi oldu: “İyi işte köye gelmezsen, gittiğin yerde açıp bakarsın!” dedi. Ablam adlarını yazamadığımız kimseleri de yazmak istiyor!” deyince babam duralayarak; “Onları yazmayı neden istiyorsun? ”diye sordu. Ben, yazdıklarım doğru olarak tam olsun, istiyorum!” deyince babam: “Onların doğru olması için, özellikle şimdi geçerli olan soyadlarını yazmaya kalkarsan herkesle konuşman gerekecek. Bence bu doğru olmaz. Sen bizim insanımızın nasıl vesveseli olduğunu bilmezsin. Onlar bundan senin çıkar sağlayacağını düşünerek akıllarınca binbir olasılığı öne sürerler, sonra da olmuş gibi ortalığa yayarlar. Bence sen yazdıklarınla yetin. Köy kurulalı 45 yıl olmuş, bu süreçte kimse yapmadığına göre demek kimsenin umurunda değil!” Babama, bunu öneriyi Şerif Eniştenin getirdiğini söyleyince babam: “Şerif iyi düşünmüş ama işin nereye varacağını hesaplamamıştır. Onu kırmamak istiyorsan “Daha uzunca bir tatilde gelince sorarak yazacağım!” dersin. Babam gülerek: “Gene de sen bilirsin, sonunda senin başın ağrıyacak!” deyip gitti. Babam gidince ablam benim adıma azıcık üzüldü. Bu kez de o bana bir öneride bulundu: “Nasıl olsa yazdın, sen önce bildiklerini doldurursun, bilmediklerini de geldikçe başkalarından öğrendiklerini eklersin, şimdi babamın dediğini önemse, elindeki ile yetin. Zaten erkekleri yazmışsın kadınları yazmana ne gerek var? ”Ablamın dediğine uyacağımı söyleyip defteri kapattım. Kapattım ama konuyu bir süre daha düşündüm. Gerçekten kadınların adlarını neden yazayım? Örneğin Salim Turan ailesini yazınca: Salim-Avniye, oğlu Hilmi, gelini Şehriban ya da Ali Damgalı:Ali, eşi Şerife oğlu Saim demek ne değiştirecek? ”Konuyu kapattım. Oldukça sıklılmıştım gene kahveye indim. Babam çay demlemiş, hep yaptığı gibi taze çay verdi. Bu arada bize verilen çayları sordu. Bir iki hıkmık ettim. Tam bu sıra Ali Ağabeyim Lüleburgaz’dan döndü. Gazete getirdi. Köroğlu, Cumhuriyet. Köroğlu gene doludizgin; Alman ordusu Wehrmacht’ın tozduman ettiğini yazıyor. Oysa Cumhuriyet’te Ömer Rıza Doğrul: “Tarih bir ezeli tekerrür mü? ”diye soruyor. Ta Stalingrad’a dek başını eğmeden giden General Paulus’un mareşalliğe yükseldiği haberini esir düşünce öğrenmesini, Wehrmacht’ın maküs talihi!” diyor. Ayrıca Japonya’nın da Amerika karşısında yüzgeri döndüğüğnü yazıyor.

Pazartesi günleri kahve, salt gazete haberleri için gelen müşteriler nedeniyle tıka basa dolar. Gene öyle oldu. Gazete başlıklarını okudum, bıraktım. Gazete haberi için geldiği söylenen insanlar o denli bilgince (! ) konuşuyorlar ki, sanki gazeteler onlardan haber alıyor. Az önce İngilizleri öven biri yarım saat sonra İngiliz düşmanı olarak ortaya çıkıyor. Bunları, gene hiç söze karışmadan dinledim. Anımsadığım kadarıyla geçen yıl kuşkusuz bu savaşı Almanlar kazanacaktır, deniyordu. Bu yıl ikircil bir kanı uyanmış. Özellikle İngiliz general Monty, çoğunun gözünde bir kahraman. Onlar da gazetelerin yazdığı gibi çöl Tilkisi diyorlar ama besbelli dillerinin altındaki Çöl Aslanı:Asıl şaştığım geçen yıllar kanlı bir düşman olarak gösterilen İngiltere Başbakanı Cuhurchill, bu yıl İsmet İnönü’nün can arkadaşı olarak anılıyor. Susuşum bir bakıma iyi oldu. Zaten bana pek gerek kalmadı, konuşanlar yorulasıya, her zaman söylediklerini, daha yüksek sesle bir daha tekrarlayıp gittiler.

Eve döndüğümde okulu anımsadım. Özellikle bizim derslikteki arkadaşları getirip bu konuşmaları dinletebilsem, sanırım çoğu için bir ders olur. Hiç derğilse boş konuşan başkaları da varmış, deyip teselli bulurlar (! )

Yatınca önce, “Yarın Salı! dedim. Sonra da, ne var yani, salı öteki günlerden farklı mı? ”deyip gözlerimi yumdum. Nedense dün akşamki rüya aklıma takıldı: “Şerif Baykurt’un Deveçatak köyünde ne işi var? Onları kafamın içinden atarken Alman General Paulus’u düşündüm, ne talihsizlik? Bu olay beni Kurtuluş Savaşımızdaki Yunanlı general Trikopis’e götürdü. Az sonra da Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’yı anımsadım. Bana göre en acısı da Yıldırım Beyazıt’in esir düşmesi oldu. Topal Timur öfkesinden Yıldırım Beyazıt’ı demir kafese kapatıp yanında gezdirmişmiş. Kafam iyice karıştı. Yıldırım Bayazıt'ı, Gazi Osman Paşa'yı, General Trikopis'ı görür gibi oldum. Tarihte daha niceleri böyle boyunlarını bükmüştür!

 

9 Şubat 1943 Salı

 

Erken uyandığımı sanıyordum. Kapıdan konuşmalar oldu: Baban uyuyor mu? Çocuklardan biri yanıtladı: “Ihı, kalktı!” Kapıyı açınca baktım Ali Rıza. Soran ablam. Bektaş Ağabeyimin geldiğini böylece öğrendim. . Meğer Mektaş Ağabeyim dün Ali Ağabeyimle birlikte gelmiş. Yorgun olduğu için kahveye uğramamış. Fatma Yengeme sordum, Bektaş Ağabeyimin kahveye gittiğini söyledi. Kahvaltı edip kahveye indim. Bektaş Ağabeyim, görünüşte çok iyi. Hastaneye gidişini, görünüşe göre bir oyun gibi düşledim, Hava değişimi almak için uydurulan bir bahane olabilir. Görünüşte sağlıklı, çok neşeli olduğuna göre! . O da beni çok iyi gördüğünü söyledi. Böyle karşılaştık ama Fatma Yengemin geçen günkü ağlayışları neydi o zaman? Yoksa, doktorları kandırmayı düşleyen Bektaş Ağabeyim önce yengemde mi deneme yaptı? Bunları düşünerek hem konuştum hem de içten içten Baktaş Ağabeyimi izledim. Babam dükkan tarafındaki su bidonlarını tıkırdatınca Bektaş Ağabeyim gidip babamın elinden su getirilen tenekeyi almak isteyince babam kesin bir tavırla: “Sen bırak, senin ağır şeyler kaldırmaman gerekir!” deyince Bektaş Ağabeyim, boynunu büker gibi yere bakarak geri çekildi. Babam tenekeyi bana gösterdi. Bu kez de Bektaş Ağabeyime bakarak: “Kardeşin varken sana düşmez, ”Su küçüğün!” diye bir söz vardır!” dedi. Onlar gülüştüler ama ben kesinlikle başka bir şeyler sezinler gibi oldum. Bekar Hasanların kuyusuna gittim. İyi ki gitmişim, suyumu çekerken C geldi: “Görünce geldim, bugün evden ayrılamayacağım, sen gitmeden önce birgün gene ablanlara gelirim, kardeşimle oraya gitmek rahat oluyor!” dedi. Gelenler oldu, çok konuşamadık. Gene de sevindim. . Bu kez iki teneke ile gene kuyuya dönüp bidonu tepeleme doldurdum. Kahveye gelenler hep Bektaş Ağabeyimin çevresinde toplandılar. Konuşmalardan anladığıma göre işin bir fiskos tarafı var ama bir türlü anlayamadım. Bektaş Ağabeyim: “İyiyim!” dedikçe konuşmalar dönüp dolaşıp ameliyat konusuna geliyor. Bu sıra Abbas Amcam geldi. Abbas Amcamın geçmişte bir kulak sorunu olmuş. Kulağını gösterip (Kulak kepçesinin arkasında bir delik var) gülerek anlattı: “Önce biraz acır macır ama sonra kapanıp gider, kaderde yaşamak varsa hepsi geçer!” türü bir de övüt verdi. İlgim gittikçe arttı, Bektaş Ağabeyime ne oldu? Geçen yaz Kavaklı’dayken onun birliğine gitmiştim. Onun, arkadaşlarnca, subaylarınca çok sevildiğini görmüştüm. Sağlıklıydı, herkesle şakalaşarak konuşuyordu. Subayların toplandığı büyük çadır gazinoda onları bizim köye karpuz yemeye çağırması için Bektaş Ağabeyime takılmalarını anımsadım. Oysa şimdi onda askerlikten kaçarmış gibi bir durum seziyorum. Böyleyse bu neden olabilir? Bektaş Ağabeyim kalkınca ben de kalktım, birlikte eve döndük; o kendi bölümüne geçti ben odama girdim. Kahvedeki konuşmaları teker teker belleğimden geçirdim: “Eskisi gibi çalışması olanaksız, güçlü olması önemli değil, gücünü kullanması için kendini zorlaması önemli, Bektaş’ın zaten fazla zorlanacak işi yok, geçinip gider!” türü sözleri anımsadım. Bu arada Küçük Ablam geldi, Saim’le oyuna daldık. Ablamlar geç vakte dek Gülsüm’ün çeyizi üstüne konuştular. Bir ara gelecek damattan söz edildi, babası Ali Ağabeyimin çocukluk arkadaşıymış, bizim köyde yetişmeymiş. Sonradan o da Kızılcıkdere’ye içgüveyisi olarak gitmişmiş. Ne şansmış bu kez oğlu gene bizim köye geliyormuş. Küçük ablam azıcık yüksünür gibi:

- Boyu Gülsüm'den kısaymış bu doğru mu? diye sordu. Sanırım doğru, çünkü Büyük Ablam soruyu önemsememiş gibi:

- Huyu güzel olsun! deyip geçiştirdi. Ablamın böyle geçiştirmesine şaştım. Boyu kısa ise bunu bile bile hoşgörenler huyunu hangi ölçü ile ölçüp benimsiyorlar? Ya huyu da boyu gibi kısa ya da eksik çıkarsa? türü sorular düşledim. Demek oluyor ki ablacığım işi iyice rastlantıya bırakmış. Zaten kendisi görmemiş, Ali Ağabeyim kararını vermiş, iş olacak. Hele Gülsüm’e soran bile yok sanırım. İsmet’inkine benzer bir evlenme de burada olacak. Oysa konuşmalarda buradaki herkes İsmet’in yaptığını eleştirmekte hatta hem İsmet’e hem de geline acır bir durum takınmaktadırlar. Bunu Ali Ağabeyime kim anımsatabilecek? Bunu, hiç değilse Büyük Ablama çıtlatmayı düşündüm: “Bu benim düşüncem, karı-koca yan yana gelince, koca kısa boylu kalırsa güzel bir görüntü olur mu? Hele hele bir insanın boyuna kulak asılmazsa huyunun nasıl olacağı nereden bilinecek?” diyemez miyim? Bir süre düşündüm. Bunu ablama söyleme yerine babama söylesem. Bu konuda babam ne düşünüyor acaba? Onun fikri alınmış mıdır? Alındıysa buna babam da razı olduysa benim uyarımın ne anlamı kalacaktır? Kafamda bunları gene gene dolaştırırken uyumuşum. Titrer gibi soğuk bir gerginlik içinde uyandım. Bir süre nerede olduğumu kestirmeye çalıştım. Gördüğüm rüya ile gerçek arasında gelip gittim. Arkadaşlar beni zeybek oynamak üzere ortalığa ittiler. İstemeyerek ortalığa çıktım. Çevremde arkadaşlar değil tanımadığım insanlar var. Ben oynamak için oyunun müziğini bekliyorum. İnsanlar resimlerdeki yüzler gibi devinimsiz duruyorlar. Ortalıkta müzik falan yok. Bir süre sıkılarak bekledikten sonra gerisin geri kaçıyorum. Kaçarken de kendi kendime konuşuyorum; “Nasıl olsa içlerinde beni tanıyan yok!” deyip rahat bir dönüş yapıyorum. Meğer o dönüşüm rüyadan kurtulmaymış. Rüyadaki yüzleri bir daha süzmeye çalışırken horozlar ötmeye başları. Kesinlikle horozlar biri birlerinin seslerini duyuyor. Dikkat ettim, başlangıçta bir grup ses geliyor. O ses kümesi biter gibi kesilirken başka bir yerden ayrı bir ses grubu çıkıyor. Böyle bir iki gel-git ses grubundan sonra sanki tüm köyün horozları söz birliği etmişçesine ötüp birden susuyorlar. Horoz sesleri bitince gene uyudum.

