Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

58 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Özlem ile Beklediğimiz 2. Dinlencemiz

 

27 Ocak 1940 Cumartesi

 

Harun Özçelik uyandırdı. . İyi ki gelmiş, uyuyup kalacakmışım. Hemen hazırlanıp kalktım. Kahvaltıya başlanmış. Rahatsız mısın?  diye soranlar oldu. ”Öyle rahatım ki, belki çok rahatlığımın verdiği sevinci taşımakta zorluk çekiyorum, o nedenle size değişik görünüyorum!”dedim. Gülenler oldu”. Beden Eğitimi dersi olmasa şimdiden yola çıkabilirim!”diyorum. Hilmi Altınsoy, ”O da gelmez artık, böyle günde ders yapılır mı? ”dedi. Nahide Öğretmen kızların masasında kahvaltı yaptı. Gülfize tam bitişiğinde oturuyor. Gidip sormayı düşündüm. ”Rukiye Öğretmen gelmezse ben hemen yola çıkacağım, haberin olsun!”diyeceğim. Bunu Hilmi Altınsoy’a söyledim. Beni yüreklendirdi, ”Bunda ne var ki, öğretmenden ne çekiniyorsun? Tam tersine o da memnun kalır, gideceğini haber veriyorsun!”Kalkınca yanlarına gititim, ”Rükiye Öğretmen gelmezse!” der demez Nahide Öğretmen, ”Rukiye Öğretmen bugün gelmeyecek, o  tatile çıktı!”dedi. ”Ben, Gülfize’ye “O zaman ben erkenden çıkmak istiyorum, karanlığa kalmadan köye varmalıyım!”. Aralarında konuştular, öğretmen, ”Biz haber vereceğiz, teşekkür ederiz!”dedi. Ben dersliğe döndüm, tüm hazırlığımı yaptım. Arkadaşlarda da telaş başladı, ”Tüm dersler boş olduğuna göre yola çıkabiliriz!”diyenler çoğaldı. İsmet’le Kadsir’e “Karar değiştirirseniz, sizi beklerim!”dedim. İsmet trenle gidecek, kesin. Kadir kararsız, bana katılacak gibi. Rukiye Öğretmenin gelmeyeceğini arkadaşlar da yeni öğrendi, bir telaştır başladı. Kaç gündür tek konu tatil. Buna karşın kimi arkadaşlar, ”Şurdan mı gitsek, burdan mı gitsek? ”deyip kararsızlıklarını sürdürüyorlar. Özellikle İneceli arkadaşlar kararsızlar. Nedenini sordum. Edirne treni erken geliyormuş. Yol uzarmış ama, zamandan kazanırlarmış. Yakup başka , Arif başka söylüyor. Abdullah Erçetin de ikisi arasında kalmış, ”En iyisi susmak!”diyor. Lüleburgaz grubunun işi kolay. İdris, Osmancık, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, Ceylan köy, Recep Kocaman Pınarhisar, Ahmet Güner Poyralı aynı yöne Lüleburgaz-Pınarhisar yolundan gidecekler. Bir Hüseyin Orhan, Ahmet Bey’e ayrılacak. Nahide Öğretmen beni çağırdı, teşekkür etti. Kendisi de Lüleburgaz’a gidecekmiş, ”Gülfize’yi istediği yere ben bırakacağım!”dedi.Bir bakıma buna da sevindim. Sırt çantamı(Ablam bunu bana asker torbası olarak yapmıştı. ) hazırladım. Ömer Uzgil Öğretmenden ayrılış izni almak için beklemeye başladım. Bu üçüncü kez olacak, ilk izni ben alıyorum. Okul Müdürü Ömer Uzgil Öğretmenle konuşuyor, onları bekliyorum. Müdür Bey çıkınca girdim. Girmekle çıkmam bir oldu. Daha ben söylemeden, Ömer Uzgil Öğretmen gülerek “İch Schreibe seiner name, Auf Wiedersehen!” Ben de “Auf Wiedersehen!”deyip döndüm. Derslikte arkadaşlara da “Auf Wiedersehen!”diyerek ayrıldım. Yolda kamyon ya da başka bir araç durdurursam bineceğim. Durmazlarsa yaya gideceğim. Tepeye dek yürüdüm. Tam tepeden okula baktım. İlk günler de buralardan bakıyorduk. Bomboş bir kırsaldı. Kuşkonmazlar başta olmak üzere dikenli bitkilerden başka bir nesne yoktu. Özellikle bizim köylülerin deyimiyle çakır dikenleri yumak yumak toprak tabakasını sarmış durumdaydı. Şimdi ise binalar sıralandı, insanlar oturuyor. Ben yolun kenarında okula bakarken yoldan geçen bir araba durdu, ”Yolun Lüleburgaz’a kadarsa arabama alabilirim!”dedi. Sevinerek teşekkür edip arabaya bindim. Arabaya binince   ayırdına vardım, beni çağıran geçen yaz Hamdi Öğretmen tarafından bize, Naci Abi olarak tanıtılan    kişi. Kereste deposu var, kaç kez gidip kereste seçmiştik. Parkta, sinemada, çarşıda çok gördüğümüz çok güzel bir öğretmenle  yeni evlendiğini duymuştum. Eşi de arabada. Zaten onu görünce anımsadım. Lüleburgaz’da parmakla gösterilen en güzel bayanlardan  biri. Naci Abi, nereye gideceğimi sordu. Köyümü söyledim. ”Çeşmekolu!”deyince önde oturan eşi, döndü, ”A, ne iyi, karpuzcu köyden bir tanıdığımız oldu. Karpuz zamanı olsaydı seni köye bile götürürdük. Değil mi Naci? ”dedi. Teşekkür ettim. Naci Abi zaten birilerini tanıyormuş, sergici Salim Dayım mağazalarına sürekli karpuz getiriyormuş. Bunu söyleyince eşi, düzeltme yaptı. Ben karpuz için değil karpuzu kökünde görüp seçme açısından söyledim!”dedi. Bana, ”Senin ailen de bostan ekiyor mu? diye sordum. ”En çok bostan eken ailelerden biriyiz!”dedim. Bu kez güldü, ”Öyleyse yaz tatilinde köyünüze geleceğim. Kalmam, kalıp, yük olmayız, gezer, görür döneriz!”Çal Eczanesi önünde indim. Ayrılırken Naci Abi, ”Yerimi biliyorsun, her zaman beklerim!”dedi. Onlar sağ tarafa Pazar tarafına girdiler, ben , Tavukçuların mağazasına gittim. Köyden gelen varsa kesinlikle onlar bilir. Hasan Ağabey iyi karşıladı, ”Şanssız bir günün, dün de bugün de kimse gelmedi. Zaten alım, satımlar yeni kurallara bağlanıyor. Herkes suskun, piyasa durgun. Bu piyasa cansızlığı, köy-kent demeden herkesi şaşırtmış durumda. Ağır eşyanı bırak, her zaman gittiğin yolu gene kendin yürüyeceksin!”dedi. Aç olup olmadığımı sordu. Toktum, çay söyledi, içtim. Yolum üstünde fırıncı Hasan’a uğradım. Az sonra yola çıktım. Bizim köy Lüleburgaz’a  yaya olarak 3 saat sürer. Yuvarlak olarak 15 km. sayılır. Ben gelip gidiyorum ama  daha önce hiç saate bakmadığım için öyle gidip geliyordum. Bu kez saate bakarak yürüyeceğim, dereleri tepeleri dakika dakika yazacağım. Örneğin Koca göl’le bizim köyün, Hamiabat’ın, Lüleburgaz’ın arasını dakika olarak saptayacağım.  Lüleburgaz’dan çıktıktan sonra Bağlık Yokuşu denen yokuş çok uzun sürüyor. Sanki köy yolunun yarısıymış gibi gerliyor bana. Karşıdan bakınca pek yüksek görünmüyor ama yokuş dikine değil yan yan çıkıldığından uzayıp gidiyor. İnişte öyle, in in bitmiyor. Yol çevresi hep bağlık olduğu için bir saat kadar insan kendini bağ içinde gezmiş sayıyor. Yolun burası mevsimlere göre değişiyor. Kışın kuru fundalık gibi, bağ kütükleri. İlkbaharda kısa bir süre kesik kütükler, mayısta yemyeşil oluyor. Yaz boyunca yeşillik. Ağustostan sonra ekim sonuna dek renk renk salkımlı kütükler içinde yolculuk yapılıyor. Babam uzun yıllardır bu yoldan çok geçtiği için çok bağ sahiplerini tanır. Bağlık aynı zamanda cevizliktir. Büyük ceviz ağaçları tüm yokuşu kaplamış gibidir. Köyümüzün yolu üstünde Yol Dönüşü denilen köşede benim de bir ceviz ağacım var. İnce kabuklu buna karşın iri ceviz veren bir ağaç. Cevizi çok makbülmüş. Bana her yıl bir sepet ceviz gönderiliyor. Babamın anlattığına göre, Sahibi iyi bir bağcıymış. Babam bunu anlamış, kendisi de bağcılık yaptığından, usta bağcıdan bilgiler istemiş. Deneyimlerini babamdan esirgemeyen bağcı ile babam, zamanla  sıkı dostluk kurmuşlar. Babam aynı zamanda ceviz ağacını seven biri, kendi bahçelerinde ceviz yetiştirdiği için   bağcı amca benim doğumumda, babama karşı bir sevgi gösterisi olarak yolumuzun dönüş köşesinin karşısına bir ceviz ekmiş. Bir rasrantı onun da bir oğlu olmuş. Onun için de bir ceviz ekilmiş ama çocuk yaşamamış. Üzgün baba onun cevizini de büyütmemiş. Böylece benim adıma dikilen ceviz ağacı iki olayı birden anımsatan bir simge olmuş. Babam beni Lüleburgaz’a götürdüğünde, bağcı amca bağda ise hem gelirken hem giderken uğranır hal hatır sorulur. İki yıl önce arkadaşım Hilmi ile ikimiz panayırdan dönerken, bağcı amcaya, ”Kolay gelsin, bereketli olsun!”demiştim. Beni tanıdı, durdurdu, Hilmi ile ikimizin de ellerinden tutarak cevizin altına götürüp oturtu. önce üzüm sonra ceviz getirdi. Bir sepet cevizi de zorlayarak elimize verdi. Ayrılırken ağladığını görünce ben de ağladım. Hilmi şaşırdı kaldı. Hilmi benim ceviz öykümü biliyordu ama olayın ölümlü tarafını bilmiyordu. Aslında ben  de başka zamanlar işin o tarafını pek algılayamıyordum. Ancak bu kez amcanın gözleri yaşlanınca birden kendimi tutamamıştım. İşin ilginci eve gidince gönderilen selamı naklettikten sonra amcanın ağladığını babama söyleyince babamın gözlerinin de yaşlandığını görünce şaşırdım. Babam da mı ağladı?  Bakamadım. Başımı kaldırdığımda babam yüzünü öbür tarafa döndürdüğünü gördüm. Bir bahane uydurup uzaklaşmıştım. Bağlık yokuşunu bunları düşünerek çıktım. Lüleburgaz ayaklarımın altında gibi. Bir tarafta İstanbul asfaltı, diğer tarafta yıkık minaresiyle eski cami, hemen bitişiğinde taş köprü. Yıkık minare için hep “Balkan Savaşı’nda Bulgar askerleri yıktı!”denir. Tepeye çıkınca saate bakmayı unuttum. Gecikmeli olarak bakınca 50 dakikada geldiğimi saptadım. İlkokulu bitirdiğimiz yıl sonunda sınıf arkadaşlarımızla fotoğraf çektirmek üzere topluca Lüleburgaz’a geldiğimizde arkadaşlar yıkık minareyi göstererek öğretmene sorduklarında öğretmen “Depremde yıkılmış!”demişti. Arkadaşlardan bazıları “Bulgarlar yıkmış!”deyince öğretmen, ”Bulgarlar yıksaydı öteki minareyi de yıkarlardı. Aslında öteki daha değerli bir tarih belgesidir!”demişti. ”Sahiden bu yıkık minareyi neden onarmıyorlar? diyerek yola koyuldum. Önümde iki büyük dere var. Her ikisinde de büvetler yapılmış, su toplanıyor. Önce Büyük Göl(Halk dilinde Koca göl-Küçük göl), sonra Küçük Göl. Arkasından Hamitabat Deresi, ondan sonra Çeşmekolu deresi, aynı zamanda köyü. Küçük yokuşlu düz denecek kadar rahat yürünen yol. Gideceğim tarafta olduğu gibi geçtiğim tarafta da kimsecikler yok. Yokuşu aşınca Lüleburgaz bağlığı o koca ceviz ormanı kayboluyor. Tek ağaç, sol tarafımda kalan Ayvalı köyü üstündeki ağaç. Buralarda uçan kuşlar, ağaca konmak isteyince Ayvalı ağacına dek uçmak zorunda kalıyorlardır. Küçük Göl deresi daha küçük, kolay geçilip Hamitabat’a ulaşılıyor. Hamitabat’ı görünce önce Kadir Pekgöz’ü anımsadım. ”Neden gelmedi? ” diye düşünmek istemedim. Ancak Kadir’in söylediği bir sözü anımsadım. ”Bir evin yakınından geçerken dikkat et!” demişti. Neye dikkat edecek mişim? Kendi yolumda gidince kimseden çekinmem. Geçtiğim yoldaki köpekler bile bana havlamazlar. Çünkü köpekler, ürkeklik yapanların(Korkanların) durumlarından huylanıp havlamaya başlarlar. Doğru yolunda cesaretle yürüyenlere asalaklık etmezler. Ben bu iki köy arasında yüzlerce kez gelip gittim bir kez bile köpek saldırısına uğramadım. Oysa yolumun  üstünde sürüler yayılmakta, onların koruyucuları olan çoban köpekleri çevrelerinde gezinmektedir. Her sürünün en az  üçer, dörder köpeği vardır. Söz konusu evin önünden geçerken hiçbir duyguya kapılmadım. Sanırım  ben duyduğum o habere de tam olarak inanmamışım. Burada görmediğim sürece de A’nın burada olacağına  inanamayacağım. Bu, biraz da inanmak istemeyişimden olabilir. Bu evin yanıdan sonra kendi evime dek eskiden neler kuruyorsam o günler gibi yürüdüm. Gündüz gözüyle köyümü karşıda gördüm. Duygularım hiç değişmemeş gibiyimYokuştan inerken salt  adımlarlarım ağırlaştı. Köprüyü geçince başka bir zamanı yaşanığımı küçük ablama uğrayınca anladım. . Geleceğimden  kimsenin haberi yoktu. . Ablam ansızın geldiğimi görünce sevinçten çok telaşlandı, bunu hemen anladım. İlk sözüm gelişimi açıklamak oldu. . Ablacığım ancak sevinen gözlerle baktı: . ”Okulu bıraktı  mı yoksa? ”diye bir an kuşkulanmış. . Saim yastıklar arasında oturuyor. Ne eline geçerse  ağzına götürüyor. Sağlığı iyi. Gülsüm gelecekmiş. ”İyi öyleyse ben, Gülsüm gelince giderim , yarın akşam gelirim. Tatilim on beş gün, çoğunu burada kalacağım!” Ablam çok sevindi . Askerde olanlar için hep, ”Gelecekler!” deniyormuş ama gelen giden yokmuş. Biz konuşurken  Gülsüm geldi. Gülsüm’ün sesini duyan Saim inanılmaz bir haykırış yaptı, sevindi, zıpladı. Kollarını uzattı. Gülsüm beni görünce birden Saime koşmadı, hoş beş derken Saim bundan alındı, avazı çıktığı kadar ağladı. Kucağıma almak istedim, bu kez daha çok ağlayış çığlığa döndü. Beni yabancı bulmuş. Fazla kalmadan onlardan ayrılıp eve çıktım. Oradakiler de şaşırdı. Ablam “ Geleceğini  biliyorduk ama daha sonraları bekliyorduk. Bu kadar yakın tatil yapacağını düşünmüyorduk!” dedi. Sahiden gideli daha bir ay bile olmadı. ”Onbeş günlük ara tatilime geldim işte!”Bu gece kahveye  gitmeyeceğim. Ablam buna da sevindi. ”Gitme, kahvede aylak insanlara laf anlatıp yorulacağına yat, uyu  başını dinlendir!”dedi. Ali Ağabeyim geldi, hemen kahveye döndü. Babama durumu anlatıp gene gelecek . Ablam, ”Geldiğini gören olmuştur, gelip babama söylerler, geldiğin halde kahveye uğramamandan babam kaygılanabilir. Bu nedenle  Ali Ağabeyin bilgi verip gelecek!”dedi. Buna karşın Ali Ağabeyim uzun süre gelmedi. Bu kez de ablam kaygılanmaya başladı. Neyse babam geldi, sorun çözüldü. Babam beni iyi bulduğunu söyledi. Gerçekte ben de onu çok iyi gördüm. Babam yorgunmuş erken yattı. Ben de bu durumdan yararlanıp hemen yattım. İki gündür tatil sözleri, sahi mi değil mi  soruları, yanıtları, nasıl gidelim telaşları sonra da şu yol bu yol ya da şununla bulunla söylentileri arkasındanda uzunca bir yol beni yoracak sanırken,  çok dinlenik, sevinç içinde yattım. Önce Kadir Pekgöz’ü sonra da Kırıkköylü’yü anımsadım. O caymış olamaz, belki Nahide Öğretmen öyle uygun görmüştür. Nahide Öğretmen bana güvenemedi mi, acaba? Böyleyse üzüleceğim. Hayırlısı!…. .

 

28 Ocak 1940 Pazar

 

Saat 10/15 kendim uyandım. Ablam gözetliyormuş, ”Uyandın mı? ” diye sordu. çoktan uyandım, diyerek numara yaptım. Niçin böyle söylediğimi de kendim bile anlayamadım”Evet, şimdi uyandım!”desem daha doğru olmaz mı? Eskiden bu tür huysuzluğu yapmazdım. Böyle yapanlara hep karşı olduğum halde yavaş yavaş o tarafa mı kayıyorum acaba? Kendi kendime utandım. Ablam, ”Bugün dinlen, dün çok yol yürüdün!”dedi. Süt içtim, yağlı pazlama yedim. Kalksam kahveye gitmek zorunda kalacağım. Gündüz kahveye gidip oturmak istemiyorum. Gidince iki üç tanıdık çıkıyor, kendi düşüncelerince sorular soruyorlar. Çaresiz karşılık veriyorum. Bir süre sonra yeni gelenler aynı soruları soruyor. Az önce söylşediğimi tıpa tıp söylemezsem, önceki dinleyen aradaki farkı hemen anımsatıyor. Önemsiz bir konu bile olsa onlar bunu önemseyip arkadan yapıştırıyorlar: ”Doğru konuşmuyor, demin böyle söyledi ya da “Şerif Enişteye böyle anlattı, Hamza Durmuş’a böyle dedi. Oysa değişen söz gerçekte değişmiş değildir, kullanılar sözcüklerde   fark vardır. Örneğin Lüleburgaz Panayırı üç gün süren bir olaydır. Panayıra gidip üç gün kalan bir kişi : Panayırın başladığından bir gün sonra başından geçeni, ikinci kez anlatırken panayır bitiminden bir önce oldu diye anlatsa bu önemsenir:”Doğru konuşmuyor!” diyebilirler. . Onlara göre pazardan birgün sonra ile salıdan birgün evvel kesinlikle aynı anlama gelmez. Oysa kendileri bunu her saat yaparlar. Bunları düşünürken   bizim arkadaşları anımsadım. Bizim sınıfla bizim kahveyi karşılaştırsam nasıl bir benzerlik kurabilirim. Yüksek sesli konuşmalarda belli bir fark yok gibi. Kahvede kimi zaman çok anlamsız konuşmalar oluyor, bol bol küfürler savruluyor, hükümet daireleri eleştiriliyor. Bizde bunlar yok

 

29 Ocak 1940 Pazartesi

 

