Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

46 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köyde Rousseau Okumak, Düşünmeme Rahatlığını Sezmek!

 

20 Temmuz 1945 Cuma

 

Ablam, ya çok bunalmış, ya da bana duyurmak için Zülfü’ye çıkışıyor:

-Yeter Zülfü’cüğüm, biraz ara ver, sonra gene ağlarsın! Arkasından da “Eee, ee, deyip beşiği oynatıyor. Beşik, yarı daire yuvarlaklığında tekerimsi bir ağaç işi. İki tarafa gelip giderek sözde çocuğu hareketlendiriyorsa da, bence, hızlı hareketlendirilince bebeğin başı kesinlikle rahatsız oluyor. Bebek çaresiz, başının dönmesi sonucu uyusa da bu sağlıklı uyuma olamaz! Bunun yerine asma salıncağı önermeyi düşündüm. Sordum, salıncağı da varmış ama salıncağı istediği yere götüremediği için ablacığım, beşiği kullanıyormuş:

-Beşik nereye olsa gidiyor, ben de bir yandan işimi yapıyorum! diyerek ablam, çaresizliğini belirtti.

“Hayat” dediğimiz, odalara girişin tavanında takılı çengeli görünce salıncağı asıp, sallayabileceğimi söyledim:

-Kitap okumama bir engel olmaz! Ablam önce direndi ise de salıncağı takıp hazırladım. Ablam, bebeği kendim alıp koyacağımı sandığından telaşla:

-O daha çok küçük dayısı! deyip, Zülfü’yü salıncağa yerleştirdi. Ben çok doğal karşıladım, Zülfü salıncağa konur konmaz, uyudu. Üstelik öyle bir uyuma ki, baktım, yüzü güler gibi, buruşup geriliyor, titrer gibi yapıp gülümsüyor; sürekli ağlayacak gibi yüzünü buruşturup arkasından belli belli gülümsüyor. Ablam bu olaya biraz şaşmış durumda, bir yandan gözü arkasında, fazla hızlı sallanırsa düşer mi? Kaygısını anladım; söz verdim:

-Çok yavaş, belli belirsiz sallayacağım! Öyle yaptım. Ablam, inanamadı mı, kaygılandı mı, geldi geldi baktı. Gerçekte olayın ben de ayırdında değilim; ablam uzun uzun uyuma ya da sürekli ağlamadan ne kastediyordu? Saat kolumda olmasına karşın bakmamışım; bir süre sonra bebek gözlerini açtı, esnedi, kıpırdandı. Ağlamadı ama ağlar gibi sesler çıkarınca ablam, alıp içeri girdi. Gönlümce okuyamadımsa da gönül rahatlığı içinde kahveye indim. Neredeyse babam su almaya gidecekmiş. Yetiştiğime sevindim. Önce Bekâr Hasanların kuyusundan içme suyu, sonra da Abbas Amcamın kuyusundan temizliklerde kullanmak için su getirdim. Babam ne düşündüyse, gülerek:

-Köyde kalsaydın belki her gün bunları yapacaktın! dedi. Birden irkildim, babama izinli gelip gittikçe okulda iş yaptığımızı hep anlatmıştım. Babam, Yeni Bedir’deki Kamber Amcama gelir, geldikçe de okula uğrar, oradaki çalışmaları görürdü. Okulun artezyen suyu Yeni Bedir’in yakınında, yol üstündeydi; oradan okula dek bahçelerde sürekli öğrenci çalışıyordu. Okul binası çevresi bahçelerinde sürekli öğrenciler vardı. Bunları babamın görmemesi olanaksızdı. Durum böyleyken babamın beni işten uzaklaşmış biri gibi görmesine şaştım. Belki de babamın okuyanların genelde iş dışına kaydığını bilmesi, beni de öyle sanmasına neden oluyordu. Herhangi bir açıklama yapmaksızın:

-Senin yaptıklarını yapacaktım, bunda şaşılacak bir şey mi var? dedim. Babam sustu. Ancak susması da bana dokundu. Daha doğrusu içimde, babamı rahatsız eden bir nokta olduğu kuruntusu uyandı. Susmam gerekirdi belki ama susmadım; babamın ağabeylerime sık sık söylediği bir sözü anımsattım:

-Sen, sık sık “Gâvur gibi çalışmalı!,, derdin. Kitaplarda Gâvurların nasıl çalıştığını hep okuyorum. Öğretmenlerimiz de hep bunu söylüyor:

-İnsan kendi işini kendi görmeli!

Babam:

- Haklısın, ben hemen öyle söyleyiverdim! deyip işine koyuldu.

Eve dönünce kitabı açıp kaldığım yerden okumaya başladım.

Rousseau’nun babası, söylediğine göre, ikinci kez oğlunu bırakıp gitmek zorunda kaldı. Hem de bu kez bir daha görüşmemek üzere. Pek anlayamadım ama onların yaşamları bizden çok farklı galiba! Yoksa yazarken mi değiştiriyorlar? Ünlü bir saat ustası olarak Osmanlı Sarayı’nda kaldı. Kaldığı süreci tam anlayamadım; döndü, baba oğul buluştular. Sonra neler olduysa baba bir kavgaya bulaştı, bir daha da geri dönmemek üzere gitti. Bu tür gidiş gelişler, Julie yahut Heloise’de de vardı Saint Preux birkaç kes kaybolup dönmüştü. Bakalım baba Rousseau ne yapacak! Gene de çocuk Jean Jacques adına üzüldüm. Babasından ayrı kalmasına karşın, babasının kardeşi (Rousseau ona dayı diyor) Gabriel Bernard, Rousseau’ya sahip çıkar.

Kendi oğlu da vardır. Oğlunun İstihkâm subayı olması için ona matematik öğretirken ilgilenen Rousseau bir ara matematiğe de ilgi duyar. İki yıla yakın burada kalan Rousseau, inanılması güç bir duygusal gelişme gösterir. Kendi anlattıklarına göre bulunduğu yerde görevli (Öğretmen durumunda, kendisinde on, on iki yaş büyük) iki bayan vardır, Matmazel de Vulton’la Matmazel de Goton. On bir yaşındaki Rousseau bunların ikisine de aşık olmuştur. Oysa bu iki bayan, Rousseau’nun deyişiyle birbirine zıt karakterde insanlardır. Ne var ki Rousseau ikisine de tutkundur. Bir yerde şöyle demektedir:

-Matmazel Goton’un bana gösterdiği yaklaşımı bir başkasına da yapabileceğini düşünseydim ona karşı bir Türk (*) gibi, bir kaplan gibi tavır takınırdım!

(*) Türk gibi, benzetmesini Rousseau mu yaptı yoksa çevirenler mi? Bunu çok önemsedim, ancak araştıramadım)

Bu yakınlığı salt kendi açısından değil, karşısındakinin de kendine karşı olabileceğini düşünmesi ilginç. On bir yaşımda benim de bir sevgilim vardı ama, onu ben nasıl seviyordum, sorsalar bu konuda ne söyleyebilirim? Duygusal bir yan olmadığı kesin. Annelerimiz kendi aralarında konuşmuşlar:

-Çocuklarımız doğar, yaşama şansları olursa onları birlikte büyütelim, aynı cinsten olursa arkadaş, ayrı cinsten olursa evlendirelim! demişler. Biz doğunca da bize:

-Siz göbekten nişanlısınız! dediler. Neyse bu, biz bunu sürekli dinledik. Kapı komşuyduk, Okula gidene dek, günlerimiz bir arada geçiyordu. Bir de sıfat takılmıştı: “Yavuklu!,, Ağabeylerim, ablalarım sürekli bunu tekrarlıyordu. Okula başlayınca, kıskanmaya başladım. Bende beliren kıskanma duygusu, yavukluma da yansımış olacak, benden olabildiğince uzak durmaya başladı. Bu uzak durma, başkalarına karşı bir tavırdı, yalnız kalınca eski durumumuzda bir değişme olmadığını anlıyorduk.

Kitabı bırakıp bunlara daldım. Biberlerin de sulanma günü, babam biberleri gün batarken sulamamı önermişti. O saatlerde sulanırsa daha yararlı olurmuş. Su kaplarını alıp Biberliğe (Biber, patlıcan, domates, daha başka ekilenler olmasına karşın Biberlik deniyor) indim. Sulama bitince yakındaki bostana baktım. Karpuzlar, köklerinin arasından özel olarak sıralanmış gibi düzgün görünüyorlar.

Babam “Canın sıkılınca bostana gidelim, ters büyüyen karpuzları çevirmek gerekiyor, zaman zaman gidip yaptım, ikinci döl yetişiyor, onları da gözden geçirmek gerekiyor! demişti. Babamın “ikinci döl” dediği karpuzları da öğrenmiş oldum. Çekirdekten çıkan fide büyük yaprak açmaya başlayınca bir, iki, üç, hatta dört kola ayrılır. Her kol belli bir yerde çiçeğe durur. Birinci çiçekten olan karpuz birinci döl sayılır. Çiçekler belli bir boğumdan çıkar, karpuz oradan beslenerek büyür. Ekilen toprağın verimine göre, biraz da karpuz tohumu yardımcı olursa (İyi cins çekirdek) dört beş döl alınırmış. Babam ilk dölleri hep oturtmuş. Oturtulmazsa tüm karpuzlar bozulmaz. Ancak karpuzun toprağa yatan bölümü genelde açık renkli, bazen de düpedüz beyaz olur. O beyazlık karpuzun görüntüsünü bozduğu gibi içinde de bir katılaşma oluşur. Karpuzun doğal büyüyüp olgunlaşması, olması gereken şeklinde büyütülmesine bağlıdır. Düzgün büyümüş karpuzlar satışta da alıcıyı çekmektedir.

Kahveye dönünce babama bostana uğradığımı, 3. dölün de yetiştiğini, yarın gidip çevirmeyi önerdim. Babam “onlara daha vakit var” deyince duraladım. Karpuzları oturtmak için bir başka koşula da uymak gerekiyormuş. Karpuz biraz büyüyüp tüyünü atmalıymış. İçimden:

-Karpuzun tüyü mü olur? diyesim geldi ama sustum; babam, aklımdan geçeni okumuş gibi açıkladı:

- Karpuzun bir hızlı büyüme evresi vardır, o süreçte ellenirse örselenir.

Eve çıkınca nedense kahveye dönmek istemedim. İtiraflar’ın belli yerlerini tekrar tekrar okumak gereğini duyduğumdan kimi yerlerde olaylara dalıp gidiyorum.

Damattan mektup gelmiş, Gülsüm bana getirdi, damat bana da selâm yazmış. Mektuba bakınca üzüldüm, Damat, Gülsüm gibi ilkokulu bitirmiş. Yazısı, çekirge sürüsü geçmiş hubûbat tarlası gibi, harflerin her biri başka yönlerde. Üstelik, hiç okumamışlar gibi mektuba “Önce selâm”la başlıyor. Önce selâmla başlıyor demem de gereksiz, mektup baştan sona selâmla sürüyor. Okula gitmeden önce zaman zaman Küçük Ablama inince komşusu bir yaşlı kadın gelir, bana, askerdeki damadına mektup yazdırırdı. Mektubu ben yazıyordum ama sözler onundu. Başlangıçta “Evvelâ mahsus selâm ederim”le başlanırdı. Bir ya da iki mektuptan sonra ona uymayarak, Ahmet Korkut Öğretmenin öğrettiği gibi yazmaya başladım. Benim yazdığım mektuptan sonra damat bana teşekkür etmiş, mektupları dağıtan çavuşun kendisi kutladığını da sözlerine eklemişti. Yazım da çok düzgündü. Gülsüm’e bir şey demedim ama, köy okullarında yazmaya önem verilmediği kanım perçinleşti. “Bakalım bizim Köy Enstitülülerin öğrencileri nasıl yazacaklar?” deyip yatağa uzanarak erkenden gözlerimi yumdum.

 

21 Temmuz 1945 Cumartesi

 

Erken uyandım. Erken dediğim, herkes işe gitmiş, bana göre erken. Zülfü ağlamayı sürdürüyor. Gittim baktım, gözler yumuk, sanki uyurken ağlıyor. Ablam rahat:

-Karnı tok, bebekler, büyürken hep ağlar, ağlaya ağlaya da büyürler. Ablam bana da dokundurdu:

-Sen de çok ağlıyordun! deyip her zaman tekrarladığı olayı bir defa daha anlattı, Yunan işgali sonunda Rumlar çekilirken, özellikle geceleri köyleri basıp soygun yapıyormuş. Bu soygun sırasında özellikle altın toplamak amacıyla kadınlara eziyet edip, gizli paraları varsa çıkartıyorlarmış. Bunun korkusundan insanlar geceleri kırlara çıkıp gecelerini kırda geçiriyormuş. Ben çok ağladığım için sesim duyulur kaygısıyla annem babam, topluluklardan uzakta geceliyormuş. Sığındıkları yer ise köyün kuzey tarafındaki derin bir çukurlukmuş. Çünkü ses çukurluktan fazla dağılmıyormuş. Mevsim güz olduğu için havalar serinlemeye başlamış. Bu nedenle oldukça yüklü gelip gidiliyormuş. Bir keresinde ise oldukça çok yağmur yağmış. Yağmurdan habersiz olan annem-babam yatarken su basmış. Su içinde havanın aydınlanmasını beklemişler. Hava aydınlanınca, ıslak, çamurlu bir durumda eve dönmüşler. İşin ilginci ben o gece hiç ağlamamışım. Ablam ay olarak söylemiyor salt “Güzün!,, diyor. Güz dediği ise eylül, ekim, kasım ayları. Bir de ekleme yapıyor:

-İnsanlar gündüz çiftlerini sürer, gece de kırlara çıkıp gecelerdi! diyor.

Zamanı, kendi bilgimle saptamaya çalıştım. Lüleburgaz’ın Kurtuluş Günü 10 Kasım 1922. Bu tarihte Yunan askeri Lüleburgaz’ı terk ettiğine göre anlatılan olayların büyük bir olasılıkla eylül, ekim aylarında geçmesi gerekir. Ekim işini düşünürsek, besbelli Ekim ayındadır. Çünkü ekimler gerçekten Ekim ayında başlar.

Zülfü’nün ağlamsı beni çocukluğuma götürdü. Anneler, çocukları için ne zahmetler çekiyor, çocuklar bunun ayırdında değil. Ancak anneler, sanırım bunu çocukluklarında beklememesine karşın bunu büyüdüklerinde ödemelerini beklerler. Beklemeseler bile büyüyen çocuklar bunu ödeme sorumluluğunu duymalıdır. Köydeki anne-babalı büyümüş şimdilerde söz sahibi kimselere bakıyorum; bunu gereğince yapan pek az kimse var. Gördüğüm kadarıyla yaşlılar hep dışlanmış durumda. Erkeklerden, babamın yaşında olanlar hep sinmiş, oğullar söz sahibi. Yaşlı kadınların zaten oldum olası sesleri çıkmıyor. Kendimi düşündüm, babama nasıl yardım edebilirim? Kars/Cılavuz Köy Enstitüsüne ya da Erzurum/Pulur Köy Enstitüsüne atansam babamı götürebilir miyim? Götürdüğümü varsaysam, orada onun gönlünce bakabilir miyim?

İçim buruklaştı, kalkıp kahveye indim. Gramofonu anımsadım, aylardır kimse açmamış. Ali ağabeyim bir ara radyo diye tutturmuş ama babam razı olmamış. Babam kendisi anlattı. Ben de, radyonun gramofondan farklı olduğunu, ancak birinin ötekinin yerini alamayacağını anlattım. Bizim okuldaki pikabı örnek gösterdim, ders için sürekli plâk dinlediğimizi, bunu radyodan dinleyemeyeceğimizi, gramofonda dinlenen müziklerin de radyodan dinlenemeyeceğini, ancak radyonun yeni haberlerinin, yapılan yeni konuşmalarının da gramofonda olmadığını anlattım. Babam beni dinleyince:

-Alsın onu da getirsin! deyip konuyu kapattı. Belli ki, babamın düşündüğü başka bir durum var. Ara ara, kahvede yalnız kalınca eski gazetelere baktığım için babam, onları, ocak yakınındaki pencerede koruyor. Son gelen gazetelerin orada durduğunu görünce karıştırdım. Bir ilân: Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğünden, 1945-1946 dönemi için öğrenci alınacakmış. Asım Öğretmenle konuşurken kimi kez yanında arkadaşları olunca tanıtır:

-Matematik bölümünden Ahmet, ya da İngilizce Bölümünden Ali! der. Bizde de bölümler var ama bizde böyle ders adlarına göre değil. İlândan öğrendim ki, Gazi Eğitim Enstitüsünde: Türkçe, Tarih, Coğrafya, Eğitimbilimi, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Resim-İş, Beden Eğitimi, Müzik, Yabancı Dil-İngilizce, Fransızca, Almanca bölümleri varmış. Kısacası, liselerle lise düzeyindeki okullarda tam değilse bile yakın olarak 14 ders türü öğretmen çalışmakta. Lise düzeyi sayılan bizim Köy Enstitülerinde çalışan öğretmenler içinde bunlardan Eğitbilim, Matematik, Türkçe, Müzik, Beden Eğitimi (bunlar da çoğunda yok) dışında kimse yok. Liselerde ayrıca (burada gösteriliyor) Felsefe, Mantık, Sosyoloji, Psikoloji, Kozmografya dersleri de var. Bunları düşünürken gözlerim, Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’in İstanbul’a geldiğini bildiren yazıya takıldı. 1941 yılında Hasanoğlan Köyüne göçtüğümüzde bize de gelmiş, çadırda ders yaparken bizimle konuşmuştu. O zaman, bir sıra üstünden eline aldığı (kendi yazdığı) Mantık kitabını göstererek:

-Bunu siz, daha sonraki sınıflarda okuyacaksınız! demişti. Biz, henüz orta üçüncü sınıfı bitirmiştik. Daha sonraki sınıflar dediği için hiç değilse son sınıfta okuyacağımızı ummuştuk. Oysa öyle bir olayla karşılaşmadık. 1943 Nisan’ında çıkan Köy Enstitüleri Müfredat Programında da bu dersin adı geçmiyor. Üstelik Hasan Ali Yücel o zaman, verdiğim bir cevaptan ötürü gülerek:

-Sen bu kitabı okumaya hak kazandın! demişti. Olayı anımsayıp güldüm. Çünkü ben o zaman, Hasan Ali Yücel’in sözlerinden kendime pay çıkarmıştım. Bunu daha çok da arkadaşlarım öne sürmüştü:

-O sana o kitabı gönderecek! Uzun süre de kitap beklemiştim. Hasan Ali Yücel, Büyükayı küme yıldızları ile Kutup yıldızı arasındaki uzaklığı tartışırken araya nasılsa Newton adı karışmıştı. Bakan, Newton’un hangi ulustan olduğunu sormuştu. Sorduğu arkadaşlar sıra ile Fransız, Alman, İsveç, Amerikan, Rus, İspanyol deyip oturunca ben:

-İngiliz! deyivermiştim. Hasan Ali Yücel gülümseyerek:

-Başka kim kaldı ki? demişti. Ben de:

-İvedi verilen yanlış cevaptan, gecikerek verilen doğru cevap iyidir! demiştim. Hasan Ali Yücel, yüzüme bakarak o sözü söylemişti:

-Sen bu kitabı okumayı hak ettin!