 

10 Şubat 1943 Çarşamba

 

Akşam erken yattığımdan uykumu almış olarak uyandım. Bugün çarşamba. Perşembe, cuma, cumartesi diyerek günleri sıraladım. Pazarı saymıyorum, o günüm nasıl olsa yolda geçecek. Tasarladığım ödevlerden ne yaptım, ne yapmadım! Eğitmen Mustafa Ağabeyden aldığım birleştirilmiş üç sınıflı bir günlük program örneğinden başka hemen hemen yaptığı doğru dürüst bir iş yok. Bir de Şerif Eniştemin dediğini, köy evlerinin sırası ile evlerde bulunan insan sayılarını gösteren cedveli doldurdum. O, ne işe yarayacak bilmiyorum ama hiç değilse arkadaşlara bir iş yapmış olduğumu göstermeye yarar. Arkadaşları düşündüm , “Sami Akıncı lise kitaplarını götürüp çalışmıştır. Halil Basutçu kuşkusuz İstemi Han sözlerini ezberlemiştir. Ben yıllardır istyediğim halde Han Duvarlarını ezberleyemedim ama arkadaş daha uzun rolü ezberleyecek. Han Duvarları 140 dize. Oysa İstemi Han, tam sqaptamadım ama 6-7 yüz dize kadar var. teki arkadaşlar sanmam değişik bir şeyler yapsın. Harun Özçelik resim çalışmıştır. Belki Mustafa Saatçı bir traktör ya da motosiklet peydahladıysa onunla oyalanmıştır. Bunları düşünürken aklıma geldi. “Bana başka yerlerden mektup gelmiştir. Kızılçullu-Ziya Fikri Özlen’den, Pazarören-Veli Dalak’tan; Haruniye-Salim ya da Naci’den mektup bekliyordum. Çifteler’e atanan Ahmet Gürsel Öğretmene de yazmıştım ama o, yanıt vermeyebilir.

Kahvaltı ettikten sonra kahveye indim. Babam yalnız oturuyordu. Birden Vahit Dede’den söz etti:

-Kendisini severim ama yaşlandıkça beni kaygılandırmaya başladı! dedi. Babama göre Vahit Dede dervişlik sevdasıyla geleceğini düzene koymamaktaymış. Ölüm Allahın işiymiş ama, insanın hastalığı, yaşlılığı, yaşlılık düşkünlüğü de varmış. O günlerde kimden medet umacakmış. Şimdilerde eli ayağı tutarken çevresini dostları ya da dost görünenleri dolduruyormuş ama sonra ne olacakmış? ”Babamın ne demek istediğini anlar gibi oldum ama gene de Vahit Dedeyi öyle bir durumda düşleyemedim; “O denli tatlı dilli, insansever birinin elbette dostları olacaktır!” diye içimden düşündüm. Babam sözünü değiştirerek: “Bilgisine gelince allame mubarek, Trakya’daki Bektaşi kökenli aileleri birer birer saptamak sevdasına tutulmuş. Kiminle konuşsa ondan söz ediyor. Bana da bizim aile hakkında bildiğim bir yığın bilgiyi tekraraladı. Ben bunları babamdan; Müderris Ahmet Amcandan, Abbas’ın babası Mehmet Amcandan dinlemiştim ama Vahit bunları yazılı olarak bulup çıkarmış. Şimdi de yeni yazıya döküyormuş. Babama çanta dolusu yazılı kağıtlar göstermiş. Kimi bilgiler için Bulgaristan tarafına bile geçmiş, Bulgaristan-Türkiye sınırına yakın köylerde yaşayan bizim kabile insanlarıyla konuşmuş. Onların eski gelenekleri daha iyi koruduğunu, atalarına daha bağlı olduklarını söylemiş. Örneğin Karaballar köyünde Yeni Bedir’deki Kamber Amcamın bir akrabasını bulmuş. O bulduğunu söyleyince babam iyice anımsamış. Onlar babamın baba kardeşlerinin çocuklarıymış. Eski lakaplarıyla anılıyorlarmış: “Deli Mahmutlar. Bir lakapları da Sarı Paçalar’mış. Babaları sarışın olduğu için o zamanda böyle bir sıfat takılmış. Çok güçlü biriymiş aynı zamanda güreşirmiş. Kendisine sık sık tebelleş olan bir Bulgar pehlivanını başı üstüne döndürüp dik olarak yere diktiği için de Deli sıfatı takılmış. Çocuklarından biri babamlardan sonra Türkiye’ye gelmiş. Kırklareli’ye yerleşmiş. Kırklareli’deki Pehlivan Amcam o ailedenmiş. Babam Vahit Dedenin anlattıklarını duyduğunu ancak bunların yazıya dökülüşüne hem sevindiğini hem de şaştığını söyledi:

- Vahit Salcı bunları kitaba yazacağım! diyor, kitaba yazınca ne olacak? diye sordu. Babam:

- Bizim kabilenin adının Amucalar olduğunu herkes biliyor. O kabilenin iskanedildiği köylere hep Amuca köyleri derler. Yüzyıllardan beri bu böyle bilinmiş. Amucalar Bulgaristan’da da böyle anılıyormuş. Edirne’den Burgaz’a, Edirne’den Tuna’ya ( Silistre’ye ) dek sıralanan dizi köylerin halkı hep aynı kabiledendir. Bunlar da kendi aralarında Kebeliler, Karaabalılar olarak anılmakla birlikte özleri Amucalardır. Amucaların Rumeliye geçişlerini kimileri Orhan Gazi’ye dek uzatır, kimileri de Fatih Sultan Mehmet tartafından Rumeli’yi Türkleştirmek üzere gönderdiğini söylerler. Bunlar hep bilinen şeyler. Senin Vahit Deden işte bunarı kitaplaştıracakmış. Babam böyle karşı bir durum alınca Vahit Dede bu kez de babama: -Ben bir hazırlık yapıyorum eğer tamamlayamazsam gelecekte oğlun bu işi ele atacak, o tamamlayacak. Yeni dönem bunlara önem verecek! deyip gülüyormuş. Bu arada beni de babama övüyormuş. Babam sordu: “Sana bu güveni neden duyuyor? ”Ben de biraz abartarak okula geçen yıllar çok geldiğini özellikle Fikret Madaralı Öğretmenin beni ona iyi tanıttığını anlattım . Kahveye gelenler olunca konuşmamız kesildi. Bu kez de gelenler Bektaş Ağabeyimi konu ettiler. Sorular hep hastalığı üstüne oldu. Konuşmalardan herkesin benim gibi Bektaş Ağabeyimi çok sağlıklı gördüğünü söylemesi gene kafamı karıştırdı. Söylenen sözler iyi, güzel de arkasından bir ama eklenince benim kuşkum giderek arttı. Eski bir gazeteyi açıp okur gibi yaparak dinledim. İki sözden birisi; “Genç adam, onun üstesinden gelecek ama ağır yükten kaçınacak. Yapısı güçlü, onu yenecek ama demetleri eskisi gibi havaya uçuramayacak. Kol çalışmalarına bir zararı olmasa da bacakların direnci azalır!” Bu sözler iyice kafamı karıştırdı. İnsanlar karşımda ya da yakınımda konuşurken Bektaş Ağabeyimi düşünerek yıllar önceye gittim. 5-6 yıl önce pancar taşırken beni yanında götürürdü. O yıllar, 15-25 ton arası pancar çıkarıyorduk. Pancarı manda arabasıyla götürüyorduk. Mandalarımız çok güçlüydü. Arabaya 1 ton hesabıyla pancar yükleniyordu. Ne var ki Pancar Şirketinin kantarı bizim arabadaki pancarı hep 800-850 bilemedin 900 kg. dan yukarı çıkarmıyordu. Benim görevim belliydi. Arabanın yanında yürümek. Çok yorulursam bir süre arabaya binsem bile kesinlikle arabada uyumamak. Asıl görevim ise pancarı kantardan geçirdikten sonra boş arabayı bir yere çekip (Bektaş Ağabeyim, uygun bir yere çeker) fiş almaya giden Bektaş Ağabeyimi beklemek. Bu bekleme işi kimi zaman bir birbuçuk saat sürer, hava soğuksa titremekten canım çıkar. Yağış varsa sucuk olurum. Her pancar götürüşte bu bekleme olur. Bu bekleme işi tüm pancar taşıyanlar için kaçınılmazdır. Ben bizim arabayı beklemekle kalmam kimi kez de bizim köylülerin arabalarını da beklerdim. Ne beklediğimi bir süre sonra anladım. Parcar arabası tartılınca kantar başındaki görevli kaç kilo geldiğini söyler önündeki deftere de yazar. Ancak pancar sahibine aldığı pancarın tartısını bildiren bir kağıt vermek zorundadır. İşte bu kağıdı tarttığı yerde vermez, tartı işi bitince camlı bir teneke kulibeyi girip pancar verenleri sıraya sokar orada verir. İnsanların sıra olması, ivedi işi olanların telaşı kargaşa yaratır. Bu kez de o görevli sinirlenir kapısını kapatıp oturur. Böylece aynı görüntüler tüm pancar tesliminde yaşanır. Alpullu tesliminde yaka silktiğimiz bu pusula alma işi Kavaklı’ya götürmeye başlayınca iyice kötüleşti. Kavaklı yüksek bir yerde. Özellikle İstasyon yanı, bizim pancar döktüğümüz yer tam rüzgarın süpürdüğü bir yükseklikteydi. Araba bıraktığımız yer de dize kadar çamur oluyordu. Orada özellikle Berktaş Ağabeyimin çektiklerini (Başkaları da öyle) anımsadıkça şimdi bile içim sızlıyor. İki yıl bu işkenceye katlanmıştık. Daha sonra babam çok pancar ekmekten vazgeçti. Böylece Bektaş Ağabeyim de bu acılı işten kurtuldu. Pancar yerine karpuza dönüldü. Pancarı, 20 ton yerine 5 tona indirdiler. Böylece pancak söküp taşıma işi bir haftada bitmeye başlamıştı. Eskiden nredeyse aralık ayına dek uzayan pancarcılık C umhuriyet Bayramından önce bitmeye başlamıştı.