Küçük ablamdayım. gelenler oldu. Ablam üzülerek beni küçük odaya aldı. Soba yanmıyormuş, telaş içinde yakmaya kalkıştı. Üşümediğimi,bir süre  soğukta da durabileceğimi söyledim. Ablam yavaşça:”Bildiğin gibi değil, bunlar oturunca akşamı bulurlar, lafları bitmez, bitse de gene geneaz önce anlasttıklarını anlatırlar, usanmazlar!”dedi. Kendim yakacağımı söyleyip ablamı rahatlattım. Teneke soba, kolay yanan cinsinden, ince kırıntılar tıkıştırarak önüne  sap koyup yaktım. Geçici bir ateş ama oda küçük bana yetti. Ablam   biraz çekinerek Saim’i de getirdi. Bana söylemiyor  ya “Saim sobaya yapışır!” diye korktuğunu biliyorum. Beşikle odun sepetini minderler arasına dikip Saim’i korumaya aldım Saim çok rahat, elinde bir küçük kaşık ağzına götürüp duruyor. Küçük diyorum ama ağaç kaşıkların küçüğü, öyle çocuk yutacağı türden küçük değil. O bakımdan bir kaygım yok. Zaten Saim çok dayanamadı, sobanın sıcaklığı gevşetince tıngılıp uyudu. Ablam yiyecek getirdi. Köy kadınlarının geleneğiymiş, bir şeyler yemek için kendileri de katkıda bulunurlarmış. Ablam yalnız olduğu için özellikle de varsıl olanlar daha çok katkıda bulunmak istiyormuş. Bu nedenle bana gelenler de alışmadığım türden yiyecekler oldu. Ben içlerinden bildiklerimi seçip yedim. Susamlı helvaları andıran ezmeler. İçlerinde cevizli olanlar, susamlı olanlar var. Ben, gene de lokma tatlısında karar kıldım. Taze kaymağa banıp yedim. Gelenlerin içinde en genci ablamın arkadaşı, aynı zamanda yakın komşusu E. Yenge geldi. Önce bana takıldı: ”Ablan içerde Saim’e dayısı bakıyor!”deyip seni övüyor. Oysa sen çocuğu sıcaktan bayıltıp zoraki uyutmuşsun. Bari biraz da afyon verseydin!”dedi. Afyonun ne olduğunu bildiğimi sanıyordum. Babam, kahvemizin arka bahçesine bir iki yılda bir ekiyor. Önce güzel, gelincik çiçeği gibi çiçek açar sonra kocaman kozalakları olur. Kozalaklar kuruyunca kırılır içinden kuş saçması gibi tohumlar çıkar. Susama benzeyen bu tohumlar yenir. Büyük çocuklar yer ama Saim gibi bebekler bunları yemez. Bu nedenle “Saim afyon yemez, yemek istese de yiyemez!”dedim. E. Yenge güldü, ”Sen öyle bil, o senin dediğin tohumlardan kolaç yayıp çocuklara veriyorlar, çocuklar o saat uyuor!”dedi. Kolaç, dediği de   lokma tatlısı yuvarlağının biraz yassılaştırılmış durumu. ”O dediklerini ben burada yapamayacağıma göre Saim’in  kendi kendine uyu besbelli, dedim. E. Yenge bu kez bana , ”Bak bak içerde seni konuşuyorlar!”dedi. Gerçekten sesler orada gibi duyuluyor. Birisi benim yaşımı sordu. Birisi bilmişçesine 19’u içinde, bu kez bir başkası, ”O falanla yaşıttır, şimdi tam yirmisinde!”diye ekledi. Bu kez bir başka ses tam evlenme çağı, daha gecikmemeli!”diye son sözünü söyledi. Bu kez bir başkası, ”Adamsende, köyde değil ya şehirde, şehirde neden evlensin!”Arkasından hep birden bir kahkaha!”Hiçbir şey düşünmeden”Ne konuşuyor bunlar? ” diye sordum. E. Yende:  Bana ne soruyorsun, onların ne söylemek istedikleri sen pekala biliyorsun!” Ablam geldi, konuşmamız yarım kaldı. Ablam, ”Gece uyumaları aksamasın dayısı!”diyerek Saim’i uykulu uyuklu alıp götürdü. Saim’den boşalan yere uzandım, konuşmaları istemeden dinledim. Ablamın “Abla, teyze diye konuştuğu, oğlu askerde, kızı iki çocuklu kadınlarla yeni evlenmişlerin sözleri aynı düzeyde, kendilerinden başka  herkesi yeren konuşmaları rfahatça sürdürüyorlar. . Ayrı ayrı gördüğümde sessiz sakin olarak tanımış olduğum insanların bir arada bu denli saygısız olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hele birine iyice şaştım. Ablamın bahçesinde su kuyusu yok ablam suyu,  az ileride mahallenin ortak kuyusundan alır. Anblama gittiğimde zaman zaman gidip ben de su alırım. Kuyuya gittiğimde karşılaştığım biri dikkatimi hep çekti, yüzünü tam göstermemek için bir eli yüzünde olur: Sözde eliyle yazmasını tutup örtecekmiş gibi, bakar bekler. Çok da saygılıdır. Kaç kez benden önce çektiği suyu benim kovama koydu, ablama selam söyledi.. Sesini iyi tanıyorum, arada o da konuşuyor. Dinledim , birisi orada olmayan bir komşularından söz etti. Konuşulan komşularını  da ben iyi tanıyorum. Erkeği iyi avcıdır, sözünü oldukça yerinde söyleyen biridir. Eşi bir gün kocasından yakınmış, yakınma nedeni anlayamadım, kapalı geçtiler. Ancak  sözünü ettiğim bayan bir den”İşte böylesini tutup eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel döveceksin!”dedi. Şaştım, Birden düşledim: O sessiz, kovasından bir başkasına suyunu boşaltan nazik bayan, herkes tüfeği avına yöneltince ancak bir kuş vururken, en az beş kuşu düşüren , o keskin nişancı, öylesi dengeli adamı hem de eşşek sudan gelinceye dek dövüyor. Uykum birden açıldı. Arkadaşları anımsadım;derslikteki boş boş konuşmalar salt bize özgü değil galiba. Kahvedeki konuşmaları bir yana, içerdeki bayanların konuşmalarını bir yana koydum.; sanırım aralarındaki   benzerlikler, ayrılıklarında daha çok. Doğrulup oturdum. Sözde ablamda kaldıkça yazmayacaktım. Kararımı değiştirdim, yazacaksam neleri yazmam gerektiğini bir süre süzgecimden geçirmeye çalıştım.

Herkes gittikten sonra ablam özür diledi, ”Seni o küçük yere tıktım, keşke sen bugün yukarıya gitseydin!”dedi. Kaldığıma sevindiğimi ablama anlatmaya çalıştım;inandı, ”İşte bizim yaşamımız bu, yarın değilse bile bir hafta sonra bir başka evde tıpkıları gene konuşulacak, gelsen onları dinlesen bir daha istemezsini”Ben onları biliyorum, deyip geçersin!”dedi. Bir süre de ablamla benzer konuşmaları yaptı. ”Çözülemeyen sorunlar, tamamlanmamış işler, anlatılamamış sözler ardı ardına sürüp gidiyor!”deyip gülüştük. Ablam yorgun, Saim uyuyunca uyumasam bile yatmak istedim. Okulda yatınca burasını nasıl anımsıyorsam tıpkı öyle, burada da yatınca önce dersliği arkasındab arkadaşları, neredeyse numara sırasıyla görür gibi oluyorum. Nedense oradayken hiç ilgilenmediğim arkadaşlar bile burada çok değerleniyorlar. Biri çıkıp gelse acaba böyle yalnızken düşündüğüm gibi sıcak karşılar mıyım? İşte bunda kararsızım. Hayal-gerçak. . Okulda, yatınca C’yi görünce nasıl konuşacağımı düşünürken. Kaç gündür  başımı  çevirip  evine bile bakmadım. Bakmadım mı, yoksa bakamadım mı?

 

30 Ocak 1940 Salı

 

Erken uyandım. Az sonra Saim’de uyandı. Saim uyanınca ablam konuşmaya başlıyor. Nedense ablam konuştukça Saim de konuşur gibi sürekli sesler çıkarıyor. Ablama sordum: Saim mi seni konuştuyruyor yoksa sen mi Saim’i? Ablam, Saim’in erken hiç değilse zamanında konuşması için öyle yapıyormuş. Konuşmasa bile ablam mırıldanıyor, sesler çıkarıyor. Ablamın sesini duyunca Saim ba ba ba, da da da e eeee, aaaa, gı gııgıgıgı gu gug gug ‘ları sıralıyor. Kahvaltı ettim. . Ablamın işleri var, o işlerini yaptı ben, Saim’in yanında oturdum. Saim durmadan elindekileri atıyor, eğilip almaya çalışıyor. Alamayınca bana bakıyor. Öyle bir bakışı var ki”Şunu bana versene!” demiyor ama gözlerinden bu anlaşılıyor. Verince yüzü değişiyor, gülümsüyor. Vermeyince bir süre bakıyor, sonunda ya ağlıyor ya da baçka bir kaşığı alıp vurmaya başlıyor. Alıp vermeyince bir süre bekledikten sonra emekleyerek kendisi gidiyor. Tutunarak kalkıyor ama boyunca tutnacak olmayınca kalkmıyor. Kendisine baktırmak için bağırması hoş. Büyüklerin hey, işt dediği gibi Saim de başını atarak gı ya da gu gibi bir ses çıkarıyor. Böyle ses çıkarınca ona bakınca gülümsüyor. Biz oynarken Gülsüm geldi. Saim hoplayıp zıpladı. Bana bakıp avucunu gösterdi. Bu, beni dövmek anlamına geliyormuş. Ablam, yapmaması gerekenleri yapmaya kalkınca elini gösterim, döverim anlamında “ hııı!”diyormuş. Saim bunu kavramış, kimi zaman o da “hııı!”çekiyor. Ablan dışardan gelince üstünde kar gördüm. Ablam: ”Lapa lapa kar yağıyor, kar bu kışı çok sevdi!”dedi. Ben gitmeye kalkınca ablam, ”Sıkıldığını biliyorum, gitme diyeceğim ama sen gideceksin, bari uzatmadan gel!”dedi. Sıkıldığımdan değil, babamla bile doğru dürüst konuşmadım, yarın için Eğitmen Mustafa Ağabey ile buluşacaktık;ondan ayrılınca geleceğim!”deyip kalktım. Kar yağıyor ama rüzgardan yere düşemeden savruluyor. Yolda yükseklikler karsız çukurlar kar dolmuş, eve zorlukla gittim. Büyük ablam görünce: ”Seni kovan mı var, gelmeseydin!”dedi. . Aşağılarda bu denli yağış yok, giderek artıyor galiba diyerek savunma yaptım. Az sonra da kahveye indim. İyi ki inmişim, kahvede kimse yoktu. Babam geldiğime sevindi, çay verdi. Önce okulun yemeklerini sordu, daha önce Kamber Amcam anlatmış ama bir de benden dinlemek istemiş. Biz sözümüzü bitirmeden gelenler oldu, konuşmamız yarım kaldı. Gelenler değişik konularda konuşmalarını sürdürdü ben dün gelen gazetelere baktım. Karagöz, Köroğlu, Cumhuriyet gazetesi vardı. Karagöz Türk Ordusunu övüyor, Köroğlu ise Almanya’nın Ordu için çalıştığını duyuruyor. Cumhuriyet, yiyecek   kısıtlamalarını duyurduktan sonra İngiltere’nin genel seferberlik yaptığını, büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğunu yazıyor. Cumhuriyet’in başmakalesinde  ise, Yunus Nadi ”Türkiye çıkacak bir savaşta taraf olmayacak!” diye yazmış. Kahvedekiler, İngiltere’deki seferberlik sözüne takılıp varsayımlar öne sürdüler, benzetme yaparak İngilte’nin bu kez  kaçamayacağını, tıpkı bizim gibi dağılacağını öne sürdüler. I. Dünya Savaşı’ndan önce bizde de genel Seferberlik ilan edilmiş. Ancak bu seferberliğin sonunda koca Osmanlı ülkesi dağılmış. Sıra İngiltere’ye gelmiş. Konuşmaların üstüne Çolak Hamza olarak anılan Çanakkale Gazisı Hamza Amca geldi. ”Bilmem kaçıncı kez anlatıyorum ama, şu cenabet İngiliz gavurundan söz edilince kendimi tutamıyorum. İngiltere devleti değil benim düşmanın İngiliz milletidir. Onlar insan olarak birer başbelasıdır. Biz Yahudileri dilleriz, bunlar hep kendilerine yontar;deriz ama asıl gavuruna kendine yontan İngiliz milleti zapturap altına alınsa insanlık rahata kavuşur!”Hamza Amca’dan sonra konu üstüne kimse fikir yüürütmedi, ”Tastamam öyledir, haklısın!”diyenler oldu. Konu, kar yağışına  kaydı. İlk yağdığı günler anımsanmaya çalışıldı, geçen yıllardaki karlar anıldı. Sonunda çok kar yağdığı yıllar bereket yıllarıdır, bolluk yıllarıdır görüşünde birleşildi. Yolda tutulanlarla askerlere hayır dualı sözler söylendi. Kahvenin arka pencereleri kuzey_doğuya bakar, tam Istranca dağları, özellikle  Mahya dağı-Karaman Bayırı görülür. Yağışlarda gözler orasını arar. Gene o taraf söz konusu oldu. Ancak bugün ne Istrancalar ne de herhangi bir görüntü. Yeryüzü ile gökyüzü birleşmiş gibi. Bu durum karın uzun süre yağacağının belirtisiymiş. Bunu da ben şimdi öğrendim. Eve dönerken dikkat ettim, kahvede anlatılanlar gibi, rüzgar yok, lapa lapa kar yağıyor. Hemen karşıdaki mezarlık terpesi bile görünmüyor. Eve girince dek kardan adama döndüm. Ablam, ”Sıkılıyorsun, erkenden yat uyu!”dedi. Ablamın önerisine uydum, erkenden yattım;saat daha sekiz. Uyursam en az on-oniki saat uyumam gerekecek. Yarın öğleden sonra Okula, Mustafa Ağabeye gideceğim. Onun İlköğretim dergileri var, okuyacak birkaç dergi almayı düşündüm. Aklımdan bir sürü şeyler geçirdim. İçinde saçma sapan düşünceler de var, iyi şeylerde. Derken uyumuşum

 

31 Ocak 1940 Çarşamba

 

Ablam, uyandın mı diye sorduğunda uyanmamıştım. ”Uyuyordum!”demeye utandım, saat 10’15. 12 saattır yataktayım. ”Uyandım ama kalkıp ayak bağı olmamak için yatakta sindim!”dedim. Ablam inandı. ”Yat, dinlen, tatil diye bırakmışlar, dinlenmek senin hakkın!”dedi. Daha nasıl dinleneyim? İstediğim gibi yatıp kalkıyorum, istediğimi yiyorum işte. Kar yağışı kesilmiş ama her taraf kar. ”Sessiz sakin bir durum köyde sanki insan kalmamış gibi!” Ablam:“Herkes başının çaresine bakıyordur!”dedi.Dedi ama,sanki  pişman olmuş gibi sözü çevirdi, ”Bakma sen sessizliğe, git kahveye, kahve şimdi dopdoludur. Köyler böyledir işte!” Anladım ki ablam da köylerden şikayetçi. Gerçekten biraz sonra kahveye indiğimde kahve dolu denecek kadar kalabalık var. Tartışma sürüyor: Konu, kar çok yağdığı yıllar bereket gerçekten oluyor mu? İşin ilginci ne oluyor diyen ne de olmuyor diyenler kesin bir şey söylemiyor. Hayır öyle değildi, o , o yıl değildi;sen karıştırıyorsun, asıl yanılan sensin. Babam hiç karışmıyor: Bu çiftçilerin işi kendi gözlemlerinizi kendiniz yapın. İçinizde okur yazarlar var, yazın bir kenara. (Dikkat ettim babam bile bir deftere demiyor da bir kenara diyor. ) ya da çetele tutun!” Babamın önerisine gülenler oldu: ”İnsaf! Kar için de çetele mi tutulurmuş. Bu kez de tutulursa nasıl tutulur? Sonunda babama sordular. Babam tarif etti. ”Çetele meteleye gerek yok, alırsın keseri samanlığın yan  direklerinin birine karlı yılları dik, az karlı yılları da yan çetiklersin. Arkasından gelen yazın ürün bol olmuşsa dik çizginin yanına bir dik çizik daha eklerdin. İki dik çizginin bir dik bir yatık çizginin ya da iki yatık çizginin ne anlama geldiğini sen anlarsın. !”Sonunda ortak bir söz söylendi: Kim uğraşacak onunla!”Gelenler gidenler çoğalınca patikalar açıldı. Okula gittim. Öğleden sonra ders yok. Mustafa Ağabey, güvenilir öğrencilerini çağırmış, soba yanıyor. Öğrenciler haftanın yazılarını resimlerini asıyorlar. Şiirler var. İlk bakışta çok kolay şeyler. Ancak çocuklara bakınca insan fikir değiştiriyor. Bizim sınıftaki arkadaşları anımsayınca çocukları övmemek insafsızlık olacak. İşleri bitince çocuklar gitti. Ben ilkokul 4. 5. sınıfları okurken Mustafa Ağabey ilk askerliğini yapıyordu. Daha önce ya konuşulmamış ya da yeterince üstünde durulmamış. Mustafa Ağabey 5. sdınıf öğretmenimi sordu. Ahmet Korkut, deyince Mustafa Ağabey, ”Ahmet Korkut benim kurs öğretmenim, kendisini çok severim, o şimdi İlköğretim Müfettişi olmak için okuyor. dedi. Bunları bildiğimi, geçen yıl Alpullu’ya yazın da Lüleburgaz’a geldiğini, dergide bir yazını okuduğumu söyleyince Mustafa Ağabey güldü, ”O yazıyı ben de okumuştum, yazıda adı geçeen Yalçın da benim arkadaşım!”deyip dolabından dergiyi getirdi. Baktım, yazı benim dediğim yazı geğil, bu başka yazı. O yazı geçen yazdan önce idi, bu ise geçen aylar yazılmış. Hem de bir eğitmenin adına yazılmış. Kazan Köy Eğitmeni Yalçın. Mustafa Ağabeye kurs dönemini anımsattığı içinde sevdiği bir arkadaşı da olduğiu için ilgi duymuş, özel dosyasına koymuş. Dikkatle dinlediğimi görünce sormaya bile gerek görmeden yazıyı okudu. Kazan Köy Eğitmeni Yalçın’ın çalışmalarını anlatan yazıda ben Tarım derslerimizde Salih Ziya Öğretmenin özlemini duyduğu işlerin canlı örneklerini  görür gibi oldum. Ayrıca öğretmenimin yazısı oluşu da beni etkiledi. Bu arada Ahmet Korkut Öğretmenimin Eğitmen kursunda görev aldığını üstüne üslük kurstan sonra Lüleburgaz’ın bir bölümünde Eğitmenlere rehberlik ettiğini öğrenmiş oldum. Ayrılırken Mustafa Ağabey bizim okullar için değişik yazılar yazıldığını, bunların doğrusunu bizim öğretmenlerin bileceğini, o nedenle benden öğrenmek istediğini söyledi. . Konu hakkın bildiğim kadarını daha doğrusu bilgilendirecek ölçüde  sağlıklı bilgim olmadığını, konuşmalar oluyor ama konuşmalardan salt değişikllik sözlerini duyduğumuzu, gazete okuyamadığımız için de yazılanlardan habersiz olduğumuzu anlattım. Kızılçullu’dan bir arkadaşla mektuplaştığımı da ekledim. Mustafa Ağabey kaltı dolabından bir Ulus gazetesi çıkarıp bana verdi. ”Okuduktan sonra gene bana verirsen yerine koyarım!”deyip güldü. Şöyle bir baktım. Yazan Duymadığım bir ad. Okuma kitaplarımızda böyle bir ad geçmedi. Mustafa Ağabey adını çok duymuş, Atatürk’ün sevdiği insanlardan biriymiş;Milletvekiliymiş: Necipali Küçüka. . Küçük Ağa gibi bir şey, dedim. Son a kısa okunuyormuş. Gazeteyi alıp Küçük ablamlara gittim. Geleceğimi söylediğim için ablam Gülsümü erkenden gönderniş. Geldiğime sevindi. İşin ilginci Saim de beni görünce sevindi. Oturunca da yanıma yuvarlandı. Az sonra da E. Yenge geldi, bir süre onunla konuştuk. E. Yenge bizim köylü ama bizim köylü değilmiş gibi kendini hep dışarda tutarak konuşuyor. Ablamın komşusu dahası arkadaşı. Kocasıyla Ali Eniştem yakın arkadaşlar. Söylediğine göre E. Yenge ablamdan yaşça küçük, küçük evlenmiş. Çok rahat konuşuyor, ikide bir de bana, sakın evlenme diyor. Nedenlerini soruyorum, fazla bir şey söylemiyor ama dilinin altında kesinlikle birşeyler var. Dünkü konuşmaları anımsadım: Birisi benim için, ”Şehir yerde neden evlensin? ”deyince hepsi makaraları salmıştı. E. Yenge de onlardan ama o susuyor. Susmasını ablama bağlıyorum. Ablaman ikide bir “Aman gene başladın!”deyip susturuyor. E yenge ablamdan üç yaş küçükmüş. O yaşını söylerken  “Yirmi  üç içindeyim!”diye vurguluyor ama ablam ekliyor: ”Yirmi dörtsün, o geçen seneydi!”. E. Yenge gülerek: ”E ne var bunda?  Öyle bir şey işte, sen de doğrucu başı kesilme başımıza!”. E. Yenge ablamı aldı gitti. Ablam Saimi’i de götürdü. Ulus gazetesini karıştırdım. Falih Rıfkı Atay’ın baş yazısı “Türkiye barış istiyor. Kaybettiklerimizin arkasında koşmayacağız. Milletler Cemiyeti kılavuzumuz olacak. Berlin’e bunu söylediğimiz gibi Moskova’ya da Roma’ya da bunu anlatacağız. Dışişleri Bakanımız bu konuda T. B. M. M kararına müsteniden yetkilidir, kararlıdır!”. Necibali Küçüka’nın yazısını okudum. Birinci, okuyuşumda bir şey anlamadım. Öğretmenlerin sık sık söylediklerine benzer sözler var. Gene duyduğumuz gibi yeni bir yasadan söz ediyor. Ancak verilmiş kararlar yasadan önce yayılmış. Köy Öğretmen Okulu adı değişiyormuş. Bu yazara göre bizim okulun adı konmuş bile “Köy Enstitüsü”Yazar Köy Enstitülerini selamlıyor, hayırlı olmasını dilemektedir. İzmirli arkadaş benzer şeyler yazdı ama doğrusunu o da benim gibi bilmiyor besbelli. Gene de onların müdürü “Haklarınızı koruyacağız!” dediği için rahatlar. Oysa biz haklarımızı da bilmiyoruz. Bize şimdiye dek haktan maktan kimse söz etmedi.Yoksa bu nedenle mi bize daha Edirne’de eflatun şeritli öğretmen okulu kasketi giydirmediler. Üzüldüm. Sanırım bu durum gazetelerde yazdığına göre bir çok arkadaş okula yeni bilgilerle dönecektir. Ben bundan söz etmeyeceğim. Ancak babama bu yazıdaki bilgileri vereceğim. O nasıl olsa değişiklikleri duyacaktır. Önce ben söyleyeyim de yeniliklerden hoşnut olduğumu sansın, ”Kendisi razı olduğuna göre, onun işine ben karışmam!”diyebilsin. Hiçbir şey söylemezsem, bildiğim halde kendisine açmamamdan kuşku duyabilir. Mustafa Ağabey bildiğine göre, belki de o daha önce söylemiş olabilir. Ablam gelince gazeteyi kapattım. Saim gittiği yerde ağlamış. Ablam üzgün, ”Hiç böyle yapmazdı!”deyip tasalanmaya başladı. ”Nazar değmesi “olurmuş. Saim’i alıp hoplattım.Parmaklarımdan tutturup kaldırdım. Bunları yaparken de bir süre mız mızlandı. Sonra güldü. Güldükten sonra Eski Saim olup kaşıklarıyla oynamaya başladı. E. Yenge gene geldi. O da Saim’in nazar olmasından korkmuş. Gittikleri yerde Saim’in yaşdaşı çocuk varmış. Saim’in neşelendiğini görünce bu kez konu ben oldum. Mavi gölü olduğum için nazar bozabilirmişim. İşte örnek buymuş. Saim nazarlanmış, nazarlı nazarlı eve gelmiş, nazarını ben çatlatınca çocuk rahatlanış. ”E. yenge bana sordu, ”Sen hiç nazar oldun mu? ” Ablama sordum, ablam anımsamadı. ”Demek olmamışsın, işte bu da inandırıcı bir durum: Mavi gözlüsün, hiç nazar olmamışsın, nazarlı çocuğun nazarını çatlattın. Sende bir şeyler olduğu besbelli!”Gülmeden duramadım. Bu kez sordum: ”Ben nazar yapabilir miyim? ”E. Yenge sordu: ”Yapıp da, insanları hasta mı edeceksin? ”Ablam söze karıştı, ”Bırakın şu nazar sözünü, zatan kuşkulanınca içimden kahroldum. Şaka   olsa bile rahatsız oluyorum o laftan, büyü gibi bir şey. E. Yenge gene konuştu: Zaten ikisi de aynı şey, nazar çocuklara yapılan, büyü de büyüklere. Ben bu kez, ”İşte büyü yapmak isterim, bunu da mı mavi gözlüler yapıyor? ”E. Yenge açıkladı. ”Hayır onu yazıyla yapıyorlar!” Ben öyleyse!”derken daha E. Yenge sözümü kesti: ”Hayır, o senin bildiğin yazıyla olmaz eski yazıyla olacak!”Neden eski yazıyla yapıldığını açıklayamadı ama, yeni yazıyla yapılamayacağında diretti. Sonunda da sordu: ”Büyü yapsan kime yaparsın? Büyü yapmak istediğim kimseyi söylemem!” deyince;duramadı. ”Sevdiğin kıza mı? ”diye sordu. Sevdiğime büyü yapmayacağımı, sevmişsem ona toz bile kondurmayacağımı söyledim. E. Yenge bir “Vay, vay, vay!” çekti. Ablam da “Aferim, benim kardeşime!”dedi. Biz konuşurken Saim devrilip uyumuş. E. Yenge kalkarken gene nazara döndü, ”Nazar çatlatılınca çocuklar derinlemesine uykuya dalarmış. E. Yengeye sordum: ”Nazar çatlatanın uykusu nasıl oluyormuş? ”E. Yenge gülerek gitti. Ablam arkasından “Geveze kız, iyi insandır ama işte böyle gevezeliği vardır!”dedi. Nazarı çatlayan gibi nazar çatlatan(!) da saat dokuzda yattı. Gözlerimi kapayınca insanların ne denli değişik inançları olduğunu, kitaplarda anlatılan insanlarla ortalıkta doşlaşanların sanki ayrı yaratıklarmış gibi farklı oluğunu bir süre düşündüm.

