Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

66 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Sınav Sonuçları Heyecanı: Öğretmenlik ya da Öğrenciliğe Devam

 

11 Ağustos 1943 Çarşamba

 

Mağma nedir? Mustafa Saatçı'ya göre çocuk maması. İsmet'e göre ise yağma. İsmet şiir yazdığı için uyak arıyor. Yağma, Mağma, sağma, zağma sıralıyor. Toprak altında mağma, mısırlar oldu yağma, sakın ineği sağma, atın başında zağma. Zağma sözünü uydurdun diyenler oldu. İsmet duraksadı, bana baktı. Güldüm. İsmet gülüşümden cesaretlendi:

-Bana uydurdun diyecekler biraz düşünmeli, ben bilmediğim bir sözü söyler miyim? Bekir Temuçin acele etti:

-Hadi, hadi söyle, geveleme! deyince ben karıştım:

-Söylese ne olacak? Anlamayacaksın ki? Ata binmek şöyle dursun, atın yakınına sokulmamış bir insan atın eğerini, başlığını, özengisini, dizginini ne bilir? Pek anlaşılmayan homurtular oldu ama kimse karşı çıkmadı. Halil Basutçu İsmet'e:

-Hadi şiirinin öteki uyaklarını da söyle! İsmet düşünür gibi yaptı ama nedense yanıt vermedi:

-Devamı sınavdan sonra! deyince bu kez Mehmet Yücel:

-Yağmur yağdı çaktı şimşek! Ötesini siz söyleyin! deyip gitti.

Derslikte büyük haritaları görünce savaş yerleri anımsandı. Almanya'nın savaş alanlarını biliyormuşuz gibi konuştuk. Ancak Japonya Amerika arasındaki savaşın yerlerini saptamakta bile zorluk çektik. Filipinler'den Çin'e, Avustralya'ya, Hindistan'a dek yayılan alanı enlemlere, boylamlara bakarak ölçmeye kalkışınca arkadaşlardan kaygılar belirdi:

-Sahi biz bunları da öğrenmiştik! “Öğrendik! ” dedikleri, enlemler, boylamlardı. Yeni duymuş gibi hayıflandılar. Oysa iki gün önce Seyfi Çaçur Öğretmen, bunları anımsatmıştı. Kalabalık bir grup haritaların başında kentleri, ülkeleri konuşup ararken kahvaltı zili çaldı.

Kahvaltıda da Japonya-Amerika savaşı konuşuldu. Amerika'nın bu denli güçlü olduğunu bilmiyorduk. Avrupa'da Mussolini tepelendi, sıra Hitler'de derken Fikret Madaralı Öğretmeni anımsadık. Alpullu'da okurken o bize anlatıyordu:

-Savaşın önünde sonunda Mussolini, Hitler, Stalin defolup gidecekler! derdi. Dikenleri bize sopalarla kırdırırdı: Bu Hitler, bu Stalin; bu Mussolini! Gülerek dikenleri sopalardık. Fikret Madaralı Öğretmenin anlattığı bir olay da doğru çıkmıştı. O günlerde (1939 nisan-mayıs) Almanya ile Rusya sözde dosttular. Fikret Öğretmen gazeteyi göstererek:

-İşte bu olamaz! Niçin olamaz? diye sorduktan sonra:

-Almanya'nın gözü, geniş Ukrayna topraklarında; aynı zamanda Rusya'nın Baltık Denizine inmesini önlemek emelindedir. Ukrayna bir bakıma buğday ambarıdır. Çoğalan nüfusuyla Almanya ancak orasını elde ederse beslenebilecektir. Bu nedenle Hitler'le Stalin çaresiz savaşacaklardır.

Gerçekten öyle oldu, Fikret Madaralı Öğretmenin bunları söylediğinin üstünden iki yıl bile geçmeden Almanya Rusya'ya saldırmıştı. (22 Haziran 1941) Fikret Madaralı Öğretmenin Kayseri/Pazarören Köy Enstitüsü'nde olduğunu biliyorduk. Mehmet Pekgirgin oradan ayrıldığını duyduğunu söyledi. O da tam kesin biliyormuş ama orada çalışan bir arkadaşı, ayrılan öğretmenleri anlatırken onun adını da andığını anımsadı:

-Galiba iklimi yaramamış, Pazarören'in kışları çok sert geçiyormuş! dedi. Arkadaşlar iyi dileklerle Fikret Madaralı Öğretmenin Samsun/Ladik Köy Enstitüsüne gitmiş olacağını varsaydılar. Daha önce orada beş-altı yıl kaldığına göre iklimine uyabilir! dediler. Onlar öyle diyedursun, gerçekte Fikret Madaralı Öğretmen Samsun/Ladik Köy Enstitüsü' nde bulunmaktaydı.

Kahvaltıda birbirimizi korkutucu söz söylemedik ama öğretmenlerin yanından geçerken bayan öğretmenlerin giysilerine göre sınava gelecekleri seçmeye çalıştık. Zehra Öğretmenle Hasene Öğretmen her günden farklı giyinmişti. Hilmi bana sordu:

-Hangisini istersin? Anlayamadım, hemen sordum:

-Niçin? Hilmi gülmeden:

-Sınav için! Hasene Öğretmeni söyledim. Gerekçe olarak da Zehra Öğretmeni birine benzettiğim için bana çok tanıdık gibi geldiğini söyledim.

Sınavın gene Öğretmenler Odasında olduğunu öğrendik. Bu kez de öğretmen odasında yapılan sınavların bazılarına uğurlu gelmediği tartışmaya başlandı.

Hemen hemen bir saate yakın bunlar konuşuldu. Nöbetçi ilk numaraları çağırdığında 2 numaralı Fettah; Öğretmenler Odasında sınav olur mu? başka yer mi bulmadılar? diye soruyordu. Mustafa Saatçı Fettah'ın sorusuna yanıt verdi ama Fettah gitmişti duyamadı:

-Bugünkü dersimiz ne derslikte ne de Öğretmenler odasında olmalı. En güzeli ahırdır. Atlar, inekler. . . derken Abdullah Erçetin tavuklar da var! diye ekledi. Bir sessizlik oldu. Hüsnü Yalçın üzgün bir sesle:

-Şakanın sırası mı şimdi! dedi. Arkasından sinkaflı sözler geldi. Emrullah Abdullah Erçetin'e ağıza alınamayacak sözler söyledi. Abdullah dondu kaldı. Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Bekir Temuçin ayaklandılar:

-Ne oluyor? derslikte ahırdan, kümesten söz edilmeyecek mi?

Mehmet Yücel parmaklarını şıklatarak ayağa kalktı.

-İki arkadaş yolculuk yapıyormuş, güzel güzel giderken gök gürlemiş. Birisi havaya bakıp:

-Yağmur yağacak galiba! deyince kavga başlamış. İsmet duramadı:

-O bir şey mi ? İki arkadaş varmış! İsmet sözünü sürdüremedi, Halil Basutçu:

-Yok yahu, siz palavra atıylorsunuz, neredeymiş bu arkadaşlar? Hem de adamları yola çıkarıyorsunuz. Biz burda insanları yan yana tutamıyoruz! deyince herkes güldü. Bu sıra Mehmet Aygün geldi, titrek bir sesle:

-Çok fena geçti, hiçbir soruya yanıt veremedim, tuzlu denizleri, tatlı su gölleri mölleri gibi şeyleri sordular. deyip yerine çöktü. Recep Kocaman'la Hüseyin Serin gitti. Derslikteki tartışmalar kesildi. Mehmet Aygün yavaş yavaş açılır gibi oldu, ilk giren olduğu için olacak Mehmet'e çok soru sormuşlar. Soruları anımsadıkça anladık ki hepsi kafa sorusu. Tatlı su dediği nehir suları, tuzlu su dediği sıcak iklim denizlerinin suları. Örneğin Akdeniz'in suyu mu daha tuzludur Karadeniz'in mi? Belli başlı büyük nehirler daha çok hangi okyanus akar? Az sonra Fettah geldi. Bed beniz kalmamış, Tek tırnaklı hayvanları sormuşlar, mısır bitkisinin yetişme iklimlerini sormuşlar. Durumu doğruya yakın anlamıştım, saate bakıp derslikten çıktım. Baktım Sefer Tunca çıktı. Sefer üzülerek:

-Çalışmadım, ne bekliyordum ki? Utandım; bu yeter bana! deyip yürüdü. Çıkıp Tarım binası tarafına gittim. Arılara baktım , mısırlığın yanından yavaş yavaş döndüm. Dersliğin altından okulun önüne geçerken yukardan gel işareti yapıldı. Koştum, bana iki kişi kalmışmış. İnanmadım. Gülerek Hasan Üner geldi:

-Ekmeklik buğdayı, yırtıcı hayvanları, mağma tabakasını sordular! dedi. Mağma, yağma, zağma uyaklarını anımsayıp gülümserken çağırıldım. Gösterdikleri kutudan dört kağıt aldım. Hilmi bir şeyler anlatıyordu. Dinler gibi durdum ama ne dediği tam anlaşılmıyordu. Kağıtlarımda 1. 26-42 paralel arasını kaplayan yurdumuzun doğu-batı uçları arasını inandırıcı nedenlere dayanarak söyle. 2. Dünya üstündeki büyük nehirlerin beş tanesinin aktığı denizlerin adını söyle, 3. Tek tırnaklı hayvanlardan yavruyla üremeyen var mıdır? 4. Trakya Bölgesindeki ormanları, ormanlarda yetişen ağaç türlerini anlat.

Yanıtları kısa kısa sıraladım. Boylam araları 111 km . Olarak bilindiğine göre 16 boylam arasının, 111x16=1776 km. olacağını, ancak boylamlar dışına sarkan kara parçalarını da düşünerek Yurdumuzun doğu batı uçları arasını 2000 km . olarak hesaplıyoruz.

En büyük nehirler olarak bilinen Amazon, Kongo, Missisipi, Atlas Okyanusuna, Nil Akdeniz, Volga da Hazer denizine akar. Seyfi Çaçur Öğretmen:

-Biz bu soruyu başka arkadaşlarına da sorduk, hemen hemen hepsi Amazon Nehrini Büyük Okyanusa akıttılar. Sen neden Atlas Okyanusuna dedin? Seyfi Çaçur Öğretmenin şaka ettiğini sandığım için gülerek:

-Çünkü Atlas Okyanusuna akıyor da onun için, deyince bu kez Seyfi Çaçur Öğretmen başka bir engel mi var? dedi. Hemen dağlar aklıma geldi:

-Güney Amerikanın en yüksek And dağları, Büyük Okyanus kıyıları boyunca 6-7 bin metre yükselen And dağları Büyük Okyanusa geçit vermemektedir. Öteki soruna geç dediler. O yanıtım da bir tümce oldu:

-Tek tırnaklı hayvanlardan salt katır, yavruyla çoğalmaz. Dördüncü soru çok iyi bildiğim bir konu. Duraksamadan:

-Trakya'da belli başlı iki ormanlık bölgesi vardır: Istranca Dağları, (Kırklareli) Koru Dağları, (Tekirdağ) Istrancalarda, meşe, gürgen, akçağaç, karaağaç başta olmak üzere daha başka ağaç çeşitleri yetişir. Koru dağlarında bunların dışında çam ağacı da yetişmektedir. Bir iki söz daha söyleyecektim, çıkmamı işaret ettiler. Saate bakmadım ama sanırım içerde 10 dakika bile kalmadım.

Çıkınca dersliğe gittim. Çok merak etmiştim; acaba Amazon Nehri kimlere sorulmuştu. Olay çıkabileceğini düşündüğüm için vazgeçtim. Az sonra İsmet:

-Dayı, Amazon Nehri hangi okyanusa dökülüyor? diye sordu. Önemsemez bir tavır içinde:

-Onu bilmeyecek ne var? Atlas Okyanusuna! dedim. İsmet:

-İşte ben bunda yanıldım, deyince bir iki ses yükseldi:

-Ben de! , ben de! , ben de!

Sınav yemekten önce bitti.

Yemekte, sınavdan konuşmamaya karar verildi.

Mandolin çalışması yapacakların işleri belli; Hilmi Altınsoy'la Salih Baydemir ufuldanmaya başladı:

-Öğleden sonra ne yapacağız? Onları da mandoline çağırdık. Nöbetçi, Hamitabatlı 9 Mehmet (Mehmet Özalp) yanımızdan geçerken iki mandolin rica ettim. Mehmet:

-Peki Abi! deyip ayrıldı. Biz aramızda “Gelecek-gelmeyecek!” derken Mehmet geldi:

-Tamam Abi, ancak mandolinleri paydosta geri istiyoruz, arkadaşların çalışmaları var. Salih Baydemir azıcık ufuldandı:

-Kendi dilimle tutuldum (!) Salih öyle deyince Yusuf istekli oldu. Ona da bir mandolin bulundu.

Uzun süre kendi kendimize teker teker çalıştık. Paydosa yakın Şevki Aydın geldi. Salih Baydemir'le, Hilmni Altınsoy'la özel olarak ilgilendi. Hilmi ile Abdullah Erçetin'in, Salih'le de İdris Destan'ın birlikte çalışmalarını salık verdi. Sefer Tunca, Arif Kalkan başarılı sayıldılar. Salih'le Hilmi'nin mandolinleri için Şevki Aydın söz verdi. Biz de yarın daha uzun çalışacağımıza karar verdik. Şevki Aydın:

-Çocuk şarkılarını çalacak kadar mandolin öğrenmek için bilginlere göre 60 saat yeterliymiş, bize öyle söylediler, siz de istekle çalışırsanız bu kurala göre geç kalmış sayılmazsınız. Bu söz de arkadaşları cesaretlendirdi.

Dersliğe dönünce bu sözler söylenince karşı çıkanlar oldu. Bu tür konuşmalarda olumsuz tavır takınmayan Sami Akıncı bu kez:

-İşte beni, buna kimse inandıramaz, 70 değil en az 700 saat çalıştım ama Yalancıyı bile doğru dürüst çıkaramadım! deyince Mehmet Yücel yanıtı verdi:

-Yanlış şarkı seçmişsin, senin gibi doğrucu bir arkadaş yalancı şarkısı çalabilir mi? Arkadaşlar gülerken arkadan bir de İsmet olumsuzluk ekledi:

-Kusura bakmayın size bunu söyleyene saygılıyım ama, burada bir de rastlantı var gibi geliyor bana. Neden mi? Bizim sınavlar ay sonuna dek sürüyor. Öğleden sonraları boşuz, isteyenler bu boş günlerde çalışacak. Hesapladım, bu duruma göre tamı tamına 70 saat mandolin çalışma zamanmınız olacak! Sefer Tunca:

-Sizin başka işiniz mi yok Allah aşkına? Biz çalışabildiğimiz kadar çalışacağız. Eylül sonuna kadar kalacağımız söylendi. Kimileri “Eyvah! çekerken kimileri de:

-Oh, ne iyi, yeni yaşamımıza dinlenmiş olarak başlarız!

-Çok başlarsın, yarın Talat Tarkan Öğretmen rica eder:

-Şu da sizin elinizden çıksın! Bir süre güldük. Talat Tarkan Öğretmen gerçekten öyle sözleri seçip gönül alarak iş yaptırıyor. Harun Özçelik ekledi:

-Yarım elma, gönül alma!

Bu kez de bu söz tartışıldı. Yarım elma, burada ne anlama geliyor?

Az, azıcık diyenler çoğunluktaydı. Ancak sözün diğer yarısı çözülemeden zil çaldı. ”Alma! ” sözünü olumsuz fiil olarak öne sürenlerin başındaki Bekir Temuçin yatarken “Sus! ”uyarılarıyla ancak susturuldu. Oysa sözün tartışılacak bir tarafı yoktu. Elmaya uyak olsun düşüncesiyle gönül alma, ap açık, gönül al, (Karşındaki kimsenin gönlü söz konusudur) gönül kazan anlamı taşımaktadır. (Bunu, almalısın, almanda yarar var olarak da düşünebiliriz. )

Yatınca da bir süre buna benzer yanlış yorumlanacak Atasözlerini düşündüm. ”Anasına bak, kızını al. Gülme komşuna gelir başına, El, elden üstündür, Kaş yapayım derken göz çıkarmak, Ev alma komşu al, Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar. . . . . . Sözler yarım söylenmiş gibi ama ne demek istediği anlaşılıyor.

 

12 Ağustos 1943 Perşembe

 

Yarınki sınavda neler sorulur? Sınavda Besim İyitanır Öğretmen bulunursa kimlere takılır? gibi sorular, varsayımlar öne sürenlerin konuşmaları arasında uyandım. Sahiden, Besim İyitanır Öğretmen gelecekse bana, bizim köyle ilgili sorular sorar. Örneğin bostan ekimleriyle ilgili soru sorup, bostan ekecek türden ayrıntılar ister. Pek de belli olmaz, bostan sorusu beklerken Besim Öğretmen keçiler üstüne bir soru da sorabilir. Benimle arası iyi ama öteki arkadaşlarla pek iyi sayılmaz. Özellikle bizim neşeli dediğimiz Mustafa Saatçı, İsmet Yanar, Mehmet Yücel, Yusuf Asıl gibi çok konuşanlara “Boşboğaz” deyip olur olmaz nedenlerle çıkışır. Ayrıca sorduğu soruya beklediği yanıtı hemen almak ister. Bu nedenle yarınki sınav kimi arkadaşlar için çok zorlu geçeceğe benzer. Arkadaşların telaşı bence bundan. Ayrıca ders kitabı yok. Edirne Fidanlığında uygulamalarla, kendi bahçelerimizdeki çalışmalar üstüne sorular sorulacağını kesin. Ders programımızda olmasına karşın haraları, aygır depolarını gezip görmedik. Okulumuzda bulunan iki atı bile ders olarak incelemedik. Arkadaşlar, gene de bunlar üzerine soru sorulacağını öne sürüyorlar. Ben bu savlar içinde salt Edirne fidanlığını önemsiyorum. Edirne Fidanlığı gibi Türkgeldi ile Sarımsaklı fidanlıkları da konu edilebilir. Her üçüne de ikişer kez gittik. Söz sözü açtı, Bekir Temuçin Edirne Fidanlığının tüm olarak alanını sordu. Fidanlığın Müdürü Gümüş Bey bunu bize bir kaç kez söylemişti. Kimse bilemedi. Bana baktılar, anımsayamadım. Sorular yöneltildi:

-Hani not alıyordun? Notlarımda vardır ama notlar yanımda değil deyişim inandırıcı olmadı. Bu kez ben de 10 dekar yani bir hektar deyiverdim. Böyle sayısal bilgilere hiç önem vermeyen arkadaşlar bu kez verdiğim bilgiyi çok önemsediler, biri kalkıp tahtaya yazdı. Olan olmuştu, geriye dönemedim. Bu kez de kendi tarlalarımızla, köyümüzün genel topraklarıyla, daha sonra da dereler arası bölgelerle karşılaştırarak bir yaklaşıklık bulunca rahatladım. Fidanlığın Karaağaç yoluna bakan tarafı kesinlikle 1 (Bir) km. vardır. Yoksa bile nehre doğru uzayan taraflar derinlemesine uzamaktadır. Uzun-kısa kenarları bir birini tamamlar varsayıp verdiğim ölçünün gerçeğe yaklaşıklığına ben de inandım.

Kahvaltıda yapacağımız sıralarda kimlerin oturacağı düşlendi. Hilmi, Mehmet Aygün, Recep Kocaman gidecekleri okulların sıralarını nasıl bulacaklarını konuştular. Hilmi kendi köyüne gideceğine göre kendi oturduğu sıraları bilir gibi konuştu. Mehmet köy seçme konusunda tam kararlı olmadığından Hilmi ölçüsünde kesin konuşmadığından öteki arkadaşların takılmaları gene Hilmi'ye döndü. Bir ara Hilmi duraladı:

-Siz gene hepiniz bana döndünüz, neden? diyerek başını salladı. Arkadaşlar bu kez de Recep üstüne olasılıklar öne sürdüler. Recep, alıngan değil, ayrıca düşlere de kapılmıyor:

-Ne olacağını ben de bilmiyorum, istediğim yer var, oraya verirlerse sevinirim. Şimdiden başka bir diyeceğim yok! deyip kestirdi.

Atölyede bir yandan kesip bir yandan planya işini sürdürdük. Ben planyada çalışıyorum. Salih kesim işinde daha dikkatli. Yeni bir konu ortaya getirdim. Arkadaşların çoğu imzalı fotoğraflar alıyor. Ben bunu yazılı yapmayı düşünüyorum. Herkesten okuldaki günleriyle ilgili (isterse gelecekteki günlerinden de söz ederek) bir sayfa kadar yazı yazmasını isteyeceğim. Arkadaşlara bunu söyledim. Mehmet Aygün uyardı:

-Hiç söyleme bunu, çoğu yazmayacağı gibi yazacakları da caydırırlar. Harun Özçelik çok beğendi, ancak o da başka bir yöntem önerdi:

-Kendin sorular hazırla, sorular sor. O zaman kimse yan çizmez. Öneri ilgimi çekti ama önce düşünemedim. Harun açıkladı:

-Bu okula girdiğine pişman mısın? Öğretmen olduğuna seviniyor musun? Kiminle ya da nasıl bir evlilik yapmayı düşünüyorsun? Harun'un önerisine önce Yusuf, sonra da öteki arkadaşlar hep katıldı. Konuşmalar, sorulacak sorular üstüne uzadı gitti. Kesin bir karara varamadım ama öneri aklıma iyice yattı. Okuduğum H. Balzac'ın İki Yeni Gelinin Hatıraları romanında buna benzer bir bölüm vardı. İki arkadaş, ayrıldıktan sonra bir birlerine yazmaya söz vermişler, sonra da yaptıklarını, yaşadıklarını kısaca günlerinin nasıl geçtiğine varana dek bir birlerine yazmışlardı. Ben mektuplaşmak için değil, salt arkadaşların bu konudaki düşüncelerini öğrenebilirim. Önce kendim için sorular hazırlayıp sonra da arkadaşlar için ondan yararlanabilirim. Konuya, giderek olacakmış gibi inanmaya başladım.

Öğle yemeğinde durup dururken Harun Özçelik'e teşekkür ettim: Sonra da kendi düşüncelerimi ortaya anlattım. Gidebilirsem Yüksek Bölüme gidip okuyacağımı, orasını bitirince askerliğimi yapıp arkasından evleneceğimi, evliliğimi de bir öğretmenle yapacağımı söyledim. Arkadaşlar hemen buradaki öğretmenleri örnek aldığımı söylediler. Oysa benim örneğim daha önceki, İlkokuldaki öğretmenim Ahmet Korkut Öğretmendi. Okula giderken genellikle onun evi önünden geçiyordum. Ahmet Korkut Öğretmen eşi Behliyar Öğretmenle konuşa konuşa okula gelip gidiyordu. Onların öyle geliş gidişleri çok iyi anlaştıkları izlenimi veriyordu. Yıllar sonra Hasanoğlan'a gittiğimizde bize Müzik öğretmeni olarak gelen Süheyla Başokçu'nun nişanlısı Şerif Baykurt'la Hasanoğlan'a geldiğinde tanıştım. Şerif Baykurt bana öğretmenlerin öğretmenlerle evlenmesinin yararlarını sayıp dökmüş, sıkı sıkı da öyle yapmamı önermişti. İşte burada da gördük; Okul Müdürü, giden Eğitimbaşı, Ahmet Gürsel Öğretmen, Ahmet Kun, Şimdilerde de bir başkası aynı yolun yolcusu. Arkadaşlar dikkatle dinlediler. Önce Hilmi, sonra da Salih Baydemir:

-Abi, sen kararlısın, dediğini yaparsın. Ben de:

-Sizin de aklınızdan geçenler vardır, onları söylerseniz yazarım. Hiç söylemeyenlerin de sayfalarını ben doldururum! deyince güldüler. Hasan Üner:

-İşte bu sayfaları okumak isterim.

-Bir gün karşılaşırsak, sana okuturum.

Kamil Varlık, satranç takımıyla geldi, benimle oynamak istiyormuş. Oyuna başladıktan biraz sonra arkadaşı Rafet Kurşun geldi. Rafet kendi kendine konuşur gibi Kamil'e yardım etmeye çalışırken Kamil kızıp oyunu bıraktı. Rafet'le sürdürdük. Rafet, soyadına yakışan bir çıkışla taşlarımın çoğunu topladı. Zil yetişti de kurtuldum ama kendimi yenilmiş saydım. Kamil gülerek geldi:

-Biz sana tuzak kurduk, Rafet seni yenmek için beni öne sürdü. Rafet sinirlenir gibi görünerek:

-Yalancı! diye bağırdı. Onlar itiş kakış gittiler.

Ben önce dersliğe çıktım. Mandolinciler akortlarını kendileri yapmaya çalıştılar. Alt salona indik. Şevki Aydın geldi, her arkadaşla ayrı ayrı ilgilendi. Abdullah Erçetin'e görev verdi, Beethoven'in Soysallığa İmni parçasının notasını çoğaltacak. Şevki Aydın parçayı kendisi bir kaç kez çaldı, arkadaşlar çok sevdiler. Parçayı ben geçmiş yıllarda Hidayet Öğretmenin eski Muallim Hulusi Müzik kitabında görüp çalmıştım. Anımsadım, kolayca çıkardım. Şevki Aydın Abdullah ile İdris'e Hilmi ile Salih'in çalışıp çalışmadığını sordu. Abdullah mandolinlerini akşam sahipleri aldığı için çalışamadıklarını söyledi. Şevki Aydın:

-Çalışacaklarsa ben onlara kalıcı mandolin vereceğim. Arkadaşlar çalışacaklarına söz verdiler.

