Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

178 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yüksek Bölüm Öğrencileri Arasında Kişilik Tartışmaları

 

19 Kasım 1945 Pazartesi

 

Kimi sabahlar, herkesle birlikte kalkıp, yatakhaneyi en son terk etmeyi yadırgıyorum. Geçici bir ödev olduğunu bildiğim halde böyle düşünmem neden? Bu sabah, bunu kendime sordum; iki yıla yakın, erkenden kalkıp oyun alanına neden gitmiştim? Üstelik omuzumda akordiyon, önümde atlayıp zıplayan öğrenciler. Yataklarında rahat rahat şamata eden, kahkahalar atanları kimi kez istemeye istemeye bırakıyordum. İşte bu da onun gibi bir şey! Bu arada görevimi de anımsadım; yatakların düzgün olmasını gözden geçirmek. Yataklar için, oldum olası düzgünlük düşünmüyordum. Önce, çift kat ranzanın düzgünlüğü nasıl olur ki? Yastık yerinde mi, battaniye açılıp ayak tarafına düzgün konmuş mu? Tek katlı olsa anlarım, bakınca eğrisi doğrusu göze görünür. Bunun yıllardır özlemini çektik. Edirne/Karaağaç’ta bunu görmüştük. Tek kat yaylı somyalar, kar gibi beyaz yatak takımları, bakınca eğrisi doğrusu göze çarpıyordu. Bunu, Karaağaç’tan sonra Alpullu’da sekiz ay, daha sonra Lüleburgaz’da da bir o kadar süre yaşamıştık. Ondan sonra uzun bir sür iki katlı ranza, o da yetmedi ranzalar üç katlı oldu. Bu dönemlerde, yatak düzeltmek değil eğlencemiz, yatakları kontrol için çaba gösteren öğretmenlerin gülünç hareketleri başlıca eğlencemiz olmuştu. Genellikle ben hep 3. katta yatıyordum. Yatağımı hep düzgün bırakıyordum. Bundan bir kaygım yoktu ama kimi öğretmenlerin üst yatakları kontrol etme amacıyla alt ranzalara basarak kafalarını aralardan çıkarması oldukça gülünç oluyordu. Kendi boyu üstünde görmeye alıştığımız bir öğretmenin yüzünü ranzalar arasından çıkmış olarak görmek çok tuhafımıza gidiyordu. Bir keresinde ben, öğretmenin adını söyleyerek:

-Yer köpeği gibi başını çıkardı! demiştim. Meğer yer köpeği denilen hayvanı bilmeyen varmış:

-Öğretmeni köpek yaptı! deyip karşıma çıktılar. Önce, yer köpeğinin bildiğiniz köpek olmadığını, onun da tavşan yavruları gibi sevimli olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Olay uzayınca bu kez de:

-Ne gününüz varsa görün! deyip efelenmiştim. Efelenmiştim ama yeğenim İsmet beni uyarmıştı:

-Ne diyorsun dayı, o sütü bozuklar seni gene okul Müdürüne gammazlarlar. Bunu duyunca birden ürpermiştim. Günlüklerimde öğretmenleri küçük düşürücü sözler yazdığımı okul müdürüne duyurmuşlar, okul müdürü de bir aylık notlarımı almıştı. Onlardan kötü bir sonuç çıkmadı ama, sonradan gelen Eğitim başı Enver Kartekin bu olayı “Demoklesin Kılıcı!” hikâyesi deyip beni sindirmek için ayrılana dek sürdürmüştü. Bunları düşünerek, yatakhaneden çıktım.

Selçuk Öğretmenin gelmemesi, sanki zararımaymış gibi bir duyguya kapılıyorum. Kimi zaman Bölüm Başkanı bunu, beni başka işe koşturarak ödetiyor.

Kahvaltıda arkadaşlar, geçen derste Süleyman Güler öğretmenin anlattıkları tekrarladılar. “Çifte yaşmakla bu Cuma, seyre çık!” sözünün genelleştirilmemesini öne süren oldu:

-Adam açık açık “Bu Cuma!” dediğine göre belki de bir başka amacı vardır. Sevgilisinin o şekilde fotoğrafını çekecektir. Gülenler oldu, o zaman fotoğraf var mıydı? Bu kez de fotoğraf tartışması başladı; fotoğrafçılık ne zaman başladı? Telefon, (Graham Bell) telgraf, (Morse) elektrik (Edison), Radyo (Marconi) buluşları söylendi ama fotoğrafçılık ortada kaldı.

Mahir Cavova Öğretmen gelir gelmez sobaya yaklaştı. Sonra da:

-Sizin okullar iş okulu, işin pratiğini, ekonomisini iyi bilmeleri gerekir. Kalorifer için daha ekonomik deniyor, bunu hesaplamıyor musunuz? Muttalip Çardak:

-Biz hesaplasak ne yararı olacak baştakiler bunu düşünmüyor! deyince Mahir Öğretmen güldü:

-İlahi Muttalip, hemen kusur bulursun, ben de zaten onları kastetmiştim, siz deyişim bir söz şeklidir! Öğretmen işaret vererek dersi başlattı. İlk soru:

-Tiyatro bir eğlence aracı mı yoksa eğlence yoluyla izleyicileri eğitme aracı mı? Biz düşünmeye dalarken öğretmen sorusuna açıklık getirdi:

-Bunu önce Yunan, sonra da Roma dönemlerini düşünerek cevap hazırlayın! dedi. Eski Yunan Tiyatrosu’nun Baküs şenliklerinden çıktığını söyleyenler oldu. Benimle birlikte olan arkadaşlar ise, trajedinin şenliklerden çıkması söz konusu olamaz, olsa olsa büyük yıkımlar, büyük göçler, büyük acılar sonunda doğmuş olabilir. Öğretmen nedense az sonra “Bu tartışmayı başka bir zamana bırakalım. Roma tiyatrolarının ihtişamı Yunan tiyatrolarını geride bırakıyor. Oysa bu tiyatrolarda oynanan oyunlar olayın tam tersidir. Bunu nasıl açıklarız?” Öğretmen ölçü de verdi, “Yunan tiyatrolarını birkaç bin kişi ile ölçerken Roma tiyatrosunda bunu 100 binlere çıkarıyoruz, ne dersiniz?” dedi. Arkasından da:

-İşte size bir sınav sorusu! dedi. Öğretmen getirdiği kitapları karıştırıp aralarından kağıtlar çıkardı. Bunlar Plautus’un Çömlek adlı oyunundan bir sahne metniydi. Öğretmen önce Çömlek oyununun kısa bir özetini yaptı. Sonra da kağıtların arasından ikisini seçip Abdullah Erçetin’le Kadir Pekgöz’e okuttu. Arkadaşların okumalarına değil okudukları metnin konusuna güldük. Arkadaşlar bundan alındılar. Kadir az daha ileri gidip hepimize:

-Siz daha mı iyi okuyacaktınız? dedi. Ancak olay iyi anlaşılmıştı, gönüllü okuyacaklar çıktı. Olay şuydu:

-Çok cimri yaratılışlı bir soylu ihtiyar, nasılsa bir çömlek para bulmuştur. Bulduğu parayı değerlendirme yerine çaldırmama kaygısına tutulmuştur. Çalacağından kuşkulandığı ilk kişi kendi kölesidir. Şimdiye dek yapmadığı sert tavırları kölesine yapmaya başlar. Bir süre köle ile didişir, bu arada izleyicilere dönüp onların arasında hırsızların olduğunu söyler. Uzun bir didişmeden sonra para çömleğini götürüp bir kutsal tapınağa saklar. Ancak sakladığı yerden Çömlek alınır.

Öğretmen, metni hepimize okuttu. Ben, kesinlikle okuyamadım, iki kez de sözde gülmüşüm gibi numara yaptım. Öğretmen üstünde durmadı ama yan gözle baktım, yüzünde anlamsızlık belirtileri vardı. Çok üzüldüm ama Çömlek’teki ihtiyara gülüyormuşum gibi yaparak kendimi aldattım.

Öğretmen, Tiyatro eserlerinin ilk çağlardan bu yana bir öncekilerden yararlanan bir yanı olduğunu, bunu geliştirerek, kendi çağlarının rengine büründürdükleri anlattıktan son Molière’in Cimri eserini okumamızı önerdi.

Süleyman Güler öğretmen, elinde bir paketle geldi, gelir gelmez bana baktı, paketi uzatarak:

-Dikkat et plâk! dedi. Paketi alıp pikabın yanına koydum, içimden de sevindim, hediye plâk geldi sandım. Kimin eserleri olabileceğini bile düşündüm. Az sonra olay anlaşıldı; öğretmen emanet olarak plâk getirmiş, dönüşünde götürecekmiş. Bana iğnelerin yeni olup olmadığını sordu. Sonra da plâkların pek bulunmadıklarından, çok değerli olduklarından söz etti.

Arkasından da şan çalışmalarına başladık. Nedense, yanlış düşüncelere saplandığıma üzülmüştüm. Sanki hediye etseydi benim olacaktı! gibisine olayı sahiplenmeme kızar gibi oldum. Karşımda koca piyano hediye edildi, dahası kullanılan pikap hediye edilmişti. Bölüm Başkanı bile pikabı göstererek, iyi korunmasını istiyor:

-Onu alıncaya dek kaç kez Tahir Beyin kapısını çaldık! diyor. Oysa ona kapı çaldıran pikap çoktan ortadan kalktı.

Süleyman öğretmen hepimizi yokladıktan sonra insan seslerine geçti, Soprano, Mezzosoprano, Alto, Tenor, Bariton, Bas dedikten sonra gelmiş geçmiş ünlü sesleri sıraladı. Avustralyalı Nelli Melba’dan, Fransız Lily Pons’tan, Alman Elizabeth Schwarzkopf’tan, İtalyan Caruzo ile Rus Fyodor Şalyapin’den söz etti. Arkadaşlar da Nelson Eddy ile Jeanette Macdonald’ı söylediler. Öğretmen gülerek buna Katherine Grayson’u da ekleyebiliriz deyip bana plâkları çalmamı söyledi.

 

Önce koyduğum plâk Caruso’nundu, pek bir şey anlaşılmadı, ses biraz cırlak gibi çıktı. Plâğın arkası daha düzgünmüş, anlamadan dinledik. Şalyapin’in plâğı daha düzgündü. Öğretmen plâkları getirdiği gibi sarıp aldı. Gülümseyerek:

-Emanet, korumam gerekir! dedi.

Öğretmen çıkınca ses denemeleri yapıldı, Caruzo mukallitleri daha başarışı oldu Rus Şalyapin’i kimse denemedi. Sadece Ekrem Bilgin:

-Adam boğa gibi bağırıyor dedi. Bu kez de Halil Yıldırım, Ekrem’e takıldı:

-Seni öğretmene gammazlayacağım, adam emanet plâk alıp getirmiş, sen onlara boğa diyorsun. Kısa bir tartışma oldu. Boğa sözü fena sayılmaz, ya inek deseydi?

İnek, boğa sözleri arasında yemeğe gittik.

Yemekte de konu gene insan sesleri oldu. Bizim opera sanatçılarımız sayıldı. Saadet İkesus, Mesud Çağlayan, Rabia Erler, Hilmi Girginkoç, Ruhi Su, Nurullah Şevket Taşkıran adları sıralandı. Nurullah Şevket Taşkıran, oldukça uzun boylu, güçlü izlenimi veren sanatçı için Taşkıran soyadı yakıştırılmadı. Taşkıran adı pehlivanlara, ağır işlerde çalışanlara yakıştırıldı. Pehlivan sözü edilince ben, başpehlivan Tekirdağlı Hüseyin’in çok iri biri olmadığını söyledim. Sözlerimin ilgi çekeceğini sanıyordum, meğerse arkadaşlar Tekirdağlı Hüseyin’den bile habersizler. Tekirdağlı Hüseyin’in bir kez yürüyüp giden eşek arabasının arka tekerinden tutup durdurduğunu anlattım. Kamil Yıldırım:

-Eşeklere “Çüş!” demiştir deyip güldü. Çüş sözü, ilgi topladı;

-Eşekler çüş deyince durur mu? Durur! Hayır, eşekler “Çüş!” deyince gider. Son söz gene bana kaldı:

-Eşekler, yürürken “Çüş!” denirse durur, dururken denirse gider. İnsanlara “Çüş!” denir mi? Kızılçullu’da bir sanat öğretmeni öğrenciye “Çüş!” demiş, bu oldukça yankı yapmış. Kadir Pekgöz yanlış anımsadı, Fikret Madaralı öğretmenin derslerde “Çüş” dediğini söyledi. Abdullah Erçetin’le ben de Kadir’le aynı sınıftaydık, böyle bir olay duymadığımızı söyledik. Kadir direnmedi ancak Fikret Madaralı öğretmenin bir kez bir arkadaşa “Öküz!” dediğini anımsattık. Olay şöyle olmuştu: Deyimler, terimler konuşuluyordu. Öğretmen ödev vermişti, anlamını bilmediğimiz sözleri açıklıyordu. Ders bitti, öğretmen ayrılırken Fettah arkadaşımız “Bakar nedir?” diye sordu. Hazırlanıp kapıdan çıkarken sorulan bu soruyu duyan öğretmen geri dönerek:

-Soruyu kim sordu? dedi. Fettah arkadaşımız:

-Ben sordum! deyince öğretmen gülerek:

-Öküz! demişti. Soru “bakar”dı, anlamı da öküzdü. Ancak öğretmeninin arkadaşa bakarak söylemesini dile dolayanlar Fettah’ı kızdırmak için sözü çarpıtmıştı. Arkadaşlar da anlatılana güldüler.

Hepimiz rahatız, oysa armoni ödevleri var, Faik Canselen öğretmen onları isteyebilir. Benim ödevim Bach Musette’ye daha önce bakmıştı, o nedenle rahatım.

Boşuna kaygılanmışım, Faik Canselen öğretmen “Onuncu yıl marşı ile Ziraat Marşı’nın bestelerini inceleyelim” deyip piyanoya oturdu. İki marşı da ikişer kez çaldıktan sonra Onuncu Yıl Marşı’nın “Türk’üz, cumhuriyetin göğsümüz, tunç siperi” seslerini sordu:

-Burada Alaturka kokusu alıyor musunuz? Seslerde, koku deyimini pek duymadığımız için bakıştık. Bunu sezen öğretmen açıkladı: “Buradaki renk sözü bildiğiniz al ya da yeşil anlamında değil, yaklaşıklık anlamı taşımaktadır. Buna tam alaturka diyemiyoruz. Çünkü bestecisi usta bir kompozitörümüzdür. Biliyorsunuz Türk Beşlerinden biridir; Cemal Reşit Rey.” Öğretmen daha sonra gülerek:

-Bu kadar kusur kadı kızında da olurmuş! deyip Ziraat Marşı’na geçti. Bestecisi Ahmet Adnan Saygun’u övdü, daha sağlam, daha tutarlı bir besteci olarak niteledi. Marşları ikişer kez söylettikten sonra hangisini daha rahat söylediğimizi sordu. Ben, pek bir fark görememiştim, arkadaşlar Ziraat Marşını söylediler. Bir an bir duraklama oldu. Azmi Erdoğan işaret etti, İleri marşı söylendi. Öğretmen gülerek:

-Hileye başvurdunuz. Benim marşımı onlarla karşılaştırdınız, memnun oldum ama bu doğru mu? Ben belli bir amaç gütmeden bir ideali seslendirdim. Ne bir kişiyi, ne de kitleleri düşünmedim. O nedenle benim marşım onlarla karşılaştırılmamalı. Öğretmen gene de yaptığının küçümsenmeyecek bir iş olduğunu, İleri Marşı’nın Türk marşları arasında yerini bulduğunu, bundan mutluluk duyduğunu anlatı. Öğretmen bir süre gülümseyerek baktıktan sonra:

-Kimi kez marşın söylendiğini duyunca gururlanır gibi oluyorum. İnsanı çok sevindiren bir olay. Kendimi, belki çocuğum olmamasından, oğlunu yetiştirip askere yollayan babaların duyabileceği bir mutluluk duyuyorum. Sanki oğlum Türk ordusunda her Türk genci gibi vatan hizmeti görüyor. Öğretmen bu kez de:

-İşi, bugün romantikleştirdik. Sakın benim gibi evliliği çok geciktirmeyin, bekârlık için sultanlık diyenler var, hiç de öyle değil, çocuklar, o canavarlar var ya, onlar kimi zaman tüm bekârların gözünde tüter. Çok insan farkında değildir ama yaşamın asıl gerçeği eşli yaşamaktır. Büyük Eğitimci olarak bilinen Jean Jacques Rousseau şöyle der:

-Çocuk yetiştirmeyenler, kendi türlerine ihanet etmiş olur!

Faik Öğretmenin Rousseau’dan söz etmesine sevindim. Bundan böyle arkadaşlara Rousseau’dan rahatça söz edebileceğim. Onun müzik alanındaki uğraşlarını hep anmak istiyordum. Rousseau’yu dile dolayacak konu ortaya gelmediği için susuyordum.

Öğretmen daha sonra arkadaşların tez konularını sordu, kendisiyle ilgili tez seçeceklere yardımcı olacağını söyledi. Şevki Aydın’ın başarısından söz etti.

Faik öğretmen ayrılınca Bölüm Başkanı keman grubunu topladı. Ben de küçük odaya geçtim. Gitti sanmıştım, meğer Faik Öğretmen gitmemiş, Küçük odadaki piyano başındaydı. Ben girince gülerek:

-Gel bakalım İbrahim, hesap ver, neler yapıyorsun? diye sordu. Beringer metoduna döndüğümü, Mozart 4 el sonatı çalıştığımı söyledim. Faik Öğretmen:

-İşte böyle İbrahim, akademisyenler, kuralcı olur. Akademisyen diye kime dendiğini anlattı. Akademi sözü çok anlamda kullanılırmış, En geniş olanı da konmuş kuralları bozmayanlar anlamını taşıyormuş. Onlarda araştırma makbul değilmiş. Öğretmen hemen hemen bütün bestecilerin, ressamların Akademicilere karşı olduğunu anlattı. Çünkü yeni bir şey araştırmaya izin vermezler. Oysa araştırmadan yeni bir şey yapmak olası değil. Faik Öğretmen devamla, maalesef müzik alanında enstrüman ustaları da farkında olmadan akademici olurlar. Onlar biraz haklıdırlar ama, yeni yetişenler onların sert kalıplarına kolay uyamazlar. Öğretmen örnekler verdi:

-Beethoven, ölçmüş biçmiş en mükemmel sesleri eserine koymuş, bunları onun istediği gibi çalmak ona saygı gereğidir. Selçuk Öğretmenin bunu istemekte haklıdır. Ne var ki bu mükemmelliğe varmak için kesin bir kural yok, bunu çalışanlar ancak zaman içinde başaracaktırlar. İşte bu zamanda anlaşmazlık çıkıyor, esere saygı, bunu daha baştan bekliyor. Oysa insanların bir de öğrenme yani yanılma, doğruyu bulma aşaması vardır. Onlar bunu önemsemezler. Bu nedenle senin değişik bir çalışma biçimine döndüğünü biliyorum. Sanırım o dediğini biz çalışıp geçmiştik. Sakın bunu, Faik Öğretmen önemsemeden geçti! demeyesin diye bunları anlattım.

Öğretmen Schuler bölümünü önce sonra da Lehrer bölümünü çaldı. Arkasından da beni dinledi. Beğendiğini söyledi.