 

1 Şubat 1940   Perşembe

 

Saim başucumda  ga gu-ba-bu yapıyor. Ablam, Saim adına konuştu: ”Dayı kalk, süt içelim!”Kalktım, kar dinmiş, komşular önce evlerinin önlerini temişlemiş sonra da yakın yolları kürümeye başlamışlar. Ben de birşeyler yapayım, deyip küreği aldım; önce kapı önünden sokağa sonra da samanlık yoluna iki patika açtım. Ablamın bahçesi biraz yokuş, yan tarafı da dere. . Kürüme yerine kar topu yapmayı denedim;oldukça da başarılı oldum. Önce iki kürek kar toplayıp küçük bir yumak yapıp onu yuvarlıyorum kocaman bir kar topu olup dereye iniyor. . Komşu çocukları geldi, oyunumu beğenmişler, onlarla birlikte kısa bir zamanda bahçenin gerekli yerlerini  temizledik. Çocuklar, benim okulda okuduğumu biliyormuş. Ancak onların okul bilgisi askerlik gibi bir şey: Tüm sınıflara nasıl asker deniyorsa, onlar da tüm okulları, okul olaraka algılıyorlar. . Ortaokulda okuyan Emin Özdil gelmiş, çocuklar bana : ”Arkadaşın da geldi!” dediler. Onlar, okul arkadaşın geldi, deyince,önce Kadir Pekgöz olarak düşündüm. telaşla “Nerede, nerede gördünüz? ” diye sordum. Verdikleri yanıt: ”Evinde!”oldu.Anladım,Lüleburgaz Ortaokulunda okuyan Emin Özdil’den söz ediyorlar. Emin’le de konuşmak isterim ama Emin’le konuşmak oldukça zor. Ailelerimiz yıllar önce küsüşmüşler. Daha doğrusu Emin’in babası Mustafa Özdil, bizim aileye kızmış. Kızma nedeni de ilginç. Kız kardeşini Mahmut Ağabeyime istemişler;o bu isteğe karşı olumsuz tavır takınmış. Oysa kardeşiyle ağabeyim aralarından anlaşmış, ağabey razı olursa geleneksel düğün yapılacak, olumsuz yanıt verirse kız kendi gönlü ile bize gelecek. Araya güvenilir insanlar konmuş ama  Mustafa Özdil, Nuh demiş Peygamber dememiş. Sonunda kardeşi de kendi gönküyle bize gelmiş. Yasal yaşını doldurmuş olduğunda nikah kıyılmış; böylece Ayşe gengem bizim aileye katılmış. Ağabey Mustafa Özdil bu nedenden ötürü  küsmüşmüş. Oysa  köyde bu tür evlenenler bir süre darılsa bile bu dargınlık sürüp gitmez. Söylendiğine göre bizim köyde onlarca böyle evlenen varmış ama böylesi dargın sadene Mustafa Özdil’miş. Örneğin benim küçük ablam da kaçmıştı. Ancak dargınlık kısa sürdü;ardından da ablama ailece yardım eli  uzatıldı. Mustafa Özdil’in bu inadının gerçek nedeni için bir başka yorum yapılmaktadır: “Kardeşine baba mirasından pay vermemek!” Bu olasılığı düşünen Ayşe Yengem payından vazgeçtiğini duyurmuştur. . Bu kez de olayın utancı sözkonusu olmuş, inadım inat, diyen Mustafa Özdil, tek kardeşiyle dargın olarak göçüp gitmeyi göze almış. . Böylece Ayşe yengem bir yana iki oğlu da gerçek dayılarını bir kez olsun “Dayı” demediler. Bu tatsız durumdan dolayı Emin’le ilişkimiz ancak evlerden uzakta olmaktadır. Nitekim Hamitabat İlkokuluna iki yıl birlikte gittik. Emin küçüktü, ben ona iki yıl yol ağabeyliği yaptım. Babası da o zaman bana çok yakınlık göstermişti. Böyleyken şimdi gidip Emin’in kapısını çalamıyorum. Emin de bize gelmiyor. Bizim kahveye gelir mi bilmem. Yaşı küçük olduğu için belki kahveye çıkmayı  daha düşünmez. Bu nedenle Konuşmamız yolda karşılaşmaya kalmış durumda.Buna karşın Lüleburgaz’da buluşup rahat rahat konuşuyoruz.

Çocuklar gidince eve girdim. E. Yenge elinde küçük torbalarla geldi. Kuru yiyecek getirdi, erik, kayısı, dut, armut, ahlat. Getirme nedenini de açıkaldı. Bu kurutma işini herkes yapamazmış. ”Özellikle de gençler bunlarla uğraşmaz, bunlar sabır ister!”dedi. Ben pek anlayamadım ama ablam karşıladı, ”Sizin bahçenizde var kardeşim, anan toplayıp yapıyor. Benim bahçemde böylesi bol meyve ağacım yok, kurutmak için satın alacak  durumda değilim!”E. Yengenin konuşmasını anladım. Bu kuruları bizde olmadığı için getirmiş. Ancak ben pek yiyemedim. Kirli denecek kadar toz toprak içinde. Biz konuşurken yukardan Gülsüm geldi. Oysa ben bugün Gülsüm’ü beklemiyordum. Bu akşam da burada kalacaktım. Gülsüm, ”Dedem seni çağırdı!”dedi. Babam beni niçin çağırsın? ” Bir süre bunu düşündüm. Yeni bir tevatür mü duydu. Belki de yeni gazete gelmiştir. Gazetede bizim okulla ilgili yazı varsa , bilgilenmem için yazıyı görmemi istemiştir. Kuşkulanır gibi oldum ama çok olumsuz bir düşünceye de saplanmadımE. Yenge değişik varsayımlar türetti: Kızlara bakmışım, babam beni azarlayacakmış. Kızlardan mektup gelmiş, açıp okumuşlar. Ablam babamı savundu: ”Kesinlikle açıp okutmaz, öyle bir şey olsa bile karışmaz!”dedi. Yengeye yanıtlar düşündüm ama ablam var, Gülsüm konuşulanlara gülüyor;sustum. Gülsüm yukarı yoldan gitmemi önerdi;orası daha iyi açılmış. Doğrudan kahveye gittim. Babam çağırmamış, ”Yarın Domuzorman’dan Pehlivan gelecek, görmek ister, yarın kahveye uğrasın!”demişmiş. E. Yengenin varsayımlarını düşünüp içimden güldüm. Kahvede kalmadan, eve çıktım. Ablam Gülsüm’ü sordu, “Rahat gitti mi acaba?  diye kaygılandım!”dedi. Iyı olduğunu, yolun iyice  açılmış olduğunu, açık yolu bana da  Gülsüm’ün söylediğini anlatınca;ablam rahatladı. Odama çekilip bir süre düşündüm. Pehlivan amca babamın en eski dostlarından. Hamıtabat okuluna giderken bana çok yardım etmişti. Oğlu Irfan o zaman çok küçüktü. İrfan, ben beşinci sınıftayken birinci sınıfa başlamıştı. İrfan’ı, Ahmet Korkut Öğretmenin eşi okutuyordu. Görünüş olarak cici bir öğretmendi ama çok sert davranıyordu. Pehlivan amcaların az ilerisindeki sokakta oturuyorlardı. Ahmet Korkut Öğretmenin iki yeğeni yanlarında kalıyordu. Hasan-Vehbi. Yengeleri,  yeğenlerine  de sert davranıyordu. Özellikle Vehbi’iyi hemen hemen hergün döverdi. Vehbi de evin arkasına çıkıp ağlardı. . Pehlivan amca bu duruma çok sinirlenmiş, bir gün onlara gittiğimde benden sormuştu. ”O dövülen çocuklar gerçekten yaramaz mı? ”Yaramaz olmadıklarını, okulda sevildikleri anlatmıştım. . Bir süre sonra Vehbi’nin ağlaması kesildi. Sonradan öğrendim, Pehlivan amca komşusu Muhtar Sadık’a şikayetçi olmuş. Muhtar Sadık’ın evi de öğretmenlerin bitişiğindeydi. . Muhtarın oğlu  Sadık da okula gidiyordu. Sorulmuş soruşturulmuş, sonunda öğretmenlere gerekli uyarı yapılmış. Pehlivan Amca denince önce bunu anımsadım. Ben başka köyden geldiğim için öğleleri okulda kalıp götürdüğüm yiyeceğimi bir köşeye çekilip yiyordum. İrfan gelip beni çağırınca çoğu kez gitmezdim. Pehlivan Amca gelir”Ne inatçısın sen, bak gör şimdi senin dediğin mi olacak benim mi? deyip  elimden tutar  götürürdü. . Adımı da söylemez hep “Tosunum!”derdi. Evleri zaten okul bahçesine bitişikti. O günleri yaşar gibi bunları düşündüm.

Ablam süt getirdi içip uyudum.

 

2 Şubat 1940   Cuma

 

Erken yattığım için olacak sabaha karşı horoz seslerini duygum. Horoz sesleri bana pancar taşıdığımız günleri anımsattı. Bektaş Ağabeyim her hazırlığı akşamdan yapar, ilk horoz ötünce kalkar yola çıkardık. Uykumu alamadığım için yürürken düşecek gibi oluyordum. Durumumu gören ağabeyim, ”Bu sabah horozlar bizi kandırdı, keratalar erken öttüler. Akşam gelince o ilk öten horozu keselim, ne dersin? ”diye sorardı. . Horozu tutmak, hele kesmek, benim için olağan üstü bir olaydı. Horoz tutmak kolay değildir. Saman sepetleriyle tuzak kurulur. Sepetın bir tarafına uzun bir ip bağlanır;ip iyice gerdirilir. Gerilen ip sepetin bir tarafını açık tutar. Sepetin altına yem konur. Tavuklar doluşup yemleri toplamaya başlar.. Horozlar kurnazdır, sepet altına yem atılınca hemen gidip yem toplamazlar. Yemin atıldığını görünce horozlanır tavuklara çağrı yaparlar. Tavuklar koşup gelir, yarış yapar gibi dökülen yemi toplama yarışına kalkışırlar. Horozu yakalamak için sabırla birkaç kez yem atmak gerekir. . En az iki üç kez yem atmadan horozlar sepet altına  girmez. Girince ip bırakılır, horoz sonunda böylece yakalanmış olur. Horozların bu durumunu kimileri, onların korkaklığına yorarlar. Oysa horozlar, bu tavırlarını başka zaman da gösterirler. Bunları bilenler, horozların korkaklığını öne sürmez. Örneğin bizim büyük bahçede (Altı dönüm)tavbuklar geniş bir alana dağılırlar. Tam bu sıra havada uçan bir kuş görülünce horozlar tehlike haberi verir. Bu haberi duyan  tavuklar hızla bir araya toplanırlar. Haber veren horozlar bir süre  yalnız kalır, düşmanlarını gözlerler. Tehlike geçince de çoğu kez yalandan bir çağrı yaparlar. Başlarını yere eğerler öter gibi ses çıkarıp yeri gagalarlar. Bir şey olmasa bile tavuklar koşar işarertlenen geri eşmeye başlarlar. Okula başlamadan önce horoz yakalamak ilgimi çekiyordu. Sonra sonra büyük ablam bu işi  tümden bana bırakmıştı. Bektaş Ağabeyim bunları bildiği için bu horoz işini ortaya getirirdi. Öyleki  bu konuşmaları  on kez yapmışsak ancak ya bir, da iki kez horoz kesmişizdir. Zaten gidişteki sıkıntılar çoğunlukla dönüşte olmaz;araba boştur. Ben sarınıp yatarım. Bektaş Ağabeyim türkü söyler, masallar, öyküler anlatır. Özellikle Aşık Kerem’i çok severdi.. Aşık Kerem önce fakir bir çobandır. Aslı ise bir bey kızı. Önce Aslı Kerem’e aşık olur. Ancak Beyin adamları Kerem’den Aslı’yı kaçırırlar. Bu kez Kerem Aslı’yı bulmak için yollara düşer. Yollara düşer ama kimseye bir şey anlatamaz. Bir Ermişe baş vurur. Ermiş Kerem’e   saz çalmasını önerir. İş, öneride kalmaz Ermiş, saz çalmasını da öğretir. Kerem’in çok yanık bir sesi vardır. Bu kez gördüğüne  sazıyla, sözüyle Aslı’’yı sorar. Bizim dönüş yolumuz 4 saattır. Bunu ilk iki saati yokuşlu, dönüşludür. Bu arada bir de büyük sudan geçilir. Bu süreçte  konuşma uyapılmaz. Konuşmalar bundan sonra özellikle Erikleryurdu köyünü geçince başlar;İki saat kadar sürer. Kalan zamanda ise tam Kerem  Aslı’lıyı bulacakken köye gelmiş oluruz. Kerem ile Aslı öyküsünün baş tarafını çok dinledim ama orada geçen kent adları var: Gence-Gümrü-Tebriz onların ancak birini haritada bulabildim: Tebriz. Sanırım bu kentler ya ad değiştirdi ya da savaşlarda yıkıldılar. Bunları duşünürken birden aklıma geldi;Bektaş Ağabeyimin Aslı ile Kerem’i  Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirinde geçiyor. Bu şiiri bir gün Türkçe dersinde okuyabiliriz. Bektaş Ağabeyim şimdi yok. Aynı öyküyü Abbas Amcam da bilir. Abbas Amcamı hem görmuş olurum, hem de Kerem öyküsünü daha iyi öğrenmiş olurum. Abbas Amcam  iyi durumda ise sazla da  çalıp söyleyecektir. Bunu anımsadığıma sevindim. Hanife Halama gidecektim. Kardeşi olan Abbas Amcam bunu duyunca gücenebirdi. Onu görmem bu nedenle de iyi olacaktır. Düşündüklerimi uygulamışçasına  sevinerek yattım.

 

3 Şubat 1940 Cumartesi

 

Akşam sevinerek yatmıştım. Bunun yararını gördüm. Saat 8-oo de uyandım. Babam ablama, ”Dün,gelecek var dedim,ancak onlar öğleden sonra gelir, acele etmesin!”demiş. ”Gelecek olanlar!”deyince bu kez ablam sordu: ”Gelecekler öğretmen falan mı? ”Babam,  Pehlivan, dediğine göre, o Domuzormanlı’dır, hem de yalnız gelmez; yanında en az bir arkadaşı olur. Bize çok gelir, ancak eve gelmez, çok kalırlarsa yemeklerini kahvede yerler. Pehlivan Amca senin çok yemeğini yemiştir ama  sen anımsayamazsın!”dedim. Ablama Abbas Amcama gideceğimi de söyledim. Ablam “İyi edersin, onun çevresi daraldı, akranları hep askerde, onun Dede’lik bakımından tanıdığı çoktur ama, onlarla da yılın belli zamanlarında görüşüyor. Öteki zamanlarında  çok yalnız”dedi.

Öğleden sonra kahveye indim. Babam geldiğime sevindi ama  bir kuşkusunu saklamadı: Pehlivan, rahatına düşkündür;”Bu karda gidilmez!”der, gelmekten vazgeçebilir!” Sonra da bana sordu, ”Onu anımsıyorsun değil mi? ”Çok iyi tanıdığımı, beni adımla çağırmadığını, hep “Tosunum!”dediğini anlattım. Bababam iyi insandır, gelince kendisi anlatır ya, bizim köylerimiz arasında yıllarca kavga sürmüştür. Bu kavgalar nedeniyle biz o köye gidemez olmuştuk. Pehlivan’la onu destekleyen birkaç insanın aracılığıyla köyler barıştı. O, önayak olmasaydı o dargınlık bu günlere dek sürebilirdi. Böylece senin okuman bile Pehlivan’ın cesurca ortaya atılmasına dayanmaktadır!”Babam biliyor ama bir kez daha anımsattım: Pehlivan Amca okula gelip beni okul bahçesinden evine götürürdü. Kaç kez de azarlamıştı. ”Kaçamazsın Tosunum, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Ben babanın yabancısı sayılmam, onunla yenmiş içmişimiz vardır. Baban benden sana burada göz kulak olmamı bekler;beni ona karşı mahcup etme!”derdi.