Demek ki hak etmemişim. Öyleyse kendim kendime hak ettiğimi okutmalıyım!

 *

15 Temmuz 1945 tarihli Cumhuriyet’te Prof. M. Şefik Tunç’un bir yazısı var. İlk gördüğümde sevinmiştim. Yunus Kâzım Öğretmenin yazılarını okumamızı önerdiği yazarlardan biri olduğundan gazetede görünce şöyle bir okumuştum. Bugün bir daha okudum. Doğrusu beğenmedim. Beğenmemek bir yana biraz şaşırdım; koskoca profesör böyle bir yazıyı nasıl yazar? Yazıyı kesip saklamak üzere aldım. Prof. Yazısının başlığını iyi seçmiş:

Vücut Yapısının Güdüm ve Önemi

Konuyla ilgilenenler görünce sevinerek sarılabilirler. Tıpkı benim gibi:

-Ha şimdi söyleyecek, ha şimdi söyleyecek! diye bir süre bekleyeceklerdir. Çok beklesinler! Prof. kendince çok önemli (!) bulduğu baklaları sıra ile ağzından çıkaracaktır. Örneğin:

-Yalnız, kuvvetli karakter sahiplerindedir ki saray terbiyesini andıran nezaket ve tavırlar yerine kendiliğinden doğan haller görülür. Çünkü kuvvetli şahsiyetlerin hareket tarzları nüfuz ve kuvvetlerine göre oluyor. Hakikî iktidar sahiplerinin tavır ve hareketleri iktidarlarıyla mütenasip bir tesir gösteriyor. Yaptığı işten emin olanların yüzlerinde herkesin görebileceği bir memnuniyet ve rahatlık okunuyor. Tabiat, gerçek ve karakterli insanları hakikî bir nüfuz ve kudretle mükâfatlandırıyor. Gösteriş için yapılan şeylerin tesiri gösteriş olarak kalıyor.

Sözleri birer birer ele alınca, bakın nelerle karşılaşılıyor:

-Kuvvetli karakter sahibinin göze çarpan ilk görüntüsü, Saray terbiyesi görenlerle karşılaştırılıyor. Hangi saray? demeye gerek yok, Osmanlı Sarayı bunun karşılığını vermeye yetecektir. Örneğin padişah 3. Mehmet kuvvetli bir saray terbiyesi gördüğü için 19 kardeşini bir günde boğdurup tahta oturdu. Oğlu 1. Ahmet padişah olunca, karakter sahibi olduğu için divane kardeşi 1. Mustafa’yı yerine bırakmak üzere yaşattı. Divane Mustafa da karakter sahibi oluşu nedeniyle, yeğenleri 2. Osman, 4. Murat, Deli İbrahim’i yetiştirdi. Oğul Deli İbrahim de söylemeye gerek yok, oğulları 4. Mehmet, 2. Süleyman, 2. Ahmet gördükleri saray terbiyesi ile karakter sahibi olarak nüfuz ve kuvvetlerine göre işler gördüler (!)

Yazıyı tekrar tekrar okuyup, sanki karşımda biri varmış gibi içimden konuşarak bir süre yazarla tebelleştim. Yazar kesinlikle doğru sözler de söylüyor. Ancak nedense söylediklerine örnekler vermeye yanaşmıyor. Tabiatın durgun durumları belli bir amaç için kullanılırsa, durgun olmayan durumları insanın hangi tavrına benzetilebilir? Sessiz durumlar yerine fırtınalı, yağışlı söz gelimi depremler de birer tabiat olaylarıdır. İnsanların hangi durumları bunlarla karşılaştırılabilir? Yazar, içtimai olaylar deyip geçiyor. İçtimai olayları oluşturan bireylere iş düşmüyor mu? Yazar, toplumu görevlendirdiği gibi bireyleri de göreve çağırsaydı daha iyi olmaz mı idi? Sözgelimi, Johann Wolfgang von Goethe:

-Herkes evinin önünü temizlese, kent temiz olur! demiş. Halkevlerine görev anımsatmak iyi de ailelere, okullara, dinsel kurumlara bu konuda bir görev düşmüyor mu?

Kahveye gelenler olunca dükkân tarafına geçip öteki kapıdan eve döndüm. Günler geçmeye başladı, İtiraflar yerinde sayıklıyor. Yatağıma uzanıp okumayı sürdürdüm. Bir yandan okuyorum, bir yandan da giderek Rousseau’nun anlattıklarından kuşkulanıyorum. Boyuna müzikten, notadan söz ediyor ama nasıl bir çalgı kullandığından hiç söz etmiyor. Gittiği yerlerde kısa kalan, durmadan yer değiştiren birisi nasıl müzikle ilgilenir, nasıl başkalarına müzik dersi verir? Julie yahut Yeni Heloise’ teki duygularla yüklü olan bir insan, çocukluğunda bu denli dengesiz olur mu? Böyleyken daha çocuk denecek yaşlarda önemli işlere girip çıkıyor. Birilerine ders veriyor, bir yandan da boyuna yalan söyleyerek çevresindekileri şaşırtıyor. İlişki kurduğu insanlar hep kontlar, kontesler! Kont De la Roque yanında bulunduğu sıralar yarattığı bir olay, çocuk Rousseau’nun ruhsal yapısı üstünde durmak gereğini gösteriyor. Söylediğine göre elin ya da evin eşyalarıyla ilgilenmez, gözü başkalarının şusunda busunda değildir. Oysa Matmazel Pontal’ın renkli bir kurdelesini cebine sıkıştırır. (Kleptoman) Anlattığına göre bunun niçin yaptığını kendi de bilmez. Az sonra yakayı ele verir. Verir ama doğruyu söyleme cesareti de yoktur, suçu başkasının üstüne atar. O başkası, genç bir hizmetçi kızdır. Uzunca bir sorgulama sonunda, kızçağız işinden olur. Öyle ki, hırsızlıktan kovulduğu için başka yerde çalışma şansı da kalmamıştır. Bu acıklı olayda suçu olmadığını yana yakıla anlatmasına karşın kimseyi inandıramamış ağlaya, kahrede işinden olmuştur. Gerçi Rousseau da kovulmuş ama, İlâhî takdir, yalancının taş yüreğine kıvılcımını koymuş, o kıvılcım yıllar sonra bir yanardağ ateşi gibi Rousseau’nun yüreğini yakmıştır. O bunu bir vicdan rahatsızlığı olarak anlatıyorsa da bence bu, Rousseau’nun bir psikolojik sorunu olduğunun göstergesidir. Yetişkinlik yaşlarında onca başarısına karşın kavgacı tavırlarının altında böylesi ruhsal dengesizliklerin etkisi olabilir!

İkinci kitabı bu acıklı olayla bitirdim. Yazarın mantığına da şaştım; kıza yaptığı kötülükleri uzun uzun anlattıktan sonra da:

-Benim ona yaptığım kötülük, onun bundan sonra başkalarından göreceği kötülükler yanında önemsiz kalacak! diyerek teselli bulmaya kalkışması bana biraz acımasız bir tavır gibi geldi. Bununla, içinde bulunduğu toplumun kendisinden daha acımasız olduğunu mu söylemek istedi?

3. Kitaba başladım. Rousseau 18 yaşındadır. Artık çocuk değil, delikanlı! Burada da bir acayip anı: Bir grup bayan görür. Ne düşündüyse onlara bir numara yapmak ister. Bunu niçin yapacaktır, kendisi de bilmez. Bayanlara sataşınca kaçmak sonunda kalır, yakında bir yer altı boşluğu vardır, oraya sığınır. Ancak kalabalık grup ellerinde sopalarla üstüne gelir. Her şeyi göze alıp karanlığa dalar. Arkasından sesler geldikçe ilerler ama bir yerde yol bitmiştir. Arkadan gelenler ellerinde sopalar, Rousseau’nun başına toplanırlar. İçlerinde, hiç de beklemediği bir de erkek vardır. Erkek, güçlü kuvvetli pehlivan yapılı bir gençtir. Rousseau yalvaran bir sesle, kendisinin bir kişizade olduğunu söyler, yabancıyım falan filan der... Genç, anlayış gösterdiği gibi kadınları da önler. Böylece suçlu, ucuz kurtulur. Rousseau bunu da niçin yaptığını bilemez (!)

Kitabı kapattım, kalkıp kalkmamayı düşünürken ablam sordu:

-Yemek yemeden mi yatacaksın? Saat 22:00. Şaşırdım; ben kitabı kapattığımda aydınlıktı, uyumuşum; gelen giden olmuş, uyuduğumu görerek dönmüşler. Ablam ayırdığı yemeklerden getirdi, Kızarmış patates, bulgur pilavı, erik kompostosu….

Yatınca günleri saydım, sanki aylar geçmiş gibi parmak sayıyorum:

-Yarın pazar, 22 Temmuz, gelecek pazar 29 Temmuz, pazartesi, salı tamam. Bu salı Ali Ağabeyim Kırklareli’ne giderse ben de giderim. Gelecek pazartesi Lüleburgaz’a giderse oraya da gider, geri gelmem. Okula uğrarım, gelen olmuşsa kalırım, olmamışsa Kamber Amcamlara geçer, onlarda kalırım. Köyden bıkmadım ama işlerin yoğun olduğu sıralar genel duruma uymak bana zor geliyor. Sürekli kalacak olsam köydekilerin yaptıklarını ben de yaparım ama, kısa zamanda ben onlara değil onlar bana uymakta zorlanacaklar. Bana, herhangi bir kasabalı olarak bakıyorlar. Babama iki teneke su getirişimi bile sorun yapıyorlar. Açık konuşmalarıyla tanınan Furtun Şerif Enişte bile sordu:

-Bunu sen şimdi, gönüllü mü yapıyorsun? Sorduğu da elimde boş teneke ile suya gidişim. Şerif Enişteye de ben sordum:

-Bunu her gün yapan babam değil mi? Şerif Enişte gülerek:

-Bana bu biraz tuhaf geliyor. O kasabalarda gördüğüm efendilerin böyle işler yaptığını hiç görmediğimden, onların böyle şeyler yapmadığını düşünürdüm, seni de öyle düşündüğümden bana tuhaf geliyor. Şerif Enişte bunu söyleyebiliyor, besbelli ötekiler de böyle düşünüyorlar. Arkadaşım Arif Kalkan’la Sefer Tunca’yı anımsadım, onlarla Kepirtepe’de birlikte yük taşıyorduk, kendimize “Radyolu Hammal! diyorduk. Onlar şimdi köylerinde aynı işleri görüyorlar. Beniyse bir teneke su taşıdığım için insanlar, şaşkın şaşkın izliyor. Uykum açılır gibi oldu. Ağabeylerimin üçü de konuşa konuşa kapımın önünden geçtiler, konuştukları, kendi işleri… Okula gitmeseydim, şimdi ben de onlar gibi, o konuları konuşacaktım:

-Seneye, oraya mısır ekelim, arka arkaya hububat ekmek verimsiz oluyor. Yakınımızdaki Velibaşa Veli öyle yaptığı için daha çok mahsul alıyor! “Ah, şöyle!,, dedim içimden, araştırmayı, denemeyi öğrenin! Bilin ki bunun sonu yok, ne kadar araştırsanız o kadar kazanacaksınız!

 

22 Temmuz 1945 Pazar

 

Ablam sordu, “Erken yatmıştın, gece uyuyamadın mı yoksa?” Uyuduğumu, ancak kafamın içindekilerin okuduklarımla zaman zaman karıştığını söyledim. Ablacığım bunu, kim bilir nelere yoruyordur! Ona, bundan iki yüz yıl önce bir Fransız’ın yazdıklarını okuyorum! desem, ne düşünür? Belki de sorar:

-Bizimkilerin yazdıklarını hep bitirdin mi? Anlat anlatabilirsen:

-Bizimkiler o zaman hep nargile tüttürmüş, iki mi üç mü eş alalım tartışması yapmış! Ve de Peygamber’imizle yarışa kalkışmaya niyetlenmişler. Sonunda da o yarışı Padişahlarına bırakıp 4 kadınla yetinmeye karar vermişler. Gerçek öyle ama bunu kimseye söyleyemezsin. Padişah 1. Ahmet in kızı Ayşe Sultan’ın on yaşından sonra 7 tane paşa ile neredeyse zorla evlendirildiğini, bunun Müslümanlığın kurallarına uyduğunu kim söyleyebilir? Ne var ki Müslüman din uleması bunu söyleyebilmiş! “Balık başkan kokar!,, deniyor. En büyük Müslüman sayılan Halife böyle yaparsa, halk ne yapsın? Onlar da işi oluruna bırakıp, ilkel insanlığa dönmüş! İlkel insanla uygar insanın arsındaki fark bu! Biri iki yüz yıl önce araştırma yapıyor, biri de onları bugün okuyup, karanlıksever yarasalardan paçayı kurtarmaya çalışıyor!

Yakın yerde çalıştıklarından, aynı zamanda gölgelik yer olduğundan bugün de Zülfü’yü götürmüşler, ablam rahat! Bu rahatlık benim açımdan; ablam bir yandan kaygılı:

-Götürmeyin! dedim ama, kızım büyük sözü dinlemiyor; sürekli bana bırakamazmış. Evde işimin çokluğunu düşünüyor.

İçimden Gülsüm’ü haklı bulmakla birlikte ablama yandaş oldum:

-Senin, deneyimli olduğunu gördükçe özeniyordur: Ben de anne oldum, ben neden bakayayım? Çocuklu annelerin hep anneleri yok ya; onlar nasıl bakıyor! diye düşünmüştür.

Kahvaltı edip kahveye indim. Babam çiçeklerini sulamaya hazırlanıyor. Çiçeklerin suyunu Abbas Amcamın kuyusundan alıyor. O kuyu hem yakın hem de suyu içmek için kullanılmadığından fazla gelen giden olmuyor. Üstelik bizim bahçenin bitişiğinde. Tenekeleri alıp indim, evde kimseler yok, belli ki işe gitmişler. Birkaç kez gidip döndüm. Babamın çiçekleri çok ama hepsi sulanmıyor. Zambak dediği mor çiçek açanlar, Lale dediği beyaz çiçek açanlar sulanmıyor. Bu iki çiçeğin adı da değişik söyleniyor. Belki de ben yanlış biliyorum. Beyaz Zambaklar Memleketi kitabını okurken öğrendiğime göre babamın lâle dediği çiçeklere zambak deniyor. Bunun tersi olarak da zambaklara da Lâle deniyor. Salt babam değil bizim köyde bu iki çiçek çok yetiştirilir, hem bu adlarla söyleniyor. Mor zambak, beyaz lâle. Lâle dedikleri uzar, insan boyuna yakın boy atıp üst uçlarda sıra sıra tomurcuk yaparak açar. Güzel kokusu vardır. Çiçeğinin ortasında yumurta sarısı renginde iplikçikleri olur. Yaprakları çubuğu boyunca sıralanır. Babam onları kurumaya yönelince kesip bir kurulukta korur. Sapların yaprak yerlerinden bahara doğru sarımsak dişi gibi beyaz dişler çıkar. O dişler tohum olur. Babamın zambakları, kılıç ya da süngü gibi yapraklı 40-50 cm. yükselen yaprak kümesi durumundadır. Ortasından mor renkli, kokusuz çiçekler açar.

Ortalıkta kimseler yok. Babama söyleyip dükkânın bir köşesinde duran plâk yığınını yandaki masanın üstüne aktardım. Oldukça toz tutmuş. Belli ki çoktandır elleyen olmamış.

Okuldaki büyük plaklara gözlerim alıştığı için, küçük plâkları biraz yadırgadım. Oysa bunları, yıllarca özenle tutup gramofona koyuyor, elime alıp siliyordum. Plâkların çoğu iyice silinmiş gibi, parlak parlak. Kendi kendimle konuşurken konuşma sesi geldi. Hamitabat’tan Hafız Amca olabilir düşüncesiyle kahve tarafına geçtim. Gelen, Kumrular köyünden Küçük Ali lakaplı kişi. Yaşlanmış ama gene de tanıdım. Küçüklüğümden beri gelir gider. İlkokula giderken geldiklerinde bana hep:

-Okumayı sürdür, bundan böyle okumayanların, durumları tatsız olacak! derdi. Oğlu Mehmet’i görmemiştim (Mehmet Atagün) ama o geldikçe anlattığı için tanımış gibi olmuştum. İlkokulu bitirince de birlikte ev tutup Kırklareli ortaokulunda okuyacaktık. O yıl okullar açılmak üzereyken onlar Edirne’yi seçtiler, oğlu Mehmet Edirne’de okumasını sürdürdü. Şimdilerde Hukuk Fakültesi öğrencisi ya da bu yıl bitirdi. Küçük Ali dayıyı görünce bunları anımsadım. O çok konuşkan, babama anlatacaklarını anlattıktan bir süre sonra bana döndü, hal-hatır sordu, okulum hakkında bilgiler istedi, arkasından da oğlunu anlattı. Oğlu Mehmet, hâkim olacakmış. Arkasından da gönül aldı:

-Ha hâkimlik, ha öğretmenlik! İkisi de onurlu işlermiş!

Konuşmalar üstüne gelenler oldu, bir grup Hamitabatlı, oraktan dönüyorlar. Bizim köyün mezarlığının hemen ilerisindeki tarlalarda orak biçmişler. Onlar kendilerine göre konu seçip konuşurken ben de babamın geçen gün anlattığı o tarlaların hikâyesini düşündüm. Bir de, kendime göre benzetme buldum; 1938 yılı Edirne/Karaağaç, Trakya Köy Öğretmen Okulu’na öğrenci olmak için trenle gitmiştim. Tren bir yerde Yunanistan’a giriyormuş, ben bunu bilmediğim için şaşmıştım. Yerdekilerin dillerini anlamıyordum. Trenin çevresinde iki türlü giysili çocuklar vardı. Birileri şapkalı, birileri fesli. Şapkalılar, yiyecek satıyor, fesliler gelip onlara engel olmaya çalışıyordu. Baktım, fesliler Türkçe konuşuyor. Birine sordum:

-Ne diyorsun?

Fesli:

-Yiyecek alma, onlar domuz eti yağıyla pişmiş!

Tren kalkınca durumu oturanlardan öğrenmiştim, tren hattı bir süre Yunanistan’dan geçiyormuş. O civarda oturan Müslümanlar, istasyonlara çıkıp geçen Müslümanları uyarıyormuş. Türkçe konuştuklarını söylediğimde karşımdakiler şöyle bir açıklama yapmıştı:

-Onlar aslında Türk ama kendilerini Türkten çok Müslüman saydıklarından Türkiye’ye gelmeyi istemediler. Kılık kıyafetleriyle de eski, Osmanlı geleneklerini sürdürüyorlar!

Bizim köyler arasında da böyle bir durum var. Hamitabatlılar tarlalarını ekip biçerken bizim köyün içinden gelip geçtikleri gibi bizim köylüler de Lüleburgaz’a gidip gelirken Hamitabat içinden geçmelerine karşın birileriyle ilişki kurmazlar. Tek ilişkileri onların bizim kahveye uğramaları, bizim köylülerin de bayramlarda topluca onların köyüne Bayram Namazına katılmalarıdır.