Bölüm Başkanı programını tamamlayınca geldi, Faik Öğretmenle birlikte gittiler.

Faik Öğretmenin anlattıklarından anladığım şu oldu:

-Selçuk Öğretmen benden, kendi çaldığı gibi doğru çalmamı istiyor. Faik Öğretmen, bunun hemen olamayacağını, başlangıçta biraz kusurlu da olsa hoş görülmesinin zorunlu olduğunu söylüyor. Selçuk öğretmen haklı, bir parça nasıl çalınması gerekirse öyle çalınmalı. Kusurlusu hoş görülürse o kusurlu olarak sürer gider. Bunu çevreme bakınca ben çoktandır görüyordum. Köy Enstitüleri’nde mandolin çalınıyor. Sahiden mandolin mi çalınıyor, yoksa zaten tellerine dokununca çıkan seslere mi çalındı, deniyor? Rastgele sesleri çoban sürülerinin çanları da çıkarıyor. Onların da bir güzel tarafı varsa da tekrarlanması elde olmadığından bir eser sayılamıyor. Bu tür düşünceler, işin kolayına kaçma olarak geliyor bana. Bu açıdan Selçuk Öğretmeni haklı buldum. Gerçi Faik Öğretmen de öğrenciler açısından haklı ama, ben kendim için seçim düşünüyorum, çocukluğu arkada bırakmış olarak bestecilerin düşlediği güzelliğe yaklaşmak benim yapmam gereken dürüst çalışma olmalı.

Bunları düşünerek, oldukça dikkatli uzun bir süre çalıştım. Abdullah Erçetin geldi, takıldı:

-Bölüm Başkanı haklı, alırken en sağlam çalgıları seçmek gerekir! diyor, kendisi öyle yapmış, baksana, iki yıldır bu piyanoyu çürüğe çıkaramadın!

Abdullah, köylüsü Arif Kalkan’dan mektup almış, Arif oğlunu büyütüyormuş. Bana özel olarak yazmış:

-Radyolu hamal arkadaşım, ne yapıyor, akordiyonu körüklüyor mu? diye soruyormuş. Arif’e mektup yazacağıma söz vermiştim, yazamadım, utandım, hemen yazmaya karar verdim:

- Burada eskisi gibi yük taşıma hamallığı yok ama, lâf hamallığı çok. Ben onu da öteki gibi yapmaya devam ediyorum. Yalnız bu, tek başına yapıldığından arkadaşa gerek yok. Sen burada olsaydın gene bir ortaklık kurardık! türü sözler aklımdan geçirerek Abdullah’a Mozart 4 el Schuler bölümünü dinlettim. Abdullah, müzik için yaratılmış, çevresinde herkes bu düşüncede, oysa o, bunlardan habersiz gibi, işin hâlâ kaytarma tarafında. İlk yıl Hilmi Girginkoç öğretmen, açık açık “iyi bir tenor bulduk!” demişti. Bulduğu tenor ona yar olmadı, Aydın Gün öğretmen ise özel çalışma önerdi, senin gibi doğal tenorlara çok ihtiyaç var, diyerek operayı işaretlemişti. Süleyman Güler öğretmen de ara ara, kendisi es merdiveni yaparak üst ses çıkması için Abdullah’ı çağırıyor ama Abdullah’ın o tarakta bezi yok gibi, gülüp geçiyor. Öğretmen diretirse katılıyor, öğretmen gidince tek sözü:

-Yok yahu biz o sesleri çıkaramayız. Gülüyorum, Abdullah’ın biz dedikleri arasında ben de varım. Bu nedenle o doğru söylüyor. Oysa öğretmen onu bizden ayırıp kendi yanına çekiyor. Bir bakıma Abdullah’ı alkışlıyor. Bunu görünce o biz dediği tüm arkadaşlar kendi adlarına üzülüyor. Böyleyken Abdullah’ın bunun ayırdında olmaması, o biz dediği kendi dışındakilerin bunu, onun adına kaçırılan büyük bir fırsat olduğunu düşündüklerini sezmemesi şaşılacak bir görüş aykırılığıdır. Bunları, bu denli olmasa da zaman zaman kendisine anlatmaya çalıştım. Bana verdiği karşılık çok ilginç:

-Seninle eski bir arkadaşlığımız var, sen o nedenle beni öyle görüyorsun, ben kendimi senden daha iyi biliyorum, o benden istenenleri ben yapamam! Şaşıyorum, ondan istenen bir şey yok, sadece çalışacak. Demek ki çalışmak istemiyor. Burada da bir yanlışı var bence, kaçındığı çalışmayı zaten yapıyor. İşin ilginci söylenenleri iyi anlasa, çalışması şimdikinden biraz daha azalacak. Belki bir konuda artacak ama çeşit olarak azalacak.

Bunları düşünerek, Abdullah ile birlikte yemeğe gittik. Kadir karşıladı:

-İki hemşeri ne plânlar kuruyorsunuz?

İbrahim Kavasoğlu:

-Plan kurmaktan maksadın gizlilikse, açıklayacaklar mı sanıyorsun? Gülenler oldu. Hemşerim bu kez de gülenlere çattı:

-Her sözü kötü anlamlara çekiyorsunuz; siz daha mı düzgün konuşuyorsunuz? diye sordu. Bu kez de düzgün konuşma üstünde duruldu. Kim daha düzgün konuşuyor? İlk olarak Bölüm Başkanımız devre dışına itildi. Yeni gelen keman öğretmeni Şükrü Arseven, övüldü. Bense Okul Müdürü Rauf İnan’ı öne sürdüm. Rauf İnan konuşurken “Ee! diye sık sık ses çıkarıyormuş; örnekler verdiler. Arkadaşlar bunu söyleyince ayırdına vardım, gerçekten gereksiz yere kimi kez “Eee! deyiveriyor. Konuşmalar sonunda en düzgün konuşan öğretmen olarak Aydın Gün seçildi.

Yemekten sonra Başkanlık odasına uğradım, Bekir Semerci oradaydı. Bekir Semerci, iki ikiye konuşurken çok sakin, taraf tutmadan ortaya konuşuyor. Hasan Yılmaz, kızların bölümündeki kapı işinden söz etti, bayan öğretmenler için başka yerden kapı açılamaz mı? Bekir Semerci işin baştan savma yapıldığını, Mimar Mualla Eyuboğlu’nun çaylaklığından böyle bir durum olduğunu, Rauf İnan’ın bunu salt Mualla Eyuboğlu’nu gücendiririm korkusuyla yaptırmadığını anlattı. Bekir Semerci Çifteler çıkışlı, Çifteler çıkışlılar Rauf İnan aleyhinde kesinlikle konuşmazlar, Oysa Bekir Semerci ayrıntılara inerek Rauf İnan’ı eleştirdi. Üstelik sözü Genel Müdüre getirerek onun Rauf İnan’a güvenmesine de şaştığını anlattı. Rauf İnan’ın kendisinden başkasını asla düşünmediğini belirtti. Bekir Semerci’nin söyledikleri benim gözlemlerime de uyduğu için dikkatle dinledim, Bekir Semerci’ye oldukça ısındım. Yapı Bölümünde güven duyduğum Ekrem Ula, İsmail Koralay, Enver Ötnü, Halil Basutçu vardı. Bu akşam onların listesine Bekir Semerci’yi de ekledim. Buna karşın, Sabahattin Öğretmenin kardeşi olması nedeniyle, fazla bir yaklaşımım olmamasına karşın sıcak baktığım mimar Mualla Eyuboğlu’n ise yan bakar duruma girdim. Zaten onun kılık kıyafetine biraz tuhaf bakıyordum, bir bayan olarak Rauf İnan gibi postallar giymesini yadırgıyordum. Parası mı yok ki postalla dolaşıyordu?

Yatınca Sabahattin öğretmen gözümün önüne geldi, kardeşi için bunları düşündüğümü bilse nasıl davranırdı ki? Bunu bilmeyecek ne var, kardeşlerini çok sevmese buraya aldırmazdı. Bir kardeşi de Arifiye Köy Enstitüsü’nde. Bursa/Uludağ’da karşılaştığımızda ressam kardeşi Bedri Rahmi Eyuboğlu da:

-Üç kardeşim sizin orada, size yabancı sayılmam! demişti.

 

20 Kasım 1945 Salı

 

Sabahattin Öğretmen oldukça karışık bir hava yarattı, Sokrates, Platon derken Sofokles’e geçtik. Sofokles’i kısa da olsa biliyoruz. Ancak bildiğimiz salt tiyatro yazarlığı. Aristofones’i de tiyatro yazarı olarak tanıdık ama bir de baktık ki, Sokrates davasında taraf tutuyor. Acaba trajedi yazarlarının ele aldığı olaylarda bu tür politik çıkışları mı var? Bizim Tiyatro Tarihi kitabımızda bu tür olaylara pek yer verilmiyor. Gerçi Aiskylos’un Medea’sında Medea’nın iki çocuk doğurmasına karşın eşi onu boşayıp Tiran’ın kızı ile evlenmeye kalkışıyor ama buradaki çok bireysel bir olay.

Kahvaltıda arkadaşlar, adları tekrarladılar, bunların Türkçe söylenişleri dışındaki yazılışlardan yakındılar. Yakınanların başında Nihat Şengül var, ben de ona şaştım; arkadaş, tüm film yıldızlarının adlarını doğru söyleyip yazabiliyor da Aiskilos ya da Euripides’i belleyemiyor. Bunu söyleyince savundu:

-Onları filmlerde gördüğüm için kolay anımsıyorum, Betty Grable’ı oynarken, kocası Harry James’i trompet çalarken görüp dinlediğim için adları beynime çakılıyor. O dediklerinizi canlandıramadığım için çabuk unutuyorum. Öteki arkadaşlar da:

-Al benden de o kadar! diyerek işin içinden sıyrıldılar. Bu kez de ben, yabancı adları nasıl aklımda tuttuğumu anlattım, Jean Jacques Rousseau’yu örnek verdim:

-İlk adı dört harf, Jean, J harfini unutmuyorum. J harfi nasıl okunur? Önünde bir e harfi varmış gibi, derken arkadaşlar birden çıkıştılar:

-Deli misin sen, bize bunları iyice saptırmamız için anlatıyorsun.

Ben gerçekten yaptığımı anlatıyordum, arkadaşlar şakaya alınca sustum. Ancak ben o yöntemle birçok adı doğru ezberlemiştim. Örneğin Montaigne’i Almanca pazartesi anlamındaki Montag’a, bir i ile ne katarak, Molyer’e de bir i ile re katarak ezberlemiştim. En zorlandığım adlardan biri Dekart’ınki idi, onu da doğrudan Descartes olarak ezberlemiştim Des, Almanca çok kullandığım bir hece idi, Almanca öğrenenlerin ilk öğrendikleri, die, der, das’tır; bunlar giderek des, den, dan’a dönüşür. Cartes’i de cart curt gibi yakıştırmalardan almıştım. Başta Halil Yıldırım olmak üzere arkadaşlar bana:

-Sen bildiğini yap! dediler. Ben de onlara:

-O öyle söylenmez, hiç değilse böyle demeliydiniz! diyerek Faruk Nafiz Çamlıbel’den bir dize okudum. Onun Sanat adlı şiirinde geçer:

“Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,

Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz,

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun. . . Ayrılıyor yolumuz!”

Onlar bunu söyledikleri için ben her zaman böyle bir baskına hazır gibiydim.

 *

Sabahattin Öğretmen gelir gelmez:

-Şu Sokrates işini bir yerde toplayalım! dedi. Tüm arkadaşlar dikkat kesildi. Bu bir yazılı muştusu olabilirdi, bizden önceki arkadaşlar da bunu hep söylüyordu:

-Sabahattin Öğretmenin sağı solu yoktur, ummadığınız bir sırada kâğıt çıkartır, beklemediğiniz bir konuda soru sorar! Bunu dikkate aldığım için ben her zaman tetikte duruyordum. Gerçi iki yıldır bu pek olmadı. Olduğu zaman da sürpriz sayılmazdı, öteki derslerde soruşturmalar sürerken ondan da beklendiğinden, olağanüstü sayılmamıştı.

Sabahattin Öğretmen çantasından bir tomar kâğıt çıkarıp yakınında oturan Fatma Ersan’a uzattı:

-Her arkadaşa bir kâğıt, kağıtlar sayılıdır. Benim bir alışkanlığımdır bu, uzun uzun yazılacak soru sormam.

Fatma, kâğıtları dağıttı. Kağıtların köşelerinde işaret var. Öğretmen açıkladı, bu da bir tür kaçamakları önlemekmiş. Geçmişinde tanık olmuş, birileri, öğretmenin soru yöntemini öğrenince, önceden hazırlık yapıp, araya sıkıştırıyormuş.

Soru, “Toplum adına Sokrates’in yargılanıp, ölüm cezasına çarptırılmasını doğru buluyor musunuz? Sorgulamadaki sorularla, yapılan savunmaları gözönünde tutarak düşüncelerinizi yazınız.”

Kağıdı alınca önce bir panikler gibi oldum. Az düşününce, daha önce bu konuda çalışmalarımı anımsadım. Ben, Sokrates’in yaşamadığına inananların olduğunu kitabın önsözünde de okumuştum. Buna benzer bir olayı da yakın zamanda Shakespeare için yapılan bir tartışmada tanık oldum. Onun da yaşamadığını öne sürenler var. Öyleyse, bundan yararlanarak düşüncelerimi yazabilirim. Sabahattin Öğretmen daha çok düşünceleri beğeniyor, doğruluğu ona göre başka bir sorun. Buna örnek olarak Voltaire’in bir sözünü tekrarlamaktadır. “Düşüncelerinizin karşısındayım, ancak benimsediğiniz düşünceleri doğru ve de dürüstçe savunmanızı alkışlıyorum!” Bunu anımsayınca içim rahatladı, düşüncelerimi yazdım.

Sokrates, Filozof Platon’un bir kahramanıdır. Platon kitaplarında öteki birçok kahramanı gibi yaşamışlığına inandıracak derecede tekrar tekrar kullanmıştır. Sokrates, o zamanlarda yaşayan toplumu özellikle de toplumu yönlendiren yönetimleri eleştiren, bu nedenle de gününü gün edenlerce pek beğenmeyen kişileri andıran bir tavır içindedir, Sofistler! Nitekim bunlardan bazıları tıpkı Sokrates savunmasına benzer tehditlerle karşılaşınca Yunanistan’dan kaçmışlardır. Örneğin sofistlerin en ünlülerinden Protagoras ile Anaksagoras, Büyük Yunanistan denilen İtalya güneyine gitmişlerdir. İşte Eflatun’u da yazdıklarından dolayı, toplum adına kendini savunman sanan, daha doğrusu yöneticilerin yaltakçıları suçlu listelerine almıştı. Eflatun durumu öğrenince söz konusu yere, Siraküza’ya kaçtı. Eflatun orada 10 yıl saklandıysa da daha fazla kalamadı. Onun kaçmasına en çok, yarattığı kahraman Sokrat neden olmuştu. Çünkü Eflatun Sokrat’a kurulu düzeni yıkıp yeni bir düzen kurduruyordu. Bu düzen, onun Devlet kitabında açık açık, ailenin ortadan kalkmasını, çocukların annesiz-babasız büyütülüp yöneticilerin malı olmasını öneriyordu. Gerçi bunu salt bekçi ya da yöneticiler için yetiştirilmesini öneriyordu ama, dilinin altında tüm düzeni hedeflediği besbelliydi. Eflatun bu düşünceleri için kara listeye alınmıştı. Geriye dönmesi için affedilecek bir gerekçe bulması gerekliydi, Eflatun bunu buldu, kendi kahramanını, yapay bir dava aracılığıyla ortadan kaldırarak, “Bu fikirler benim değil Sokrat’ındı. Öyleyse ben onu suçlayıp ölüme gönderdim. Böylece bana yöneltilen suçun gerçek sahibine cezasını ben verdim!” diyerek Atina’ya dönmüştür. Böylece, Eflatun’un özellikle Devlet kitabında suçlanan asıl fikirler, geleceğe, insanlara kalmış, bu düşünceleri Eflatun adına savunduğu söylenen, yapay kahraman ortalıktan kaldırılmıştır. Bir kurnazlık da asıl suç sayılan, günümüzde bile dile getirilemeyen ailenin ortadan kaldırılmasını Sokrates Eflatun’un Devlet kitabında varken, bu fikirlerinden dolayı ölüme gönderilen Sokrates’e sorulmamaktadır; neden? Savunmada bir takım kıvır zıvır üstünde duruluyor da, gerçekte toplumu kökten değiştirmeyi amaçlayan bu dediklerim hiç geçmiyor. Örneğin Sokrates, savaş kaçağı sayılır. Adam yetmiş yaşına gelmiş, hangi savaş? Kırk yıl önceki savaş. Toplumu ya da gençleri bozduğu öne sürülüyor da “Aile düzenini ortadan kaldırmak istedi!” görüşü hiç dile getirilmiyor. Çünkü, bundan korkanlar, “Şuyuu vukuundan beter!” sözü gereği susmayı yeğlenmektedir.

İki cümle daha yazabilecektim kağıdım doldu, öylece verdim. Yerime oturunca yan gözle izledim, öğretmen benim kağıda bakıyordu. Yakınındaki Fatma da yan gözle baktı. Ders sonunu zor bekledim, sahiden benim kâğıda mı baktı? Öğretmen çıkınca ben sormadan bu kez Düriye söyledi:

-Öğretmen senin kâğıdı baştan sona okuduktan sonra, toplanan kâğıtların en arkasına koydu! deyince rahatladım. Bu kez de eklemek istediğimi ekleyemediğime üzüldüm. Sokrates, yapay bir kahramansa Sokrates’i eserlerinde eleştiren Aristofanes ne oluyor? Konu açılır da savunma yapma olanağı bulursam, söyleyeceklerimi hemen toparladım:

-Eflatun’la Aristofanes yaşdaş kimseler, ikisi de eli kalem tutan o günlerin Atina’sında saygın kişiler. Eflatun’un yazdıklarını okumuştur. Eflatun Sokrates’i yaşayan bir kişi olarak tanıttığı için Aristofanes de Sokrates’in yaşadığını sanarak eleştirmiştir. O nedenle Afistofanes’in bu konudaki tanıklığı tartışılabilir. Bir yazıda okudum, Cervantes’in bir yapay kişisi olan Don Kişot’u, delimsi tavırlarından dolayı, insanlara özellikle de çocuklara kötü model olabilir düşüncesiyle eleştirilmiş. Neden Don Kişot da Cervantes değil? Bir başka yazıda da

 

 

       Aristofanes                          Platon

Johann Wolfgang von Goethe’nin eseri Werther’in kahramanlarından Charlotte’un eşi Albert, Charlotte’u neden yönlendirmemiş de onu Werther’i ölüme götürecek derecede kendine bağlatmış? Buna benzer örnekler Jean Jacques Rousseau’nun eserlerindeki kahramanlar için de söylenmektedir. İngilizlerin ünlü Romantik şairi Lord Byron’la Alman Johann Wolfgang von Goethe, Julie yahut Yeni Heloise romanındaki kahramanlar olan Saint Preux ile sevgilisi Julie’nin yaşadığı, gezip dolaştığı varsayılan yerleri görmeye gitmiş, dahası Saint Preux’nün göz yaşı döktüğü söylenen taşlara yaslanıp gerçekten göz yaşı dökmüşler, bunu ünlü Fransız eleştirmen Sainte Beuve, J. J. Rousseau hakkında yazdığı bir yazıda anlatmaktadır. Bir başka örnek de koskoca Voltaire işini gücünü bırakıp da Julie yahut Yeni Heloise kahramanlarından Kont Wolmar’ı, eşine karşı, yumuşak davrandığı için eleştirir.