Kahveye uğrayan görevlilere bunlar anlatılınca ise alınan yanıtlar çok ilginçti:

- Bu olamaz, oradaki görevli tarttığında makbus kesip vermek zorunda! denirdi. Bunları düşünürken Şeytan Derede sel olduğu zamanlar mandaları, suda kaybolmuş yoldan sapmamaları için Bektaş Ağabeyimin nasıl zorlandığını görür gibi oldukça az önce söylenen sözler kulaklarımı çınlattı:

- Ağır yük kaldırmayacak, işte çok zorlanmayacak, ata binmeyecek! Yani şimdi Bektaş Ağabeyim Şeytan Deresinde su çoğalınca arabayla geçemeyecek mi? Mandalar ya da öküzler yolu sapıtınca koşup boyunduruktan tutarak doğru yola döndüremeyecek mi? gibi sorular sıralandı. Yavaşça dükkana geçtim. Az oturduktan sonra öteki kapıdan Küçük Ablama gittim. Saim kediyle oynuyordu. Hiç unutmadığım bir kedi olayı vardır. Unutmam ama kimseye de anlatmam. Ablam onu anımsattı:

- Dün C 'nin yanında söyleyecektim, sonra vazgeçtim, unutmuşsunuzdur. Çok uslu bir kınalı kedimiz vardı, siz onunla çok oynardınız. Bir gün, C’nin boynundaki kurdeleyi kedinin boynuna sımsıkı bağlamışsınız. Kedi sizden kaçmış, arkadaki gülün arasından geçerken kurdele dikenli dallara sarılmış. Kedicik kurtulmaya çalışırken iyice sarılıp boğulmuş. Kedinin öldüğünü görünce vaveylayı bastınız. Bu olaydan sonra uzun süre o gül ağacıonın yanına gidip gidip ağlaşmıştınız!” dedi. Ağladığımı bilmiyorum ama olayı da unutmuş değilim. C ile iki ikiye konuştukça bunu hep anımsarız. . Olayı unutmadığımı çaktırmadan ablamaın anlattıklarını ilgiyle dinledim. Ablam bu kez de:

- Benim oğlumun kurdelesi yok, zaten öyle büyük gül ağacımız da yok!” deyip Saim’i okşadı. Ablam yemek hazırlamış, konuşa konuşa yemek yedik. Ablam hep sormak istiyormuş, okulu bitirince köye gelecek mişim? Doğrudan doğruya gelmeyeceğimi söylemedim ama bir süre daha okumak istediğimi, bunu sağlayabilirsem beni köye göndermeyecekleri; hiç değilse şimdi okuduğum okulda öğretmenlik yapacağımı anlattım. Meğer ablam benim köye gelmemi istemiyormuş. Bunun nedenlerini sıraladı. Köye dönersem köydekiler beni gene kendilerinden sayıp saygı göstermeyeceklermiş. Oysa ben uzakta kaldığım zamanlarda beni daha önemsiyorlarmış. Ayrıca köye dönersem evlilik konum sorun olacakmış. Köyde bana eş olacak kimse yokmuş. Dışarden geleceklere de bizim köylüler hep yaban gözüyle bakarmış. Ablama rahatlaması için bir yalan attım. Daha doğrusu beklemediği bir soru sordum:

- Benim gibi öğretmen olan biriyle evlenirsem ne derler? Ablam sorumu yanıtlayacağı yerde soruma soruyla karşılık verdi:

- Öyle biri var mı? Var ya da yok demeden, bir süre daha okuyacağımı, bunu sağlayabilirsem zaten beni köye göndermeyeceklerini, en azından şimdiki okuduğum türü bir okulda öğretmenlik yapacağımı anlattım. Ablamın düşüncesi köye dönmemem olayı olduğu için ayrıntılara girmeden sevindiğini söyledi. “Bence köyden uzak bir yerde çalış, arada gel görüşelim, köye dönme; bizim köylüler çok saygısız insan lardır. Bu kadar okuduktan sonra onların seviyesine inemezsin. Onların içlerinde çok dessas insanlar var, onlarla bağdaşamazsın!” dedi. Ablamın dessas sözüne takıldım: “Dessas ne demek? ”Ablam güldü: “Ne bileyim ben duydum bir yerden, şeytan meytan, hilekar anlamında bir şey, ben öyle düşünüyorum. Bir kere hepsi yalancı, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar!” Ablam böyle söyleyince bir süre kendi de güldü: “Sen bunları hep biliyorsun, ben bunları boşuna anlatıyorum!” derken Gülsüm geldi. Gülsüm gelince ayrılıp eve geçtim. Bektaş Ağabeyim oğlu Ali Rıza ile kon uşuyordu. Yanlarına geçtim. Ali Rıza üşümüş, içeri geçtik. Bektaş Ağabeyime rahatsızlığının nedenini sormak istiyorum ama bir yandan da söylemek istese kendi söyler, herhalde gizli bir tarafı var ki, kimse bir ad vermiyor!” deyip sustum. Gene de askerliğinin süresini sordum. Bektaş Ağabeyim biraz acımsı gülerek askerliğinin tümden bittiğini, bundan böyle çürüğe ayrıldığını, çürüğe ayrılmanın ne demek olduğunu anlattı. Bir süredir meraktan çatladığım olay hiç de öyle gizli kapaklı değilmiş. Bektaş Ağabeyim kasığını göstererek orada zaman zaman bir sancı duyduğunu, o sancının artmaması için önlem alması gerektiğini, artmasında ise içerde yara oluşacağını anlattı. Neden ameliyat olmadığını sordum. Şimdilik ameliyatlık bir durum yokmuş. Gerçi şimdi de ameliyat olabilirmiş ama. Bu rahatsızlık askerlik sürecinde olduğu için Askeri Hastanelerde yapılması gerekirmiş. Oysa şimdi Bektaş Ağabeyim askerlikten ayrılmışmış. Askeri Hastanede olmasını isterse çok uzun zaman sıra bekleyecekmiş. Sıra ise hastanede yatarak bekleniyormuş. Bektaş Ağabeyim o hakkından vazgeçip evine dönmüş. Gerekirse sivil hastanelerde ameliyat olabilirmiş. Çorlu’da onun yollarını öğrenmiş: “Şimdilik böyle idare etmeye çalışacağım!” dedi. Bektaş Ağabeyimin anlatışından önemli bir acı çekmediğini anladım ama gene de eski gücünü kullanamayacağını düşünerek üzüldüm. Rahatsızlığının adı fıtıkmış. Eve dönünce odama girip yattım. Fıtık. Böyle bir hastalık adı duymamıştım. Büyük Ablam adını söylemedi ama o erkek hastalığı diye bir şey soylemişti. . Fıktık erkeklerde olan bir hastalık mı ki? Bunu düşünmemeye karar verdim; şunun şurasında iki günüm kaldı. Bunların birinde de Mustafa Ağabeye gidip bir şeyler soracağım. Belki gene yazacağım olacak! deyip kalktım. Kahvede Göçmen Muhtar’la bir yabancı vardı. Oldukça uzun boylu bir kişi. Başında babamın gece takkesi gibi bir başlık vardı. Nedense görünüşü bana avcıymış dugusunu uyandırdı. . Göçmen Muhtarðan biraz uzakta oturduğu için önce bir bağlantı da kuramadım. Ben kapıya yakın bir yere oturunca Muhtar Göçmen beni o yabancıya göstererek:

– Yakında öğretmen olacak! dedi. Avcı sandığım kişi de çok düzgün sözlerle:

–  Ya öyle mi? Meslekdaş desen a! Bu kez de Muhtar Göçmen onu göstererek. :

– Öğretmendir, bizim memleketin öğretmeni, ancak burada öğretmenlik yapmıyor! deyince yabancı kendisi:

– Yapmıyor değil yaptırmıyorlar! diye düzeltme yaptı. Yabancı okuduğum sınıfı sordu, söyleyince bu kez öyleyse Yahya Kemal’i biliyorsundur, ben onun hemşerisiyim. O eski yıllarda göç etmiş ben daha yeni sayılırım. İkimiz de Rakofça kırlarının hür havasında yetiştik. O benden önce gelmiş ben biraz geç kalmışım! deyim güldü. . Rakofça’yı sordu, bilmediğimi söyleyince bu kez Üsküp olarak düzeltti. “Üsküp!” deyince kahvedekilerde bir canlanma oldu. Bunun nedenini anladığım için bu kez de ben düzeltme yaptım:

–  Söylenen, bizim buradaki Üsküp değil, eski, Balkanlarda kalan Üsküp!” deyince gülüşmeler oldu. Konuk kişinin konuşkanlığı kahvedekilerin ilgisini çekti, soru üstüne soru sordular. Okumuş bir kişi olduğu için sorulanları çok rahat yanıtladı. Yugoslav ya’dan neden geldiğini, Arnavutluk’a gitmek istediğinde Müslüman olduğu için Arnavutluk’a alınmadığını anlattı. Arnavut'un Arnavutluık’a alınmaması merak konusu oldu. Bu kez de Müslüman olan Müslüman olmayan Arnavutlar arasındaki anlaşmazlıkların salt şimdi değil eskiden beri sürüp geldiğini bu yüzden Müslüman sayısının artmasını önlemek için dışarıdan Müslüman Arnavutları almadıklarını söyledi. Dinleyenler oldukça şaşırdılar. ”İçlerinden “Çık çık çık!” yapanlar oldu. İskender Bey (Konuğun adının İskender) Yugoslavya’da çok Müslüman Arnavut olduğunu, bunların dinlerine çok bağlı olduğunu, ancak özellikle Sırp halkının Müslümanlara düşmanca baktığını, bu nedenle Tüğrkiye’ye geldiklerini anlattı. Bu kon uşmalar sırasında Kabaali Dede geldi. O gelince; “İyi insan sözünün üstüne gelirmiş!” diyerek onun Arnavutluk’u iyi bildiği, orada askerlik yaptığı söylendi. Kabaali Dede gülerek: “Eksik söylediniz: “Arnavutluğu kurtarmaya gitti ama Hurşit Paşa’ya teslim edip iki yıl tutuklu kaldığını da ekleyin!” diyerek konuya girdi. Arnavutluk’ta askerlik yapan başkası da çıktı. Başka sorular sorulunca İskender Bey oraları gezmiş, Alman işgalinden önceki durumları anlattı. Bu kez o da buradaki Üsküp hakkında bilgi istedi. Üsküp adı nereden geliyormuş, onu merak etmiş. Bizim Üsküp olarak tanıttıkları Üsküp Bucağı için konuşanlar hiçbir bilgi veremedi. Kon uşanlar, İskender Beye soru soranlar hep susunca babam bizim Üsküp’ün köyümüze 5 saat uzakta bucak merkezi olduğunu, Istranca dağlarının eteğinde konumlandığını, gittiğimiz kasaba yollarının dışında kaldığı için oraya hiç yolumuz düşmediğini anlattı. Kısa bir sessizlikten sonra birden herkes güldü. Furtun Şerif Eniştem elini dizine vurarak bana baktı: “İşte okumuşluğun farkı, biz kırk yıldır beş saat uzaktaki Üsküp’ten habersiziz, İskender Bey bize Yedi Düvel’den haber veriyor!” dedi (Yedi Düvel’den kastı, dünyanın büyük devletleriymiş) İskender Bey ise: “En kısa zamanda Üsküp Bucağına uğrayacağını, toplayacağı bilgilerden onları haberdar edeceğini söyleyerek ayrıldı. İskender Bey ile Muhtar Göçmen ayrılınca bir süre az önce konuşulanlar karışık olarak konuşuldu. Üsküp Bucağının yeri saptanmaya çalışıldı. Bizim köyün içinden geçen derenin adı Üsküp Dere olduğuna göre Üsküple ilgisi tartışıldı. Babam onu da açıkladı. Bizim köyün deresi Üsküm Bucağındandan değil ayrıca bir köy olan Üsküpdere köyünden çıktığı için bu adı alıyormuş. Bir süre de buna gülündü. Haydaaaa! şimdide bir Üsküpdere çıktı!” dendi. Bu arada dere adı taşıyan köyler sıralandı:Kızılcıkdere, Bayramdere, Kavakdere, Üsküpdere…. Köy adlarına üç adda da bizim köyden eklediler, Kurudere, Çeşmedere, Sayadere…. . . ”Say sayabildiğin kadar dereli ad!” diyerek dağıldılar.