Biz konuşurken karşıdan iki başı sarılı yolcu göründü. Pehlivan Amca olacağını düşünmüyorduk. Kahveye doğrulunca başlıklarını çıkardılar: Pehlivan Amca gülerek babama, ”Beklemiyordun değil mi? Pehlivan bu soğukta yola çıkmaz diyordun değil mi? ” diyerek kahveye girdi. Pehlivan Amcayı herkes tanırmış, kahvedekiler hep ayağa kalktı. Bir süre hoşbeş sözleri söylendi, tekrar tekrar merhabalar edildi. Pehlivan Amca birden bana döndü: Eeee, ne haber Tosunum, bizi bırakıp gitmeye kalktın ama kolay değil, bizi bırakıp gidemedin, seni tuttuk gene  Lüleburgaz’a getirdik. Az daha diretseymişiz bizim köylerden birine bile getirecekmişiz. !”deyince bizim köylüler güldü: Furtun Şerif Enişte: ”Biz bizim Papazın tarlasını düşünmüştük!” diye takıldı. (Papazın Tarlası dediği yer çok geniş gerçekten  bir Rum köyü olan Yeni Çiftlik Papazının çiftliğiymiş. )Pehlivan Amca: Siz şaka ediyorsunuz ama ben ciddiyim, bunların şimdiki okul yerini saptayanlar bizim Kırklareli’deki Maarifçileimizmiş, hepsini tarınız: Hüsnü Bey, İlhan Bey, Hamit Bey. Hepsinin bizim köye gelmişliği var. Neyse, hayırlısı olsun şimdiki yer de bizim sayılır. Günübirlik gelip gidiyoruz!” Bana, ”Ee, anlat bakalım, memnun musun? Hemen söyleyeyim, oğlum İrfan buradaki okulu bitirdi sayılır. Sen orada memnunsan açık söyle, sana inanırım, memnunsan, İrfan’a “Git oğlum, orada bir Tosunumuz var,sen gidince iki olacak. İki tosun güzel bir çift demektir. Tarlayı da sürer kütüğü de söker. Kardeş kardeş kendi ekmeğinizi kazanırsınız! diyeceğim. Ne dersin Tosunum? ”Ben, kısaca ”Ben çok memnunum. Yer değiştirdiğimiz için biraz üzüldük ama okuldan öğretmenlerden çok hoşnutuz. Okul dışından bakanlar oradaki çalışmalardan yakınıyorsa bunlar yanlış bilgilenmelerden kaynaklanıyor. Orada inşaatte çalışılıyor  ama, her öğrenci kendi gücüne göre iş yapıyor. Benim sınıfımda ben, en yaşlılardan biriyim. Benden beş yaş küçük arkadaşım var. Öğretmenlerimiz açık açık bize söylüyor: Örneğin bana, ”Aynı sınıftasınız ama Yusuf Asıl senin taşıdığın tahtayı taşıyamaz. Çünkü Yusuf senden beş yaş küçük!”diyorlar. Zaten onların demesine de gerek yok öyle güzel arkadaşlık kurduk ki, biz kendiliğimizden yapabileceğimiz işleri elbirliği ile yapıyoruz. Geçen yıl Lüleburgaz’da okul bahçesinde ben bir arkadaşımla yeni okulun çerçevelerini yaparken Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel geldi, bizimle konuştu.Bizim boylarımıza bakarak, “Kardeş misiniz?” diye sordu. Yanımdaki arkadaşım Hasan Üner de benden sanırım  dört yaş kadar küçüktür. Öğretmenler sık sık söylüyor: ”Siz ağabey kardeşsiniz, işbölümünde bu çok önemlidir!”bu sözler bize yetiyor. Bizim sınıfımız otuz kişidir. Hemen hemen yarısı küçük yaşta diğer yarısı benim akranım. Hepimiz birlikte çalışıyoruz. Ben bu çalışma konusunda kesinlikle şikayetçi değilim, çok şeyler öğrendiğime de inanıyorum. Atölyelerde, tarım bahçesinde çalışmalar öteki derslerime engel olmuyor. Ortaokul kitaplarını okuyoruz. Lüleburgaz Ortaokulunda okuyan bir öğrencinin  bildiklerini ben  biliyorum ancak  benim bildiklerimi onların bileceğini sanmıyorum. Öğretmenlerimiz, benim anladığım kadarıyla bilgili, bilgilerini bize aktarmak için çok çaba gösteriyorlar. İrfan gelirse pişman olmayacaktır. Yalnız, küçük bir uyarıda da bulunmak istiyorum. Bizim arkadaşların hepsi benim gibi okuldan memnun değil. Sayısı  iki üç kadar olan bu arkadaşlar, eline keser almaktan utanan kimseler. Bunlar, ”Öğretmen duvar örer mi? Öğretmen arıcılık yapar mı? deyip duruyorlar. Böyle diyecekse İrfan sakın gelmesin, ”Yapabildiğim kadar yaparım, öğrenebildiğim kadar arıcık da, aşıcılık da, marangozluk ya da yapıclık da öğrenirim!”derse hemen gelsin!”Kahvedekiler dikkatle dinlediler, Pehlivan Amcanın tepkisi beklediler. Pehlivan Amca, ”Ağzına sağlık Tosunum;ben senden önce kadim dostumuz Maarif Memurumuz Mehmet Salih Arı’yla da görüştüm. Tıpkı senin dediklerini söyledi. İrfan da yanımdaydı. Hava elverişli olmadığı için onu bugün getirmedim. Biz baba oğul karar verdik. Senin sözlerin bizim sevincimize sevinç kattı. İrfan şimdi harıl harıl kitap karıştırıyor. !”Pehlivan Amca komşulara döndü, hal hatır sormalar tekrar başladı. Kardan kıştan, savaşlardan söz edildi. Babam dükkanda birşeyler hazırlamış, .oraya geçtiler. Bir süre sonra da beni çağırdılar, onlar kahvelerini içerken, ”Pehlivan Amca, biraz kendisini anlattı. Babamla olan yakınlıklarının derecelerine değindi. İki köy arasındaki tatsızlıkları açıkladı. İki köyün de kendi açısından haklı ama gene anlaşmazlıkların azmasında eşit denecek payları olduğunu söyledi. Balkan Savaşı sırasında acemi asker olarak savaş beklerken birden bozgun olunca herkes gibi başının çaresine bakmış. Sonunda kaçak duruma düşmüş. Ancak, kaçak sayılmasına karşın Balkan köylerinde Bulgar çeteleriyle çarpışan gruplara katılmış. Zaman zaman bizim buralara sarkarak Bulgarları taciz etmişler. İşte o günlerde babamla ilişkileri candan dostluğa dönüşmüş. Balkan köylerindeki çetecilik olayları deyince okuduğum bir kitabı anımsadım: Bulgar Sadık. Pehlivan Amca, Bulgar Sadık’ı tanımadığını, sonradan duyduğunu ancak Edirne’den Saray’a dek geniş bir alanda mücadele edildiğini, mücadeleye katılanların parça buçuk birimler oluşturduğunu, büyük bir organize topluluk kurulamadığını, birbirinden habersiz çatışmalar yapıldığını, buna karşın;. kendi ordularına  dayalı, tek elden yönetilen Bulgar bıçkınlarını durdurduklarını, ancak bunu görünce bizim  sorumluların uyandığını, bu güçleri, tekelden toplamaya hazırlanırken Edirne’nin kurtarıldığını, bu kez de  Bulgar’ların panikleyip geri çekildiğini anlattı.” Böylece, bizim güçlerimiz, parça buçuk çalışmalardı. Barış gelince de herkes başının çaresine bakmak zorunda kalıp dağıldı. Ancak daha sonra her  grup kendi yaptıklarını anlatmaya başladı. Bu nedenle de . Bulgar Sadık’ın yazdıkları tüm birimlerin şavaşını değil onun bulunduğu birimin savaşını anlatıyor, diye duydum!”dedi. . Pehlivan Amca  bana:  “ Bulgar Sadık için  Vahit Dede’yi salık verdi. ”O okur yazar taifesinden olduğu için belgelere göre değerlendirir. Bizim ki ağızdan ağıza nakillerdir, kulakasma!”deyip güldü. Kahveye geçtiler. Kahveye yeni gelenlerle hemen hemen aynı konuları tekrarkadılar. Bir süre sonra Ali Ağabeyim arabayla kahvenin önüne geldi. . Pehlivan Amca  kahvedekile, ”Sizden ayrılmak zor ama, ne yapalım, Ali oradan geri dönecek!”dedi, El sallayarak ayrıldı. Pehlivan Amca gidince bir süre iyiliğinden , hayır sahibi olduğundan, herkesle iyi geçindiğinden, haksızlık yaparım çekinikliği için köy muhtarlığını bile geri çevirdiğinden söz edildi. Eve döndüm. Sıra bende olduğu için Gülsüm gelmiş, hava kararmadan  Saim’e gittim. Saim beni görünce ellerini vurdu. bilerek yapma değil bedenini oynatırkan ellerini de sallıyor. Emeklemesi rahat, sık sık oturarak gitmeyi deniyor. Parmağının biri sürekli ağzında. Ablam, ”Dişleri çıkıyor dayısı!”deyince çocukların diş olayını anımsadım. ”Sahi, çocukların dişleri de çıkıyordu!”değil mi? deyince ablam güldü. Ablam:  “Çoktandır onun elleri bunun için ağazında!”dedi. Elini ağzında görünce ablama yiyecek vermesini önerdim. Ablam bu kez: ”Olmaz, yiyecekleri, yutar, boğazında kalır. O nedenle yutamayacağı ile idare etmen zorunda!”dedi. Bana bakıp gülüyor ama Gülsüm’e gittiği gibi gelmiyor. Bir gece kalıp ertesi gün ayrılma saatlerine yakın ancak yaklaşıyor. O zaman da Gülsüm Teyzesi galmış oluyor. Bu kez onu görünce   bıgıl bıgıl ona yöneliyor. E. Yenge geldi. Beni görünce “Gene mi geldin? ” diye sordu. ”Ayyy, geç kaldım o soruyu ben soracaktım, gene mi geldin? Ablam, ”A öyle deme bizim günlerimniz var;sen arada geldiğin için bilemiyorsun: Belli günlerde biz birbirimize gideriz. E. Yenge iş torbasını gösterdi. ”Bu yünler bu gece örülecek, sen uykunu düşün!”dedi. E. Yenge patlayan mısır getirmiş, koca bir teneke içinde bir süre mısır patlattılar. Ablam da kabak pişirmiş. Kabakları görünce bizim okulda niçin kabak vermiyorlar? . Oysa   kabak, pekala tatlı yerine geçer.

Saim’in yanına gittim, bir süre Saim’le sözde konuştum. Kaşıkla oynuyor. Dikkatimi çekti, kaşığın sapından tutup kaşık tarafını ağzına götürüyor Birkaç kez değiştirdim, düzeltti geniş tarafını ağzına götürdü. Ablama söyledim. Ablamın tek savunması: ”Benim oğlum akıllıdır!” arkasında ekliyor, ”Dayısı gibi. Erkek çocuklar dayıya, kızlar teyzeye çekermiş!”Ablam ne düşündüyse sonra açıkladı: ”Dayısı, o öbür tarafını da çok ağzına götürdü, kaç kez de canını acıtı, ağladı, sonra sonra öğrendi!”dedi. Saim elimi tuttu, kendisine çekti, parmaklarımı tutu. Sallarken sendeledi, yan dönüp uyudu. E. Yenge bana, senin çok çocuğun olur, çocukları seviyorsun!”dedi. Böylece konu çok çocuk az çocuk derken benim nasıl evleneceğim konusuna döndü. E. Yenge bu konuda pek meraklı. Askerliğimi sordu, kaç yıl okuyacağımı bilmem kaçıncı kez anlattım ama gene sordu. . Ablam bu tür konuşmaları önlemeye çalışıyorsa da   fazla  set çekmek istemiyor. Gene de bir ara E. Yengeye  “Eeee, ama yeter, Falcı Fatoş gibi soruları hep sen soruyorsun!”deyip güldü. Bundan cesaret buldum;E. Yengeye ben de bir soru sordum: ”Kaç yıldır evlisin!”Dört yılı geçtiğini söyledi. Bu kez de neden çocuğun yok? ”sorusunu ekledim. ”Allah vermiyor, ne yapayım? ”deyip sustu. Böylece bu konu kapandı. Yan gözle ara ara baktım, küsmüş gibi bir durum sezmedim. Mısır patlatma ustalığını, annesiyle tartışmalarını, gene gülerek anlattı. Bir arada çocuk konusuna, ”Annem bana, zaten sen çocuk bakamazsın, diyor!” gibi bir açık da verdi. . Ablam E. Yengeyi uğurladıktan sonra, ”Geveze kadın ;gübrelikte tavukların eşindiği gibi laf karıştırıyor!”dedi. Sonra da bana, ”Sade seninle değil eniştenle de böyle konuşur!””Kocasıyla nasıl konuşuyor? ”deyince  ablam: Aaa, Ali bu konuşmalara asla sabretmez, paylayıverir;bu konuşkan E. kocası nın yanında suspustur!”Bunu duyunca E. Yenge adına üzüldüm, neşeli insanın korkutularak susturulması ne acı! Ali Ağabey E.Yengeyi severek aldı ama dört yıla bile varmadan hakkı olan konuşmasını  kısıtlamış. Nasıl bir duyguysa bunları düşünerek yattım. Saat 11-40, Bu  gece, tatilimin köyde en uzun oturduğum gecesi……

 

4 Şubat 1940   Pazar

 

Köye geleli bir hafta oldu. Bu bir hafta nasıl geçti anlayamadım. Sabah olunca ilk düşüncem kaygılı bir şekilde başlıyor: Bu günü nasıl geçireceğim? Oysa akşam olunca ne kaygı kalıyor ne düşünce. Günlük konuşmalar hep bildiklerim: Ayşe hala, Veli dayı, Ali’nin tarlası, tarlanın sınırı, pancar parası, askere gidenler, savaş çıkacak, savaş nerede çıkacak? türünden söylemler. Kışın yumuşak geçmesi, yazın bereketli olma dilekleri, gündüzler, geceler boyu tekrarlanarak köklü inanmışlıklara dönüşüyor. İnsanlar sonunda bu inanmışlık içinde rahatlayıp günlerinin iyi geçtiğine  kanısında karar kılıyorlar. Onlarla beraber olanlar da bu duygulardan kendilerine pay çıkarıyorlar. Ben böyle oldum. Belki daha buradan tam uzaklaşamadığım için olacak, okuldakı durumumun sıkıcı, buradakinin ise daha huzurlu olduğunu düşünmeye bile başladım. Bu duygum geçici olabilir ama bu da  önemli. İkircil bir duruma girmek sanırım biraz kendi kendini kösteklemek olacaktır. Belki de beni,  askerlik nedeniyle işlerin aksaması, özellikle de annelerin, çocuk bakımları sorumluluğuna ek olarak öteki ev gereksinimlerini yüklenmek  durumunda kalması,  böyle bir ikileme çekiyor. . Burada olmamın duygusal yoğunluğu ağırlık kazanarak düşüncelerime yön  saptırıyor. Hiç düşünmediğim bir olay, dört beş gündür, daha bir yaşını bile doldurmamış bir bebekle saatlerimi değil günlerimi dolduruyorum. Okumak istediğim öykülerden birini bile okumadım. Şaştığım bir yan da bebekle ilgilenmek bana daha canlı, daha yapılması gerekli bir görev olarak geliyor. Öykülerin anlattıkları ise karanlıkta yazı yazmak gibi bir duygu uyandırıyor. Yazıyorum ama yazdıklarım, yerlerine yerleşiyor mu? Yoksa boşluklara mı yazıyorum? Önümüzdeki hafta da böyle geçecekse, okulda verdiğim kararlar, ulaştığımı sandığım aşamalar hakkında kuşkularım artacak. Mandolin aklıma bile gelmiyor. Üstelik içimde herhangi bir istek de yok. Salih Ziya Öğretmenin verdiği ödevi bile umursamıyorum. Sormayı tasarladığım zaman içimden tepki geliyor, soracağım soruyu geriye bırakıyorum. . ”Kime neyi, niçin soracağım? Yoksa derslerini çalışmayan, niçin çalışmadıklarına bir türlü akıl erdiremediğim arkadaşlar da böyle duygulara mı kapılıyorlar? ”Böyleyse onların bu duygulardan kurtulması oldukça zor olacak. Yıllarca okumak için didindim durdum. Bu durumumu unutamadığım için okuldan kopmayı aklımdan geçirmiyorum. Buna güvenerek ben gene okuldan yanayım deyip, buradaki durumumu geride bırakacağım inancımı yitirmeyeceğime. beni yönlendirecek olan sağduyumun egemen olacağına inanıyorum. Ancak burada kaldığım süreçte de okulu, okuldaki ölçüde benimsemem oldukça zor. Hiç değilse  küçük ablamla özellikle de Saim’le birlikte olunca okul, gerçekten Kepirtepe’de kalıyor. Dilerim okula dönünce ben de Kepirtepe’de olurum. Ablama bu düşüncemi anlatınca o bana, ”Onun başka bir nedeni var!”diyor. Üstüne varmadım ama başka ne nedeni olabilir ki? Sanırım ablam C olayından dolağı bir kırkınlığım ya da karamsarlığa uzanan  duygusal takınıklığım olduğunu düşünüyor. Zaman zaman ben de kendime bunu soruyorum. Kesinlikle öyle bir takıntım yok. Galiba ablam, benim eve değil de kendisine gelmemi C’den uzak durma gibi bir varsayımla  bağlantı kuruyor. Evlerimniz çok yakın, görünce üzüleceğimi mi düşünüyor? . Oysa ben ablamın yalnızlığından başka hiçbir düşünce taşımıyorum. C’yi görmekle görmemek arasında bir fark olacağını da düşünmüyorum. Zaman zaman düşünsem bile bunun kalıcı olacağını kesinlikle sanmıyorum. Örneğin ablam gelip yukarda evde kalsa, ben pek ala severek yukarda, evde olacaktım. Ablam şimdi gitse, ben de severek  gideceğim, üstelik buna çok da sevineceğim. Kahveye indiğimde eskiden olduğu gibi o tarafa bakmak bile içimden geçmiyor. Bunun kırgınlıkla hiç ilgisi yok, içimden geçmiyor. Eniştem, ağabeylerim evlerine dönse, babamın dışında köyle bir gönül bağlantımın kalmayacağını biliyorum. Bundan da bir rahatsızlık duymuyorum.Bu konuda çok rahat olduğumu da biliyorum.

 

5 Şubat 1940   Pazartesi

 

Akşam,  gene geç uyumama karşın sabah 8’15 sularında gözlerimi açtım. Saim kalkmış, kaşığı elinda tak tak yapıyor. Tak sesi hoşuna gidiyor, vurup bir süre bakınıyor. Ablam işleriyle didişiyor. Kendimi, ortalıkta işe yaramaz biri olarak düşündüm. Ancak birşeyler yapmam da olası değil. Ablam kendine göre işlerini bir sıraya sokmuş, art arda yapıyor. Tavuklara yem, hayvanlara su, yem, Saim’in özel işleri, ocak yakmak, inek  sağmak. Bunlar içinde yapacağım tek iş gidip kuyudan su getirmek oluyor. Ben onu gündüz hazır bidonu doldurarak yapıyorum. Ben gitmeyince bu görev Gülsüm’ünmüş. Bidona baktım yarılanmış. İki sefer yapınca doluyor. Su kovaları küçük, ablam kendine göre düşünmüş. Kalkıp kuyuya gittim. Kuyuda iki komşu ile Abbas Kamber, Poyraz Hasan, ikisi de sevdiğim insanlar. Konuşmayı severler ama ikisi de doğruluklardan yanadırlar. Hele boş söylemlere hiç ilgi göstermezler. İkisi de ağabeylerinden ayrılıp bu mahalleye yerleşmişler. Poyraz Hasan, Avcı aynı zamanda bostancılığiyle ünlü Poyraz Mehmet’in kardeşi. Kamber Amca da gene bizim mahallede oturan Abbas Veli’nin kardeşi. Abbas Veli de köyün saygın insanlarındandır. Uzun askerlik yapanlardan biri. Sanırım 7-8 yıl kadar. Batum-Baku-Erzurum taraflarını dolaştıktan sonra Afyon Cephesine  katılan şanslılardan. . Kendi deyimiyle ufak tefek çizikler almış, seyyar hastanelerde yatmış ama kalkıp silkelenerek gene cephelere katılmış. Bunları kendisinden çok dinlemiştim. Kardeşi Kamber Amca da uysal bir insan. Oğlu Mustafa benimle birlikte Hamitabat okuluna gelmişti. Çok akıllı deniyordu. Hamitabatlı çocuklar ona babasının adını takmışlardı: Kamber. Mustafa adı hiç söylenmiyordu. İlkokul arkadaşlarını taktığı bu Kamber adı sonraları bizim köyde de söylenir olmuştu. Sanırım şimdilerde de bizim Mustafa, Kamber olarak anılıyor. Bu iki değerli saydığım amcalarla bir süre kuyu başında konuştuk. İkisi de dedikodu sevmedikleri için beni benden sordular, anlattıklarımı da dikkatle izlediler. Okumaya karar verdiğim, severek sürdürdüğüm için de beni kutladılar. Kamber Amca oğlunun okumamış olmasına üzülmüş, olayı gene de olağan karşılıyor: ”Okuyacak olan oydu, o istemedeğine göre benim isteğim yeterli değil deyip, baba-oğul konuyu  çoktan kapattıklarını tekrarladı. Hasan Amca tilki avına katılacakmış. Benim de katılacağımı duymuş;sevindiğini söyledi: ”Görüşelim!”diyerek ayrıldı. Eve dönerken yarınki avı düşündüm;doğrusu ben ummuyordum, demek gerçekleşecek. Kar köyün içinde ezilmiş durumda ama kırlarda nasıl gezilecek? Eve gecikerek dönünce ablam takıldı: ”Ne o kovayı suya mı kaçırdın? ”Yok abla kuyu başında konuşacak buldum!”deyince ablam sordu: ”E ile mi karşılaştın? ” karşılaştıklarımı söyleyince ablam duraksadı, sanırım alınacağımı düşündü: ”Çoğunlukla kuyubaşında uzun konuşmaları E yapar, ondan öyle söyledim!” Ablamın sözünü önce düşünmedim ama sonra sonra aklımdan geçirdim;ablamın hoşnut olmadığı bir durum var, sanırım. Biz konuşurken Gülsüm geldi, Saim hopladı zıpladı. Ben de onu bir güzel payladım: ”Ne yaptımsa   beğenmedin, daha ne istiyorsun? ”Ablam aracı oldu: ”Öyle deme dayısı, hepsini beğendi ama sürekli arkadaşı olan Gülsüm teyzesine bir hoş geldin demek gereğini duyuyor!”Güldük, Saim’ı gıdıklayıp yarın akşam gelmek üzere ayrıldım. Yollar iyice açılmış. Köy Odası önünden geçerken Çavuş Amcayı gördüm. Odasına girdik”Şansın varmış sobayı yaktırmıştım!”dedi. Önce Lüleburgaz’ı sordu. Çoktandır gitmemişmiş. . Ben de gitmediğimi söyleyince”Bakma sorduğuma, tahmin ediyorum!”dedi. Her zamanki gibi sağlığımı, okuldan  hoşnutluğumun sürüp sürmediğini sordu. Sorularına olumlu yanıtlar verince, sevindiğini söyledi. ”İnsan içinde bulunduğu durumdan hoşnutsa yaşamda mutluluğu yakalar!”dedi. Okulumuzun değişeceğini o da duymuş. Ancak, benim öğretmen olmak üzere bile bile gittiğimi, ne denli değişirse değişsin gene öğretmen olacağıma göre üzerinde durmamam gerektiğini öğütledi. ”Ben de zaten öyle yapıyorum!”deyince “O zaman sorun yok!”deyip kalktı, daha önce hazırladığı çay ocağından “Taze çayıp var!”deyip  çay getirdi. . Köy işlerinden, askerlerden söz etti. Çiftçilerin daha doğrusu köylülerin  giderek artan sorunlarından yakındı.Karşılaşılan olumsuzlukların dünyadaki savaşlara bağladı. Gazete okuyup okumadığımızı sordu. Düzenli okuyamadığımızı söyledim. Bir süre sonra Çavuş Amcayı evinden çağırdılar, iyi günler dileyip ayrıldım. Eve gidince ablam bir yığın çorap çıkarmış, yarın beğendikleri giyersin, ayaklarını üşütme, sıcağa alıştın!”dedi. Ablam benim soğuklarda çalıştığımı düşünmüyor, ben ne  dersem diyeyim o beni  sanırım kravatlı biri olarak düşlüyor. İçimden .”Varsın öyle düşünsün, nasıl olsa Kepirtepe’ye gelip beni hendek kazarken ya da çatılarda kiriş taşırken görmeyecek!”diyorum.Sonra da düşünüyorum:”Bu yaptığım bir saygısızlık mıdır?kendi gerçeğimi ablamı üzmeden nasıl anlatabilir?Bunun yanıtını bulamıyorfum!”