Paydosta Abdullah Erçetin'e yardım ekibi kuruldu. Boş bir nota defteri kesilerek yaprak durumuna getirildi. Salih Baydemir'le Harun Özçelik tahtadan kesik yaparak Abdullah Erçetin, Recep Kocaman, Salih Baydemir, Harun Özçelik, yarış ederce nota çoğalttılar.

Notalar kuruyunca Şevki Aydın'a ben götürdüm. O da mandolinleri hazırlamış, notaları verip mandolinleri aldım. Mandolinleri görünce bu kez de Sami Akıncı çalışmak istediğini söyledi. Sami Akıncı geçmiş yıllarda N ile bir süre birlikte mandolin çalışmıştı. İsmet onu anımsatmak amacıyla:

-Kızlarda fazla mandolin olduğunu duydum bir sorulsun. Mustafa Saatçı:

-İsmet, senin kızlarla aran iyi, git iste. İsmet'ten önce Mehmet Yücel:

-Ayıp ayıp, bari sen söyleme, SS oradayken sen gidip sormuyorsun da İsmet'i gönderiyorsun. Anlayalım, yoksa SS ile bozuştun mu? Mustafa Saatçı Mehmet Yücel'e kaşlarını çatarak baktıktan sonra:

-Sana laf düşmez İskelet!

-Laflar hep sana mı düşüyor, İmam, ölü yıkayıcı! deyince Sami Akıncı:

-Kesin şu anlamsız tartışmaları, biraz da yarınki sınavı konuşun.

Tam yanıt olarak söylenmemiş olsa bile ortaya konuşanlar oldu:

-Sınavı, sınavda konuşuyoruz, şimdiden kendimizi yormayalım! Gülmeler bir süre sürdü.

-Türkgeldi Çiftliği ile Sarımsaklı Çiftliğini karıştıranlar oluyormuş, bilenler anlatsın! Gibi bir dilekte bulunuldu. Sefer Tunca Kadir Pekgöz'e:

-Senin Domuz ormanın (Kasıtlı olarak domuzla ormanı bastırarak ayrık söyledi) oraya çok yakın arkadaşlara anlat, karıştırmasınlar. Kadir Pekgöz, köyünü Domuzormanı olarak anılmasına çok kızıyor. Ancak Sefer Tunca Kadir'den çok güçlü, boyu da neredeyse iki katı biraz da bu nedenle olacak, çok yumuşak bir sesle:

-Adımı doğru söyledin, gerçekten adım, nufus kağıdıma göre Kadir Pekgöz, bu nedenle seni kutlarım. Ancak bundan sonrasının benimle bir ilgisi yok. Yanlış kapı çaldın, kapını doğrult. Sefer Tunca bu kez de:

-Her neyse, köyünün adı beni fazla ilgilendirmez, ister domuz ormanı olsun ister kurt dağı. İşte orası sarımsaklı-soğanlı yere yakın değil miydi? Hemşerimin yanında olmak istedim:

-Ben de Domuzormanlı sayılırım, Domuzormanı ile Sarımsaklı arasında Lüleburgaz, Ayvalı, az da olsa Kırıkköy toplarları var. Bu nedenle Domuzormanı Sarımsaklıya yakın sayılmaz. Hele Türkgeldi ile hiç bir ilgisi yok. Ben bunu söyleyince bu kez bana:

-Öyleyse sen anlat. Arkadaşların bakışlarından gerçekten isteyenlerin olduğunu anlayınca özet olarak iki çiftliğin de Cumhuriyet öncesi azınlıkların özel mülkü olduğunu, ancak, sahiplerinin, önce Balkan Savaşında sonra da Yunan işgalinde düşmanla işbirliği yaptıkları saptananınca yurdu terketmek zorunda kalınca bu kez Devlet o topraklarına el koymuş, çiftçimize yardımcı olmak amacıyla çiftlikleri işletilmeye başlanmıştır. Türkgeldi daha çok bahçeciliğe, Sarımsaklı ise doğrudan hububat tarımına örneklik etmektedir. Türkgeldi için Bahçecilik dedim ama bu yeterli bir söz değil. Çifliğin tamamı 15.000 dekardır. Bu geniş toprakların bir bölümü mera olarak kullanıldığından koyun, sığır, domuz beslenmektedir. 2000 koyun, 100 sığır, 100 sığır beslendiği bilinmektedir. Çiftlik ayrıca örnek tohum yetiştirdiğinden olabildiğince değişik ekimler yapılmaktadır. Örneğin, buğday, arpa, yulaf, çavdar, mısır, bakla, bezelye, nohut, mercimek, fasulye, şekerpancarı, gündöndü, kavun, karpuz, domuz besini yetiştirdiği gibi, bunların tohumları da yenilenilir. Bunlar satışa da çıkarılır. Ayrıca peynir, krema, kümes hayvanlarının ürünleri geliştirilip satışa sunulur.

Teşekkür eden arkadaşlar oldu. Bekir Temuçin ise :

-Oldu olacak, Sarımsaklıyı da anlat! dedi ama zil çalınca bir çok arkadaş kalktı.

Sarımsaklı'yı derslikte anlatmadım ama yatınca kendi kendime bir süre orada dolaşır gibi, bildiklerimi tekrarladım. Genç Mühendis Biçerdöğer-Sürer makineyi gösterip:

-Çok yakınlarda ekmek yapanlar da gelecek demişti. Koskoca makineler (Ev büyüklüğünde) buğday tarlasına giriyor. Ağır ağır giderken arkasından sürülmüş tarla kalıyor. Bir de köydeki orak durumunu düşündüm. İnsanlar kıvrık bir orakla neredeyse tek tek buğday kesip önce deste sonra da demet yapıp bağlıyor. Demetler dokurcun, dokurcunlar yığın oluyor. Yığınlar harmana serilip saman, saman altı tane olarak ayrılıyor. Taneler eleklerden geçirilip çuvallanıyor. Zaman olarak neredeyse 1,5-2 ay aradan sonra tarlada olgunlaşan buğday tane olarak çuvala girebiliyor.

 

13 Ağustos 1943 Cuma

 

Mehmet Aygün sızlanıyor. Sözlü sınavlarda hep ilk giren olarak en büyük zorluğu o çekiyormuş:

-Hiç değilse bugün tersinden başlasın! 29 nolu arkadaş kesinlikle razı olmuyor. Mehmet Aygün'e övüt verenler oldu:

-Git revire yat! Ancak revire yatarsa bir başka gün gene sınava alınacak, onda da gene ilk giren olacak. Mehmet Aygün biraz şaşkın, arkadaşların önerilerini dinlerken Mustafa Saatçı:

-Buldum! deyince herkes onu dinledi. Mehmet Aygün Mustafa Saatçı'ya güvenmemekle birlikte gene de umutla baktı. Mustafa Saatçı, tüm ciddiyeti üstünde:

-Sınavdan sonra revire yatsın! Herkes gülerken Mustafa saatçı sözlerini sürdürdü:

-Hem o zaman revirden çıkınca sınava da çağırılmaz! Çoğunluğun:

-Yaşa İmam Mustafa! En doğrusunu buldun! Hani elinde tasın yok! diyenler oldu. Bir taraftan da :

-Tas değil, ona fener gerekli sesleri geldi. Halil Basutçu güldü:

-Haydaaaa! Şimdi de “Tas mı, Fener mi? Kavgası! ”Kavga yok, kavga yok!” Diyojen mi yoksa Arşimet mi? Mehmet Yücel:

-Bizim İmam ne Arşimet'tir ne de Diyojen, olsa olsa Hafız Mustafa'dır. Tüm gürültülere kulak tıkayan Mustafa Saatçı, kızmış gibi söylendi:

-İskelet, her fırsattan yararlanıp üstü üstüme geliyor. Halil Basutçu buna da bir yanıt buldu:

-Ondan doğal ne var? Sen İmam'sın o da İskelet. İmamların iskeletlerle her zaman ilişkileri vardır. Mustafa Saatçı bu kez de Halil Basutçu'ya:

-Buruntüs! dedi. Brütüs'ü bilerek Buruntüs olarak söylemişti. Bunun daha ilk yıllara uzanan bir yanı vardı. İlk yıllar arkadaşlar arası sıfat takmalar daha çok yüz, beden şekillerine dayatılıyordu. Bir ara Halil'in de burnuna takılmalar olmuştu. Mustafa Saatçı bu sabah onu anımsattı. Halil, anlamazdan gelmiş ya da bir ilgi kurmak istememiş olacak, yürüdü gitti.

Dersliğe gidince Bekir Temuçin'in bana sorduğu Sarımsaklı Çitfliği sorusuna olumsuz bakanların çoğunlukta olduğunu görünce ben de salt Bekir'e sınav beklerken anlatmak üzere sustum. Gene de konu bir başka biçimde ortaya atıldı:

-Türkgeldi Çiftliği Edirne Fidanlığından büyük mü, küçük mü? İsmet başta olmak üzere daha bir kaç arkadaş bu kez:

-Yeter şu sizin çiftlikleriniz, başka soru mu yok! denince çiftlik tartışmaları kapandı.

Kahvaltıda 15. 000 dekarın kapladığı alanı gözümüzde canlandırma konusu gene açıldı. Yeni Bedir köyünü örnek verdim, okulla köy arası 4 km. (4000 m.) olduğuna göre bir o kadar uzaklığı da Umurca tepeleri yönünde uzatın. Böylece 16 tane 1000 m2 olur. 16 dekar demektir. Neredeyse 2 hektar eder. İşte size Türkgeldi Çiftliğinin büyüklüğü. Sarımsaklı da onun kadar. Edirne Fidanlığı ise bunların yarısı kadardır. Çünkü oranın mera alanları yoktur. Belki de biraz daha küçüktür. Ancak, müdür Gümüş Beyin anlattığına göre fıdanlığın ileride büyümesi düşünüldüğünden nehir tarafında çok geniş bir alan fidanlık için ayrıca boş olarak bekletilmektedir.

Derslikte yeni bir soru ya da kuşku uyandıran bir fit atma:

-Kooperetifçilikten de soru sorulacakmış.

Bir saate yakın bu tartışıldı. Ancak bunun yararı oldu, konuşurken unuttuğumuz bir çok kooperatif sorusu anımsandı. Üretim-tüketim koopratflerinin arasındaki en belirleyici ayrılığı iyice öğrendim.

İlk numalar çağırılınca 1 nolu Mehmet Aygün gerçekten kül gibi solmuş bir renkle gitti. Hem üzüldüm hem de güldüm. Üzüldüm, Mehmet'i öyle hiç görmemiştim. Gülmem ise onunla ilgili, bu sabahki durumunu o görseydi kesinlikle taklidini yapardı. Mehmet Aygün'le Fettah Biricik içerde çok uzun bir süre kaldılar. Hepimiz şaştık. Salt şaşkınlık da değil, çoğumuzu korku sardı. Mehmet çıkınca dersliğe değil de yemekhane tarafına gitti. Pencereden baktım, binadan dışarı çıkmadı. Belli ki tuvalete girdi. Az sonra da Fettah çıktı. Fettah beklenenin tersine sırıtarak geldi. Gelince de inandıramadığını bile bile çok zor sorulardan söz etti. Herkesten önce Sami Akıncı çıkıştı:

-Fettah, bırak şu zor soru hikayesini de neden içerde uzun kaldınız? Fettah bu kez doğru konuştu. İçerde bir yığın kitap varmış, onları getirip oraya yıkmışlar. Fettah'la Mehmet önce onları sıralamışlar. Sonra da okudukları konuları sormuşlar. Bir süre de öğretmenler kendi aralarında fısıltı olarak konuşmuşlar. Sonra da sorulara geçilmiş. Mehmet'e okul bahçesine ekilen meyve fidanlarını, Fettah'a da sebze bahçesine bu yıl ekilen sebzeleri sormuşlar. Öğretmen olarak gitmek istediklerini öğrenince de okullarına gittiklerinde önce hangi bahçe işlerini el atacaklarını sormuşlar. Besim Öğretmen bahçecilik konusunda öğütler vermiş. Fettah böyle söyleyince arkadaşlardan bağıran oldu:

-Gene yalan söylüyorsun! Sefer Tunca tartışmaları önledi:

-Benim hemşerim yalan söyler ama bu kadar karışık yalanları kuramaz, ben inandım, bu kez doğru söylüyor. Recep'le Hüseyin giderken Mehmet Aygün geldi, gülerek Fettah'ın anlattıklarını tekrardı. Geç gelişinin nedeni ise dergileri toplayıp eliyle bastırırken derginin teli elini kanatmış. Elini kapatıp gizlemiş. Ancak kanama çok olduğundan tuvalete gidip elini temizlemiş. Sonraki arkadaşlar oldukça kısa zamanlarda girip çıktılar. Umduğum gibi bana Besim Öğretmen özel sorular sordu. Sormadan önce kalktı, elime verilen soru kağıdının birini alıp bostan ya da buğday tohumunun ıslahı için bizim köylülerin uyguladığı yöntemleri sordu. Karpuzların, kavunların olgunlarını seçip üçe bölündüğünü orta bölümü ayırıp çekirdeklerinin alındığını, bu çekirdeklerin bostan ekimlerinde ayrı bir yere ekildiğini, ayrı ekilen bu kavun ya da karpuzların gene o türlü çekirdeklerini alıp üç kez değiştirdikten sonra tüm tarlaya o çekirdeklerin ekildiğini anlattım. Hikmet Öğretmen ilgiyle sordu:

-Bu her yıl mı yapılıyor? Her yıl yapılmadığını, 3 ya da 4 yılda bir yapıldığını anlattım. Besim Öğretmen gene gelip elimdeki kağıdı aldı:

-Daha önce sorduk, doğru yanıt aldığımızı söyleyemem. Sen bize bir çiftçinin haziran ayında yaptığı ya da yapması gereken belli başlı işleri anlat.

Az duraksayıp düşündükten sonra aklıma gelenleri sıraladım:

-Yazlık ekimlerin 2. çapası yapılır, çayırlar biçilir, kuzular sütten kesilip koyun sütlerinden peynir ya da benzeri ürünler üretilir, güz sebzelerinin fideleri dikilir. Hikmet Öğretmen bir kaç ad istedi. Saydım:

-Lahana, pırasa, turp, havuç, yerine göre başka benzer ürünler ekilir. Bağların bakımı yapılır: Örneğin ters yönde süren filizler düzeltilir. Otlar bitmişse otlardan arındırılır. Alçak kütüklerin salkımlarını koruyacak önlemler alınır. (Çatal ya da başka yükselti konur) Bağ yaprakları toplanıp, gerekli işlemler yapılarak yemeklik olarak saklanır. Meyve ağaçlarını tırtıl ya da başka böceklerden korumak için önlemler alınır. Gerekirse bağlara kükürt püskürtülür. Mısır; pamuk, Gündöndü, pancar ekilmişse ikinci kazımları, aralarının temizliği, yerine göre sulamaları yapılır.

Çıkmam söylendi, selam verip çıktım. Çıkarken Halil'e baktım, suskun suskun duruyordu. Besbelli elinde hoşlanmadığı bir soru vardı. Nedense o soruyu merak ettim.

Bu kez çıkar çıkmaz dersliğe gittim. Derslikte herkes kendine sorulandan hoşnut, şöyle dedim, böyle dedim, deyip duruyor. Besim İyitanır Öğretmenin söylediğini anımsadım:

-Bir çoğuna sorduk ama doğru yanıt alamadık! Söylemek niyetinde değilken nasıl olduysa sözü söyleyiverdim. Sami Akıncı döndü:

-Aaa, o soruyu bana da sordular ama doğrusu ben öyle bir ayırım hiç düşünmemiştim. Bana göre bizim köyde her iş her zaman yapılır gibi geliyordu. O nedenle aklıma geleni söyledim. Bir ara onlar gülünce ben de güldüm. Böylece merakım geçti. Sami bilemeyince ötekilerden kim doğru yanıt verebilir ki? deyip yerime oturdum. Halil geldi. Sorunun birine hiç yanıt verememiş. Verilen kağıtta İstihlak Kooperatiflerini anlat, bir örnek göster! deniyormuş. Halil bilmiyorum, deyip susmuş. Hikmet Öğretmen yerine soru sormuş ama, kafası karıştığı için ona da doğru dürüst yanıt verememiş. Soru ise panayırların, pazarların çiftçiler için önemiymiş. Biz konuşurken Kadir Pekgöz geldi. Kadir, ah-vah ederek geldi hemen sordu:

-Bizim derslerimizde hiç panayır sözü geçti mi? Tüm arkadaşlar gülmekten sıralara yattılar. Meğer aynı soru ona da sorulmuş. Her kafadan bir söz çıktı ama Sami Akıncı böyle bir soru için öğretmen olacak, hatta olmuş bir kimsenin rahatça üç beş söz söylemesi gerektiğini anlatınca gülmeler kesildi. Üstelik soru pazar ya da panayır yapma ya da panayırın ne olduğu değil, çiftçinin üretimi değerlendirmesi açısından yararları. Kadir okuduk mu diye sordu, doğru dürüst yanıt alamadı ama sorusu yanlıştı. Pazarlar, panayırlar, hatta İzmir Fuarı üstüne en az on kez durulduğunu anımsıyorum. Fikret Madaralı Öğretmenin Kazım Dirik Paşa'nın İzmir valiliğindeki başarılarını, daha sonra Edirne'deki girişimlerini anlatırken bunlardan söz edilmişti. Ayrıca Hikmet Özmen Öğretmen geçtiğimiz yıl içinde küçük kitapçıklar getirerek panayırların, İzmir Fuarının yararlarını, yapılan satışları anlatmıştı. Kadirden sonra Mehmet Başaran rengi gitmiş olarak geldi. Suskun olunca sordular. Ona sorulanlar arasında da meteoroloji sözü geçiyormuş. Biz böyle bir şey okuduk mu? Mehmet Başaran ona güldüğümüzü sandı, sinirlendi. Kadir'in söylediğini ona da anlattılar. Benzer bir durum olduğu için gülündüğünü anlattılar. Bu kez o da gülmeye başladı. Bu arada Sami Akıncı daha önce bize dağıtılan Köy Enstitüleri Müfredat Programını açıp okumuş. Bize dönerek:

-Beni dinlerseniz size önemli bir yazı okuyacağım, dedi. Hepimiz sustuk. Sami:

Ziraat dersinin konuları:

a) Toprak, meteorolojik ve fiziksel özellikleriyle toprağı tanıma, toprağı işlemeye mahsus aletler,

b) Gübreler ve gübreleme, (bakteriler)

c) Bitkiler biyolojisi, tohumlar, kalıtım, kuramı, bitki cinslerinin ıslahı. Bitkilere zarar veren ögeler ve onlarla mücdele (Sigorta) Bitkilerin kemale gelmeleri; hasat, harman, bitkileri muhafaza, zirai mahsüllerin satışı.

d) Çayır ve meralar, ormanlar: Yararlanma şekilleri, korunmaları, orman yetiştiriciliği.

Sami gülerek:

-Okumayı sürdüreyim mi? Arkadaşlar bu kitaplar bize imzalı olarak verildi, okumamız için de sıkı sıkı tembihler edildi. Hiç birimiz okumadan bugün sınavına girdik. Üstelik eleştiriyoruz. Bizim öğrencilerimiz de bize böyle yaparsa ne yapacağız? Sami susunca Yakup Tanrıkulu geldi. Hayvan hastalıklarını sormuşlar. Arif Kalkan ipek böcekçiliği için yeterli bilgi verememiş. Hüsnü Yalçın'a Bulgaristan'daki gülcülük için soru sormuşlar. Hüsnü'nün o konuda bilgisi varmış, teşekkür etmişler. Son arkadaş 29 Ahmet Güner'e ise bölgesinin belli başlı işini sormuşlar. Ahmet ormancılık olduğunu söyleyince anlatmasını istemişler. Ahmet yaşayarak öğrendiği Istranca eteklerindeki ormancılık olaylarını anlatmış. Kaçakçılığı, ormanların korunması, köylere verilen yıllık kesim haklarını anlatınca da o bölgede öğretmen olursa neler yapacağını sormuşlar.

Ahmet son kişi olarak gülerek geldi.

Yemeğe bir sınavı daha atlatmış olarak gittik. Konuşmalara göre verdiği yanıtlardan hiç kimse hoşnut değil ama nedense zayıf not alacağını da kimse söylemiyor. Bu sınav için sınırlama konmadı, yemek yerken yavaş yavaş sorulan tüm sorular tekrarlandı. Verilen yanıtlar söylendikçe de büyük yanlışlar birer birer ortaya çıktı. Ancak ben, “Doğrucu başılık!” yaparak bildiklerimi söylemedim. Hemen hemen her söylenene gülüp geçtim. Yusuf Asıl zaman zaman kendisi için:

-Ben köyden çocuk olarak ayrıldım. İlkokulu bitirdim ara vermeden ortaokula verildim. Okuyacağım düşünüldüğü için bana evde pek iş yaptırmadılar. Sonra da okuduğum için evden tümden uzaklaşmış oldum. Bu nedenle ben evdeki işleri bilmiyorum. İzinli gittiğimde bana bir yabancı konukmuşum gibi davranılır. Bu durum beş yıldır böyle. Bu nedenle ben evin dış işlerini bilmem. Üstelik, bildiğiniz gibi pek öyle iş zamanları da izin yapmadık. Ben de:

-Yusuf haklı, benimki de ona benzer bir durum; ben de tıpkı sizler gibi izinler yapıp okula döndüm. Ancak ben okula gelmeden önce beş yıla yakın bir süre doğrudan iş içinde çalışmıştım. O nedenle bu işleri az çok biliyordum. O bilgilerim üstüne okuldaki işleri de dikkatle izlediğim için bilmediklerimi de yeni yeni öğrenerek dağarımı genişlettim. Değişik yönde olmakla birlikte Yusuf'la ikimiz çok açık konuşuyoruz: Birimiz biliyorum, ötekimiz bilmiyorum deyip geçiyoruz. Hiç değilse kendimiz kendimizi biliyoruz. İşte bu rahatlığımız nedeniyle bugün çoğunlukla biz konuşuyoruz. Gerçekten öteki arkadaşlar, kendilerini çok ilgilendiren bu konuya oldukça kapalı bir tavır takındılar. Bu yemekte bunları konuşarak biraz özeleştiri yaptık. Gene de olayı uzatmadık. Yapacağımız müzik çalışmaları için sözle bilenme yaptık. Yazılan notanın güzelliği yanında kolaylığını ballandıra ballandıra anlattım. Sözlerinden aklımda kalanı söyledim:

“Sosyal varlık insanlığa gidilecek yol açar-Bilgimizin ışıkları güneş gibi nur saçar”

Derslikte çoğunluk mandolinde olduğu için müzik sözleri egemen olmaya başladı. Bildiğimiz; bilmediğimiz şarkıların adları yanında duymalar da anılmaya başladı. Asım Öğretmenin öğrettiği Avcılar, Tarlalada altın başaklar geri döndü. Şarkı ya da oyun deyince biz “Çingene miyiz? deyip gülenler müzik defterinden söz etmeye başladılar. Abdullah Erçetin'in sırası başvuru kapısı oldu. Şarkıları en iyi bilen o olduğu ayrıca Abdullah çok yumuşak yüzlü olduğu için haylaz takımı ona sarılıyorlar. Bekir Temuçin de çok okul şarkısı biliyor ama o Abdullah gibi davranmadığından fazla yaklaşamıyorlar. Bekir Temuçin'in şarkı verme koşulu çok ilginç:

-Benden şarkı isteyenin defterine ilk olarak Boş Fıçı şarkısını yazmama razı olana öteki şarkıları veririm! Bekir'in önerisine iki arkadaş, İsmet'le Sami razı olmuş. Bekir de onlara:

-Sözüm size değil!

Zil çalınca mandolinleri alıp yerimize gittik. Şevki Aydın gülümserek geldi. Önce notaların yazılışını çok beğendiğini söyledi. Özellikle tahta uç olayına takıldı:

-Özel nota yazma ucu olduğunu daha önce duymuştum ama bunun gerçeğini sizde gördüm! dedi.

Parçayı önce kendi çaldı. Yeni başlamış durumundakilere:

-Size notasını verdim ama siz daha sonra çalın, şimdi parmak temrinlerine devam edin! deyip ayırım yaptı. Bizim grubu önce teker teker denedi. Birlikte ilk kez benimle birlikte Abdullah Erçetin, İdris Destan bir de Şevki Aydın kendisi katıldı. Bir süre sonra Sefer Tunca, Bekir Temuçin, Recep Kocaman, Mehmet Aygün katıldılar. Serbest çalışmaya geçtik. Biraz da gösteriş olsun diye, çekildiğim köşede Hidayet Gülen Öğretmenden öğrendiğim mızrapla çırpma yaparak gene Hidayet Öğretmenden öğrendiğim Kazaskayı çalarken Şevki Aydın duydu:

-Hidayet Öğretmenden mi? dedi. Hidayet Öğretmen sözü tüm arkadaşların ilgisini çekti. Mandolinler birden durdu, herkes baktı, Hidayet Öğretmenin orda oluşu bir sevinç yarattı. Özellikle de Harun Özçelik:

-İşte şimdi gidemezsem üzülürüm. Hidayet Öğretmenle çalışmak, benim en büyük isteğim. Şevki Aydın açıklamaya yaptı:

-Yalnız Hidayet Öğretmen orta bölümde, bize derse gelmiyor! Harun:

-Olsun, onun dersi değil benim isteğim, onun ders dışı çalışmaları; elişlerine verdiği önem, yapıcılığı, yaratıcılığı!