Yatınca Furtun Şerif Eniştemin sözlerini anımsadım: “Okumuşluk farkı bu!” Yani bilgili olmak. İskender Bey’in ilk sözü Yahya Kemal oldu. Yahya Kemal, deyince sussaydım belki bu konuşmalar olmayacaktı. Ya da Arnavutluk’taki Müslüman-Müslüman olmayan ayırımını bilseydim, bu konuda birkaç söz sözleseydim, bizim Üsküp’ü doğru olarak tanıtsaydım daha geğişik bir kanı uyandıracaktım:

-Zır cahil ya da çok bilgili!

Yatınca bir süre düşündüm, gerçekte iyi çalışıyorum ama, bilgilerimi ortaya dökebiliyor muyum? Kahvedekilerle konuşma kolay, onlar zaten bir şey bilmediklerini söylüyorlar. Bilen insanlarla konuşurken durum ne olacak?

“Aldım Rakofça kırlarının hür havasını,
Duydum Akıncı cedlerimin ihtirasını!”

Dememek çok zor değil. Şiirin ötesi neler diyor, onları da bilsem daha iyi olmaz mı? Babamın Üsküp Bucağı için 5 saat demesini anımsayıp Üsküp’e neredeyse ben de gitmişim. Çünkü Karınca Köyüne iki kez gittim. Karınca bizim köye 4 saat. Bizim köy, Deveçatağı, Bayramdere aynı derenin (Üsküpdere) kıyısın da kurulmuş. Karınca ise biraz sağına düşüyor. Karıncanın ötesinde ( 1 saat) Üsküp Bucağı……

 

11 Şubat 1943 Perşembe

 

Uyanır uyanmaz İskender Beyi anımsadım, neden öğretmenlik yapmıyor? Kahveye bir daha gelse kendisiyle yalnız konuşma yollarını arayacağım. Şimdi ne iş yapıyor? Konuşurken bir ara, ben işim gereği çok gezerim, gibi bir söz söyledi. Bu çok gezdirici iş ne olabilir? Kahvaltı yapıp okula gittim. İlk ders 1. Sınıfın Türkçe dersiymiş. Kaçırdığımı söyleyince Mustafa Ağabey:

-Yok, yok kaçırmadın, bu ders matematik; arkasından gene Türkçe yapacağız. 2. ve 3. sınıflar ödev hazırlıyorlar! dedi. 1. Sınıfların matematik dersini çok merak ediyordum. Kendi geçmişimi iyice unutmuşum. Ders başlayınca yavaş yavaş bir şeyler anımsamaya başladım

3. Sınıflardan bir çocuk elinde bir kağıtla kalkıp tahtaya 1-2-3 sayılarını yazdı. Sayıların altlarına sıra ile 12-9-7 sayılarını ekledi. Mustafa Ağabey beni görmezden gelip çocuklarla ayrı ayrı konuştu. Sanırım o çocukların özel durumları vardı. Bu ara ben de geçmişimi anımsadım. İlk başladığım sıra ben öteki arkadaşlara göre şanslıydım. Bir kere okula başlamadan okur-yazardım. Ayrıca okul açılmadan önce köye gelen öğretmeni bizim kahvede tanımıştım. Okula başlayınca bu yanımdan ötürü rahattım. Ancak kısa zaman sonra yanımda Bektaş peydah olmuştu. Bektaş’ın çıkışını önce önemsememiştim. Çünkü öğretmen onların evinde oturuyordu. O nedenle öğretmen onu kayırıyor, demeye getirmiştim. Oysa öyle olmadı, Bektaş verilen ödevleri daha dikkatli yapıyordu. Ödevler, ödev levhasına asılmaya başlayınca durumun bilincine vardım. Bektaş'tan daha rahat okuyup doğru yazıyordum ama yazım onun derecesinde düzgün olmuyordu. Bunu anlayınca ben de dikkatli çalışmaya başladım. Ne var ki, örneğin yazımı hiçbir zaman Bektaş düzeyine çıkaramadım. (4. 5 sınıflara geçinceye dek) Bunları anımsarken Mustafa Ağabey tahtadaki sayıları sıra ile sordu. Hangisi çok. Tüm çocuklar 1. sıradaki 12’yi gösterdi. İçlerinden birisi buna karşı durdu. . Benim gibi bu, Mustafa Ağabeyin ilgisini çekti, nedenini sordu. Konuşan bir kızdı, çok rahat hareketlerle tahtaya gitti, elindeki cedvelle üstteki sayıları gösterdi:1, 2’den küçüktür. 2 de 3’ten küçüktür deyip geriye çekildi. (Mustafa Ağabey tahtaya gitmesini söylememişti) Mustafa Ağabey bir aferin çekti. Kız gülümseyerek yerine oturdu. Mustafa Ağabey hiç duraksamadan bu kez alttakileri sordu. Demin tahtaya kalkan kız bu kez herkesten önce 12 sayısını söyledi. Mustafa Ağabey sorularını sürdürdü. Tahtaya bir grup kalktı. Oturanlar o gurpları eksiltip arttırdılar. Bunları yapanlar eleştirildi, eksikler düzeltildi, sayılar sayıldı, rakamlar yazıldı şarkı söylendi. Şarkı çok ilginçti (Mustafa Ağabeyinmiş) Parmaklar kalkıyor, hep bir ağızdan uzun bir biiiiiiir! ’çekiliyor. Sona eller kalkıyor iki parmak açılıyor, alın işte bu iki, 3-4 böyle tekraralanıyor 5 parmak açılınca işte beş, deyip parmaklar açılıyor iki el parmaklar açık olarak bir birine vuruluyor; Beş kardeş!” denilerek şarkı bitiyor, yüzlerde büyük bir sevinç gözleniyor. Mustafa Ağabey için ara yok, ders aralarında özellikle kışın çok sorunlar çıkıyormuş. Mustafa Ağabey gülerek:

- Onları ortadan kaldırmak için değil azaltmak için çırpınıyorum; bu nedenle tek öğretmenli okul olmamalı düşüncesine saplanmış durumdayım! dedi. Ayaküstü konuşurken o tek olarak başta direten kızı sordum. Musta Ağabeyin en iyi öğrencilerinden biriymiş: “Kendine özgü tavırları var; oyunlarda da öyle ödün vermez, özveride bulunmaz, çok saygılı, ödevlerine düşkündür!” dedi. Bir şey demedim ama ben başka bir kanı yürütmüştüm:

- Bizim Ali Aga gibi olaylara ters bakan biri olabilir! diye düşünmüştüm. Meğer çocuk öyle değil tersine çok kararlı, çok dikkatliymiş. Ali arkadaşımız ayrılıp gitti ama onun çıkışlarını anımsadıkça hala şaşıyoruz. Örneğin bir Türkçe dersinde Fikret Madaralı Öğretmen şiir yazmanın özelliklerinden, hrkesin başaramayacağı sabır gerektiğinden söz ederken Yahya Kemal Beyatlı, Mahurdan Gazeli için 8 yıl da tamamlamış!” deyince hepimiz hayretle bakarken Ali gülerek:

- Niçin o kadar beklemiş öğretmenim ? diye sormuştur. Selçuk Korol Öğretmen tarih dersinde 1402 Ankara Savaşi’nı savaş sonuçlarını anlatırken tutuklu duruma düşen Yıldırım Beyazıt’a çok hakaretler ettiğini, onu demir kafese kapatıp gittiği yerlere götürdüğünü anlattıktan sonra Yıldırım Beyazıt’ın genç yaşına karşın bu hakaretlere katlanamayıp kahrından öldüğünü söyleyince Ali gülümseyerek parmak kaldırıp:

- Timur, Yıldırım Beyazıt’ın ölümüne çok üzüldü mü öğretmenim? diye sormuştur. Bir başka zaman, Salih Ziya Öğretmenin dersinde bir leylek öyküsü anlatınca öğretmen çok beğendi:

- “Doğrusu senden bu denli güzel bir öykü anlatacağını pek ummuyordum, yanılmışım! deyince Ali gülümseyerek:

- Ben de ummuyordum! diye ortalığa bir söz söyleyebilmiştir. Benzer çıkışları arkadaşlara da çok yapmıştı. Kendisine ilk günlerden başlayarak Kaz sıfatı takılmıştı. Mehmet Yücel arkadaşımız yıllar sonra bir gün:

- Artık büyüdük, eski tavırlarımızı değiştirelim, ona buna taktığımız sıfatları bırakalım! deyince arkadaşlar hep Mehmet Yücel’e hak verdiler. Sevinenler oldu. Bu tür konuşmaları kesinlikle onaylamayan Sami Akıncı Mehmet Yücel’i kutladı. Az sonra Ali Aga Mehmet Yücel’e:

- Biz şimdiden sonra İskelet diyemeyecek miyiz? diye sordu. Arkadaşlar hep güldüler, bir ağızdan:

- Sen doğuştan Kazlığı hak etmişsin, Kaz Ali! diye bağırmışlardı. Buna benzer bir çok çıkışı vardı.

3. ders gene Türkçe oldu. Bu kez iki, üç, dört harfli adlar yazıldı. Sanırım bu konu daha önce de işlenmiş. Örneğin iki harfli deyince su, at, el, et; ak söylendi. Üç harfli adlarda da zorlanmadılar:Bal, dal, sel, yel, gül, dut, sıralandı. Dört harfli sözlerde bir süre bakıştılar. Deminki kız Türk deyince arkasından eklemeler oldu. Boru, sarı; darı, hava, kova, lira, para, gece, kuyu sıralandı. Söylenen sözler yazıldı, yazılanlar okundu. Hemen hemen tüm çocuklar konuşmalara katıldı. Gene bir şarkı söylendi:Harflerle yazarız, harflerle okuruz, harflerle şenlenir bizim okulumuz. Bu şarkı da Mustafa Ağabeyinmiş. Ben gülemedim ama o güldü. “Ne yapacaksın, : “Ustanın adı Hıdır, elinden gelen budur!” dedi. O yaptığını küçümsemişti ama ben onu olağanüstü bulmuştum. Mustafa Ağabeyin sesi güzeldi biliyorum , köyde en güzel şarkı söyleyen olarak tanınıyordu. Bunları yapmasına şaşmadım. “Bir de müzik aleti çalsaydı!” diye düşündüm

Öğle paydosunda ben ayrıldım. Öğleden sonra ilk ders Hayat. Bilgisi, üç sınıf bir arada. Duraksar gibi oldum. Mustafa Ağabey: “Yarın ilk dersimiz de birlikte Hayat Bilgisi!” deyince sabah geleceğimi söyleyip ayrıldım. Mustafa Ağabeyin düzenli çalışması ilgimi çekti. Gezici Başöğretmenin Gözlem Defteri var; geldikçe bir şeyler yazmış imzalamış. Sayfa numaralı defter. Yazıların altında tarih, imza. Gezici Başöğretmen Mehmet Turan. Ayrıca Teftiş Defteri var. Teftiş tarihleri, altında imzalar:Müfettiş Hamit Gürsel-Akil Mengü. Akil Mengü bizim okula gelmişti. Kırklareli’de kaldığını söylemişti ama bizim köye gideceğini hiç düşünmemiştim. Selahattin Yücesoy Öğretmenle gelmiş piyano bile çalmıştı. Bir Öksüz Çocuğun Hüznü! diye çaldığı parçanın adını söylemişti. Bir daha karşılaşırsam bizim köye gittiğini öğrendiğimi söyleyeceğim.