Kahveye indim, yarın ava  gidecek gençlerden gelen oldu, iki Yaşar, Arif, Akraba Yaşarın kardeşi Ali yeni delikanlı grubu oluşturan gençler. Aşağı mahalleden de gelecekler var. Ahmet Ağa Ahmet, Alibeylerin büyük oğlu yeni tüfek izni alan gençler. Furtun Şerif Enişte bana takıldı: Sen bunlarla gezme, bunlar av avlamayacaklar, avcılar vuracak, bunlara da vurulanları toplatacaklar. Bunlarla gezersen dere tepe seni de koştururlar!” Şerif Enişteye “Koşarım, daha önce az mı koştum? Ne var yani geçen bir yıl için de mi değiştim? ”Herkes güldü. Şerif Enişte sözünü geri aldı: ”Bunlar, hep konuşacak konu bulamamaktan ileri geliyor. Okur yazar olsak, gazeteleri, kitapları okusak  herhalde böyle çiğ çiğ konuşmalar  yapmayız!”dedi. Yaşar benden küçük, bu nedenle dayı diyor. Beni koruyacağını söyledi: ”Ben dayıma av taşıtmam!”Yaşar’la arkadaşları kalkınca az duraksadım;aklımda Abbas Amcam vardı, kahve penceresinden Istrancalara bakarken tam göz çizgim üstüne düşen yönde Abbas Amcamın evi, evin önünde kuyu var. Amcamın kuyu başında birşeyler yaptığını gördüm. Evde olduğunu bilerek gitmek işime geldi. , o eve girmeden yetiştim. Amcam önce takıldı. ”Ben gittin sanıyordum!” ben seni görmeden gider miyim? deyince Abbas Amcam: ”Bundan önceki gittiklerini unutursak bu kez gerçekten gitmedin, sağol!”dedi. İçeri girdik. Herkese söylediklerimi bir kez de Abbas Amcama anlattım. Abbas Amcam uzun bir hastalık geçirmiş, hastanede yatmış. Şimdilerde iyi imiş ama çok güçsüz kalmış. Amcam bunları anlatınca soracaklarımı geri bıraktım. O kendi çocukluğu ile bemnimki arasında benzetmeler yaptı. O da okula başlamış ama, onun zamanında şimdiki gibi devlet okulları yokmuş. O zamanlarda Devlet, belli bir düzeye dek çıkmış olanlara sahip oluyormuş. Oysa amcam daha ilkokulda annesi ölünce sahipsiz kalmış. Arkasından savaşlar başlamış. Savaşlar sürecinde İstanbul’dan köye dönmüşler. Okul umudu böylece kurumuş bir fidana dönmüş. Gülerek: ”O kuru fidan benim hayal bahçemde hep duruyor, o yok olmuyor, hayal meyal görüyorum, ben de onu söküp atmıyorum;varsın dursun, yaşam boyunca!”diyorum!”dedi güldü. Ardından da “Yaşamın nice acı-tatlı cilveleriyle karşılaştım, bunların hepsi silinmez izler bıraktı, bu izleri bellekten atmak olası değil. O ki onlar var, bu kuru fidancık durursa fazla bir yük olmaz, deyip konu açılınca gene gene anıp kursağımda kalan okuma özlemimi sevdiklerime de aktarıyorum. !”Amcam, bir süre   durdu, ”İşte böyle yeğenim, benden söylemesi, sakın okuma tutkunu onemsiz istekler için aksatma. Küçük bir atlama yaparsan, bir daha hiçbir güç  seni,  atladığın yere tıpkısı tıpkısına döndüremez!”Abbas Amcam güldü: ”Eee, şimdi de sen anlat bakalım neler öğreniyorsun? İçimden, ”İşte fırsat, sorunu sor İbrahim!”derken kapılar açıldı kapandı, yenge, içerden “Abbas!”diye amcamı çağırdı, bir süre içerden sesler geldi. Amcam gecikince, onu zor durumda bırakmamak için, gene geleceğimi söyleyerek ayrıldım. Gelenler kimdi, niçin gelmişti? Onları bile öğrenemedim. İşin ilginci amcama hoşça kal bile diyemeden çıktım. . Yarından sonra Hanife Halama gelince gene uğramayı tasarlayarak eve döndüm. . Evde  çorap seçmekle kalmadım, yarın kırlarda gezeceğim, oraları benim yabancım değil ama tirit pantolunumla gezmem olası değil;dallık, dikenlik yerlerde dolaşacağım. Ablam , Ali Ağabeyimin az giyilmiş bir dar paçalı pantolununu çıkardı. Dizden yukarısı bol ama dizden bileklere kadar bacakları sıkan darlıkta paçaları var. Köyküler bunlara kilot pantolon diyorlar. Paçalar üstüne de çobanların dolama dediği keçi kılından ipler saracağım. Bu ipler iyi sarılınca su geçmesi olanaksızdır. Bektaş Ağabeyimin ceketini, Mahmut Ağabeyimin de kasketini aldım. Tam bir avcıya benzedim. . Bunları uydurmaya çalışırken saat 8’oo oldu, hemen yattım. Sabah saat 7’oo de yola çıkılacak. Yatınca bir kez daha düşündüm: Ben aslında bu tür  ortak işleri sevmiyorum. Ne yapılıyor? Herkes bir şeyler söylüyor, gün boyu tartışmalar yapılıyor. Akşam olurken köye, bir sürü adam yorgun  argın;ellerinde iki üç avla dönüyor. ”Gel dedikleri için bu kez de katılıyorum ama bundan böyle kesinlikle katılmayacğım.Yatınca da az önceki kararımı tekrarladım: ”Bir daha av mav yok!”Av, avcılık konuşulurken insana güzel bir etkinlikmiş gibi geliyorsa da uygulamada öyle değil. Bu konuda kendi kendime  söylenirken uyudum…

 

6 Şubat 1940   Salı

 

Saat 7’de toplanılacaktı; ben saate göre hazırlanıp kahveye indim. Bizim kahvede toplanacaklar ancak   7’45 sularında tamam oldu. Babam güldü: Siz varana dek tilkiler Çırakman yakasına varacaktır. Çırakman Yaka denilen yer bizim köyden bir köy ötedeki fundalık, yarlık, yokuşluk bir bölge. Sarp bir yer olduğu için insanlar pek gezip dolaşamıyor. Bu nedenle av hayvanlarının korunağı sayılıyor. Bizim köylüler oraya gitmez ama orada av hayvanlarının çok olduğuınu bilirler. Babamın bu sözü üzerine bu kez oraya gitmeye kalkışanlar oldu. Bir tartışma başladı. Oraya gitmek için Kumrular köyünden geçmek gerekir. Ya Kumrularlılar engel olursa? ”Neyse Eğitmen Mustafa Ağabey de katılmış, konuşarak ortayı buldurdu: ”En iyisi kendi köy meramız içinde işimizi görelim!”Koca Koru denilen oldukça büyük ormana gittik. Köye yakın olduğu için tilkiler çoğunlukla orada saklanıyormuş. Öyküler anlatılıyor: Birisi bir gün on kadar tilki görmüş, hepsi kuyruk kuyruğa bağlıktan geliyormuş. Bağlardan üzümler toplanırken koruk salkımlar bırakılıyormuş. O salkımlar bir süre sonra tatlılaşıyormuş. İşte tilkiler bu salkımları   ağızlarında ezerek yiyormuş. Tilkilerin bu koruda  kalışlarının nedeni buymuş: ”Bağdan üzüm yiyorlar, köyden tavuk aşırıyorlar!”. Avcılar, bu tür abartılı yakıştırmaları   konuşa konuşa koruya girdiler. Korunun dere içlerini ben çok iyi bilirim. Yazın buralarda yılan korkusundan gezilmez. Ben bağa gidip gelirken buradan hep koşarak geçerdim. Kışın yılan söz konusu değil, kaygısızca derinlere girdik. Orman bölümüne girmeden usta avcılar belirli yol ağızlarına durdular.32 kişiyiz. 25 kadarımız yaygaracı Süzen Avı düzeni konumlandırıldı.Kalabalık bağıra çağıra dereliklere girdi, yalandan boş atanlar oldu. On dakika sonra arka rakaya esas tüfekler patladı. Bağlar tarafına çıkınca üç tilki ortaya getirildi. İkisini usta avcı Mehmet Poyraz, 3. tilkiyi vuran once sekiz kişi çıktı sonra azaldı üçe düştü. Biri  daha feragak etti, diğer ikisi uzun süre ortaklık için ağız dalaşı yaptı. Oradan Göksu ormanlığına gittik. Aynı taktik orada da uygulandı. Mola verildi. 8 kişi karşı çatakların uçlarına gitti. Kalabalık gene derelerin derinliğine indi, oradan  olabıldığınce bağrışarak doruklara doğru yürüdü. Dört patlama oldu. Dorukta iki tilki daha ortaya yatırıldı. Bunlarda da tartışma çıktı ama bu tartışma bir öncekinin tam tersiydi. Küçük Poyraz, iyi nişancı olarak Mustafa Ağabeyi gösterdi Mustafa Ağabey de Küçük Poyrazı. Ancak onların tartışması uzamadı. Buradan Ardıçlık bölgesine yüründü. Yer olarak burada ters bir durum vardır. Gidilen yönden girilirse derelerin uçlarından derinlere inilir. Derinden yükseğe gidilecekse çok yürünüp ters yönde gelmek gerekir. Zaman darlığı nedeniyle yukardan aşağıya gidildi. Tüm avcılar kovalamaya katıldı. Tilki vurmak şöyle dursun izine bile rastlanmadı. Çeşmedereye inince göl kenarlarında kuşlar vardı, birden beş altı patlama oldu. İki toy tökezledi fundalığa girdi. Ancak usta arayıcılar onları çabuk buldu. Çeşmedere yolundan köye dönüldü. Düz, korumasız bir yol alduğu için biraz titreyerek evlere dağıldık. Beş tilki, iki toy, olağan üstü bir başarıymış, bunu benim şansıma sayanlar oldu. Oysa ben taşıdığım tüfeğe mermi bile koymamıştım. Eve dönünce ayaklarımı çıkardım; ayaklarım vıcık vıcık olmuş. Ancak üşümüyor. Kuruladım. Kalın çoraplar giydim, üstümü değiştirip Küçük Ablama gittim. Ablamın ocağı ısınmaya daha elverişli. Saim,e takılırken bir güzel ısındım. Yorgunluktan olacak, Saim’in arkasından ben de uyudum….

 

7 Şubat 1940   Çarşamba

 

Yorgun olacağımı düşünerek ablam sessiz sedasız işlerini görmüş. Ben, 9’30 da uyandım. Ablam, ”Alışmıştık, gene gideceksin!”diyerek acınaklı konuşmaya başladı. İçimden, zaten hep üzülüyorum;böyle konuşunca ise ağlayasım geliyor. Sonra da teselli arıyorum, salt ablam değil nice insanlar böyle. İşte E. Yenge tıpkı ablam gibi onun fazkladan bir annesi var ama o da yararlı mı oluyor yoksa daha çok yük mü? Kahvaltı ettim. gene gidip su taşıdım. Öğleye dek Saim’le   ilgilendim. Oturttum, yıkılıp emekledi. Dişlerine baktım uçları çıkmış, tırtıklı tırtıklı şeyler. Koltuklarından tutup kaldırdım, seviniyor ama sıyrılıp oturuyor. Oyun mu yapıyor yoksa beli mi tutmuyor ? Ancak gene yapmamı bekliyor. Kaldırıyorum, kendini bırakıyor. E. Yenge geldi. Ne zaman gideceğimi sordu. o da “Alışmıştık!”dedi. Yazın geleceğimi, o zaman daha çok kalacağımı söyledim. . Oğle üzere Gülsüm geldi ben yukarı eve döndüm. Büyük ablam beni uyardı”Hanife Halama gidecek misin? ”Hemen!”deyip ayrıldım. Kahveye  uğrayıp bir süre oturdum. Arabacı Ali daha doğrusu benim akranlarımdan Kıvrak Ali izinli gelmiş, kahveye uğradı, görüşüp konuştuk. Bağlı bulunduğu birlik. Çatalca’dan Alpullu’ya gelmiş. . Geçen yıl Alpullu’da olduğumu söyledim. ”O zaman orada asker yoktu!”dedim. Meğer Alpullu’da asker varmış ama Alpullu dışında dağınık durumdaymış. O nedenle yok sanılıyormuş. Oysa çoktandır orada asker varmış. Hem de atlı topçu, motorize topçu  taburları olmak üzere iki önemli muharrip taburlarmış. . Esas alaysa Babaeski’de imiş. Ali’nin de günleri bitmiş, o da yarın gidiyormuş. Kahvede az oturdum, kalkıp Hanife Halama geçtim. Hanife Halamı iyi buldum, ya da ben öyle sandım. Uzun süre o da hasta yatmış. Hastaneye girmiş, kardeşi olan Hasan Amcam özel çabalarla  Hanife Halamı bir süre hekim gözetimine aldırmış. Hastalığı için bir tanı konamamış, ”Yaşama sevincini yitiriyorsun!”demişler. ”Ben hayattan bıkmışım, doktorlar öyle söyledi!”deyip güldü. Hayatı sevdiğini, oğlunu çok özlemekten başka bir düşüncesi olmadığını tekrarladı. Torununun üstüne titrediğini anlattı. Beni sordu, ben de rahat olduğumu, okulumu sevdiğimi, sınıfımı geçtiğimi, okulumun bir yıl daha kısalacağını, dört yıl sonra başarırsam öğretmen olacağımı anlattım. Ama eğer başarırsam buradan sonra da okumayı sürdürmek istediğimi ekledim. Hanife Halam birden canlandı: ”İşte buna çok sevindim, öğretmen möğretmen deyip gelme buralara, buraları işte böyle, yaşamı yaşam değil insanı insan değil;git gidebildiğin değişik yerlere, ayağını köyden kes. Özlediğinde gel, merhabanı et, dön git!”dedi. Hanifa Halam birden eskisi gibi neşelendi, güldü: ”Bak bunu iyi düşünüyorsun!”dedikten sonra: ”Benim kardeşim, senin  de Hasan Amcan Kırklareli’ye geldiğine bin pişman. Okul arkadaşları once İstanbul Bandosuna girdi sonra Ankara’ya alındılar. Bir çokları daha  sonra Atatürk’ün bandosuna geçti. Benim şanssız kardeşim , senin de Hasan Amcan, şimdi hastaların, doktorların işleriyle gece gündüz, ter toprak içinde çalışıyor. Oysa o usta bir klarnetçiydi. Zurnayla klarneti ayıramayan insanlara bunu anlatmak çok zor. Bunları hiç unutma!”Hanife Halamdan alacağımı almıştım, daha fazla yormak istemedim, iyi günler dileyerek ayrıldım. Sanırım Hanife Halam C defterini kapatmış. Sözü o tarafa özellikle getirmedi. Bir bakıma da iyi oldu. Belki benden bekledi. Ben de olması gerekeni yaptım. Gene kahveye geçtim. Babam, sıkıldığımı sezdi sanırım, ”Plaklar çok karıştı, istersen onları bir düzene sok. Çok sıkılırsan öyle bırakabilirsin!”dedi. Benim de aradığım bir şeydi bu, dükkana girip yer açtım, plakları dağıttım. Hiç birinin kapağı kalmamış. Önce üstlerindeki tozlara şaştım, çizgiler tozdan kapanmış. Bir kuru bezle silmeye kalktım, olanaksız. Gene de hepsini bir bezden geçirdim. Babamın kese kağıtlıklarından plakların büyüklüğünde kağıt kesmeye kaltım bıçakla bunu başaramadım. Öyle bıraktım. Yarın ablamdan ince tülbentle makas alıp geleceğim, tüm gün burada çalışıp plakları bir düzene koyacağım. Düşüncemi babama söyledim. Babam,”Yaparsan iyi olur!”dedi. Kahveye geçtim. Bir süre konuşanları dinledim. Konu gene kar, kardan sonra bereket üstüne idi. Tarım öğretmeninin ödevlerini ortaya döktüm. Çevrede bulunan kuşlar. Bu kuşların yararlıları, zararlıları. Çevrede yaşayan böcekler, bu böceklerin yararlıları, zararlıları. Çevrede bulunan evcil olmayan hayvanlar, bu hayvanların yararlıları, zararlıarı…Furtun Şerif Enişte, ”Olmaz, Bu eksik olmuş, çevrede bulunan insanların yararlıları, zararlıları da incelenmeli!”dedi. Bir süre kahkahalarla güldüler. Bu kez insanlardan başladılar. İlginçtir, insanların yaradılıştan gelen zararlılıklarına hiç yanaşmadılar, mesleklere göre bir ayırım yaptılar. En zararlı insanlar, Tahsildarlar, Tütün kolcuları,  Hayvan cambazları, Sütçüler,(Sürülerin mevsimlik sütünü alan mandıracılar) Zahireciler, Pancar memurları v. b. diye bir uzun liste çıkardılar. Hem söylediler hem de  neşeli neşeli güldüler. Bu arada bana da teşekkür ettiler. ”Biz cahil adamların, böyle gülecek konuları bile bulup çıkaramıyoruz. Oysa bunlar bizin hayatımız!”dediler. Zararlı saydıkları insanların neden zarar olduğunu anlatmaları da ilginç. Örneğin tahsildarlar geldikçe o yılın alacağını alırken geçen yılların makbuzlarını soruyormuş;buna hakkı yokmuş.”Siz o nun  yaptığına bakmayın,borcunuzu ödeyince makbuz almıyor musunuz? çıkarın bakbuzu gösterin!”Bakbuzlar kayboluyormuş. ”Bakbuzları korumasını öğrenin!”Yanıt burası köylük yer, biz bunları düşünemeyiz!”Tütün kocuları üstünde durmadım, bunlar sahiden acımasız ama, onlar da bir görev yapıyor. Başka türlü de yasağı uygulayamazlar. Cambazlar ise hayvanları çok ucuza alıyormuş. Çeşmekolu’da aldığı bir ineği yarım saat sonra Hamitabat’ta 20 lira karla satıyormuş. Bunu söyleyen de konuşunca, cambaza hak verdiğini söyledi. Sütçüler, dedikleri de, yıllık sürü sütü alanlar. Bir yıl önceden sürü sahipleriyle anlaşma yapılmaktaymış. Anlaşma sonunda bir ön ödeme yapılıp para dağıtılıyormuş. Bağlantı yapan koyun sahibi bir yıl ya da altı ay bir başka yere süt satamıyormuş. Bunu söyleyenlere de “Sakıncalı buluyorsan sen de böyle bir bağlantı yapma!”dedim. Buna  yanıt hazır: ”Burası köylük yeri başka çaremiz yok!”Bunu söyleyip hepsi bir kahkaha atıyorlar: ”Ya işte, bu böyle, burası köylük yeri!”…Pancar olayını ben de biliyorum, burada gerçekten büyük bir dalavere dönüyor: Özellikle kantarlarda bir tonluk araba 600 kg. gösteriliyor. Bunu sormadım. Ben gene kuşlara, böceklere döndüm. Bu kez bunları bizim ne yapacağımızı sordular. ”Hiçbir şey yapmayacağız. Sizin bu konuda bildiklerinizi öğrenmek istiyorum!”Birisi, birkaç yıl önceki çekirge olayını anlattı. Patates, biber, patlıcan ekiciler için danaburnu ile köstebekler  ortak dertleri. Kuşlardan ise, kargaları, saksağanları hepsi birden söyleri. Onları domuz, tilki, kurt, kirpi, kaplumbağ izledi. Bunları zaten Devlet saptamış, öldürüp zamanında  ilgili  birime götürenlere az da olsa bir ödeme  yapıyormuş ya da fişek veriyormuş. Gene de benim öğrenmek siteyişimi anlamazdan geldiler. Birkaç kez bana: ”Sen bunları biliyorsun, bildiğin şeyleri bizden neden soruyorsun? ”dediler. Ben kendime göre sorularımı değiştirdim: ”Benim öğrenmeye çalıştığım, örneğin danaburnu kepir toprakta olur mu? Köstebekler kumlu toprakta mı yoksa kepir toprakta mı daha çok yaşar. ? ”Bu kez, ”Ha şöyle!”deyip, danaburnu, köstebek gibi zararlı mahlukatın nemli, kumsal ya da kumsala yakın topraklarda olduğunu, kepir yerlerde ise adını bilmedikleri uçucu böceklerin bulunduğunu. Özellikle bağlarda pis kokulu böceklerin, örümcekelerin çok olduğunu, tüm meyve ağaçlarınınsa başlıca düşmanının tırtıllar olduğunu sıraladılar. Bostanların düşmanları olarak, domuz, tilki, kedi, köpek, kirpi, karga, saksağan, bağların da gene , domuz, tilki, kirpi, saksağan, serçe, benzeri kır kuşlarını söylediler. Farelerin de yaş-kuru olmak üzere hububat türünün amansız düşmanı olduğunu özellikle belirttiler. Av kuşu olarak: Çil, keklik, bıldırcın, yaban ördeği ile toy, dört ayaklılardan, tavşanı saydılar. Ekip- biçilen ya da toplanan ürünleri sıralamak kolay oldu: Buğday, kızılca, karabaşak, çavdar, arpa, yulaf, darı, mısır, haşhaş, ayçiçeği, tütün, pamuk, kenevir, mercimek, nohut, fasulye, anason, susam, lahana, prasa, biber, patlıcan, patates, pancar, havuç, kereviz, …. Meyve ağac olarakı: Armut, ahlat, elma, dut, erik, şeftali, ceviz, iğde, asma(Bağ) Meyvesiz ağaçlar. Meşe, söğüt, kavak, Karaağaç, kızılcık, gürgen, fındık,(Yaban fındık) akçaağaç, ardıç, karaçalı…Çok şey öğrendiğimi söyledim. ”Önemli olan benim bunları sizinle konuşmam, benden istenen buydu. Hamitabat köyündeki arkadaşım da köyünde bunları konuştu, Ceylan köydeki arkadaşlarım da (Ceylan Köy-Mandirissa)Tarım dersinde bunlar toplanacak, Trakya ‘da yetişen ürünler böylece belli olacak. Tartışarak başladığımız konuşmalar yumuşak bir duruma dönüştü;okumanın yararları öne sürüldü, dünyayı okumuşların yönettiği vurgulandı. Salih Ziya Öğretmene verdiğim soruşturma sözümü yerine getirdiğim için sevinerek eve gittim. Ablam bekliyormuş, birlikte yemek yedik. Ablamın kolaç dediği yağda pişirilmiş ekmek hamurudan yapılma yassı lokmalarla ballı süt yiyerek karnımı doyurdum. Oldukça yorulmuştum, uykum geldi, yattım. Az sonra(Bana öyle geldi) horozlar öttü, hem de uzun uzun. Sabahın yaklaştığını sanmıyordum. Tıkırtılar duydum, ablam kalktı, kapılar açıldı kapandı. Ablam, ”Baba gidiyor musun? ” diye sordu. . Anladım ki  evdekilerin sabahı olmuş. ”Benim daha gecem sürüyor!”deyip gözlerimi kapadım.