Paydos olurken Şevki Aydın, cumartesi günü kendisinin olmayacağını, o nedenle pazar günü öğleden sonraya dek serbest olduğumuzu ancak mandolinleri rahat (!) bırakmamamızı söyledi.

Ayrılırken de Salih'le Hilmi'yi azıcık poh pohladı:

-Pazar günü sizi, büyük gruba katarsam şaşmayın. Ancak sizin de bana azıcık yardımınız gerekiyor, anlıyorsunuz ya! deyip ayrıldı.

Derslikte bir süre Şevki Aydın konuşuldu. Bizden bir sınıf üstün ama, sanki yetişkin bir öğretmen, gibi diyenler oldu. Söz sözü açtı, duvarcılar da Mustafa Ersoy'u övdüler. Konuşmalar gene Köy Enstitülerine, arkasından da önceki Köy Öğretmen Okullarına uzadı. Edirne/Karaağaç derken eski Müdür Nejat İdil, okulun göç edişi, savaş konuları aklımızı iyice karıştırdı. Amerikalılar İtalya'yı iyice kuşatmışlar. Fikret Madaralı Öğretmenin dediği gibi oldu. Mussolini devrilmekle kalmamış, sürüklenmiş hapislere atılmış! Sıra da Hitler mi var yoksa Stalin mi?

Akşam yemeğinde de karpuz verildi. Tıpkı öğlede olduğu gibi tatsız bir karpuz. Dolgun etli görüntüsü var ama kaba, tatsız. Arkadaşların iştahla yediğini görünce sustum, ben de yedim. Oysa bu türlerine biz kabak deyip hayvanlara atarız. Kendi bahçemizdeki karpuzların neden yetişmediğini konuştuk. Sulanması düşünüldüğünden dereye çok yakın yerlere ekilmişti. Ancak bahardaki çok yağışlarda sular tüm ekimleri alıp götürdü. Yağmurdan sonra gene ekim yapıldı ama onlar da yetişmedi. Bizim bostanda karpuzlar yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Onlar ancak bir ay sonra yenmeye başlar. Bizim köyde onlara güzlük ya da turşuluk derler. Hilmi sanırım en az on kez, böyle konuşmalardan sonra bana:

-Şu sizin köye salt karpuzlarınızı görmek için gitmek istiyorum, dedi. Bu kez söylediğini ciddiye aldım:

-Hadi öyleyse yarın, Yusuf'la seni götüreceğim, en uygun zamanı, izinlerinizi ben alacağım, bir akşam kalıp döneceğiz. Karpuzların da tam en olgun zamanı. Yusuf da sevindi. Hilmi az düşündü. Daha doğrusu düşünür gibi yaptı, Şevki Aydın'a verdiği sözü öne sürdü. O konuda da aracı olacağımı söyledim. Hilmi ne düşündüyse bir türlü yanaşmadı. Mehmet Aygün açıkladı:

-Bakmayın arkadaşın ortaya döktüğü bahanelere, o, yaya gitmekten çekiniyor. Yaşamında bir km. bile yürümemiş ham bir çocuk, gidiş 15 km. dönüş 15 km. eder 30 km. Nasıl yürüsün bunca yolu? Hilmi bu kez de Mehmet Aygün'e küfre kaçan sözlerle karşılık verdi. Ben de:

-Değmez, sözümü geri aldım, “Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü! dedim. Güzel başlayan hafta sonu gezi planımız tatsız konuşmalarla son buldu. Konuşmadan masadan kalktık.

Derslikte Hilmi yanıma geldi ama nedense her zamanki yakınlığı gösteremedim. Sonunda o da bu durumu anladı, sessizce ayrıldı. Köy Enstitüleri Müfredat Programını açıp Müzik bölümü okudum. Transpozisyon, modilasyon, armoni, armonik, mordan, triy, Apojiyatür gibi sözlerle karşılaştım. Bunlar şimdiye dek dikkatimi çekmemişti. Kitapta 5 sayfalık bir yazı var, tekrar tekrar okudum. Bunlara değinen bir bölüm yok.

Yatınca da bir süre bunları düşündüm. Asım Öğretmenin konuşmalarını katıla katıla gülmelerini, kimi seçkin sözleri tekrar tekrar vurgulamasını yaşar gibi dikkatle anımsadım. Süheyla Öğretmenin de adları söylerken, kreşendo ya da rondo derken ağzını, dudaklarının aldığı şekilleri görür gibi oluyorum ama o dudaklardan kesinlikle bir mordan, triy, apojiyatür ya da grupetto çıktığını belirtir bir iz bulamıyorum. Allegro, presto, moderato, largo ya da kreşendo, diminiendo var. Çünkü bunlar söylendi. Söylenseydi ötekilerin de hiç değilse biri ya da ikisi kalırdı. Birden piyano aklıma geldi. Şeyki Aydın olmadığına göre yarın oturup uzun uzun piyanoda çalışacağım. Parmaklarımı alıştırsam, o bile benim için yararlı olacaktır.

 

14 Ağustos 1943 Cumartesi

 

Zil sesiyle uyandım ama öyle yatıyordum. Daha doğrusu öğleden sonra ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Gidip elbisemi almam gerekiyordu. Ne düşündüyse Hilmi başını uzattı:

-Abi, bugün yorucu bir çalışma yaparız değil mi? İçimden:

-Hadi oradan! demek geçti, ama gene de demedim, daha doğrusu diyemedim:

-Sen bilirsin, yorulmayı göze alabilirsen, yaparız. Ben zaten sürekli çalışıyorum. Müzik benim için yorucu değil dinlendirici. Doğrusunu istersen şimdi onu düşünüyordum, mandolin dışında bir süre de piyano çalışmak. Ancak Lüleburgaz'da hazırlanmış elbiselerim var bir ara gidip onları alacağım. Bu karışık yanıttan ne anladıysa Hilmi:

-Peki öyleyse deyip ranzadan indi.

Derslikte oturunca yan gözle sırasında olmadığını gördüm. Akşamki kaldığım yerden kitabı okudum. Kendi ölçülerime göre Müzik sınavı için hiç bir kaygım yok.

Kahvaltıda Hilmi çok neşeliydi kızların giysileri, öğretmenlerin saçları ayrıntılarına dek konuşuldu. Yusuf arkadaşlara sordu:

-Sizin bayanlarınızın saçları nasıl olacak? En uçta oturan Recep Kocaman beklenmedik bir yanıt verdi:

-Anamın nasılsa eşimin de öyle olacak! Birden bir sessizlik oldu. Mehmet Aygün açıklık istedi:

-Eşiniz öğretmen olursa nasıl olacak? Recep bu kez de:

-Tüm bayan öğretmenler nasıl olursa o da öyle olacak! Masada bir durgunluk oldu. Harun Özçelik:

-Ha şu bilinsin, ileri geri konuşuluyor ama içimizde bunlardan rahatsız olanlar olabilir. Bunu hiç dikkate almıyoruz. Recep gayet sakin:

-Rahatsız falan değilim, beni ilgilendirmeyen konuları duymam bile. Ancak bu kez öyle olmadı, soru doğrudan bana soruldu. Ötekilerde de böyle doğrudan bana sorulsaydı benzer yanıt alınırdı. Recep'in çıkışı işime yaradı “Ne şiş yansın, ne kebap!” Hilmi çalışma konusuna dönemedi ben de olumsuz yanıt vermemiş oldum.

Atölyede Halis Öğretmen bize:

-Şu sıralar, sizin okula bırakacağınız toplu son iş olacak. Daha önce de sıra yapıldığını biliyorum. İsterseniz bu sıraları biraz da farklı yapalım. Kullandığımız parçalar aynı parçalar olmasına karşın bazı değişiklikler yapabiliriz. Düşünün bakalım neler ekleyebiliriz! Öğretmen ayrılınca her arkadaş bir şeyler önerdi. Ayaklarla dik, arka tahtalar kesilmişti. Değişiklik yapacak bir taraf kalmış gibiydi. Herkes ilkokul sıralarını anımsadı. Sıra üstünde kalem yerleri önerildi. Sıranın iç gözünün ön tarafına düşmeleri önleyecek çıta düşünüldü. Ayakların dayanağı için ayak tabanlarını rahat dayanacağı eğilimlerin verilmesi düşünüldü. Önerileri topladık. Ayrıca sıraların göğüslere gelen uçlarına yuvarlak çıta ekleyip hem sıra sivriliğini önlemeyi hem de gereğinde sıraya açık kitap ya da defter konunca düşmesini önlemek. Arkadaşların hepsinin söz birliği etmesi sonunda üst tahtaların kalemlik oymaları dışında çıtalarla daha işlevli bir sıra örneği düşündük. Ancak bu yeni ekler için yeni baştan keresteliğe dağılıp parçalar seçerken Bayrak Töreni zili çaldı. Şevki Aydın'ın olmaması olasılığını düşünerek ben önden gittim. Şevki Aydın vardı ama bana akordiyonu almamı söyledi. Bu bir bakıma iyi oldu. Törenden sonra akordiyonu bırakırken akşam da gelemeyeceğini, odasında rahat çalışabileceğimi, izinli olduğunu, ancak bir gecikme olursa pazar akşamı töreni aksatmamamı tembihledi; bir bakıma da rica etti. İstanbul'a gideceğini anladım. Az sonra gülümseyerek:

-Bir de biz gidelim şu İstanbul'a bakalım! dedikten sonra bir isteğim olup olmadığını sordu. Teşekkür ettim.

Öğle yemeğine sevinerek gittim. Neden sevindiğimi sordular. Lüleburgaz'a gideceğimi, yeni giysilerimi alacağımı söyledim. Yusuf bana katılmak istedi. Salih Baydemir nota defteri istedi. Mehmet Aydemir, bize katılmak istediğini, ancak Müzik çalışması için Şevki Aydın'a söz verdiğinden katılamayacağını söyleyince bu kez ben de söz verdiğimi ancak kendisinden izin isteyeceğimi, verirse gideceğimi, isterse ona da izin alabileceğimi söyledim. Hilmi bizi dinliyordu. Bana dönüp:

-Abi bana da alırsan sevinirim! deyince Hilmi'ye:

-Senin için isteyemem, çünkü seninle Salih'e çok özel davrandı, sizden ciddi çalışma bekliyor. Arkadaşlar beni haklı buldu. Salih Baydemir Hilmi'ye Lüleburgaz'a niçin gideceğini sordu. Hilmi az düşünür gibi yaptıktan sonra:

-Doğrusunu isterseniz ben çalışamayacağım arkadaşlar, başımı önüme eğince bir ağrı başlıyor. Arkadaşlar güldüler. Yusuf Asıl, başını dik tutmasını, Mehmet Aygün sırtüstü yatmasını önerdi. Biz gülüşürken Mehmet Yücel masamızın ucuna eğilerek neden güldüğümüzü sordu. Arkadaşlar olayı anlatınca Mehmet Yücel Hilmi'ye zurna çalmasını önerdi. Gerekçesi de ilginçti:

-Zurna çalarken başını istediğin tarafa çevirir ağrısını önlersin!

Mehmet Yücel gidince bizden çok Hilmi güldü:

-Bu İskelet nereden buluyor bu lafları? İşin içinde ben olmasam billahi bu lafa gülerken yerlere yatardım!

Hilmi gülünce rahatladım. Az da olsa var olan öfkem geçti, Salih'le birlikte çalışmasını önerdim. Şevki Aydın'ın gideceğini söylemedim.

İsmet yanımıza gelince, Yusuf'u göstererek:

-Bu çocuk gidiyorsa ben neden gitmeyeyim? deyip izin listemize yazıldı. İzini ben istedim. Eğitimbaşı odasının önündeydi:

-İzin verirseniz bu arkadaşlarla Lüleburgaz'a gitmek istiyoruz, deyince; Eğitimbaşı adımı söyleyerek bana:

-Size izin vermeyeyim de kime vereyim, şurada kaç gününüz kaldı! dedi.

Kısa bir duraklamadan sonra yola çıktık. Öbür sınıfların bu cumartesi tüm gün çalışması olduğundan yol tenhaydı.

Arkadaşların işleri hemen görüldü. Benim terzim bir yere kadar gitmiş, gelecek dediler. Bir süre bekledim. Terzi çabuk geldi. Bir giyip çıkardım. Hemen paketlendi, alıp arkadaşlara katıldım. Halkevi bahçesinde limonata içtik. Herkesin eli boş, benim elimde paket. Yusuf taşımama koşullu yardım etmek istedi. Koşulu ilginç, ilk gün o giyecekmiş. İlk güne razı olmayınca öteki günlere sıraya girdiler. Okula bu tür şakalarla döndük. Dönünce paketimi dolaba bırakıp piyanoya girdim. Şevki Aydın Harun Özçelik'in yazdığı notayı piyanonun üstünde bırakmış. Hemen çalmaya başladım. Kendimi kaptırmış olacağım, kapı açıldı. Abdullah Erçetin'le öteki sınıflardan çocuklar kapıya dizildiler. Onlar Şevki Aydın sanmışlar. Beni görünce şaşırmadılar. Akordiyon çaldığım için piyanoyu nasıl olsa çalarım sanıyorlar. Kapının önü bir süre öyle dolu durdu. Ben çalışmamı sürdürdüm. Bu arada değişik sesler geldi, Röslein'in olabileceğini düşünerek önce Bahçemizdeki gülü, sonra Gülnihal'i arkasından da Röslein'i çaldım. Bakmadan anladım, Röslein:

-Akordiyonla çaldığını biliyordum, piyanoda ilk kez dinliyorum! dedi. Bu kez gam, arpej çalışmasına çevirdim. Kapı yavaşça kapandı. İyi mi oldu yoksa kötü mü? Kim olursa olsun başımı çevirip bakmadım. Yemek zili çalınca yavaşça çıkıp gittim. Yusuf benden önce gitmiş. Ben oturunca Yusuf:

-Kapıya gelip dinledik, neden dönüp bakmadın, kızlar da gelmişti, göremedin! dedi. Çalışırken bakamadığımı, bakınca şaşırdığımı anlattım. Hilmi ortaya konuştu: Vay anasını, müzik çalışmalarında ben bunun için başarısızım galiba, mandolini elime alınca biri laf atsa da şunu bıraksam diye düşünüyorum! Arkadaşlar uzun uzun güldüler. Salih Baydemir:

-İşte o zaman senin yanına hiç birimiz uğramamalıyız. Mehmet Aygün başka bir varsayım öne sürdü:

-Olmaz, o zaman daha tehlikeli. O zaman da kendi düşünde birini görüp bırakır. Sonra da o düş onu sürekli izler. Hilmi dinledi dinledi:

-Siz beni deli mi sanıyorsunuz yoksa deli yapmak mı istiyorsunz? Ben düşündüğümü söylüyorum. Siz doğru dürüst çalışıyor musunuz sanki? Konuyu değiştirmek için Yusuf'a yeni giysimi yarın giyebilirsin dedim. Yusuf istemedi. Gerekçe olarak da az önce beni piyano çalarken izleyince çok beğenmiş:

-Yeni giysini ilk giymek senin hakkın, onları giy de piyanonun başında kızlar seni öyle görsün! Yusuf'un sözünü önemsememiş gibi:

-Vay, vay, vay, falan gibi anlamsız birşeyler dedim ama içimden çok sevindim. Gerçekten içimden yeni giysilerimle az önceki gibi bir görünümde olmak istedim. Yusuf'a teşekkür ettim.

Dersliğe dönünce müzik konularını bir daha okudum. İlkokullar Programındaki konuları yazmıştım, onları da okudum.

Yatınca nedense Yusuf'un sözü aklıma takıldı; giysilerin görünüşü etkilemese insanlar bu denli düzgün giyinmeye özenmezler. Ahmet Gürsel Öğretmenin, Ömer Uzgil Öğretmenin giysi konusundaki titizliklerini anımsadım.

Giysi konusunda ben gerçekte çok hevesli değilim ama beni arkadaşlar böyle davranmaya zorladı. Okula girdiğimde benim giysilerim el dokuması, şayaktandı. Şayak, ablamın dokuduğu, dolaplanmış kalın kumaş. O zaman, Ortaokullara giderken bizim okula dönmüş, kasketli arkadaşlar, benim giysilerime bakıp bakıp gülüyorlardı. Fikret Madaralı Öğretmenin övmesine karşın onların benim giysilerimi küçümsemeye kalkışması, o zaman beni çok incitmişti. Şimdi de ben, onlardan öc alırca takım takım kumaş giysi diktiriyorum. Okulun verdiği dört yıllık rengi değişmiş giysiler içinde dolaşanlara gülmüyorum ama, zaman zaman acıdığım oluyor. Hepsine değil, herkes yeni giysi yaptıramaz, bunu biliyorum. Benim güldüklerim, kendi durumlarını bilmezden gelip başkalarını taşlamayı sürdürmeye kalkışanlardır.

 

15 Ağustos 1943 Pazar.

 

Geçen hafta gittiğimiz Eski Bedir köyü sözü açıldı:

-Eski Bedir denilen köy kaç yıllıktır? Yeni Bedir köyü ne zaman kurulmuştur? İki köy de o denli büyük değil, neden ikisi bir arada kurulmamıştır? Konuşmaların nereden başladığını duymadım ama götürülmek istenen noktayı anladım. Gene de bildiğim kadarıyla gerçeği anlatmayı tasarladım. Ancak bunu daha sakin bir ortamda, olabildiğince çok arkadaşa anlatmanın yararlı olacağını düşündüm.

Derslikte, her pazar sabahı olduğu gibi düzensiz konuşmalar, karşılıklı abartılı takılmalar vardı. Yusuf Asıl, benim dünkü piyano çalışımı anlattı. Kızların gelmiş olduğunu söyleyince Mustafa Saatçı önce:

-SS gelmemiştir! dedi.

Geldiği söylendi. Bu kez de:

- Hemen gidip ben de piyano çalacağım! deyince arkadaşlar katılarak güldüler. Güldüler ama yorumlar da başladı. Mehmet Yücel:

-Geçmiş ola Hafız Mustafa, ağzınla kuş tutsan SS sana yaklaşmaz, sen fırsatı kaçırdın. İdris Destan ellerini vurarak:

-Durun durun, İmam Zurna çalsa belki kandırır. Davuldan başlayarak bağlama, kaval arkasından daha başka çalgılar eklendi. Mustafa Saatçı tüm söylenenleri dinledi. Gülümseyerek:

-Sizin başka derdiniz yok mu? diye sorup kapıya yürüdü. Kahvaltı zilinin çaldığını bile duyamamışız. Kahvaltıda önce Mustafa Saatçı konu oldu. Bunca zamandır konuşulmasına adı sık sık anılmasına karşın SS'nin bunlardan haberi olup olmadığı fısıldaşıldı. Bana da sordular. Ben, duymuş olacağını öne sürdüm. Ancak duymuş olması, gerçek olduğunu kanıtlamaz. Dört yıldır bir aradayız, bu dört yılda kimlerin kimlerle adı söylendi ama hiç birisi sürekli olmadı. O da böyle düşünüp üstüne almamıştır. Ayrıca bizim sık sık söz ettiğimizi o duymamıştır, duyması da olanak dışıdır. Çünkü bizim sınıftan kızlarla ya da kızlara yakın kimselerle sıkı ilişkisi olan kimse yok. Oysa bu tür iletişim çok senli-benli olan kimseler arasında olur. İçimizde birimizin kız kardeşi olsaydı, bu tür söylentiler çabucacık yayılabilirdi. Mehmet Aygün Hilmi Altınsoy'a:

-Hadi gene şansın yardım etti, burada bir kardeşim olsaydı adın çoktan Nachtigell'le birlikte anılacaktı. Salih Baydemir ciddi ciddi sordu:

-O zaman iyi mi yoksa kötü mü olurdu? Hilmi'yi kızdıracak bir soru biçimi. Hilmi hemen Salih'e:

-Anlamamış numarası yaparak üstüme gelme sonra fena olur! Salih:

-Ne var? Kötü bir şey mi söyledim? Hilmi parmağıyla gözünü gösterdi:

-Sen benim gözüme bak! dedi. Bir şey daha söyleyecekti ama yutkunup çekindi. İlk çıkışına göre biraz gerileme gibi olan bu göz gösterme işi hepimizi güldürdü. Önce Yusuf sonra Mehmet Aygün Hilmi'nin gözlerine bakmaya kalkıştılar. Yusuf çöp arayacağını, Mehmet şaşı olup olmadığına bakacaklarını söylediler. Bu kez de Hilmi:

-Yahu, nedir bu sizin benimle davanız? Önce onu söyleyin. Yakışıklı olduğu, kızların ona çok baktığı öne sürüldü. Kıskanıldığı söylendi.

Hilmi besbelli konuyu saptırmak istedi, bana dönerek:

-Abi sen bir şey anlatıyordun, o benim ilgimi çekti, dinlemek istiyorum. Söylediğini önce anlamamıştım, açıkladı. Yeni Bedir, Eski Bedir köylerinin yakınlıklarına karşı neden ayrı olduğu, deyince konuyu derslikte anlatabileceğimi söyledim. Buna karşın konu ortada kaldı, Eski Bedir'in suya yakınlığı Yeni Bedir'in uzaklığı, buna karşın Yeni Bedir'in İstanbul-Edirne yolu üstünde oluşu buna karşın Eski Bedir'in çok çukurda bulunması, Ergene'ye yakınlığı nedeniyle çok sıtma olacağı konuşuldu.

Dersliğe topluca gittik. Derslikte bizden başka kimse yoktu. Bundan yararlanarak, biraz da Hilmi'nin gönlünü almak için salt Bedir köyleri için değil tüm çevre köylerini düşünerek bildiklerimi özetledim:

Eski Bedir’in, her ne kadar eski deniyorsa da Türk köyü olarak 40 yıllık sayıldığını, salt Eski Bedir değil tüm Lüleburgaz köylerinin en fazla 40-50 yıllık olduğunu bunun hemen hemen hepsinin Bulgaristan'dan gelme olduklarını. Bulgaristan kurulunca Bulgarların zalimce tavırlarından kaçan insanların buralara sığındığını anlattım. Ondan önce de buralarda köyler olduğunu, ancak o köylerin çok seyrek yörelere dağıldığını, aralardaki toprakların bir takım kayırılmış insanların ya da bizim köylerdeki gibi doğrudan Sarayın çiftliği olduğunu anlattım. İşte o göçler sırasında göçmenlerin Saray’a ait yerlere yerleştiğini, öteki kişilerin yerlerine dokunulmadığını ancak köylerini kuranların zamanla öteki çiftlikleri de satın alarak topraklarını genişlettiğini anlattım. Gene de arada büyük çiftlikler kaldığını, Türkgeldi, Sarımsaklı gibi başka çiftliklerin de yakın zamanlar dek korunduğunu, adı geçenleri Devletin alarak gördüğümüz şekle soktuğunu, kişilerde kalanları da köylülerin alarak kendi köylerine kattığını, işte bu çifliklerden biri olan Yeni Bedir topraklarını yakın köylerin değil 1936 yılında oraya göç etmek isteyen Yeni Bedirlilerin satın alıp yerleştiklerini anlattım. Bu nedenle eski bir köye gelip katılma söz olamayacağını, Bulgaristan sınırındaki bir köyden bir grup insanın kendi parasıyla satın alıp kurduğu bir köy olan Yeni Bedir'le 40 yıl önce göç ederek gelen Eski Bedir'in ayrı olmalarının nedenini soruşturmaya kalkmanın anamsızlığını belirttim. Bu kez de:

-Lüleburgaz ilçesinin eskiden köyü yok muydu? sorusu soruldu. Lüleburgaz'ın o zaman da köyü vardı. Ancak bu köylerin çoğu Rum, Ermeni, Bulgar azınlıklarınındı. Örneğin Lüleburgaz'ın hemen üstündeki, bizim geçen yıl askerlik kampı yaptığımız düzlükte Saranlı köyü vardı. Balkan Savaşının en kanlısı orada yapıldı. Saranlı o zaman boşaldı. Çoğu Bulgar olan halkının işbirlikçi olması nedeniyle savaş sonunda oradan ayrıldı. Bizim köyün yakınlarında iki köy de. Çiftlik, Yeni Köy. Onlar Rum köyü olduklarından, Balkan Savaşından sonra yerlerinde kalmışlar. Ancak onlar da Yunan işgalinde işbirlikçi olduklarında işgal sonunda kendiliklerinden gitmişler. Çok eskilere dayanan Lüleburgaz Türk köyleri de vardır. Evrensekiz, Karıştıran gibi. Başkaları da var, Ayvalı, Tatarköyü, Ergene yakınlarındaki köyler, daha ilerlerde Mandıralar.

Ben bunları anlatınca soranlar oldu:

-Sen bunları nereden öğreniyorsun? Bunları ben kahvedeki konuışmaları dinleyerek öğrendim.

Bunları köylülerin nereden öğrendiği soruldu. Güldüm:

-Bunları köylüler bilmiyor. Bunları kahvede anlatanlar ya öğretmendir, ya da subaydır, Tarım Mühendisi, Pancar eksperidir. Hamitabat köyünde 15 yıldır öğretmenlik yapan Başöğretmen Nuri Bey bizim köye geldiğinde bunları anlatır. İnsanlar onu ders dinler gibi dinlerler. Bizim kahveye gelen her yabancı kesinlikle konuşturulur. Köyde kimi insanlar umulmadık sorular sorarlar. Örneğin bir defasında benim de bulunduğum bir akşam, İlköğretim Müfettişi Hamit Gürsel'e bizim okulu sordular. Hamit Gürsel bizim okuldan başka tüm Köy Enstitüleri üstüne bir saatten fazla konuştu.