Kahveye uğrayıp eve geçtim. Yemek yedikten sonra bir süre yatağıma uzanıp öğretmenliği düşündüm. Zor değil belki ama çok sabır isteyen bir uğraş. Kendimden çok arkadaşları düşündüm. İçimizde bu sabrı gösterecek kimler var? ”diye kendime sordum. Harun Özçelik, Arif Kalkan, Recep Kocaman, Hüseyin Orhan, Hüsnü Yalçın, İbrahim Ertur arkadaşlar aklımdan geçti. Benim de içlerinde bulunduğum öteki arkadaşlar hiç sanmam bu sabrı göstersinler. Hele o tertipli defterleri, o yazı hazırlıkları, o yazılmış sözler, onların hazırlanması, korunması kolay kolay yapılacak türden değil. Bir süre öğretmenliği düşündükten sonra tatilde olduğumu anımsayıp kalan günlerimi saydım. ; 2, 5 günüm kaldı. Onun da sanırım yarısı gene okulda geçecek. Kahveye giderken Küçük Ablama uğradım, mektup bekliyordu. . Eniştemin Kırıkköy dediği. Yerin neresi olduğunu sormuştuk. . Onu ben de merakla bekliyordum. Doğruya yakın bilgi edindim ama eniştemin mektubu sanırım daha kesin bilgilere içerecektir. O bilgilere göre bir numara hazırlarsam Röslein’ı daha anlamlı bir tuzağa düşürürüm. Kapıdan girerken C’nin sesi geldi. Bir an duraksadım: “Görünmeden dönebilirim!” derken ablam gördü: “Gel, senden konuşuyorduk!” dedi. C neşeliydi, geçen günkü gibi durgun değildi. Okula gittiğimi, çocukların canlılığıı anlattım. Belleğim de kalan çocukları anlattıkça onlar, çocukların kimlerin çocukları olabileceğini buldurmaya çalıştılar. C’yi neşeli gördüğüme sevindim. Kayınvalidesini sordum, daha iyiceymiş, kalkıp oturuyormuş, oğlunu sayıklıyormuş. Eniştemin mektubuu bekliyorum falan diyerek ayrıldım. Kahveye giderken de bu kez akşamki İskender Beyi düşünmeye başladım:

-Bu gezginci bilgin ne iş yapıyor acaba? Kahvede bu kez de iki yabancı vardı, ancak bu yabancılar bizim köylülerden farksız giyinmişlerdi. Amuca Köylerinden oldukları giydikleri şayaklardan belli oluyordu. Babam benim Kepirtepe’de okuduğumu söyleyince gülümseyerek geçen yaz bizim askerlik kampı sırasında koşuşturmalarımızı anlattılar. Umurca köyünden gelmişler. Umurca’ya ayrıca gittiğimizi, okullarına sıra yaptığımızı anlattım. Biri Lüleburgaz içinde oturuyormuş, dükkanı varmış, yoğurtçuluk, peynircilik yapıyormuş. Konuştukça kişinin kimi sözleri söyleyişinden, bir yakınlık kurmaya çalıştım. Kimi sözleri bana yabancı gelmedi. Bu kez de doğrudan:

- Ben sizin dükkanınıza çok gittim, siz helva da satıyordunuz! deyince Umurcalı gülerek:

- Yaşa be yahu! diyerek toparlandı. Geçen yıla dek helva yaparmış. İki yıldır işi sütçülüğe döktüğünden salt yoğurt, peynir işiyle uğraşmaya başlamış. Fikret Madaralı Öğretmeni sordu. Fikret Madaralı Öğretmen için :

- Ne babayani adamdı o, paşalar gibiydi. Ben yıllardır Lüleburgaz’da onun gibi dirayetli bir kaymakam görmedim. Gelince neşesiyle geliyordu, konuşunca dosdoğru konuşuyordu. Onun yanında insanın eğrilikleri düzeliveriyordu. Bir karavana helvadan kaç lira kazanıldığınıldığını, kaç lira kazanılmasının dürüstçe olduğunu 20 yıllık helvacı olan ben, 19. yıldan sonra ondan öğrendim. Şimdiki peynirciliğimi de o düsturlara uyarak yapıyorum! dedi. Umurcalıların başka arkadaşları varmış onlar gelince ayrıldılar. Bu kez de kahvedekiler Umurcalıların anlattıklarını dile dolayıp bir süre arkalarından söz ettiler. Bu arada Muhtar Göçmen’in oğlu Rasim geldi. Konukları İskender Bey gitmiş. Merak ettiğim İskender Beyi Rasimden sordum. Aklımdan geçen işiydi ama kesin diyememiştim. Rasim sormadan açıkladı; İskender Bey cambazlık yapıyormuş. At toplayıp satıyormuş. Çoğunlukla askerlerin sattığı yaşlı atları alıp atlı arabacılara satıyormuş. Bu kez de Ali Ağabeyime iki genç katana seçmeye söz vermiş. Umurcalıların Fikret Madaralı Öğretmeni övmeleri beni bir bakıma üzdü. Öyle bir öğretmeni kaybetmenin acısını içimde bir daha duydum. O gideli beri öğrendiğim bir şey var mı? diye sordum kendime. Birden kalkıp eve dönerek erkenden yattım. Ne ilginç, aynı yerde oturup aynı insanlarla konuşurken kimi kes bir yabancı gelip olayı değiştiriveriyor. İki gündür işte böyle oldu. Burası büyük bir yol uğrağı olsa belki her gün değişik insanlar gelip köylülere yeni bilgiler verecektir. Hasanoğlan’nı anımsadım, orası daha da sapa, yıllarca bir yabancı gelmemiş. Yabancı bir yana köyde kahve bile yoktu. Köylüler kahveye çıkıp aralarında bile konuşmuyorlar. Bizim köylüler hiç değilse pazarlara gidiyor, kavun karpuz satmak için kasabalara gidiyor. Böyleyken kırk yıl sonra At cambazı İskender Bey 5 saat uzaktaki Üsküp Bucağı için bilgi getirecek. Köyün deresi Üsküp’ten mi geliyor? Üsküpdere’den mi? Bunları düşünerek yattımama gene de üzüntümün gerçek nedeni C idi. C ile böyle mi ayrılacaktık. . Böyle ayrılırsak bir daha yakınlaşmak olası mı? Yoksa bu ilişki burada bitecek mi? Bir süre bunu düşündüm. İlişkiyi ben mi kesmeliyim onu? Ben kesersem gücenmez mi? Bunu onulna konuşamaz mıyım? Konuşamazsam neden konuşamıyorum? Son söz onun olunca ben gücenmeyeceğim? Son sözü ben söylemeden tavırlarımla söylemiş gibi yaparsan o gücenebilir. O nedenle C ile açık açık konuşmalıyım! Kesin kararım bu!

 

12 Şubat 1943 Cuma

 

Erken yattım, erken kalktım. Ablam güldü; “Kendini alıştırmaya başladın!” dedi. Okula gideceğimi söyleyip sütle kahvaltı ettim. Okula gittiğimde Mustafa Ağabey çoktan gelmiş, sobayı yamış. Ben öyle sandım. Meğer sobayı köy bekçisi yakıyormuş. Köy bekçisinin görevi arasında bu yokmuş ama adamcağızın çocuğu olduğu için onun hatırına her sabah erkenden bu işi yapıyormuş. Bekçini bu konudaki gerçek işi evlerden yakacak odunu ya da kömürü bir hafta önceden toplamakmış. Bekçi aynı zamanda kendi köylümüz, Mustafa Ağabeyin de çocukluk arkadaşı. Bu ilişki böyle sımsıcak sürüyormuş. Bekçinin bir oğlu da seneye yazılacakmış. Mustafa Abey ellerini bir birine vurtarak:

-Böylece zor bir işi arkadaş yüklendi, ona minnettarım! dedi.

Çocuklar birer ikişer gelmeye başladılar. Alışkan gereği saate baktım. Mustafa Ağabey gülerek: -Müfettişleşme yok, şimdi kıştayız. Kimi zaman toplanmamız 1. Dersin sonunu da bulur. Bu, bizim için çok olağandır. Genellikle 1. sınıflar gecikir! dedi. 1. Sınıflara baktım, sahiden daha yarısı gelmemişti. Ders 3. sınıflarla başladı. Geçen dersin konusu tekrarlandı: “Kış Hastalıkları!” Çocuklardan öksürenler oldu. Meğer bu bir işaretmiş. Öksürenlere : “Geçmiş olsun!” dendi. Dün konuşan kız 2. sınıflara dönerek onlarda da rahatsız olan olup olmadığını sordu. Birisi burnunun kanadığını söyledi, bir diğeri boğazının şişkinliğinden söz etti. Birisi parmak kaldırıp, boğaz şişkinliğini soğuk kar yemeye bağladı. Kesinlikle kar yenmemesini önerdi. Kapı vuruldu, 1. sınıfım eksikleri geldi. Biri dışında tamam olmuşlardı. 1. Sınıflar gelmeyen arkadaşlarının gelmeyiş nedenlerini irdelendi. Sonuçta o arkadaşlarının anne babasıyla bir başka yere gittiği anlaşıldı. Hasta olmamak için alınacak önlemler sıralandı. Bunlardan özellikle ilaç alınması önemsendi. Her hastalığın ilacı olduğu dile getirildi. Kış hastalıklarının çoğu soğuk havaya bağlandı. Bu nedenle iyi giyinme, sulak ya da çamurlu yerlerde oyun kurmama, soğukta uzun süre kalmama övütleri verildi. (Soruları 2. 3. sınıflar yazılı, 1. sınıflar sözlü olarak hazırlayacaklar. )

Türkçe Dersi daha ilginç geçti. Önce 3. sınıflardan bir öğrenci elinde Kuşlar adlı bir yazı  bulmuş, sanırım bir dergiden koparılmış bir yazı. Göçmen kuşların kış yaklaşırken neden gittiğini, gitmek için ne zorlukları göze aldığını; o zorlukları göze alamayanlarınsa kaldıkları yerde daha büyük zorluklar çektiğini anlatıyor sonunda da bir soru soruyordu:

-Acaba bu iki tür kuş, yer değiştirip bir birinin yaşamlarını denese kendi yaşamrında bir değişiklik olur mu? Bana göre çocukların yanıtlayamayacağı bir soru. Oysa Mustafa Ağabey çocuğa teşekkür etti, yazının girişindeki genel olarak kuş anlatımı bölümünü okuttuktan sonra bir kuşlar şarkısı söyletip üç sınıfa da ayrı ayrı görev verdi. 1. sınıflar bildikleri kuşları yazdı. 2. Sınıflar kuşların hareketleriyle ilgili tümceler kurdu, 3. Sınıflar, kuşların renklerini ya da şekillerini ekleyerek tümceler kurdular. 1. Sınıflar kümes hayvanlarını da kuş sayıp türlerin 12! yi bulması sınıf sayısına uyduğu için ayrıca çocukların neşelenmesine yol açtı. Çocuklar yazdıklarını arkadaşlarına dağıtınca dikkat ettim payına hindi düşen Veli çok mutluydu. Oysa bizim sınıfta Emrullah Öztürk’ün payına ayrılan hindi sürekli kavgaya neden olmaktadır

 