Konuşmalar uzayınca arka kapıdan çıkıp eve döndüm. Ev oldukça sessiz. İtiraflar’ın üçüncü kitabı okumayı sürdürüyorum. Rousseau, bu kitapta, iftira atarak işinden ettiği suçsuz Matmazel Marion için acılar duyarak başlamasına karşın uslanmamış bir görüntü sürdürmektedir. Nitekim, anlattığı mağara hikayesi, ardından orada kendini affeden kılıçlı adamla tekrar karşılaştığında aldığı tehditlere karşın kısa süreli de olsa çaldığı kapılarda, karşılaştığı insanlara karşı bir küçük görme, özellikle de bayanlara karşı korkusuz bir tavır alması şaşırtıcı. Bir güzel bayan görmeye görsün karşısında hemen Don Juan’lığa kalkışması, onun akıllı yaratılışına yakışmamaktadır. Sonunda, bundan sonraki yaşamında yakasından silkemeyeceği ya da kendisinin Madam de Warens’in yakasından kopamayacağı ilişki kurulur. Madam de Warens, Rousseau’dan on üç yaş büyük, bir yanıyla dinsel tutkulu, Alman-Fransız karışımı uyruklu, geniş çevresi olan biridir. Yakışıklı delikanlı Rousseau’ya yakınlık duymuş, pişkin biri olarak tanıtılır. (*) Rousseau’ya Küçük sıfatı takarak yaklaşır. Rousseau da ona anne, der. Madam de Warens’in çok geniş çevresi vardır. (Bunu Madam von Warens olarak yazanlar da vardır. Rousseau, Müzik alanında ün yapmak istemektedir, Anne (!) de Warens’in geniş çevresinden yararlanarak Sosyeteye girmeyi düşler. Karşılıklı yaklaşımlar sonradan Rousseau için en ağır yergilere dönüşecek olan eleştirel ilişkiler böylece başlamış olur. Ancak, Madam von Warens, Rousseau’nun yetişmesi için çok yardımcı olmuştur. Onun geniş çevresi vardır, onlardan yararlanması için Rousseau’yu onlara gönderir. Rousseau gönderildiği yerlerde kısa kalmasına karşın İtiraflar’ında söylediği gibi çok yararlanmıştır. Rousseau, bunu, aşağıdaki alıntıda özetlemiştir:

-Nihayet onun yanına yerleştim. Bu devre hayatımın mutlu zamanının başlangıcı olmamakla birlikte o zamanı hatırlatmaya yetti. Her ne kadar bize kendimizden gerçek olarak mutlu eden kalp hastalığı doğanın eseri ve belki organlarımızın ürünü ise de onun gelişmesine yarayan durumlara da gereksinim vardır. Bu durum, vaziyetleri olmayınca çok duyulu doğan bir insan hiçbir şey duymaz ve kendi benliğini tanımaksızın ölür, gider. Ben de o vakte kadar hemen hemen böyle idim. Ve şayet Madam de Warens’i tanımamış olsaydım ve yahut tanımakla beraber bana ilham eylediği şefkat ve muhabbet duygularının tatlı uyumunu uzun süre sürdürmemiş olsaydım, olası ki hep öyle duygusuz kalacaktım. Fakat, yalnız aşkını duyan bir kimsenin hayatta en tatlı olan bir şeyi, duyumsamadığını söylemeye cesaret edeceğim. Belki daha az şiddetli, fakat bin defa daha tatlı kimi kez aşka dönüşen, lâkin çok zaman da ondan ayrı kalan diğer bir duygu daha tanıyorum. Bu duygu, sadece dostluk duygusu değildir. O, daha şefkatli ve daha şehvet uyandırıcıdır. Aynı cinsten bir kimseye geçebileceğine inanamıyorum. Hiç olmazsa bir erkeğin olabileceği derecede dost oldum ve dostlarımdan hiçbirinin yanında bu duyguyu duymadım. Pek açık olarak anlatamadım sanırım, gelecek anlatılarımda bu konuya daha geniş yer vereceğim. Çünkü duygular, ancak çevresindekilere yaptığı etkilerle değerlendirilebilirler.

(*) von ya da de Warens, kocasını terk ederek, o zamanlar moda olan Protestanlıktan Katolikliğe geçmişti. Yanına aldığı genç Rousseau’yu da papaz yapmak istiyordu. Bu arada genç Rousseau’yu baştan çıkardığı bilinmektedir. Ancak bu bilgileri biz, T. Ziegler’in Pedagoji Tarihi eserinden aldık. Halbuki dilimize çevrilmiş olan İtiraflar adlı kitabında Rousseau, bu kadını saygı ile anar ve birçok yerde ondan “annem” diye söz eder. Demek ki, Avrupalı pedagoglardan ve yazarlardan bir kısmı Rousseau’nun kendi kalemiyle anlattıklarından ziyade daha emin gördükleri başka belgelere dayanarak onun hakkında hüküm vermektedirler!

Pedagog, dr.Halil Fikret Kanad, Pedagoji Tarihi , cilt 1, sayfa 328-29

Okumayı tam kesmek üzereyken Mahmut Ağabeyim geldi. Mahmut Ağabeyim kaygılı, oğlu Yahya Kepirtepe’de öğrenci. İlk sorusu şu oldu:

-Seni yıllarca gözledik, geldiğin günden başlayarak kapanıp okuyor, dinleniyor, tatil denilen olayı yaşıyorsun. Bizimki gelir gelmez köydeki arkadaşlarıyla ilişki kuruyor, kimi geceleri ise eve bile gelmiyor. Seni örnek verince de:

-O ders çalışmıyor, başka şeyler yapıyordur, bize köye giderken ödev verilmiyor! diyor. Mahmut Ağabeyime, “köyden, Kepirtepe’de bir öğrenci daha varmış, onunla konuş” dedim. Ağabeyim içini çekerek:

-O daha berbat, ben zaten yılanın başı o! diye düşünüyorum! dedi. Kepirtepe’ye dönünce görebildiğim öğretmenlerle konuşacağımı söyleyerek Mahmut Ağabeyimi azıcık yatıştırdım. Söz sözü açtı, Mahmut Ağabeyim, askerlik sürecinde çektiği sıkıntıları, köydeki işlerin kolay düzeltilemeyecek derecede aksadığını yana yakıla anlattı:

-Çıkardığımız hububatı satamıyoruz, Ofis alıyor. Alıyor demeye bile dilim varmıyor, alıp oraya buraya adeta saçıyor. Geçen yıl verilen hububatın bedellerinin yarısı bile daha ödenmedi. Kavun –karpuzdan aldıklarımızla borç ödemeye çalışıyoruz. Pancar paralarından hiç yararlanamıyoruz, parça buçuk verdiklerinden, alınanlar da iki arada bir derede eriyip gidiveriyor!

Mahmut Ağabeyimin ardından kara kara düşündüm, Dünya savaşı sanki bizim aile için çıkmış. Önce benim okulum oradan kaldırılınca, Edirne hevesim baltalandı. Arkasından ikinci bir askerlik olayı nedeniyle evimizin işleri aksadı. “Hepsine göğüs gerdik!” derken bu kez de Devlet, devlet gücüyle “emeklerinin karşılığını almasınlar!” derce çiftçinin serbestçe ürün satışını engelliyor. Biz bunlardan habersiz gibi göğüslerimizi şişire şişire Ziraat Marşı söylüyoruz:

Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine!

Ötesi neresi? Allah ise O, bol bol veriyor.

Şimdi dikkatim takıldı, sevgili şair Behçet Kemal Çağlar bunu bildiği için sanırım, ikinci mısraı

-Çiftçinin her kazancı, çiftçinin kesesine! dememiş de Türklüğün, ya da milletin demiş. Her kazancı Türklüğün, ya da milletin kesesine demiş! Böyle saçma Ziraat marşı olur mu? Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine! Süren eken belli, çiftçi! Köylüye silindir şapka giydiren de milletin bir bireyi, karaborsayı yürüten de. Onların kazancı da kendi keselerine giderse gitsin! Ama biz köylüler onları kastederek marş söylersek işte böyle olur! Bu marş, bu söyleniş durumuyla bir aldatmacadan öte bir olay sayılamaz! Ankara’ya dönünce bunu mektup yazarak Behçet Kemal Çağlar’a ileteceğim! Yatınca, bir süre düşündüm, bunu daha önce neden sezemedim? İnsanlar, kendilerine doğrudan dokunmayan aksaklıkları sanırım umursamıyorlar. Mahmut Ağabeyim gelip benimle konuşmasaydı, bu olaya tepkim depreşmeyecekti! Şu anda Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar’ını bile unutmuş durumdayım.

 

23 Temmuz 1945 Pazartesi

 

Zülfü’nün sesinden uyandım. Bir yeri incinmiş gibi ağlıyor. Ablamın olmadığını düşünerek baktım, ablam başka işlerle uğraşıyor. Kaygılandığımı görünce ablam:

-Altı temiz, karnı tok. Çocuklar böyle ağlaya ağlaya büyüyor! dedi. Besbelli içi rahat değildi ama bana rahat görünmek için öyle söyledi. Benim kahvaltımı hazırlamış, Zülfü’nün beşiğini sallayarak kahvaltı ettim. Zülfü’nün sesi giderek azaldı, az sonra da kesildi. Ablam:

-Bak, o da kendine göre alışkanlıklar ediniyor, ağlaması, sallanmak istemesindendi ben bunu fark etmiştim. Ben onu her istediği zaman sallayamam; o buna alışırsa bir daha hiç susturulamaz!

Öyle mi, değil mi bilemem ama ablam, oldukça yılgındı. Kendi kendine söylendi:

-Orak işleri bitiyor, kendi anacığı, ondan sonra ona daha iyi bakar! Orak işlerinin birkaç gün içinde biteceğini söylemesine karşın o birkaç günün ay sonunu bulacağını düşündüğümden, bu süreçte kitap okurken beşiği kaldığım odaya alıp sallayabilirim. Ablam, işlerini toparlayınca gelir alır! diye kendime bir iş çıkardım.

Kahveye inerken Küçük ablama uğradım, bugün evde kalmış, Saim’i paylıyordu:

-Kocaman adam oldun, etrafı dağıtma, topla o dağıttıklarını! Saim’in dağıttıklarına baktım, kâğıt, kalem, tebeşir, silgi… Okul gereçleri. Ali Eniştem çiftçidir ama, kâğıt kalem kullanan çiftçilerdendir. Saim, bu yıl okula başlayacak, o nedenle oyuncakları arasına bunları da katmış. Benim okuduğum örnek verildiği için göreceğimi düşünerek Saim (okulculuk oynayarak) çalışıyormuş. O da benim gibi okuyacakmış. Sevinir gibi bir tavır takındım ama uzun sürmedi; akşamki Mahmut Ağabeyimin, oğlu Yahya için söylediklerini anımsadım. Dilerim Saim öyle olmaz! Gerçi, Yahya için de kesin konuşmaya hakkım yok, köylerdeki söylemler dedikodu düzeyinde oluyor. Ben ilkokula giderken Deveçatak köyünden biri için o denli söz ediliyordu ki, Atatürk bile:

-Getirin şu çocuğu (Cafer) ben de tanıyayım, demiş! derlerdi. Bir süre sonra da bizim köyden biri için benzer rivayetler dolaşmaya başladı. Abbas Kamber’in oğlu Mustafa daha okula başlamadan okur-yazar olmuştu. Sonra o da Hamitabat ilkokulunu bitirdi. Birkaç yıl sonra Mustafa’yı Lüleburgaz’da terzi çırağı olarak görünce şaşırmıştım. Sanırım Mustafa, o keskin zekâsı (!) ürünü olarak salt adını değiştirmeyi başarabildi. Babasının adı Kamber olduğundan, Hamitabatlılar bu adı sevmez, öğrenciler, kısa zamanda Mustafa’ya Kamber adı taktılar, Mustafa geniş bir çevrede Kamber olarak anılır oldu. Yıllar sonra, Lüleburgaz’daki terzi arkadaşlarının Mustafa’yı Kamber olarak tanımalarına şaşmamıştım.

Saim’in oyuncakları beni sevindirdi ama anılar da yakamı bir süre bırakmadı…

Şerife ablam zor hareket ediyor denecek kadar ağırlaşmış. Gene de evin işlerini yapıyor. Daha doğrusu yapmak zorunda olduğu için çaresizlikten yapıyor. Evde işleri yapacak biri olsa belki de böylesi zorlanmalara kalkışmayacak. Birden bayan öğretmenleri düşündüm, öylesini hiç görmedim, onlar ne yapıyor acaba? Nebahat, Aysel, Fatma, Rahmiye öğretmenler gözlerimin önünde sıralandılar. Kepirtepe Köy Enstitüsü müdürünün eşi, Leman Öğretmen üç çocuk annesi, nerede çalışmışsa demek üç kez öğrencilerinin önüne böyle üç kez çıkmış. Böyle bir durumla hiç karşılaşmadığım için üstünde duruyorum, belki de öğretmenler bir süre görevlinden ayrılıyordur.

Ablam, kendi havasında, neşeli neşeli beni sorguladı:

-Ne yiyor, ne içiyorsun? Daha okuyacak mısın? Evlenmeyi düşünmüyor musun? İsmet, uzatmadan evlendi, kızını büyütüyor!

Bir yıl sonra öğrenciliğimi tamamlayınca bunları düşüneceğimi söyledim.

Ablamı, eski evinde düşledim, içim titredi. Orada iyice yalnızdı. Gerçi iyi komşuları vardı ama evin konumu komşulardan kopuk gibiydi. Koskoca bir arsa içinde bir dereciğin kıyısına kondurulmuş, hangi komşudan gitsen girmek için iki köşe dönülüyordu. İnsan bağırsa kimsecikler duyamayacak gibiydi. Babamın direnmesi sonunda buraya taşındılar. Burası aydınlık, kapıdan seslenilse komşular rahatça duyar. Saim, yola çıkmadan, ara gedikten kahveye, babamın yanına gidebiliyor!

Ablamı iyi gördüğüme sevindim. Saim’in yolundan kahve tarafına geçtim. Komşumuz, Hoca Hasan gelmiş, beni görünce övücü sözler söyledi. Büyümüşüm, benden hep başarılar bekliyormuş. İçimden ben de bir şeyler geçirdim. Okula gitmeden önce onun kızıyla evlenmeyi düşlüyordum. O da bunu biliyordu. Sanırım o zamanlar bana şimdiki gibi bakmıyordu. Bunları ben anımsıyorum, acaba o da anımsıyor mu? Babam, sık sık:

-İnsanlar, kapalı kutu gibidir, içindekiler bilinmez! der. C’nin babasıyla konuşurken böylesi iki kutuyu düşledim, insanlar da salt dışlarını gösteriyorlar. Hoca Hasan amca fazla kalmadı, ayrılırken babamla ikimizi de karpuz yemeye çağırdı. Onun, Sayadere denilen semtte büyük bir tarlası var, orada iyi karpuz olur. Bu yıl da oraya bostan ekmiş, iyi ürün varmış. Getirebilirmiş ama orada yemek daha zevkli olacağını düşündüğünden bizi oraya çağırdı. Anımsadım, geçmiş yıllarda da bir gün başka yerden gelirken bizi görünce yolumuzu keserek alıkoymuştu. Gerçekten usta bostancılardan biri olduğunu o zaman anlamıştım.

Kahvede kimse olmayınca su taşımak daha rahat oluyor, kapları alıp Abbas Amcamın kuyusundan çiçekler için iki kez gidip döndüm. Plâkları gözden geçirmem yarım kalmıştı, onu sürdürdüm. Karıştırdıkça plâklar gözümden düştü. İçlerinde çalınabilecekler varsa da çoğu cam gibi parlamış. Okuldayken kimi kez anımsar, onlara özlem duyardım. Şimdi ise atasım geldi. Nitekim, ben silerken babam:

-Uğraşma onlarla, onların yarısı çalınmıyor, atalım onları! dedi. Gene de atılmasını istemedim. Atılmasına ben önayak olursam, bu çevreye yayılır, “Kestane Kabuğundan çıkar, kabuğunu beğenmez!” özlü sözü tekrarlanır. Arkasında da ben:

-Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer! sözünü anımsadım.

Eve dönerek İtiraflar’ı açtım.4. Kitap.

Gezginci ve de uyumsuz Rousseau, bir kurtuluş saydığı Madam von Warens’i bulamayınca çılgına dönmüştür. Kaçtığı yerleri umursamadan, ayrıldığı insanları küçümseyerek kendi egosu etkisiyle şımaran Rousseau zor durumda kalmıştır. Madam de Warens, belli ki Paris’e gitmiştir. O da Paris’e gitse belki bulacaktır. Ne var ki Paris’e gidecek parası yoktur. Bir süre kara kara düşünür. Düşünür taşınır ama çok bilmişliğine, herkese tepeden bakmasına karşın bir kurtuluş yolu bulamaz. Sonunda gene Madam von Warens’i bulmakta kurtuluşunu görür. O, gitse gitse eski kaldıkları bir yere gitmiştir, ya da eski tanıdıklar onun nerede olduğunu bilirler. Bu umutla, daha önce birlikte kaldıkları bir yere gider. Madam von Warens oraya gelmemiştir ama eski tanıdıklardan kimseler vardır, Hiç değilse onlarla bir süre kalabilir. Nitekim öyle yapmış, tanıdıkların tanıdıklarıyla ilişki kurup müzik çalışmalarını bir süre uzatmıştır. Belli ki o zamanlar müzik gözde bir uğraştır, hemen hemen herkes müziğe karşı ilgi duymaktadır. Rousseau kısa zamanda öğrenci bulur, dahası müzik öğretmenliğiyle de yetinmez besteler yapar, opera besteler. İtiraflarının bu bölümünde (4. kitap) yıllar sonra uzun uzun anlattığına göre eserleri arasında bazıları, ona acı verecek ölçüde beğeni yoksunu olduğu gibi, bazıları da sonsuz mutluluklar duyuracak ölçüde beğeniler kazanmıştır. Rousseau çalışmayı sevdiği kadar, gezmeyi de sever. İsviçre’nin doğal güzelliği onu kendine çekmektedir, Lozan’a gider, yakın çevreleri dolaşır. Madam de (von) Warens oralarda doğmuştur. Kendi babası İsaak Rousseau da oralarda yaşamıştır. Bunları düşlerken bir itirafta da bulunur. Julie, Claire ile Saint Preux ünlü eseri Julie ve yahut Yeni Heloise kahramanlarıdır. Onları bu güzellikler içinde yaşattığını duyumsatır.