Bir grup arkadaş gürültü ederce konuşarak geldiği için sözümü kestim, onları dinledik. Konuşmam böylece noktalandı. Bu arada Hilmi güzel bir söz söyledi:

-Biz kahvelere gitmediğimizden bunlardan habersiziz. Bize kahveleri, oyun oynanan, sigara içilen yerler olarak tanıtıyorlar. Ben kahve denince bunları düşünüyorum. O nedenle de öğretmen olunca hiç gitmemeyi düşünüyordum!

Pazar günü bizim sınıfın banyo günü. Her zaman iki grup olarak biri öğleden önce biri de sonra giriyordu. Bugün birleştirilmiş, tüm sınıf öğleden önce girecekmiş. Bir süre bu çekiştirildi. Çekiştirmeye katılmadığım gibi sevindim de. Öğleden sonra tüm arkadaşlar rahat kalacağı için mandolin çalışmasını daha hep birlikte yapabileceğiz. Küçük odaya gidip bir süre Akordiyonla oyalandım. Bilerek Röslein'i çaldım. Kulaklarım bir yandan kapıda oldu ama boşunaymış gelen giden olmadı. Abdullah Erçetin kapıya vurmasaydı, banyoyu da kaçıracaktım.

Tartışmalar, her yerde olduğu gibi banyoda da sürdü. Kimileri köye öğretmen olur olmaz, hemen bir artezyen açtırıp köye banyo yaptırıyor. Arkasından da sorular ekleniyor:

-Köyde okul var mı?

-Artezyen açılırsa su çıkar mı?

-Köyün parası var mı? Sorular uzayıp gidiyor. Sonunda soru soran da artezyen açtıran da gülüp geçiyor. Bu kez bir başka konu:

-Okula suyu nasıl sağlayacaksın? Bunun yanıtını Mehmet Yücel kestirme veriyor:

-Bir eşekli tutarsın, o sana dereden her gün iki teneke su getirir. Yeter mi? diye soranlara da ikinci yanıtı ekliyor:

-Anana sor, o günde iki tenekeden daha fazla tüketiyorsa; sen de teneke sayısını arttırırsın! Mehmet Yücel'in sözlerine gülerek giyinip çıktık. Mehmet Yücel sürekli, İsmet Yanar'la Mustafa Saatçı zaman zaman, (ender de olsa) kimi kez de İdris Destan'la Fettah Biricik arkadaşlarımız banyo günlerini buna benzer sözlerle şenlendiriyorlar.

Öğle yemeğinde pek önemsenmeden üstünde durulurken yarınki Müzik Sınavında neler sorulur sorusuna yanıt aranırken, Recep Kocaman ağız ucuyla:

-Şarkı söyletirler! deyince herkesi telaş aldı. Ben de arkadaşlara katıldım. Açık söylemiyorum ama sınav yapacak insanların benim kadar müzik bilgisi yok. En iyileri Şevki Aydın ama o da daha müzik öğrenmeye çalışıyor. İkimizin önüne hiç çalışmadığımız bir nota konsa sanmam o benden önce çalsın. Öyleyse gelecekler bu işi şarkılarla savuşturacaklardır. Öteki derslerde bile soruları yapılır türü seçtiklerine göre müzik için başka düşünemezler. Sınav için kimlerin gelebileceğini konuştuk. Hele bayan öğretmenler gelirse onların karşısında şarkı söylemek, düşüncesi hepimizi karamsarlığa itti. Çok sık verilmeyen güzel yemekler vardı (Etli taze fasülye, domatesli pirinç pilavı, bol cacık) onların bile ayırdında olmadan şarkı düşündük:

Sınavda sorulursa değil bizim gönlümüze bırakarak şarkı istenirse ne söyleriz? Arkadaşlar beni rahat sanıyor ama bu konuda ben onlardan daha rahatsızım. Biliyorum ki öğretmenler bile beni arkadaşlar gibi sanıyor. Akordiyon, mandolin az da olsa keman, piyano çalıyorum; İstiklal Marşını yönetiyorum, öyleyse şarkı da söylerim. Oysa hiç şarkı söylemedim. Asım Öğretmen de beni derslerde bu açıdan rahat bıraktığı için öylece günler geldi geçti. Bu nedenle bu konu beni biraz sarsar gibi oldu. Arkadaşların konuşmalarına biraz gülümseyerek katılmakla birlikte hemen bir program düşündüm. Derslerde öğrendiğimiz ya da çok bilinen şarkıları sıraya koyup tekrarlamak.

Mandolin çalışmasını pazar olması nedeniyle iki saat geri attım. Piyano odasına girip, Bülbül, Sonbahar, Bahar, Altın Başaklar şarkılarıyla, Dumlupınar, Ankara, Dağlar marşlarını aralıksız olarak 2 saat çalıştım. Akodiyon çaldırırlar düşüncesiyle bir akordiyon bir de mandolin parçası hazırladım. Akordiyon için Çardaş, mandolin için Hidayet Öğretmenin anısı olan Kazaska. Mandolin çalışmasına güven içinde indim.

Arkadaşlar uyum içinde çalıştılar. Sonlara doğru, birlikte elimizdeki notalardan Soysallığa İmni'yi çaldık. Biraz erken bıraktık. Tören yaklaşırken Şevki Aydın geldi. Akordiyonu hazırlamıştım. Bu kez akordiyona gerek görmedi. Çok neşeliydi. Güzel konuştu, gülerek şakalı sözler söyledi. Öğrenciler de ona neşeli yanıt verdiği için tören canlı geçti.

Mandolin çalışanlar savunur duruma geçtiğinden müzik çalışmalarının karşısına birileri karşı çıkmamaya başladı. Konuşmalara kapılıp kafamı karıştırmamak için Öğretmenlik Bilgisi konularını okumaya başladım. Önce bize dağıtılmış olan Müfredat Programını karıştırdım. Programdaki bir yığın ders adı, gene karşıma çıktı. Dr. Halil Fikret Kanad'ın kitabını açtım, orada da değişik insanların fikirlerinden söz ediliyor ama olay hep eğitim, çocuk eğitimi üstünde dönüyor. Oysa programda çok değişik sözler ortaya getiriliyor. Örneğin çocuğun düzgülü, düzgüsüz büyümesi sözü geçiyor. Bu ne demek? Düzgülü ya da düzgüsüz büyüme nasıl olur? Çocukların büyümesiyle öğretmen nasıl ilgilenecek? Çocuk, evinde yaşayarak büyüdüğüne göre, öğretmenin burada nasıl bir görevi olacak?

Ayrıca derslerimizde hiç değinilmeyen sözler var. Örneğin Toplumbilim, ardından da GENEL PEDAGOJİK TOPLUMBİLİM KAVRAMLARI sözü ediliyor. Toplumsal olay nedir? Sorusu sorularak konuya giriliyor. Anlar gibi oluyorum ama yanıt hazırlarken söylenecek sözleri kolay seçemiyorum. Örneğin bir düğünün toplumsal olay sayılacağını kesin olarak anlamama karşın, anlatmaya kalkınca zorlanıyorum. EĞİTİMİN TOPLUMBİLİMİ, ÖZEL PEDAGOJİK TOPLUMBİLİM KAVRAMLARI bölümleri de öyle.

Duyum, imge, algı, çağrışım, bellek, imgelem, dikkat, soyutlama, genelleme, uslamlama, anlak, haz ve acı, duygu, ve heyecan, öfke, özlem, utku, tepki ve dürtü, alışkanlık. Sözlerini dikkatle tekrar tekrar okudum. Bildiklerim var, bilmediklerim var. Aradaki Özlemi seçtim. Bu benim Kızılçullu Köy Enstitüsü'ndeki numara arkadaşımın soyadı. Ziya Fikri Özlem. İçimden gülmek geçti. Başımı kaldırdım, Halil Basutçu bana bakıyormuş, niçin güldüğümü sordu. Yanım boş olduğu için çağırdım. Gelince yazdığım sözleri ona da okudum. Halil, Dikkat, bellek, haz, acı, heyecan, öfke, sözlerini açıkladı. Sıra “Özlem” sözüne gelince durdurdum. Halil şaşırdı:

-Dur, onu da ben söyleyeyim diyerek ama ağzını kapattım. Halil dikkatle söz anlamı beklerken ben.

- Özlem, Ziya Fikri Özlem, İzmir/ Kızılçullu Köy Enstitüsü'ndeki mektup arkadaşım! deyip arkadaş olayını anlattım. Halil benim neşeme katılmadı:

-Senin canın gülmek istemiş! dedi. Dedi ama bu kez de o güldü:

-Ne o numaranın değiştiğini unuttun mu? diye sordu. Sonra da özlem sözü ile özlemek mastarı arasında ilişki kurarak özlemin anlamını açıklamaya çalıştık.

Yatınca Ziya Fikri Özlem'e numaramın değiştiğini yazıp yazmamayı düşündüm. Yazarsam arkadaşlığımızın biteceğinden çekindiğim için duyurmamaya kesin karar verdim. Okulu bitirince zaten numara kullanılmayacak, o zaman duysa bile önemi olmaz! deyip geçtim ama içim de bir türlü rahat etmedi. Sanki suç işlemiş de arkadaştan saklamışım gibi duyguya kapıldım. Öğretmenlik Bilgisi Dersi konularından İzmir'deki arkadaşı düşünmeye kalkışıma da şaştım. Aklım oradan oraya atlıyor besbelli.

Kadir'in sesini duydum:

-Hilmi körük çekmeye başladı! Arkasından da kendisi, kalaycı körükleri böyle ses çıkarır dedikten sonra kalaycı körüklerini anlatmaya başladı. Bir kaç “SUS! ” birden çıkınca sessizliğe gömüldük.

 

16 Pazartesi 1943 Pazartesi

 

Daha dün annemizin kollarında yaşarken! Bekir Temuçin böyle der, demez; Sefer Tunca Bekir'e takıldı:

-Sahi mi söylüyorsun? Bence bu işi sen çok önceleri yapmıştın! deyince Bekir Temuçin:

-Yaaa Sefer Tunca, bana bunu yapma şimdi! Neşemi kaçırma. Mehmet Yücel Bekir'e sözde arka çıktı:

-Size ne çocuğun geçmişi, uzun olur, kısa olur; bırakın şarkısını söylesin! Bekir, Sefer'i bırakıp Mehmet Yücel'e çıkıştı:

-Vallahi İskelet, salt iskeletlikle yetinmiyor bir de baykuş gibi ötüyorsun. Sözde ötüyorsun ama senin sesini duyan insan, gerçek amacının kuş sesi çıkarmamak olduğunu çabuk anlıyor. İsmet söze karıştı:

-Gerçek baykuş seslerini bugün duyacaksınız Mehmet Yücel'in sesi, onların yanında size bülbül gibi gelecek! Mustafa Saatçı da akortsuz sesiyle “Bülbül olsam” şarkısına başladı. Bir kaç kişi birden :

-Aman aman sus! Sus da ne olursan ol! diye bağırınca katıla katıla gülerek yatakhaneden çıktık.

Derslik pazar meydanına döndü. Kimisi nota okuyor, kimisi şarkı söylüyor, kimisi mandolin akort ediyor. Bunlardan birini yapmayanlar da var, onlar da:

-Susun! diyerek gürültüyü daha çok arttırıyor.

Kahvaltıda da sıvav konularıyla ilgisi olmayacak savlar ortaya atılıp kafalar karıştırıldı:

-Şevki Aydın gerçek öğretmen olmadığı için sınavda soru soramaz! dendi. Öteki öğretmenlerin müzikten anlamadığı söylendi. Kahvaltıda salt dinledim. Dersliğe döndüğümüzde de aynı sözlerin sürdüğünü görünce konuştum:

-Müzik Dersi sınavına giriyoruz. Derslerimizin büyük bir bölümü boş geçti. Fazla bir bilgimizin olmadığını bizim gibi herkes biliyor. Birşeyler bilmediğimizi bilmemize karşın bizi şu ya da bu sınava alamaz demeye hakkımız var mı? Şevki Aydın, bizim okulumuz gibi bir okulu bitirmiş. Hem de beş yıl dolu dolu müzik dersi görmüş. Sonra da gitmiş bir yüksek okulda bir yıl daha müzik okuyup buraya atanmış. Müzik derslerine girme yetkisi var. Bizim sınavlarımıza neden girmesin? Kimse yanıt vermedi. Bir sessizlik oldu. İsmet'in şakacılığı tutmuş olacak:

-Dayı, girsin ama bize bileceğimiz soruları sorsun! dedi. Besbelli anlamsız bir sözdü ama hepimiz güldük. Az sonra da Şevki Aydın'ın beni çağırdığı duyuruldu. Müzik sınavı Resim Odasında yapılacakmış, orasının hazırlanması istendi. Harun Özçelik'le gidip odayı toparladık, tahtaya büyük bir porte çizdik, iki adet akortlu mandolin, silgi, tebeşir koyup dönerken piyanonun sesi kulağıma çalındı. Usta bir el olduğu belli. Konuşanın sesi de bana yabancı gelmedi. Kapı aralığından baktım Selahattin Yücesoy, Kırklareli Ortaokul Müzik Öğretmeni. Dersliğe dönerken bir cinlik düşündüm:

-Bunu kimseye söylemeyeceğim.

Bir süre sonra Mehmet Aygün'le Fettah Biricik çağırıldı. İlk girenler her sınavda olduğu gibi gene çok kaldı. Mehmet Aygün gülerek çıktı. İlk sözü:

-Hiç bir soruya yanıt veremedim. Neden gülüyorsun? denince de Fettah'a güldüğünü söyleyip sırasına kapandı. Fettah kapıdan girince bir tuhaf olmuş! Mehmet Aygün'ün tavrı arkadaşları korkuttu. Ben korkmadım ama biraz şaştım. Ne oldu acaba? Ne sordular, sorulara ne yanıt verdi. Bunları söylemeden oflanıp puflanıyor. Fettah da geldi, o da dizlerine vurdu durdu. Sonunda Fettah konuştu. Fettah'a majör-minör gam sormuşlar, marş sormuşlar, bir de ¾ sormuşlar. Fettah gam karşılığı olarak, do'dan do'ya dek notaları sıralamış. Marş karşılığı olarak İstiklal Marşı demiş. ¾ içinde bir bütünün üç parçası karşılığını vermiş. Bir şarkı söylemesini istemişler. Fettah askerlerden duyduğu bir şarkıyı söylemeye kalkışmış ama onun da sözleri anımsayamamış:

-Annem beni yetiştirdi-Buralara yolladı! deyince öğretmenler gülmüşler. (Bu yerlere diyecekti) Öğretmenler gülünce Fettah da gülmüş, arkasını getirememiş. Fettah anlatınca Mehmet Aygün de açıldı. Ona da sol anahtarının görevini sormuşlar. Re majör gam sıralamasını sormuşlar. Bildiği bir şarkıyı söylemesini istemişler. Mehmet bunu yanlış anlamış, okulda öğrendiklerinden başka bir şarkı anlamış. Bu nedenle “Bilmiyorum, anımsayamıyorum!” deyince Şevki Aydın:

-Mandolinle çaldıklarını da unuttun mu? Sorusunu sorunca toparlanıp Sonbahar şarkısını söylemişse de yanlış anlamayı bir onur sorunu yaptığı için çok üzülmüş. Arkadaşlar bunları anlatınca şaşırdım, bunlar Selahattin Yücesoy’dan neden söz etmiyorlar?

Recep Kocaman sevinerek geldi. İlk sözü, sınav değil, ”Çocuk oyuncağı!” Selahattin Yücesoy Öğretmen iyi ki gelmiş! dedi. 2/4, ölçüsünü, bunun vuruşunu, 2/4 değerinde porte üstüne nota yazdırmışlar. Marşı sormuşlar. Marşın yürüyüşe uygun oluşunu anlatmış. İstiklal Marşı ile neden yürünmediği sorulunca Recep İstiklal Marşı'nın özelliğini anlatmış, sonunda da.

-İstenirse onunla da yürünür! demiş. Selahattin Yücesoy Öğretmenin geldiğini neden söylemediklerini sorunca Fettah:

-Ne bileyim ben, korkumdan kaç kişi olduğunu bile göremedim.

Hüseyin Serin de çok kalmadı. Sınava girip çıkanlardan soruları bir süre dinledim. Çok kolay, yapabileceklerini umduklarını sormuşlar. İnici-çıkıcı gam. Tam-yarım aralıklar, 1. , 2. , 3. , 4. , çizgilerdeki ya da aralıklardaki notalar, marş nedir? şarkı nedir? türkü nedir? türü hep sorulan sorular. Çok rahat olmama karşın sıra bana gelince gene de telaşlandım. Üstelik ben girince Şevki Aydın öğretmenlere:

-İbrahim'e sakladığınız soruları sorabilirsiniz! deyip güldü. Talat Ayhan Öğretmen:

Ona benim çoktandır sormak istediğim bir sorum vardı, kısmet şimdiymiş. Şimdi çaldığı akordiyonu düşünüp yanıtlasın. Bir çok insan solaktır. İbrahim solak olsaydı akordiyonu nasıl çalacaktı? Önce kolaymış gibi geldi, gülümsedim ama bir türlü söyleyecek söz bulamadım. İçimden akordiyonu boynuma ters takmaya kalkıştım olmadı. Öğretmenlere baktım, bakışlarıyla beni bekliyorlar. Kendimi zorlayarak:

-Şimdiki çalışımın tersi olarak çalacaktım. Bunu söyleyince akordiyon ters olarak gözümde canlandı, kalın sesler altta, ince sesler üstte. Zaman kazanmak için bir de kurnazlık yapıp sordum:

-Bu akordiyonla değil mi? Talat Ayhan Öğretmen:

-Tabi, tabi! dedikten sonra sordu; ne fark eder ki? Akordiyonu yapanlar solaklara göre ses dizerler, o zaman şimdikinin benzeri olur! deyip sözlerimi sürdürdüm. İnce sesler üstte, kalın sesler altta olacağından, inişler kalından inceye değil inceden kalına olacak, havalandırma sağ kola yüklenecek, sol el şimdi sağ elin yaptığını yapacak! deyince Talat Ayhan Öğretmen bu kez bana :

-Sen bunu hiç düşündün mü? diye sordu. Düşünmediğimi ancak resim derslerinde tam karşımızda resim yaptığınız zamanlar sizi izlerken böyle bir soru aklımdan geçmişti. Selahattin Yücesoy Öğretmen piyanoyu ilerletip ilerletmediğimi sordu, Asım Öğretmeni andı, benim Kırklareli'deki Hasan Amcamdan, İstanbul’da müzik öğrenimi gördüğünden, klarnet çaldığından söz etti.

Şevki Aydın majör-minör gamlar arasındaki farkı sordu, bir minör sıralamamı istedi. Üç türlü minör olduğunu söyleyip hangisini? diye sorunca çıkmamı söylediler.

Dersliğe dönünce bana sorulan sorular, verdiğim yanıtlar ilgiyle dinlendi. Özellikle akordiyon sorusu çok dile dolandı. Böyle sorular bana sorulsaydı, ehey!” diyen oldu. Güldüm. ”Ehey!” diyene sorulanları öğrendim; bir diyezli majör gamı, erkek ses gruplarının adı, notaların büyükten küçüğe doğru sıralanması. ”Ehey” ci sol majör, tenor, bariton, bas, 1'lik, 2'lik, 4'lük, 8'lik, 16'lık, 32'lik, 64'lük diyememiş ama üç türlü minörü, akordiyon ses düzenini anlatacakmış. Üstelik istenen, kendisine seçimi bırakılan bir şarkıyı da söyleyememiş. (Eski no: 53, yeni no: 16 Ali Önal)

Müzik sınavı yemekten önce bitti.

Yemekte bol bol müzikten söz edilecek sanıyordum. Hiç de öyle olmadı. Resim öğretmeninin müzik sınavında bulunuşu eleştirildi. Ayrıca soru soruşunun öfkeye dönüştüğü gözlendi. Selahattin Öğretmenden çok Talat Ayhan Öğretmen soru sormuş. Ben buna karşı çıktım. Önce oradaki üç öğretmenden biri olan Talat Ayhan Öğretmenin bizim öğretmenimiz olduğunu, bizi ötekilerden daha iyi tanıdığını anlattım. Ayrıca Talat Ayhan Öğretmeni bizim iyi tanımadığımızı, Resim Öğretmeni olmasına karşın müzikle ilgilenip ilgilenmediğini bilmediğimizi, Ahmet Gürsel Öğretmenin matematik okutmasına karşın nota ile keman çaldığını, Adem Gürçağlayan Öğretmenin müzik derslerimize girdiğini, Latif Yurtçu Öğretmenden keman, Hidayet Gülen Öğretmenden mandolin, bağlama dinlemek için can attığımızı anlattım. Talat Ayhan Öğretmenin böyle birşey yaptığını bilmememe karşın bilirmişçesine böyle söyleyince, benim bildiğimi sandıklarından sustular. Hiç beklemediğim Salih Baydemir elini bileğinde oynatarak:

-Mandolin mundolin çalışmıyorum arkadaş, ne yaparlarsa yapsınlar, umurumda değil! dedi. Hilmi zaten böyle bir işmar bekliyormuş, atılırca öne eğilerek:

-Ben de! deyiverdi. Ben de beklemeden yanıtlarını verdim:

-Canınız ne isterse (!) onu yapın. Yalnız mandolin çalışmanız sınav için değil sizin okullarınızdaki durumunuz içindi, bunu unutmayın!

Öğleden sonra yapılacaklardan söz ederek konuşmaları sürdürdük. Arkadaşların kimileri için gene içimden hem üzüldüm, hem de kızdım. Acaba, bu okulda gerçek sınav yapılıp sınıf geçip kalma olsaydı arkadaşlar bu denli gevşek davranır mıydı? Öğretmen olacaklar, belki de gittikleri okullarda 5. sınıfları okutacaklar. 5. sınıflara müzik dersi verecekler. 5. sınıflara tek ve çok sesli şarkılar öğretecekler, dörtlük not ve sus, ikilik not ve sus değerlerin de 2/4, 3/4, 4/4 lük usülleri öğretecekler. Ayrıca pp, p, mf, f, ff gibi nüans işaretlerini, allegro, andante, largo gibi hareket bildiren sözleri öğretecekler, tek ve çift sesli vokalizasyon temrinleri yapacaklar. İçimden, çok yaparlar (!) deyip geçtim.

Yemekten sonra Cavit Kafkas'la satranç oynadık. Cavit iki oyunu da aldı. Ciddi olmadığımı söyledi. Oysa çok ciddi oynamıştım ama kafamın içinde hala Talat Ayhan Öğretmenin bana o soruyu neden sorduğu dolanıp duruyordu. Bunu Şevki Aydın'a açmalı mıyım, yoksa üstün de durmamalı mıyım?

Zil çalınca mandolin çalışmamıza başladık. Şevki Aydın gelmedi. O gelmeyince sonlara doğru azıcık gevşeme oldu. Birlikte ortak notamız Sosyalliğe İmni'yi çalarken Şevki Aydın geldi, çok beğendiğini söyledi. Gülerek bana: Talat Öğretmen o soruyu neden sordu ben de anlayamadım, aranızda daha önce bir olay mı oldu? dedi. Şevki Aydın öyle sorunca bu kez aklım iyice karıştı. Sorulan soru yoksa onun hoşuna gitmemiş miydi? Öyleyse verdiğim yanıt da beğenilmemiş olabilirdi. Oysa ben doğru yanıtladığım kanısındaydım. İçime bir kuşku düştü. Mandolini erken paydos ettik. Mandolincilerden bir grup mısır tarlası tarafına gittik. Futbol sahasının oradan sebze bahçesine doğru inerken Pesent Öğretmenle karşılaştık. Pesent Öğretmen beni kutladı:

-Bugünkü Müzik sınavın çok iyi geçmiş! dedi. Pesent Öğretmenin sözlerine inanırım, Asım Öğretmeni sevdiğimi bildiği için bana hep iyi davrandı. Asım Öğretmenle aralarında bir yakınlık olduğunu bildiğim için benim de ona özel bir saygı beslediğimi o da biliyor. Bu nedenle inandım, ayrıca sevindim. Üstelik yanındakiler arasında bulunan Röslein de beni kutladı. Bu da sevincimi arttırdı. Sıkılarak çıktığım gezintinin sonuna doğru uçar gibi yürümeye başladım. Az önceki kuşkular, Şevki Aydın'ın zanlı sözleri uçtu gitti. Talat Ayhan Öğretmenin beni iyi tanıdığını biliyordum. Onun derslerindeki davranışlarımı iyi karşılıyor bunu da bana anlayacağım bir yöntemle belli ediyordu. Ayrıca dersiyle ilgili işlerde bana güvenle yer veriyordu. O nedenle kendisinden art niyetli bir soru beklemiyordum. Üstelik sorduğu soru da giderek düşüncelerimde iyi yer etmeye başladı. Solak biri akordiyon çalabilir mi? Çalar ama çalarken benim söylediklerimi yapmak zorunda kalır. Dersliğe dönünce de bir süre bunları düşündüm.