2. Sınıflar, uçan kuş, Kaçan serçe, yırtıcı şahin , yavru kırlangıç, Zararcı saksağan türü tamlam alarda oldukça yanlış yaptılar. Örneğin saksağan –saksan, şahin-şain, kırlangıç-kırlancık olmuştu. Ancak çocukların yazıları çok düzgündü; ayrıca hiç kimse bir başkasına bakmadan yazdı. 3. Sınıfların yazdıkları bana daha ilginç geldi. Mustafa Ağabey açık açık söyledi, bu konuyu daha önce de işlemişler. Ancak o zaman salt konuşma ile geçiştirilmiş. Bu kez yazıya geçirilmiş. Yeşil renkli kurbağa (kurba) , Kırmızı gagalı leylek, Al ibikli horoz (Horaz) beyaz kanatlı Saksağan (saksan) , boz renkli turna, ak tüylü güvercin (tülü) , yeşil başlı ördek örnekleri verildi. Mustafa Ağabey verilen örnekler üzerin de durmadan yazım yanlışlarını sorarak buldurdu. Al, kırmızı renkleri üzerinde durdu. Çocuklar bu iki rengi bir olarak biliyormuş. Bunu saptayınca Mustafa Ağabey konuyu uzatmadı, bir başka derste gene konuşmak üzere yazıların düzgünlüğü üzerinde durdu. Kış mevsiminde en çok gördükleri kuşların adlarını tekrarlattı. Sevdikleri bir kuşun resmini çizmelerini istedi. Ayrıca bildikleri kuşların (Göçmen olanlarla olmayanların, avlanan kuşlarla avlanmayan kuşların ayrı ayrı) adlarının doğru olarak defterlerine yazmalarını tembihledi. Mustafa Ağabey bu dersi değiştirdiğini, bunu benim için yaptığını söyledi. Aslında 3. sınıfların matematik dersi varmış. Genel konularda üç sınıf bir arada daha canlı oluyormu. Şimdi 3. sınıfların üstüste iki saat matematik yapılacakmış. Mustafa Ağabeyin, benim için program değiştirmesina değişik anlam verdim. (Kısa kalmamı istemiş olabilir. ) Muhtar Çavuş Amcaya uğramak için söz verdiğimi öne sürüp ayrıldım. Ayrılışım iyi de olmuş, Muhtar Amcanın bu gece konukları gelecekmiş: “Yarın onlardan ayrılamayabilirdim!” dedi. Mehmet Salih Arı’dan söz etti:”Yıllardır tanışırız, iyi adamdır, hoş adamdır ama her gittiğimde söylediği bir söz vardır:

-Ay, senin köye gelecektim, gelemedim. Bu yaz artık kurtulamayacaksın, orada olac ağım! Nesinden kurtulamayacak mışım? Gezici Başöğretmen her hafta, İlköğeretim Müfettişi hemen hemen her ay uğruyor; kırk yılda bir o gelince ne değişecek? Üstelik onun gelmesini ben istiyorum. Salt ben de değil, arada babanla da konuşuyoruz, o da istiyor. Hele Mustafa Hoca ona minnettar:

- Bana arıcılığı öğretti, yıllar sonra arılardan doğru dürüst bal almaya başladım! deyip ona teşekkürlerini gönderiyor! dedi. Hasta olup olmadığını sordu. Dersler başladığından bu yana bizim okula sürekli gelmediğini, Lüleburgaz’a indikçe gördüğümü tatilden önce görevli olarak onun okuluna gittiğimi, ondan çok yardım gördüğümü anlattım. Mahtar Amca :

- Aman iyi olsun, benim de sözüm şakadır, sağlık olsun da isteklerimiz varsın geç olsun! dedi. Muhtar Amca Bektaş ağabeyimi sordu. Arkasından da:

- Zamanla herşey değişiyor; bu askerlik işleri köylerde bizim de ahengimizi bozdu. Yıllarca süren ayrılıklar bizim de ilişkilerimizi aksattı. Hele son bir yıldan beri köyden kim gitti, kim geldi bilmemiz olası değil. Askerlikse hepten karıştı. Köye gelen lerin yarıdan çoğu havadeğişimli. Birileri ise Yemen ‘e, Fizan’a mı gitti ki, iki gün izin alıp gelemiyor? İki yıldır gelemeyen var! dedi. Mahtar Amcanın kızı geldi, ben görmeyeli kocaman kız olmuş, utanarak:

- Annem çağırıyor! dedi. Muhtar Amcanın tek kızı, güzel bir yüzü var. Muhtar Amcanın evlendikten sonra uzun süre çocuğu olmamış. Kızı doğunca dünyalar onun olmuş. Sanki bunları düşündüğümü anlamış gibi Muhtar Amca bana baktı:

- Bir de oğlum olsun isterdim ama olmadı. Gene de “Çok şükür!” deyip kızımızı büyütüyoruz. Bunda da bir hayır vardır. Tesellimiz var, hanımla sık sık bunu anıyoruz. Peygamberimiz Hazreti Muhammet’in de tek kızı vardı. Bunu düşünmeden kızımızın adını Fatma koymuştuk. Bu da bizi çok sevindirdi. Peygamberimizin tek kızının da adıFatma’ydı. Fakir teselli diye bir söz vardır. Bizim ki de öyle bir şey olabilir am a biz bu teselliyle çok rahat avunuyoruz.!”

Muhtar Amcadan ayrılıp alt yoldan eve döndüm. Bu yol biraz uzun olmasına karşın benim gerçek yolum sayılır. Sağlı sollu evlere gene baktım. Tam karşımda arkadaşım, aynı zamanda addaşım İbrahin’in evi. O şimdilerde asker. Evlerinin alt tarafı dik bir yokuş. Yokuşun bittiği yerde derenin derin yerleri vardır. Bu derinlikle bir zaman düpedüz göl oluşturuyordu. Havalar ısınınca o göllerde çimerdik. Suda yüzmeye daha doğrusu sularda yuvarlanmaya biz çimme diyorduk. Suda yüzme sözünü ben okulda duydum. Benim bildiğim yüzme, koyunun ya da kesilen bir hayvanın derisinin alınmasıydı. Bektaş Ağabeyim koyun yüzmede çok ustaydı. İbrahimler eski evi yıkıp iki katlı yaptılar. Onların hemen ilerisinde iki katlı bir başka ev de Kasım Hüseyin’in. O ise evi iki katlı yapınca üst katı bir ara kahveye çevirdi. Oğlu Rasim bir süre kahvecilik yaptı. Ama o işi, sürdüremediler. Nedense köy halkı o kahveye gitmedi. Hamza Amcamın evi arkasından kahveye döndüm. Babam tenekeleri hazırlamış, alıp Bekar Ariflerin kuyusuna gittim. Alışkanlık tutmuş, gözlerim çevreyi taradı. Umduğum gibi bir belirti çıkmadı. Evde yemek yedikten sonra önce Abbas Amcama uğradım oradan da Hanife Halama gittim. Hanife Halamın içerden sesi geliyordu. Sesine bakarak iyi olduğunu sezer gibi oldum. İçeri bu niyetle girdim. Hanife Halam önce, uğramayacağımı düşünmeye başladığını söyledi. Arkasından da oğlu Hilmiye veryansın edip bir süre ağlamdı. Neye uğradığımı anlayamadım. Hanife Halam bir bakıma haklı, oğlu gibi kocası da asker. Salim Eniştemin askerliğine anife Halam akıl erdiremiyor. Hanşife Hanife Halam akıl erdiremiyor: “Baba oğul asker olmuş başka insan var mı? ”diye soruyor. Bu arada Salim Eniştemden mektup alıp almadıklarını sordum. Ben Salim Eniştem, deyince Hanife Halam gülmeye başladı. Önce anlamadım, sonra açıkladı. Oğlu Hilmi ile bir arada büyüdük. Hanife Halamın kardeşi Abbas Amcam babama amca derdi. Dayısının amca dediğini duyan Hilmi de babama amca demeye başladı. O benim babama amca deyince benim de onun babasına amca dememde diretti. Oyunlarda (Bir yaş büyük olduğu için) egemen olan Hilmi diretmesinde başarılı oldu. Ben de onun babasına amca demeye başladım. Bu alışkanlık okula ayrılışıma dek sürmüştü. Şimdi doğusunu söyleyince Hanife Halamın dikkatini çekmiş, bunu da öteki değişiklikler gibi şaşırtıcı bulduğundan gülmüş. Sonra sonra sakinleşip konuşmaya başladı. Onlara gittiğimği bilen Abbas Amcam, bilmiyormuşça arkamdan geldi. Onlar kendi sorunlarını konuşmaya başlayınca ayrıldım. Bir süre kahvede oturup eve döndüm:Evde nedense hüzünlendim. Okuldayken eve gitmeyi istediğim oluyor. Bu isteklerimin yersiz olduğunu anlamaya başladım. Bu kez de kendime bunu sordum:

-Okula gitmeyi çok istiyor muyum ? Doğru dürüst bir yanıt bulamadım. Sırtüstü yatıp bir süre tavana baktım. Tavandaki tahtalar biraz daha sararmış, çizgiler daha kalınlaşmış. Şekiller oluşturan budak karartılarını gene yıldız kümelerine benzettim. Hangi yıldız hangisi olabilir? Birini Kutup Yıldızına benzettim ama çevresindeki, yıldızlar Büyük Ayıdaki düzene benzemiyordu. Bir ara kalkıp onların eksikliğini çizerek tamamlamayı düşündüm. Az sonra da bu düşünceme gülüp vazgeçtim. Ablam yemek için çağırdı, ikimiz konuşa konuşa yemek yedik. Ablam yol içn istediğim bir şey olup olmadığını sordu. Gözleme önerdi:

- Bir küçük kutu balla gözleme, hiç değilse birkaç gün yersin! dedi. Tekrar kahveye inmeyi düşündüm. Düşündüm ama yerimden kalmadım. Önce öyle bir uzandım. Köyden üzgün mü yoksa neşeli ayrılacağımı içimden tartıştım. Neşeli ayrılacağım kanısına vardım. Geldiğimde babamın rahatsızlığı neşemi iyice kaçırmıştı. Onun üstüne Bektaş Ağabeyimin hastanede oluşu iyice tedirgin etmişti. Şimdi babamı iyi bırakıyorum. Ayrıca Bektaş Ağabeyimin durumunu da, kendisinden dinlediğime göre, söylendiği ölçüde fena değil. Öyleyse üzülmem gerekmemektedir. Kederlenmem için başka bir neden aramam anlamsız, deyip yattım.

 

13 Şubat 1943 Cumartesi

 

Horoz sesleriyle uyandım. Gördüğüm rüya ilginç. Tüm öğretmenler sıralanmış resim çektiriyormuş. Beni de yanlarına çağırdılar. İçlerinde Hidayet Gülen Öğretmeni görünce sevindim. Geri gelmiş olmasının nedenini düşünürken öteki sırada tüm öğretmenlerin olduğunu gördüm, Naci İnan, Hamdi Bağ, İrfan Evren, Ali Yılmaz Demirbilek, Hasan Çevik öğretmenler hep gülüşüyor. Önlerindeki sırada ise bayan öğretmenler:Pesent, Cemile, Rezzan öğretmenler. Fikret Madaralı Öğretmenin öteki kapıdan çıkıp gittiğini görünce koşup haber vermek istiyorum. O denli hızlı gidiyor ki arkasından bağırmak istiyorum. Ne demeliyim? Avazım çıktığı kadar, “Öğretmenimmmmmm!” diye bağırdım. Kaç akşamdır izlediğim horozlardan birinin sesi ötekilerden farklı; o ötünce tanır gibiyim. Gene o öttü. Kendi kendime:

- O horoz gibi ayrı bağırdım!” deyip, öbür tarafıma döndüm.