Özet olarak söylenebilir; yazarlar, kendi düşlerinden ürettikleri kahramanlar gibi, tanık oldukları kişilerden de seçebilirler. Özellikle, tarihte ün yapmış kişileri seçip, onlar çevresinde yazılmış eserlerdeki kahramanlar üstüne öne sürülen görüşler her zaman tartışma konusu olabilir. Örneğin, Shakespeare’in kahramanları, Hamlet olsun, Kral Lear ya da Julius Caesar olsun gerçekleri mi yoksa salt adları mı kullanılmıştır? Sienkiewicz’in ünlü romanı Quo Vadis’deki sayısız kişilerin, tarihteki adaşlarının gerçeği olduğunu kim söyleyebilir? İstersek bu konuda daha birçok örnek verebiliriz.

 *

Yunus Kâzım öğretmen yerine oturur oturmaz, yeni bir konuya geçmeden, konuştuklarımızı bir toparlayalım mı! diye sordu. İlginç bir soruydu. Bunu, onun dışında tüm öğretmenler sorabilirdi ama onun sorması oldukça şaşırtıcı oldu. Çünkü, derslerinde belli bir konuyu sonuna dek götürmemişti. Arkadaşlar bunu uzun süreden beri eleştiriyordu. Bu nedenle bir tartışma çıkacağını sezmiştim. Ancak ben, bu konuda kimse ile bağlantı kurmadığımdan çekimserdim. Parmaklar kalktı. Mehmet Toydemir, Mustafa Parlar, Sabri Taşkın, Mestan Yapıcı, Muhittin İlhan, Veli Demiröz görebildiklerimdi. Öğretmen Mustafa Parlar’a söz verdi. Mustafa Parlar, oldukça dengeli, söyleyeceğini iyi seçen bir arkadaşımız, sakin bir sesle:

-Sizin söylediğinizi tam anlamamış olabilirim. Bu nedenle beklemediğiniz bir konuya değinmiş olursam, şimdiden özür dilerim! dedikten sonra az önceki dersten, Sokrates savunmasından söz etti. Arkasından da, kitabın lise öğrencilerine yardımcı kitap olarak hazırlandığını, bunu görünce ilgi duyup başka kitapları da saptadığını söyledi. Arkasından da sordu:

-Bir yüksek öğrenim görüyoruz ya da öyle sanıyoruz, oysa az önce yazılı sınav yapıldığımız bir kitap, bizim yazılı sorumuz oldu. Bunun sizin dersinizle bir ilgisi yok biliyorum ancak siz bir yetkili Talim Terbiye Kurulu üyesi olduğunuz için soruyorum, Sokrates’in savunması öteki fakültelerde de yazılı konusu olabiliyor mu?

Yunus Kâzım öğretmen gülümseyerek:

-Evet efendim! dedikten sonra Talim Terbiye Üyesi olarak, fakülte sınavlarıyla bir ilgisi olmadığını, ancak arkadaşın örneğini iyi seçemediği kanısın vardığını, Sokrates Savunması’nın, uygar dünya okullarının tümünde ders konusu olduğunu, ancak arkadaşın dediğini değil de demek istediğini de anladığını, o nedenle doğrudan konuya değil de amaca yönelik görüşünü açıklayacağını söyleyip durdu. Yerinden kalkarak arada dolaşmaya başladı. Mustafa Parlar önünde durdu. Arkadaşa bir şeyler söyleyecek sandığım için dikkat kesildim. Söylemedi, hepimize:

-Yüksek öğrenim görüyorsunuz, ancak yüksek öğrenim hakkında yeterince bilgi edinmediniz. Sizin eksiğiniz bu bence. Bunu daha önce defalarca konuştuk. “Kitabımız yok!” diyorsunuz. Kitabınız olunca farklı bir durum mu olacak? Yüksek okullar dediğiniz hangileridir? Ankara’da, Hukuk Fakültesi, Dil -Tarih ve Coğrafya Fakültesi, ötekiler, Siyasal Bilgiler, Gazi Eğitim Enstitüsü, Yüksek Ziraat Enstitüsü v.b. Bunların okuduğu kitapları alıp incelediniz mi? Bunların hiçbirinin kitabı yoktur. Çünkü bunların kitabı olamaz. Bunların olamadığı için de sizlerin de olamaz. Hukuk Fakültesinde yakınım var iyi bilirim. Bir genel ya da ortak dersleri vardır, o da giriş sınavlarında yapılır. Öteki derslerinin toplamı beştir. Bu beş dersin kitabı olarak öğrenciye verilenler, o dersi okutanların özel notlarıdır. O dersleri okutanlar, yapacağı konuşmaları not etmiştir, o notları öğrencilere vermekte sakınca görmezler, belli bir para karşılığı satarlar. Olay bundan ibarettir. O notları okuyanalar, isterlerse onları başka kitaplarda bulabilirler. Genel kültür gibi belli bir branşa yönelik bilgiler de tek kanalda toplanamaz. Sizin, lise öğrencileri için hazırlanan kitaplara neden karşı olduğunuzu ben bir türlü anlayamıyorum. Çantamda var sanıyorum göstereceğim, onlardan birini zevke okuyorum. Ünlü Fransız filozoflarından Kont Condorcet, bizde adı o kadar yaygın değildir, İnsan Aklı Üzerine Yeni Deneyişler! Kitap daha önce dilimize çevrilmemişti, çeviren arkadaş güzel çevirmiş. Sizlerin, özellikle Sokrates’in savunmasını örnek göstermeniz dikkatimi çekti, bu savunmadaki anlamı tam kavrayamadınız mı acaba? Benim üstünde çok durduğum bir olaydır bu savunma! Tartıştığım kimselerin çoğu bir Sokrates hayranıdır, ah vah ederek Sokrates’e yazık olduğunu, yargılayanların da hain olduğunu söyleyip geçerler. Ben olaya böyle yalınkat bakmam. Ben değil düşünen insanlar öyle bakmaz. Sokrates, iftiraya uğramış olabilir, haksız bir kararla suçlu bulunmuş da olabilir. Ancak mahkemede savunmasını yapmış, haksızlığa uğradığını da kanıtlamıştır. Sokrates savunmasını okuyan, anladığını düşünen hiç kimse o mahkeme için bir söz söyleyemez. Verdiği karar doğru bulunmasa bile mahkeme mahkemeliğini yapmıştır. Bir kez sanık kendisini son sözüne dek savunmuş, saygın bir insan olarak son istekleri yerine getirilmiş, çocuklarıyla görüşmüş, çocuklarını da, karşıtları dahil herkese emanet etmiştir. Savunmaları da günümüze dek gelmiştir. Öyleyse mahkemenin bunda suçu var denemez. Mahkeme, ithamları da savunmaları da ortaya dökmüştür. Bu son derece övgüye değer. Aradan bunca yıl geçmesine karşın örnek bir mahkeme olarak tarih boyunca saygınlığını korumuştur. Dikkat edelim, olayın geçtiği söylenen tarih İ.Ö. 399 dur. Şöyle böyle 2345 yıllık bir dava. İsterseniz biraz daha berilere gelerek başka örnekleri de örnekleri irdeleyelim. Özellikle bizim tarihimiz ibretengiz olayla doludur. Söz gelimi Genç Osman ya da 2. Osman olarak tahta çıkan 18 yaşındaki bir delikanlı, 4 yıl sonra tahttan indirilir. Suçu nedir, kime ne zarar vermiştir? Soru sual edilmeden tahttan indirilip bir eşeğe bindirilerek iki gün İstanbul sokaklarında gezdirilir, hakaretler bir yana, kulağı kesilir, çırılçıplak edilir, sonunda da Yedi Kule surları içindeki bir kuyuya atılır. Bu iki olay arasında 2000 yıl vardır. Bu acıklı olaydan çok değil 20 yıl sonra bu kez bir başka padişah, deliksiz duvarlar içine kapatılarak ölüme terkedilir. Bitmedi, Edebiyat derslerimizin en güzel süslerinden şair Nef’i bir hicvinden ötürü boğdurup denize atılır. Edebiyat derslerinde bunları, içiniz sızlayarak dinlersiniz. Şair Nedim, sözün tam anlamıyla dünya çapında bir şairimizdir. Linç etmek için kovalanırken öldürülmüştür. Bunu saklamak için damdan düştü deyip savuştururuz. Kimi kandırıyoruz? Doğal olarak kendimizi! Hani adalet, hak, hukuk? Bunlardan sorumlu değiliz elbet, ancak başkaları üzerinde eyyam keserken bunları düşünmek zorundayız.

Öğretmen bundan sonra sorular sordu; Edebiyat dersleri için nasıl bir kitap tasarladığımızı, kendi dersi için konular seçmemizi istedi. Kendisinin de bu konuda hazırlık yaptığını muştuladı. Öğretmen ayrılınca bir süre hiç kimse yerinden kalkmadı. Az sonra Ali Bayrak:

-Verin şu baldıran suyunu içeyim! deyince kahkahalar koptu:

-Baldıran suyu yok, üzüm suyu verelim! diyenler oldu. Fakı Yörük’se, “Fare zehri!” diye bağırdı. Şakalar, sinirleri gevşettiği için herkes kalktı.

Yemekte, Hasan Yılmaz geldi, Müdür Beyin çağrısını anımsattı:

-Yemekten sonra toplanacağız! Öğleden sonraki çalışmalardan sıkılanlar, beni kıskandıklarını söylediler:

-Ne güzel iş buldun! Oysa bu işi ben bulmadım, birileri beni faka bastırdı. İsteklileri gelecek ay aday göstereceğimi söyledim. Güldüler ama kimse aday olmadı. Görevimin bir aylık olduğunu unutanlar varmış, söyleyince onlar da sevindi. Ekrem Bilgin açıkladı:

-Bir ay ne ki? Yarısı geçti bile! Bu arada Millî Eğitin Bakanlığı stajı söz konusu edildi. Staj öğrenci numaralarına göre oluyormuş, o tekrarlandı. Benim, numaram nisan ayına rastlıyor, sevindim.

Başkanlık odasında buluştuk. Mahide, okul müdüründen çok çekindiğini söyledi. Çifteler çıkışlı arkadaşları Nevber’le Perihan onun hakkında hep ürkütücü olaylar anlatıyormuş. Kızları çok hakir görüyormuş. Küçültücü sözler söylemediği zamanlar bile güvensiz davranıyormuş.

Okul Müdürünün konukları gelmiş, toplantımızı erteledik. Ancak kendimiz, işbölümü yaptık, öncelik vereceğimiz işleri bir sıraya koyduk.

1. Yatakhanelerin daha temiz tutulması,

a- Ranzaların üstünde eşya bırakılmaması,

b-Dolapların düzenli bırakılması,

c-Çamaşır günleri, kirlilerin gösterilen yere bırakılması,

d-Yatakhaneye yiyecek getirilmemesi,

e-Ranza altlarında eşya bırakılmaması uyarıları üstüne bir liste hazırladık. Bunlar hemen ele alınacak tür işler. Bir de Öğrenci Başkanlığı’nın yıllık çalışma programı taslağı hazırladık. Bu daha ziyade okulun yayılım alanı içinde yapılması gereken işler. Bunların bir bölümü kalıcı işler. Bunların kimileri doğrudan okul yönetiminin umursamazlığı üstüne. Örneğin Açıkhava tiyatrosu bitmiş olmasına karşın, çevresindeki moloz yığınları ortalıkta duruyor. Bunları, Yapı Bölümünün yapması gerekir. Çünkü atık gibi bırakılmış yığınların içinde kullanılacak, taşlar, tuğlalar var. Yönetim binası önüne büstler konmuş, büstlerin oturtulduğu desteklerin etrafı temizlenmemiş, yapıldığı gibi duruyor. Oraların temizlenip, yükseklik kazandırılması gerekiyor. O yüksekliğe çiçek ekilmesi yerinde olacaktır. Bunları kıştan hazırlatmak yolları aranacak. Büstler gibi dikilmiş heykeller var. Venüs heykeli tabanı yükseltilmiş. Ancak küçük bir destek üstünde duruyor, onun da daha geniş bir korunak içine alınması, çevrenin çiçeklenmesi daha güzel bir görünüş kazandıracaktır. Öteki iki heykel de (Sporcu ile Savaş Tanrısı) kuru bir taban üstünde durmaktadır.

Genel olarak tüm binaların çevreleri, özellikle pek görünmeyen arkalarında inşaatları zamanından kalma yığınaklar var, bunların kaldırılması üstünde durduk. Ayrıca yemekhane binası, salt Yemekhane olarak değil, toplantı, eğlence yeri olarak plânlanmış, kocaman bir sahnesi, sinema için özel balkonu var. Bunlar şimdilerde gereksiz bir takım kıvır zıvırla dolu, buraların açılıp işler duruma getirilmesi konularını deşeledik. Başkan Hasan Yılmaz bunları sıralayıp Okul Müdürlüğüne verecek. Mahide Kiremitçi ilginç bir olaydan söz etti. Kızlar yatakhanesi, bizim yatakhanenin bitişik katında. Ancak onların sayılarının azlığı nedeniyle bölümlere ayrılmış, bayan öğretmenler de orada kalıyormuş. Ancak bayan öğretmenlerin yerleri, odalara bölünmüş. Yalnız odaların yolları kızların kaldığı salondan geçiyormuş. Geç vakitlere dek lokalde ya da başka yerlerde kalan öğretmenler, uyuyanları düşünmeden sesli olarak dönüp rahatsızlığa neden oluyormuş. Bunu duyunca şaştım, bu nasıl bir plânlamadır? Hasan Yılmaz rahat:

-Ben bunları okul müdürüne yazılı olarak bildireceğim! diyerek bize cesaret verdi. İşi sözde bırakmadık, Başkanın elinde kâğıt kalem, çıkıp binalar arasını gezerek daha başka eksiklikler aradık. Bizim salona yaklaşınca ben, bizim projemizi anlattım; Hasan, onu da notuna ekledi. İyimserlik içinde ayrıldık.

Salona döndüğümde arkadaşlar takıldı:

-Kurnaz, buradaki çalışmalara göre iş ayarlıyorsun değil mi? Meğer onlar az önceye dek sıkı bir çalışma yapmışlar, Ses seçimi, Müzik imlâsı, Porte çizimi, Koro yönetimi yapmışlar hemşerim Kadir başta olmak üzere birileri oldukça zılgıt yemiş. Abdullah Erçetin rahat, Abdullah, özellikle kulak açısından duyarlı, gam sıralama seslerini aksatmadan seçiyor. Abdullah kendini annesine sığınarak savunuyor:

- Benim, bunda bir suçum ya da üstünlüğüm yok, annemin sesi güzeldi, bana doğru dürüst ninniler söylemiş. Bu size bir uyarı olsun, evlenirken kızların yüzüne değil de seslerine dikkat edin, bari çocuklarınız daha duyarlı yetişsin! Ekrem Bilgin:

- Kim demiş, çocukları müzikçi yapacağımı? Ekrem’in sözü yarım kaldı:

-Nankörlük etme, burada verilenleri iyi değerlendir, çocuklarını sen yetiştir!

Kâmil Yıldırım daha da ileri giderek:

-Koca kafa, sevmiyorsan neden burada kalabalık ediyorsun? Gördün işte, elin kızı ayrılıp gitti! Ekrem söylenenleri üslenmez görünerek, sözü sapıtmak istedi:

-Ne yani bir keman eksilince rahat mı olacaksınız? Nihat Şengül gene yumuşatıcı davrandı:

-Ödemişli hemşerim, keman değil buradaki sorun, başına dert açan, senin çenen! Biliyorsun, bir söz vardır, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!”, oysa sen doğru da söylemiyorsun. Ekrem yavaştan alarak, Nihat’a:

-İzmirli hemşerim, sen şimdi bana hemşerilik mi yaptın, yoksa o ezelî İzmir- Ödemiş çekişmesini mi sürdürüyorsun?

Bu arada ben, yeni başkanın bizim keman odalarını yaptırmak için not aldığını söyledim, dikkatler bana döndü. Halil Yıldırım:

-Vallahi bizim Atmaca üç yılda bir çivi çaktırmadı ama o çocuk yaptırırsa şaşmam! deyince konu değişti. Söz Atmaca ile başladı ama sonunda ortaya Okul Müdürü Rauf İnan’la Eğitimbaşı Hürrem Arman anlaşmazlığı su yüzüne çıkarıldı.

Rauf İnan’dan önce Müdür olan Hürrem Arman, Yüksek Bölüme Eğitimbaşı olmuştu. Bunu belki isteğiyle kabullenmişti ama içinden içinden kıskanmış olması da düşünülebilir. Bu nedenle, Hürrem Arman’ın kıskanması yanında Müdür Rauf İnan’ın da:

-Bu beceriksiz adam, tembelin teki, neden burada kaldı, eski Müdür olarak onun nazını çekmek zorunda mıyım? diye düşünmüş olamaz mı? İşte bu tür olasılıklar onları dost gibi göstermekle birlikte içten içten kaynatmıştır. Gelelim Atmaca’ya! O çok çalışkandı ama gene de bir yere bağlıydı. Bağlandığı makam Yüksek Bölüm Eğitimbaşılığı idi. O nedenle sürekli Hürrem Arman’la ilişki sürdürdü. Hürrem Arman’a ısınamayan Rauf İnan, ona bağlı olarak ortalıkta dolaşan Atmaca’ya neden sıcak baksın? Onu da ötekinin yanına itmişti. Bu itiş, elinden geldiğince onu yok saymak olabilir. Böylece ondan gelecek önerileri, olabildiğince görmezden gelir. Bizim işimizi Atmaca götürmüşse, onu da bu nedenle geri itmiş olabilir; belki de bu iş, o nedenle iyice çıkmaza girdi.Ancak şimdi bir başkası ortaya çıktı; bu daha bir yere yaslanmış değil. O nedenle şansı var sayılabilir.

İbrahim Şen (Kavasoğlu) söze karıştı:

-Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek!