Çok başarılı çalışmalar yapmasına, gezip gördüğü yerlerden doyumsuz güzellikler içinde mutlu görünmesine hatta, kendi deyimiyle çok para kazanmasına karşın Rousseau’nun içindeki Rousseau “Daha, daha!” dediğinden, daha fazlasını umarak Paris yolunu tutar. Belki o günlerin geçerliği belki de onun huyu, başarı için başkalarının yardımını umduğundan güvendiklerinden mektuplar alıyordu. Sayısız denecek ölçüde mektuplar cebinde Paris yolunu tuttu. Ancak, İsviçre’den Paris’e varana dek beklemediği olaylara tanık oldu. Özellikle Lyon’da, sonraları unutamayacağı olaylarla karşılaştı. Çok sandığı paraları tükendi, “Aç kaldı!, denecek ölçüde sıkıntılı bir yaşamdan sonra Madam de Warens’in tanıdıklarını buldu. Onlar Rousseau’ya iş buldular. Madam de Warens Katolik olduğundan Katolik katmanın papazları burada yardımcı oldu. Papazlar, genelde müzikle ilgili olduğu için Rousseau’nun hevesi burada da kamçılanmış oldu. Madam de Warens’i bulamadı ama onun dostu Matmazel de Chatelet’yi gördü. Ondan aldığı bilgiye göre Madam de Warens’ın Lyon’a döneceğini ummakla birlikte bir zaman sınırı koyamadığı için oldukça sıkıldı. Matmazel de Chatelet kendisine yakınlık göstermesine karşın, acıklı durumunu ona göstermemek için, yanından uzaklaştı. Öylesine parasız kalmıştı ki, geceyi parasız yerlerde geçirmek zorunda kalmıştı. Böylesi geçirdiği gecelerden birini şöyle anlatır:

- Nehir boyunca uzanan güzel bir yol üstünde nefis bir gece geçirdiğimi anımsıyorum. Terasa halinde yükselmiş bahçeler, karşı taraftaki yolu baştan başa süslemişti. O gün hava gündüzün pek sıcaktı, gece çok nefis, solmuş çimenlerin üstünü çiğ taneleri kaplamıştı. Rüzgârsız ve sakin bir gece. Hava soğuk değil, fakat hafifçe serindi. Güneş battıktan sona, gökte akisleri suyu pembe bir renge boğan kırmızı buharlar bırakmıştı. Terasadaki ağaçların üstü, birbirine karşı öten bülbüllerle doluydu. Kalbimi ve duygularımı bütün bu güzelliklere açarak, sadece tek başıma bütün bunlardan haz duyarak geziniyordum. Tatlı düşlerime dalmış, yorulduğumun ayırdında olmaksızın gezintimi gece yarısından bir hayli ileriye dek uzatmıştım. Sonunda yorulduğumu anladım. Terasanın bir duvarına gömülmüş uydurma bir kapı ya da korkuluk duvarından biri içine açılmış bir oyuktaki taş üzerine uzandım. Yatağımın cibinliği ağaç tepelerinden oluşuyordu. Tam da benim üstümde bir bülbül ötüyordu. Onun şarkısını dinleyerek uykuya daldım. Uykum çok tatlı geçti. Uyanışım ondan bir kat daha tatlı olmuştu. Gün bir hayli ilerlemişti. Gözlerim açılınca su, yeşillik ve nefis bir manzarayla karşılaştı. Kalktım, silkindim, bir de karnım aç! Neşeyle kente doğru yollandım. İyi bir yemek yemek üzere cebimde kalan altı gümüş paradan ikisini harcamaya karar verdim. O kadar mutluyum ki, yol boyunca şarkı söyledim! (4.Kitap s. 149)

İlginç bir nokta, Rousseau, papazlar için iki olay anlatır, küçük yaşlarında kendisine bir papaz, cinsel sarkıntılık etmişti. Lyon’da da benzer bir olayla karşılaştı, ancak geçmiş olayı anımsayarak bu kez daha zararsız atlattı. Bunları anlatan Rousseau, papazlar için oldukça olumsuz bir not düşmesine karşın, kendisine destek olma konusunda papazları övmekte, hatta kendisinin çalışma konusunda destekçisi olarak göstermektedir. O nedenle Rousseau için din karşıtı değil, dini, araç olarak kullananlara karşında görmemiz gerekmektedir.

4. Kitabı bitirince kahveye indim. Gazete gelmiş, günlerdir yazılıp çizilen Londra Konferansı için gene yazılar var. Politika üstüne çok konuşanlardan biri de, Karakütüklü Emin denilen kişidir. Akrabalık yakınlığı hakkında fazla bir bilgim yok ama ben onu amca olarak biliyorum; o da beni küçüklüğümden beri çok sever. Daha köyümüzdeki okuluna gittiğim günlerde bile bana okumayı öğütleyenlerin başında gelir. Gazete okur, kendine göre yorumlar da yapar. Sanırım güçlü bir belleği var, politikacıları adıyla anar. Onu görünce sevindim. Gür bir sesi vardır, yeri gelince bu güçlü sesini kullanarak mızmız takımını susturur. Kısa bir karşılıklı konuşmadan sonra Emin Amcam bana:

-Bu “Berlin Konferansı hakkında bilgin var mı?” diye sordu. Kısaca, açık açık anlaşılacağı türden, olmadığını söyledim. Emin Amca gülerek:

-Öyleyse sen de bizim gibisin, biz her zaman olduğu gibi istediğimiz kadar atıp tutarız! diyerek hem kendisi güldü hem de bizi dinleyenleri. Söz giderek gazetelerde çıkan resimler üstüne döndü. Üç büyükler, yıllardan beri toplanıyormuş. Ancak o zaman alınan kararlarda A.B.D. Başkanı Roosevelt ağırlığını koyuyormuş. Onun yerine geçen yeni Başkan, Stalin’e söz geçiremiyormuş, bu duruma göre gelecekte de geçiremeyecekmiş. Bu durum çekilen resimlerden belli oluyormuş. Stalin Roosevelt yanında derli toplu otururken Truman’ın yanında lâübâlîyane poz veriyormuş. İnandırmak için de bir Rooseveltli bir de Trumanlı resim gösterdiler.

 

 Churchill-Roosevelt-Stalin

 

 

Stalin- Truman- Churchill

 

Bu akşamki konuşmaları biraz değişmiş olarak değerlendirdim. Emin Amcam, Japonya için de kehanette bulundu:

-Elin içi kadar birkaç adaya sıkışıp kalmış, hantal Çin’i tırtıklayıp duruyor. Amerika öyle mi? Adamların mayalarında macera var. Amerika deyip geçiyoruz ama adamların ecdadı, kör kütük gemilerle ölümü göze alarak dünyanın öte köşesine gidip yurt edinmişler. Onlar, bizim gibi değil, Yahudileri baş tacı edip sermaye getirmişler. Bizim Lüleburgazlı Yahudiler bile yerlerinden edilince kapağı hemen Amerika’ya attılar. Canlarını kurtardılar ama buradan ilgilerini kesmediler, burada kalan eş-dostla ticaretlerini sürdürüyorlar. Amerika’dan gelen malları kim getiriyor sanıyorsunuz? Amerika bunu kurulduğundan beri yapıyor; oraya gelenlerin geldikleri ülkelerle ilişkilerini kestirmeyip ustaca kazancını arttırıyor!

Dikkat ettim, herkes ilgiyle dinledi. Sonunda Arabacı Ali dayanamadı:

-Biz adam olamadık, bundan sonra da zor olacağa benziyoruz. O adamları niçin kovduk, bunu bilen var mı? Birkaç kişi birden Lüleburgaz’dan isimler saydılar:

-Eski tapu Müdürü, Çancı Kamil, Fırıncı Yusuf, Turgutbey Muhtarı!

Benim de ilgimi bu Turgutbey Muhtarı çekti. Kamber Amcamın muhtar olması dolayısıyla, muhtarların ilçede bir etkinliği olup olmadığını merak ettim. Turgutbey Muhtarı, Lüleburgaz içinde oturmasına karşın köyün muhtarlığını bırakmıyormuş. Bir adı da At cambazıymış. At cambazı, at alıp satan. Lüleburgaz’da hanı varmış…Kepirtepe’de son sınıf uygulama çalışmalarımızı Turgutbey Köyü’nde yapmıştık. Muhtardan söz ediliyordu ama biz sanırım muhtarı ya bir ya da iki kez görmüştük. Bir vekili vardı, bizimle o ilgilenmişti.

Konuşmalar, “Balla kesilerek,, dağılındı.

Bu akşamın oldukça düzeyli konuşulmasını Emin Amca’ma bağladım. Demek ki, yönlendiren olsa başka akşamlardaki tangır tungur konuşmalar hiç değilse azalacaktır.

Yatınca da bir süre kahvedeki konuşulanları belleğimden geçirdim. Bir yanda Jean Jacques Rousseau, onun Varlık Dergisi’nde Yaşar Nabi Nayır tarafından çevirdiği sözleri, Julie yahut Yeni Heloise romanındaki fikirleri, bir yanda Rousseau’nun o düzeye çıkması için harcadığı çabalar, çektiği sıkıntılar öbür yanda da hiçbir bireysel çaba harcamadan hazırdan yaşamaya çalışan bedenlerin üstündeki kafalar. Biz Köy Enstitüsü çıkışlılar bu beden üstünde doğaçlama güdüleriyle yaşayanlara kafaları içinde beyinleri olduğuna inandırıp onlardan yararlanmalarını öğreteceğiz. Bunu nasıl yapacağız? İşte burası önemli. Emin Amcam gibi insanlar sanırım her köyde vardır. Böyleleri olmasaydı, insanlar çobanlıktan kurtulamazdı. Büyük adamlar denilen üstün insanlardan önce de o denli olmasa da benzerleri yetişmiştir. Onlar nasıl, ağır aksak da olsa ışık saçmışsa küçük çapta da olsa öyleleri günümüzde de köylerde vardır; bunlardan yararlanacağız.

 

24 Temmuz 1945 Salı

 

Ali Ağabeyim Kırklareli’ne gitmiş, Hanife Halamı getirecekmiş. Hanife Halam pek iyi olmamış ama, hastanede kalmaktan da sıkılmışmış. Ablam bunları anlatırken sanki biraz kinayeli konuştu. Bildiğim kadarıyla Hanife Halamı sever! Belki de ben yanlış yorumluyorum. Ben kendimi düşündüm; iyi ki gitmemişim, gitseydim dönüşte sıkılacaktım. Kırklareli yaya olarak beş saat diyorlar. Ben birkaç kez Kırklareli’den yaya olarak geldim. Saate bakmadım ama sanırım daha erken gelmiştim. Bir an yolu düşündüm, Rousseau’nun anlattıklarının aksine sevimsiz bir yol. Kırklareli Asılbeyli köyü arası, düz çevre bağlık-bahçelik. İnsan çevresine bakınarak yürüyor. Asılbeyli köyünden sonra Şeytan Deresini geçince bir saati aşkın bir zamanda dik yukarı, inişli-yokuşlu yol yürünüyor. Yürüyüş yönü yokuş yukarı olduğundan, göreceğin bir şey yok. Yokuşun sonunda dönüp arkana bakınca derin bir çukurluk, bir de karşı tepenin üstünde Kavaklı Köyü. O da çok uzakta olduğu için bir karaltı görünümünde. Rousseau’nun anlattığı İsviçre yolları olsa sanırım insan daha rahat yürür. Bundan sonraki yol ise daha da sıkıcı; inişli yokuşlu, sürekli esintili iki saat süren bir kırlık. Besbelli bir işe yarayacak tarafı olmadığından köy kurulmamış. Oysa az ilerideki köyler arası en fazla bir saat. Buranın ortasında durup çevre köylere gitmeye kalksan kesinlikle iki saat sürer. Nitekim Asıbeyli’den sonra iki saat yürünüyor. Bundan sonra gelecek Kavaklı tam iki saat. Kuzeydeki Kızılcıkdere en az üç saat, güneydeki Erikleryurdu da en az iki saat. Hangisine gitsen kümeleşmiş bitkiler, irili ufaklı çukurluklar arasında yürünür. Bizim yolumuz Kavakdere Köyünden geçer. Bu köyden sonra köyümüzün içine girene dek ormanlık, yeşillikler içinde tarlalar arasında yürünür. Rousseau’nun dediği gibi, bülbüller ötmez ama onun yerine bol bol çil, keklik, kümeleri görülür.

Kahvaltıdan sonra 5. Kitaba başladım. Rousseau, yirmi yaşını bitirdiğini, yirmi birine başladığını yazıyor. Kendi söylemiyle annesi, yakıştırmalara göre sevgilisi Madam de Warens’e kavuştu. Kavuşmakla kalmadı, ummadığı kadar bir kazanç getirecek bir iş de buldu. Doğrusu bu iş bulmalara şaşmaya başladım; çocuk eğitimciliğinden besteciliğe, arkasından müzik öğretmenliğine, daha bilmem ne işlerine girip çıkan Rousseau daha yirmi yaşındadır. İşte şimdi de bir tapu işleri görevi yüklenmiştir. Hem de az buz değil, bir krallık görevlisi!..

 

Bu arada Zülfü mızıldanmaya başladı, beşiği alıp kapıyı kapattım. Ablam güvenemedi mi yoksa beni düşündüğünden mi, geldi sordu:

-Senin işine engel olmuyor mu? Öyle dengeli sallıyorum ki, beşiğin tıkırtısı benim bile uykumu getiriyor. Zülfü, sesini bir süre sonra kesti.

Tapucu ya da teknik adıyla Kadastrocu Rousseau, çevresindeki mühendislere öykünerek matematik hevesine kapıldığı gibi, boya fırça kullanmaya da heveslenir. Müziğin yanında resim alanına da el atar. Madam de Warens’ in tıp ya da eczacılık alanında yarı hobi yarı ticari bir tutkusu vardır. Doğal ilaçlar için kırlardan bitki toplamak. Bu konuda Rousseau da en büyük yardımcıdır. Kırları seven Rousseau giderek bir bitki uzmanı olur. Bir yandan da okumasını sürdürür. Kendi deyimine göre geçmiş günlerinin en mutlu sürecini yaşamaktadır. Zaman, tüm canlıların sınırlı yaşamlarını bir noktada kestiğinden Rousseau da kendine düşen payı alacaktır. Kadastro işi çok uzun sürmez. Doyumsuz bir okuma tutkusu vardır. Kısacası tam bir yakışıklı delikanlı olan Rousseau ünlü insanlar arasına girmek için her kapıyı çalmaya kararlıdır. O kapıları gene yalnız çalmak istemez, kendine güven veren herkesten yarım ister, kendini tanıtıcı mektuplar alıp çalmak istediği kapıları o mektuplarla açmayı dener. Madam de Warens yaşlanmaktadır. Rousseau’nun iş beğenmez tutumundan usanmış gibi bir tavır takınır. Rousseau’nun üzüleceğini bile bile açık seçik bir başkasını öne çıkarmaya başlamıştır. Yaşadıkları yöre de politik nedenlerle kaynaşmaktadır. İtalyan egemenliği çatırdamakta, Fransız yanlıları güçlenmektedir. Rousseau İsviçreli olmasına karşın kendini Fransız sayar. Fransız Edebiyatına gönül bağlar. Müzik alanında Fransa’da Rameau giderek bir otorite olmuştur. Rousseau onun kitabını inceler. Müzik çalışmalarına daha hırsla yönelir. Nota tekniği üstüne fikirler geliştirir, nota yazma üstüne buluşlar öne sürer, bunları yazıp yetkili kurumlara gönderir. Bu arada hastalanır. Hastalığı onu oldukça kaygılandırır. Uzunca bir süre rahatsızlıktan sonra çalışmalarını hızlandırır. Nota tekniği üstüne buluşunu bilim kurumuna gönderir. Kayda değer görülmüştür. Müzik notası yazma işlerine iyice sarılır. Özel işaretli nota buluşu Fransız Akademisi tarafından övgüye değer bulunur. Rousseau artık Paris’tedir. Modern Müzik Üstüne Düşünceler’ini kitap olarak yayımlatır. Kimya konusuna el atar. Bu konuda bir de arkadaş bulmuştur. Kendisini tanıyanlar giderek çoğalır. Venedik’te görev verilir, severek gider. Ne var ki, uyumsuzluğu burada da kendini gösterir. Oldukça sıkıntılar içinde Venedik’ten Paris’e döner. Çalışmalarını sürdürmekle birlikte oldukça ruhsal bir kırılganlık içindedir. Bu sıra, bir daha hiç ayrılamayacağı Therese Levasseur ile ilişki kurar. Therese, güzel fakat Rousseau’nun kültürsel uğraşlarına uzak, güncel, ayak işlerinde çalışan bir kimsedir.

Rousseau’nun adı oldukça geniş bir çevrede yankılanmaya başlamıştır. Bu arada Denis Diderot ile karşılaşır. Geleceğin ünlülerinden Condillac ile görüşmektedir. Yeni bir opera besteler, Opera beğenilir. Rousseau baba olmuştur. Ancak çocuğunu kimsesizler bakım evine verir. Gerekçesi ise, Therese’in çocuk büyütemeyeceği savıdır. Diderot, çıkarmakta olduğu Ansiklopedi için Rousseau’dan müzik yazıları ister. Böylece Rousseau Ansiklopedi yazarları arasına katılmış olur. Alman asıllı ünlü filozof Grimm’le tanışır. Bu sıralar bir akademi anket yapmaktadır. Güzel Sanatlarla bilimlerin ilerlemesi, ahlâkın ilerlemesine yardımcı oldu mu? Rousseau buna; “İlerlemesi şöyle dursun zarar verdi!” savıyla katıldı. Birinciliği kazanması dışında birden ünü Fransa dışına taştı. Rousseau’nun adı, Voltaire, Diderot, d’Alembert’lerin arasına katılmıştır.

Okumaya ara verip kahveye indim. Babam suya gitmek üzereymiş, iyi ki inmişim az daha gecikseydim üzülecektim. Bekâr Hasanların kuyusuna iki, Abbas Amcamın kuyusuna da iki olmak üzere dört su seferim oldu. Akşam da biberleri sulayacağım. Bugün görevim su taşımak. Kepirtepe inşaatlarında çalışırken işe yaramayanlar su taşıyordu. Onlara askerlerden esinlenerek saka diyorlardı. Saka, askerlikte hiçbir iş beceremeyen ebleh erlere yaptırılan işmiş. Kendi kendime güldüm. Bizim arkadaşlardan en çok sakalık yapan Mehmet Başaran’dı. Mehmet Başaran sanırım Kepirtepe’de kaldığı sürece benim bugün taşıdığım kadar su taşımamıştır. Bununla içme su dağıtmayı söylemek istiyorum. Bir de bidonlarla inşaatlara su taşıyanlar vardı, onların taşıdığı su, benim burada su aldığım kuyuları, iki gelip dönüşte kuruturdu.