Derslikte Talat Ayhan Öğretmen bir süre dillendi. Ondan önceki Ömer Uzgil Öğretmen göklere çıkarıldı. Ancak, belleği sağlıklı olanlar konuştukça kimi arkadaşlara söylediği sözler anımsatıldı. Bu kez de o sözlerin Resim dersi için değil girdiği ikinci ders olan Almanca için söylendiği savunması yapıldı. Bu kez de Sami Akıncı söze karıştı:

-İnsaf edin arkadaşlar, bir insan o ders için böyle bu ders için böyle olur mu? Üstelik benim çok sevip unutamadığım Ömer Uzgil Öğretmenim, Almanca dersi için hoş görmediğini kendi mesleği olan Resim dersi için hoş görür mü? Böyle düşünenler varsa hemen düşüncelerinde düzeltme yapsınlar. Son mektubunda bile Müdürlük işlerinin resim çalışmalarını aksattığı için yakın zamanda bırakacağını yazmıştı. Almanca onun branşı değil, o dili bildiği için bizim dersimize girmişti.

Sami Akıncı'nın verdiği bilgiye candan katıldığım gibi konuştuğu için de teşekkür ettim.

Çarşamba günü Resim-Elişi sınavımız var. Resim dosyalarımız Talat Ayhan Öğretmende. Yapmak üzere ayrı bir ödev vermediği için hazırlanma kaygım yok. O nedenle Öğretmenlik Bilgisi Dersleri için başladığım çalışmamı sürdürdüm. Okurken gene takıldığın yerler oldu. Kimilerini tekrar okuyarak anlamaya çalıştım. Kimilerinde de takılıp kaldım. Örneğin:

İş gören elin ruhbilimsel özellikleri:

1. İş yapan ve yapmayan elin görünüş şekilleri,

2. İş gören elin amaca göre şekil alması,

3. İş gören ve görmeyen elde yaşamsal değişmeler,

4. Tek elle ve iki elle çalışmaların özellikleri,

5. Çocuklarda, yetişkinlerde elin işle ilişkisi,

6. Kadın ve erkeğe göre iş gören eller.

7. Eğitbilim çalışmalarına tarım ve sanayi ile ilgili işlerde, artistik çalışmalarda, oyunlarda ve ritmik hareketlerde kol, el, ve parmakların işlevleri.

Ruhbilimsel görüntüleri bakımından sınıf. Öğretmenin, okulun, teker teker çocukların ve sınıfların karakteristik durumları. Sınıflarda gruplaşma ve sınıf tipleri. . . . Burada durup az da olsa sevindim. İşte bizim sınıf için düşündüğüm buydu! Tek tek olduğu gibi grup oluşturarak çevresini etkilemeye çalışan tipler. Çoğunlukla hemşeri memşeri diyerek yaklaştıkları arkadaşlarını kendine bağlamaya çalışanlar, bağlayamasa bile kendindenmiş gibi gösterme çabası içinde olanlar var.

Arkama yaslanıp arkadaşlara baktım. Dersliğin en arkasında kapıya göre sol köşede oturuyorum; herkesi görüyorum. Buna karşın arkaya dönmeden ya da başını çevirmeden beni kimse göremiyor. Bu nedenle ben bakarken, kendisine baktığımın kimse ayırdında değil. Hele tembel takımının ne yaptığını ya da hiçbir şey yapmadığını çok rahat izliyorum. Yazsam bir çok şey yazabilirim. Ancak gereksiz şeyleri yazarsam ne kazanacağım? Gelecek günlerde karşılaşınca anmak üzere görüşeceğim arkadaşları yazsam belki bir anlam taşır. Örneğin İsmet şimdi (17 Ağustos 1943 Pazartesi günü, Müzik dersi bitirme sınavını geçirdiğimiz gece) Abdullah Erçetin'le oturmuş üç dörtlük, dört dörtlük vuruşlarını çalışıyor. Oysa İsmet bunlara beş yıldır hiç ilgi göstermemişti. İkinci yıl kış tatilinde ben onlara gittiğimde İsmet'in öğretmenleri benim müzikle ilgilendiğimi görünce İsmet'e de önerdiler. Öğretmenler için müziğin önemini anlattılar. O zaman Muhittin eniştem İsmet'e:

-İyi düşün oğlum, çalışmak istersen sana istediğini hemen alırım. Bak dayın güzel çalıyor (Ben o zaman keman çalışıyordum) birlikte çalışırsınız! demişti.

İsmet bu gece ne düşündüyse elini sallayıp duruyor.

Başka bir arkadaşa, Halil Basutçu'ya bakıyorum, o da ellerini sallayarak Hüsnü Yalçın'la Emrullah Öztürk'e birşeyler anlatıyor. Yanlarından geçip konuşma konularını buraya yazabilirim. Ben bunları yazarken yat zili çaldı. Çoğu tetikte bekliyormuş, hemen kalktılar. Az oturduktan sonra ben de kalktım.

Derslikte kümeleşerek konuşulan konuyu yatakhanede ben de öğrendim; saçlar! Bundan böyle saçlar uzatılacakmış. Saçların çabuk uzatılması için nasıl taranması gerekirmiş falan filan.

Yatakta beni gülmek tuttu. saç konuşan arkadaşların bir bölümü daha çocuk. İçlerinde onsekizini bitirmemişler var, saçlarını uzatsalar ne olacak? Hem de saçlarının fiyakalı olması için temiz olmasından söz ediyorlar. Oysa dün gece köylerdeki susuzluklardan söz ediliyordu. Köye gitmeye kararlı arkadaşlardan Hüseyin Serin'i, Hilmi Altınsoy'u, Ali Önol'u, Fettah Biricik'i, Ahmet Güner'i bir kaç yıl sonra salt bu saç sevdalarından ötürü görmek isterim. Bakalım dedikleri gibi saç büyütebilecekler mi? Ayrıca uzun saç her insanın yüzüne yakışır mı? Ara ara gittiğim Berber Sabri'nin duvarlarında resimler var. Onları sorduğumda Berber Sabri:

-Yüzlere uygun saç modelleri! demişti. Sanırım saçla yüzler arasında da bir ilişki var.

 

17 Ağustos 1943 Salı

 

Bu gece çok rahat uyuduğumu anladım. Dinlenik olduğum gibi aklıma takılan bir konu da yok. Akşam okuduklarımı bir bir anımsadım; didaktik, algı, bellek, biyolojik, karakter, gerçeklik, gözlem, deney, tasvir, tanım gibi sözler aklımdan gelip geçti. Bunların Dr. Halil Fikret Kanat'in Pedagoji ya da Pedagoji Tarihi kitabında geçtiğini anımsar gibi oldum.

Yakup Tanrıkulu yakınımızdan geçerken Kadir takıldı:

-Yakışıklı, aynaya mı gidiyorsun! Yakup durup baktı; sinirlenmedi ama kaşlarını çatarak:

-Benim aynaya bakmam, saç taramam seni ilgilendirmez, sen kendi işine bak! deyip yürüdü. Yakup gidince akşamki bilgilerimden yararlanıp açıkladım:

-Hemşerim, herkes saçını, giysilerini kendi görünümüne göre daha düzgün şekle sokmak ister. Özellikle saç biçimi için en doğru araç aynadır. Kadir beni tam olarak dinlemeden:

-Onun anası-babası da aynaya mı bakıyor! dedi. Kadir bana konuşma olanağı vermiş oldu. Anasının babasının aynaya bakmaması Yakup için bir ölçü olamaz. Senin baban da kravat takmıyor ama, geçen gün uzun uzun kravat seçmeye çalıştın. Benim babam da benim giydiğim giysiler gibi kumaş giysi giymiyor ama ben bir değil dördüncü takımı diktirdim. Yakup'a yakışıklı diyorsun, o da buna inanıp yakışıklılığını sürdürmek içi aynaya bakıp kendine çekidüzen veriyor. Bunun eleştirilecek bir yanı olmasa gerek! Kadir ıkındı sıkındı ama bir yanıt vermedi. Sanırım bir yanıt düşünemedi. Yakınımızda bulunan Hüseyin Orhan Kadir'e:

-Arkadaşım, lavabolara o aynaları niçin koyuyorlar? diye sordu. Kadir gülümseyerek:

-Haklısınız, Yakışıklıyı savundunuz ama o sizi duymadı (!) deyip uzaklaştı. Kadir'in gitmesine karşın bu konuda konuşma cesaretim arttı, yenice kavramaya çalıştığım insanlar arasındaki davranış ayrılıklarını, insanların bir birine çok zıt tavırlarını, bu küçük aynaya bakma olayından yararlanarak geliştirebilirim. Okuduğum romanlarda tanımaya çalıştığım sayısız insanın çok farklı davranışlarını gördüm. Bunları o kitapların özelliği sanıyordum. Oysa onlar var olan insanlardan seçilmiş modeller düşüncem giderek ağır basmaya başladı. Dostoyevsky baba Karamazov'u ya da Alyoşa'yı kendisi mi düşündü, yoksa öyle birileriyle karşılaştı da, onların tavırlarından yararlanarak romandaki olayları o şekle soktu? Halide Edip Adıvar, Öğretmen Aliye gibi bir öğretmeni, Tosun Bey gibi bir genci sahiden tanıdıktan sonra mı romanında onları canlandırdı; yoksa durup dururken romanına onları kendi düşleri arasında oluşturarak mı aldı? İkisi de olabilir, ancak hangisi olursa olsun ortaya çıkan insanlar, ötekilerden farklı insanlardır. Öyleyse insanlar, hepsi insan olmasına karşın farklı farklı oluyorlar. Bu farklılık daha çocukluktan beliriyor ki, Müfredat Programı öğretmenlerin dikkatini çekiyor. Çekmekle yetinmeyip bu ayrılığı göz önüne alarak çocukları o özellikleri içinde yetiştirmeye çalışın! diyor.

Dersliğe gidince kitabı açıp bir daha okudum.

“Eğitimi güç çocukların, işe, derse karşı durumları saptanır, onların özelliklerine göre önlemler alınarak iş ya da derslere alıştırılır!” deniyor. Bu sözler bile benim haklı olduğumu kanıtlamaya yetiyor.

Kahvaltıda yeni bilgilerimi açmayı düşünürken sıralara eklenecek kornişli çıtaların yapılması ortaya atılınca kahvaltımızı atölyede yapmış gibi olduk. Harun Özçelik elindeki çatalla masa üstüne çizer gibi yaparak gösterdi. Yusuf birden Harun'a elini kaldırmasını söyledi. Harun elini kaldırınca Yusuf:

-Çizdiğin bozuldu, bir daha çiz! deyince Harun yapılan şakayı anlamadı, kendisinin ciddiye alınmamasına sinirlendi. Yusuf özür dileyince de biraz ağır kaçan bir söz söyledi (Yapılan işin üstüne pislet, sonra da özür dile!) Atölyeye oldukça gergin bir durumda gittik. Mustafa Ersoy'la Fahri Tosili Öğretmen geldi. Bir süre Halis Öğretmeni beklediler. Mustafa Ersoy Hasanoğlan'daki çalışmalarını Fahri Tosili Öğretmene anlattı ama sanki bize duyurmak istiyormuşçasına yüksek sesle söylediği için rahat dinledik. Bizimle Hasanoğlan'a gidip de orada kalan Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmeni sormak aklıma geldi. Oradaysa kesinlikle tanımış olur. Ben bunu düşünürken Halis Öğretmen geldi, üç öğretmen bir kenara çekilip konuştular. Onlar gidince Harun Özçelik'i kızdıran çıta işi, Harun'un dediği gibi olmadı. Harun bu kez daha da öfkeli bir duruma girdi. Harun sevdiğim arkadaşlardan biri, onu yalnız bırakmadım. Çıta işini Salih'le Recep'e devredip sıraların en önemli tarafı olan ön dayanaklarının eğilimlerini deneyerek (Yeni yeni eğimler ölçerek) bağlantı parçalarını hazırlamasını Harun'a önerdim. Harun yumuşadı. Bu arada önümüzdeki Resim sınavı üstüne varsayımlar ürettik. Harun resim çalışmayı sevdiği için o konu açılınca dışta kalamıyor. Üstünde çalışmasam da nedense resmi ben de seviyorum. Sanırım Harun Özçelik'e de yakınlık duyuşum biraz da bundan. Hep düşündüm arkadaşlar içinde yakın arkadaş olarak seçmememe, üstelik arada sırada benim karşımda olanlarla birlikteliğini gördüğüm üç arkadaşa, İdris Destan'a, Abdullah Erçetin'e bir de Harun Özçelik'e kin tutmuyorum. Üçü de bedenen zayıf, korkak durumdalar. ”Höt!” desem ağlayacak türden. Öyleyken onların sevdiğim birer tarafları var. Abdullah Erçetin gramofon plağı gibi. Duyduğu bir şarkıyı hemen kavrıyor. Onun bu özelliğini ilk yıllarda daha görünce ısındım, birlikte çalışmayı denedim. Ne var ki Abdullah tembelin teki çıktı. Bir ara akordiyona heveslendiğini söyledi. O zaman kendi akordiyonumu bile vermeyi önerdim. Abdullah buna razı olmayınca beni düşündüğünü, çalışmalarımı engellememek için uzak durduğunu sanmıştım. Sonra okula iki akordiyon alınınca gene öneride bulundum. Bu kez de Asım Öğretmenden çekindiğini söyledi. Asım Öğretmen ayrıldıktan sonra ben Hohneri alınca Verdi ile çalışmasını önerdim. Verdi büyük, 120 bas. Abdullah akordiyonun büyüklüğünü öne sürdü. Ben de içimden:

-O kadar da değil, “Üzümün çöpü, armudun sapı! ”demenin bir anlamı yok, canın isterse! deyip konuyu kapattım. Güzelim Verdi akordiyonu 4 aydır kutusunda kapalı duruyor. Öyle dedim ama Abdullah'ın müzik yeteneği, ona olan yakınlığımı geriletmedi. İdris Destan da öyle. İdris de müzik tutkunu. İdris Abdullah gibi sesle söylemiyor. Onun kulakları tutkal çanağı gibi. (Ben öyle diyorum) . Duyduğu sesleri, mırıldanmaya bile gerek görmüyor, mandolini alıp melodiyi çıkarıyor. Ayrıca o melodiyi bir daha da unutmuyor. Yazık ki o da Abdullah gibi çalışmaya yanaşmıyor. Ben bu iki arkadaşa zaman zaman söylüyorum:

-Siz yeteneklisiniz ama çalışmaya alışmamışsınız; size anne babalarınız evlerinizde bir işte çalışmaya alıştırsaydı böylesi kaytarmazdınız. Siz buna gülüyorsunuz ama ben, söylediklerime inanarak söylüyorum. Sanırım ileride bu sözlerimi anımsayıp beni haklı bulacaksınız.

Onların karşısına geçip İzmir Marşı'nı, Marşmiliter'i, Mavi Tuna'yı, Tuna Dalgaları'nı, La Komparsita'yı, La Paloma'yı, Volga ya da O Çiçorniya'yı çalarken de bunları düşünüyorum. Onlar benim ¼ 'im kadar çalışsaydı şimdi ben onlardan bunları değil bunların daha ötesindeki güzel parçaları dinleyecektim.

Harun Özçelik bu iki arkadaşın yapmadığını yaptı. Daha başlangıçta resme sarıldı, yılmadan sürdürdü. 1. sınıf resim dersimize gerçek resim öğretmeni gelmişti. Sonraki yıllar dersimiz hep boş geçti. Öyleyken Harun, benim müziğe sarıldığım gibi sarıldı, sürekli çalıştı. Geçen yıl resim öğretmeni gelince oldukça çalışmış bir resim sever öğrenci ile karşılaştı. Bu yönüyle Harun'u beğendiğimden ona kızdığım zamanlar bile üstüne gitmiyorum. Daha doğrusu gidemiyorum. Onu üzen bir tavırla karşısına düşersem kendimi kınıyorum.

Bunları aklımdan geçirdiğim için olacak Harun'la azıcık gergin başladığımız işimizi çok verimli olarak sürdürdük. Sıraya oturacak öğrencilerin yaş ortalamaları inceden inceye hesapladık. Bir ara ben kendimi örnek verdim. Yusuf duydu:

-Senin örnekliğin bundan böyle geçmez. Gelen öğrencilerin yaşları çok küçüldü. Yusuf haklı mıydı? Gerçekten öyle olması gerekirdi ama bizden sonraki sınıflarda da benim yaşımda olanlar var. Yusuf örnekleri anımsadıktan sonra savından vazgeçti; benden de özür diledi.

Talat Ayhan Öğretmen beyaz, yazlık giysili olarak yemeğe geldi. Önce arkadaşlar onun için güldürücü sözler söylediler:

-Zor resim sorusu sormak için hazırlık yapacak!

Davul çaldırmaya niyetlendi (Evlenme konusu)

Davul çaldıracak kim kaldı? Adları söylenmeden iki bayan öğretmen parmak işaretleriyle anımsatıldı. Yeni gelecekleri düşünmüş olabileceği söylenip gülündü. Söylenenlere katılmadım:

- Zor soruya ne gerek var, elimize birer kağıt verip bir konu söylese, bizim için en zor soru o olur. Onu bile yapamayacağımıza göre daha zorunu beklemeye ne gerek var? Harun, Talat Öğretmenin yıl boyu söylediği sözleri tekrarladı:

-Derslerde yaptığınız resim çalışmaları, ayrı ayrı değerlendirilecek. Sınavda yapacağınız ise sizin gelişip gelişmediğiniz konusunda bir bir fikir edinme belgesi olacak!

Talat Öğretmenin beyaz giysileri didiklemeye yetmedi, bu kez gözlükleri ele alındı. Talat Öğretmenle ilgili ara ara güldüğümüz bir anımız var. Talat Öğretmen derslikte çalışma yaparken konuşmaları hoş görmez. Önce tatlı dille uyarır. Tekrar edilince de üzüldüğünü belli eder. Genellikle fısıldaşanların yanına yaklaşır. Çoğu kez bu yöntem konuşmaları durdurur. Kimi kez bu yöntem yeterli olmaz. Talat Öğretmen bu kez arkasını dönüp masasına gider, derslikte yokmuş gibi oralarda oyalanır. Hava güzel olduğu zamanlarda da açık pencereden dışarı bakar. Bir aralık Talat Öğretmenin baktığı pencerenin camı kırıldı. Nedense kırık cam uzun süre takılmadı. Söz konusu durumlar olduğunda Talat Öğretmen pencereyi açmaz, camsız taraftan başını uzatıp dışarı bakmaya başlamıştı. Sonunda eksik camın takıldığını gördük. Gene bir tatsızlık olmuştu, Talat Öğretmen önce uyardı. Çok kızmış olacak, ortaya biraz da kırıcı sözler söyledikten sonra camı yeni takılan pencereye “Tak! ” eden bir sesle gözlüklerini çarptı. Gözlüğünün bir camı düştü. Gözlüğünü çıkarıp eline aldı ama cam yere düşmüştü. Çok zor bir durumda kaldığını anladım, hemen kalkıp yanına koştum. Beni görünce Harun'la Yusuf Asıl da geldi. Yusuf camı yerden aldı. Gözlük camı kırılmamıştı ama çarpılan cam kırılmıştı. Tüm arkadaşlar şaşırmış durumda öyle kaldılar. Dersten çık zili çaldığı için, arkadaşlar sessizce gittiler. Harun'la ikimiz kaldık. Talat Öğretmen biraz acımsı gülümseyerek:

-Öfkeyle kalkan zararla oturur! dedi. Bir süre camı yerine takmak için uğraştı. Gözlüksüz iyi göremediğini o zaman anladım. Çok üzüldüm. Sanıyorum Harun da benim gibi üzüntüsünü saklayamadı. Talat Öğretmen, başka gözlüğü olduğunu söyleyerek bizi teselli etme gereğini duydu. Sonraki derslerde ceketinin dış-üst cebinde başka bir gözlüğün olduğunu hep gördüm. Arkadaşları, yeni olmuş gibi güldüren olay buydu. Ben gülemedim, çok acıklı bir olaymış gibi gene üzüldüm. Talat Öğretmenin o zaman çok üzüldüğünü düşünerek gene içim sızladı. Gözlerinin iyi görmemesi zaten onu üzüyordur.

Biz konuşurken Doğan Güney bir nota getirdi. Getirdiği nota daha ilk yıl öğrendiğimiz bir şarkının notasıydı. Kır atınla geçiver, şu dağlar inlesin Efem. Bu şarkıyı Alpullu'dayken Adem Gürçağlayan Öğretmen öğretmişti. O zaman pek nota bilmiyorduk ama Adem Öğretmen onu bize nota yerine nota adı söyleterek ezberletmişti. Kır-a-tın-la ge-çi-ver-şu-dağ-lar-in-le-sin-e-fem. si-do-mi-re-do-si-la-si-do-si-la-sol-fa-mi-re-la-sol-la-si. Diye tüm şarkıyı öğrenmiştik. Doğan o zaman 4. sınıftaydı ama müzik dersini çok sevdiğinden benimle konuşurken konumuz hep bu oluyordu. Onun için bir oyundu. Bu ilişkiden dolayı bizim dersliğe rahatça geliyordu. Sonraları Doğan kemanı ilerletti, Kemancı Doğan oldu. Oyun havalarını çalmamakla birlikte çoğunun melodisini bilir. Akordiyon çalışım onu bana daha da yaklaştırdı. Karşılaştığımızda konuşmalarımız hep müzik üstüne. Benim ilk müzik ilgimi klarnetiyle çeken Hasan Amcam gibi, Doğan'ın da bir yakını varmış, sonraları öğrendiğimiz, El gibi dolaşma Anadolu'da-Arkadaş, yurdunu yakından tanı şarkının bestecisi Mehmet Faruk Gürtunca Doğan'ın yakından tanıdığıymış. Doğan konuşunca ondan söz eder, müzik tutkusunun nedenini açıklamış olurdu. Zaman zaman yazdığı notaları gösterir, arada yazıp verdikleri de olurdu. Bu da onlardan biri oldu. Bu notayı ben de merak ediyordum. Bir kaç kez kendim uydurmaya çalıştım ama tam yapamadığımı anladım. Doğan getirmiş olması beni çok sevindir. Arkadaşlara durumu anlatınca gene gülüştüler:

-Ohoooo o, biz onu çoktan unuttuk! Sahiden unutmuşlar. Nota adlarını değil, şarkının kendisini de anımsayamadılar. Recep Kocaman'la Harun Özçelik bir iki söz söyledi. Müzik, Adem Gürçağlayan deyince, gene Adem Öğretmenin aynı yöntemle öğrettiği Biz Kimleriz'i anımsayıp laf kargaşası yapıldı. O marşı da notası yerine nota adlarını söyleyerek öğrenmiştik.

Do-sol-sol-sol-sol-sol- sol-sol-sol-sol-la-sol-fa-sol laaaa. . . diye devam ediyordu.

Dersliğe döndüğümüzde yeni bir olayla karşılaştık. Arkadaşlardan bir grup ellerinde mandolinler Ahmet Güner'in başında, ondan Edirne Köprüsü'nü istiyorlar. Edirne Köprüsü çok uzun aralıklı uzayan seslerden oluşuyor. Ahmet mandolin çalmasını bilmiyor. Çaldığı bir iki çocuk şarkısı, Yalancı, Boş Fıçı, Birgün Okula Giderken gibi düz notalar. Ahmet Edirne Köprüsü'nü ya da Alişimi söylemesine karşın niçin çalamadığını anlatmaya çalışıyor ama dinleyen kim? Aralarında Mustafa Saatçı'nın da olduğunu görünce söze karışmak istedim. Tam da o sıra Mustafa Saatçı:

-Sesle söylediğine göre niçin çalamayasın? gibilerde bir söz söyledi. Mustafa'ya sordum:

-Sana Hafız dediklerine göre ezan okuyor ya da okumuşsundur. Ezanı mandolinle çalar mısın? Mustafa'dan önce Fettah, Ali Önol, İbrahim Ertur parladı:

-Günah! Hiç aldırmadım:

-Günah münah demenin bir anlamı yok, o sesleri çıkarabilir misin? Önemli olan o sesleri uzatabilmek. Mandolinin telleri o titreşimi veremediği için yapamazsın. Edirne Köprüsü'ndeki sesler de öyle. O sesleri ancak keman ya da klarnet gibi çalgılar çıkarır. Bunları Müzik dersinde Asım Öğretmen anlattı, o zaman uyudunuz mu? Hem o zaman Asım Öğretmen bunu akordiyon için söylemişti. İzmir'in Kavakları'nı çalarken sonunda akordiyonun son iki sesini oynatarak dikkat çekip, alaturka müzikteki bu sesleri çalgılarla vermek zordur, bunlar kurallaşmamış insan sesleridir, bunun için bu tür müziğe de Alaturka deniyor! demişti. Ayrıca başka örnekler vermişti:

Havada Uçan Turna Sesi, Kırımdan Gelirim Adım Sinandır, Dağlar Dağlar Viran Dağlar, At Martini de bre Hasan! gibi bir çok örnek vermişti. Arkadaşlar o dersleri anımsayınca olay kendiliğinden kapandı. Günahçılardan İbrahim Ertur yanımdan geçerken durdurdum. Ağabeyini sordum. Ağabeyi subay, onu, kardeşini görmeye geldiğinde tanımıştım. Uzun süre kardeşine yazdığı mektuplarda beni sordu, selam yazdı. Onu anımsattım. Amacım azıcık da gözdağı vermekti. Yavaşça:

-Günahın ne olduğunu senden daha iyi bilirim, hem de günahtan senden çok korkarım. O nedenle insanların arkasından konuşmam, aklımda başkalarının zararına düşünceler barındırmam! Arkadaş zaten biraz kekemedir, bunu iyice belirtti. Zorlandı ama doğru dürüst bir söz söyleyemedi.