Yemekte daha olumlu konuşmalar yapıldı. Köy Enstitülerinin kentlerden uzaklarda kurulmalarının yararları olduğu gibi zararları da dile getirildi. Orada çalışan öğretmen ve yöneticilerinin sürekli kalmamasının nedenleri sayıldı. Örneğin çocukları olan kimselerin, çocuklarını okutma sıkıntısı çektikleri öne sürüldü. Bu konuda benim öteden beri yakındığım bir konu vardı. Bu kez arkadaşları dinleyince bir ölçüde eleştirilerimi azaltır gibi oldum. Kepirtepe Köy Enstitüsü kurucu Müdürü alınınca yerine gelen müdürün iki kızı vardı. Yeni Müdür gelir gelmez bir yaylı at arabası alıp kızlarını Lüleburgaz okullarına göndermişti. Bunu o zaman gereksiz bulmuştum. Arkadaşlar inandırıcı konuşmalar yapınca tümden değilse bile nispeten haksızlık yaptığımı düşündüm. Müdür’ün eşi de öğretmendi, okulda kalmak zorundaydı. Kızlarını okutmadan edemezdi. Ben bunları düşünürken arkadaşlar kendilerine göre yeni bir yöntem önerdiler. Köy Enstitülerine, kısa süreli bekâr Müdür atamak. İçlerinden evlenenleri hemen müdürlükten almak. Bu fikir bir süre tartışıldı, atanan müdür evlenince 5 yıl kalabilir. 5 yıl sonra atanmalı. Bu öneri benimsendi. Arkadaşlar konuşurken bu kez Kepirtepe md. Yardımcısı İlhan Görkey’i anımsadım, o, Lüleburgaz içinde oturuyordu. Üç çocuğu vardı, üçünü de okutuyordu. Her gün de okula geliyordu. Demek ki isteyen buna bir çare buluyor. Adaşım İbrahim Şen, (/Kavasoğlu) Kayseri/Pazarören’i örnek gösterdi:

-Oradaki müdür ne yapacak? Kâmil Yıldırım dayanamadı:

-Ne diyorsunuz siz? Sizi mi tuttu ağrısı? Hemşerim Mehmet Yelaldı’yı anımsayın, geçen yıl buralarda çalımından geçilmiyordu, şimdi ise nerede olduğunu bile bildirmiyor. Burada “Gelin-güveyi!” olmayı bırakın da derslerinizi düşünün! Mehmet Yelaldı’nın Denizlili olduğunu unutmuştum, Kâmil Yıldırım anımsatınca hatırladım. Bir konuşmamda, Mehmet Demirci Efenin Denizli olayını anlatırken Mehmet Yelaldı, pirelenerek:

-Sen bu acı olayları neden depreştiriyorsun? diye sormuştu. İçimden, biraz isteksiz de olsa gülümsedim; insanlar kimi kez istemese de acı olayları anımsıyor. Kusura bakma Mehmet Yelaldı, amacımız seni yermek değil, olaylardan ders çıkarmak!

Yemekten sonra Başkanlık odasına uğradım. Başkan Hasan Yılmaz’ın arkadaşları vardı, Kastamonu/Gölköy çıkışlı arkadaşlar. Bayram Bayrak, Bayram Akkoç, Mehmet Öztürk, Rasim Köktürk, Cemal Türkmen. Cemal Türkmen’le Rasim Köktürk dışındakilerin hepsi Hasan Yılmaz’dan daha uzun. Mehmet Öztürk’le Bayram Akkoç odanın sobasını kurdular. Rasim Köktürk’ün davranışları ilgimi çekti. Bizim Abdullah Erçetin gibi, çevresindekileri incitmemek için sanki kendisini sıkıyor. Cemal Türkmen içlerinde en çok konuşanı. Başkan Hasan Yılmaz iyi bir dinleyici. Öyleyken arkadaşlarının sevgisini kazanmış, hepsi onun gözünün içine bakar gibi. Gene de ben duramadım, 1941 yazında oradan gelen Mehmet Tuğrul’un müdürlüğüne tepkimizi anlattım, oradan gelen dört öğrenciyi, özellikle adını unutamadığım ad, Abdullah Dalkavuk’u sordum. Arkadaşlar hep güldü. Neşeli bir arkadaş olduğundan, biraz övüngen çıkışlarından söz ettiler.

Yatınca da bir süre 1941 yazına döndüm. Müdür Mehmet Tuğrul’un gereksiz inadından o yaz Kastamonu/Gölköylü arkadaşlara ısınamamıştık. Oysa birkaç arkadaşla ben anlaşmış, onlardan Sepetçioğlu ile Çıtırdak oyununu öğrenmişim. Her ekipten birkaç arkadaşın adını anımsarken oradan kimseyi anımsamamama şaştım. Abdullah Dalkavuk’u da adından değil, bizim Mukaddes’e takılmak istediği söylentisi çıkmıştı da ondan bellemişim. Zaten o, ekipten önce gelmiş, kısa bir sıra sonra da dönmüştü. O dört öğrenci için, Müdür Mehmet Tuğrul’un ispiyonu denmişti. Oysa sonraları bunların birer rivayet olduğu ortaya çıktı, gerilere kala kala böylesi acı tatlı birer çocukluk anısı kaldı. Mukaddes şimdi kim bilir nerede öğretmen, bu yazdıklarımı okusa belki de şaşacak, Abdullah Dalkavuk kim? diye soracaktır. Mukaddes, Feride, Necmiye, Melahat… Melahat şimdi burada! Demek ki kızların en çalışkanları oymuş, hiç ummazdım….

 

21 Kasım 1945 Çarşamba

 

Herkesin ağzında Köy inceleme ödevleri. Ali Bayrak sordu:

-Ne incelemesi yahu, köylerimizi tanıtacağız! Gülenler oldu:

-Nasıl tanıtacağız, el sıkışarak mı olacak, yoksa boyunlara sarılarak mı? Hasan Gülel duramadı:

-Bunu Doç’a soralım. Burhan Güvenir:

-Ya sabır, senin benimle ne alıp veremeyeceğin var çocuk? diye sorunca eleştiren oldu:

-Alıp veremeyeceğin denmez, vereceğin denir! “Alıp vereceğin!” sözü, arkasından da “Alıp veremeyeceğin!” sözü söylendi. Ahmet Özkan düzeltme (!) yaptı:

-Onun doğrusu “Ne alamayıp vereceğindir!” Arkasından da gülüşmeler arasında “Ne alamayıp veremeyeceğin!” sözleri tekrarlandı. Kapıdan gelen ses konuşmaları kesti:

-Kar yağıyor! Gerçekten kar savruluyordu. Bizim binanın önü iki yüksek binanın arasına düştüğünden rüzgâr savurularak esiyor. Bu nedenle kar yağışı abartılı bir şekle girdiğinden insanı yanıltıyor. Yemekhaneye doğrulunca gerçek anlaşılıyor. Kar, çok normal yağmaktadır. Karşıdaki Elmadağları bulutlarla birleşmiş. Hemen üstümüzdeki İdris Dağı tümden kar. 1941 yılını anımsadım, o zaman buraya köyden çalışmaya geliyorduk. Kepirtepe’ye döneceğimiz duyurulmuştu, sevinçle gelip gidiyorduk. Bir Aralık tarihi bildirilmişti. Önümüzdeki on günü hesaplarken, Aralık ayı gelince daha on gün geriye atılması bize yıl gibi uzun gelmişti. Göz gözü görmeyen bir karlı günde Hasanoğlan’ı terketmiştik.

Kahvaltıda kar konuşmaları sürdü, İzmir’de kar olur mu? Ekrem Bilgin hazır cevap:

-Neden olmasın, dağdan katırla getirip satıyorlar! Nihat Şengül sinirlendi:

-Ödemişli, daha önce de ödemiştin ama bu kez daha zorlusunu ödersin! Ödemiş İzmir tartışmasını bir kez daha dinledik. Ekrem’e göre Gâvur İzmir’in pek tarihi bir özelliği yok, Ege bölgesinde olduğundan adı, öteki iller yanında anılıyor. Şimdiye dek bir başbakan bile çıkarmamış. Ekrem bunu söyleyince birkaç kişi birden İsmet İnönü’yü öne sürdü. Ekrem direndi:

-İsmet İnönü Malatyalı, İzmir’le bir ilgisi yok. Halil Yıldırım, Ekrem’in en yakın arkadaşı, Ancak o da İzmirli, Ekrem’in bu İzmir karşıtlığına katılmıyor. Ara ara dokundurucu çıkışlar yapıyor. Bu kez de, kamptaki eğlence gecesine, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun Ekrem için geldiğini söyledi. Ekrem:

-Çatlasanız da patlasanız da Çakıcı Efe Ödemişli’dir. Şarkısı da “Ödemiş Kavakları!” diye başlar! deyip baktı. Bu kez de Nihat Şengül:

--Dam üstünde karga, vur beline kazmayı! diye dikeldi. Ekrem hiç bozulmadan:

-O karga değil saksağan! deyip güldü. Karga- saksağan dırıltıları arasında masadan kalktık.

Doç. İbrahim Yasa, kalınca bir palto giymiş, silkinerek geldi. Piposuz gelişi, ender olaylardan biri. Halil Dere, dürterek:

-Hasta falan mı acaba? dedi. Öğretmen yerine oturunca:

-İklimler insanları etkiliyor değil mi? sordu. Arkasından da:

-Etkilemese kıtalar arasında bu uygarlık farkı doğmazdı, değil mi? diye sordu. Öğretmenin konuşmak istediğini sezenler olmuş, parmaklar kalktı. Öğretmene yakın oturan Kemal Güngör:

-Verdiğiniz Köyleri Tanıtma ödevlerimi hazırlıyoruz. Arkadaşlar ne der bilmem ama ben düşündüm. Siz, Amerika’da kaldınız, oraya Yeni Dünya da diyen var, oradaki köyler hakkında bize bilgi verir misiniz?

Öğretmen başıyla “Olur!” işareti yaptıktan sonra öteki parmaklara baktı. Hasan Gülel ödevlerin son toplanma tarihini sordu. Öğretmen kesin bir tarih düşünmediğini, ancak son güne de bırakılmamasını söyleyince parmaklar hep indi. Öğretmen bu kez:

-Böyle dedim ama ben, verenlerin ödevlerini her an alırım, bunu da bilesiniz dedikten sonra bir süre Amerika’da kalmasına, bu konuda çalışmasına karşın genel anlamda Amerikan köyleri diye bir kavram geliştirmediğini, bunun belki de orada, bizdeki gibi kalıplaşan bir köy anlayışı olmadığından ileri geldiğini anlattı. Kendisi:

-Özet olarak anlatacaklarım, bizdeki köyler gibi belirlenmiş özellikler taşımaz! deyip bir süre yüzlerimize baktı. Devam ederek Amerika’nın bulunuşundaki ilk durumları özetledi. Uzunca bir yağmadan sonra göçlerin başladığını, göç için gelenlerin bir tür aç gözlülük yaptığını, çok bireysel toplayıcılık nedeniyle insanların birbirlerine düşman olduklarını, bu yüzden bizdeki gibi bir araya toplanma yerine daha çok uzaklaştığını anlattı. Uzunca bir süre, belki yüz yıldan fazla geçen bu bireyci anlayış nüfus arttıkça, özellikle de Yerliler karşılaştıkça, ayrıca ayrı ayrı ülkelerden gelenler arasında anlaşmazlıklar başlayınca birlikteliğe dönüş başladı. Ancak, önce gelenlerin konumlandığı yerler genellikle onların çevresinde toplanmaya başlayınca, adeta bir kapital çevresinde toplanmalar oldu. Büyük toprak sahiplerinin çevresindeki birimler olarak gelişti. Kısacası, varsıl- yoksul bir araya geldi ama varsıl, daha varsıl olmak için savaştığından Köy diyemeyeceğimiz birimler oluştu. Daha doğrusu önceki Avrupa’daki, Burglarla çevresini saran ikinci sınıf emekçi insanlara benzeyen bir durum Amerika’da da ortaya çıktı. Böylece Amerika’daki yerleşim olayı ile bizim ülkemizdeki yerleşme farklı oldu. Bizdeki yerleşimler, bir otorite buyruğuyla oluyordu. Göçmen köylerinde yetişenleriniz bilir, Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan köyler orasını boşaltıp Anavatan’a gelmiş benzer düzeni kurmuştur. Benim Atalarım da Kafkasya’dan göçmüş benzer bir yerde konaklamıştır. Amerika’da böyle olmadığı için orada birlikte yaşayanlar gelir eşitsizliği olan bir düzen kurmuşlardır. Bakın bu önemli, “Kurmuşlardır!” diyorum. Kurdukları kesin, iki büyük savaşı kazandılar, ülkelerine düşman ayağı girmemekle övünen Japonya, onlara teslim olmuştur. Gazetelerde okuyorsunuzdur, Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu, nerede? New-York’ta. Hani Avrupa? Hani İsviçre’deki Milletler Cemiyeti?

Öğretmen bundan sonra Amerika’da köy kavramı ortadan kalkmış, bizim köyler gibi küçük oturma üniteleri olsa bile, onlar da bir yolunu bulup kentlerdeki yaşamlara ulaştıklarını anlattı. Bizim köylerin köy olarak kalışının başlıca nedeninin içinde oturanların “Tevekküle boyun eğme!” tutkusunu aşamamalarına bağladı. Tekrar Amerika’ya dönerek:

-O köy gibi küçük ünitelerde oturan para sahipleri, kentlere yapılanları, kendi ayaklarına getirmesini biliyorlar. Bizde kazananlar hemen İstanbul’a yollanır. Onlarsa oturdukları yerleri İstanbul yapıyorlar! dedi.

Öğretmen ayrılınca bir grup Kemal Güngör’e teşekkür etti. Kemal önce olayı anlamadı, teşekkürleri, takılma sandı, tepki gösterir gibi oldu, sonra sakinleşti. Arkadaşlar birer ikişer dağıldılar. Başkan Hasan Yılmaz’a baktım yoktu, masanın üstünde zarf kâğıt görünce anımsadım, bunu fırsat sayıp oturdum eve mektup yazdım. Bana dayı diyecek bir delikanlı daha oldu. Yahya ile Ali Rıza’ya amca dedirtmişler. Ona amca dedikçe Saim bir süre tedirginleşmişti. Onlar neden amca diyorlar da ben dayı diyorum? Bunu ben de yaşamıştım. Halam oğlu Hilmi, babama dayı diyordu. Ben de onun babasına uzun süre dayı demiştim. Sonunda öğrendim ki Hilmi’nin babası benim eniştem oluyor. Çünkü halamın eşi.

Başkan Hasan gelmedi, mektubumu hazırladım, yemeğe indim. Bizim salonun sobası yanmamış, üşüyenler olmuş, bana çıkışmaya kalkan oldu. Bu kaçıncı karar, kültür derslerinden boş geçen zamanlarda salonda toplanmak istemiyorlar, Bölüm Başkanı gelir, boş olduklarını görünce derse (keman dinlemeye) çağırırmış. Bu nedenle soba yakılmasın, salon, soğuk olduğu için Bölüm Başkanı da gelmez! diyenlere, bunu anımsattım. Arkadaşlar, sıkışınca gülüveriyor:

-Canım o zaman öyle demiştik!

Bir başka konu da, sobayı neden ben yakayım? Alt odada yakacaklar hazır, alın yakın! Neyse tatlıya bağladık, bundan sonra Abdullah Erçetin yakacak. Nasılsa konu Amerikan köylerine döndü. Bir şarkıda geçiyordu:

“O küçük bir köy evi, uzak ücra yerde,

İçimde bir sızıdır, binbir dert katar derde,

Annem beni beklerdi, her akşam çıkıp yola,

Boynuma sarılırdı, gözleri dola dola…. .

Girginkoç öğretmen öğretmişti. Köy yoksa bu şarkı neden söyleniyor? Gene bir tartışma başladı:

-Doç. İbrahim Yasa hiç köy yok demedi, bizdeki gibi dağ-bayır köy dolu değil! dedi.

Üstelik o şarkı, Amerika’da söylenmesine karşın söyleyenlerin geldiği ülkeden de getirilmiş olamaz mı?

Söz hemen şakaya dönüştürüldü:

-Bu şarkıyı belki de Kristof Kolomb söylemiştir. Daha neler!

Salona döndüğümüzde Bölüm Başkanı gelmişti. Yemekten önce gelmediğimizi düşünerek “Sobayı yakalım mı?” diye sordu. Az önce bana sataşanlar, koşuştular:

-Odun, çıra kibrit! Yok, yok, soba hemen yandı. İçimden gülüyorum, az önce yakınanlar en çok koşanlardı.

Önce ses seçimi denemeleri yapıldı. Bir süre piyanoda çalıştıktan sonra bu kez kemana geçildi. Kemanı Bölüm Başkanı çaldı. Kemancıların çoğundan daha başarılı oldum. Bölüm Başkanı taşı gediğine koydu:

-Kulak eğitilmişse zurna sesini bile ayırır. Bakın İbrahim, hiç bocalamadı! deyince oldukça rahatladım.

Arkasından müzik işaretleri tekrarlandı. İşaretlerin neden İtalyanca olduğu gene kurcalandı. Bölüm Başkanı:

-Azıcık müzikle uğraşan bunu bilir, Batı müziğini kilise geliştirmiştir. Katolik kilisesinin dili İtalyanca olduğundan sözler de İtalyanca’dır. Bütün bilimlerde böyle bir kural kendiliğinden olur. Edebiyatta Fransızlar öndedir, O nedenle Edebiyat Fransızların egemenliği altındadır. Yakın zamanlara dek makine egemenliği Alman_Avusturya ikilisinin elindeydi, O nedenle bir çok makine özellikle de silahlar hep onların adlarını taşırdı, Martin, mavzer gibi tüfeklerin adları hep onları bulan Alman bilginlerinin adlarını taşır. Şimdilerde bu dallarda roller değişiyor, İngilizler özellikle de Amerika bu konuda liderliğe oturmuş durumda. Bakın sinemalarda çoğunlukla Amerika öndedir. İngilizlerin postalları bile askerlerimizin ayağında İngiliz Başbakanının adını taşıyor. Muttalip sordu:

-Bizim adımızın geçtiği bir alan yok mu öğretmenim? Bölüm Başkanı bir an duraksadı, Muttalip’e bakarak:

-Var, var niçin olmasın? Herkes kendini beğenirmiş, toplumlar da öyledir, kendini beğenmeyen toplum olmaz. Biz de kendimizi teselli edecek buluşlar yapıyoruz. Örneğin çalışma üstüne buluşumuz vardır. Çalışan birini görünce “Gavur gibi çalışıyor!” deriz. Bakın Gâvurlar bunu demezler. Yemeklerimizin tadından söz ederiz. Yemek dediklerimiz de tatlılar, baklava falan. Gelgelelim bunlar iki yüz yıl önce ne ise bugün de odur. Adamlar, yolcular için küçük ekmek çıkarıyor, sandviç denilen yiyecekler, görürsünüz Ankara sokaklarında satılır. Ekrem duramadı:

-Bizim de simidimiz var!vBölüm Başkanı Ekrem’e dönerek nerde var?vO simit dediğin yiyecek bundan yüz yıl önce İngiltere’de mister Smith denilen biri tarafından yapıldığından adı simittir. Biz onu bizim deyip sahiplik pozu takınır, gururlanırız. Oysa bizim yaptığımız, günümüzde hâlâ köylerde yapılan, pazlama hamurundan küçük, bazı çevrelerde kolaç, ya da pide denilen hamur işidir. Bakın uygarlık denilen uyanmalar nasıl mantar gibi her yanda beliriyor. Oysa bizim halkımız üfürükçülerin elinde kıvranırken Avrupa’da neler oldu? Kuduz denilen hayvanları kıran afetin aşısı bulundu, İnsanların ayrı olan kan grupları saptandı. Telefon, elektrik, Radyo bulundu, deryalarda vapurlar, havalarda uçaklar uçuruldu, uzağa gitmeye gerek yok, yatağımızda rahat yatamazken bizi rahatsız edenlerin köküne kibrit suyu indirildi. İnsanlar savaşırken bile keşiflerini sürdürdü. Yurdumuzda bir âfet olarak bilinen sıtma, önlenebilir bir kontrol altına alındı. Uzatmaya ne gerek var, parçalanamaz diye kitaplarda yazan atom bile parçalandı da, yer yerinden oynadı. Biz hâlâ derin uykumuzda gibiyiz. Oysa Atatürk bunları bize veciz bir dille anlattı:

-Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak! Bunun bir de simgesi vardır, Güven Parkı. “Övün, Çalış, Güven!” Ankara’ya indiğinizde Güven Parkı’na uğrayınca benim bu söylediklerimi düşünün. Kemanlarımıza tel bulamıyorduk, savaş bitti diye seviniyoruz, insanlar teli bollaştıracak, ucu bize de gelecek, diye seviniyoruz. Bizim, öteden beri takındığımız bir tavırdır, onu, bunu biz yaptık! deriz. Tarih kitaplarında ben de okudum, Binbirfen, Mehmet ya da Murat Efendi, Galata kulesinden uçtu diye. Ben onu dinlerken ne denli mutlu oluyordum, anlatamam! Ne var ki aynı yıllarda Lindbergh adlı bir Amerikalı tek başına bir uçakla Atlas Okyanusu’nu aşarak Avrupa’ya geldi. Olayı düşünebiliyor musunuz; yıl 1927. Kaç yıl geçmiş 18 yıl. Oysa şimdi Amerikan uçakları Japon havalarında uçuyor. Amerika Avrupa arası ne kadardır, bilirsiniz. Bilmezseniz, Amerika Japonya arasını da öğrenin. Başka uluslar, buna uluslar demeyelim, insanlar nasıl çalışıyor?