Plâk işini tamamlayıp, yerlerine yerleştirdim. Gelen giden yok. Babam, bahçede kendine iş bulup oyalanıyor. Eve dönmek üzere çıkarken Kadir’in babası Hafız Amca çıktı geldi. Bugün değil belki ama bir gün bekliyordum, sevindim. Gelir gelmez beni överek söze başladı. Ne zaman gelse beni buluyormuş, Kadir, geldiğinden iki gün sonra “Arkadaşıma gidiyorum!” deyip ayrılmış, o gün bugün ortalıkta yokmuş. Arkadaşının adını vermediği için ben de bir olasılık öne süremedim. Belki de bir değil birkaç arkadaşına gitmiş olabilir! Aklımdan geçirdim, arkadaşlar, Hüseyin Orhan, Mehmet Başaran, Abdullah Erçetin! Hiçbirinin evinde bir hafta kalınmaz. Edirne’ye gitmiş olabilir. Orada, Halil Basutçu, Bekir Temuçin, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk var. Topluca Meriç’e Sefer Tunca, Fettah Biricik, Ali Önol arkadaşlara gitmiş olabilirler. Hasanoğlan’daki konuşmalarda böyle toplu gezmelerden söz ediliyordu. Bunu gerçekleştirmiş olabilirler. Az bir olasılık olmakla birlikte Hafız Amcaya bunu söyledim. Konuyu değiştirmek için de bizim daha önce konuştuğumuz, araba at ya da öküz olayını sordum. Hafız Amca, gülümseyerek, iki yıl önce öyle bir olay konuşulduğunu, ancak asılsızlığı nedeniyle üstünde durmadığını anlattı. Benim öğrenmek istediğim onun düşüncesi değil, onun inanmayacağını zaten biliyordum; Hamitabatlılar bu konuda neler demişti? Hafız Amca konuyu geçiştirince araya babam girdi:

-Bizim köylüler, o olayı ayyuka çıkardılar; hâlâ üstünde duranlar var! deyince Hafız Amca:

-Ah, ah sorma, o zaman günlerce kapımı çalıp bunu sordular. Bir ara iyice kuşkulanmaya başladım. Sonunda gidip Maarif Memuru Salih Arı’ya sordum. Salih Arı:

-O haber, oğlun gittikten iki ay sonra çıkarıldı. Ne seninle ne de oğlunla bir ilgisi yok, için rahat olsun! dedi de gerçekten içim rahatladı deyip güldü. Sonra da geçen yıl Kepirtepe’ den çıkan üç öğretmenin yasal haklarının hâlâ verilmediğinden söz etti.

Hafız Amca’yı uğurladıktan sonra babam:

-Köylü kısmı hep böyledir, dedikodu yaparak vakit geçirmek onları rahatlatır! Babam bir de kendinden örnek verdi: Zaman zaman bana soran olur:

-Sen hiç usanmaz mısın? Oğulların yetişmiş, işleri görüyorlar hâlâ kahve çalıştırıyorsun, kuyulardan su taşıyorsun! Bahçeyi gösteririm onlara; ben yan gelip yatsam bunlar olmaz! Bununla demek isterim ki:

-Sizin evlerde, yetişkin ağaçlar dışında (Meşe, karaağaç) bir dalınız yok. Bense bunları az buluyorum. Benim bahçemde ancak üç renk gül açıyor. Ancak, Alpullu Şeker Fabrikası bahçesinde yedi renk gül açtığını gördüm, gözüm-gönlüm onlarda kaldı; bir türlü bir yolunu bulup onlardan alamadım! Kim anlaya, kim dinleye! Gelip burada saatlerce dünyaya düzen vermeyi konuşurlar da evlerine bir bakır su getirmezler. Evin tüm işlerini gören kadınlar, bir de orak biçmeye gider, dönünce de su taşırlar. Benden ders alacaklarına bana nasihate kalkarlar! Evinin önünde kuyusu olanların bile ekilmiş bir çiçeği yoktur. Çiçek onlar için başkasının bahçesinde görülen bir süstür! Eğitmen Mustafa’nın zoruyla ekşi ahlatları aşılattılar da çocukları armut yiyor. Sizin okuldan çıkacaklar bunları adam edecek, ben inanıyorum. Mustafa kendi aralarından çıktığı için biraz yan çiziyorlar. Yabancı olsaydı karşı duramayacaklardı. Gene de Mustafa önce kendi yapıp inandırıyor sonra da onları zorluyor. Muhtar Hüseyin Çavuş da ona yardım ediyor.

Babamın gözlemleri, bana göre çok yerinde. Muhtarla iyi anlaşmasaydı Mustafa Ağabey gerçekten bu denli başarılı olamazdı. Kendisine verilen, evinin bitişindeki arsa. Geçmişte Sığır Yolu denilen geniş bir alandı. Biz orada toplanıp oyun oynar, taş atışı yarışı yapardık. Mustafa Ağabey orasını meyve bahçesi yapmış; ayvadan şeftaliye, kirazdan eriğe çeşitli meyve ağacı var. Bizim, “Taşlık!,, dediğimiz yer şimdi yemyeşil bir meyve bahçesi.

Gelenler olunca eve çıktım. Zülfü’nün sesi uzaktan duyuluyordu. Ablam üzgün:

-Çok ağladı, hasta değilse bile hasta olacak diye kaygılanıyorum! Ablamı öyle görünce biraz yüksek sesle:

-Ben onu şimdi sustururum! falan diyerek konuştum. Rastlantı olmalı, yüksek sesi duyduğundan mı, yorulduğundan mı, kısa bir mızmızlamadan sonra sustu. Ablacığımın yüzü güldü, bana:

-Senin gitmeni istemiyor! dedi. Beşiği gene odama alıp kitabı açtım. Rousseau ilk sözünden beri müzikten, besteden hatta müzik dersi verdiğinden söz ederdi; ben de kendi kendime sorardım:

-Onun kullandığı bir çalgı yok mu? Paris’ te bunlar oldu; çello, org, keman adları geçmeye başladı. İşin ilginci Rameau’ nun yazdığı armoni kitabı bile ortaya geldi. Bu kitabı, armoni öğretmenimiz Faik Canselen bize göstermişti. Kitap, konservatuvarlarda günümüzde de elden ele dolaşıyormuş. Geçen yüzyıl, Rus Besteci Korçakov bazı ekler yaparak yeniden bastırmış. Kitap, Barok müzik için vazgeçilemeyen bir kaynakmış !)

Zülfü uyuyunca, ablamdan izin alıp biberleri suladım. Fazla oyalanmadan eve döndüm. Gülsüm bugün erken döndü. Mezarlık üstündeki tarlada oldukları için erken ayrılıp yalnız gelmiş. Ali Ağabeyim, sabah çok erken gitmiş ama gene de gecikeceği söylendi. Ablam:

-Hasta getireceğine göre arabayı hızlı sürmez! Öteki orakçılar hep gelince kahveye indim. Kahvede, Tantili Hüseyin diye anılan kişi vardı. Onların aile adını hep merak ederdim. Öyleyken hiç sormamıştım. Şimdilerde de özellikle yattığımda köyü anımsayınca bu soruya takılırım. Köyde takdir ettiğim bir kişidir. Kimseyi incittiği görülmemiştir. Yüzüne kimse bir şey demese de arkasından Çingene dedikleri olur. Köye sonradan geldiği için toprak payı alamamıştır. Başkasının toprağını işleyerek geçinir. Bu nedenle iki yakası bir araya gelemez. Eşi de ev işlerinden çalışır. Kısacası köyün fakiridir. Ona karşın gururlu, sözünü tutan, üstüne gidenleri dengeli konuşmasıyla susturan bir kişidir. Bunları düşünerek konuşmaya başladım. Ancak, çocuğu gelip aldı götürdü. Bir başka zaman konuşmak üzere ayrıldı. Tantili sözü gene kafamda olduğu gibi kaldı. Eve dönünce bu kez başkaları da belleğimde sıralandı, Şamşilli Süleyman, Nadar Veli, Zopun Mehmet, Azman Ahmet, Tabak İbrahim, Poraz Mehmet, Kıymatı Yaşar, Kantu Hasan, Kaplı İsmail, Yoluç Hasan, Çançik Ali, Dandin Nuri…Başkaları da var ama onları çözebiliyorum. Onların çoğu söyleyiş bozulmasından. Bodur Veli, Kaba Kamber, Fırtın Şerif, Fakir Yaşar, Durmuş Mustafa, Kaba Ali, Ellez Emin. Damgalı Mehmet, Dede Ahmet Ali… Bunları da soruşturabilirim. Bunları düşünürken uyumuşum. Bir ara sesler oldu, Ali Ağabeyimin sesini duydum:

-Ne iyileşmesi, çökmüş kadın! Hastalığı atlatması yetmiyor ki, çok zayıf düşmüş… Hanife Halamın yaşını düşündüm. Köyün kuruluşunda 3-4 yaşındaymış. (1900) 45- 50 yaş arası. Benim yaşımda oğlu var. Çok yaşlı sayılmaz ama köy yaşamı böyle işte!

 

25 Temmuz 1945 Çarşamba

 

Uyanınca, geceki konuşmaları anımsadım:

-Hastalığı atlatsa da zayıf düşmüş! Birden Rousseau’yu düşündüm, “İnsan dürüst olmalı, istemediği bir işin içine girmemeli!,, diyor. Hasta bir insanla görüşmek istemiyorum. Bu, istememekten öte bir olay, onunla nasıl konuşacağımı kestiremiyorum. Gördüğüm hastayı hoş tutacak bir tavır takınamazsam yarardan çok zararım olur. Bunun için bir ölçü varsa onu öğrenip öyle gideyim. Oldukça sıkıldım. Ablam sezmiş, sordu:

-Bir şeye mi üzüldün? Ablama anlattım. Ablam, bir süre gitmememi söyledi. Oğluyla ya da Salim Enişte geldi onunla konuş, “geçmiş olsun” de, daha iyi olduğu bir gün gider görürsün! Ablam gönül almak için böyle dedi ama benim huzursuzluğum başka, gitmek istiyorum da istediğimi yapma cesaretim yok! Ablama ağız ucuyla gelini Şehriban’ı sordum. Ablam iç çekerek:

-Seni oralarda üzmemek için duyurmadık, o öldü. Senin gittiğin yıl doğumdan öldü! Köylülerin kaderi bu! Hilmi, fazla beklemedi. Neyse ki, yeni aldığı da iyi çıktı, Şehriban’ı aratmıyor ama, ne de olsa ölenin yeri kolay dolmuyor. Ortada bir çocuk var.

Hiçbir söz söyleyemedim. Şehriban, çocukluğumuzda yoktu ama (başka köyden sonraları gelmişti) delikanlılık dönemimizin güzel kızlarından biriydi. Ailesinin varlıklı olmamasına karşın gönlü zengindi, neşeliydi; güzel şarkı söylerdi. Varlıklı aile kızlarından istekliler olmasına karşın Hilmi onu seçmişti. Gerçekten üzüldüm… Hilmi ile karşılaşınca duymazdan mı geleyim, yoksa yarasını deşeyim mi?

Odama girip kitabı açtım. Rousseau, yıllardır ulaşmak istediği Paris’e gitti, üstelik en ünlü yazarlarla birer ikişer tanışıyor. Hepsi bir yana, uzun zamandır emek verdiği nota buluşunu benimsetmek için çabaladığı bir sırada gününün en ünlü besteciyle de ilişki kurmuş durumda. Ha gayret! demesini bekliyordum. İtiraflar’ın 1. Kitabı böyle bitmişti. 2.Kitap değişik şekilde başladı. İtiraflar’ın yazımına iki yıl ara verilmiş. Bu iki yıl ara neden verildi, sanırım daha sonra açıklanacaktır. 2. Kitabın girişinde Rousseau, geçmiş yaşamının (30 yaşına kadar) çok güzel geçtiği inancındadır. Bunu şöyle açıklamaktadır:

-Biraz sonra ortalığa sereceğim bir birinden ayrı tablolar, 30 yıl isteklerimi hoşgörüyle karşılayan talih, sonraki otuz yıl, onlara ters düşmüştür ve eğilimlerimle ( İnclination) içinde yaşadığım gerçeğim arasında sürekli çatılma olmuş, büyük hatalar hatta korkunç felâketlerle ayak takımının homurdanmaları dışında bütün olaylar sevindiricidir.

Yazılanların 1. Bölümünde söylenenler, tümüyle belleğimin yardımıyla yazıldığı için birçok hata olabilir.2. Bölümde de zaman zaman gene belleğimin yardımına başvuracağımdan bu bölümde de hatalar çıkacaktır.

Temiz olduğu kadar sakin geçmiş olan güzel çocukluk yıllarımın tatlı anıları bende (anma isteğimi sürekli uyandıran) bin bir doyumsuz izlenim(ler) bırakmıştır. Buna karşın, geri kalan yaşamımın anılarının ne kadar başka olduğu (okundukça) görülecektir.

İlginç bir durumla karşı karşıya kaldığım kanısına vardım. Jean Jacques Rousseau hakkında hiç bilgim olmadan bu kitabı okusaydım, kendi çocukluk yaşamımla onunki arasında çok benzerlik bulacaktım. Arada bir kaç yıl fark olmakla birlikte ikimiz de annesiz büyümüştük. Buna karşın ikimiz de babalarımızın, çocukları için çırpındığı kanısını taşıyoruz. Onun babası, bir iki yıl ayrılmışsa da, uzaktan da olsa bağları koparmamış, arayı uzatmadan dönmüştür. Kendi yaşam gerçeğini hesaplayarak çocuk Rousseau’yu güvenilir ellere bırakarak (belleğinde kıvanç duyarak izlerini taşıdığı) rahat bir çocukluk süreci geçirmesini sağlamıştır. O günlerimi, ben de benzer sözlerle anlatabilirim. Üstelik ben kendi evimde, sürekli babamın gözetiminde yaşadım. Bana göre tek değişik tarafımız, o, kendi evi dışında, daha değişik, daha çok insan arasında yaşamış, değişik yerleri gezip görmüş, kendisi yoksul görünümde olmasına karşın (kendisinin olmasa da) varsıllıklar içinde büyümüştür. Buna karşın ben, kendi çevremde, köyümün olanakları içinde, öteki köy çocuklarına göre, (kahvemiz nedeniyle) çok insanla ilişki kurdum, kendi çapımda çocukluğumu zorlayan görgü-bilgi kazanma mutluluğunu yaşadım. Rousseau’nun girip çıktığı köşklerin, konakların haddi hesabı olmamakla birlikte hepsi gelip geçici. Nitekim o da bunun ayırdında, gördüklerinin birkaçına değinmekte. Ötekileri yel almış, sular götürmüş. Benzerlik kurduğum en önemli taraf ikimizin de kırları sevmesidir. O, çaresizlikten kırda yatmak zorunda kaldığı bir gece bülbül dinlemiş. Bense yılın belli süreçlerinde her zaman dinlemiştim. O, kırlangıçların uçuşundan söz ediyor. Oysa benim şu anda baş ucumda kırlangıç yuvasında yavrular cıvıldaşıyor. Bu kırlangıç yuvaları, benim çevreyi gözetlemeye başladığım zamandan beri aralıksız sürdü. Tam karşı köşedeki yuva ben doğmadan önce yapılmış. İnanılacak gibi değil, kırlangıçlar yuvalarını gagaları ile getirdikleri çamurlarla yapıyormuş. Yuva bir dayanak üstünde değil, duvara yapışık. Sanki çimento ile tutturulmuş. Yuvadan çıkan kırlangıç yuvanın incecik kenarına tutunup uçuyor, uçarak gelince o ince kenara tutunuyor. Böyleyken bir kopma söz konusu değil. Uçmaya yakın yavrular o kenarlarda duruyor. Bunları ben biliyorum, sanırım Rousseau bunları bilmiyor.

Komşumuz Furtun Şerif Enişte’nin eşi benim annemin arkadaşlarından biridir. Beni gördükçe bir olayı anlatmadan edemez. Bir, bir buçuk yaşlarımda olduğum bir bahar günü beni bahçemizin yeşillik bir yerine oturtup yakındaki kuyuya su almaya gitmiş. Kuyuda buluşan annemle komşusu konuşa konuşa bizim eve gelmişler. Bırakıldığım yerde beni oturur görünce konuşmalarını uzatmışlar. Bense, hem sakin sakin otuyor hem de arada bir ağlama değil hemen öyle çığlık atıyormuşum. Sesimi duyunca yanıma gelip almak istemişler. Bir de bakmışlar ki, altımdaki örtüler arasında bir tavşan yavrusu. Yavru altımda kıpırdandıkça ben tepki gösteriyormuşum. Evimiz köyün kuzey-doğu kıyısında kırlığa açıktı. Kırlık dediğim yerler, ilkbahar gelince diz boyu yeşillik oluyordu. Kısacası ben de doğanın güzellikleri içinde büyümüştüm. Okul başladığım yıllarda, okul sonunda kuzuları kırlara götürür, belli yörelerde dolaştırırdım.12-15 yaşlarımda düpedüz koyun sürüsü ile kırları dolaştım, okuldan aldığım sınırlı da olsa bilgilerle, kırlardaki bitkileri öğrenmeye çalıştım. Köyümüz meralığının bir bölümü olan Ardıçlık denen yörede bulunan bir tür diken-yaprak, kış yaz yeşil duran bodur ağaçların, çam cinsi olduğunu sezmiş, olayı kurcalayarak, yetişkinlerin dikkatini çekmiştim. Dayanak bilgim de okulda “Reçineli Ağaçlar” adlı bir parça okumuş olmamdı.

Ayrıca koyunlarla ilgilendiğim süreçte, koçsaklık dönemini, kuzuların doğmasını, doğum yapan koyunun kuzuya yaklaşımını, doğan kuzunun, doğar doğmaz gösterdiği ilk tepkilerini (köpek yaklaşınca ayağını yere vurması gibi) bilmekteyim. Hele tavuklar üstüne yaptığım gözlemleri, bu konuda büyük buluş sahibi olan Papaz Mendel bile yapmamıştır. Evimizin arkasına düşen bahçemiz için altı dönüm derler. Buranın güçlü bir toprağı vardır. Ayrıca, büyük baş hayvanların, koyunların gübreleri buraya serpilir. Yılların birikimi bu arsayı (biz oraya Arpalık deriz) bol ürün veren bir duruma getirmiştir. Buraya aralıklı olarak bir yıl hububat ekilirse ikinci yıl kesinlikle kazılacak ürün, bostan, mısır, ayçiçeği, afyon, tütün, pancar, pamuk türlerinden ekilir. Ekilen ürün kaldırılasıya dek kapılar kapandığından ön bahçede serbest olarak dolaşan tavuklar, oraya giremez. Ürün toplanınca ise kapılar açılır, tavuklar tümüyle orada dolaşır. Salt bizim değil üst komşumuz Furtun Şerif Enişte’nin tavukları da (onların evine yakın taraflarda) serbestçe dolaşır. Zaman zaman koca bir alan tavukla dolar. Böyle zamanlarda arka bahçeye çıkıp tavukları çok izlerdim. İlgimi çok çeken bir iki olayı hiç unutmuyorum. Tavuklar neredeyse birbirine karışacak yakınlığa gelince iki tarafın horozları, yerleri gagalayarak “Guk, guk, guk” iye ses çıkarır. Bunu duyan tavuklar kendi horozlarının yanına koşarlar. Tavuklar horozun çevresini sarınca horoz, o sesi çıkarmamış gibi çevresinde yiyecek aramasını sürdürür. Tavuklar yavaş yavaş gene dağılırlar. Geniş alana dağılan tavukların, daha doğrusu henüz küçük olan civcivleri düşman atmacalar havada durarak gözetlemeye başlayınca horozlar gogurdamaya başlar. Öteki tavuklardan önce civcivlerin annesi kanat çırparak bir yaygara koparır. Öteki tavuklar da telaşlanır ama civcivler hızla annelerinin kanatları altına girmiş olur. Bu salt atmaca ya da başka yırtıcı kuşlar için geçerli değil, yabancı köpek ya da kediler için de geçerlidir. Bir başka gözlemim de birbirine çok yaklaşan tavuklardan hiçbirinin yanılıp da öteki gruba katılmamasıdır. Özellikle civcivleriyle gezen tavuklar yabancı gruba kesinlikle yaklaşmazlar. Buna karşın sürüsünü şaşırıp başka sürüye katılan koyunlar olur. Bunları anımsadıkça, doğayı sevme ya da doğa içinde büyüme bakımından değme kimselerden geri kalacağımı düşünemiyorum. Buna karşın, bu bilgileri anlatmak hele hele yazarak anlatmayı aklımın kenarından bile geçiremiyorum. Çocuk Rousseau ile aramızdaki en büyük ayrılık bence bu! Bu özellik ona, söylediği gibi Tanrı tarafından mı bahşedildi, yoksa çok aydın kişileri göre göre kendisi mi onların ışıklarından esinlendi? Rousseau, sık sık Tanrı’nın yardımından söz eder, sözgelimi bu sözler onundur:

“Fenayı bu derece rahatlıkla unutmam, talihin bir gün beni karşılaştıracağı diğer acılar için Tanrı’nın bana bahşettiği bir lütuftur!,,(Kitap 7, s. 4, s. 6)

“İşte beni dünyaya getirenler böyle idiler. Tanrı’nın kendilerine bağışladığı bütün nimetlerden bana bıraktıkları, tek pay duygulu bir kalptir.” (Kitap 1, s. 5, p. 3, s.1),

“Zavallı küçük, dedi sen Tanrı’nın çağırdığı yere gitmelisin! Büyüdüğün zaman beni anımsayacaksın!,, (Kitap 1. s, 48, p. 2, sondan 2. tümce.)