Erken uyandım ama kalkmadım. Kararsızım, okula gitmek üzere Mustafa Ağabeye söz vermiştim. Bana bir günlük program örneği verecekti. Bunu almak için sabah ya da öğleden sonra gelebileceğimi söylemişti. Uzun uzun bir iki esnedikten sonra kalktım. Ablam gülerek; “Sabah gevşekliğine son!” dedi. Ablam, dilediğim kadar uyumama gevşeklik diyor. Oysa bir çok insan bunu çok doğal karşılıyor. Örneğin bizim okul müdürümüz biraz erken kaldırılırsa o gün çok öfkeli olurmuş. Kendi eşi öğrencilere söylemiş:

- İhsan, sabahları saat 10’oo dan önce kalkarsa asabi olur! demiş. O nedenle biz Müdür Beyi erken saatlerde ( saat 10’oo dan önce) gördüğümüzde:

- Bugün birisi haşlanacak ama bakalım kime rastlayacak? gibi olasılıklar öne süreriz. Küçükler geldi. Üçü de değişik renkte. Değişik yaştaYahya esmerce (Çok değil) 5 ile 6 arası. Ayşe yengem 5 diyor, Büyük Ablam altı hesaplıyor. Ali Rıza renk olak ona yakın olmakla birlikte daha açık. Ali Rıza’nın 3 yaşını tamamladığını biliyorum. En küçükleri o ama oldukça tombul olduğundan akran gibi görünüyor. Ablam ekledi:

- Ali Rıza Buğday tenli! sayılırmış. Saim daha açık renkte. Saim ben Aklpullu’da okurken doğdu. 2-3 aylıkken beni görmeğe gelmişlerdiAblam ona da Kumral, dedi. Çocukları alıp kahveye indim. Kahvede kimse yoktu. Bir süre onlarla oynadım. Ali Rızanın küçüklüğü konuşmasından da belli oluyor. Eski iskambil kağıtlarını dağıtıp tomladılar. Alışmışlar, kahveye gelen olursa iskambil kağıtlarını toplayıp yerine koyuyorlar. İçlerinde en konuşkanı ağabey olarak Yahya. Üçüne birden ya da tek tek soru sorulunca o yanıtlıyor. Örneğin biri: “Bunlar kimlerin çocukları? ”diye sorsa Yahya önce kendi babasını söyledikten sonra sıra ile eliyle göstererek: Bunun babası Bektaş Amca, bunun babası Ali Enişte!” diyor. Ali Enişte kim diyen olduğumda ise umuzlarını silkip bizim evden orada olanlara:

- Bunu sen söyle!” dercesine bakıp yanıtı bekliyor. Söylenince de başını sallayıp evet anlamında bir uzun “Iıııı! çekiyor. Kahveye gelenler artınca çocukları evlerine dağıttım. Küçük Ablam yemek için onlara gitmem için haber göndermiş. Öyle söyleyince okula sabahtan gitmeye karar verdim. Öğleden sonra fazla zamanımın kalmasını hesapladım. Mustafa Ağabey de zaten beni sabah bekliyormuş. Muhtar Amcaya gelecek konuklar onun da tanıdıklarıymış; bu bakımdan onlara katılmak zorunda kalabilirmiş. 1. Sınıf Hayat Bilgisi için BAHÇELERDE SONBAHAR, 2. Sınıf Hayat Bilgisi için:CUMHURİYET BAYRAMI, 3. Sınıflar için EVİMİZ konularını işleyen birer örnek verdi. Ben zaten Hayat Bilgisi örneği istemiştim. 4. 5. sınıfların matematik derslerne Hakkı Yücel Öğretmen örnek vermişti. Mustafa Ağabeyden üzülerek-sevinerek ayrıldım. O da zaten aynı sözleri söyledi: “Ayrılıklar hep üzün- sevgi karışımıdır. Gene görüşme isteği olunca insanlar buna daha rahat katlanır!” dedi, başarılar diledi.

Ben okuldan çıkarken Emin Özdil’le karşılaştım.Lüleburgaz’dan dün akşam gelmiş, yarın dönecekmiş. Benim de döneceğimi öğrenince sevindi. Konuşa konuşa onların kapısına dek gittik. Babası gördü, güzel sözler söyledi, içeri çağırdı ama zamanım olmadığını, bir başka zaman geleceğimi söyledim. Emin’in babasına, köydeki adıyla Mustafa Hoca’ýa Ayşe Yengeme karşı davranışından ötürü kızıyorum ama, onun hakkında duyduğum başka sözleri de dinledikçe kendimi haksız buluyorum da oluyor. . Örneğinj Vahit Dede her gördüğünde babamdan sonra onu sorar, onunla sık sık konuşmam için de sıkı sıkı tembihler tekrarlar. Ona göre Mustafa Hoca, bizim köyün en bilgin kişisiymiş. Ailesinden gelen sağlıklı bir bilgi ocağının sürdürücüsüymüş. Kendisinde eski kitaplar varmış. Bunları düşünerek kendisiyle karşılaşınca oldukça yumuşuyorum. Gene öyle oldu. Yarın buluşmak üzere Emin ‘le ayrıldık. Mustafa Hoca ayrılırken gene : “Berveçi atide (Ber vechi ati=İlerde, gelecekte) görüşmek üzere deyip elini başına götürdü. Bu berveçi ati sözünü ondan daha önce de duymuştum bunu hiç unutmadım. Dikkat ettim, bu sözü ondan başka kimse kullanmadı, okuduğum kitaplarda da bu söze rastlamadım. Bu da onun çok bilgili olmasından mıdır acaba? diyecektim ama vazgeçtim. Fikret Madaralı, Nejat İdil, Ahmet Gürsel, Hayrullah Örs, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi insanları dinledim, onlar bu sözü kullanmadılar. Demek bu söz bilgili insanları ayırmak için bir ölçü değilmiş. Eve bunları düşünerek döndüm. Evde kimse yoktu, elimdekileri bırakıp bir süre durduktan sonra kahveye yöneldim. Küçük Ablamın yeni evi önünden geçerken içeriden sesler geldiğini duydum. Gülüşmeler arasından C’nin sesini seçtim. Güldüğüne göre, neşesi yerinde demektir, hiç değilse doğru dürüst bir “Allahaısmarladık!” diyebileceğime sevindim. Bir yandan konuşmaları dinlemeye kulak kesildim. Büyük Ablamın önerisi beni umutlandırdı. Gülsüm’ün yapmak istediği bir işin örneği annemden kalan bohçalarda varmış. Onları açıp bakmaya karar verdiler. C, oldukça yüksek bir sesle: “Siz bakıp gelin, siz yapacağınıza göre, sizin görmeniz yeterli!” deyip kendisinin burada onları bekleyeceğini söyledi. . Kardeşi, Gülsüm, Büyük Ablam kalkıp yukarı eve gittiler. C, bugün kızıyla gelmiş, Saim’le kuşlar givi cıvıldaşarak oynuyorlar. Onları böyle görünce C’ye takılmış olmak için: “Yoksa bunlar da mı yavuklu”diye sordum. C böyle bir soru bekliyormuşçasına daha sözüm bitmeden:

- Olamaz öyle bir şey, anası çekti onun acısını. Çocuğmun da öyle bir duruma düşmesinin istemem! deyince biraz yüksünür gibi oldum. Hemen: “ Seni üzen, önceki olayın başlangıcı mı, yoksa sonucu mu? demeyi tasarlarken C yarınki yolculuğumdan, gide gele yolları aşındırdığımdan söz etti. Okulu bitirince belki de uzaklara gideceğimi o zaman da yıllarca gelemeyeceğimi söyledi. Kendi ağabeyini örnek gösterdi. Ali Ağabeyi çok yakında, şuradaki Pınarhisar’da olmasına karşın birkaç yılda bir ancak geliyormuş. Geldiğinde de hemen gitmekten söz ediyormuş. Özellikle yengesi bu kadarını bile istemiyormuş. Bunları söyleyerek C, sanırım sözü evliliğe getirip dayadı. Yüzüne bakarak bir şeyler anlamaya çalıştım. Bana, C’in yüzünde Hiç de beklemediğim anlamlar var gibi geldi. . Bunu, onun içinde bulunduğu duruma yorup kendime gene de bir pay çıkarmaya çalıştım. Kaynanasının durumunu sordum. Ağlayıp ağlayıp oğlunu soruyormuş. Onun bu durumuna üzülen babasının yüzünden düşen bin parça olurmuş. İşte bu nedenle o küçük kızının üstüne titreyip onunla teselli oluyormuş. Birden Madam Bovary ile Anna Karanina romanlarını anımsadım. O romanlardaki anneler böyle bir teselli ile avunamıyordu. Bu nedenle de sonunda yok olup gittiler. Bunları örnek gösterip C’yi böyle düşündüğü için övmek istedim. Ancak onları anlatmak için önceki tavırlarını da sergilemek gerekeceğini düşünerek vazgeçtim. . Kaş yakayım (Yapayım değil) derken göz çıkaracağımı düşünüp kararımdan vazgeçtim. Evin hemen ilerisinde, kahvenin arkasına düşen yerde yaygın gübrelik var. Güvercinle kanat çırparak kondular. Onların çıkardıkları sesi duyan çocuklar koştu. . Meğer C. nin kızı güvercinleri çok seviyormuş. C:

- Benim kızım güvercinlere bayılıyor; iyi havalarda bahçeye çıkıp onları gözlüyor! dedi. Öyle deyince çocuğu kucağıma alıp güvercinler arasına indim . Güvercinler yavaş hareketlerle aralarına girince yürüyerek kaçarlar ama uçmazlar. Gene öyle oldu, bir süre onların arasında kaldık. Çocuk neşeli neşeli izledi ama sanırım azıcık da korkmuş; dönünce annaesinin kucağına atılırca gitti. C kızını severken az önceki düşüncelere döndüm. Okumayı sürdürürsem belki uzun yıllar buraya gelemeyeceğim. Bu kez de Peer Gynt’e (Per günt) takıldım. İyi hoş, gitti dolaştı; başardı başaramadı o başka ama geri döndüğünde ne oldu? C’yı gelinliği ile kör bir kandil ışığında görebilmiştim. Belki kızını da tarlalarda çalışırken yaşlı bir köy kadını olarak göreceğim. Ya ben ne olacağım? C , düşüncelerimi anlamış gibi, Kırklareli’deki Hasan Amcamı örnek verdi:

- Hasan Amcan nasıl sık sık geelebiliyorsa istersen sen de gelebilirsin! deyince gelmeye söz verdim. Konuşmamızın üstüne Küçük Ablam geldi. C’nin kaynanası için söylediklerini duymuş:

- Ne yapsın, yaşlı kadın. Onun tek tesellisi oğlu! diyerek konuyu iyice çaresizlik duyarlılığına yöneltti. Bu arada benim az önce küçük sevdalılar gözüyle baktığımm çift çıngar çıkardı. C’nin kızı: “Gidelim”diye tutturunca ayrılık çanı çaldı, gene görüşme dileklerimizle ayrıldık.

Yukarı eve gidenler de gelince gene kahveye indim. Babam bir ara dükkana çağırıp para durumumu sordu. Para durumunda bir eksiklik yoktu. Ali Ağbeyimden aldığım 50 tl’nin yarısı duruyordu. Evdeki durumu da az çok bilir gibiydim. Süt bağlantısı yapılamamış, teslim edilen pancar paraları verilmemiış, Ofise verilen buğdayların karşılığı alınamamıştı. Babamın veresiye verdiği çay paralarını toplamak bile sorun oluyor. Bunları bildiğim için yaza çıkana dek ben de herkes gibi sabredecektim. Babam, sanırım soylediklerimden memnun kaldı: -Okulunu bitirirdikten sonra okumayı sürdürürsen merak etme, sana yardımcı olmaya çalışsacağız! dedi. Babamın bu sözü bana, hiç unutmadığım ilkokul sonun da ortaokula gidemeyişimin parasal nedenini anımsattı. Babam o zaman, Annemin bana bıraktığını söylediği altınları varmış. Babam bunlara güvenerek beni Kırklareli Orta okuluna göndermeye kalkışmıştı. Oysa babamın güvendiği altınlar Birkaç yıl önce ünlü tefeci Bünyaminlere rehin olarak, ağabeylerim tarafından verilmişmiş. 1934 yılı Trakya Olayı'nda tefeciler Lüleburgaz'dan kaçınca, rehineler de gitmişmiş. Babam bunu duyunca çok üzüldü. Üzüntüsü altınlardan çok benim içindi. Babamla ayrılıyormuş gibi iki ikiye konuştuk. Bana, babamın güveninin sürdüğünü görünce sevincim arttı. O sıra kahveye gelenler oldu. Sorular soruldu. Birden suskunluğumu bir yana itip bildiklerimi dilimin dödüğünce anlattım. Özellikle Abbas Veli, Bekar Hasan, Kolsuz Hamza gibi onların diliyle Seferberlikte cepheden cepheye koşanların sorularını dikkatle vermeye çalıştım. Onların gittiği ülkeleri, örneğin Avurturya-Galiçya-Romanya yörelerinin harita bilgilerimle açıklamam hoşlarına gitti.