Bizde küre harita yok, sizler öteki haritalardan da ölçebilirsiniz, Amerika Japonya arası nereden baksanız, Avrupa’nın birkaç katıdır.

Bölüm Başkanı:

-İşte böyle, “Dost acı söyler derler” deyip ayrıldı. O ayrılınca arkadaşlar bir süre efkârlandılar:

-Suçlu biz miyiz?

-Neden suçlu olalım, öğretmen, doğru düşünüp çok çalışmamızı öneriyor. Kitaplara da dikkatimizi çekiyor, okuduğumuz kitaplar da yapılan konuşmalar gibi tam doğru olmayabilir. Çünkü onları yazanlar da bilgilerini o tip yazılardan almıştır. Öyleyse onlara da fazla güvenmemeli. Kurtuluş, doğruyu öğrenmek için yabancı dil bilmek!

-Yabancılar doğruyu söyler mi?

-Onların söyledikleri doğru olmasa, bunca yenilik yapılır mı? Onlarda da doğru olmayanlar olabilir, onlardan da seçim yapmak bizim elimizde!

Yemekten sonra Prof. dr Köprülüzade Mehmet Fuat’ın, öteki adıyla Prof. dr. Fuat Köprülü’nün Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisini alıp Başkanlık odasına indim. Hasan Yılmaz sevindi, yalnız kalınca sıkılıyormuş. Onun da ödevleri varmış, yarenlik için gelenlerden hoşlanmıyormuş. Ben de öyle düşünüyorum, deyip kitabı açtım. Hasan, elimdeki kitabın kalınlığına takıldı:

-Abi bu ne böyle, bunu hep okuyacak mısın? Şiir kitabı olduğunu söyledim. Hasan buna daha çok şaştı:

-Bu kadar şiir? deyince açıkladım.

-Gelmiş geçmiş tüm Türk şairleri, yüz kadar var, onlardan 3’er 5’er örnek alınmış. Ben içlerinden gerekeni okuyorum! dedim. Arkasından da Hazreti Muhammed için yazdığı şiiri okudum.

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Gel, şefaat eyle kemter kuluna,
Aı güzel, kendi güzel muhammed.
Mümin olanları çoktur cefası,
Ahirette vardır, zevki sefası,
Onsekiz bin âlemin Mustafa’sı
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yunus neyler iki cihanı sensiz?
Sen Hak peygamberisin şek(l)siz gümansız
Sana uymayanlar gider imânsız
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yunus Emre

Hasan şiiri çok beğendi, başkasını da okumamı istedi ama, ödevinin olduğunu düşünerek, başka zamana bırakmayı önerdim. Kendi dersimin de olduğunu söyleyerek konuşmayı önledim. İyi de etmişim, gelen olmadı, geç vakte kadar çalıştık.

Yatınca, Bölüm Başkanının sorularını düşündüm. Avrupa Amerika arası ne kadar, Amerika Asya arası ne kadar, en az on kez hesaplamışımdır. Oysa b gün söz konusu olunca herkes gibi ben de sustum. Hani, çalıştıklarım? Oysa unutmuş değilim, dünya çevresi 360 çizgi. Londra yani Avrupa’nın batı ucu sıfır. (Griniç) Onun tam karşısına gelen çizgi de 180 olacaktır. Griniç’ten batıya gidince Amerika’nın bittiği yerden 180 derece arası ile Griniç’ten Japonya’ya kadarki boylamları öteki 180 dereceden çıkarırsam Büyük Okyanus tarafından Amerika Japonya arası uzaklık bulunur. Bu daha kısa yoldan da yapılır, Amerika batısı ile Griniç arası, griniç ile Japonya arası toplanıp tüm boylam sayısından çıkarılırsa Okyanus tarafından uzaklığı da öğrenilmiş olur. Kendi kendimi yedim. “Bayram geçince yağı başın çal!” demişler. Gene de doğru bulduğum için sevindim, bir fırsatını bulunca veremediğim cevabı, gecikmeli de olsa verebilirim. Kendi kendime güldüm. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e ne güzel demiştim:

-İvedi yanlıştan gecikmeli doğru daha iyidir! Hasan Ali Yücel, yüzüme bakıp elindeki kitabı kaldırarak:

-Bu kitabı okumaya hak kazandın! demişti. O gidince arkadaşlar beni kutlamış, ayrıca:

-Hasan Ali Yücel sana o kitabı alıp gönderecek! demişlerdi. Kitabı almış kadar sevinmiştim ama kitap falan gelmedi. Zamanla o kitap üstüne düşüncem değiştiğinden kaç kez gördümse de almadım. Onun olsun kitabı! demedim ama, ilerleyen bilgilerime göre ona gereksinim duymadım.

 

22 Kasım 1945 Perşembe

 

Yunus Emre’nin Mevlit’i konuşuldu. Benim de aklıma Mevlit deyince Mevlit yazarı Süleyman Çelebi geldi; o da şair, Hamdi Keskin öğretmen onu da ele alabilir. Eski şairlerimizi karıştırmak için aldım. Ayırdında bile değilim şairler arasında Süleyman Çelebi var mı? Olduğunu görünce üzüldüm, dikkatsizliğim giderek canımı sıkmaya başladı. Süleyman Çelebi de şairler arasına katılacak bir ad değil, Yıldırım Beyazıt’ın uyumsuz oğulları bir yığın çelebi arasında Süleyman Çelebi belleklerden uçuyor. Kitabımda bulunuşuna sevindim. Mevlit’in ilk sözlerini daha köydeyken öğrenmiştim, kitaba baktım, benim bildiğim gibi başlıyor. Emine Hatun… Hatun sözü beni Bursa’ya götürdü, Nilüfer Hatun, Taya Hatun, Edirne’deki Sittin Hatun. Derken yatakhanede yalnız kaldığımı farkedip toparlandım. Kapıda, ummadığım, Okul Müdürü Rauf İnan’la karşılaştım. Şimdiye dek hiç uğramamıştı. Beni görünce gülerek:

-Vazife mahallinde yakalanmak iyidir, bu vazifenin benimsendiğini gösterir! dedi. Arkasından da, beklemediğim bir söz söyledi:

-Bu ranzalar hiç de yakışmıyor, bunları bir değiştirsek diyorum ama yukardakilere bunu açmak oldukça zor. Ödenek deyince ürperiyorlar. Arkasından da:

-Bir gün olacak bu ama bakalım biz görecek miyiz?

İnanamadım. Bunu arkadaşlara nasıl söylerim? Söylesem kimse inanmaz!

Kahvaltıya ilk ben oturdum, gelenler soğuktan, kardan söz ettiler. Üstünde konuşmak istediğim konulara değinilmediği için sustum. Kalkmak üzereyken arz ve tûl dairelerinden söz edildi. (Enlem-boylam) Beklediğim olaydı ama zaman darlığından söze karışmadım.

Hamdi Keskin öğretmen de paltosuyla geldi, bu tür kılıkla derslere girmeyi sevmediğini ancak kış başlangıcında da soğuk algınlığına yakalanmak istemediğini anlattı. Sözü Yunus Emre’ye getirip “Derviş Yunus, bize de bol odun lutfetse de ısınsak” dedikten sonra, kitabını açıp şiirler okudu. İki şiir okuduktan sonra bize sordu:

-Bu şiirler arasında bir başkalık seziyor musunuz? Konuşanlar oldu ama, istenen cevap verilemediği için öğretmen kendisi bu kez Anadolu’da 8 Yunus Emre mezarının bir gerçek olduğunu, bu adı değişik insanların farklı yerlerde kullandığını, bir bakıma taklit modası yaşandığını anlattı. Aynı şiirleri bu kez bir daha okudu. Okuduğu şiirlerin şah beyitlerinde mahlazlar farklıydı, Derviş Yunus, Yunus, Miskin Yunus. Biçare Yunus değişikliklerin özellikle de işlenen konuların yüzeysel oluşları nedeniyle bir Yunus’un gerçek, ötekilerinse özenti Yunuslar olabileceğini söyledi.

Okur yazarlığı için de değişik söylentiler olduğunu anlatan öğretmen gerçek Yunus’un olduğuna inandığı bir dörtlük okudu.

 

Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaratılmışı severiz
Yaratandan ötürü!

 

Daha sonra da şahbeyitleri değişik örnekler verdi.

 

1.
İki cıhan zindan ise-Gerek bana bostan ola
Ne gam güssa günahıma –Çün inayet dosttan ola
Varam ben dosta kul olam –Her dem açılan gül olam
Ya söyleyen bülbül olam –Dutrağım gülüstan ola
Şükür Hak’k ı gördü gözüm –Erenlere toprak yüzüm
Söz bilene iş bu sözüm –Gerek şekkeristan ola
Aşkına doymadı özüm – Açılı ansızın özüm
Yunus Emre senin sözün –Alemlere destan ola
 
2.
Ben dost ile dost olmuşam- Kimseler dost olmaz bana
Münkirler bakar gülüşür –Selâm dahi vermez bana
Ben dost ile dost olayım – Ölmezden evvel öleyim
Canım kurban vereyim –Dünya bâki kalmaz bana
Ben aşıkı bîçareyim – Baştan aşağı yâreyim
Ben bir deli divaneyim – Aklımda yâr olmaz bana
Kimseler bilmez halimi – Aşk odu yaktı canımı
Seçmezsem soldan sağımı –Namusu ar olmaz bana
Sanurlar ki ben deliyem – Ben dost bağı bülbülüyem
Mevlânın kemter kuluyem –Kimse baha saymaz bana
Bülbül oluben öterim – Dost bahçesinde biterim
Gül alırım ül satarım – Bağü ban olmaz bana
Derviş Yunus nice diyem – Ben bu cıhanı terk edem
Yana yana dosta gidem – Perde hicap olmaz bana
 
3.
Hak müyesser olsa varsam – Güzel Kâbetullah sana
Bakuben hayranın olsam – Güzel Kâbetullah sana
Kara donunu bürünür – Arşla beraber yürünür
Sana varmayan yerünür – Güzel Kâbetullah sana
Gümüşten kapı açmışlar – Mermerilen döşemişler
Altın kuşak kuşatmışlar - Güzel Kâbetullah sana
Kabe’nin çevresi dağlar – Didar görmüş sular çağlar
Aşık Yunus urmaz ağlar –Güzel Kâbetullah sana
 
4.
Adım adım ileri – Bu alemden içeri
Onsekiz bin âlemi – Gördüm bir dağ içinde
Yetmiş bin hicapo geçtim – Gizli perdeler açtım
Ben dost ile irleştim – Buldum bir dağ içinde
Gökler gibi güledim – Yerler gibi inledim
Çaylar gibi çağladım –Aktım bir dağ içinde
Bir döşek döşemişler – Nûr ile bezemişler
Dedim bu kimin ola – Sordum bir dağ içinde
Deprenmedim yerimden – Ayrılmadım pirimden
Aşktan bir kadeh aldım – İçtim bir dağ içinde
Yunus eydur gezerim – Dost iledir pazarım
Ol Allah’ın didârın –Gördüm bir dağ içinde
 
5.
Ey aşk delisi olan – Ne kaldın perâkende
Ol seni deli kılan – Gene sendedir sende
Dünya ahiret ol Hak –Yer gök doludur mulak
Hiç gözlere görünmez –Kimbili ne nişanda
Ger meyhaneye vardım – Onsuz yer göremedim
Yine ona sataştım – kirdim ise külhanda
Bir nicesine kaç der – Bir nicesine tut der
Kaçanla bile kaçar – bile durur dunda
Bir nice kullasrını – Giriftar eden odur
Medet edip erişen – Oldur gene zindanda
Aydurlar Miskin Yunus – Niçin deli oldun sen
Akıl fikir kalmasın – İş bu sırrı duyanda

 

Öğretmen, verdiği örneklerin kesin olarak düşünülmemesi gerektiğini, yeni araştırmaların kesinlikle aydınlatıcı bilgiler kazandıracağını, gelecekte ise daha durulmuş söylemlerle daha inandırıcı bir Yunus Emre ile karşılaşacağımızı söyleyip ayrıldı. Yunus Emre adını çocukluğumdan beri duyduğumu anımsadım. Özellikle Abbas Amcam Nefes diye adlandırdığı şarkılarını çalarken söylüyordu. Kahvedeki konuşmalarda da zaman zaman söz edenler olurdu ama bu denli bir büyük şair olduğu söylenmezdi. “Şol Cennetin ırmakları, akar Allah deyu deyu” dizlerini daha sonraları arkadaşlardan da duymuştum. Ancak Yunus Emre’nin gerçekten yaşayıp yaşamadığı üstüne kimse konuşmamıştı. Az da olsa şimdi bir belirlenme oldu. Hacı Bektaşi Veli günleri. Tarih olarak (bizim tarihimiz) Orhan Bey zamanları. 1300’lü yıllar. Yeniçeri Ocağı’nın kurulması, Hacı Bektaşı Veli’nin Yeniçeri duası:

Allah, Allah, illallah, baş uryan, göğüs kalkan,
Dile al kan, sine püryan,
Bu meydanda nice başlar kesilir,
Hiç olmaz sora.
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan,
Kulluğumuz padişaha ayan,
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile,
Üçler, beşler, yediler, kırklar Nur-u Nebi,
Kerem-i Ali, Hacı Bektaş-ı Veli,
Dem-ü dermanına hu diyelim Huuuuuu!

Olaylar, genelde, Osmanlıların Rumeli Yakasına geçmeleri süreci. Gene de yaşadıkları günlerin tam saptanması yapıldığına inanamadım. Hacı Bektaşı Veli ile Mevlâna karşılıklı söyleşmiş, şimdi de Yunus Emre onlara katıldı, o da ikisiyle de söyleşmiş öyleyse bunlar aynı tarihlerde yaşamışlar. Yoksa onlar da mı ikizler? Özellikle Yeni Çeri duasının Hacıbektaş tarafından söylenmesine inanamıyorum. O zamanlar Osmanlı henüz Beylik olarak biliniyordu. Osman Bey, Orhan Bey gibi… Dua’daki padişahlık nereden çıkıyor? Yaptığımız gezide ne İznik ne de Bursa’da bir padişah izi görmemiştik. İşte Malik Öğretmene sorulacak bir soru!

Yemekte bunu açmayı tasarlarken beklemediğim bir olayla karşılaştım. Eski Kızılçullu müdürü Emin Soysal’la konuşuyormuşum. Önce önemsemedim, “Ne var bunda?” diyecektim. Olayın arkası gelince duraksadım. Emin Soysal, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’a karşı yazılar yazıp hesap soruyormuş. Ancak onun hesabı öyle sanıldığı gibi sen-ben değil, Köy Enstitüsü-Köy Öğretmen Okulu çekişmesi nedeni üstüneymiş. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i devirip gene Saffet Arıkan’ı bakan yapmakmış. Saffet Arıkan bu niyetle Hasanoğlan’a gelmiş, ben de onu karşılamışım. Okula piyano bağışlamak, işte bunun bir belirtisiymiş. Önce güldüm, ancak yaygın olarak bunların konuşulduğunu öğrenince önemsedim. Emin Soysal’ı bir kez uzaktan gördüm ama yaklaşıp konuşmadım. Ancak adını 1939 yılından beri duyuyorum. O zaman müdürümüz olan Nejat İdil’in Kızılçullu’dan geldiğini öğrenmiştik. Orada da bizim gibi bir Köy Öğretmen Okulu olduğunu öğrenince o okuldaki 66 numaralı öğrenciye mektup yazmıştım. Oradaki 66 numaralı öğrenci mektubuma karşılık verince arkadaşlığımız başladı, 66 numaralı Ziya Fikri Özlen’le arkadaşlığımız burada da sürüyor. Ziya ile mektuplaşırken okul öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız gibi müdürlerimizden de söz ederdik. Emin Soysal hakkında bildiğim bu kadar. Onun müdürlükten alınışını öğrenince üzülmüştüm. Bir şey bildiğimden değil, bizim çok sevdiğimiz müdürümüz Nejat İdil’e de benzeri yapılmıştı. Ne var ki, olayları daha üstteki kimselerle ilişkilendirip gereksiz düşler kurmuyordum. Hele Hasan Ali Yücel’i ayırıp Saffet Arıkan’ı bakan yapmak aklımın alacağı bir istek olamaz, deli miyim ben?

Olayı küçümser gibi tavır takınmama karşın içime attım.

Arkadaşlar, konuşup boşalıyor, onlar için konuyu sürdürmek pek önemli değil. Çünkü kendilerini belli bir yerde saymadıklarından sorumluğu da üslenmemiş oluyorlar.

Bölüm Başkanımız, Gezi programlarını tekrarlattıktan sonra serbest bırakınca Küçük odada piyanoya oturunca gene aynı olaya döndümse de konuyu uzatmadım. Bu kez de içime dönerek geriye doğru olayları düşündüm. Piyano geldiği zaman arkadaşlar yoktu. Onlar geldiğinde piyanoyu çalıyordum. Tüm arkadaşların piyanoya ilgisi görülmeye değerdi, bir bölümü piyano öğrencisi olmadıklarına pişmandı. Nedense bu ilgi bir süre sonra kesildi. İlk günler piyanonun kilitli olmasına sinirlenen arkadaşlar sonra sonra açık görseler bile pek ilgi göstermez oldular. Yoksa bu, böyle bir saçma iddiaya mı dayanıyor? Piyanonun demirbaşa kayıt sorununun, onun asıl sahibinin kim olduğu konusunun tartışıldığı günlere dönerek olayı çözmeye çalıştım. Bölüm Başkanımızın iyi niyetini düşünerek bunların olamayacağını, çünkü onun böyle düşünmediğini sanarak olayın abartacak bir yanı olmaması gerektiğini, buna kendimin inanmam gerektiği sonucuna varıp rahatladım.

Bizim dışımızdaki olaylara paralel, bizimle ilgili söylentiler de olabileceğini düşünmek bir ölçüde rahatlattı. Kırklareli’de karşılaştığımız eski yöneticilerimizden İlhan Görkey, Köy Enstitülerini bitirenlerin köylerde doğurduğu sorunların kolay çözülecek türden olmadığını, kendi bakanlığımız dışındaki Bakanlıkların bu olaya içtenlikle sarılmadığını anlatmıştı. Deneyimli bir yönetici olarak onun söylediklerinin küçümsenmeyeceğini düşününce iyice rahatladım. Ayrıca Hasan Ali Yücel aleyhinde İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin karşı oluşlarını daha önce duymuştum. Hasan Ali Yücel, üniversite içinde bir Yüksek Öğretmen Okulu açıp, liselere öğretmeni oradan yetiştirmeye başlayınca öteki fakülte mezunlarından öğretmenlik hakkını kaldırmış. Onların karşıcılığı bundanmış. Hiçbir öğretmenlik dersi ya da deneyimi olmadan öğretmenlik istemelerini ben de saçma buluyorum. Olayın üstünde durdukça gerginleştiğimin ayırdında olmama karşın kendimi tutamıyorum.