Çalışma yerine inerken Şevki Aydın da bize katıldı. Abdullah Erçetin'le uzun süre mandolin akordu yaptık. Yeni başlayanlar, biraz öğrenmiş olanlar, çalabilenler olarak gruplanma yapıldı. Ayrı ayrı parçalar çalındı. Bunların dışında Abdullah Erçetin'le ikimiz ayrıca Asım Öğretmenin öğrettiği Harman'la Avcılar parçalarını çaldık. Şevki Aydın Avcıların notasını istedi. Parçayı çok beğendiğini söyledi. Bu da iyi oldu, aramızda giderek büyüyen farkın ayırdına varamayanlara bir ders olur. Hiç değilse ayrılırken çalışmayla haylazlığın ayrı şeyler olduğunu anlarlar. Fikret Madaralı Öğretmen beş yıl önce daha ilk derslerde bize Karınca ile Ağustos böceğinin öyküsünü okutmuş tekrar tekrar anlattırmıştı. Daha sonraları da onu, Karga ile Tilki, İnek ile Sinek, Aslan'la Fare öyküleri izlemişti. Bunlar konuşulurken sonunda söz hep Ağustos böceğinin düştüğü gülünç sonuca bağlanıyordu. Sanırım hiç etkilememişler, bir çok arkadaş değişik de olsa benzer acınası sonla karşı karşıyalar. Köyüne öğretmen gideceğinden mutluluk duyuyor ama, İldeki Milli Eğitim Mürürü ile nasıl bir ilişkisi olduğunu öğrenemiyor. Geçen gün Fettah Biricik:

-Edirne'de oturan Milli Eğitim Müdürü benim çalışıp çalışmadığımı nereden bilecek? diye soruyor. Nereden bilecek, sık sık okuluna gelen Gezici Başöğretmen onun kulağına birşeyler söyleyince Milli Eğitim Müdürü seni görmeye gerek duymayacak, verilen rapora göre buradan alıp bir başka köye gönderecek. Mustafa Ağabey kendi eğitmen arkadaşları için anlatıyordu. Onlarda da böyle düşünenler olmuş. Bir yıl içinde iki yer değiştirenler çıkmış. Konuşmalarında hala “Ne olacak” diyorlarmış. Bir gün ellerine bir yazı gelmiş, okulla ilgileri kesilmiş. O zaman feryadı basmışlar ama kimse duymamış.

Paydosta futbol maçından söz edildi, herkes gidecekmiş. Ben de gitmeye karar verdim. Sıkılırsam dönerim. Arif, Sefer, İsmet gidiyordu, onlara ben de takıldım. Mehmet Yücel'in kardeşi Namık, İrfan Taşkın çevremi sardılar. Onlar sürekli izledikleri için yapılan iyi-kötü hareketleri bildiklerinden durmadan konuşuyorlar. Benim bildiğim Namık Yücel, sessiz sakin biri buna karşın kızıp köpürüyor, arada öğretmenlere bile çıkışıyor. Mustafa Ersoy kaleye doğrulttuğu topu yana düşürünce Namık:

-Hadi be salak! deyiverdi. Yüzüne baktım, öfkeli; Söylediği sözü anlamını bile düşünmüyor. Mustafa Ersoy (Ben onun adını, o öyle istediği için öyle yazıyorum) bir öğretmen. Stajiyer olsa da Namık'ın ağabeyi olan Mehmet Yücel'in üstünde onun Yapıcılık kolunda görevli. Sıkıldım; Namık böyle konuşunca ötekilere ne yapmaz? Tarım binasına doğru yürüyüp üst bağların oraya çıkarak uzaklara baktım. Çoktandır buraya çıkmamıştım. Umurca Tepeleri yakınındaki asker çadırları yok olmuş. Bizim konser dinlediğimiz çadırlar kimbilir nerelere gitti? Yeni Bedir'e baktım tam karşımda. Kamber Amcamın köyü sanırım hiç bir yerden buradan göründüğü gibi güzel görülmez. Duvara gerilmiş koyun derisi gibi yamaca yayılmış. Güneş tam karşıdan aydınlatıyor. Ben dalgın dalgın bakarken İsmet seslendi:

-Dayı gördüm, neden kaçtın? Ben de soruyla yanıt verdim:

-Sen neden kaçtın? O, beni görünce arkamdan gelmiş. Ben de:

-Geleceğini bildiğim için geldim. İsmet'i izleyenler de olmuş. Arif, Sefer, Yakup geldiler. Bir süre onlarla çevreye, uzaklara bakıştık. Ergene karşıları da açık açık seçiliyor. Tren geçti. Tren köprüsü tam olmasa da oldukça belirgin durumda. O köprüden hem yaya hem de at arabasıyla geçtiğimi anlattım. O taraflardaki köyleri anımsadığım kadarıyla sıraladım: Oklalı (Oklağılı da olabilir), Düğüncülü (Düğüncübaşı da denir), Sarıcalı (Sarıca Ali de denir), Kaybeyli (Kayalıbeyli de denir) Kaybeyli üstüne bizim okulla ilgili bir olayı anlattım. Arkadaşlar ya unutmuş ya da o zaman başka yerlerde çalışıyormuş. Bizim büyük binayı yaptığımız sıralarda, henüz binanın 2. katına çıkmıştık. Binanın Yemekhane tarafına düşen inişli giriş kapısı önünde yatan bir adam görülmüş. Gören çocuklar haber verecek öğretmen bulamayınca bana gelmişlerdi. Gittiğimde adamın kıpırdadığını görünce seslendim. Adam sesimi duyunca kalktı, bakındı, toparlandı, merdivenden çıktı, gülümseyerek:

-Kaybeyliden Kaydıoğlu, kaydı gitti köpoğlu (Köpek oğlu) deyip yürüdü, Yola kadar arkasından gittik. Yolun kenarında durup anlattı. İçki içmiş, buraya yaklaşırken fenalaşmış, korunaklı yer olduğu için orasını seçip biraz dinlenmiş. Kahybeyli köyünden olduğunu eliyle:

-Te, oradan Kaybeyli köyündenim dedikten sonra da:

- Sarhoşluk böyledir işte gene de çok geç kalmamışım, buradan kestirme girerim! deyip ayrılmıştı. Kaybeylili sözünü bir süre konuşmuştuk, anımsayanlar oldu. Köpoğlu, sözü bir çok yörede söyleniyormuş, İsmet, Arif, Sefer yörelerinde ne zaman kullanıldığı üstüne örnekler verdiler. “Köpeoğlu” söylemi “köpoğlu” olarak da söyleniyormuş. Bu sıfatın bizim köyde kullanıldığını söyleyemedim. Anılarımda böyle bir ses yok. ”Hayvanoğlu hayvan, eşşoğlu eşek, var da sanki o yokmuş gibi bir süre düşündüm.

Arkadaşlar sözü genelleştirerek “Kedioğlu kedi, koyunoğlu koyun, kurtoğlu kurt, aslanoğlu aslan demiyor da salt köpeği seçmişler? Nedenini köpeğin hemen hemen her evde oluşunu, bu nedenle hiç kimse tarafından yabancı olmadığını, ayrıca köpeklerin beslenmelerini kapılarda insanların verdiklerine bağlı olduğundan sürekli insanların eline baktığını öne sürerek köpekliğin aşağılandığını konuştuk. Bu arada İsmet, La Fonten'den okuduğumuz Kurtla Köpek öyküsünü anımsattı. Köpeğin boynundaki kayış izini görünce Kurt ilgiyle sorar:

-Boynundaki yara izi nedir? Köpek, sahibinin istediği zaman kayış taktığını duyunca kurt tepki gösterir. İşte o tavır, köpeğin köpekliğini kanıtlamaktadır

Okulun önüne çıkanlar kalabalıklaşınca biz de bağın kenarından indik. Önemli bir şey yokmuş, Pesent Öğretmen kızlarla asfalt kenarına çıkınca okul önüne çıkanlar çoğalmış. Bizim dersliğin pencerelerine kafalar dizilmiş. Bakanların yüzleri açık açık belli oluyor. O pencerelerden bakmadığıma iyi ettiğime sevindim.

Dersliğe dönünce kulak misafiri olum, Pesent Öğretmen kuluçka tavuk kızlar da civcivmiş. Konuşanların arasında Mustafa Saatçı da var. İstemeye istemeye takıldım:

-Bir civcive mi gönül verdin? Mustafa Saatçı gülerek:

-Aman aman ben birşey demedim. Ben de şimdi geldim, ne konuştuklarını bile bilmiyorum.

Yerime oturup Müfredat Programının Öğretmenlik Bilgisi Dersleri bölümünü okumayı sürdürdüm

Müfredat Programındaki İş Eğitimi ya da İş Eğitbilimi konusu ilgimi çekti. İş Eğitbilimi genel başlığı altında:

1. Genel anlamda iş kavramları,

2. Eğitbilime konu olan iş kavramları,

3. İş eğitiminin görünüş şekilleri,

4. İş eğitiminin öğeleri olarak bölümlere ayrılmış.

Özet olarak, bireylerle toplumun iş alanları, iş araçları, köy ve kent yaşamında iş, işin değerlendirmesi, sağlamlık, beceri, güzellik, kalite, işte değer düşüren etkenler; özellikle de köylerde yapılan işlerle okulda yapılanların karşılaştırılması sözleri beni bu konuda daha fazla durmaya zorladı. Örneğin iş içinde, iş aracılığıyla iş içinde eğitilen çocuk ve gence toplumun türlü katmanlarında verilen değerin öğrencilerce incelenmesi dikkatimi çekti. Bunun için daha geniş bilgi toplamak düşüncesiyle Dr. Halil Fikret Kanad'ın Pedagoji tarihine baktım. Kitapta bir birine zıd düşenler de olmasına karşın değişik pedagogun görüşleri var. Hemen hemen hepsi çocuğa iş yaptırılmasını öneriyorsa da derece derece farklı sözler söyleniyor. Söylenenlerin bir çoğu, işi bizim okullardaki elişleri düzeyinde tutuyorlar. Çocuğun ellerini kullanması, ufak tefek gereksinimlerini karşılaması gibi. J. J. Russo'dan Pestalozzi'den başlayan büyük bir grubu bu görüşte. Bir grubu da öğrenciyi doğrudan işe koşup, işçiymiş gibi üretime sokmayı öneriyor. Kitabını okuduğumuz Booker Washington gibi. Pedagoji Tarihinde rastladığım bir üçüncüsü P. Blonsky, bizim okuldaki çalışmaları andıran bir üçüncü yol gösteriyor. Çocuklar işe, yaşlarına göre alıştırılmalı. İşleri de doğrudan doğruya parasal açıdan değerlendirme değil bir beceri geliştirme, gelecekte kazanılacak emek-ürün -değer hazırlığı olarak düşünülmeli, diyor. Sözünü daha da uzatarak, çocuk için yaşına göre oyun da bir iştir. Yuva aşamasındaki çocuk bol, renkli, zevkli oyuncaklar içinde oynama olanağı bulursa, bu alışkanlığını okula geçince de gücü ölçüleri içinde üretmeye yönlendirirse kesinlikle çalışma alışkanlığı kazanır, sonraki okullarında üreten bir alışkanlığa rahatça geçmiş olur, görüşünü savunuyor.

P. Blonsky, Fröbel'in Çocuk Bahçelerini de eleştiriyor. Oradaki çocuk oyunlarını, yetişkinlerin kendi düşüncelerine göre hazırlanmış oyuncaklar olduğunu, onlara uymak zorunda kalan çocukların bireysel yaratıcılığını geliştirmesi bir yana gerilettiğini ileri sürmektedir. Kitapta başka adlarla da karşılaştırma yapılarak anlatılan P. Blonsky'nın görüşlerinin bazılarını benimsediğimi söyleyebilirim. Gerçi Pedagoji Tarihi'ni yazan dr. Halil Fikret Kanad:

Blonsky, çağdaş pedagojinin yenilikleri ve buluşları arasına yeni bir şey katmış değildir. O, sadece iş ilkelerini endüstri etkinliği durumuna sokmuştur. Dahası endüstri ve tekniği bir eğitim metodu ve aracı olmaktan çıkararak bir amaç durumuna getirmiştir. Bu rol değiştirme, Pedagojiye yarardan zok zarar getirmiştir. Yazara saygı duymakla birlikte konu Pedagoji savunması değil çocukların eğitimi olduğuna göre pedagoji bilimindeki değişimler önemli sayılmaz. Pedagoji bilimi zaten kendisi de yazıyor, bilginler yeni yeni fikirler ortaya attıkça değişmiş. J. J. Russo'ya Pestalozzi, Pestalozzi'ye Herbart, Hebart'a Fröbel, Fröbel'e de P. Blonsky neden katkıda bulunmasın?

Zil çalınca güzel bilgiler öğrendiğime inanarak yattım.

Bir süre konuşmaları dinledim, yarınki Resim sınavında bir model çalışması yapılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Müdür Beyin eşi Leman Öğretmen sınavda bulunacak. Neredeyse geleli bir yıl olacak, Leman Öğretmen bizim dersliğimize ayak basmadı. Bunu eleştirenler yanında doğal sayanlar da var. Hem öğretmen hem de iki çocuk okutan anne. Annelik bir yana öteki yanlar için eleştiriler sürdü. Söz yavaş yavaş Okul Müdürüne kayar gibi oldu. Uyarılar yükseldi. Sıra üçüncü kişi olarak Şevki Aydın'a dayandı. Arkasından da bir öğretmenin hem Müzik hem de Resim dersi verip veremeyeceği soruldu. Tartışma yazı turadan oylamaya dek uzadı. Oylamada olduğu gibi yazı turada da “Olur” görüşü kazandı. Gürültü içinde uyuduğumu sanıyorum.

 

18 Ağustos 1943 Çarşamba

 

Zil çalınca kalındığı yerden başlandı. Mustafa Saatçı resmi yapılacak modeli bulmuş. Mehmet Yücel soruyor:

-Hadi söyle şunu meraktan çatlayacağım!

-Seni çatlatmak için söylemem! Başkaları karıştı, İsmet, Yusuf, Arif, Yakup, İdris birer olasılık söyledi, kavun, karpuz, kabak, mısır, yumurta diyenler oldu. Yumurta sözü edilince bir “Yaklaştın! ”sesi duyuldu. Yaklaştın diyen, Abdullah Erçetin'miş, Hüsnü Yalçın:

-Sana yakıştıramadım arkadaşım, sonra sen de çok üzülüyorsun! deyip yürüdü. Abdullah bir şey anlamadığını söyleyerek:

-Ben şimdi ne dedim ki (Hüsnü için) bu bana sataştı! deyince Emrullah Öztürk kondurdu:

-Anlamazdan mı geliyorsun gebeş? dedi. Halil Basutçu, Sami Akıncı aralarına girerek kavgayı önlediler. Halil Emrullah'ı çekerek götürdü.

Derslikte uyarılar yapıldı, şakaların zamanı geçti, hele sıfat takmaların, geçmişteki çekişimelerin bitmesi gerektiği anımsatıldı. Mustafa Saatçı dersliğe geç gelmişti. Gelir gelmez Sami Akıncı Mustafa Saatçı'ya çıkıştı:

-Hep sen başlatıyorsun, bunları deyince Mustafa Saatçı biraz dikeldi:

-Benim hangi takılmamda bir arkadaşa dokunacak söz ya da hakaret var? diye sordu. Sami Akıncı:

-Sus be kardeşim, ben nasıl susuyorsam, o ya da bir başkası nasıl susuyorsa sen de sus! deyince Mustafa Saatçı gülümseyerek:

-Peki komutanım, susacağım! demesi, hepimizi güldürdü. Sami Akıncı da gülünce dersliğin havası b irden sakinleşti. Sefer Tunca sordu:

-Peki şimdi Resim Modeli işi ne olacak? Bekir Temuçin bağırdı:

-Model sen olacaksın! Bu kez de İsmet konuştu:

-Benim kağıdım küçük, onun boyunu sığdıramam! Mehmet Yücel iki model önerdi küçük kağıtlılar Bekir Temuçin'i, büyük kağıdı olanlar Sefer Tunca'yı çizebilir. Halil Basutçu sordu iki kağıdı olanlar ikisini de çizebilir mi? “Çizemez! ” sözleri yükseldi. O zaman, küçük kağıda Sefer’i, büyük kağıda da Bekir'i çizenler olur.

Kahvaltıda aynı konu bir başka biçim girdi:

-En uygun model Hilmi Altınsoy, her boy kağıda uyar. Hilmi buna alındı:

-Her b'a uyar demek istiyorsunuz ama aldırmıyorum, siz öyle bilin! deyince arkadaşlar sözlerini geri alıp Hilmi'yi bir süre pohpohladılar.

Bekleme saati çabuk geçti, resim odasına biraz sıkışarak girdik. Leman Öğretmen, Cemile Kun Öğretmen, Talat Ayhan Öğretmen geldi. Pencere yakınına bir masa çekildi, daha önce hazırlanmış kitaplar, yatık kitapların yanına düşecekmiş gibi dik kitap kondu. Dikkatle bakıyoruz, Kadir Pekgöz yakınında oturuyordu. Talat Öğretmen itina ile dik kitapları biraz eğerek koydu. Öğretmen çekilirken Kadir Pekgöz'ün eğik kitaplar için öğretmene :

-Düşecekler! demesi öğretmenleri güldürdü. Öğretmenler gülünce Kadir anladı, azıcık bozuldu. Leman Öğretmen Kadir'e:

-Çarpılmazsa düşmezler, biz öyle durmasını istedik! diyerek gönlünü aldı.

Talat Öğretmen kağıtları kendisi dağıttı, numaraları, adları nasıl yazacağımızı açıkladıktan sonra masalara daha önce konmuş numaralar gösterilerek kağıtların üst ortasına görünecek büyüklükte yazmamızı istedi.

Benim oturduğum yer tam ortaya düşmüştü. Eğik kitaplar bana doğru göründüğünden, eğik çizgilerden kurtulmuştum. Tam arkama düşen Salih Baydemir benden önce bu durumu sezmiş, bakışınca gülümseyerek göz etti. İlk çizgilerde daha masanın üstünü düz çizgilerle belirtip kitapları sıraladım. Kitapların incesi kalını vardı, onları dengeledim. Masa üstünü çizgilerle belirtmekte oldukça zorlandım. Kitap kenarlarının masaya dik inişi nedeniyle masa üstündeki tarama çizgilerinin yönünü bir kaç kez değiştirdim. Sonunda dik çizgiler oldukça masa üstünü yatay çizgilerle yakıştıramayacağımı anlayıp parmakla boyamaya karar verdim. Talat Ayhan Öğretmen daha önce faber kalemleri çok övmüştü. Hasanoğlan'da Sili Usta hediye olarak vermişti. Talat Ayhan Öğretmen görünce kalemleri çok övdüğünden onları gözüm gibi saklıyordum. Yumuşak, kurşun kalemler. Yatırarak sürtüp parmak ucuyla çizgiler kayboluncaya dek yaydım. Masa üstü ummadığım kadar gerçek masanın rengine benzedi.

Önce Cemile Öğretmen geldi bir süre baş ucunda durdu. Daha sonra Leman Öğretmen geldi. Az yan tarafımda durduğu için bana bakıp bakmadığını tam kestiremedim ama doğru bir şey yaptığıma güvendiğim için pek aldırmadım. Abdullah Erçetin, Recep Kocaman, Salih Baydemir sınıfımızın seçkin Ressamı Harun Özçelik'ten sonra sıralanan becerili arkadaşlarımızdır. Gerçekten önce Harun Özçelik, arkasından Abdulah Erçetin, hemen sonra Recep'le Salih kağıtlarını verip çıktı. Resim, el yazısı konusunda ne yazık ki onlarla yarışmayı denemedim. Yazılarımı, özellikle ödev defterlerimi öğretmenler hep beğenip arkadaşlara örnek olarak gösterdilerse de gerek tahtaya kalkınca, gerekse genel işler için yazılan kısa, büyük yazılarda başarılı sayılmadım.

Salih Baydemir kağıdını verince beşinci kişi olarak kağıdımı verip çıktım. Kağıdımı masa üzerine bırakırken Talat Öğretmen gülümseyerek:

-Sınavdan sonra burasını gene beraber toplayalım, başka önemli bir işin yoktu, değil mi? dedi. Bu söz bana yetti. Bir kaç kez yanımdan geçen Talat Öğretmen çizdiğim resim için bir değerlendirme yapmış olmalı ki beni çağırıyor! diyerek sevindim. Çıkan arkadaşlar resim konusunda konuşmadılar. Salih Baydemir bir ara Öğretmenlik Bilgisine değindi ama bir yorum yapılmadığı için sürmedi. Arkadan da çoğunluk arka arkaya kağıtlarını vererek geldi. Resim sınavında da en geri kalanlardan biri Sami Akıncı olunca değişik yorumlar yapıldı:

-Sami, matematikte çok düşünerek ağır yaptığı için çok başarılı oluyor. Öyleyse resim sınavında da çok düşünürse başarılı olacağını düşünerek en geç çıktı! türü takılmalar oldu.

Geç çıkanlardan biri Emrullah Öztürk, öteki de yeğenim İsmet. Bu kez onlar için de yorumlar başladı:

-İsmet, kitapların içinde neler yazdığını düşünürken zamanın geçtiğini anlamadığı için geç kaldı. Bu kez de Emrullah Öztürk için yorumlar sıralandı. Sözde Emrullah:

1. Sami Akıncı tüm yazılılarda en geç veren, buna karşı en başarılı arkadaşımız. Öyleyse kağıdı geç veren başarılı oluyor, ben de geç verir, başarılı olurum!

2. Öğretmenler bana sormadan sınav yapıp benim bilgimi öğrenmeye çalışıyor. Kağıdı onlar verdiğine göre, yazdıklarımı ben neden vereyim, kendileri gelsin alsın!

3. Öğretmenler beklemekten usanıp kalkar giderler, böylece ben sınav sonucundan kurtulmuş olurum.

4. Sınavın son dakikasında belki bir olay olur, benim kağıdımı almayı unuturlar. Hüsnü Yalçın dayanamadı:

-Ayıp arkadaşlar, sizin düşünmediğinizi o neden düşünsün? Onun kağıdını almayacak kadar önemli bir olay ne olabilir? Bir savaş mı, bir deprem ya da yangın mı?

Emrullah geldi, konuşmalardan habersiz, kapıdan girince gülümseyerek:

-Baktım Sami oturuyor, ben de oturacağım, deyim kendimi sıktım. Sami kalkmasaydı daha oturacaktım! dedi. Niçini, nedeni sorulmadı. Emrullah yenine oturdu.

Yemek zili ilgiyi başka yana çektiğinden tartışma büyümeden kapandı.

Harun Özçelik, Salih Baydemir, Recep Kocaman, üç önemli resim sever arkadaşımız masamızda olunca resim-çizim-süsleme konularında fazla yorum yapılmamaktadır. Gene öyle oldu; Talat Öğretmenin beyaz giysileri, Cemile Öğretmenin gülüşü, Leman Öğretmenin susuşu üstüne konuşarak yemeklerimizi yedik. Patates yemeği, bizim patateslerden mi? Yoksa satın alınanlardan mı? sorusu tartışmasına neden oldu. Hilmi Altınsoy okulu kendi evi gibi düşünüyor:

-Bahçeden söküp pişirirler. Yusuf Asıl, olayı başka açıdan ele alıp sordu:

-Aşçıbaşı mı patates tarlasından patates sökecek? Tartışmayı uzatmamak için Hilmi'ye anlatır gibi yapıp okulun yemek için satınalma yöntemlerini sanırım bu üçüncü kez bu masada açıkladım. “Okul Devletin okulu ama devletin parasını harcamak için okul içinde birbirini denetleyen kurumlar kurulmuş. Devletin temsilcisi Muhasebe bölümü. Paraları orası veriyor ama, pazardan alınacağı kendisi almıyor, aldırıyor. Aldırdığı kurumlar ya da kişiler oluyor. Ancak bunlar verdiklerini kimi zaman çok pahalı veriyor. Devlet bunlar yüzünden büyük zararlara uğruyor. İşte bizim okulda bu zararları önlemek için tarım çalışmaları yapılıp, ürün toplanıyor. Ancak bu ürünler için de paralar harcanıyor. İşin bu tarafına bakan bir başka kurum var, Döner Sermaye. Döner Sermayeye bakanlar bahçe masraflarını, kazançlarını tutup, okul müdürüne bildiriyor. Bu hesapların doğru tutması için ekilenlerle, toplananların doğru tutması gerekiyor. O nedenle ekimler hesaplı yapılıyor, ürünler de hesaplı toplanıp karı, zararı biliniyor. İşte bu nedenlerle aşçıbaşı ya da birileri bahçelerden ürün toplayamaz. O ürünler Döner sermayenindir. Ürünler olgunlaştığı zaman, toplanır, tartıyla ilgililere teslim edilir, karşılığı okul muhasebesinden alınır. Kısacası okul yönetimi kendi bahçelerinde üretiklerini tıpkı pazardan ya da bir başkasından alır gibi alır. Ancak aldığı mal ya da yiyecek için başkalarına kar payı kaptırmaktan kurtulmuş olur. Biz kendi bahçemizden yediğimiz patatesi, pazardan alınandan daha ucuza yeriz. Böyle olması için de iyi tohumu, uygun yere, zamanında ekmek, gerekirse sulamak, kazmak, otunu çöpünü temizlemek gerekir. İşte bizim bahçelerde çalışmamızın asıl nedeni bu. Kendi emeğimizin ürününü yiyoruz, devletimiz de bizim için daha az para ödüyor. Hilmi birden kalkar gibi yapıp masaya vurdu:

-Devletimizin başka işi yok mu? Hep bizi mi görüyor? Öteki okullara İngiliz kumaşı giysiler Bopstil ayakkabılar bol yemekler veriyor, bize gelince kendi ektiğimiz mercimeği, nohutu hesaplıyor! deyip yüzlerimize baktı. Mehmet Aygün:

-Ha şunu bileydin, girdiğin okulun adında bile köy yazılıydı: Köy Öğretmen Okulu, değişti gene Köy Enstitüsü oldu. Şimdi de Köy Öğretmeni olacaksın, köyünde 20 yıl kalacaksın. 20 yıl sonra nereye gideceksin ki? Belki o zamana kadar başka bir yasayla başka şekle sokacaklar.