 

8 Şubat 1940 Perşembe

 

Kapı tıkırdadı, yeni uyumuş gibiydim; ablam, ”Daha uyuyacak mısın? ”diye sordu. Bu kez gözlerimi açıp saate baktım, saat 10’30 kalktım. Horozlardan sonra sanki uyumamış gibiydim. Oysa en az dört saat geçmiş. Aklıma plaklar takıldı: O plakları bir düzene sokmalıyım. Tahta olsa kutular yapacağım. Sağa sola baktım, öyle bir şey yok. Kilere,ahır önlerindeki kuruluklara baktın, yığınla gaz tenekesi var da iki metre tahta yok. Birden aklıma tenekerer geldi, geçici olarak tenekelerden yararlanabilirim. Daha sonra tembihler Ali Ağabeyime tahta aldırır, ilk gekişimde plak kutusu yaparım. Bir teneke alıp yokladım. Tenekeyi kesebilsım pekala bir kutu olur. Ortadan kesersem iki kutu olacak. Demirci Yusuf yakın, bizim bahçenin hemen ilerisinde. Çıkıp baktım, bacası tütüyor. Gittim Yusuf Usta çalışıyor. Durdu, anlattım. Usta anlamadı sanırım, yüksek sesle sordu, ”Bunu böyle mi keseceğim böyle mi? ” dedi. Böyle mi?  dediği, benim gösterdiğimin tam tersi  idi;tenekenin enine durumuydu. Birden kararımı değiştirip onun dedini söyledim: ”Enine kes!”Uste tenekeyi enine kesti, ”Elleri kesebilir!” deyip keskin kenarları da kıvırıp yivledi. Bir yerine iki tane kutu elde ettim. Sevinerek eve döndüm, ablamdan makas alarak kahveye gittim. Teneke kutulara kağıt döşeyip plakları yerteştirdim. Plakların yarısı korumaya alındı. Durmadan eve dönüp bir teneke daha kestirdim. Dört kutu yetti. Üçünü kullanılır plakları birini de özürlüler için ayırdım. Üstlerine de yazdım. Babam çok memnun oldu. ”Gene karıştırılacak ama, hiç değilse ben elimden geldiğince toplamaya çalışırım!”dedi. Eve döndüm, ablamdan bir temiz tülbent aldım. Tülbendi ıslatıp iyice sıktıktan sonra plakları bir güzel sildim. Plaklar inanılmaz bir görünüm kazandı. Babam geldi geldi baktı. Altına, yanlarına, aralarına kağıtlar koyarak temiz temiz sıraladım. Kutuları, gramofonun bulunduğu raflı dolaba yerleştirdim. . Dolap, gramofon için özel yapılmış gibi oldu. Babam, ”Gel, şimdi bir çay hakettin dedi, güldü. çay getirdi. Oturdum, teneke kutulara baka baka çay içtim. Bir ara yaptığıma ben de şaştım. ”Naci İnan Öğretmen, İrfan ya da Hamdi Öğretmenler ara sıra bize siz ayırdında değilsiniz ama giderek birer usta oluyorsunuz!”diyorlar. Yoksa ustalık böyle bir şey mi?  Yokluk içinde bir şeyler uydurup sorunu geçici de olsa çözmek mi? Karışık olarak sıraladığım plakları müziklerine göre de sıralamayı tasarladım. Yarın öğlede gelip onu da yapacağım. Eve sevinerek gittim. Gülsüm gelmiş, Saim beni bekliyormuş. . Ablam, tenekelerle makasla, tülbentle ne yaptığımı sordu. Anlattım, katılarak güldü: ”Burası köylük yeri, kimsenin bir şeylere aklı ermiyor!”dedi. Aklımdan geçirdim: Ablacığım hiç kahveye gitmedi ama kahve laflarını duymuş gibi , tıpkısını söylüyor. ”Burası köylük yeriymiş!”Yapılanlar ya da yapılmayanlarla köyün ne ilgisi olabilir? Benim arkadaşlarımdan tembel olanlar da tıpkı bizim köylüler gibi konuşuyorlar. ”Mandolin çalıp ne yapacağız? Matematik bize ne kazandıracak? Aşıyı öğrenip de ne yapacağız? Okula gelmişler, hala “Kitap okuyunca ne kazanacağız? diyebiliyorlar. Sanırım  işin içinde tembellik var. Düne göre daha sevinç duyarak Saim’e gittim. Hava ılık, insanlar yollara çıkmış, karşılıklı konuşanlar var, Poyraz Hasan’ı gördüm. ”Avı sevip sevmediğimi sordu. Pek sevmediğimi söyledim. ”Haklısın, ben de sevmiyorum ama vurduğumuz hayvanlar bize çok zarar veriyor. Onların verdiği zararı görün, kahroluyoruz. O hınç bizde derin iz bıraktığı için öfkemiz giderek artıyor. Sen çok iyi bilirsin, insanlar ter toprak içinde bir salkım için yıl boyu çalışıyor, bağ kazıyor, kesip buduyor;tam üzümünü yemeye hazırlanırken kafir domuz gelip üzüm kütüğünü ezip gidiyor. Tilkisi de kurdu da öyle: ”Sen gözün gibi bakıp büyütüyorsun koyununu, kuzu kurt gelip boynundan tutup götürüyor, nasıl kızmazsın buna? . Hele o tilkiler; kümese bir girmesin tavukların elinden gelse hepsini boğazlayıp öldürüyor; öyle ki içlerinden birini alıp gidiyor, ama, gitmeden bir kaçını da öldürüp olabildiğince ziyan veriyor. . Tam düşman: ”Alsana sahip ben işte böyle yaparım!”der gibi ölü tavukları bırakıp gidiyor. Bu nedenle ava gidince hiç değilse bir tilki vurmak için çırpınıyorum. Doğrusu ben, tavşan , keklik türü canlılara silah çevirmem!”Geçen gün tilkilerden birini vuran usta avcıyı dikkatle dinledim. ”Ne iyi düşünüyor!”dedim içimden. İçlerinde böyle güzel düşünenler var ama bunlar nedense kahvede fazla konuşmuyorlar ya da azınlıkta kalıp susuyorlar. Gene görüşmek üzere ayrıldık. Ablam sanırım hemen geleceğimi düşünmemiş, bir yerlere gitmiş. Kapıda bir süre bekledim. Baktım orada boş su kovası var alıp kuyuya gittim. Amacım kapıda durmamak, sözde su taşıyormuşum gibilerde  su taşıma  numarası yaptım. Kuyuda kimse yoktu, kovayı doldurup ağır ağır eve döndüm. Su bidonu dolu. Bidona boşaltır gibi yapıp  kovayı yandaki çukura döktüm. Kuyuya bir daha gittim. E. Yenge ile karşılaştım. ”Sokakta mı kaldın? ”diye takıldı. Sonra da benimle gelip kapıyı açtı. Ablam anahtarını bir yere saklıyormuş, E. Yenge geldi kapı açtı. O gitti ablam geldi. Ablam beni görünce. ”E Yenge sana kıyamadı değil mi ? ”diye takıldı. Saim beni görünce kucağıma gelmek istedi. Buna da çok sevindim. Bunu ilk kez yaptı. Gerçi kucağımda çok az kaldı, sanki pişman olmuş gibi bana  gelir gelmez arkasını dönüp ablama baktı, kendini o tarafa bıraktı. ”Olsun, bana geldin ya bu da benim için bir mutluluk!” deyip, ağlamasına meydan vermeden bıraktım. Ablama plak kutularını anlattım. Güldü, ”Babamı sevindirmişsin!”dedi. Ablam Saim’in işlerini gördükten sonra bana süt getirdi. Böylece akşamları süt içmeye iyice alıştım. Bir süre dereden tepeden konuştuk. Ablam komşularından söz etti. Konuşmalar ayrılıklara döndü, iki gün sonra gideceğim için üzüldüğünü söyledi. Eniştemin askerliğinin uzamış olmasından dertlendi. Babamın gelecek için tasarladığı ev değişikliği gerçekleşirse rahata kavuşacağını söyledi. Biz konuşurken Saim’in yan olarak başı üstüne yatıp uyumuş olduğunu gördük. Ablam terlaşlanarak kalkıp düzeltti. Saim’e bakıp ben de yattım. Saat henüz   8’15 Okuma saatinde uyumaya yattığımı arkadaşlara anlatsam bana kimse inanmaz….

 

9 Şubat 1940 Cuma

 

Saim bu sabah erken uyanmış. Ablam sanırım çaresiz kalmış, getirip benim yanıma oturtmuş. Sağıma yaslanıp yatıyormuşum, Arada koluma biri dokundu gibi geldi. Tam uyanmadım ama uyur uyanık dokunmayı duydum. Son kez biraz hızlıca bir vuruş oldu. Gözümü açtım, Saim neredeyse kucağımda, elindeki kaşığı rastgele sallıyor. Gözleri açıp bakarken oldukça iyi, isabetli  bir vuruş yaptı. Güldüm dokundum, o da güldü. Ablamın işi bitmiş, geldi. ”Dayıyı nihayet uyandırdın mı? ”diye sordu. Saat 9’oo kalktım. Hava iyice kırılmış; ablam  “Sıkıldım, yukarıya birlikte gidelim!” dedi. Zaten ben de erken gitmeyi düşünüyordum. Ablamla birlikte “Yukarı” dediğimiz bizim eve çıktık. Ablamlarla bir süre kaldıktan sonra ben ayrılıp kahveye indim. Kahvedekilerle pek konuşmak niyetinde değildim.Böyleyken sıvışım kaçmam zor oldu.Girdiğimde Alamanların teknik üstünlüğünden söz ediliyordu.Örneğin  Edirne_İstanbul asfatını onlar yapmış,başkası yapsa o yol o denli düzgün olmazmış.Bu arada bana da sordular.Yolun çopk kestirme  yapılarak,kısaltılmış olduğunu anlattım. Ancak öteki ulusların yollarını bilmiyoruz;  belki,     İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar da  yollarını öyle yapıyordur!”dedim. Bu kez gavurların bu tür işlere önem verdiğini,(Anlatanın deyimiyle)Kıçı kırık Bulgaristan da bile yolların çok düzgün olduğu ortaya döküldü.Babam beni uyardı:”İçerde çalışacak mısın?”deyince izin isteyip dün başladığım plak işini sürdürdüm. Önce özürlü plakları birer birer elden geçirdim.  Bir çoğu kırık değil ama ellene ellene parlamış, kayganlaşmış. kapakları olmadığı için    çıplak olarak üstüste kona kona aşınmışlar. Kenarları kırılanlar olduğu gibi boydan boya çatlamışlar da var. Onları ayırdım. Ayrıca geçerlilik durumlarına göre örneğin, Mevlena Peşrevi, Zeybek, İzmir Marşı, Türk Ocağı Marşı, Şahane Gözler, Tayyare Şehitlerine ağıt, Sarı Kurdelem Sarı, Kız Pınar Başında Uyumuş, Kızıl Irmak Köprüsü, İzmir’in Kavakları gibi çok dinlenen plaklardan ikişer tane var, bunları bir kutuya koydum. Babam geldi, uğraştığımı görünce nedense bu kez “Boşuna uğraşıyorsun, Ali onları bir günde karıştırıp eski haline getirecek!”dedi. Gerçekten Ali Ağabeyim  plakları kılıfına koymak şöyle dursun bırakacağı yerin temizliğine bile bakmaz, adeta atar gibi rastgelen yere bırakıyor. Plaklar zaten bu nedenle toz toprak içinde kalmıştır. Bu durumundan dolayı babam, Ali Ğabeyimden yakınmakta olmasına karşın, öteki işlerinde en büyük yardımcısı  gene Ali Ağabeyim olduğu için  ona bir şey dememektedir. Ayrıca gramafon belli günlerde ağabeylerimin evlerini de dolaşıyor. Yengelerimin ya da ablalarımın konuk ağırlaması sıralarında kesinklikle gramafon hazır bulunur. İşte bu tür git-gellerde de plaklar büyük bir umursamazlıkla karşı karşıya kalıyorlar. Kırılmalar, çizilmeler bu süreçte çoğalıyor. Bunları konuşurken babam, ”Ali radyo diye tutturdu, bu bakımdan radyo daha az emekle gidip gelecek;sonunda onu da deneyeceğiz!”dedi. İkinci günün sonunda plakları hiç değilse elden geçirdim. Gene de   istediğim gibi bir düzene sokamadım. Atlaya çıtlaya birşeyler söyleyen plakları babam, ”Yenisi gelmeden atmayalım!”diyor. Böylece özürlüler gene elde kaldı. Benim ayırdıklarım gerçekten iki gün sonra gene karışacak. Babam, ”Üzme canını, biz burada buna alıştık, evlerde tüm alet edevatlarımız hep böyle karmakarışıktır. Birimiz düzeltsek, ötekimiz o saat karıştırır!” Babam daha sonra, benim  böyle arada gelip  düzenden söz edersem hemen arkamdan söze başlayacaklarını, kabuğu ile kestaneyi ayıramamalarına karşın, benim için, ”Kestane kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş!”demeye başlayacaklarını gülerek anımsattı. Babamın dediklerini de demek istediklerini de çok iyi anlıyorum, yeterince de algıladığımı sanıyorum.  Zaten  bu nedenle kahvedeki konuşmalara olabildiğince katılmamaya çalışıyorum. Bugün gene yapılan savaşlardan söz ettiler. Aile lakabı Arabacılar  olarak anılan   Ali Arabacı(Soyadı Arabacı)”Balkan Savaşı’nda biz savaşı kazandığımız halde büyük devletlerin zoruyla Bulgarların buralara geldiğini söyledi. Daha doğrusu öyle diyenlar var, bunun doğru olup olmadığını benden sordu. Ben, bu konuyu henüz okumadık, biz daha Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunu okuyoruz. Ancak, Balkan Savaşı’nın en çok zararını gören Edirne’de bulunduğumuz ısralarda öğretmenlerden dinlediğimize göre biz ilk ya da asıl savaşta yenilmişiz, Bulgar ordusu Çatalcaya dek Trakya’yı almış. Sonradan genç subayların başlattığı ikinci bir  karşı koyuş sonunda Edirne ile birlikte şimdiki Trakya topraklarımızı kurtarmışız. Bu ikinci savaşın genişlemesini öteki devletler durdurmuş olabilir. Ya da   savaşın bu bölümü için bu tür tevatür çıkarılmış olabilir!”dedim. Babam bizi dinliyormuş, ”O günleri yaşamış biri olarak!”deyip konuştu. O günlerin söylentilerini de anımsatarak, bizim askerin savaşı, Lüleburgaz’ın hemen kenarında, bizim köy yolunun geçtiği Saranlı Ovası’nda kabul ettiği, Bu yanlış kararı da hemen bozularak ödediği, başkomutan olan Abdullah Paşa’nın ilk kaçanlardan olduğunu anlattı. Bulgar askerinin ise Lüleburgaz’a beklendiği gibi Saranlı’dan değil Babaeski yönünden, Ergene çukurundan girdiğini, şaşırtmaca ile bizi avladığını anlattı. Ali Arabacı ‘da o günleri yaşayanlardan. Üstelik o savaşta Edirne’de asker olarak bulunmuş, tutuklanıp Varna Burgazı’na götürülmüş. Bu söylentileri çok dinlemiş ama doğrusunu bir türlü öğrenememiş. Biz konuşurken Eğitmen Mustafa Ağabey geldi. O da söze karıştı, babamın anlattığına uyan olaylar anlattı. Mustafa Ağabey daha ileri giderek, ”Bizim, kazanıp da kaybetmiş gibi zarara uğratıldığımız savaş, Balkan Savaşı’ndan 15 yıl önce  Yunanistan’la yaptığımız  Girit (Dömeke) Savaşı’dır. Savaşı biz kazandığımız halde, Girit Adası elimizden alınmış Yunanistan’a verilmiştir. Mustafa Ağabeyin açıklamasından sonra konu değişti. Zaten bir çoğu günlük işlerini bahane edip ayrıldılar. Biz bize kalınca ben Mustafa Ağabeye, ”İyi bir ders verdin, bir daha kimse unutmaz!”diyecek oldum. Mustafa Ağabey gülerek” Sen öyle mi sanıyorsun? Ben bunu en az on kez anlatmışımdır, Mahmut Amca (Mustafa Ağabey babama amca der)ise sanırım elli kez açıklamıştır. Böyleyken gene aynı tevatürler ortaya getirilir!”dedi. Mustafa Ağabey beni uyardı. ”Öğretmen olunca en çok sıkıntı duyacağın olay, bu tür söylentilerin küçük ivmelerle sık sık ortaya getirilmesi, bunlara karşı alacağın tavırlar yüzünden olacaktır. Küçük bir dikkatsizlik onların katında affedilmez bir hata sayılır, günlerce, aylarca hatta yıllarca bu küçük hatayı büyüterek söylemekten zevk duyarlar. Bu huyları onların ortak özellikleridir. Bunu biri ikisi değil hepsi denecek şekilde yaygın  benzeşiklikleri vardır. Babadan oğula geçer gibi geçmişten geleceğe devredilen bir konuşma biçemleridir bu. Daha çok da kahve konuşmalarında gösteriye dönüştürülerek ortaya dökülür, bir yanıt beklenir ki bu,  kesinlikle yanlış olmalıdır. Doğrusu onların pek işlerine gelmez. Yanlış olsun  ki, sürekli ortaya getirilip sakız gibi çiğnesinler!”Mustafa Ağabey ayrılırken yarın buluşup Muhtar Çavuş Amcaya birlikte gitmeye karar verdik. Öğleden sonra ben okula  uğrayacağım oradan Köy Odası’na geçeceğiz. Kahveden  eve  dönünce küçük ablam hazırlanmış beni beklerken buldum. Erken dönmeliymişler. Saim Gülsüm Teyzesinin kucağında rahat, . bir eli ağzında. . Ben gülerek almak istedim. Saim birden karşı durdu, ağlamadı bir bakıma bağırdı. . Az sonra öne doğru eğildi bana doğru sarktı. Kucağıma aldım. Böylece Saim bu gece beni seçmiş oldu. Geldiğimiz gibi aşağıdaki eve döndük. Eve dönünce bir süre Saim’le oynayaya çalıştım. Oturttum, hareketlerini gözledim. Oturuyor, emekliyor, bir süre sonra gene oturuyor. . Başını ayaklarına doğru eğiyor. Ablamın korkusu, ”Böyle eğilirken yana doğru düşerse başı vurur!”diyor. Küçük yastıklar etrafına sıralayıveriyor. Ablamın gözlemi: ”Gülsüm’e iyice alıştı. Onun gideceğini anlayınca ağlıyor, geldiğinde ise kendi kendine gıgıldamaya başlıyor!”diyor. . Birkaç gün sonra yaşını bitirecekmiş. Bir yaşındaki çocukların neler yaptığını bilmediğim için bir şey soramıyorum. Derken ablam benim niyetimi okumuş gibi, ”Bir yaşındaki çocuklar neler yapar, doğru dürüst kimseden bilgi alamadım. Ablam birşeyler anlattı. O da tek çocuk yetiştirdiğinden karşılaştırtacak bir deneyime sahip değil. Yaşlı kadınların ise hepsi başka başka konuşuyorlar. Kimisi Saim’in şimdiki durumunu 6 aylığa kimisi ise 2 yaşına uygun düşürüyor. Enişten”Kimseye sorma, sen kendi aklını kullanarak bak, hepsinden daha iyi olur!”deyip beni rahat bıkayor. En doğruyu galiba gene babam söylüyor. Babam, ”Kuşlar bile yavrularına bakabildiğine göre anneler neden bakmasın? Anneler için çocuğunu sevmek bile onun sağlıklı olmasına uyardımcı olur. Kendine iyi bak, iyi beslen, senin vereceğin helal süt çocuğunu hem büyütür hem de hastalıklardan korur!”diyormuş. Biz konuşurken Saim dinler gibi bakıyor, bakışlarını bir ablama bir bana çeviriyor. Yan tarafımızdaki ocakta ateş yanıyor. Ablam yeni yakacak koymuş, arada kıvılcım çakılıyor. Kıvılcımlar patlayınca Saim irkiliyor. ”Abla, oğlun çok korkak olacak!”dedim. Ablam bakarken gene kıvılcım çakıldı. Saim ürperdi. Ablam onun bu tepkisine baktı sevinçle kucakladı”Benim oğlum büyüyor, artık korkmayı bile öğrendi!”diyerek sarılıp okşadı. Ancak Saim ateşe takıldı. Dönüp dönüp ateşe bakıyor, kıvılcım olunca da korkuyor. Ablama benim küçüklüğümü sordum. İlk üç yaşlarım üstüne önemli bir anısı yok gibi. Ondan sonrakileri anlatıyor. Onun anlattıklarını ben biliyorum. Kimilerini ben anlatınca ablam anımsıyor. Bu duruma da şaşıyor. Ablam, ”Annem seni çok sevdiği için kimseye bırakmazdı. Bu nedenle biz ilk yıllar senden uzak durduk. Küçük ablamla aramızda 9 yaş var. Ateşın sıcaklığından mı ne Saim hemen uyudu. Son günlerde uykusu iyiymiş. Ablam işlerini sürdürdü. Saim’e bakarken benim de uykum geldi, yattım. Özlediğim ocak ateşi ya da meşe sıcaklığına dayanamadım, uyudum.