“Vücudumu öldürmesi gereken bu kaza, yalnız alışkanlıklarımı (tutkularımı) öldürdü. Ve ben ruhumun üzerinde oluşturduğu bu ferahlatıcı etkiden etki dolayı her gün Tanrı’ya şükrediyorum. (Kitap 6, s. 203, p. 3, s.1)

Kendimi, umutsuzluğa kaptıracağıma, rahat rahat tembelliğe Tanrı’nın inayetine güvenerek bıraktım. (Cilt 2. Kitap 6, s 11)

Kitapta daha onlarca bu türlü inan sözü var. Bunları düşündükçe Jean Jacques Rousseau’ya Tanrı tanımaz diyenler çıkıyor, onların cehaletlerine ve de kasıtlı yapıyorlarsa, Tanrı’nın, doğruluk üstüne kesin buyruklarına karşın ihanette bulunmalarına şaşıyorum.

 *

Oldukça sıkıldım, kalkıp kahveye indim. Babam gene yalnız. Gene deyimi saçma buldum, babam anladığım kadarıyla her zaman yalnız. Ya da Rousseau’nun deyimiyle kendi iç zenginliği içinde mutlu. Arka bahçede, yerlere yatan bağ çubuklarını yaprakları üste gelecek şekilde düzeltiyor. Düzeltiyor ama çubuklar bir tarafıyla gene yerde kalıyor. Daha doğrusu düzeltme hızlıca bir rüzgâra dek geçerli. Ben gene, Gemlik bağlıklarını anlattım. Anlattım, diyorum ama anlatamamışım, babam sorular sordu. Çubuklar kardırılıyor, derken eksik söylemişim; babam her çubuk için bir çatal anlamış. Bir kütükle yedi dal gösterdi. Sonunda anlaştık. Babam hemen hazırlığa başladı. Kesim zamanı üç boğum yerine altı boğumdan keserek iki yılda o sisteme geçeceğini söyledi. Konuşmalarımızı duyan arkadaşım Hilmi, sevinçli, annesinin geldiğini, iyi olduğunu, benim burada olduğumu öğrenmiş. “Seni bekliyor” deyince, söyleyecek bir söz bulamadım. Zaten babam, hemen gitmemi, her görüştüklerinde beni sorduğunu anlattı. Oysa ben, daha değişik bir zamanda gidip, yeni gelini de tanımayı düşünüyordum. Böylesi bir gidişte onunla konuşma olanağı bulamayacağım. Tekrar gitme için bahane aradım, akşam üstü biber sulamaktan dönerken uğrayacağım. Geç vakitte geldiğimi öne sürerek gene geleceğim vaadi ile erken ayrılabilirim! Neden böyle düşünüyorum? Gene aynı konu, hasta bir insanla nasıl konuşulur neler denir? Ben bunları diyebilir miyim? Hanife Halamla ben her konuda konuşurdum ama o, o zaman sapa sağlam bir insandı. Eski konuları konuşacak hali yok. Üstelik o konular çok uzaklarda kaldı. Üstelik evde biri ölmüş, yerine bir başkası gelmiş. Bu olayı ben yeni duyuyorum, nasıl bir tavır takınacağım? Yaşayacağım olayı sahnelendirmeye kalkıştım:

-A, sen kimsin mi? diyeyim? Şehriban ölmüş, üzüldüm mü diyeyim? Bu işler ne zaman oldu? diye sorayım mı?

Bunları düşünerek tenekeleri aldığım gibi dereye indim. Köyümüzün ünlü kavakları hemen karşımda. Oldukça yüksekler. Bunlara gümüş kavak deniyormuş. Sahiden yaprakları gümüşü andırıyor. Çok değil yüksek olarak birbirine dayalı gibi sıranmış altı ağaç. Aralarında yeni yetişenler de var ama, onlar sanırım arada kaldıkları için büyüyemiyorlar. Bildiğim kadarıyla benim çocukluğumda da böyleydiler. Hiçbir esinti olmadığı zaman bile bir yaprak hışırtısı oluyor. Barok müziklerdeki benzer seslerin paralel akışlarını andıran ince sesler. Babamın söylediğine göre köy kurulduğu yıllarda o cıvar hep kavaklıkmış. Geniş alanlar tarla olunca oralardaki kavaklar hep kesilmiş. Bunlar tam derenin kıyısında olduklarından sel sularını önlüyormuş. Biraz da o nedenle köyün ortak malı olarak korunuyorlarmış.

Kavakların hışırtılarını dinleye dinleye dereden su çıkarıp biberleri, patlıcanları, yanlarındaki öteki sebzeleri suladım. Aklımdan hiç çıkmamıştı ama gene de az uzakta duruyordu, Rousseau’yu anımsadım. Acaba o böylesi bir işi yaptı mı? Kırda yararlı bitkileri topluyor ama o topladığı bitkilerin hepsinin bir adı var. Ne haber? Onların adlarından söz açmıyor. Oysa onların adlarını 2000 yıl önce Roma hükümdarı Julius Caesar birer birer koydurmuştu. Türkiye’dekileri o yaptırdığına göre Fransa’yı ayrı tutmazdı. Üstelik, Fransa’yı Roma’ya o katmıştı.

Tenekeleri yerine bırakıp arka bahçedeki ara kapıdan geçip Hanife Halama gittim. Evde Salim Enişte ile Hanife Halamdan başka kimse yoktu. Kuruntularımın gereksizliğini düşünerek girdim. Hanife halam oturuyordu. Ona ayrıca sevindim. Sanki eski yıllardaymışız gibi konuştuk. O hastalığından hiç söz etmedi, ben de yalandan kendisini iyi gördüğümü söyledim. Hanife Halam da benim gibi kendi babasını çok sever. Babasının arkadaşı Vahit Lütfi Salcı’dan söz açtı. Kırklareli’de konuşmuşlar. Vahit Lütfi Salcı deyince benim dilim çözüldü. Sözüm bitecek gibi değildi, dışardan sesler gelince kendimi toplayıp izin istedim, gene geleceğimi söyleyerek ayrıldım. Kahveye geçince babam sordu:

-Çok sıkılmadın değil mi? Sıkılmadığımı söyleyince babam önce kuşkuyla baktı, olayı anlatınca rahatladı:

-Hanife akıllı bir insandır, kiminle konuştuğunu iyi sezer, ona göre tavır alır dedi. Gerçekten de öyle olmuştu, Hanife Halam yardımcı olmasaydı ben korktuğum durumlara düşecektim.

Vahit Dede’nin şu sıralar Kırklareli il merkezinde olduğunu öğrenince sevinçten uçacaktım. Eve dönüp getirdiğim yazıları bir düzene sokmaya karar verdim. Saymadım ya da saydım da unuttum, on kadar yazısını getirmiştim. Yemek yeyip yazıları yayarken Bektaş Ağabeyim geldi. Bektaş Ağabeyim ötekilere göre güleçliğiyle öne çıkar. Hiç değilse bana öyle davranır. Aramızda 12-14 arası yaş farkına karşın benim akranım gibidir. Büyük özveri sahibidir. Birlikte pancar taşıdığımız yılları hiç unutamıyorum. Bir başkasıyla o denli gidip gelseydim sanırım ölür ya da sakat kalırdım. Özellikle Kavaklı’ya pancar taşıyışımızı yaşamım boyunca unutamam. Pancarlar sökülmeye başlayınca Alpullu’ya taşınır. Alpullu üç saattir. Pancar sökümü aslında ekim ayıdır. Ancak Fabrika yönetimi, söküm başlayınca kural değiştirir. Pancar ürünü çok olanları Alpullu’ya değil de Kavaklı’ya teslim zorunluğu koyar. Kavaklı beş saattir. Beş saat git, beş saat dön; günde on saat yolculuk. Bu bir yıl yapıldı, yaka silkildi, bizim aile pancar ekmekten vazgeçti. Bize uyan öteki komşular da pancar ekmekten vazgeçince sorumlu kişiler gelip adeta yalvardılar:

-Bir daha Kavaklı’ya taşıma olmayacak! İki yıl kasım ayının o soğuk, yağışlı günlerinde, Bektaş ağabeyim yalnız olmasın düşüncesiyle beraberinde gittim, geldim. Üstelik yolda büyük bir sudan zorunlu geçiliyordu (Trakya’da doğan, Ergene’den sonra en büyük akar su olan Şeytan Deresi). Su çok olduğunda mandalar suyun akışına uyup yoldan çıkıyorlardı. O zaman Bektaş Ağabeyim suya atlayıp hayvanları doğru yola çeviriyordu. Beline kadar suya dalıp ıslandığı çok olmuştu. Öyleyken bütün gücüyle benim üşümemi önlemeye çalışıyordu. Sabah, Sabah yıldızı dedikleri bir yıldız yükselirken yola çıkıyorduk. Pancarların döküldüğü yer ise çamur deryasıydı. Çocuk aklımla bir gün:

-Bu dere olmasa, daha rahat gelip gideceğiz! demiştim. Bektaş Ağabeyimin bana katılacağını beklerken o:

-O dere olmasa, araba tekerleklerini saran çamur kurur, tekerler dönmez olur. O dere tekerlerin çamurunu temizleyerek bizim içimizi kolaylaştırıyor! demişti. 1936 Kasım ayını böylesi zorluklarla geçirmiştik. Onca söze karşın 1937 kasımında da benzer durum yaşanınca, pancar ekiminden soğuma oldu. 1938 kasımı pancar eziyeti özellikle de Kavaklı’ya taşıma ortadan kalkmıştı. Alpullu’ya gittiğimizde o denli zorluk çekilmiyordu. Bir kere yolu kısaydı, üç saat. Ayrıca oraya ekim ayında gidiliyordu. Ne de olsa henüz havalar ılık oluyordu. Arıca benim için bir başka rahatlık, dönüşte araba kuytu oluyordu. Yol genellikle ormanlık, kuytuluk yerlerden geçiyordu. Kavaklı yolu ise kuzey rüzgârlarına açık olduğundan daha çok dönüşlerde üşüyordum.

Bektaş Ağabeyimin bir de bana C için takılması vardı:

-Onu gördün mü, arkandan sana bakıyordu der, şarkıya başlardı:

Kavaktan bir dal kestim baygın Cemile’m-Gel benim eğri feslim!

Evvel kendin gelirdin baygın Cemile’m-Şimdi selâmı kestin!

Bektaş Ağabeyim de oğlu Ali Rıza’yı okutmak niyetinde. Ancak fazla umutlu da değil:

-Köyde oturanların okuma şansı çok az. Çocuğun okuyacağı yerde ayrı ev tutup, ona barınak sağlamak oldukça külfetli. Bakalım ne çare bulacağız!

Bektaş Ağabeyim çok yorgun olmasına karşın geldi, beni sevindirdi. Ancak onun “Bulacağız!” değişi içimi sızlattı. Bunu ben de yaşamıştım. O zaman bir çare bulunsaydı, yukarda anlattığım acıları yaşamayacaktım. Salt onlar değil, okuduğum okulda da rahat görmüş değilim. Oradan bir diploma almak işi bitirmedi. O diplomayı Hilmi Altınsoy da aldı, Raif Kayın da. Şimdikinden de benzer sonuçlar çıkacak. İşte Mehmet Zeybek diploma aldı. Piyano bölümünü bitirdi. Düşünürken bile üzülüyorum, Mehmet Zeybek çok iyi bir insan! O başka, olması gelen başka. Amacım Mehmet Zeybek’i eleştirmek değil, öğretmenlik olayına bakıştaki sakatlık. Al işte, bak ne ile karşılaştım! Kepirtepe’den çıkan 29 öğretmene At-araba, atölye gereksinimleri verilip çalışma yerlerine gönderilmiş. Doğu mu bu? Peki neden böyle? Al işte babamın sözünü deme de dur:

-Deveye sormuşlar, boynun neden eğri? Devenin cevabı:

-Benim nerem doğru ki?

Uzanıp yattım. J. J. Rousseau’nun yaşam savaşlarını okuyarak başlayan, Kavaklı yollarında yaşadığım günlerin acısı bir yana yeğenlerimin okul sorununun benimkinden farksız oluşuna üzüntüleri içinde biten bir günüm! Uyuyabilirsen uyu İbrahim!

 

26 Temmuz 1945 Perşembe

 

Gece birkaç kez uyandım. Böyleyken ne horozların ne de eşeklerle köpeklerin hatta Zühtü Akın’ın değirmen sesi bile ilgimi çekmedi.

Öteki odalardan ses gelmediğini ayırt edince bugün Zülfü’nün de orak biçmeye gittiğini anladım. Ablam, kahvaltı tepsisini yandaki sandalye üstüne koymuş, “besbelli bir yere gitmiş!” deyip kahvaltı ettim. Günlerimin azaldığını düşünerek kitap okumayı hızlandırma kararı verdim. 1. Cilt oldukça uzadı. Böyle giderse 2. cildi bile bitiremeyeceğim! deyip kitabı açtım.

Rousseau, kendisini öven sayısız mektubu cebine koyarak Paris yoluna çıktı. Yollarda da birçok değerbilir kişiden mektuplar alarak Paris’e ulaştı. Kolay olmadı ama gene de başarı saydığı Akademiye ulaştı. Kendisini dinleyen Akademi üyeleri büyük övgülerle karşılamalarına karşın, umduğunu bulamadı. Ancak, kendisi, bir şeyler yaptığına büyük inanç duyduğundan direndi:

-Biri olmazsa biri daha! diyerek yeni yeni hayranlar kazanma yollarını dolaştı. Bir ara bulur gibi oldu. Pek umutsuz hatta gönül kırıcı bir başlangıç yaşamasına karşın kapılar açılır gibi oldu. Geç de olsa bir gerçeği çabuk gördü:

-Paris’te üne kavuşmak için bayanların gönlünü kazanmak gerek! O da bunu yapmaya kalkıştı. Tam olmamakla birlikte oldukça başarılı bir denemeden sonra, ilerde en büyük dost, daha sonra belki en azılı karşıt olacak Voltaire ile tanıştı. Bu arada, sonraları bilim dünyasının ünlü adlarından Condillac’la, Denis Diderot ile dost oldu. Müzik alanında buluşlarını uygulamaya koymak için çok didinir, öğrenciler yetiştirir. Bununla da kalmaz besteler yapar, müzik alanında yazılar yazar, opera denemelerine girişir. Buna karşın, Paris’te sürekli kalacak ölçüde para kazanamamıştır. Dostları ona paralı bir iş bulurlar, Paris’e geldiğinden iki yıl sonra Venedik’e elçilik sekreteri olarak gider. Ancak bilgiç Rousseau, kendisini isteyerek çağıran elçiyi eleştirmekten geri kalmayınca, anlaşmazlık ayrılığa neden olur. İşsiz kalan Rousseau, Venedik’ten Paris’e dönmek zorunda kalır. Gene işsiz ve de parasızdır. Kendisini seven bir dostu ona bir iş bulur, Vergi işlerinde çalışmaya başlar. Rousseau 33 yaşındadır, bu sıra kendisinden on yaş küçük Therese Levasseur ile ilişki kurar. Therese, halktan biridir, güzeldir ama Rousseau’nun kültür düzeyinin çok altında bir kimsedir. Rousseau eski etkinliklerine dört elle sarılır. Muses Galantes Operasını tamamlar. Opera beğenilir. Başarının yankıları oldukça sevindiricidir. Daha önce Besteci Rameau ile Voltaire’nin birlikte hazırladıkları bir opera üzerinde düzeltmeler yaparak oynanmasına yardımcı olur. Yazar filozof Denis Diderot ile Condillac Rousseau’nun çok yakın dostudurlar.

Rousseau, bir yandan da yazar. Voltaire ile karşılıklı deyişler başlar. Bu arada Rousseau baba olmuştur. Ancak Rousseau çocuğu kimsesizler yurduna geri almamak üzere bırakmıştır. Bu olay onun aleyhine bir hava estirir. Rousseau durmadan yazar, bir komedisi oynanır. 2. çocuğu olunca o gene çocuğunu kimsesizler yurduna bırakmıştır. Rousseau’nun en candan dost saydığı Denis Diderot, tutuklanır. Bu olay Rousseau için büyük bir düş kırıklığı yaratır. Bir süre sonra dostu Diderot’yu görmek için giderken bir duyuru gözüne çarpar:

Sanat ve de bilimlerin gelişmesi ahlâkın iyileşmesine yardımcı oldu mu?

Konu Rousseau’nun ilgisini çeker. Diderot ile yaptığı görüşmede o da Rousseau’yu destekler. Rousseau yarışmaya katıldığı gibi birinciliği kazanır da. Böylece Rousseau, müzik ve diğer alanlardaki başarısına bir yenisini eklermiş olur. Ancak bu başarısı, rakipsiz bir ün kazanmasını sağlar. Rousseau, beklediği üne kavuşmuştur. Bundan böyle başarılı çıkışları art arda gelir. Diderot’nun tutuklanmasına çok üzülmüş, her türlü tehlikeyi göze alarak Kral 15. Louis’ye mektup yazıp bir öneride bulunur:

-Denis Diderot’yu tutuklatacağınıza, Madam Pompadour’u ya da beni tutuklatın! diyebilir. Madam Pompadour, kralın sevgilisidir. Böyle bir şey olmaz ama, ona göre önerisi etkili olmuş, kral 15. Louis bu kez Diderot’nun görkemli bir köşkte kalmasını sağlamış, bu köşk kendisini sevenlerin uğrak yeri olmuştur.