Hilmi ellerini toplayıp masaya kapatır gibi yaptıktan sonra:

-Sağol arkadaşım, yardımcı oldun, sinirlerimi yatıştırdın. Başka söyleyeceğin var mı? Bir de yular takacaklarını söyle de tamam olsun! deyince yuların süslü, tokaların altın, kayışların sedef kakmalı olacağı, gırbacın ipek örgülü olacağı için çok acıtmayacağı eklendi. Bu kez de Hilmi kendi kendisine söylendi:

-Oğlum Hilmi, sen çok safsın, bak hala bunları düşünmemişsin. Eller bunları düşünüp kendilerini ona göre hazırlamışlar, bak gırbaçların acıtmayacağını bile biliyorlar. Hilmi sözünü tam olarak bitirememişti. Bir kaç kişi birden kalkarak:

-Nöbetçiler bizi bekliyor, akşam devam ederiz! deyip yürüdüler. Somurtuk bir yüzle Hilmi de kalkıp yürüdü. Önümde giderken birden dönüp bana sordu:

-Haksız mıyım abi? Ben de ona sordum:

-Sen haksız olur musun hiç? El ele tutuşup dersliğe döndük.

Derslikte yeni bir girişim var; sınavlar bitince tüm okula bir ayrılık gösterisi yapmak. O gecede çalınacak mandolin parçaları seçiliyor. 20 kadar parça seçilmiş, bunları on ya da daha aza indirmek. Seçilen parçalar da kolay çalınmayacak türden. Seçecekler arasına beni de aldılar.

Bu karar benim de hoşuma gitti. Sınavlardan sonra burada kalacağım günlerin sıkıntılı geçeceğini sezmeye başlamıştım.

Mandolin grubu yeni bir istekle çalışma yerine indi. Herkeste bir uyum anlayışı belirdi. Abdullah Erçetin, İdris Destan mandolinleri akort edip çalışmayı başlattık. Bir süre sonra da Şevki Aydın geldi. Sıra ile arkadaşlarla ayrı ayrı ilgilendi. Mandolin tutmalardan mızrap tutmalara, vurmalara dek uyarılarda bulundu. Bir ara durdurup topluca mızrap vuruşu yaptırdı. Tek tek, ikişer ikişer, topluca birlikte başlama, birlikte bitirme çalışması yaptırdı. Eğitimbaşı geldi, önce bir süre dinledi sonra övücü sözler söyledi.

Ayrılık gösterisi önemsendiği için arkadaşlar paydostan sonra da sürdürdüler. Şaşılacak bir söz birliği edip yemek saatine dek çalıştık.

Yemekte de bizim masaya Şevki Aydın gelip oturduğundan konuşmalar, mandolin, müzik üzerine oldu. Şevki Aydın Yüksek Bölümde gördükleri derslerden söz etti, her cumartesi günü gittikleri Cumhurbaşkanlığı konserlerini, bu konserlere Cumhurbaşkanı İnönü ile tüm bakanların geldiğini anlattı. Radyoda sık sık Cumhurbaşkanlığı sözünü duyuyorduk ama Şevki Aydın'ın anlattıklarını algılayamıyorduk. Cumhurbaşkanı eşiyle gelip en ön sıraya oturuyormuş. Öteki insanlar da aldıkları bilet numaralarına göre sıralanıyormuş. İsmet İnönü'yü iki kez çok yakından gördüm. Son kez geldiğinde kendisiyle konuştum ama, konserde görmek sanırım daha başka olacaktır. Şevki Aydın anlatırken aklım zaman zaman Süheyla Öğretmene kaydı. Konservatuvarda olduğuna göre kuşkusuz konserlere gidiyordur. Gidersem, konserlerde onu rahatça görebileceğim. Şevki Aydın'a Konservatuvar öğrencileriyle konuşup konuşmadıklarını sordum. Konservatuvardan onlara gelen öğretmenlerin öğrencileriyle sık sık konuşuyorlarmış. Özellikle konser günleri, iki tarafa da derse giden öğretmenler kimi zaman karışık öğrenciler arasına oturarak konser izlermiş. Şevki Aydın'ın anlattıkları öteki arkadaşları da etkiledi. Harun Özçelik o bölümü düşünmeye başladığını söylerken Mehmet Aygün köye dönmemekten ilk kez söz etti.

Derslikte Harun Özçelik'le Abdullah Erçetin yanıma geldi, konumuz gene müzik, resim çalışmak olarak sürdü. onlar ayrılınca kısa bir süre gene Pedagoji Tarihi'nden P. Blonsky bölümünü okudum. Onun söyledikleriyle bizim okul ya da bizim öğrendiklerimizi karşılaştırmaya çalıştım. Benzer tarafları çoksa da bence boş geçen derslerle öğretilmek üzere öne konan derslerin öğretilemeden geçilmesi benzerlikleri ya da anlatılanların gerçekleşmesini önlemektedir. P. Blonsky makine yapımından söz ediyor. Oysa biz makineden geçtik, makine kullanmayı bile öğrenmeden gidiyoruz. Marangozluk atölyesine kayıtlı on arkadaşın en az beş tanesi planya makinesini, elektrikli korniş tezgahını tek başına kullanamadan okulu bitirdi. Hele Demircilik bölümüne ayrılan arkadaşlar, Demircilik atölyesine bile girmeden zaman zaman marangozluk zaman zaman da Duvarcılık bölümünde çalışarak sanatları “Demircilik” gösterilerek bitirdiler. Arkadaşımız Sefer Tunca bunu hep üzülerek söyledi:

-Ben, beş yıldır duvarcılıkta çalışan bir demirciyim. Hüsnü Yalçın'ın takılması da ilginç:

-Biz demirciler, kendimize güzel bir demircilik atölyesi kuruncaya dek duvarcılıkta çalışacağız. Gönlümüze göre bir atölye yaptığımız gün gerçek mesleğimiz olan Demirciliğe başlayacağız. Doğal olarak o böyle deyince bir başka Demircilik bölümü öğrencisi Mustafa Saatçı:

-Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek! Nedense Demircilik koluna ayrılan arkadaşları anımsamaya çalıştım. Ali Güleren, Sefer Tunca, İbrahim Ertur, Mustafa Saatçı, Bekir Temuçin, Ali Önol, Hilmi Altınsoy, Kadir Pekgöz, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk.

Yatınca Marangozluk bölümü arkadaşlarımı sıraladım, Harun Özçelik, Salih Baydemir, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, Mehmet Aygün, Recep Kocaman, Hasan Üner, (Mehmet Başaran, Abdullah Erçetin sonradan katıldılar. Mehmet Başaran bir süre bizim aramıza katılmış su falan taşımıştı. Sonraları hastalık bahanesiyle uzun süre gelmedi, daha sonra da hepten aramızdan çıktı. Şimdi diplomasına Marangozluk yazılırsa üzüleceğim Gerçi ne yazılsa eğreti olacak ama gene de benimkine benzetilmesine gönlüm razı değil.) çok iyi anlaştığımız çalışkan arkadaşlar.

Yapı kolunda, Halil Basutçu, Mehmet Yücel, İsmet Yanar, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Hüseyin Serin, Fettah Biricik, Sami Akıncı, İdris Destan, Bekir Temuçin arkadaşlar. Fettah Biricik'le Sami Akıncı dışında kimse kimseden yakınmıyor. Gene de Demirci grubu ile sürtüştükleri oluyor. Ancak onların büyük şansı, Namık Ergin Öğretmenin beş yıldır başlarından ayrılmaması. Namık Öğretmen onların huylarını iyi bildiği için gül gibi geçinip gidiyorlar. İçlerinden bazılarının çok iyi çalıştığını biliyoruz. Sami Akıncı dışında hemen hemen kaytaran yok gibi. Fettah Biricik konuşurken hep iş karşıtıdır ama işe girince çevresindekilerden kesinlikle geri kalmaz. Kimilerinin ağzındaki çalışmadan çalışır görünme laflarının tersine, Fettah, çalıştığı halde istemiyormuş gibi görünmesi Fettah'ın biraz da huyundan ya da huysuzluğundandır.

 

19 Ağustos 1943 Perşembe

 

Akşamki sözler genel olarak tekrarlandı:

-Öyle bir ayrılık yapalım ki, bizi kolay kolay unutmasınlar! Yusuf Asıl bana seslendi:

-Abi, duy bunları, kimin aklı sonradan gelirmiş? Ben yanıtlamadım. Bekir Temuçin bağırdı:

-Akılsızın!

Sami Akıncı da konuşanlar arasındaymış, karşılık verdi:

-Akılsız olanın aklı, hiç bir zaman gelmez, söylediğin sözün doğrusunu öğren! Doğru-yanlış tartışmaları derslikte de sürdü. Halil Basutçu:

-Anladık arkadaşlar, birinin aklı sonradan geliyormuş, bunu dışarıda aramaya gerek yok; o biri biz olabiliriz. Baksanıza, durduk durduk, gider ayak gösteri yapmaya kalkışıyoruz. Halil Basutçu'nun uyarısı etkili oldu. Bu kez gösteri sözü sınırlandırılarak VEDA toplantısı adına dönüştürüldü. Özet olarak; ayrılışımız üstüne üzüntülerimizi, geçmiş yıllardaki birlikteliğimizi, gelecekte de aynı mesleğin insanları olacağımızı, çoğumuzun karşılaşıp gene birlikte çalışacağımızı, öğretmenlerimizi, yöneticilerimizi saygıyla anacağımızı belirtmekle yetinilmesine karar verildi.

Sami Akıncı, İsmet Yanar, Mehmet Yücel yapılacak toplantı programını hazırlamak üzere seçildi. Konuşmalar olumlu karşılanınca olay üzerinde fazla düşünmedim.

Yusuf Asıl, kahvaltıda beklemediğim bir sav ortaya getirdi:

- Seçilen arkadaşlar, böyle bir gece hazırlayamazlar. Beş yıldır üçü de herhangi bir eğlenceye katılmamıştır. İçlerinde bir kaç kez konuşan Sami Akıncı'nın da aynı konuyu konuştuğunu, gene benzer bir konuşma yapacağını, böylece ayrılık şenliği değil bir kederli bir ayrılık olacağını, oysa ayrılanlar salt biz değiliz, kalanlar da bizden ayrılmaktadır, onların da bizim kadar konuşması, neşelenmesi, gerekirse üzülmesine olanak verilmesini gerekir. Yusuf Asıl'ın savunmasına önce şaştım, az düşününce de tümüyle katıldım. Daha da ileri giderek o gece bana bir görev önerilirse katılmayacağımı söyledim. Yapılacak konuşmaları bireyler yapacak. Oysa bir sınıfın ortak yanları var. Biz hepimiz birer bireyiz, ancak ayrılan genel olarak sınıf oluyor. Öyleyse sınıfça ortak bir şeyler, hiç değilse gruplar neden o ortak varlığın birer yanını göstermesin? Masadaki arkadaşların “Olurdu-olmazdı!” konuşmaları arasında kahvaltıdan kalkıp atölyeye gittik. Atölyedeki işimiz öteden beri bizim öz işimiz sayılmaktadır. Kollarımızı sıvayıp önce kornişleri açıp alıştırmalarını yapmaya başladık. Öteki parçalar da ortaya çıkmaya başlayınca üç kişilik bir grup bir sıra için hazırlanmış tüm parçaları bir araya toplamaya başladı. Çakılacak parçaları tamamlanan öbekler bizim için bir sıra yerine geçiyor. Deneyimlerimize göre biz onları ele alır almaz hemen yerine yerleştirip sırayı ortaya çıkaracağız. Çok hızlı bir çalışmayla öğleye tüm sıraları çıkarmayı hesaplarken Halis Öğretmen geldi. Gülerek:

-Sizi biraz dinlendirelim, bu ustaların geçici bir işi var, onlara fırsat verelim! dedi. Parçaları bir kenara toplayıp atölyeden çıktık.

Öğle paydosuna tam bir saat var. Dersliğe giderken Harun, Talat Öğretmenin Resim Odasında olduğunu görmüş, öğretmenin dün dediğini anımsatarak “Resim Odasına gidelim! ”dedi. Kapıyı tıklatıp girdik. Talat Öğretmen:

-İyi ki geldiniz ben de sizi düşünüyordum. Ben yarın gideceğim, burasını biraz toparlayalım, ne olur ne olmaz, belki gelen giden olur! dedi. Yapılacak iş, çok önemli değil, dağıtılmış masalar, dörder dörder toplanıp aralıklar genişletilecek. İki dolabın yeri değişecek, o kadar. Talat Öğretmenin söylediklerini yaptık, ayrıldık. Oradan çıktığımızı görenler, notlarımızı öğrendiğimizi sandılar. Biz de öğrendiğimizi belirtirce, yok-mok diyerek daha çok üstümüze gelmelerine olanak hazırladık. Bir süre de böyle vakit geçirdik.

Öğle yemeğinde aynı konu açılınca bu kez gerçeği söyledik:

-Not öğrenme yok. Biz Resim Odasını düzenledik. Sami Akıncı da dolaylı olarak bizi savundu:

-Notlar, Okul Müdürüne veriliyor. Okul Müdürü, sınav sonuçlarını imzalayıp Eğitimbaşıya veriyor. Eğitimbaşı genel durumu son kez bir kez daha Müdür Beyle konuşuktan sonra bir liste yapıp ilan edecek. O liste ilan edilmeden hiç kimse not öğrenemez!

Not konusu kapandı ama bu kez de Ayrılık toplantısı işi patlak verdi. Sami, sabah bizim kahvaltıda söylediğimizi duyunca üzülmüş. İşin doğrusunu benden öğrenmek istedi. Konuşmamızı olduğu gibi anlattım. Sami kendisinin isteği dışında seçiliğini, yerini hemen bana bırakacağını söyledi. Ben de: sözü ilk başlatanın Yusuf olduğunu, onun savunmasını doğru gördüğüm için ona katıldığımı, arkadaşların yaptığı seçime kesinlikle uyduğumu söyleyip Sami'ye teşekkür ettim. Bu sıra Yusuf geldi, olay gene açıldı. Yusuf savunmasını gene güzel yaptı. Üstelik bu kez Ahmet Güner de Yusuf'a katılıp şarkı ya da oyunlara çıkmayacağını kesin olarak söyledi. Sami o işten vazgeçtiğini duyurup yerine oturdu. Başkaları konuştu, Sami'ye gene takılanlar oldu. Sami kesin olarak böyle bir işe giremeyeceğini söyleyince, Mehmet Yücel'le İsmet Yanar da o işi yapamayacaklarını birlikte bildirince ortalık iyice karıştı. Kimisi olayı önemseyerek bakarken kimisi yarınki Askerlik sınavı için uyarılar yaparak ortalığı karıştırdı. Oysa Askerlik Sınavının sembolik konduğunu, belki sınav için komutan gelmeyeceğini, çünkü ikinci kamp sonucu geçerli notların verildiği söylenmişti.

Konuşmalardan kendimi sıyırarak Öğretmenlik Bilgisi Dersi notlarımı karıştırdım. Notlarım arasında Müdür Beyin bir sözü dikkatimi çekti:

-Bir işi yapmak “Yaparım!” demek kadar kolay değilir. Zoru göze alırsan işi yaparsın, alamazsan iş yapan değil lafazan olursun. (Lafazan= Boş konuşan, palavracı, laf ebesi, boşboğaz) Arkadaşlara bakarak kimlerin lafazana yaklaştığını anlamaya çalışıyorum. En çok konuşanlardan biri Mustafa Saatçı. Ancak Mustafa Saatçı, hepimizden iyi bisiklete biniyor, motosiklet kullanıyor. Motosiklet kullanmayı o da bizimle öğrenmeye başladı ama şimdi aramızda motosiklet ustası gibi. Ben akordiyonu nasıl kullanıyorsam o da motosikleti öyle kullanır gibi. Ayrıca elektrik santralı işlerini biliyor. Elektriklerde bir aksaklık olunca Mustafa Saatçı aranıyor. Bu duruma göre Mustafa Saatçı'ya yaptığı şakalar için lafazan diyebilir miyim? İşte buna dilim varmıyor. Emrullah Öztürk'e gözüm takıldı. Sanırım içimizde ellerini kullanmasını bilmeyenlerin başında o geliyor. Yazdığı yazı okunmuyor, Resim çizdiği zaman önce kendi beğenmeyip gülüyor. İnşaat işlerinde olduğu gibi tarım işlerinde de hep gerilerde. Söylendiğine göre motosiklet sürmeyi tek başaramayan oymuş. Mandolin tutamadığını hep biliyoruz. Buna karşın gereksiz konuşmalar yapmıyor. Arkadaşlar ona takılmadığı zamanlar onun başkalarına sataştığı görülmemiştir. Haklı haksız kendisine takıldıkları için kavgacı gibi görünmesi kendi suçu değil. O nedenle ben Emrullah'ı lafazan grubuna koyamıyorum. Arkadaş, geçimsiz gibi gösteriliyor. Gösterenler kimler? Dikkat ediyorum, Emrullah'a küfürbaz diyenler ona yakışıksız sıfatlar takanlar. Bunlar bana benzer takılmaları yapsalar, küfür değil gözlerini patlatırım. Emrullah bana neden küfretmiyor? Geçen beş yıl içinde bir defacık olsun küfür sayılabilecek söz söylemedi. Düşünüyorum da benim Emrullah’a karşı oluşum onca yalvarmama karşın köyüme gelmeyişi. Ne ilginç; ben, bana yaklaşmadığı için karşı olurken birileri, Emrullah'ın onların gönüllerince alay etmesine karşı oluyorlar. Bu çarpık duruma bakarak ben Emrullah'a nasıl lafazan ya da başka bir sıfat takabilirim!

Gözüm Hilmi Altınsoy'a takıldı. Ona baktığımı görmedi, Abdullah Erçetin'e parmağiyle birşeyler işaretledi. Az sonra tam önünde oturan Yusuf Asıl'ın omuzuna dokundu. Bu kez de kapı karşısında oturan Bekir Temuçin'e yüksek sesle:

-Gelen var mı? diye sordu. Bekir gelen olmadığını söyleyince Hilmi'ye sataşmalar başladı:

-Birini bekliyor, O biri malum! Arkasından gülüşmeler. Hilmi dayanamadı:

-Siz her zaman soruyorsunuz; ne var yani, ben sorunca suç mu oldu? Mehmet Yücel yanıtladı:

-Suç değil be kızanım, boşboğazlık, bu seninki düpedüz boşboğazlık! Mehmet Aygün gülerek:

-Boşboğaz! dedi.

Düşündüğüme uygun bir örnek bulduğuma sevindim. Hilmi Altınsoy'la numara yakınlığımız nedeniyle beş yıldır çok işbirliğimiz oldu, işten kaçtığını pek görmedim ama, başarılı bir yanına da tanık olduğumu söyleyemem. Kültür derslerinde iyiler arasına hiç bir zaman çıkamadı. Buna karşın derslerden, işlerden hep yakındı. Hemen hemen bütün tartışmalara katıldı, kavgalara neden oldu. Bu son günlerde de pek değişmiş değil. Uzun süre sağlık sorunu yaşadı; o nedenle çoğu kabahatleri arkadaşlarca hoş görüldü ama o bunu pek önemsemedi. Bu nedenle ben, yukarda Emrullah'a yakıştıramadığım sıfatları, numara komşuma üzülerek de olsa, “Boşboğaz insan” örneğine yakın buldum. (Bunu da ben değil onun daha yakın bulduğu arkadaşı söyledi) Tam boşboğaz değilse bile, üstüne olmayan işlere burnunu sokmaktan çekinmeyen lafazan!

Bu düşündüklerimi, öğretmenlerin öğrencileri tanıması gerektiği, onların bireysel durumlarını, arkadaşlarıyla ilişkilerindeki sağlıklı tavırlarını tanıma görevini yapmaları uyarısı nedeniyle düşünüyorum.

Düşünürken öğretmenliğin bir başka yanını anlar gibi oldum. Sanırım bu yan, biraz subaylıkta da var. Karşısına aldıkları için bir takım sıfatlar takıyorlar. Örneğin Fikret Madaralı Öğretmen “Sarsak!” derdi. Geçen yılki askerlik kampında atış yaparken bir üsteğmen bir arkadaşımıza “YONTULMAMIŞ!” demişti. Geçmiş yıllarda söylediği bir söz için karşı durduğum Beden Eğitimi Öğretmeni Bayan Rükiye Dökmen de bana “MEDENİ OL! ”demişti. Bu sıfatlandırmalar, onları söyleyenlerin, karşılarındakilere yakıştırdıklarıdır. Öyleyse onlar karşılarındakileri bir değerlendirmeden geçirip bir yere koyuyorlar. Bu da bir kişilik ya da bireyin ölçümü olmaktadır. Başka başka zamanlarda tanık olduğumuz bu tür değerlendirme ya da yakıştırmaları öğretmenler sanırım sürekli yapmak durumdalar. Gerçekten Sarsak, Lafazan, Yalancı, ya da hırsızlık alışkanlığına bulaşmış çocukları gözleyip, onları kazanmaya çalışacak. Bu o denli kolay olmasa gerek. Adımbaşı yalan söyleyen çocuğu izleyip, onun yalan söylemesine engel olacak. Çocuğun ailesiyle ilgi kurup önlem alacak. Ya ailesi de yalancıysa! O zaman öğretmen, onların yalancılığını bile bile (Bilmezden gelip) önlem almaya çalışacak. Kolay olmasa gerek!

Konuyu doğru anlayıp anlamadığımı düşünürken zil çaldı. Zil çalınca çok kez yarım kalan bir işim için üzülürdüm. Oysa bu kez çok sevindim, okuduğum konu bana zor değil, yapılması olanaksız bir iş gibi göründüğünden ara verme olanağı bulduğuma sevindim .

Yatınca da bir süre aynı konu aklıma takıldı. Bu kez de bizim aile gözümün önüne geldi. Bizim ailede de değişik değerlendirilmeler vardır. Babam ağabeylerim için kimi değerlendirmeleri açık açık yapar. Özellikle ağabeylerim bu değerlendirilmelere boyun eğmiş görünürler. En büyüğümüz Ali Ağabeyim için babam:

-Sıkı sıkı tembihlenirse Ali, verilen işi yerine getirir. Kesinlikle kendi fikrini katmaya kalkışmaz! Mahmut Ağabeyim için ise:

-Mahmut söyleneni dikkatle dinler ama yapacağını kendi isteğine çevirip yapar. Sonunçta ise söylenenin ya yaptığı gibi söylendiğini ya da o öyle anlamış olacağını ortaya dökerek savunma yapar. Bektaş Ağabeyim için babam:

-Bektaş, baştan koşul koyar; yapmak istemediği bir iş söylenince, o konuda fikrini söyler, görevi üslenmekten kaçındığı yanları açıklar, özür diler. Üslendiği işi ise kusursuz sonuçlandırır. Babam yengelerimi de kendi ölçüleri içinde değerlendirir. Kimi komşular babamdan beni de sorarlar. Babam benim için inandırıcı bir neden öne sürer:

-O şimdi, daha dikkatli insanların gözetiminde, onların fikirlerini öğrenmeden hüküm vermek doğru olmaz! deyip beni bir bakıma kesin yargılamanın dışında bırakır.

 

20 Ağustos 1943 Cuma

 

Gez, göz, arpacık! Hayır, önce göz olacak uyarıları arasında uyandım. Zil çoktan çalmış. Mustafa Saatçı sordu:

-Arpacık, gez, göz! desem olmaz mı komutanım? Kimse karşılık vermeyince ben “Olur!” Ancak çabuk davran, çünkü vurulacaksın! dedim. Mustafa Saatçı:

-Aman aman! deyip başını tutarak gitti. Yakınımda duran Kadir Pekgöz hayretle bana sordu:

-İmam senden neden korktu? Bilmediğimi söyleyince de:

-Bilirsin bilirsin, aranızda geçen bir şey var! Arkadaşlar Kadir'e güldüler. Kadir bu kez de:

-Bunlar bana neden gülüyor? diye gene bana sordu. Ben de bu soruyu onlara sormasını söyleyip ayrıldım.

Derslikte Kadir gene o konuyu açınca arkadaşlar Kadir'i bugünkü sınavda sınıfta kalmış saydılar. Kadir hala bir şey anlamayınca Bekir Temuçin tahtaya çizerek nişan alma noktalarını gösterdi: Göz-gez- Arpacık -vurulacak nokta. Arkasından tersini yazdı: arpacık-gez-göz. Kadir bir süre durduktan sonra bana:

-Aşkolsun hemşerim, bunu bana o zaman söyleyebilirdin! deyip arkasını döndü gitti. Bir süre gidişini izledim, sonra da düşündüm:

-Hemşerim bu sabah bana neden böyle sırnaşıyor? (Sırnaşmak, bizim arkadaşların bir sözü, sataşma, bir tür dostça sorgulama anlamında kullanılmaktadır. )

Kahvaltıda, iğne üstünde oturur gibi oturduk, tedirgin bir kahvaltı ettik. Sınav var mı yok mu?