Yemekte, söz gene Sanat Tarihi ile Malik Aksel öğretmenden açıldı. O’na hazırladığım soruyu anımsadım ama dilimin ucunda olmasına karşın açmadım.

Birden, arkadaşlarla yapılacak paylaşımın benim çıkarımdan çok onların işine geldiğini düşündüm; neden hep ben? Soracaksam yarın derste sorarım.

Yemekten sonra Başkanlık odasına girerken bitişik kapıda Halil Basutçu ile karşılaştım. O da Başkan Hasan Yılmaz’ı aramış, bana takıldı:

-Adamın yerinde yok, gel bizim konuğumuz ol dedi. Girdim, onların yeri hem geniş hem de konuşacak kimse çok. Enver Ötnü, İsmail Koralay, Bekir Semerci hep oradalar. Çoktandır iki ikiye konuşmadığım Salih Baydemir beni görünce sahiplendi. Salih Kepirtepe’de Marangozluk bölümündeydi. Çok dikkatli çizim yapardı. Bizim atölyenin hemen hemen tüm çizimleri onun elinden çıkmaydı. Aynı dikkatle burada da plânlar çiziyormuş. Salih, gerçekte bizim Amuca Kabilesindendir, nedense kendisi bunu açıklamadı. Bu açıdan da bana yaklaşmadı. Bunu bile bile ben ona yakınlık gösterdim, övgüm de hep becerileri üstüne olduğundan aramızdaki gizi arkadaşlar çözemedi. Bir süre sonra Halil Basutçu bize katıldı, heykelden büstten söz ettik.

Yeni projeleri büyük Tarımcı Anıtından söz ettiler. Heykelin altı müze olacakmış. 40, 50 metre yükseklikte bir çiftçi, büyük bir altlık üstüne konacak. Çiftçinin, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un olmasını önerenler varmış. Önerenlerin kim olduğunu anlar gibiydim, ben demeden orada açıkladılar, başta Hürrem Arman, Rauf İnan, Ferit Oğuz Bayır adları sayıldı. Heykeldeki görüntü tohum atacakmış. Buna ben de söz ekledim; o denli büyük tohum atıcının yardımcısı olmalı, onu önerenleri de yanına ekleyin! dedim arkadaşlar güldüler.

Yatınca bir süre gene düşündüm; bir yanda kıvır zıvır olaylar üstüne didişme yapılıyor bir yanda da öcü korkusu yayıyorlar. Belli ki yaptıklarından o denli güven duymuyorlar, onları korkutan bir şeyler var.

 

23 Kasım 1945 Cuma

 

Abdullah Erçetin’e söyledim, soba ile ilgilenecek. Hemşerim Kadir alındı:

-Beni yok mu sayıyorsun Abi? Yavaşça Kadir’e:

-O nasıl olsa unutur, sen ilgileniver, onun gönlünü almak istedim! dedim. Hemşerim Kadir gene de arkasından sordu:

-Senin şu işin ne zaman bitecek?

-Gelecek cuma günü son! dedim. Hemşerim benden çok sevindi; besbelli yaptığı çıkıştan pişmanlık duymuştu. Babamın bir sözünü anımsadım, kurda sormuşlar:

-Senin boynun neden kalın? (Sağlam anlamında)

-Kendi işimi kendim yaparım da ondan demiş. Ben de kurt inancındayım, kendi işimi kendim yaparsam, rahat olurum. Bunları düşünerek bir süre bekledim. Herkes çıkmıştı ya da ben öyle sanmıştım, şöyle bir dolaştım, birisi yatıyor. Baktım, uyanık.

-Rahatsız mısın?

-Değilim!

-Neden kalkmadın?

-Sana ne? Şaşırdım. Gene de kızmadan görevimden söz ettim. Arkadaş, çok pişkinmiş:

-Görevini yaptın işte, çek git! dedi. Adını sordum, çekinmeden adını verdi:

-İrfan Özgül. Adını verince daha yaklaşarak hangi enstitüden geldiğini sordum:

-Haruniye! deyince daha yumuşayarak, bir görev yaptığımı, bu görevimin yatakhaneyi boşaltarak, yatakların düzgün bırakılması falan dedim. İrfan Özgül hiç umursamadı. Baktım ki anlamayacak boyundaki giysilerinden çekerek:

-Kalk, miskin, sana böylesi gerek! deyip bir de tokat attım. Kalktı ranzanın öte tarafına geçerek sızlanmaya kalktı. Bu kez de hemen yatağını düzeltip çıkmazsa nöbetçi ile okul müdürüne haber göndereceğimi söyledim. İrfan Özgül, söylediklerimi yapıp yatakhaneyi terk etti. Gereğini yapmıştım ama aklım bir türlü almadı, bu arkadaş neden böyle direndi? Ben hâlâ onun rahatsız olabileceğini düşünerek yan gözle karşı masaları aradım. Masada oturuyordu. Bir ara da güldüğünü gördüm. İçim rahatladı diyemem, ben nöbetimi daha sakin atlatmak istiyordum.

Arkadaşlar, durgunluğumu fark etti, sordular. Olayı olduğu gibi anlattım. Kimisi bıraksaydın, kimisi de daha fazla vursaydın! gibisine ölçüsüz sözler söylediler. Oysa ben, güzel güzel giden günlerin birinde niçin bu olay olduğunu düşünüyordum. Sonunda bu olayın, benim sakin olmamamdan kaynaklandığını, dünden beri beni düşündüren olayların sonunda sabırsız bir hava içine girdiğimi anladım. Neden vurdum? Vurmadan bunun çözümü olabilirdi. Hiç değilse nöbetçiyi çağırıp onun yanında okul müdürüne haber gönderebilirdim. Ne oldu şimdi, yok yere bir düşman kazandım. (*)

(*) İrfan Özgül başarılı bir çalışma süreci geçirmiş ki, Samsun Milli Eğitim Müdürlüğüne atanmıştı. Ben de Samsun Ondokuzmayıs lisesi öğretmenlerinden biriydim. Doğrudan bir ilişkim olmamasına karşın eski bir arkadaşın başarısına sevinmiştim. Benim anımsadığımı onun da anımsayacağını ya da o olayı anımsayıp bana kin tutacağını düşünmüyordum. Bir süre sonra bir bayram namazında yan yana durmuşuz, bakışarak selâmlaştık. Yurdumuz, o sıralar politik birtakım sarsıntılar geçiriyordu. Ancak adâlet mekanizmaları normal çalışıyordu. Buna karşın o günkü bayram söyleşisi görevlisi oldukça pervasız sözler söyledi. Bayanların başı açık gezmelerinin erkekleri kışkırttığından başladı, saçını kestiren, öylece başı açık sokağa çıkanların güne işlediğini, böylesinin nikâhından kuşku duyduğundan söz etti. Eşim öğretmen, saçı kesik, kızlarım da öyle. Samsun büyük bir il, iki yüksek okul, üç lise, iki kız, bir erkek sanat enstitüsü, altı ilkokul var. Öğretmen sayısı binlere yaklaşmış durumda, tüm kız öğrencilerin başları açık, saçları kesik. Bunları düşünerek ayrılırken Milli Eğitim Müdürümüze belki de bir şeyler söylemiş olmak üzere bu konuyu açtım. Örneğin hiç değilse Vali Beyin kulağına fısıldayamaz mı? İrfan Özgül hiç oralı olmadı:
-Onlar hep bunları söyler, kim kulak asıyor onların sözlerine! deyip yürüdü. Arkasından, durup baktım, sahiden umursamadan yürüdü gitti. Üzücü bir anıyı kafamdan atamadığımı düşünürken bir başkası tebelleş olmuştu. Gidip makamında mı çatayım, yoksa açık telefonla mı söyleyeyim? demeğe kalmadı, bir haber:
-Millî Eğitim Müdürü ayrılmış. Arkasından bir de söylenti: Giden Millî Eğitim Müdürü bir öğretmeni taciz nedeniyle uzaklaştırılmış. Doğru ya da yanlış, Ne var ki, bende oluşan sarılmaz bir değerlendirme, beynime yerleşti. Yatağını düzeltmeyi bir sorun yapan, gelecekte, hangi yetkide olursa olsun sorumluluk duymaz. Bir süre sonra bu olayı bir başka arkadaşıma anlattım. Arkadaş Millî Eğitim Bakanlığı önemli birimlerinde çalışıyordu. Gülümseyerek:
-Onu, onun gibi birilerini Bakanlık atamıyor, onlar partilerin kontenjanlarından gösteriliyor. Bakanlık onları kerhen görevlendiriyor! demişti.

 *

Soba yanmıştı, Malik Öğretmen gelir gelmez sobaya yaklaştı. Birden cesaretlendim, “Siz derse başlamadan bir soru sorabilir miyim?” deyince Malik Öğretmen güldü:

-Öyle sıkıştırır gibi hazırlık yapıyorsun ki, soruna karşılık veremeyeceğim zehabına kapıldım! dedi Sorumu doğrudan Yeniçeri Duası olarak değil de Osmanlıların Bursa’yı alışlarına bağladım. Bursa deyince öğretmen sözümü keserek:

-Sen benim korkum hilâfına sevdiğim Bursa’yı getirerek beni cesaretlendirdin! dedikten sonra Bursa üstünde uzun uzun durarak övgüler yağdırdı, Bursa’ya hayran olduğunu söyledi. “Edirne’yi severim, ancak Edirne’nin kuruluşu düpedüz Roma düzeni olduğundan, Osmanlılar ne denli donatsa da kendi benliğini kazandıramadı” deyip sözü gene Bursa’ya getirdi, Mevlânâ Celâlettin’in açık açık tarihli eserlerinin olduğunu, bu zamanın birkaç yıl farklı olsa da hiçbir zaman 1300 yıllarına yaklaşmadığını söyledi, gülümseyerek de:

-Öyleyse buna 14. yüzyıl dememiz olanaksızdır. Oysa Yeniçeri Ocağı kesinlikle 1320 yıllarından sonra kurulmuştur. Hacı Bektaş’ın da yaşadığı süre, Mevlânâ günlerine uyar. Onunda kendi yazmaları dışında düzgün tutulmuş Bektaşi cönkleri vardır. Bunların doğruluğundan bir kuşkumuz yok. Öyleyse senin sorduğun o Yeniçeri andı Hacı Bektaş Veli’nin değil ondan çok sonra onun postuna oturanların olabilir. Bakın Bursa ile ilgili bir başka menkıbe de vardır. Bu konuştuğumuz zamandan aşağı yukarı yüz yıl sonra Çelebi Mehmet, Anadolu’da ünü yayılan ozanlardan söz ederek, kendi ülkesinde neden bu tür ozanların yetişmediğini sorar, İlgili ozanlara da bir zılgıt vererek tezelden güzel eserler yazmalarını ister. İşte bu ozanların arasında bulunan Süleyman Çelebi ünlü Mevlit’ini bu istek üzerine yazar getirir. Yıl 1320’li yıllardır.

Malik Öğretmen bundan sonraki dönemlerde Osmanlıların adeta renk değiştirdiğini özellikle İstanbul’un alınmasından sonra o beylik dönemindeki utkularından sıyrılıp Bizans iksiri etkisinde kaldığını anlattı. Bursa ile yakın ilişkinin nedenini tekrarladı, çevrenin doğa güzelliğinin eşi benzeri olmadığını, dolaştığı Batı ülkelerinde kentlerin, çevrelerini öyle yapmak için çabaladığını oysa Bursa’da bunun kendiliğinden olduğunu anlattı. Emekli olunca da Bursa’ya yerleşeceğini söyledi, “emekli bir resim öğretmeninin başka bir dileği Allah’tan sağlıktır!” dedikten sonra bize bakarak:

-Eeee! benim bu denli önemsediğim Bursa’yı gezdiniz, anlatın bakalım sizler neler gördünüz? Oldukça çekingen başladıksa da ardından birçok yerin, eserin adlarını söyledik. Öğretmen genel olarak sanırım hoşnut kaldı:

Ayrılırken bana bakarak:

-Bakın soru sorulunca konu açılıyor, bizim dersimizde, genellikle konuşulan konuları gene gene didikleme şeklinde derinlik kazanır. Başka sorularınızı da beklerim! deyip ayrıldı.

Veysel Öğretmen, getirdiği kâğıtları dağıttı, konu seçimini bize bıraktı. Nota kitapları arasında Viyana Valsleri adlı bir kitap vardı, kapağında dans eden bir çift vardı, onu alıp çizmek istedim. Öğretmen gördü, gülümsedi, beğendi sandım geldi, kitabı alarak:

-Bundan esinlenerek dans eden bir çifti çiz! dedi. Vazgeçtim, Bergama Efeleri adlı bir kitapçık vardı, onun üstündeki resmi anımsayarak Hasan Çakı Efenin resmini çizdim. Ancak yüzünü kaba taslak bıraktım. Öğretmen beğendi:

-Öteki kopya olacaktı, bu resim oldu! deyip beni sevindirdi. Gene de ben ayırdında değilim, yaptığım da kopya değil mi? diye kendime sordum.

Yemekte yeni bir konu, Ders Uygulamaları! Enstitü bölümünde öğleden sonra atölye çalışmaları var. Olsa olsa çarşamba günleri iki boş dersimizi buna kullanırız. Kimi arkadaşlar:

-Bize ne? Bırakın Bölüm Başkanı kendi ayarlasın?

Bir anlaşmaya varamadan salona döndük.

Bölüm Başkanı gelir gelmez o konuyu açtı:

-Uygulama dersleri için iki yoldan birini deneyeceğiz; sizin bir boş saatiniz var, o gerçekte boş değildir ama, nedense doldurulmadı. Meslek Dersi konusu vardı, onda bir türlü anlaşamadılar! İsterseniz o saat boş oldukça, çarşamba günleri derslerimizi yapalım. Başka bir yol da sanat derslerinden kırparak öğleden sonraları yaparız. Arkadaşlar:

-Siz bilirsiniz! deyince Bölüm Başkanı çarşamba gününü seçti. Böylece, boş zamanımız olduğuna sevindiğimiz iki saat dolduruldu. Bir saati Uygulamalı Müzik Dersi, 2. saati de ders üzerinde değerlendirmelerle geçecek.

Öğretmen bundan sonra Müzik Derslerinin yurt çapında istenen ölçüde yapılamadığını anlattı, nedenlerini sıraladı. Yüzde hesabıyla yarısının halkın, dolayısıyla öğrencilerin isteksizliğinden kaynaklanmasına karşın öteki yarısının öğretmenlerin kusurlarından ileri geldiğini örnekleriyle anlattı. Öğretmenlerin müziği istekle seçtiği de söylenemez, cefferkalem (rastlantı olarak) Halkevleri’nde karşılaştığı müziği meslek seçenlerin arkasını getirmediğini, Alaturkaya çabuk kaydığını anlattı.

Öğretmen, sorumuz olup olmadığını sorunca arkadaşlar Çarşamba günkü olası dersimizi konu ettiler. Bölüm Başkanı bu kez biraz övüngenleşerek:

-Size birçok konularda eleştiriler getiriyorum, olanlar kadar becerilemeyen işlerden söz ediyorum, yeri gelince okul müdürünü bile eleştiriyorum, bunları neye dayanarak yapıyorum, aldığım Pedagoji Bilgilerime, çocukla Pedagoji üstüne olan bilgilerime! Kör kütük öğretmenlik yapılmaz. Yapılsaydı, eşeğiyle mahalle Mekteplerine yüz yıllar boyu gelip giden imamlar da yapardı. Ben yetiştim, bir Müzik Öğretmeni olarak diploma aldım, bilgim, tekniğim iyiydi. Cumhurbaşkanlığı Orkestra sınavlarını kazandım. Orkestranın çok statik havası benim hoşuma gitmedi, yaşam boyu şeflerin stakasına bakmak güzel bir olay değildi. Öğretmenliğe dönmeye karar verince onu da düşündüm. İyi bir öğretmen olabilir miyim? İşte buna da “Evet!” deme hakkımı kendimde bulamadım, sıvadım kolları, Pedagoji okudum. Okuduğum beni, bir önceki bilgilerimin çok önüne götürdü. Buna dayanarak sizin için de diyorum, “Çocuğun ne olduğunu anlamadan, iyi bir öğretmen olmak söz konusu olamaz. Bunun için herkesin Pedagoji öğrenimi yapmasını beklemiyorum, önemli olan çocuğu kendi gerçekliği içinde öğrenebilmek. Bunun başka yolları da vardır. Düşünün ki hiç okul görmemiş anneler çocuğu biliyor. Bunu nasıl beceriyor, sevgi ile. Pedagoji okumam bana salt J. J Rousseau, Pestalozzi, Herbart, Kerschentsainer’leri öğretmedi, çocuğa yaklaşmasının gizlerini öğretti. Ne hikmetse sizleri Pedagoji dışında bir yolla çocukların masum dünyasına göndermeye çalışıyorlar. Kuşkusuz onların da bir düşüncesi vardır. Ancak bunu tartışmaya da açmıyorlar. Okumuşsunuzdur, Köy Enstitüleri Müfredat Programı İş prensipleri üstüne kurulmuştur. İyi ama işler de çocuğa çocukluk ölçüleri içinde verilecektir. İşte burada Pedagoji karşımız çıkıyor. Bu konuda fazla söyleyecek söz yok, uygulanan programlarda bir aksaklık olduğu belli, öğretmen olacaksınız, çocukla ilişkinizin sınırlarını siz çizeceksiniz. Bunu kendinize göre yaparsanız, çocukları kaybedersiniz. Bunu nasıl yapacaksınız? Düşünün ki Pedagoji kuralları, Rousseau, Pestalozzi, Herbart gibi insanların ilkeleri üstüne kurulmuştur. Onlar bunları birilerinden okumamıştı. Öyleyse annelerin gösterdiği şefkati göstererek öğrencilerinize yaklaşabilirsiniz.

Öğretmen ayrılınca, Kepirtepe Köy Enstitüsü öğretmenlik Bilgisi Derslerimizi anımsadım. Okul Müdürü İhsan Kalabay da Pedagoji okuduğunu söylüyordu. Dr. Halil Fikret Kanad’ın Pedagoji kitabı ile Pedagoji Tarihi kitaplarını gösterince:

-O kitapları biz ders olarak okuyorduk! demişti. Haftada altı saat girdiği dersleri kitapsız olarak geçiştirmişti. Arada bir Rousseau falan diyordu ama, ne onun o fikirleri için geçirdiği çileli yaşamından ne de kitaplarındaki onca çarpıcı fikirlerinden söz etmemişti. Bir iki kez Emil memil demişti ama onlardan da habersiz olduğunu daha sonra Emil’i okuyunca anladım.

Ara ara burada da tanık oluyorum, Rousseau Emil’ini köye göndermiş, Köy Enstitüsü’nü bitirenler de köylere gidiyormuş, her biri birer Emil’miş. Burada doğru olan bir taraf varsa Köy Enstitüsünü bitirenlerin köylere gittiğidir. Ancak onlar Emil’in gittiği köylere değil, fitne ficir düzenbazlığının pazarlandığı köylere gidiyorlar. Onlar gitmeden önce kendi anne-babalarının bile kendilerinden kuşku duymaya başladığı evlerine dönüyorlar.