Rousseau bu sıralar Therese ile birlikte yaşamaya başlar. Therese’in annesi-babası da yanlarına gelmiştir. Rousseau yeni yeni arkadaşlar edinir. Bunlardan Alman asıllı filozof Grimm’le çok yakın ilişki kurulur. 3. çocuklarını da bakımevine bırakınca karşıtları olayı ayyuka çıkarırlar. Rousseau kendini şöyle savunur:

-Çocuklarım oluyor, bu benim elimde olmayan bir olay. Ancak ben onları, elimdeki olanaklara göre bu toplumun düzeyinde mutlu bir yaşam sürmelerine yardımcı olamayacağım için onlar, yüksek düzeydekilere ayak uyduramayacaklardır. Yüksek düzeydekiler arasında onların düşük düzeyli birer insan olmalarını istemiyorum. Biliyorum ki toplumu rahatsız eden olaylar bu tür insanlardan çıkmaktadır. Kentlerde böylesi bir tehlike içinde yaşamaları yerine onları köy yaşamına alıştırıp o yaşamın koşulları içinde (kentte kalıp insanlık dışı durumlara düşmeleri yerine köyde işçi ya da çiftçi) ancak seciyeli birer insan olmalarını istiyorum (8. Kitap, s. 67. son dört satır) Rousseau 45 yaşına gelmiş, adlarına bakınca oldukça kabarık eserler yazmıştır ama, kendi ayakları üstünde duracak bir varlık oluşturamamıştır. Madam de Warens’e sığındığı gibi bir sığınak arar gibidir. Belki de çevresindekilerin çoğunun hep soylu sınıfından oluşu onu güçlü bir dayanak aramaya zorlamaktadır. Kendisinin de sık sık söylediği gibi ona arka çıkanların çoğu da soylu tabakanın o dönemde ün salmış bayanlardır. Bunlar arasında Madam d’Epinay da vardır. Rousseau o aile ile ilişki kurmuş, köşklerine gelip gitmektedir. Onun köşkü, Rousseau’nun sevdiği sadelik bir yana doğanın güzellikleri içindedir. Yakında gezilecek orman vardır. Bir konuşma arasında Rousseau, Madam d’Epinay’a:

-Ah Madam, ne nefis bir yer, işte benim yaşamak istediğim böyle bir yerdir! gibilerde bir söz söyler. Madam d’Epinay bu sözü unutmaz, köşk bahçesinin bir köşesinde oturulacak bir yer hazırlatır. Küçüktür ama şirindir, bir de adı vardır. Hermitage. Rousseau’nun İsviçre’de bulunduğu bir sırada olay ona duyurulur. O denli sevinir ki, çok sevdiği, ayrılmak istemediği İsviçre’den kendi deyimiyle koşarak Paris’e döner. Bir süre sonra da buraya sevinerek taşınır. Rousseau öyle mutludur ki, kafasındaki projeleri hemen uygulamaya koyar. Burada oldukça verimli bir altı yıl geçirir. Bu altı yıl içinde olup bitenleri doğru anlamak için bir takım yan bilgiler gerekmektedir. Örneğin sık sık adı geçen Denis Diderot kimdir? Grimm kimdir.?Voltaire hakkında bile yeterli bilgim yok.

Hakkında üç beş söz bildiğim besteci Rameau var. Onu da tam bildiğimi söyleyemem. Besteci olarak bir iki klavsenden uyarlanmış piyano parçası gördüm ama oturup çalmadım. Rousseau, Voltaire ile tartışıyor. Rousseau bunu yazıyor, kendisine karşı olduğunu söylüyor ama nedenini ben bilmedikçe okuduklarım eksik kalıyor. Giderek de karşıtları çoğalıyor. d’Alembert, Kont de Saint Pierre, d’Holbach. Madam d’Epinay ile bozuşup Hermitage’den ayrılması anlaşılır gibi değil. Çünkü mektupları arasında, Mösyö d’Epinay’ın sevgiye saygıya dayalı mektubu bulunmaktadır. Ayrıca, İtiraflar’ı arasına kattığı mektuplarında olduğu gibi Denis Diderot’nun mektuplarında da hep sevgiye dayalı hatta öğüt vericileri vardır.

                     

 Denis Diderot François M.A. de Voltaire Jean Philippe Rameau

 

Rousseau hepsine baş kaldırmış bir durumdadır. Takıldığım bir başka nokta da Rousseau, Mozart’ın operasındaki Don Juan gibi bayanların peşindedir. Madam de Warens için yapılan dedikodulara karşı dururken, Madam de Warens’e duyduğu ilgiyi kendi eşi olan Therese’e duymadığını söyleyebilmektedir. Aşağıdaki sözleri söyleyebilmesi de oldukça anlamlıdır. Gerçi bunu kitabının beğenilmesi için söylemişse de, dilinin altında bir bakla olduğu açıktır. Bir önemli nokta da tüm eleştirilere karşın Rousseau, okuyucu bakımından gözlerini soylulara, hatta kont, ya da konteslerden ayıramamaktadır. Örneğin, Julie yahut Yeni Heloise ilk çıktığı günlerde Madam la princesse de Talmon’a verilmiştir. Madam operaya gitmek üzere hazırlanmıştır. Kitaba şöyle bir göz atmak ister. Bakış o bakış, araba hazır, arabacılar bekleyedursun, Madam, opera başlaması, bitmesi değil gece yarısı sonu saat 4 sularında başını kaldırıp saati sorar. Atlar yerine çekilip görevliler giderler. Bu ve bunun gibi ilgi söylemleri bir birini izler. Bu olayı Rousseau büyük bir mutluluk içinde anlatmaktadır. Oysa okunan sadece bir kitaptır, yine onun söylediğine göre kitaptan çok para kazanmıştır. Öyleyse sayısız insan bu kitabı almıştır. Onların arasından Madam Talmon’un örnek olarak seçilmesi nasıl bir değerlendirme ölçüsüdür?

Kitabı kapatıp kahveye indim. Az önce Muhtar Çavuş Amca gelmiş, fazla kalmamış. Babam:

-Ona bir uğrasaydın! dedi. Benim de aklımdan geçiyordu. Kepirtepe’den geldikçe hep uğruyordum. Şimdi biraz farklı düşünüyorum sanırım, köyün içinde dolaşmak hoşuma gitmiyor. Rousseau’nun sözlerini anımsadım, tüm bayanlar değilse bile çoluk çocuk kim varsa ben geçerken bana bakıyor sanıyorum. Gerçekte de onlar bana değil gözlerine yabancı gelene bakıyorlar ama onun ben olduğunu bildiğimden üzerime alıyorum. Bunları düşüne düşüne gittim. Muhtar Çavuş Amca Köy Odasının bahçesinde oturuyordu. Beni görünce güldü:

-Gitmeseydim gelmeyecektin, gel bak, bunları siz dikmiştiniz, gölgelerinde kimler oturuyor! deyip ağaçları gösterdi. Gerçekten o ağaçları ilkokul ikinci sınıfta okurken biz dikmiştik. Hasan Öğretmen vardı. Köyce çok sevilmişti. Nedense onu ilköğretim Müfettişleri, Hüsnü Baykoca ile Abdi Yalçın, gelip gelip teftiş ediyorlardı. Gene de Hasan Öğretmen bizim köyde iki yıl kalmıştı. Abdi Yalçın sonra adına “Bilguvar” ekledi, Hukuk Fakültesini bitirip avukstlık hkkı aldı.Ancak öğretmenliği de sürdürdü, Lüleburgaz Ortaokuluna müdür oldu. Hüsnü Baykoca yıllar sonra Kepirtepe’ye geçti, md. Yardımcılığı yaptı. Kepirtepe Hasanoğlan’a göçünce o da oraya geldi fakat geri dönmedi. Hasanoğlan’dan gitmiş, şimdi oralarda yok. Sanırım gene bir köy enstitüsündedir. Onun, Köy Enstitüsü öğretmenlerinin atamalarını yapan Ferit Oğuz Bayır’ın arkadaşı olduğu söylenmişti. Çavuş Amca da kimi anılarını anlattı. Müfettişler o zaman, Hasan Öğretmenin köylülerle yakınlık kurmasını istemiyormuş. Çavuş Amca güldü:

-O zaman bunu doğru bulmayanlar şimdi öğretmeni köylülere ısındırmak için can atıyorlar! dedi ve ekledi:

-Soğuttuğun aşı, pişir bakalım istediğin gibi olacak mı? Arkasından da:

-Her işin bir kıvamı olur, o kıvam tutturulmazsa ya da kaçırılırsa aranan hiç bir zaman ortaya çıkmaz.

Çavuş Amca sözü değiştirip bana getirdi, okulumu sordu, Bir sonra bitireceğimi söyleyince oradan ötesini sordu. Askerliğimi atlatmadan önce bir kararım olmadığını, gönlümden geçenin orada (Hasanoğlan’da) kalmak olduğunu anlattım. Evlilik konusunda düşündüğümü sordu. Beni konuşturduktan sonra birden:

-Bunları, bir gün babana ben de anlatabilirim, ancak sen anlatırsan daha iyi olur! Baban sormaz ama, içinden sormayı geçirdiği olur, ona bu konuda kısa bilgiler vermelisin!

Çavuş Amcanın kızı geldi, evden çağırmışlar. Kızı Fatma, tek çocuk, güzel bir kız olacak. Yeni Bedir’deki yengemi anımsadım. Fatma’yı Yusuf Asıl’a almak istiyordu. Yusuf Fatma’yı görseydi bayılırdı. Beyaz yüz, kara göz, kara kaş, uzun uzun kirpikler, ince bir bel, uzun belinden aşağı saçlar. Özellikle kirpikleri neredeyse kaşlarına değecek. Greer Garson’u anımsadım, kirpikler onun, belikler ise Muazzez Ünal! Fatma’nın yaşını düşündüm, doğduğunu çok iyi anımsıyorum, İlkokula başlamıştım, 1. ya da 2. sınıfta olabilirim:

-Muhtarın kızı olmuş! Söylemi bir süre tekrarlanmıştı: Oğlan bekliyordu! Hiç olmamaktan iyidir, damat getirir! Oğlu da olur! İşte bu zor, yaşı geçti! Muhtarın yaşı tartışılırdı. Konuşulan tarih 1200’li ,1300’lü olduğundan bir şey anlamazdım. Bu arada Ali Ağabeyimle karşılaştırmalar yapılırdı. Bir keresinde de beni örnek vermişlerdi. Böylece ben doğduğumda babamın yaşı hakkında bir fikir edinmiştim…

Yusuf bu yıl da gelemiyormuş. Gelseydi takılacaktım! Eve dönünce ablama söyledim. Ablam Fatma’nın feraceye girdiğini, beni yabancı saymadığından yanımda öyle durduğunu, başı açık (feracesiz) gezmediğini söyleyince şaşırdım. Fatma, 13 bilemedin 14 yaşında feraceye girmiş! Yakında da evlenebilir.

Bunları düşünerek tenekeleri alıp Biberliğe gittim. Kavaklar ışıl ışıl ışıldıyor, yaprak sesleri belli belirsiz insanı etkileyen bir hışırtı çıkarıyor. Konserlerde de kimi zaman benzer bir ses örgüsü duyulur. Beethoven keman konçertosunun ilk girişinde zaman zaman böyle bir durum anımsıyorum. Özellikle de Smetana’nın Satılmış Nişanlı Operası uvertürünün son bölümlerinde bu tür bir ses hışırtısı olur.

Hafif esinti olunca bu hışırtı artar. O zaman sel suyunun çıkardığı türden bir akış olur. Konserlerde buraları, buralarda da konserleri düşünmek doğru mu değil mi? Bunu kime soracağım?

Jean Jacques Rousseau’nun bir sözünü anımsadım:

-Birisi, senin için yanlış bir söz söylerse ona darılma, üstelik sevin; çünkü konuşanın bir yanlışını yakalamış oluyorsun! Söz, gerçekte Rousseau’nun değil Montesquieu’nünmüş. Rousseau soruyor:

 

 Charles Louis de Montesquieu

 

-Bunu ben söyleyince kimse ilgilenmiyor görüntüsünde oysa Montesquieu söyleyince çok önemseniyor. Neden? Nedeni belli, sen kendini sevdiremiyorsun da ondan! Montesquieu, senin gibi herkese karşı olsaydı o da sevilmezdi!

İtiraflar bana Montesquieu’yü de tanıttı. Onun, Kanunların Ruhu adlı kitabını hep duyardım; daha sonra Acem, ya da İran Mektupları’nı da duydum ama okumadım. Bulsam okuyacağım. Hakkında tek bildiğim onun da bizim Montaigne Öğretmenin hemşerisi Bordeaux’lu oluşu. Montaigne, Montesquieu…. Bordeaux’nun şarap ülkesi olduğunu daha önceleri duymuştum. Ancak ondan söz edenlerin Bordeaux’nun nerede olduğunu bilmediklerini de öğrenmiştim.

Rousseau, Dijon Akademisi’nin yarışını kazandıktan sonra başka yarışlara da katıldı, kazanamadı ama tüm yazıları beğeni kazanmanın ötesinde olaylar yarattı. Öyle ki, her yazısından sonra yenisi beklenir oldu. Müzik çalışmalarından beklediği başarıyı yazı alanında yakalamıştı. Arka arkaya mektuplar şeklinde bu adla kitapları çıktı. Mektuplu konuşmaları sevmiş olacak altı yüz dolayında mektubu birleştirerek Julie yahut Yeni Heloise romanını bastırdı.Roman gerçekte bir aşk romanıydı, adı da geçmişte olan acıklı bir aşk öyküsünden geliyordu. Roman çok beğenildi, Rousseau oldukça para kazandı. Julie yahut Yeni Heloise bir aşk öyküsünden hareketle, ağırlığını o günlerin büyük bir sorunu olan çocuk eğitimine vermişti. Rousseau, Julie yahut Yeni Heloise’in basıldığı günleri şöyle anlatmaktadır.

“Kitabın basımı henüz bitmemiştir ama, buna karşın büyük bir ilgiyle beklenmektedir. Madam de Luxembourg sarayda, Madam de Houdetot Paris’te bundan söz etmiştir. Hatta Madam de Houdetot, Saint Lambert için kitabın özgün notlarını Polonya Kralına okutmak için benden istemiş ve kral da bundan çok hoşnut olmuştur. Bu kitabı Duclos’ya da okutmuştum. O da Akademiye söylemişti. Bütün Paris halkı romanı görmek için sabırsızlanıyordu, Saint-Jack Sokağı ile Palais-Royal’deki dükkânları halk tarafından sarılıyor, bilgi isteniyordu. Sonunda kitap çıktı. Beklenenin üstünde görülen başarı, sabırsızlanmalara değmişti. İlk okuyanlardan Madam de la Dauphine, Mösyö de Luxembourg’a çok cazip bir eser idi. Edipler arasında duygular eşit değildi, fakat halk arasında tek bir kanı oluşmuştu. Özellikle bayanların gerek kitaba gerekse yazarına gösterdiği ilgi o derece yüksekti ki, eğer işi o alana dökseydim, elde edemeyeceğim pek az bayan kalırdı. Bu konuda,meydana çıkarmadığım kanıtlar var. Bunlar, söylediklerimi doğrulayacak belgelerdir. Gariptir ki bu eser, Fransız kadın ve erkekleri hakında hoşa gitmeyecek tarafları olmasına karşın, Avrupa’nın öteki yörelerinden, Fransa’da çok, İsviçre’de az, Paris’te ise olağanüstü ilgi gördü. Acaba dostluk, aşk, fazilet her yerden çok Paris’te mi vardı? Kuşkusuz ki bu böyle değildir. Ne var ki, kalbi duygusal alanda hareketlendiren insanlar orada vardır. Kısacası, genellikle herkeste bulunmayan bu temiz, sevecen, ahlaksal duyguları (oradakilerin çoğu da) kendilerinde değil başkalarında ararlar. Zaten ahlâk bozukluğu her yerde birdir. Avrupa’da artık ne ahlâk ne de faziler kalmıştır. Buna karşın, bu söylediklerimden azıcık bir şey kalmışsa, gene de Paris’te kalmıştır.

Bunca batıl inançlar, haksız istekler arasında doğanın gerçek duygularını anlatmayı başarmak için insan kalbinin inceliklerini iyi bilmek gerekir.,,

Rousseau, sözünü şöyle bitirmektedir: “Bu eserin içerdiği yürekten gelen doğal duyguları doğru anlayabilmek için yüksek tabakaya verilen bir eğitimden alınmış ince bir zevk gerektiğini söylemek cesaretini gösteriyorum!,,

Yazılanların tümünü okudum, yer yer de anladığımı sanıyordum Ancak bu son satırları tümüyle anlayamadığımı da ben söylemek cesaretini gösteriyorum. Yüksek tabakaya özgü eğitim ne anlama gelmektedir?

Rousseau, annesiz büyümenin ne olduğunu yaşayarak öğrendiği için olacak, Julie yahut Yeni Heloise romanında Julie’ye özel bir yer vermişti.Julie’ye göre az ortaya gelmesine karşın öteki anne Claire de seçkin bir anne olarak tanıtılıyordu. Belli ki bu bir duygusal yaklaşımdı. Ancak yazar bunu orada bırakmadı, onlara söylettiği ilkesel konuşmaları, onların yürek kıvılcımlarını kitap sayfalarında bırakmadan tüm annelere muştulamayı yeğledi. Bunu yüreğinde daha o zaman yoğurduğu belliydi. Kitap yayınlanınca gösterilen tepki daha çok bayanlardan (anneler ya da anne adaylarından) alınca eğitim konusuna eğilip sıcağı sıcağına Emile yahut Terbiyeye Dair kitabını yazdı. Ancak Julie yahut Yeni Heloise’deki öğütsel eğitim savları burada kesinlikle yaptırımlar ya da uygulanagelen yanlışları sergiler şekilde ortaya konuyordu. Bundan kendini sorumlu tutan o günün insanları Rousseau’ya (o zaten bekliyordu ama bu denli olacağını sanmıyordu) büyük tepki gösterdi. Emile yahut Terbiyeye Dair kitabı meydanlarda yakıldı, basılanlar toplatıldı; Rousseau linç edilmek için köşe bucak arandı. Rousseau kılık değiştirmek gereğini duydu. Rousseau:

-İsa düşmanı ilan edildim, kırlarda Gulyabani gibi dolaşmaya başladım. Ermeni kılığına girişim, kendimi gizleme amacına yönelikti. Bu kılığın zararlarını da sonraları uzun süre ödedim. Sokaklarda taşlar da atanlar oldu. Böyleyken o azgın alt tabakanın bağırışları arasında yoluma devam ettim. Bir çok kez, evlerin önünden geçerken birilerinin:

-Tüfeği getirin, şu herifin üzerine ateş edeyim! diyen bağırışlar arasındakaftanım ve başımda tüylü kalpakla dolaşıyordum

Rousseau karşıtlarının neler yapabileceğini kestirmişti, önlemini aldı. Oldukça uzunca bir olay, kısacası Rousseau bir yolınu bulup İsviçre’ye sığındı. İsviçre’ye ayak basışını şöyle anlatmaktadır:

Berne topraklarına girince arabayı durdurdum, yere kapandım, toprağı kucakladım, öptüm ve büyük bir heyecan içinde haykırdım:

 -Hey iyiliklerin doğrulukları, güzelliklerin doğurucusu, koruyucusu Tanrım, sana gönülden bağlıyım, işte yardımınla özgürlüğe kavuştum! diyerek, umutlarım içinde doğruyu seçememe ve bundan ötürü hak ettiklerimi çektiğimi bilirce deli gibi çırpındım! Hareketlerimi izleyen arabacı beni deli sanarak kuşkuyla baktı. Bir kaç saat sonra da saygın Roguin’in kolları arasında kendimi buldum!