 

10 Şubat 1940 Cumartesi

 

Ablam Saim’le konuşurken seslerine uyandım. Saim’in erken uyandığını düşündüm. Ablam Saim ağzıyla”Dayı kalk geç oldu!”dedi. Gözlerimi açtım, gerçekten geç olmuş. Ablamın komşu arkadaşı mektup okutmaya gelmiş, uyuduğum için dönmüş. Kalktım. Kahvaltıdan sonra ablam haber verdi, E. yenge geldi, asker mektubu okudum. Geçen geldiğimde de hem mettubunu okumuş hem de mektubunu yazmıştım. Mektupta bana da selam var. Ali Ağabeyin birliği Çanakkale karşısından Edirne Süleoğlu dolaylarına geçmiş”. Bulunduğumuz yer çok soğuk!”diyor. ”Bir kaç ay içinde eve döneceğiz!”diye umut veriyor. Buna yenge çok sevindi. Bense üzüldüm. Savaş bitmedi ki, bizim üsteğmenin deyişiyle savaş daha da genişleyecek. Öyle olunca askeri bırakmak şöyle dursun yeni kuralar toplanacak. Yengeye, ablama bakıp ağlayasım geldi. Saim, trampet çalar gibi ellerini paralel olarak yere doğru  indiriyor. Gülsüm geldi, nöbet değişiyoruz. Ben, E. yengeden özür diledim, Ablama, Saim’e  sağlıklı günler dileyip yazın daha uzun kalacağımı söylerek ayrıldım. Dünkü kararımıza uyarak Mustafa Ağabeye uğradım. Bir süre konuştuk. Mustafa Ağabey yaşamından çok memnun. Özellikle Muhtar Çavuş amca yardımıyla hiçbir sorun çıkmadan  görervini sürdürüyormuş. Başka köylerdeki arkadaşlarının sorunlarını anlatınca şaşırdım kaldım. Sorun denilenler de öğretim, eğitimle ilgili değil sen, ben inatlaşması. Kendi köyünde çalışan eğitmenlerin Mustafa Ağabey dışında hepsi yabancı köylere geçmek için sıra bekliyormuş. Olaylara neden olanlar, çıkan olayları alevleyenler genelde  muhtarlarmış. Bu bakımdan Çavuş Amca örnek muhtarmış. Birlikte gittik. Daha önce geleceğimizi duymuş, hazırlanmış hemen çaylar geldi. Çavuş Amcanın beni yetişkin biri  gibi karşılamasını bir türlü benimseyemiyorum. Tıpkı öğretmenlerin karşısındaymışım gibi bir duyguya kapılıyorum. Zaman zaman da bu tavrımdan kendim de sıkılıyorum. Bu kez daha rahat konuştuk. İlçe Milli Eğitim Memuru Salih Arı bizim köye gelmiş. Konuşulurken benden söz etmişler, beni anımsamış, yaz boyunca okul bahçesinde çalıştığımızı, iyi birer usta olarak yetiştiğimizi, ”On parmaklarında on hünerle yetişiyorlar!”demiş. Bizim okulu çok övmüş. Kendi çocuklarını öyle bir okulda okutamadığı için üzüldüğünü, kardeşlerinin çocuklarını orada okutacağını anlatmış. Çocukları okula giden babaları uyarmış, ”Burnunuzun dibine gelen bu okul, sizin için ayağınıza gelmiş bir nimettir!”demiş. Benim için de “Bana söz verdi, Mahmut Ağaya kırk yıldır değiştirtemediğim mayıs sıvalı kovanları, oğlu bu yaz sandığa çevirecek, !”demiş. Muhtar amca bunları  anlatınca, ben de yaz boyunca zaman zaman Salih Arı Öğretmenle yaptığımız konuşmaları anlattım. Değişik konulara geçildi. Gerçekte ikisi de bizim okul hakkında biraz bilgileri varsa da bilmedikleri, ilgi duydukları taraflarda olduğuna inandıklarından ben okul hakkında konuşunca dikkatle dinliyorlar. Ben de Kepirtepe’yi ilk gördüğüm günden ayrıldığım güne dek yapılmış olan değişiklikleri anlattım. Çavuş Amcanın Yeni Bedir köyünde akrabası varmış. Aynı zamanda o köyün muhtarı olan Kamber Uzun Amcamla da  sık sık görüşüyormuş. Böyle olmakla birlikte okulun içinde yaşayan benden öğreneceklerine ozel ilgi gösterdiği gözümden kaçmadı. Kamber Amcam, kendi köyünün ilerde okuldan köyce görecekleri yararları anlatmış, bunun yakın köylere de yaygınlaştırılacağını söylemiş. Muhtar Amca bundan da çok hoşnut olmuş, köy gençleri için bir okul sayılacak bu etkinliklerin başlamasını içtenlikle beklemektedir. Her zaman saygı duyduğum bu iki insanla güzel şeyler konuştuğumun inancı içinde sağlıklar, esenliklere dileyerek yanlarından ayrıldım. Önce eve uğradım, sonra da gene kahveye geçtim. Kahve akşam olurken kesinlikle tıklım tıklım dolar. Ancak bir saat içinde seyrekleşir, onu izleyen bir saat içinde gene dolar. Bundan sonraki durum günün özeliğine göre değişir. Kimi günler dobdolu bir kahve ile gece yarısı karşılanır. Bu akşam biraz da benim yüzümden  kalabalık toplanmış. Bu kez kahveye neden çok gelmediğim sorgulanmaya başlandı. Açık seçik  yanıtım, ”Pazartesi günü sınavlar başlayacak, derslerimi çalışmam gerekiyor. Başarım bu sınavlarala kanıtlanacak. Almanca dersimiz çok zor. Hiç kimseden de bilgi alamıyoruz. Onu ezberlemek için yalnız kalıp çalışmam gerekliydi, ben de onu yaptım. Kimse kusura bakmasın, yaz tatilimiz uzun olacak, o zaman kısmet olursa bol bol konuşacağız!”Bunları o denli içtenlikli söyledim, o denli de  içtenli bakışlarla dinlediler ki, sanırım  bir başka olasılığı kimse aklına getirmedi. Büyük bir iş başarmış gibi rahatladım. Bir sessizlik oldu. Uzaktan bir akrabamızla evli olduğu için enişte dediğim komşumuz Şerif Furtun, yavaş bir sesle”Sen bütün bunları, bizi susturmak için söylemiş olamaz mısın? Biz hep duyarız, okumuşlar, okudukça daha kurnaz olur, bizim gibi avanakları kurdukları akıl planlarıyla aldatırlar, derler. Sen de böyle planlar kurmaya başlamış olamaz mısın? Her geldiğimde bana aynı soruları soruyorlar. Yeter bunlarla çaldığım çene, şunlara tumturaklı bir yalan atayım da sussunlar. Yalanımı   anlamamaları için de şunlara bir Alamanca lafı ortaya atayım. Katiyen bu yalanı çakmazlar!”demiş olamaz mısın? ” dedi, gülmeden yüzüme bakmaya başladı. Sözü uzatmadan ilk tümcelerde bıraksaydı, gerçekten bocalayacaktım. Sözü uzatınca toparlandım. ”Şerif Eniştem haklı, bunca yılın deneyimi onu böyle düşündürüyor. Ben bile tahsildarlardan, pancarcılardan neler çektiklerinizi biliyor onları asla unutmuyorum, unutmamak için gene gene anıyorum. Böyleyken Şerif Eniştemin dediği gibi ilerde ben de bu yollara belki istemeden sapacağım. “Bunu isteyerek yapmam” diyeceğim ama ilerde başıma neler gelir bilemem. Ancak ben şimdi henüz işin başındayım. Kurnazlık yapmayı düşünecek durumda değilim. Kurnazlığa kalkışan arkadaşlarımız oluyor ama onlar öğretmenlerin eline kolayca düşüyor. Ben bu durumlara düşmemek için kurnazlığın hiçbir türüne yeltenmiyorum. Bu nedenle de öğretmenlerimin güvendiği bir öğrenciyim. Derslerim de  iyiden çok iyiye giden bir yoldayım. Bu nedenle Şerif Eniştemin kuşkusunu hoş görüyorum ama öyle yapmadığıma da onun inanmasını bekliyorum. Almanca dersimiz olduğunu Lüleburgaz’a indiğinizde kimden olsa sorabilirsiniz. Benim derslerim içinde en düşük notumun Almanca olduğunu arkadaşlarımdan öğrenebilirsiniz. Ben size hiç düşünmeyeceğiniz başka bir ip ucu vereyim. Bildiğiniz gibi Mustafa Hoca’nın oğlu Emin Ortaokulda okuyor. Onun bizim öğrencilerle ilişki kurması çok kolay, benden gizli bir araştırma yapsın, gene benim haberim olmadan bunu öğrenin. Söylediklerimle uymayan en küçük bir değişiklik varsa o zaman benim sözlerimden kuşku duyun!”Kahvedekiler çıt çıkarmadan dinlediler. Hiç kimse bir şey demedi, Furtun Şerif enişteye döndüler. Şerif enişte, bana”Çocuk, biz seni hep sever, beğeniriz. Ben öyle konuştum ama kendim de söylediğime inanmamıştım. Ancak sen beni fena mahcup ettin. Gerçekten Hocanın oğluna sorsak söyleyeceği senin söylediklerin olacak. Ben aslında sözümü uzatacağıma, ”Sen bizimle konuşmamak için derslerini bahane edip susmuş olmayasın? deyip kesseydim, daha iyi olacaktı!”Bu kez ben güldüm, ”Ben öğrenci olduğuma, bir yığın dersim de olduğuna göre onları öne sürüp özür dilemem benim hakkım. Ben bu derslerden iyi not almak için okulda günlerce sıra arkadaşımla bile konuşmuyorum. Sınıfımızın en iyisi olan Sami arkadaşımız tüm derslerden pekiyi alıyor ama, bir yıldır hiç konuşmadığı arkadaşlar vardır. Hiç kimseyle konuşmaz  gözleri kitaplarda, aklı okuduğu konularda. Arkadaşı bu şekilde övmem kahvdekilerin hoşuna gitti. Şerif Enişteye dönerek, ”Konuşma, sen iddianı kaybettin!” deyip güldüler. Şerif Enişte ise “Okumuşlar bizim gibi cahilleri her zaman mat ederler deyip, eliyle dizine vurup, güldü. Şerif Eniştenin özel bir tavrıdır. Onu şaşırtan bir durum olunca sağ elinin avucuyla dizine vurur, ”Vay anasını!”der susar. Gene öyle yaptı, az durduktan sonra sordu”Okuluna gelsem, benimle konuşur musun? Bu benim Eniştem, der misin? Ne demek istediğini iyi bildiğim için, tüm arkadaşlarımın köylü çocuğu olduğunu, benim durumumun onların çoğundan daha iyi olduğunu, bu nedenle çekinecek bir durum görmediğimi, arkadaşlarımı alıp Yeni Bedir’deki Kamber Amcama gittiğimi, Kamber Amcamın sık sık  okula geldiğini, gelince beni Müdür Odasına bile çağırdığını, Müdür Beyle benim için neler konuştuklarını anlattım. Bu sorunun soruluş nedeni de  ortaya çıktı. Geçen yaz atölyede çalışırken iş saatlerinden gelenler olmuştu. Bunların kimilerine paydos olmadan kimseyle konuşmadığımızı söylemiştim. Onların bazıları bu sözleri kendileriyle konuşmak istemediğim biçiminde yorumlanmış. Konuyu bir kez daha açıkladım. ”Derste gelirseniz görüşmem olanaksız. Ancak tatil günleri, cumartesi-pazar günleri ile öğle dinlenmelerinde konuşabilirim. Ben değil tüm öğrenciler böyledir. Anne-baba gelirse okul yönetiminden izin ister, verilirse belki bir iki saat çekilip bir yerde konuşur. Bunun dışında konuşma yasakBunu herkes böyle bilmeli. Bu kural tüm okullarda böyledir. Ortaokulda okuyan Emin de canı istediği zaman karpuz pazarına çıkıp kimseyle konuşamaz. Kimse de okula gidip hal hatır soramaz. Anne-baba gidince de okulda öğrenciyle yoluna yordamına göre konuştururlar. Herkes sustu, arkasından da “Öyledir, öyledir!” deyip benim söylediklerimi onayladılar. Konu böylece kapandı diye düşünürken Şerif Enişte sen beni mahcup ettin. Daha doğrusu ben sana karşı mahcup oldum ama, seni sevdiğimi bilirsin. Benim niyetimin aslında ne olduğunu da bildiğini sanıyorum. O nedenle ben gene bir soru soracağım. Herkesin ağzında savaş tevatürleri. Askere alınmalar, yoklamalar, alımlar satımlar hep seferberlik öncesi gibi. Büyük  Savaş öncesini yaşayanlar bu durumdan kaygılanıyorlar. Senin akranların da birer ikişer askere alınmaya başlandı. Alınmayanlar da yoklamalara çağırılıyorlar. Senin askerlik durumun ne olacak? Seni yaka paça okuldan alıp okumanı önleyecekler mi? Bizim üstümüze vazife değil ama biz gene de seni zaman zaman merak edip ileri geri konuşuyoruz. Bu konuşmalardan sonra zaman zaman da okuman engellenirse diye üzülüyoruz. Kendi durumunu en iyi sen bilirsin, bize anlat, bu konuda kaygılarımız dağılsın!”Şerif Eniştenin gerçekten bu soruyu belli bir amaçla sorduğu açıktı. Bunu bir gün babam da söylemişti: Sorup duruyorlar, anlattığına inanmazlar ama gene de içlerinde inananacaklar çıkar!”demişti. Öğretmenlerin bize anlattıklarını onlara anlattım:”Tüm yurtta öğrenciler için geçerli kural: Okulla ilişkisi sürüyorsa, okul yönetimi Askerlik Şubesine yazılı bildirir. Şube görevlileri o öğrencinin kaydına durumunu yazar. Bu yazı nedeniyle öğrenci yoklama için aranmaz. Okulunu bitirince belli bir süre sonra okul yönetimi öğrencinin okulu bitirdiğini şubeye bildirir. Şube yeni duruma göre öğrenciyi göreve çağırır. Kazandığı yasal haklara göre hakkında işlem yapılır. Yedek Subay hakkını kazanmışsa Yedek Subay okuluna gider. Orada bir süre okuduktan sonra Yedek Subay olarak askerliğini tamamlar. Bizim okulumuz da yedek subaylık  hakkı olan bir okul. Ben bu okulu bitirene dek askere alınmayacağım!” Şerif Enişte gerçekten rahatlamış bir insan tavrı içinde “Ah şöyle, biz seni severiz, köyümüzden okuyarak ayrılan bir sen varsın. Senin incinmeni istemiyoruz. Askerlik konusunda işler ihmale gelmez. Adamı apar topar cezalandırırlar bile. Biz duyduklarımıza hep bu yandan  bakıyorduk. Şimdi içimiz rahatladı!”Şerif Eniştenin “Köyümüzde ilk okuyan sözüne ek yapanlar oldu”İnşallah ilk subay da sen olacaksın. Komşu Hamitabat’ın Rüşü Paşa’ı var. Hiç olmazsa bizim de bir teğmenimiz olsun!”Görünüşte konuşmamız iyi oldu. Vakit geç oldu herkes birer ikişer ayrıldı. Babamla ikimiz kalınca babam yorumunu yaptı. Bütün sorun senin okumaya geç gitmende. Onlar seni hala kendi aralarından biri olarak görüyorlar. İlkokulu bitirince gitseydin bu günkünden farklı olacaktı.İlkokuldan sonra  üç yıl onlarla  birlikte yaşadın. Seni ayrılmış sayamıyorlar: Aramızdan biri, değişik giyinip öğretmen olacak, bizden farklı işler yapacak!”diyemiyorlar. Hele subay olacağını söylemen onları iyice şaşırtıyor. Askerliğini yapanlar kendilerini subaylardan o kadar uzak saymışlardır. Onlardan  olan birinin subay giysileri içinde görmeyi düşlemek onlar için sahiden zor bir durumdur. Şimdi, senin  doğruyu söylemenle  onların hepsi inanmış değiller, içlerinden birileri bir gün o giysiler içinde gördüklerinde bile inanamayacaklardır Bunlar salt bizim köylülerde olan bir tutku değil insanın mayasında olan bir duygu özrüdür. Babam  Şerif Eniştem için de”Şerif, konuşmayı seven bir insan, zaman zaman güzel  sözler söylediği   de olur. Bu akşamki sözleri de doğruydu. Gerçekten bana duyurmamaya özen göstermelerine karşın   kimi kez üzücü yorumlar yapıyorlar. Senin en yakın arkadaşın Hilmi bile bu askerlik konusunda sözde senin için kaygı duyuyormuş gibi ortaya atılıp yanlış  yorumlara   neden oldu. . Sonradan kendisi katılmadı ama onun getirdiği bir gereksiz haber, birilerinin  başkalarından duyduğu askerlik anılarından aktarmalarla başladı;. kaçan askerlerin  geriye getirilince yediği cezalar. Savaştan kaçanların kurşuna dizilmesi, hırsızlık yapanların askerlik sürelerinin yanması gibi olaylar zincirine dönüştürülerek günlerce sürdürüldü. Bunlardan sonra da durup durup , senin yoklama kaçağı durumuna düştüğün, bundan sonra ne ne olacağı soruldu durdu. Babam, ”Sabah giderken, soramayabilirim, Ali Ağabeyinden para aldın mı?  diye sordu.