Bölüm Başkanının sözleri beni buradaki ilk günlere döndürdü. Sahiden, okuduğumuz derslerin adları bile farklı. Bir Askerlik Dersimiz bir de Devrim Tarihi dersleri tanıdıktı. Sosyoloji dersi, doğrudan köylerin durumları. Köylerin durumlarını da biz saptamaya çalışıyoruz. Kars/Cılavuz Köy Enstitüsü Müdürü açık açık Kars köyleriyle Trakya köyleri arasında 50 yıl fark var, diyor. Bu farka karşın bizim kafamızda bir köy oluşturuluyor. Bu hangisi acaba? Arkadaşımız Süleyman Karagöz, Edremit köylerini gezip anlatıyor (Köy Enstitüleri Dergisi Sayı 2), köylerin tüm okul sorunları çözülmüş, bir örnek veriyor; Göre köyü muhtarı Lise bitirmiş. Göre köyü ile Halit Ağanoğlu’nun söylediği köyler bir tutulur mu? Bu gerçekler bir yana itilerek belirlenmemiş bir köyü belleğimizde oluşturmaya çalışıyoruz. Şairin dediği gibi;

Orda bir köy var uzakta-O köy bizim köyümüzdür;
Gitsek de gitmesek de – O köy bizim köyümüzdür!
 Ahmet Kutsi Tecer

Hangi köy? diye sorma, demek ki birilerinin bildiği ya da bilmediği bir köy var, olsa olsa o köydür.

Resmen bir Sosyoloji konusu üstünde duruyoruz ama adı Sosyoloji değil. Psikoloji konuları üzerinde duruyoruz, dersin adı psikoloji değil. Ya Edebiyatlar için ne denir, Fuzuli, Baki, Nef’i kasidelerini okuyoruz, dersin adı Edebiyat değil. Bunları durmadan konuşuyoruz. Yabancı Diller için neden kitap kullanılmadığına ise hiç aklım yatmıyor. Daha ilk yıl Almanca dersine ne güzel başlamıştık. Gökşingöl adlı birinin kitabı vardı. Sonra kendi bakanlığımızın bastırdığı kitaplar çıktı. Ömer Uzgil Öğretmen onları çok övünce Orta 1. 2. 3 ile lise 1, 2, 3, kitaplarını alıp bir araya cilt yaptırdım. Onları okuyanların Almanca konuşabileceğini söylüyorlardı. Öğretmen ayrılınca bir daha Almanca okumadık. Yüksek Bölüme gelip Almanca Dersi ile karşılaşınca sevindim o kitaplarım işime yarayacaktı. Daha ilk derste onları elimde gören Doç. Niyazı Çitakoğlu:

-Bunlarla dil öğrenilemez! deyip dudak bükünce daha güzel bir yolla karşılaştığımı sanmıştım. Meğer Doç. Niyazi Çitakoğlu da “Bilgi kitaptan öğrenilmez!” diyenler taifesindenmiş. 3. öğrenim yılına girdiğimiz şu sıralarda elimdeki kitapların Orta 2. sınıfındaki bilmeceleri, şiirleri, Atasözlerini zaman zaman söyleyerek, arkadaşlar arasında, Almanca dersinde başarılı olarak alkışlanıyorum.

Bunları bir yana itip yarını düşündüm, her cumartesiden farklı, akordiyonu götüreceğim. Soranlara ne söyleyeceğim? İşin doğrusu. Ancak, Faik Canselen Öğretmenin dersine giremeyeceğim gibi konsere de yetişemeyeceğim. Bunu arkadaşlara söyleyemem, bir yalan uydurmam gerekiyor. Akordiyonu, İstasyondaki Emanetçiye bırakıp geleceğim, daha sonra alıp Etimesgut’a gideceğim. Durumdan Bölüm Başkanı haberli olduğundan, o açıdan rahatım.

Düşündüklerimi başarıyla uygulamışçasına gözlerimi kapadım. Bir de kesin karar aldım, bu konuyu daha fazla kurcalamadan uyuyacağım.

 

24 Kasım 1945 Cumartesi

 

İlk fısıltılar başlayınca uyandım, akordiyonu alıp hazırladım. Şarkı sözü yazdırmam gerekir düşüncesiyle Şarkı defterimi de kutuya sıkıştırıp, akordiyonu nöbetçi öğrenciyle durağa gönderdim. Böylece elimde akordiyonu gören olmayacak. Durakta, görenlere de durumu açıklayacağım.

Kahvaltıda her zamanki varsayımlar tekrarlandı, Bach, Mendelsshon, Wagner, Mozart adları sayıldı. Arkadaşlar tartışırken ben de olabildiğince akordiyonu az kimsenin görmesi plânları kurdum. Nöbetçi, ben trene binerken verecek. Ya veremezse! Böyle bir durumda alır akordiyonu geri götürür! Tren gelmek üzereyken kar atıştırmaya başladı, herkeste bir telâş, akordiyonu alıp bindim. Akordiyonu yan tarafa bırakıp pencereden kar yağışına baktım. Cebeci’de arkadaşlar inince azıcık buruktum ama, istediğimin oluşuna da sevindim. Garda inince bekleşen yolculara yaklaşıp ben de bir süre bekledim. Daha önce Nebahat’a, Faik Öğretmenin dersinden sonra geleceğimi söylemiştim. Gar oldukça koruyucu, fazla üşümedim. Saat 10:00’da Etimesgut’a vardım. Nebahat yer değiştirdiklerini, boş bir eski okula taşındıklarını söylemişti. Okulu kolay buldum. İlk izlenimime göre güzelce bir yer. Eski yer demiryolları binalarının bir kıytırık köşesiydi. Burası okul havası veriyor. Ayrıca, Nebahat’ in tanışlarından da azıcık uzak. Kolay buldum, oldukça da ısınarak girdim. Hava soğuk olduğundan, derslikte çalışma yapılıyormuş. Ben gelince sevindiler. Nebahat başlarındaydı. Başka sabahlar ağabeyler bekliyormuş ama bu sabah nöbet onunmuş. Bilmiyordum, Enstitü son sınıftan her hafta iki öğrenci orada kalıyormuş, pazartesi gelip cuma akşamı dönüyorlarmış. O nedenle Nebahat rahatmış. Nebahat adına buna sevindim. Nebahat ara verdi, öğrenciler dağıldılar. Yemekleri pişiren bayanla, genel temizlikleri yapan bay, karı-koca imiş. Bay hemen anlattı, Çifteler, Mahmudiye’de iki yıl çalışmışlar. Ne hikmetse kime sorsan, ucu bir bakıma Çifteler’e ulaşıyor. Müdür Rauf İnan oradan gelme. Bunların onunla ilgisi yok, biliyorum. Rauf İnan da sonradan gelme. Çifteler’in ilk müdürü Remzi İnanç’mış. Belki de bu ilişki Ankara-Eskişehir yakınlığından kaynaklanmaktadır. Mimar Mualla Eyuboğlu oradan gelme. Md. Yardımcısı Tahir Erdem, Yüksek Bölüm ilk Eğitimbaşı Tahsin Türkbay, Tarımbaşı İzzet Palamar, bizim Bölüm Başkanımız Mehmet Öztekin hep Çiftelerli. Çifteler’den gelen arkadaşların böbürlenmeleri bundandı.

Öğrenciler çıkınca ben de etrafa baktım, bina oldukça özenle yapılmış bir yapı. Mozaikleri var. Aklıma gene Rauf İnan takıldı:

-Belki de burasını ev olarak kapatmak niyetinde. Nebahat ilgimi görünce söylentilerden söz etti:

-Burası bir zaman Atatürk için yapılmış. Atatürk, yakındaki çiftliğini kurarken burada dinleniyormuş.

Öğrenciler toplanınca çalışmamıza başladık. Nebahat, bazı okul şarkıları öğretmiş, ayrıca gelen son sınıf öğrencileri türkülerle bazı oyunları da öğretmişler. Bunlar işimi kolaylaştırdı. Önce onların bildiklerini tekrarladık. Ara ara ben marş, şarkı, ne aklıma takılırsa onları, oldukça gürültülü çaldım. Akordiyon sesi onlara zaten yeter gibi, bir de duydukları bir melodi çıkınca dikkat kesiliyorlar. Şarkılardan sonra bir süre de oyunları tekrarladık. Nebahat muştuladı:

-Öğlede, teyzemlere gidiyoruz, eniştem izinli geldi, görüşmek istiyor. Bunu hiç düşünmemişim. Biraz gerildim, ama “Olmaz!” da diyemedim. Çocuklarla yaptığım güzel çalışmalar sanki geride kalmış gibi bir hava içinde, pek yabancısı olmadığım yere gittik. Teyze oldukça nazik, bir o kadar da donanmış olarak karşıladı. Enişte Bey biz oturduktan sonra içerden pijamalı olarak geldi, ağzında pipo, elinde bir nesne, konuşmak için pipo çıkıyor, arkasından takılıyor. Pipo bizim alıştığımız bir olay ama bu denli yakından da görmemiştim. Mahir Canova, Doç. İbrahim Yasa, prof. Hikmet Birant pipo içiyor ama, onları uzaktan şekil olarak görüyordum. Bu kez, Enişte Bey (Nebahat öyle diyor) yakınımda içti. Sabahattin Ali ile karşılaştığımı anımsadım; Konservatuvar’ da yönetici Nurettin Sevin’in odasına gelirdi, Enişte Bey gibi piposunu kurcalaya kurcalaya içiyordu. Enişte Bey konuşurken sık sık sağa sola da bakınıyor. Enişte sözü bana Muhittin Eniştemi anımsattı. İkisi arasında oldukça şekil benzerlikleri de buldum. Muhittin Eniştem de konuşurken elinde bir nesne ona bakarmış gibi başını çevirerek konuşur. Enişte Bey, Köy Enstitüleri üstüne de bir şeyler söyledi. Demiryolları yönetimi onlardan çok sızlanıyormuş; disiplinli bir takibi geliştirememişler. Birçok istasyonda eşyaları aylarca kalıyormuş. Okul durumunu sordu. Sonunda da Nebahat’ın orada, salt Ankara’ya atlamak için kaldığını, bu çilelere katlandığını anlattı. Anne-babasının sürekli rahatsızlıkları için bunu yapmak zorunda olduğunu söyleyince gözlerini bana çevirmesi, dikkatimi çekti. İçimden:

-Tıpkı, Muhittin Eniştem! dedim. O, köy yapımı giysiler içinde oturur, elinde lülesi tütününü çeker, bu ise renkli pijamalar içinde pipo tüttürüyor. Bir fırsat bulup teyzeye, kızlarının piyano durumunu sordum. Teyze bunu bekliyormuş, olayı baştan sona anlattı. Kızlarının gittiği okulda iyi bir Müzik Öğretmeni varmış, o ilgileniyormuş. Küçük bir grup oluşturmuşlar, çocuklar, cumartesi günleri buluşup birlikte çalışıyorlarmış.

Teşekkür edip ayıldık. Giderken içine düştüğüm sıkıntıdan kurtulmuş gibiydim. Enişte Bey söyleyeceğini söylemişti. Nebahat, Ankara’dan uzaklaşamaz. Sen de benim gibi ayrılıkları göze alırsan onun peşine düş; yoksa, umduklarını gerçekleştiremeyeceksin! Nebahat ya konuşmaları dinlemedi ya da benim yorumlayamayacağımı düşündü, neşeli neşeli öğrencilere katıldı, sabahki programımıza benzer bir çalışma yaptık. Ayrılırken öğrencilerden güçlü üç tanesi beni durağa kadar geçirdi. Garda kapalı Çayevine girip bir süre bekledim. Kırıkkale treni gelince ilk trene inen ben oldum. Yolcular geldi; bir bakıma iyi oldu, yolculara bizim arkadaşlar pek sokulmadıklarından kimseyle karşılaşmadan durakta indim. Durakta da Hasanoğlan köyünden yolcularla birlikte bizim salona ulaştım. Akordiyonu bırakıp yemeğe gittim. Tüm sakınmama karşın yokluğum konuşulmuş. Gerçek durumu saklayıp bir yalan uydurdum:

-Akordiyonun iki bas sesinde bir zırlama oluyordu, onu götürüp gösterdim. Düzelttiler. Görenlere söylersem abartılı konuşmalar yapılacaktı, o nedenle biraz ortalara çıkmadım! dedim. Gerçekten konserde olup olmadığım fark edilmemiş, içimden içimden güldüm. Neden konuşmadığımı soranlara da, akordiyon taşıdığım için yorulduğumu söyledim. Hemşerim Kadir sordu:

-Nasıl taşıdın o koca akordiyonu? Cevabım hazırdı:

-Atalarımız ne demiş; “Mandaya boynuzu ağır gelmez!” Ekrem bu sözü:

-Eşeğe semeri, derler! deyince ağzını kapattım:

-Onu bir gün senin için söylemek üzere ayırdım, kendime mandayı uygun buldum! deyince, hık mık, deyip gülmeler oldu. Ekrem kötü anlamda söylemediğini, buna hakkı olmadığını, o nedenle de benim söylediğimi söylenmemiş saydığını söyledi, konu kapandı.

Yemekten sonra Başkanlık odasına uğradım. Başkan Hasan Yılmaz telaş içinde, yarın Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş Eğitimbaşı Hürrem Arman bunu iki kez, okul Müdürü Rauf İnan da bir kez söylemiş. Hasan Yılmaz çok önemsiyor. Bir süre kimi olasılıklardan söz ettik. Genel Müdür son geldiğinde konuşulan konuları gözden geçirdik. Benim bu konudaki düşünceme göre Genel Müdür, kendi tasarladığı yeni bir konu yoksa bir önceki toplantı konularını açıp yeni söyleyeceklerini onlara ekler. Eğer yeni bir konu açacaksa onu şimdiden bulup üstünde yorum yapamayız. Ben gene de Dergi işinin ele alınabileceğini öne sürdüm. Bu nedenle geçen defa gönüllü çalışmak isteyen arkadaşlarla ilişki kurulmasını önerdim.

Yatınca, gene aklım Nebahat’a takıldı. Onca öğretmen içinde niye o oraya gönderiliyor? Akrabası olduğundan onun kendisinin istekli davrandığı kanım güçlendi. Enişte Bey de bu işe yatkın, belli ki onun da bu işte parmağı var. Ayrıca Köy Enstitüleri üstüne düşünceleri de besbelli olumsuz. Köy Enstitüleri yönetimlerinin D. D. Yollarına zararı oluyormuş. Benim bildiğim asıl D. D. Yollarının Köy Enstitülerine zararı oluyor. Kepirtepe’de iken çok iyi anımsıyorum, Lüleburgaz İstasyonuna iki kez adımıza gelen eşyayı alamadan geri dönmüştük. Eşya gelmiş ama teslim evrakı gelmemiş. Namık Ergin Öğretmenin söylenerek döndüğü bugün bile gözümün önünde! Babamın böyle durumlarda söylediği sözü anımsadım:

-Al biri vur ötekine! İkisi de o b…. soyu!

 

25 Kasım 1945 Pazar

 

Herkesin dilinde, Genel Müdür ne konuşacak? Konuşunca öğreneceğiz! diyenler oluyor. Böyle diyenlere gülenler olduğu gibi sinirlenenler de oluyor:

-Onu nenem de biliyor!

Gazeteleri izleyen bir grup, yeni partiden söz ediyor, bu yeni duruma göre bizim alacağımız tavırlar üstünde durulacağını öne sürüyor. Yeni parti hakkında hiçbir bilgim yok, ancak daha önce Atatürk zamanında kurulan Serbest Fırka hakkında belli belirsiz duyuntularım vardı. Akrabamız olan Kızılcıkdereli, çevresinde oldukça saygın sayılan biri, Atatürk oradan geçerken karşılamaya çıkmış. Ancak Serbest Fırkalı olduğunu saklamamış. Bir süre sonra çevresinde birileri onun hareketlerini sınırlandırmaya başlamışlar. Atatürk Lüleburgaz’a geldiğinde kendini C.H.P’li olarak karşılayan komşu köylümüz Zühtü Akın ise iki yıl sonraki seçimde Milletvekili olarak T.B.M.M’ye girmiş. Bu söylentilerin etkisiyle yapılacak yeni girişimlerin çok başarılı olacağını düşünemiyorum. Genel Müdür bu konuda aydınlatıcı bilgi verecekse sevineceğim! deyip konuşanlara karşılık veriyorum. Ancak arkadaşlar arasındaki konuşmalar, yer yer bizim Bakanlığa yaslandırılıp bizim piyano söylemlerine dek uzatılıyor. Hasan Ali Yücel gidecek, Saffet Arıkan gelecek! İşte ben bunu saçma buluyorum. Böyle bir durum olsa Genel Müdür gelir bize mi anlatır? Olay olup bittikten sonra belki bilgi verir. Böyle düşündüğüm için söylentilere aldırmadan Genel Müdür’ün gelip konuyu önümüze koymadan öne sürülen varsayımları umursamıyorum. Fısıltılar arasında Emin Soysal adı sık sık geçiyor. İşin ilginci Emin Soysal’ı ananlar daha çok Çifteler çıkışlılar. Azmi Erdoğan sordu:

-Bizim Çifteler kurucu müdürümüz de ayrıldı, o neden ses çıkarmıyor? Sordu ama kendisine sorulan sorulara karşılık veremedi:

-Sizin Müdürünüz, keseyi doldurmuş, kapağı İstanbul’a atıp ticaretini yapıyor, ondan haberin var mı? Bu kez de Çifteler eski Müdürü Remzi İnanç bir süre dillerde dolaştı. Kızılçullu Çifteler tartışması dışında oluşumuz nedeniyle kimi zaman rahatlık duymamıza karşın kimi durumlarda da dışında olmadığımız inancına saplanıyorum. Müdür Rauf İnan, Fikret Madaralı’yı neden kovarca yolladı? Dikkat ediyorum, ikide bir Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün kuruluşundan söz ediyor. İmece ürünüymüş, Çifteler-Akçadağ kardeşler elbirliği etmiş, Çifteler-Haruniye geri kalır mı? onlarda el ele vermiş bir bina kondurmuş. Böylece, Çiftele-Cılavuz, Çifteler- Arifiye, Çifteler-Savaştepe (O bu kadar uzatmıyor ama öfkemden ben uzatıyorum) diyor. Bir kere olsun Çifteler-Kepirtepe demedi. Sanki Kepirtepe’ye sırt çevirmiş gibi…

Neyse ki, kahvaltıda kimse bu konuya değinmedi. Genel dilek, sobayı yakıp rahat çalışmak!

Görevimiz değil ama salonun temizliğini düşünerek Abdullah Erçetin’le ikimiz dikkatlice sobayı yakıyoruz. Sobanın ilk yanışı sorun oluyor, yandıktan sonra yakacak eklemek kolay.

Küçük odada, 4’el Mozart sonat çalıştım. Faik Canselen öğretmen beğenmişti ama, bunun yeterli olmadığını, “önemli olan Selçuk öğretmeninin beğenmesi” dediğini de unutmuyorum. Bir ara Doğan geldi, arka köşede keman çalıştı. Metot ekzersizleri çaldığından etkilenmeden çalışmamı sürdürdüm. Sonatın hem Lehrer hem de Schuler bölümlerinin olgunlaştığına iyice inanınca Beethoven 4’ele geçtim.