Rousseau, çok sevinçli gibi görünse de tehlikeyi atlatmış değildir. Kısa zamanda çevresini önce dostları, giderek onu kuşkulandıran insanlar sarar. Görünüşte herkes onu korumak tavırları içindedir ama iş bitirmeye gelince, sıvışmalar görülür. Sonunda ne idüğü belirsiz bir sarhoş ya da uyumsuz bir kişinin evinde kalmak durumuna düşer. Kesinlikle güven duymaz. Zaten uzun beklemeye de olanak bulamaz kısa zamanda çevresini görünüşte azgın, gerçekte zavallı sürü sarar. Dost görünenlerin çoğu sıvışmıştır. Gene de Rousseau umudu kesmez, o, Hak inancına güvenini kaybetmez. Bunda haklıdır da, çünkü komşu ilin valisi, çıkar gelir, pasaportu, gerekli öteki belgeleri hazırdır. Üstelik komşu Vali, bir süre yanında gider. Böylece Rousseau büyük bir tehlikeyi atlatmıştır.Ne var ki Berlin’e gitmeyi umut ederken kendini İngiltere’de bulmuştur.

 

 J. J. Rousseau, Kolluk Güçlerinden Saklandığı Günlerde Ermeni kılığıyla (1762)

 

Rousseau, İtiraflar’ında bir tür savunma yapmaktadır. Savunmalarını anılara dayandırmakta ise de kendi görüşlerini çocukluk dönemindeki çektikleri acıların üstüne kondurmaktadır. Anneli babalı bir çocuk olsaydı, bu denli tekil biri olmayacağını dolaylı olarak söylemektedir. Sevdiği insanları anlatır da baba İsaak Rousseau ile Gabiel Bernard dışında kendisine candan yaklaşan yok gibidir. Yakınlık kurduğu Madam ya da Matmazeller, bir aile anlayışı içinde değil yetişkinler düzeyinde yaklaşımlar kurmuştur. İtiraflar, Rousseau’nun (1763’te  tamamlanmış) 50 yıllık yaşam şeridini içermektedir. Sağlığında yayınlanmamış,ancak dostlar rasında topluca okunmuştur. Aşağıda görüleceği gibi Rousseau 1771 yılında bir grup önünde kendisi de İtirafları okumuştur.

Rousseau, İtiraflar’ını şöyle bitirir:

-Gerçekleri yazdım, eğer bir kimse burada söylediklerimin aksini bildiğini söylüyorsa, bunları binlerce defa ıspata kalkışsa bile söyledikleri, yalandan başka bir şey değildir. Eğer böyle biri çıkar da ben yaşarken benimle yüzleşmekten kaçarsa o adam ne gerçeği ne de adaleti sevmiyor demektir. Bana gelince, iişte yüksek sesle ve de korkusuzca haykırıyorum, bir kimse ki yazılarımı okumadan kendi gözleriyle yatatılışımı, seciyemi, ahlakımı, eğlimlerimi, zevklerimi inceledikten sonra beni namussuz olarak tanıtmaya kalkarsa o kişi asıl kendisi (kovulacak değil) boğulacak bir adamdır.

İşte bunları söyleyerek okumamı bitirdim. Dinleyenler hep sustu. (Dinleyicilerin adları, Madam la Kontes d’ Egmont, Mösyü le Prens Pignatelli, Madam la Markiz de Mesme, Mösyö le Marki de Juigne) İçlerinde tek, Madam de Egmond üzülmüş göründü. O da, önce besbelli bir titreme süreci geçirdi. Bu durumu çabuk atlatarak tıpkı ötekiler gibi derin bir sessizliğe büründü!

Okuduklarımın ve gözlemlerimin izlenimleri bunlar oldu.(3. Cilt,on ikinci kitap)

Kitabı bitirdim ama öteki bazı kitaplarda olduğu gibi sevinemedim. Bu kitap, kitap değil çok önemli bir dönemi anlatıyor.18. yüzyılda yetiştiğini öğrendiğini dinlediğimiz ünlü kişiler burada boy boy ortaya çıkıyor. Ünlü besteci Gluck, David Hume, Kral 2. Friedrich, Voltaire, Diderot, Condillac, Bernardin de Sainte Pierre, Rameau v.b.. Rousseau müzikle uğraşıyor ama Alman bestecilerden hiç söz etmiyor. Gluck adı geçiyorsa da Gluck zaten Paris’te yaşıyordu. 1765- 1775 yıllarında Paris’e Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart gelip konserler vermişti. Üstelik Mozart bir gidişinde annesini de birlikte götürüp çok uzun kalmıştı. Benim bile çaldığım Maman Varyasyonu (“Daha dün annemizin kollarında” çocuk şarkısını) Mozart o gelişinde üretmişti.) Yine o dönemde Mannheim müzik hareketleri tüm Avrupa’da konuşuluyordu. Büyük Bach 1750’de, Handel 1759’da, Telemann 1767’de ölmüştü. Bu dönemlerde müzikle ilgilenenler bunlardan habersiz nasıl olurlar? Özellikle yüz yıldır tüm Avrupa’da ün salmış Bach ailesinden, tam bu sıralar en ünlü dört büyük Saray (Viyana, Berlin, Londra, Petrograd) orkestralarını yöneten Johann Sebastian Bach’ın oğulları Johann Christopher, Johnn Ernst, Wilhelm Friedemann, Carl Philipp Emanuel Bach’lardan hiç söz edilmemesi ilgimi çekti. Bunları düşünürken uyudum.

 

27 Temmuz 1945 Cuma

 

Akşamki düşüncemden sıyrılmış değilim. Mozart Paris’e iki kez gitti, ikisinde de Paris’i yerinden oynattı! diye anlatıyorlar. Bu nasıl oynatma ki, Kral 15. Louis’nin beğenisini kazanacak ölçüde ad yapmış Rousseau, Paris’i ayağa kaldıran Mozart’tan habersiz. Bunları düşünerek kahvaltı ettim. Akşam kahveye gitmemişim, babama bir yardımım olur düşüncesiyle erkenden gittim. Salim Eniştem oradaydı. Hanife Halamın durumunu babama anlattı. Hanife halam yaşama sevincini kaybetmişmiş. Baş Hekim Cevdet Bey öyle demiş. Cevdet Bey’i ben de biliyorum, çok iyi bir insan, Benim elim ezildiğinde beni o çok cesaretlendirmişti. Kepirtepe’deyken elim ezilmişti. Okul doktorumuz Sezai Feray, bana Kırklareli’yi önermişti. Hasan Amcamın yardımıyla kolayca doktorlarla ilişki kurmuştum. Baş Hekim Cevdet Bey özel ilgi gösterdi. Öyle ki, o gün İstanbul’a gidecekmiş, bana:

-Köye gitme, İstanbul’a gidiyorum, seni okuluna bırakayım! demişti. Ablam yanımda olduğu için önerisine katılamadım ama bu öneri beni adeta iyi etmişti. Başhekim arabasıyla okula gitmek! Okulun önünde özel otomobilden inip okula girmek! Gitmiş gibi sevinmiştim. Bu nedenle Baş Hekim Cevdet Bey, bende bir başka güven duygusu uyandırıyor.

Salim Eniştem ayrılınca babam:

-İstiyorsan bostana inelim!

Babamla birlikte kavaklar yanındaki tarladaki bostana indik. Hava oldukça sıcak ama dere boyu hafif esintili olduğu için rahat çalışılıyor.

Konuşa konuşa dört dönümlük bostanın tamamını elden geçirdik. İşimizi bitirince az yukarıdaki adalara çıktık. Oranın yarısı, sulamadan büyüyen türden ekimlere ayrılıyor. Tarlaların adayla falan ilgisi yok ama tüm köy öyle anıyor. Çok verimli, dere kıyısı olduğu için, tarlaların bir iki metre derini su yatağıymış. Mısır, bostan, gündöndü, süpürge, kamış, patates, kabak turp türü ürünler hep buralara ekiliyor. Özellikle pancar burada, öteki tarlaların iki katı ürün veriyor. Ancak, pancar şirketinin uzmanları, buraya 2 yılda bir izin verdiğinden sürgit pancar ekilmiyor. Bizimkiler, başka pancar yerlerimiz olduğundan buradaki yerimizi ikiye bölüp bir arayla hep sebze ekiyorlar. Babam bir zaman ceviz ekmişti, ceviz o denli büyümüş ki tarlanın yarısı verimden düşmüş. Gölgede ekilen bitkiler büyümez hep bilinir; ancak cevizin gölgesinde yaban otları bile büyüyemiyormuş. Babam sonunda cevizi kesmiş. Meğer babam o cevizi benim için ekmişmiş. Söyleyince anımsadım. Bir yerine adımı da yazmıştık. İçimden:

-Bu ikinci kesilen ceviz ağacım! dedim. Babam yüzüme bakınca Lüleburgaz bağlarındaki cevizi anımsattım. Babam birden değişti:

-A, evet, yazık oldu o insancıklara, kurusuna yaşına bakmadan hepsini kovdular! deyip bir süre sustuktan sonra;

- Azınlıklara zulüm yapıldı, onlar buralara yerleşmişti, bizlere yararlı oluyorlardı! dedi.

Sözü değiştirerek tarlanın toprağını göstererek çok verimli olduğunu, ne ekilse on katı ürün alındığını, öteki tarlalarda bu ölçünün 3 ilâ 5 arasında değiştiğini bu nedenle buradan çok memnun olduğunu, ancak dereden, özellikle suların sık sık yatağını değiştirmesinden çok yakındı. Tarlanın doğu kıyısı dereye dayalı. Seller geldikçe sular, kıyıda toprağın altını oyup tarla toprağının suya düşmesi, giderek tarlayı küçültüyor. Babam, sık sık hesap yapıyor. Geçen 40 yıl içinde 900 m2 toprağın gittiğine yanıyor. Şimdilerde zarar azalmış. Çünkü babam tarlanın tam ucuna sık sık söğüt, kavak fidanı dikmiş. Budanmadığı için tarlanın dere tarafı örülmüş gibi, birbirine kenetlenmiş ağaçlar. Sel sularının getirdiği, çırpı, çomak türü birikintiler de aralara dolmuş. Karşıdan bakınca bizim tarlanın başı özel bir örgü duvarı görüntüsünde. Babam, bizim derenin özelliklerini anlattı. Dere doğduğu noktadan Ergene’ye kavuştuğu noktaya dek kumsal topraklardan geçiyormuş. Bu nedenle sel oldukça kenar köşe kolay eridiğinden sürekli kum bırakıyormuş. Köyün hemen altında Söğütlük dediğimiz Hamitabat köyünün komşu Kırık Köy’e dek süren bölümü tarlalıktan çıkıp, kum yığını durumuna gelmiş. Kum yığıldıkça da su altta kaldığından yazları orası çöle dönüyormuş. Babam, gelecekte bizim köyün de böyle bir duruma gelebileceğinden kaygılanarak Kuru Dereyi örnek gösteriyor. Köy kurulduğu sıralarda Kuru Dere bol sulu bir dereymiş. Oysa şimdilerde salt kışları su topluyormuş. Sahiden küçüklüğümde Bektaş ağabeyimle Koca Göl denilen yere ördek avına giderdik. Şimdilerde Koca Göl falan kalmamış.

Babam köye dönerken durup karşıları gösterirken, öteden beri ilgimi çeken bir olayı sordum. Bizim köyün konumlandığı noktaya göre Hamitabat, 4 km. doğu güneye düşmektedir. Böyleyken, köyümüzün kuzey doğusunda o köylülerin tarlaları var. Az önce gezdiğimiz tarlamızın birkaç parça ötesi Hamitabat köylülerinin. Köyün güneyi de öyle. Babamın Söğutlük dediği yer Hamitabat köyünün. Kısacası bizim köy Hamitabat köyünün toprakları arasında kurulmuş, dere boyunca bir çizgi çizilse bizim köy Hamitabat topraklarında kalacak. Aşağı mahalle dediğimiz köyün güneyindeki evlerin tavukları Hamitabat topraklarına dek gidiyor. İşin ilginci Aşağı Mahalle mezarlığı bile Hamitabat tarlaları arasında. Babamın anlattığına göre köyün altı, bizim köy kurulmadan önce gene Hamitabatlılarınmış. Ancak bizim köy kurulduğunda kuzey tarafı bizim köye verilmiş. Su akağının doğu tarafında Padişah 2. Abdülhamit’in büyük bir çiftliği varmış. Bu çiftlikte domuz besleniyormuş. Bizim köy, Padişah’ın Emlâk-ı Şahanesi üstüne izinle kurulduğundan o çiftlik orada sürüyormuş. Abdülhamit’in Padişahlıktan ayrıldığı sıralarda büyük bir göçmen grubu gelmiş, Hamitabat’a katılmış. O göçmenlere domuz çiftliği paylaştırılmış. Bu paylaşmadan sonra yeni göçmenleri derenin çiftlik tarafındaki meraya el koymuş. Bizim köylüler buna karşı çıkınca köyler arasında anlaşmazlık büyümüş. Hamitabat 300 hane, bizim köy 60 hane. Köylerin genel toprak durumları incelenmiş, bu inceleme sonucu bizim köye barış önerilmiş:

-Su akışını sınır yapalım, bu kavga son bulsun! Bizim köylüler bu öneri karşısında anlaşmazlığa düşmüşler. Tartışma uzayınca bu kez Hamitabatlılar zorla suyun batı tarafına da geçerek Deveçatak yoluna dek tüm yerleri işgal etmiş, parselleyip tarlaya dönüştürmüşler. Arkasından gelen savaşlar, işi tavsatmış, Cumhuriyet döneminde de olaya kimse el atamamış. Böylece bizim köy, Hamitabat’ın toprakları içinde, tarlaları, meraları, kendisine oldukça uzaklarda olmak üzere yaşamını sürdürüyor.

Babamın yarasını deşmişim, babam suyu sınır sayma taraftarlarındanmış. Çok direnmişler ama çoğunluğu elde edemedikleri için kaybetmişler. Bir süre kendi kendine söylendi.

Babam kahveye girdi, ben eve çıktım. Yorulmuş değildim ama, kitap okumayı tavsatır gibi olduğumu anımsadım. Yatağımın üstüne uzanıp okumayı sürdürdüm. Okudukça yer yer, kendimi yazarla benzeşiklik kurmaya alıştırdım. Babasını çok sevmesinden, annesini küçük yaşta kaybetmesinden başlayan bu benzeşiklik giderek artmaya başladı. Hele Matmazel de Vulson ile Matmazel de Gotan’ı birden sevdiğini söylemesi, beni A. ile C. olayına götürdü. Demek olabiliyormuş. Ancak kimi zıtlıklar da var. Yazar, kesinlikle yalan söylüyor. Ben, bilerek tek bir yalan söylediğimi anımsıyorum, onu daha önce anlatmıştım, okuldan kaçmıştım. Ancak büyük bir dürüstlük çabası göstererek, bir kusur saydığım o lekeyi yakamdan silkip bir daha yalana yüz vermedim. Yazar, neredeyse adım başı yalana kalkışır. Kendisini operaya götüreni atlatıp geri dönmesi anlaşılır gibi değil. Opera deyince irkildim; ben operayı 30 yaşımda ancak öğrendim, yazar çocuk yaşında operaya gidiyor. İşte bunları düşününce zaman zaman kurmaya çalıştığım benzerlik havada kalıyor. Çocuk Rousseau 10-12 yaşlarında Paris’te, bense o yaşlarda, alfabe’yi sökmüş olma mutluluğunu yaşıyordum. Ali, ata ot at-At otu yedi-Kedi ciğeri kaptı, aşamasının doruğundaydım.

Okuduğumu sanan ablam lâmba yaktı, neredeyse karanlık olmuş. Orakçılar geldi, seslerini duydum ama duymazdan geldim. Gaz lâmbası ışığında okuduğumu görünce Ali Ağabeyim yedek karpit lâmbası yakmış, getirdi. Karpit lâmbası ışığının elektrik aratmayacak aydınlıkta olması hoşuma gitti, okumayı sürdürür gibi bir yapmacık tavır takındım. Neden böyle yaptığımı da pek anlayamadım. İnsanlar geliyor gidiyor, neler yapıyorlar, ilgisizliğimi bir süre düşündüm; ne yapmalıyım, neler yapabilirim? Karpit lambasını yan odaya bırakıp yattım. Kimse yokmuş, az sonra ablamlar geldi, bir yerlere gitmişler. Ablamın sesini duydum:

-Uyumuş, aç uyudu kardeşçiğim! Oysa açlık falan aklımda değildi. Bir daha uyandığımda Zühtü Akın’ın değirmeni pat, pat, patlıyordu. Köpeklerin bazıları uluyor, bazıları da havlıyordu. Gece vakti, gezenler mi var? dedim ama aklıma Deveçatak köyünde olan bir olay geldi. Sık gelip gittiğimden orada arkadaşlarım vardı. Ali, Veli, Aziz. Ali’nin babası bir gece öldürülüp evinin bahçesine atılmış. Cinayeti duyan yetkililer, jandarma güçleriyle, tüm köyü göz altına alıp olayı aydınlattığında Ali’nin babasının geceleri, sevgilisine gittiği anlaşılmış. Sevgili evli olduğu için eşi ile kardeşi pusu kurup Ali’nin babasını öldürmüş, cesedi de getirip Ali’lerin bahçesine bırakmışlar. Suçlu olduğu sanılanlar, bir süre tutuklanmıştı. Dava uzun sürdü, bir süre sonra aflar falan derken olay kapanmıştı. Bu olay bende, köpeklerin her zaman boş yere havlamadığı kanısını uyandırdı. Deveçatak köyünde olan, bizim köyde neden olmasın? Kitabı anımsadım, çocuk yaştaki Rousseau bile tekin durmayıp öğretmenine âşık oluyor! Kendimi düşündüm, 1941 yılında Hasanoğlan’a gittiğimizde orada keman çalışmaları yaparken Süheyla öğretmene duyduğum yakınlığın aşk olup olmadığını düşündüm. Ben, onun yanında olmak istiyordum ama benimki sanırım kendimi ona beğendirme isteğiydi. İyi ki istemişim, müziği çok sevmemde Süheyla Öğretmenin yararı oldu bence. Gözlerimi kapayınca birden Hasanoğlan’a uçtum. Ancak Okuldan öte geçemedim. Bella önümü kesti; piyano çalışmasını merak ettim…

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