Böylece son gecem, bana göre güzel geçti. Yolculuğumu öne sürerek sözlerimi dtadında kesmeye çalıştım. Ayrılırken herkes bana başarılar diledi. Böylece bir kahve tatilim daha son buldu. diye içimden gülerek ayrıldım.

Erken dönüşüme ablam da sevindi:

-Yolcusun, uykunu almalısın! dedi. Erken çıkmayacağım ama geç de kalmayacağım diyerek yattım. Emin’le saat 8 ‘oo olarak konuşmuştuk. Son günü nasıl geçirdiğimi düşünerek bir süre gözlerim açık suskun durdum. Arkadaşları düşündüm. Arkadaşları gözümün önüne getirince köyde olduğu bile unuttum. . Öyle bir gel-git içinde uyumuşum.

 

14 Şubat 1943 Pazar

 

Ablam camı tıkırdatınca gözlerimi açtım saat tam 8’oo, toparlanıp kalktım. Yol torbamı alıp kahveye indim. Babam taze çay verdi. Gülerek:

- Sizin kazan çayı böyle değildir! deyip güldü. Ben de güldüm. “Bizim kazan çayını sorma baba, buraya geldikçe ilk aklıma gelen o oluyor. “Eğer bu gerçek çaysa kesinlikle bizim içtiğimiz çay değildir!” dedim Babam ne düşündüyse önce olur mu? Çay diye veriyorlarsa çaydır. Çayın da kahvede olduğu gibi çeşitleri oluyorBaksana kahve diye saqtılan kahveleri, kahve tiryakileri içmiyor. Gerçi kahveye çok yabancı madde katıp bozdular ama kahve gene kahvedir. Sanmıyorum çayın çok çeşidi olsun. Benim bildiğim çay, Çin, Hint. diye anılıyor ama biz ayıramıyoruz onları. Babam, az düşündükten sonra, “Adam sen de, sen kahvaltıda bir bardak çay içeceksin, sıcaklığıyla şekeri bile değer ona. Bir söz vardır “Yüzdün koyunun derisini az sabret, kuyruğu da eklensin!” Babamın elini öperek ayrıldım. C bahçenin köşesinden bakıyordu. El salladım. O da başındaki örtüsünün ortasından tutarak ucunu salladı. Hızla geçip döndüm köşeyi. Emin babasıyla kapı önünde konuşuyordu. O da yeni hazırlanmış. Birlikte yola çıktık. Hava oldukça ayaz ama rüzgar yok, gök yüzü pırıl pırıl. Karşı tepeye çıkınca bir süre köye baktık. Evlerin bacalarından çıkan dumanlar bahçelere dağılıyor. Emin ilkokula gittiğimiz günleri anımsadı. Ben 5. sınıftayken o 2. sınıftaydı. Birlikte gelip gidiyorduk. Ben onlara ağabeylik ediyordumBen öyle sanıyormuşum. Meğer onlar benden korkuyorlarmış. Korkukları için de kuzu kuzu okula gelip gidiyorlarmış. Sordum; “İçinizden biri hiç dövdüm mü? ”Dövmemişim ama, sık sık “Döverim! ’” dermişim. Bu da onlara yetiyormuş. Emin'le yolculuğumuz çok güzel sürdü, öylece bitti. Eminden, Ortaokul öğretmenleri üstüne güldürücü sözler dinledim. Onlarınkiler yanında bizim öğretmenler için sözlerimiz çok yalın kalıyor.

Lüleburgaz hep bildiğimiz pazar günleri gibi sokaklar boş. Emin girişte ayrıldı. Edirne yoluna çıkınca Ahmet Güner’le Recep Kocaman’ı gördüm. Köfteciye girmek istemişler. Ben de onlara katıldım. Recep suskun, Ahmet’se durmadan konuştu. Ava gitmiş, çizme giymiş, tilki, tavşan avlamış. Öğretmen olunca ilk işi bir çifte almak olacakmış. Köfteciden çıkınca Kadir Pekgöz’le karşılaştık. Kadir, her zamanki gibi bana takıldı: “Bizim köye gelecektin, neden gelmedin? ”Böyle bir söz vermediğimi tersine benim onu beklediğimi söyleyerek savuşturdum. Bu arada İdris Destan’la karşılaştık. Babasıyla birlikteydi. Yanımıza gelince arkadaşlar takıldı:

-Bari buraya kadar gelmişken baban seni okula da götürseydi! denince İdris söylenmeye başladı:

- Karşılaşır karşılaşmaz söylenecek sözünüz bu mu yahu? ”Siz köylerinizde de bunlarımı düşünüyorsunuz? ”Tartışırken Yücel kardeşler göründü Mehmet Yücel, Namık Yücel. Az önce kendisine takılınca gücendiğini söyleyen İdris Destan Yücel kardeşleri görünce:

- Yumurtacılar geliyor! dedi. Hep güldük ama Recep Kocaman İdris’e anımsattı:

- Sana takılınca kızıyorsun, oysa kendin, sevmediğin o takılmayı başkasına yapıyorsun! dedi. Bir süre karşılıklı bakışıldı. Mehmet Yücel gülerek:

- Neden susuyorsunuz, evlerinizi su mu bastı? diye sordu. Namık Yücel’in arkadaşlarından Mürsel Dilek de bize katılınca iki faytona atlayıp okula gittik. Okula gelenler olmuş ancak bizim sınıftan ilk gelen biz olmuşuz. Tatilde okula kalan Hüsnü Yalçın arkadaşımız derslik sobasını yakmış, bizi güler yüzle karşıladı. Arkadaşlar Hüsnü Yalçın’ın bu davranışına karşılık onu bundan böyle derslik nöbetinden çıkaracaklarını söylediler. Ayda bir gelen bu nöbetin birini, İdris, birini Kadir, birini de Ahmet üslendi. Şakalaşarak karşılıklı sorulara başladık. 15 gün okulda yalnız kalan Hüsnü Yalçın’dan başlayan sorular dönerek hepimize soruldu. Benim dışımdakilerin yanıtları hepsi bir birine benziyor: “Evlere tıkılıp kalmışlar. Buradayken sıkıldıkları okul kendi evlerindeyken gözlerinde tütmüş. Ben tüm vaktimi kahvede geçirdiğimi söyleyince hepsi bir, “Ohoooo!” çekti. Arka arkaya gelenler oldu; Salih Baydemir, Hüseyin Orhan. Bayrak Törenine on kişi olarak indik. Arkadaşların çoğu gruplar olarak trenle gelecekler, bunu bildiğimiz için tren saatlerini bekliyoruz. Ayırdında olmadan gözlerim sağ yanımızdaki grubu taradı. Röslein gelmiş. Yeşille lacivert arası beli kuşaklı bir giysisi var. Yeni olabilir. Bunu öne sürüp karşılaşınca takılabilirim. Köydeyken kurduğum o Kırıkköy öyküsünü uzunca konuşabilecek bir olanak bulursam anlatacağım. Arkadaşlar bizim sınıftakilerden söz ediyorlar. Ben arkadaşlardan çok yeğenim İsmet’î merak ediyorum; “İsmet bir aksaklık yapıp paçayı ele vermese!” diyorum. Törenden sonra arka merdivenlerden girereken Asım Öğretmen seslendi, nöbetçiymiş, akordiyonu gösterdi. Akordiyonu alıp odasına bıraktım. Asım Öğretmenin odasına girip çıkınca okula döndüğüm, bir bakıma da sanki hiç gitmediğim sanısına kapıldım. Derslik oldukça boş ama olanlar şakalaşmayı özlemiş, sık sık Hüsnü Yalçın’a takılıyorlar; “15 gün burada ne yaptın? Hüsnü parmak sayarak tatilin 14 gün olduğunu söylüyor. Böylece ben de öğrendim arkadaşların bir bölümü tatile ancak pazartesi günü gitmiş. Pazar günü şiddetli bir fırtına çıkmış, bir ara gözgözü görmemiş. Yemekte etli patates, bulgur plavı tahin helvası yedik. Kadir Pekgöz tahin helvasını küçümser gibi bir söz söyleyince Mehmet Yücel gülerek:

- Ne bekliyordun süzme bal mı verecekle?r Mehmet Yücel’in süzme bal deyişine takıldım:

- Süzme baldan söz ettiğine göre seviyorsun demektir!” deyince o da bana: “Kim sevmez ki? ”diye sordu. Getirdiğim baldan vermeyi düşündüm. Az olduğunu bildiğim için ötekilerine duyurmadım. Uygun bir zamanda arkadaşa hiç değilse tattıracağım.

Yemekten az sonra arkadaşlar geldi, İsmet Kırklareli grubunda çıkmadı. Belli ki yarına kaldı. Az aralıkla Edirne grubu da geldi. İsmet, Sami Akıncı, Harun Özçelik dışında tüm arkadaşlar geldi. Sevinçler, özlemler, akıl dışı kimi anlatılar arasında yataklara girdik.

Sanırım kimse de benimle konuşmak istemedi. Üst kat komşum Orhan yatar yatmaz uyudu. Alt katlardaki Kadir, Hilmi, Hasan bir süre gülüşerek konuştular. Ben geçen onbeş günün ben deki izlerini düşündüm. İlk gittiğimde babamın rahatsızlık haberi, Bektaş Ağabeyimin hastanede yatışı oldukça üzüntüme neden olmuştu. Sonra sonra bu üzüntüleri atlatmış olmama karşın sanırım yeterli neşeyi bulamadım. Bu nedenle çok mutlu bir tatil yapmadığım kanısına vardım. C ile konuşmuş olmam sevindirici olmakla birlikte babamın sık söylediği bir söz örneği, “Dipsiz kile boş ambar!” Babam bunu bir işe giriştiğini söyleyen kişiler işi gerçek dışına taşırıcı konuşmaya başlayınca gülerek tekrarlar: “Dipsiz kile boş ambar. Açık açık, bu söylediklerin olamaz anlamına gelmektedir. Ali Ağbeyim kimi kez yıllık ekimler için önerilerde bulunur: Kepir tarlalara buyday, adalara bostan, Sayaderelere pancar ekersek şu kadar şundan, şu kadar şundan kazanırız, gibilerde düşler kurar. Babam bunları duyunca hemen:Dipsiz kile (altı açık ölçek) boş ambar!” der. Uyumak üzereyken horozlar aklıma geldi. Bir süre horoz sesi olmayacak!

 

 

(*) Evliya Evi. Köydeki Furtun ailesinin Bulgaristan'daki köylerindeki (Bel-Ören, Beleören) evlerinin bahçesinde çok eskilerden beri bir türbe varmış. Furtun Baba olarak anılıyormuş. 1898 yılında Furtun ailesi göçe karar verince türbenin makamını olduğu gibi götürmeye karar vermişler. Makam dedikleri de iki insanın taşıyabileceği büyüklükte ağaçtan oymalı masayı andıran bir mumluk. Arkası yüksek, önünde mum yakılan yerler var, Üstü sürekli tavana asılı tül örtüyle sarılı. Mumlar için açık yerden salt önü görülüyor. Gündüzleri yanan bir mum yeri var. Geceler için ayrı bir yerinde de mum yakılıyor. Bir de adak mumları var onlar da sürekli yanıyor. Onun için bir oda ayrılmış, orada kimse kalmıyor. Furtun Şerif Eniştenin dediği Evliya evi, sanırım o odadır.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