Arkadaşların gitmeye başladığını duyunca piyanoyu kapatıp yemeğe gittim. Toplantı uzun sürerse Selçuk Öğretmenle karşılaşacak durumda olduğum güveni içinde masaya oturdum. Nedense konuşmak istiyorum, ne söylense karşılık verecek güçte olduğum duygusu içindeydim. Genel Müdür sözü edilince hemen:

-Genel Müdürün ne konuşacağını biz neden sorun yapıyoruz? Hele gelsin, konuşsun ona göre düşüncelerimizi söyleriz! dedim. Arkadaşlar sanki hazırmış, beni doğruladılar.

Yemekten sonra Hasan Yılmaz’la buluştuk. Başkanı, Eğitimbaşı Hürrem Arman da çağırmış, Okul Müdürü Rauf İnan da, ikisi de konuşma konusu hakkında bilgi sahibi değilmiş. Yalnız Hürrem Arman:

-Gelişmekte olan Birleşmiş Milletler politikalarının yurdumuza yansımaları üstüne kuşkularını söyleyebileceğini sezdiğini söylemiş. Birleşmiş Milletler! Gerçekten yeni bir durum; günlük gazeteler de bunu yazıp duruyor. Bunu duyunca, olayı iyice önemsemedim. Bu durum üstüne söyleyecek bir sözüm olamaz. Dikkatle dinler, genel durumu kavramaya çalışırım. Rahatlamış olarak Büyük Salona gittim.

Az sonra Genel Müdür yanında iki yabancı ile yardımcısı Ferit Oğuz Bayır, Okul Müdürü, iki eğitimbaşı ile öteki başlar (Müzik, Sanat, Tarım, Spor) sıralandı. Oturur oturmaz, Ferit Oğuz Bayır, Genel Müdüre bir şeyler söyledi.

Genel Müdür gülümseyerek:

-Biliyorum, hep sen mi konuşacaksın! diyeceksiniz ama merak etmeyin konuşmaya ben başlayacağım ancak konuşmayı olumlu yöne sizler çevireceksiniz buna inanıyorum. O nedenle ilk konuşmamı hoş görün! “Estafurullah!” diyenler oldu.

Genel Müdür bir kitap göstererek:

-Bu sizlere yetiştirilememişti. Sanırım o nedenle biraz yabancısınızdır! dedikten sonra Köy Enstitüleri Müfredat Programı sözünü etti. Sonra da Lise programlarının, Öğretmen Okulları programlarının benzeri konularının burada da olduğunu söyledi. Önce şaşırdım:

-Nasıl olur? Sözlerin arkasını bekledim. Genel Müdür sil yeni baştan Köy Enstitülerinin amacını açıkladı. Oradaki çalışmaların orijinalliğinden söz etti. Arkasından da kendilerine çok güven beslediği kimi arkadaşların (yeni, Yüksek Bölümü bitirenlerin) gittikleri Köy Enstitülerinde, orada çalışan Eğitim Enstitüsü ya da Fakülte çıkışlı öğretmenlerin ağzına bakarak “Kitap konusunu dile doladıklarından” söz etti. Arkadaşların sessizce dinleyişlerine de şaştım. Kimsede bir kıpırdanma yok. Müfredat programını kaba taslak biliyorum ama kalkıp tersini söyleyecek kadar da bilgim olmadığının ayırdındayım. Hiç böyle bir olayla karşılaşacağım aklımdan geçmediği için müfredat programını son günlerde gözden de geçirmemiştim. Genel Müdür, neredeyse Müfredat Programlarının gereksizliğini söyleyecekti. Hatta bir ara “her öğretmen, iyi yetişmişse, onun beyninde yapacağı işin müfredatı oluşmuştur!” dedi. Arkasından da kitaplara geçti. Kimi öğretmenlerin yazarlığa soyunup dar çerçeveler içinde ders kitabı yazdıklarını, bunu kendisi değil gene bir başka grup kitap yazıcılarının söylediğini sözlerine ekledi. Nahit Sırrı Örik’in İsmail Habip Sevük’ün Edebî Yeniliğimiz kitabı için yazdıklarını anımsadım. Genel Müdür bunda haklı idi ama tümden olmamasını nasıl isteyebilirdi? Neden Nahit Sırrı Örik’in olmamasını istediği hataların yapılmadığı kitap yazılmasın?

Genel Müdür, giderek daha sakin bir tavırla, Köy Enstitüleri için kitap da yazılacağını, onların bizatihi kitap okulu olmadığını zamanla tüm eksiklerinin tamamlanacağını anlattı. Sözünü kitaba döndürerek Köy Enstitüleri öğrencilerinin öteki okullara göre daha çok kitap okuduğunu cümle âlemin bildiğini söyledi. Cumhur Başkanımız İsmet İnönü bir gezisinde uğradığı bir Köy Enstitüsü öğrencisinin elindeki torbada kitap olduğunu görünce mutlu olduğunu söylemiş. Genel Müdür bunu oldukça mutlu bir yüzle anlattı. Konuşmasını bu bölümünün biraz tatsız olduğunu bildiğini, öteki bölümlerde güzel işlerden de söz edeceğini söyledikten sonra neden böyle konuştuğuna açıklık getirdi. Kimi Köy Enstitülerinde kimi pek samimi çalışmayanlar bulunuyormuş. Bunlar henüz ayıklanamamış. Bizden gidenler çoğalınca onlar peyderpey gideceklermiş. Bizimkilerin onlara arka çıkması, oradaki yöneticileri zor duruma sokuyormuş. Genel Müdür, bir süre de Köy Enstitülerinde yöneticiliğin zorluğundan söz etti. Konuşmasının burasında da çok yanıldığının ayırdına vardım. Genel Müdür, çıkmasını çok istediği Köy Enstitüleri Dergisi’ne dikkatli baksa oralarda çalışan çalışmayan yöneticileri çabuk tanır.

Genel Müdür sözünü tam olarak bitirmediğini ancak bu konularda bizim de düşüncelerimiz olabileceğini, sorularımız olacaksa onları konuşarak da bir noktada buluşabileceğimizi söyleyerek konuşmak isteyenleri sordu. Oldukça çok parmak kalktı. Genel Müdür gülümsedi. Ancak Hürrem Arman:

-Oooo, çok, bunları sıraya koyalım! deyip kaleme sarıldı, bakıp bakıp ad sormaya başlayınca parmaklar azaldı. Mehmet Kocaefe, Mehmet Toydemir, Niyazı Baykal, Haşim Kanar, Şükrü Koç, Hasan Özden, Hasan Serinken, Cemal Türkmen, Cemal Yıldırım, Fahri Özçelik adlarını yazdırdı. Adlarını yazdıranlar ayağa kalktı. Genel Müdür Haşim Kanar’ı işaret etti. Haşim Kanar, söyleyeceklerinin az önceki konuyla doğrudan ilgili olmadığını ancak Müfredat Programı gereği olabileceğini belirtip Köy Enstitüleri’nde yabancı dil derslerinin çoğaltılıp çoğaltılamayacağını sordu. Genel Müdür gülümseyerek:

-Elimizdeki imkânlar arttıkça onu yapacağız

İkinci söz Mehmet Kocaefe’ye verildi. Mehmet Kocaefe, yanılmıyorsa, bizden giden arkadaşlardan şikâyet gelmiş gibi anladığını söyleyip “Bu yeni durumlara ayak uydurmak istemeyen yöneticilerden gelmiş olamaz mı?” diye sordu. Hürrem Arman, düpedüz sesle güldü. Rauf İnan ise :

-Olur olur, neden olmasın? diye sordu. Mehmet Kocaefe hiç duraksamadan:

-Ben sorumu Genel Müdürümüzden sormuştum! dedi. Bir sessizlik oldu. Genel Müdür çok kez yaptığı gibi söze başlamadan sesini düzeltir gibi “Hı, hı!” yaptıktan sonra:

-Ben sözü şahıslara dökmeden genel hatlarıyla size duyurdum. Gerektiğinde işi şahıslara da dökeceğiz O işin icraat tarafı. Şimdilik iş o raddelere gelmedi, biz sinyalları alıyoruz. Gelecekte siz de aynı tuzaklara düşmeyesiniz diye konu ettim.

Üçüncü olarak Hasan Özden seçildi. Hasan Özden:

-Yeterli, yetişkin öğretmen bulunamadığına göre onlara yardım edecek kitap hazırlanamaz mı diye? sordu. Genel Müdür onu düşündükleri, onun da bir alışkanlığa dönüşerek vazgeçilemez bir gereksinim yaratacağı kuşkusuyla gerçekleştirmediklerini anlattı.

 Sıra Şükrü Koç’a gelmiş, Şükrü Koç:

-Köy Enstitüleri için ilerde tasarlanan Müfredat Programlarının ilk uygulaması Yüksek Bölümde denenemez mi? Bizim de kesinleşmiş bir müfredatımız yok. Var da biz mi bilmiyoruz? Gittiğim yerde ben hangi dersi rahat okutacağımı şimdiden kestiremiyorum. Benim bölümümden çıkan arkadaşlar, başka başka derslere giriyormuş. Ben, Köy Enstitüleri Müfredat programını okudum, kendime bir ders seçmiştim, Öğretmenlik bilgisi. Ancak burada bunu başaracak bilgiyi kazanamıyorum. Bakın burada:

-Eğitimi toplumsal bir işlev olarak tanıtmak deniyor. Eğitim sözü içinde büyüyorum ama eğitimin ne olduğunu bilemiyorum. Kişisel olarak bende oluşan eğitim fikrini ben doğru olarak öğrencime aktarabilecek miyim? Bunları burada tartışamıyoruz. Toplumbilim deniyor. Genel Pedagojik toplumbilim kavramları deniyor. Toplumbilim, bir bilim, ama bu bilimin sınırlarını ya da konusunun özünü tam bilemiyorum. Kendim, bir şeyler yapıp bir yanlışa da düşmek istemiyorum. Eğitimin toplumbilimsel anlamı diye bir başlık var. Eğitim tıpatıp yerine oturmadan onun toplumbilimsel yanlarını nasıl açıklarım?

Genel Müdür sesli olarak güldükten sonra:

-Okuyan, bilginin sınırsız olduğunu bilir, okumuşsun eksiklerini biliyorsun. Böyle konuşmana karşın sen gittiğin yerde istediğin dersi okutacaksın. O dersi okutamayacaklar, okumayanlar, araştırmaya yanaşmayanlar olacak. Güzel bir örnek verdin, bizim asıl sorunumuz da bu işte. Sizlere ders verenleri, bir çoğunuzun gıpta ettiği yerlerden seçtik. Toplum bilimi o dersi okutanın size anlatamamasını da ben anlamıyorum. Üniversite bitirmiş, bunun dahası var mı? Köy Enstitüleri’nin güzel tarafını göremeyenlerin sorunu bu işte! İnsanda kendi kendini geliştirememenin körlüğünü aşmak. Robinson Crusoe kitabını okumuşsunuzdur. Gelişmemiş memleketlerde her doğan çocuk bir Robinson’dur. Çevresinde başkaları vardır ama onlar çocuğa hep kendi beceremedikleri yaşam koşullarının olumsuz yanlarını verirler. Yaratıcı yanları gelişmediğinden deneye yanaşmazlar. Oysa yaşam, her doğan için sürekli deney gerektirir. Ancak deneylerin bir zor yanı vardır, bu kimi kez işkence sınırına dek gider. Deney bileğinde bilenmemiş iradeler buna yanaşmaz. İşte size dilediğiniz kadar örnek: Dünyada üstün bulunan toplumları inceleyin, kimler deneyden kaçmamışsa uygarlık denilen başarılı halkaya takılmış, yan çizenler de sömürge sultasına takılmıştır.

Köy Enstitüleri, formalite olarak birbirine benzer kişilerden oluşan insan toplulukları yetiştirmek için değil oranın çarkından geçip kendi cevherini bulup kullanan bireyler yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. Bunu halkımıza sözle anlatmak elimizde değil, belli bir zaman sonra onların bunu kendilerinin görmelerini bekleyeceğiz. Bu salt halkımız için değil, öteki kesimlerdeki kişiler için de geçerlidir. Buna, şu anda yönetim görevi yüklenmişlerin birçoğunu da katabilirsiniz.

Bu konuda konuşmak istiyorsanız bu dediklerimi düşünmek zorundasınız.

Sizlere, insanlığın unutmayacak derecede, yaşadığı bir büyük olaydan söz etmek istiyorum. Bunun birçok insan görür ama nedense üstünde pek durmaz. Şu bildiğimiz Amerika var ya, Birleşik Devletler, bu açıdan ilginç bir örnektir. Bilindiği gibi orası sonradan bulunmuş, bir süre yağma edilmiş, bir süre de sürgünler yurduna dönüştürülmüştür. Zamanla, kendi yurdundan bezenle de oraya gitmiştir. Ancak böylesi gidenler, kendi ayakları üstünde durmak zorunda kalınca, baba yadigârı yaşam övütlerini bir yana iterek lokmanın aslan ağzında olduğunu anlamış, yaşam savaşı denilen gerçeğe göğüs germek zorunda kalmıştır. Herkesin dediği gibi yetmiş iki buçuk ulustan kopup gelen insanlar, baba yadigarı geleneksel söylemleri bırakarak kendi bireysel güçlerine dayanarak yaşamayı öğrenmişlerdir. Birilerinin Pragmatik felsefe diye ad taktığı bu anlayış onlara yeni bir devlet anlayışı da oluşturmuştur. İşte A.B.D budur. Bireylerin zekâ karışımı toplumu değil, onların zekâlarının toplumudur. İnceleyince göreceksiniz ki, eski kökenli devletlerden farklıdırlar. Bu farklı olmaları, giderek öteki, o baba yadigârı sayılan devletlerin önüne geçirmiştir. Son iki büyük Dünya savaşını kazanmaları da bundandır. Örneğimizi uzatabiliriz. Geleneklerine en bağlı devlet olarak Japonya bilinir. Binlerce yıl önce kurdukları devlet şekli değişmeden sürmektedir. Buna karşın sahiden güçlüdürler. Yüzlerce milyonluk Çin ülkesine sık sık savaş açarlar her defasında zafer kazanırlar, kendi ülkelerini genişletip Çin ülkesini daraltırlar. Şanslıdırlar, kendilerini rahatsız edecek başka yalın bir ülke yoktur. Boğazına düşkün insanları andıran Rusya, sindirememesine karşın oralara dek gitmiştir. Oralara çok yakın Japonya için fazla sorun olmaz, bir çatışma sonunda Japonya kazanınca, Japonya, büyük bir ün kazanmıştır. Artık dünya devletleri arasında yeri vardır. Ayrıca, geleneklerine bağlı hanedan yönetimlerindeki uluslar için de örnek duruma gelmiştir. Buna Japonya kendisi de inanmaya başlamıştır. Bildiğiniz gibi 1. Dünya savaşında önce bir tarafa yaslanmış, bundan cayarak öbür tarafa sıçramış, sonuçta bir zarar görmeden paçayı kurtarmıştır. Ancak bundan ders almamıştır. Alman İmparatorluğunun, Osmanlı İmparatorluğunun, Avusturya İmparatorluğunun, Rusya imparatorluğunun yok olma olayını hesaplayamayan Japonya bu kez de kendilerinin mağdur edildiğini ortaya atan, imparatorluklar kalıntıları üstünde hak savunan yeni ülkelerle işbirliğine girmiştir. Japonya tıpkı 1. Dünya Savaşındaki çalımıyla, Çin’e her zaman yaptığı taktikleri bu kez tüm dünyaya uygulayarak savaşa girmiş, eski taktiklerini, ani baskınlarla (Çin’de yaptığı gibi) Uzak Doğunun birçok yerini işgal etmiştir. Savaşın Batıda uzaması, işine yaramış, dur-sus bilmeden baskınlarını sürdürmüştür. Ancak, Batıda umduğu gibi direnilememiş, Japonya’nın beklemediği bir sırada cepheler çökmüştür. Bu şu demektir:

-İşte geleneksel söylemler içinde ninni dinler gibi yetişenlerle, ekmeğini taştan çıkaracak bireysel dirençli insanların karşı karşıya gelmesi gerçekleşmişti. Japonya, baskınlarını sürdürür ya da sürdürdüğünü söylerken, Japon gençleri, harakiri marakiri numaralarını sürdürür, öteki ülkelerde bazı bağnazlarla gerçekten önünü göremeyecek kadar kör-kütük kimileri çevresine Kutsal Hiro-Hito masalları yayar, Kutsal Japon gelenlklerini abartarak anlatırken 10. 000 km. öteden Sam Amca, geldi, Japonya’nın kalbine bombaları yağdırdı. O ebedî savaştan falan söz edenler küçük dillerini yutarken Kutsal Hiro-Hito, o kutsal Japon İmparatorluğunu, 24 saat içinde Amiral Mac Arthur’a teslim etti. Böylece, birilerinin efsaneleştirdiği Japonya, uluslararası alanda küçük devletler arasında yerine bir daha kıpırdamayacağına söz veren çocuklar gibi oturdu. Bu örneği özellikle seçerek verdim. Sorun soruşturun, bu iki ülkede yetişmiş bireylerin tavırlarının da devletlerinin tavırlarına uyacağını göreceksiniz. Bundan bizler de ders çıkarmalıyız. İşte biz de, bireylerin bağımsız düşünüp, bağımsız olarak içinde bulunduğu toplumuna uygun gelişmesini istiyoruz, Az önce okutacağı dersler için kaygılanan arkadaşa hiç şaşmadım, işin ilginci arkadaşınız bir yıl kadar önce Köy Enstitüleri üstüne güzel bir yazı da yazmıştı. Köy Enstitüleri’ne özbeöz Türk eseri diyebilmişti. Bunu diyenin kaygılarını paylaşmamak mümkün değildir. Eksiğimiz yok değil, çok, hem de pek çok. Daha neyi tamamladık ki? Bunun bilmenin bilinci içinde görevimizi yapmak zorundayız. Bu sorunu, ısmarlama söz oyunlarıyla değil kendi düşüncelerimizle çözelim! Benim, sözlerim bugünlük burada bitecek. Bu konu bizim davamızın, özü değil ama çevremizdekilerin en çok sarıldığı en ucuz söz götürecek tarafı olduğu için üstünde duracağız. Bir başka toplantıda gene tartışalım!

Genel Müdür sözünü bitirince birkaç arkadaş alkışladı. Kısa bir sessizlik oldu, ardından tüm salon alkış sesinden inledi. Önce alkışlanıp durmasını düşünürken sonradan alkışların, belli bir işaretten geldiğini sanmıştım. İlk aklıma da Hürrem Arman’ın işmarıyla olabileceğini düşünmüştüm. Oysa baktım Hürrem Arman kalkmış, bir kolunun altında dosya, öbür eli sandalyede. Rauf İnan’la Ferit Oğuz Bayır, Genel Müdürün karşısındalar. Belli ki arkadaşlar içlerinden gelerek alkışladılar.

Konuklar gidince bir süre kimse yerinden kalmadı. “Ne oldu şimdi?” “Bu neyin nesi?”, “Ayıkla pirincin taşını!” türü sözler söylendi. Ahmet Allı sordu:

-Robinson kimdi? Birisi de:

-Amerika’yı buldu, unutun mu? Kadir Aytekin:

-Öğrenmemişti ki unutsun!

-O sensin!

-Vallahi siz adam olmazsınız!

Ahmet Adnan Adıvar’ın kitabını anımsadım:

Dur Düşün! Düşünebilirsen eğer!

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