Aldığımı, yeterince harçlığımın olduğunu söyledim. ”Sıkışırsan Kamber’den çekinmeden iste, o bilir, bizim onunla eskiden beri süren hesaplarımız vardır, senden esirgemez. Yaza doğru ben oraya geleceğim, birlikte gideriz. İlk fırsatta git, selamlarımı söyle!”Babamdan ayrılınca hemen yattım. Babam arkadaşım Hilmi’ye sinirlenmiş galiba. Hilmi’nin kasıtlı bir söz söyleyeceğini düşünemiyorum. Sanırım bir yanlışlık var. Eğer söylediyse çok üzüleceğim.

 

11 Şubat 1940 Pazar

 

Uyandım. Babamın saatini bekliyorum, çalmadı. Ablam seslendi. Saati kurmadın mı? Kurmadım. Ablama”Ben kurarım!”demiştim. Geç gelince de unuttum. Neyse ki vaktinde kalktım. Çabucacık hazırlandım. Yüküm yok. Sırt çantam bana yük olmaktan çok sanki parçam gibi. İyice aydınlanırken yola çıktım. Köy içinde böyle zamanda yürümek daha iyi. Karşılaştığım insanlara söz  söylemek istemiyorum. Konuşmak isteyenler oluyor. Yanıtlamasan ayıp oluyor. Konuşsam, bu kez başkaları da eklenip sözler uzatılıyor. Oysa böyle erkenden olunca herkese teğet geçip yokuşa tırmanıyorum. Oradan ötesi daha kolaylaşıyor. Hamitabat, Küçük Göl, Büyük Göl, Bağlık Sırtı, Bağlık Yokuşu al sana Lüleburgaz. Bitmedi, ”Ver elini Kepirtepe!”Hava güzel. Ayrılırken ablam, ”Hava güzel ama belli olmaz, şimdi Küçük Ay içindeyiz, her saat değişebilir!”demişti. Ablamın Küçük Ay’ı bizim şubatımız. Hamitabat’a girerken yüreğim hoplayacak sanıyordum. Hiç öyle bir şey olmadı. Tam kapının önün gelince konuşmalar duydum, başımı çevirip baktım. Sesler gibi yüzlerin de A ile bir ilgisi yoktu. Kadir gibi öteki insanlar da bana yanlış bilgi vermiş olacak. Onlar A’yı tam bilmiyorlar. Yolumun üzerinde köyün kahveleri. Karşılıklı dört kahve bir arada. Kahveciler hep tanıdık. Benim kahceci çocuğu olduğumu da biliyorlar. Görünce çay içmeye durduruyorlar. Yoluma göre son kahve önünde durdurdular. Başöğretmenim Nuri Bey’i gördüm, elini öptüm. Beni yanına oturttu, konuşuk. Babamı, daha doğrusu ailemizi iyi tanır. Bana, ”Sana hiç nasihat etmeyeceğim. Nasihatlar arka arkaya sıralanınca nasihatlıktan çıkar. Anımsadığım kadarıyla ben sana yıllarca önce bir nasihat etmiştim. Sen unutsan bile ben unutmadım. Daha dorusu bunu bana sen unutturmadın. Sen unutsan bile diyorum, olayı unutabilirsin ama verdiğim nasihatleri uyguladın. Seni anımsadıkça kendimle değil seninle gurur duyuyorum. Yaşadıkça da bu gururum sürecek. Okuma konusunda kendi çileli çocukluğumla seninki arasında bir benzerlik buluyorum. Bu benzerlikten dolayı da ikimiz için de şükrediyorum. Karınca kaderince çizdiğimiz yoldan gittik, gidiyoruz!”Nuri Öğretmen, 5. sınıf öğretmenim Ahmet Korkut hakkında bilgi verdi, müfettiş olduğunu söyledi. Ben de ona geçen yıl Alpullu’da görüştüğümüzü, geçen yaz da Lüleburgaz’a geldiğini anlattım. Nuri Öğretmenle konuşmam iyi oldu. Ayılırken gene elini öptüm. Ben ayrılırken tüm kahvedekiler ayağa kalkarak uğurladılar. Bunda Nüri Öğretmenin büyük etkisi vardı. O yıllardır bu köyde öğretmenlik yapıyor. Halkın çoğuna öğretmenlik yapmış, saygın bir durum yaratmış. Daha dinç olarak köy yokuşunu çıktım, geri dönüp baktım. Kendi kendime söylendim. ”A herhalde bu köyde değil, olsa görürdüm!”İçimde bir acılık belirdi, Kuyucaklı Yusuf’u anımsadım. Yusuf Müzeyyen’i böyle bir tepeciğe çıkarıp tırnaklarıyla kazdığı mezara gömmüştü. Sonra da Edremit’e arkasını dönüp salt kendinin bildiği bir yerlere gitmişti. Tüm Edremit Yusuf’u bir daha göremedi. Ben buralardan gitmiyorum, gitmeyeceğim de. A’yı da burada toprağa gömmedim. Olmadığını anladım, hiç değilse benim olmadığını anladım, kalbimdeki A’yı sımsıcak duyumsayarak tekrar gelmek üzere arkamı dönüp yoluma devam ettim. Koca Göl’e yönelince köyüm gibi anılarım da geride kaldı. Biraz daha hızlanarak, okulu, arkadaşları düşlemeye başladım. Derslerden oldukça uzağa düşmüş durumdayım. Şiirlerin hiç birini sonuna dek sürdüremiyorum. Matematik problemlerini zaten düşünmeyecektim ama Almanca çalışmak için kitap taşımıştım, bir kez bile açmadım. Roslein Roslein Roslein rot, Roslein auf der Heiden. “Heideröslein! Haydi İbrahim, nach Kepirtepe. nach Kepirspitze…Nach Kepirgipte Nach Kepirwipte…Sağımda Ayvalı köyün ağacını gördüm. Tek başına bir ağaççık. Kendi söylediğim  sözümü de gene kendim düzeltme yaptım: Koskoca bir ağaç olmalı ki ta buralardan görülüyor. Sanırım bu ağacı kuşlar da çok severler. Özellikle yere konmak istemeyen, yere konmaktan çekinen kuşlar, onu uzaktan görünce oraya dek gayretlerini sürdürürler. Varınca da belki vazgeçip az daha ileriye geçerler. Çünkü oradan az ötede Sarmsaklı Çitliğinin ağaçları , az ötesinde de Türkgeldi çiftliği  ormanı vardır. Burası tam anlamıyla yeşillik, başlıbaşına bir orman. Burada Ergene Nehri’ne de ulaşılmış olur. Bir yandan konuşuyorum bir yandan da şaşkın şaşkın   önüme, arkama bakıyorum. Yollarda tek bir kıpırtı yok. Pazar günleri kimsenin işi olmuyor besbelli. Bağlık sırtına ulaşınca rahatladım: Lüleburgaz ayaklarımın altında gibi. Tam burada yolumuz ikiye ayrılır. İsteyen Bağlık Sırtı denilen yükseklikten Edirne-İstanbul yoluna iner. Ağır yüklü arabalar bu yolu izlerler. Çünkü bu yol taş köprüden geçerek Lüleburgaz’a girer. Öteki yolun inişi çok zikzaklılığı bir yana kumluktur, yağışlı zamanlarda da çamur olur. Zaten yayalar da yol ayırımında önce  aşağıya, derenin durumuna bakarlar. Taşkın varsa belli olur, yol göle dönüşmüştür. Bu kez yayalar da Edirne yoluna, Taş Köprüye yönelirler. Bu yola yönelenler, Lüleburgaz’ın en rahat görüldüğü yükseltinin üstünde bir  çukur görürler. “İbret Çukuru!”O çukuru bu adı halk koymuş. İlgin bir öyküsü vardır. Babam gelip geçtikçe yanındakilere  bu çukuru gösterir, bıkıp  usanmadan bu çukurun öyküsünü anlatır. Lüleburgaz eskiden genellikle her Osmanlı yerleşkelerinde olduğu gibi Lüleburgaz’da da azınlıkların yaşadığı bir kentmiş. Rum, Bulgar, Ermeni, Musevi yurttaşların  her biri sayı olarak Türklere eşit durumdaymış. Ötekiler pek ayırım yapmadıkları halde Bulgarlar, sürekli olarak mızıkçılık yapıp uyumsuz tavırlar gösteriyorlarmış. Babam Bulgaristan doğumlu olduğu, uzun süre Bulgaristan’da çalıştığı için( 30 yaşına dek) iyi Bulgarca bilir. Bu nedenle Lüleburgaz’daki Bulgarlarla yakın ilişkisi varmış. Kent içinde tanıdıklardan başka, bu yoldan gelip giderken yakınlarda bağı olanlarla da sık sık söyleşirmiş. İşte bu bağcı söyleşileri yaptığı kişilerden biri de İbret Kuyusu’nun bulunduğu yerdeki bağın sahibi Stankov’muş. Çevresi ona Stani, Türkler ise İstani usta diyorlarmış. Babam, Stankov, Stani, İstani diye anıldığını bildiği halde Türklerle Bulgarlar arasında  yaygın olarak kullanılan Çorbacı, kimi zaman da İstani Çorbacı deyip ilişkilerini yıllarca sürdürmüşler. Babam  bir geçişinde İstani ustanın ter toprak içinde bağın az gerisindeki  tepede kazı yaptığını görmüş, uğrayıp kolay gelsinli sözler söylemiş. Bu, Lüleburgaz’ın  ilkbahar panayırı sıralarındaymış. Babam uzun süre ya Lüleburgaza’a gitmemiş ya da İstani Çorbacı’yı  görmemiş. Güz panayırından dönergen( dört ay sonra) görünce gene  uğramış. İstani Çorbacı orta çaplı bir ev yerleşecek büyüklükte derin bir çukur kazmış. Arka iyice açık, harekete   elverişli bir şekilde temizlenmiş. Buna karşın ön belli yükseklikte bırakılmış acayip bir çukurlukmuş. Babam, bildiği hiçbir bir şekle uymadığını gördüğü bu çukurun ne işe yarayacağını  sormuş. İstani Çorbacı gülmüş, ”Söylüyorum da kimse inanmıyor: İyice öfkelendiğim bir gün buraya bir top getirip Lüleburgazlıları korkutacağım!”demiş. Babam da “Bre gospotin  Sankov, bu kadar emeğe değer mi, Pazar meydanında “Ben delirdim!” deseydin bütün Lüleburgazlılar korkar, böylece emeline kavuşursun!”demiş. Karşılıklı gülüşüp konuşmuşlar. Çorbacı lafı gırıra çevirdiği için babam üzerinde durmamış. Ancak  köye dönünce akşam  kahvede bu konuşmaları anlatmış. Yaşlı İstanı Çorbacı’yı tanıyanlar uzun uzun gülmüşler, söylediği sözü de şaşkınlığına, yaşlılığına, gavurluğuna, Bulgar inadına yormuşlar. 6 ay onra Balkan Savaşı başlayınca Bulgar ordusu Demirköy üzerinden Lüleburgaza’a inince en büyük toplarını İstani ustanın  çukuruna yerleştirmiş. Lüleburgazlılara “Teslim  ol!”çağrısı buradan yapılmış, korkutmak amacıyla yalancı atışlarda buradan yapılmış. Karşıda, Saranlı ovasında yapılan  meydan savaşında da Bulgar ordusu bu  topun korunması altında bizim ordumuzu bozguna uğrtatmış. Savaştan sonra  İstani’yi gören olmamış. Ancak onu tanıyanlar, savaştan sonra İstani ustanın  başka  marifetlerini de anlatmışlar. Savaş öncesi iki yılda İstani ustaya nedense sık sık ayı oynatan konuklar gelirmiş. Bunlardan biri Ayıcı Yani olarak tanıtılan bir Bulgar genci dillere destan olmuş. Oldukça yakışıklı olan bu ayı oynatıcının tek isteği Lüleburgaz’da evlenip oraya yerleşmekmiş. Ancak, hangi kesimden olursa olsun Lüleburgazlı anne-babalar geleneksel olarak  ayı oynatanlara kız vermezlermiş. (Sözde) Bu nedenle Yani birkaç tur yaptıkyan sonra Lüleburgaz’a gelmez. Çevresindekiler, alaylı bir şekilde İstani Çorbacı’dan Yani’yi soraralarmış. ”Kızdı mı yoksa Yani,bizi severdi  hani?” türü takılmalar yapılıyormuş.  neden  gelmiyor ? ”dediklerinde İstani Çorbacı“Gelecek, gelecek!Yani vefasız değildir, kesinlikle gelip sizinle sohbet edecek!” deyip kahkaha atarmış. Sonunda, İstani’nin dediği olmuş. Yani, Bulgar ordusunda kurmay binbaşı rütbesinde gerçek adı da Yani olan biiymiş. Lüleburgaz işgal güçlerinin başında ortaya çıkmış. Lüleburgaz, ı elinin içi gibi bilen biridir. Doğru konuştuğu Türkçesi ile o kendini böyle tanıtır. Eski tanıdıklarını, daha doğrusu mimlediklerini çağırıp, güzel Türkçe”siyle  Lüleburgazlıların konukseverliğine teşekkür eder. Aynı konukseverliği gene  göstereceklerini umut ettiğini belirtir.Lüleburgazlıların kalplerini okuduğunu tekrarlar. Uzun süre Lüleburgaz’da kalacağını umduğunu, bu nedenle ivedi yaptırımlar  için telaş etmediğini söyler. Yani’nin bu tavrı o günler olduğu gibi daha sonra da değişik yorumlara yol açmıştır. Birileri, ”İnsandır, halkın sevgisine nankörlük etmedi, derken; kimileri de nasıl olsa Lüleburgaz’ı aldık, tümden yerleşip  otuduktan sonra planlarımızı ona göre uygulayalım, rahatlığı içinde ağırdan alıyordu, der. Oysa Ayıcı Yani’nin . Kesinlikle iyilikle, iyiniyetle, dostlukla ilgisi yoktu. Neredeyse Trakya’nın tamamı savaşla değil  ayak patırtısıyla çok ucuza ve de akıllarınca temelli  kalmak üzere almışlardı. Neden acele edeceklerdi ki? Ağırdan ağırdan dişlerini gösteremeye hazırlanırken kaçmak zorunda kaldılar. . . Olayların  dışında olduğunu sanan ya sa duyarsız takımı; Ayıcı Yani,  Lülebuırgazlılara  pek kötü davranmadı, bu, ayı gezdirdiği zamanlar kendisinin dostça karşılanmasından kaynaklanan bir vefa  borcu olarak değerlendirilir. Günümüzde tartışılmaya, bilinçili bilimsel ölçüler içinde değerlendirilmesi gereken  bir durum. Savaştan sonra göç ettikleri yerlerden geri gelen Lüleburgazlılar gerçeklere kendi imge ürünlerini de katarak bir süre  bu öyküyü anlatmışlardır. İstani haininin çukuruna da İbret Çukuru(Kuyusu, hendeği diyenler de vardır. )adını vermişlerdir. Ben bu kez, herkesin İbret Çukuru dediği çukura kendimce başka bir ad verdim. İhanet Kuyusu. Stankov mu, Stani mi, İstani mi neyse o kendince bir şeyler yapmış. Onun yaptığı ile ilgilenenler bir iletişim kurup bilinçli bir sonuca varamamış. Savaşın kaybedilmesi de zaten bu özürlü durumu anlatmaktadır. Beni kaygılandıran: Yaşanmış olan bu olayın olmuşluk ile olmamışlık arasında bırakılıp sünger altında kalacağı dürtüsünün titreşimidir. . Babam kendi gözlem zinciri oluşturarak, söylemlere döküp anlatmasaydı benim  haberim olmayacaktı. Anılarda yitmekte olan İbret Çukuru’na, (Bana göre İhanet Kuyusu tümseğine)İbret Çukuru olayını unutmak,balkan Savaşını da unutmak anlamına gelmiyor mu?Balkan Savaşı Lüleburgazlılar için bir olay değil midir?O günlerin çilesini çeken insanların  anılarını yaşatmamak bir tarih ihaneti değil midir?Lüleburgazlılar bu ihaneti yapabilir mi? İhanet Çukuru  kabartılarına bir daha bakıp yol ayrımından sola döndüm. Tepeden aşağı kıvrım kıvrım yoldan iniliyor. Yol ivmesindeki ceviz ağacıma baktım. Çıplak dalları rüzgara karşı korunaksızca duruyor. Koskoca bağlıkta tek bir insan bulunmamasına şaştım. Yokuşu  çok rahat indim. Bahçeler arasında yer yer çamurla karşılaştımsa da sonunda kaldırıma ulaştım.Fırıncı  Hasan’a merhaba deyip geçtim. Yusuf usta ile para hesabı yapıyorlardı. O nedenle Hasan pek konuşacak durumda değildi. Bomboş çarşıdan geçip Halkevi önün geldim. Arkadaşlar toplanmışlar, okula nasıl gideceklerini konuşurken onlara katıldım.. Kadir, Recep, Ahmet, İdris, iki Ceylan köylü Mehmet’ler, benimle yedi kişi olduk. İki fayton çok pahalı, bir taneye de sığmıyoruz. Ben yürümeye razı oldum. Ahmet Güner’ de bana katıldı. Arkasından Kadir’le İdris de yürümek istedi. Yola çıktık. Hava güzel konuşa konuşa okula döndük. ”Okul sandığımız  kadar uzak değilmiş!”Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk okulda kalmıştı. Salih Baydemir, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, yeni gelmişler. Öbür sınıflardan da çok gelen olmuş. Sıramı özlemişim. Kollarımı arkaya gererek bir süre oturdum. Dün akşam neler düşünüp neler anlatıyordum? . Şimdi ise Neredeyim? Hüsnü basna döndü, günlerimin iyi geçip geçmediğini sordu. Nasıl geçtiyse öylece anlattım. ”Ne kadar sıkıntılı geçse gene de benden iyidir!”deyip güldü. Buna çok üzüldüm, ”Çağırsam gelir miydin? diye sordum. ”Gelmezdim, gelsem de gene sıkılacaktım. Sıkıntım, yalnızlık ya da yerden değil, genel durumumdan. Bulgaristan’a eve gitsem gene sıkılacağımı biliyorum. !”deyip bir daha güldü Bu gülüşü biraz daha doğaldı. Ben de ona İstani-Yani Bulgarlarının Balkan Savaşı öncesi yaptıklarını anlattım. İlgiyle dinledi. Bunu Fikret Madaralı Öğretmene anlatmalısın!”dedi. Mehmet Yücel, küçük sınıflardan bir grupla geldi. Arkasından Kırklareli treni ile gelenler çıktı. Bayrak törenine neredeye okulun tamamı katıldı. Hidayet öğretmen hepimize “Hoşgeldiniz!”dedi. Törenden sonra hemen hiç gitmemiş sanısına kapıldım. Her şey sanki bıraktığım gibiydi. Yemekler gene bildiğimiz gibi, etli mercimek, çorba, pekmez. Hasan, Hilmi, Ali Aga henüz gelmediler. Kimseyle konuşmak istemediğim gibi ders çalışmak da istemiyorum. Öykü okumaya başladım. Köye götürdüğüm halde okumadığım öyküleri okumaya başladım. Kurbağa Duası, Gizli Mabet, Bir Muhteri, Çakmak, Külah, Bir Hayır, Keramet, Düşünme Zamanı, Hafiften bir Sada, Cesaret, Bir kayışın Tesiri, Yüz Akı, Okumayı özlemişim, başımı kaldırmadan okudum. Bu kitaptan altı öykü kaldı. Onların da ikisini daha önce okumuştum. İsmet, daha doğrusu Kırklareli treni geldi. Mehmet Aygün, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Abdullah Erçetin, Halil Basutçu, Bekir Temuçin, birlikte geldiler. Az sonra da Edirne grubu gelmişti. Sefer Tunca, Ali Önol, Fettah Biricik, Sami Akıncı, İbrahim Ertur, Hüseyin Serin, Mustafa Saatçı. Gelenler ilk olarak Ali Agayı soruyorlar. : ”Yoksa Ali Aga bizden önce mi geldi? ”Ali Aga sonunculuğu kimseye bırakmaz. Ancak bu kez Hasan Üner’le Hilmi Altınsoy’u da yanına aldı. Arkadaşlar böyle konuşurken yolda birileri indi.  Az sonra üç arkadaşımız da geldi. Yat zilinde tamam olduk. Çoğu yorgun, hemen uyudular. Ben de yorgunum ama bir süre gözlerim kapanmadı. Okudum, belki ondan oldu. Köyü düşünmek istemiyorum. Uyuyamayınca da köyü aklımdan çıkarmak zor oluyor…

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