Gözlerimiz gelecek subay ya da subaylarda.

Derslikte de bir süre bunu konuştuk. İsmet dayanamadı gitti Eğitimbaşıya sordu. Eğitimbaşıdan dönerken karşıdan işaret vermiş. Bekir Temuçin bir çığlık attı:

- “Yok!” Herkes sevindi. Sevincin asıl nedeni sınavdan çok Eğitimbaşının daha önce söylediği bir sözdü. “Siz yedeksubaylık hakkı yolunu açan 2. kampı başarıyla bitirdiniz. Kampta başarılı olduğunuza göre dersi haydi haydi geçmişsinizdir. Bizim sınavı koyuşumuz, kampta geçerli notu alamayan ya da kampa katılamayan olursa onun eksiğini sınavda kapatma şansını vermek içindir. Eğer içinizde öyle biri yoksa siz verilmesi gereken hakkı almış olacaksınız!

“Yedeksubay yolumuz açıldı”, “Gerekirse askerde kalırım”, “Hemen askere gideceğim! ” türü sözler ortalığı doldurdu. Sevinme sürmekle birlikte yapılan uyarılar sesleri kıstı:

-İşe çağırılabiliriz! Derslikte kalanlar sessizce kendine bir uğraş buldu. Birileri Revire, birileri kitaplığa dağıldı. Birileri de tuvalet aynalarında saç şeklini seçme çalışmalarına dağıldı. Her an çağırılabiliriz tedirginliği içinde öğleyi yaptık. Böyle diyorum ama ben arkadaşların durumunu anlatmak için diyorum. Kendi payıma bir işe çağırılacağımızı hiç düşünmedim. Koskoca bir Sınav Programı asılmış, orada bugün sınav gösteriliyor. Yöneticiler bunu kolay kolay bozmazlar.

Öğle yemeğinde hepimiz neşeliydik. Neredeyse sınavlar da bitmek üzere, Yedek Subaylık yolumuz açıldı, öğretmenlik diplomamızı da alırsak! türü dileklerle daldan dala atlayarak konuşuyoruz. En çok konuşanlardan biri Hilmi Altınsoy. Hilmi ilk kez kendisinin başarısını arkadaşlarına borçlu olduğunu söyledi:

-Siz olmasanız ben kendimi toplayıp ne derse yetişirdim, ne de işe. Hem sizlere baktım, sizlere uydum! dedi. Biz de aynı sözleri söyleyerek bir birimizi desteklediğimizi, okulların bu amaçla kurulduğunu, okul arkadaşlığının bu nedenle çok önemli olduğunu tekrarladık. Yusuf Asıl Hilmi'nin buradaki içtenliğini ölçmek için:

-Haydi bakalım şimdi, al mandolini bizimle çalışmaya gel! deyince Hilmi irkildi, yutkundu kısık bir sesle:

-Siz istiyorsanız gelirim! dedi. Gülmemiz gerekiyordu ama karşılıklı bakışarak kendimizi sıkarak gülmedik. Salih Baydemir Hilmi'yi destekledi:

-Ben de ayrıldığıma pişman oldum, ben de geleceğim! deyince Hilmi'nin bakışındaki kuşkular yok oldu.

Derslikte değişik konularda konuşmalar sürdü. Ayrılık gecesi için gene öneriler ileri sürüldü. Yusuf Asıl'ın hemşerisi Rafet Topuz'la Tevfik Uğurlu da böyle bir toplantı düşünüyormuş, onlarla işbirliği yapılması üstünde duruldu.

Mandolin çalışmamızı kendimiz yaptık. Herkes kendi istediğince çalıştı. Şevki Aydın gelmedi. Paydosa yakın Talat Tarkan Öğretmen geldi, bazı arkadaşları dinledi. En acemimiz Hilmi Altınsoy. Talat Tarkan Öğretmen Hilmi'yi özellikle eğilerek dinleyince Hilmi mahcup mahcup yeni başladığını söyledi. Talat Tarkan Öğretmen 10 yıl mandolin çalıştığını söyleyip Hilmi'den mandolini alarak “Daha dün annemizin kollarında yaşarken” şarkısını aksatarak çaldı. Hep güldük. Talat Öğretmen bana bakarak:

-Herkes senin gibi çalamaz, benden bu kadar! deyip (gülerek) ayrıldı. Talat Tarkan Öğretmen ayrılınca biz de topluca bir kaç kez aynı şarkıyı ağır ağır tekrarladık. Bilenler, sonradan katılanlara sabırla uymaya çalıştılar. Paydos ederken Hasanoğlan anımsandı. O yaz da (1941) Behire Bil Öğretmen herkesi mandolin çalmaya zorlamıştı. Öğle paydoslarında zorunlu mandolin çalışması yapılıyordu.

Mandolinleri bırakırken koridor nöbetçisi Şevki Aydın Öğretmeni arkadaşlarıyla kamyona binerken gördüğünü söyledi. Bunu duyunca piyanonun başına oturdum. Daha önce öğrenmiş olduğum parçalardan anımsayabildiklerimi yalan yanlış çalarak tekrarladım. Beethoven'in Tarla Faresini bir türlü anımsayamadım. İsmet kapıyı vurmadan açtı. Kapı vurulmadan açılınca kuşkulandım; Müdür Bey olabilir. Müdür Beyin dışında öteki yöneticiler benim zaman zaman burada çalıştığımı biliyorlar. İsmet'i görünce gene oturmaya hazırlanırken zil çaldı. İsmet:

-Daha bıkmadın mı dayı? dedi. Bıkmamak için çalgı değiştirdiğimi söyledim:

-Mandoline bıkınca piyanoya, ona da bıkarsam akordiyona geçiyorum!

Kahvaltıda yeni bir tartışma başladı. Daha doğrusu önce başlamış ama ben duymamışım. Müdür Bey Sami Akıncı'ya:

-Öğretmenlik Bilgisi sınavından sonra bir iki köy okulu görüp edineceğimiz izlenimler üstünde tartışalım. Böylece köylere gidecek arkadaşlarınız için bir alıştırma yapılmış olur. Ancak gideceğimiz köyler eğitmenli köyler olmalı! demiş. Sami Akıncı'nın söylediğine inanmakla birlikte, içimde nedense bir tuzak sezer gibi oldum. Bizim sınıftaki 29 arkadaşın (söyledikleri doğru ise) köyleri içinde salt benim köyüm eğitmenli. Benim köyüme gitmek için hazırlanmış bir plan olabilir. Kendi kendime sorular sordum:

-Gidilirse ne olur?

-Bir şey olmaz ama bir yararı da olmaz. Çünkü köyde işlerin en yoğun olduğu dönem. Eğitmen Mustafa Ağabey bir çiftçi aynı zamanda, şimdilerde işinin başında. Bir gün de olsa onu oyalayacağız. Ayrıca geleceğimizi duyunca o kendiliğinden bir hazırlık yapacak, okulu temizletecek. Bu ona en az dört güne patlar. Öte yandan bizim evin de işi aksayacak. Kahvede bir çayla kalmayacak, başka ikramlara kalkılacak. Bizim evde de bir kaç gün işler aksayacak. Tüm bu çabalardan sonra kimi arkadaşlar beklediklerini bulamadığını söyleyip burun kıvıracak. Koskoca Milletvekili Zühtü Akın'ın köşkü için bile kem küm eden insanlara bu ortamda beğenilmeye çalışmak bence gereksiz. Bu nedenle, köyümün tüm arkadaşlara göstermesini istememe karşın bu kez göstermemek için çaba harcayacağım. Bunun için de Lüleburgaz'daki Eğitmenli okulları saptayacağım. Ancak öyle önemli nedenler göstermeliyim ki, bizim köyün adı gerilerde kalsın. Kimseye çaktırmadan Lüleburgaz köylerindeki Eğitmenli okulları nasıl saptarım? Bizim arkadaşlara sorsam, içlerinde kuşkulananlar çıkar. Öyleyse ben de öteki sınıflardaki çocuklardan sorarım. İlk aklıma gelen Vehbi Dinçer oldu. Babası Ali Amca Mustafa Ağabeyin arkadaşı. Aynı zamanda bizim köyde akrabaları olan bir kimse. Onun aracılığıyla soruşturma kimseyi kuşkulandırmaz. Planımı böyle kurdum. Sami olayı derslikte ortaya dökerse, kendi köyüm için istekli bulunmayacağım. Üstünde duran olursa açık açık da çekimserliğimi söyleyeceğim. Ayrıca bir de katmerli yalan hazırladım:

-Bizim Eğitmen şu anda köyde yok. Tatil olduğu için eşinin köyüne gitmiş, orada çalışıyormuş. Planımı kendim de beğendim. Benim bildiğim Eski Taşlı köyünde de Eğitmen çalışıyor. Onun da bizim köye geldiğini anımsıyorum. Eski Taşlı köyü bir çok arkadaşın da tanıdığı köy, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, İdris Destan, Recep Kocaman, Ahmet Güner o yörenin çocukları. Ayıca ders uygulamaları yaptığımız Turgutbey köyüne de yakın. Tüm hazırlığımı tamamlamış olmama, savunmaya geçmek için tetikte beklememe karşın Sami Akıncı o konuyu açmadı, başka birileri de öyle bir söz duymamış gibi başka başka konuları depreştirdiler, gelecekten söz ettiler.

Yemekteki konumuz ise baştan sona Mehmet Aygün oldu. Mehmet önce öğretmenliğe karar vermişti. Herkes öyle biliyordu. Geçen gün:

-Kararımı kesin verdim, seçilirsem, okuyacağım! deyip köy okulu konularını bir yana itmişmiş. Oysa bugün gene okumaktan bıktığını söyleyip köyünü sayıklamaya başlamış. Arkadaşın bu kararsızlığı bizim masayı ikiye böldü, Mehmet'i alkışlayanlarla, kararsız, korkak diyenler. Yusuf korkak diyenlerden. Bununla da kalmayıp son dönüşünün nedenlerini sayıp döküyor. Başta da kız konusu. Sözde kız Mehmet'e:

-Daha fazla bekleyemem! demiş. Yusuf öteki nedenleri de sayıyor ama Mehmet Aygün en çok bu söylenince tepki gösteriyor. Kız kim? Böyle bir kimse ya da ad yok. Ancak kız sözü sık sık anılıyor. Okuldaki tüm kızların (1. Sınıf dahil 30 kız) adı sayıldı. Bu kez de söz öğretmenlere geçti. Sınavlara giren öğretmenlerden biri! Sınava giren öğretmenlerden bekar olan biri hemen saptandı. Saptandı ama Mehmet beklemediğimiz gibi bu denlisini görmediğimiz bir öfkeyle masayı terketti.

Dersliğe dönünce, çalışma saatimi değerlendirmek için P. Blonsky'yi okudum. Bir yerde P. Blonsky Kerschensteiner'i eleştiriyor sözü geçmişti, bu kez de Kerschensteiner'i okumaya kalkıştım. Hiç duymadığım bir ad. Kitap ona 20 sayfa ayırmış. Girişi de ilginç: Pestalozzi'den sonra yirminci yüz yılda Almanya'nın hatta bütün Avrupa'nın en büyük pedagogu Kerschnsteiner'dir! deniyor. Bu söze uyarak yazıyı çok dikkatli okudum. Anladığım yerler oldu, bilmediğim konulara değinildi. Bir değil bir kaç kez okumak gerektiğine inandım. Ancak yazının sonunda söylenenleri geleceğe bırakmadan buraya aldım. “Kerschensteiner'i anlamağa ve anlatmağa çalışırken şu gerçeği burada belirtmek gerekli görüyorum. Dünyada en zor mesleklerden biri öğretmenlik ve eğitmenliktir. Bir memleketin en iyi ve kuvvetli öğretim öğelerini ilk öğretim okullarında toplamak gerekir. Zira insanlığın ahlaksal karakterinin ve ahlaksal kişiliğinin temelleri ilkokullarda atılır. Eğer ilerde genç neslin türlü depremlerden ve fırtınalardan korunması isteniyorsa bu temelin kesinlikle çok sağlam olması zorunludur. Bu bakımdan olgun ve yetişkin ilkokul öğretmeni yetiştiren uluslar öteki ulusların önünde yer alacaklardır. ”

Yatınca Kerschensteiner üstüne yazılanları anımsamaya çalıştım. Kerschensteiner'in yazdıklarını bizim yazarlar da istiyor. Özellikle Köy Enstitüleri üstüne yazılmış yazılar bunları tekrarlıyor:

-Öğretmenlerin iyi yetiştirilmesi! Peki iyi öğretmen nasıl yetişir? Beş yıl boyunca öğretmensiz geçen derslerle mi? Öğretmensiz geçen derslere karşın çalışan iyi öğretmen olabilir. Örneğin Sami Akıncı iyi bir öğretmen olabilir. Dersleri boş geçti ama durmadan okudu. Harun, Halil, İsmet, Mehmet Yücel, Yusuf, Arif, Sefer, Mustafa Saatçı, Hüseyin Orhan, Salih Baydemir, Mehmet Aygün, Recep Kocaman arkadaşlar, hiç değilse bir yanlarıyla yeteneklerini gösterdiler. Ötekilerin içinde hiç bir başarı gösteremeyenler var, onlar da başarılı sayılırsa o öğretmenler Kerschensteiner'in söylediği öğretmenler olabilir mi? Böyle düşündükten sonra saymadığım arkadaşları birer birer gözden geçirdim. Bir ara kendimden kuşkulandım:

-Acaba ben onlara kızıyor muyum? Onlarla bir alıp-veremeyeceğim mi var? Kesinlikle yok öyle bir şey. İdris'e, Yakup'a, Abdullah'a, Bekir, Hüsnü Yalçın'a, Ahmet Güner'e, Hasan Üner'e arkadaş olarak yakınlık da duyuyorum. Öyleyken kendilerine düşen görevleri yapmadıklarına üzülüyorum. Bundan sonra ne yapacaklarını bilemem ama verilen ödevleri bu güne dek tam anlamıyla yapmadılar. Anmadığım arkadaşlara da bir kinim yok. Onlar kültür derslerinde olduğu gibi sanat derslerine de hep yabancı kaldılar, Köy Enstitüleri'ndeki çalışmalara ters düşen bir iş sevmeme tavırları olduğundan, onlar için söz söylemek istemiyorum.

Örneğin Fettah Biricik'le birlikte hiç bir işte unutamadığım bir uyumlu iş anımsamıyorum. Emrullah'a da öyle, nedense benim çalıştığım gruplarda olmadı. Mehmet Başaran Lüleburgaz Atatürk İlkokulu bahçesinde Kepirtepe büyük binanın kapı-pencere-çatı işlerini yaparken bir süre yanımda çalışmıştı. Daha doğrusu yararlı olamadığı için arkadaşlara su taşımıştı. İrfan Öğretmene yapılan bir uyarı sonunda bizden ayrıldı. Hasanoğlan'da da benim yanıma gelmedi. Daha doğrusu anımsamıyorum. Benimle çalışanları yazdığım için çoğu belleğimde kaldı. Bizim sınıftan, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, Mehmet Aygün, Harun Özçelik, Hasan Üner, Recep Kocaman, Salih Baydemir. Öteki sınıflardan, Hasan Gülümser, Cavit Kafkas, Süleyman Gege, Hasan Arabacı, Fevzi Üner, Kamil Varlık, Rafet Kurşun, Hasan Akyol, Ahmet Has, Ahmet Baştürk, Namık Yücel, İrfan Taşkın, Mürsel Dilek, Vehbi Dinçer, Mehmet Özeren, Naci Aydın, Necdet Şipka, Fahrettin Şen, Ziver Çorbacı, Zeynel Yalçın, Rıdvan Ateşer, Haydar Mandacı, Ali Kıpçak, Tevfik Uğurlu, Rasim Dereli, Celil Altın, Rüştü Güvenç, Nuri Altınseven v.b aklımdan geçiyor da bizim sınıftan anmadığım arkadaşlarla çalıştığımı anımsayamıyorum. (İş derslerinde)

 

21 Ağustos 1943 Cumartesi

 

Akşam yatarken bir süre arkadaşları düşünmüş bir bakıma da aralarında bir ayırım yapmıştım. Uyanınca bunu düşünürken hemşerim Kadir Pekgöz başını uzatıp bana, gülümseyerek:

-Günaydın! dedi. Hemen karşılık verdim ama hemen aklıma geldi, akşam ben Kadir'i nereye koymuştum? Birden anımsayamadım. Kadir'le de birlikte çalıştığımı hiç anımsayamadım. Kadir gidince tüm işlerde birlikte olduğum Hüseyin Orhan'a çaktırmadan bunu sordum:

-Neredeyse ayrılıyoruz, beş yıldır ben hemşerimle hiç bir işte elbirliği edip çalışmadım, sen çalıştın mı? diye sordum. Hüseyin Orhan, çevresini kolladıktan sonra gülerek:

-Arkadaş işbirliğini sevmez. Böyle bir iş verilince bir yolunu bulur, özgürlüğü seçer! Yanıtımı almıştım:

-Hımmmm! deyip geçtim. Fazla konuşmaya gerek yoktu. Hüseyin Orhan hemşerimin en candan arkadaşı. Ondan daha iyi değerlendirici bulmak olası değil.

Derslikte, salı günü gidilecek Evrensekiz köyü üstüne bilgi toplanıyor. Arif Kalkan, Halil Basutçu, Sefer Tunca, ben daha önce iki kez Evrensekiz köyüne gittik. Ancak biz köye değil köyün hemen dışındaki Eğitmen Kursu'na gitmiştik. Köyün özellikleri için anlatacak bir bilgimiz yoktu. O tarafı bilen Hüseyin Orhan kısa kısa bilgiler verdi. Öteki sınıflarda Evrensekizli öğrenci vardı. Özellikle Evrensekizli olarak anılan Selim'den sorulmasına karar verildi. (Gezen) Köyü nüfusu, okulun durumu, öğretmen sayısı. O işi Hüseyin Orhan üslendi. Okul tatil olduğuna göre başka ne sorulabilir? Onlar da konuşuldu. Oraya gitmişken Eğitmen Kursu üstüne de bilgi almak gereği öne sürüldü. O iş de hemen Sami Akıncı üstüne yıkıldı. Arkadaşların bu gezi işine heveslenmesi beni kaygılandırdı. Geçen gün düşündüğümü uyguylamaya koymak için yol bulmayı düşünmeye başladım. Evrensekiz Köyündeki Eğitmen Kursu işime yarayabilirdi. 1937 yılındanberi eğitmen çıkıyor. Bunlar arasında başarılı olanları seçip örnek olarak onları görmek daha yararlı olur. Altı yıldır çalışanlardan en başarılılarını seçip görmek hem başarılı eğitmeni mutlu eder hem de biz doğru bir örnek görmüş oluruz.

Kahvaltıda dereden tepeden konuşurken İlköğretim Dergisi sözü edildi. Dergi köy öğretmenlerini aydınlatıcı yazılar yazıyormuş. Eğitimbaşı arkadaşlara şimdiden okumaları öğüdünde bulunmuş. İlköğretim Dergisini çok iyi biliyorum, İlkokul öğretmenim Ahmet Korkut'un bir yazısını anımsar gibi oldum. Yüreğim hopladı. Hemen kitaplığa gidip aramayı düşündüm. Düşündüm ama vazgeçtim, öğleden sonra zamanın olacak daha rahat ararım.

Kahvaltıdan sonra hep birlikte atölyeye gittik. Halis Öğretmene söz vermiştik, sıralar bugün bitecek.

Dört elle işe sarılıp, parçaları yerlerine takarak kapalı yerlerini burgulu vidalarla sıkıştırıp geçmeleri tutkallayarak sıraları dizdik. Halis Öğretmen de bizimle terleyesiye çalıştı. Sıraların verniklenmesi kaldı.

Bayrak törenine yetişmek üzere koştuk. Eğitimbaşı gülümseyerek:

-Hasat zamanındayız, tarih boyunca insanlar bu zamanda çalışmışlar, hasatlarını da toplayınca bayram yapmışlar. Bağ bozumu bayramları buna bir örnektir. Biz de şimdi hasad sürecini yaşıyoruz. Sınava hazırlananlar dışındaki tüm arkadaşlar öğleden sonra bir süre çalışacaklar! Mırıltılı konuşmalar kesildi. Akordiyonla ses verdim. Şevki Aydın marşı söyletti.

Törenden sonra yemekte bizim arkadaşlar öteki sınıflardan tepki bekler gibiydi. Boş bir beklentiymiş, öğrenciler yemeklerini yedikten sonra her zamanki gibi satranç tahtaları başında okul önünde gülüşerek öğleyi geçirip işlerine gittiler.

Bizim mandolinciler derslikte tımbırdatırken kitaplığa koşup dergi bakmak istedim. Kitaplık kapalıymış, üzülerek döndüm. Şevki Aydın geldi, gene gruplar oluşturdu. Salih Baydemir'le ben çalıştım. Paydos erken oldu. Şevki Aydın saatine bakmamış olacak bizi de paydos etti. Hemen kitaplığa koşup yığınla duran İlköğretim dergilerini karıştırmaya başladım. 1940-41-42-43 yılları dergileri ayrı ayrı yığılmış, fazla karıştırmadan hepsini elden geçirdim. Olduğunu sandığım yazı yok. Kendimi toplamaya çalıştım, Çalıştım ama Ahmet Korkut Öğretmenin yazısı yok. Bir süre düşündüm, o yazıyı nerede okumuş olabilirim! Köydeki okulda okuduğumu iyi anımsıyorum; Eğitmen Mustafa Ağabeyle konuştuk, yazıda geçen kişiyi Mustafa Ağabey tanıyordu. Sıkılarak dergilerin başından kalkarken Kitaplık nöbetçisi Rıdvan Ateşer:

-Abi, o dergilerden burada da var! diye arkada kalan bir köşeyi gösterdi. Küçük bir yığın. Birkaç tanesini açınca buldum; 25 Aralık 1939 İlköğretim Dergisi. Başlık: Kazanköy Eğitmenin Tarım Çalışmaları. Rıdvan'a sormadan dergiyi desteden ayırdım, arkadaşlara okuyacağımı söyleyip sevinerek ayrıldım.

Dersliğe gidince yazıyı dikkatlice bir kez daha okudum. Yazıyı okudum ama arkadaşların tavırlarına baktım yazı dinleyecek gibi değiller. Uygun bir zamanı bekmemeye karar verdim. Ancak bir an önce de bu işi karara bağlatmak istiyordum. Yazının sonunda bizim de çok iyi tanıdığımız Edirne Fidanlığı Müdürü Gümüş Bey'den de söz ediyor. Yazının orasını okuyup ilgilerini çekerim. Bir ara sessizleşince:

-Bakın bakın burada kimden söz ediliyor! deyip, yazının salt orasını okudum: Edirne Fidanlığına gittim. Fidanlık müdürü; öğretmenim Bay Gümüş'ten aşı çeliği aldım. Köylülerimizden isteyenlerin fidanlarını aşıladım.

Sözü burada kestim. İlgilenenler oldu. Bu kez bu kişinin Kazanköy eğitmeni olduğunu söyledim. Yazıyı yazanı ilkokul öğretmenim olduğu için öeemsediğimi, öğretmenimin şimdi Erzurum/Pulur Köy Enstitüsü müdürü olduğunu anlattım. Köy Enstitüsü müdürü sözü ilgiyi arttırdı. Bu kez de Kazanköy eğitmenini söyledim. Kazanköyü bilen İdris Destan, Mehmet Yücel, Recep Kocaman, Ahmet Güner daha önce ora eğitmeni üstüne çok övücü sözler dinlemişler. Konuşmaya başladılar. Mehmet Yücel hemen önerdi:

-Eğitmenli köy olarak başka yer aramaya ne gerek var, işte Kazanköy! dedi. İdris yazıyı alıp tamamını okudu. Hiç kimse karşı durmadığı için perşembe günü yapılacak gezinin Kazanköy olması kesinleşti. İçimden önce gülmek geldi, gülemedim. Biraz sıkıldım. Ancak evdekileri de bir angaryeden kurtarmış oldum. Yazıdan anlaşıldığına göre gerçekten Kazanköy'de görülecek işler olsa gerek. Bizim köydekiler öyle halka, hele çevre köylere yayılmış değil. Çevre köylerde okullar 5. sınıflı olduğu için eğitmen atanmamış. Öteki öğretmenler de bu işlerle ilgilenmediğinden Mustafa Ağabey yalnız kalmış durumda.

Yatınca da bir süre yaptığım kurnazlık üstünde durdum:

-İnsanlar, yapamayacakları işleri üslenmemek için önlem alırsa bu yanlış mı olur? Niçin yanlış olsun?

 

22 Ağustos 1943 Pazar

 

İdris Destan kendi köyü ile Kazanköy arasını anlattı. Eski Taşlı ile Yeni Taşlı köylerini ben de biliyorum ama Kazanköy'e gitmedim. Sakızköy'ü de çok duydum ama gitmedim. Daha önce Evrensekiz köyüne gidilecek olmasına karşın orayla kimsenin ilgilenmiş olmamasına şaştım. Bu kez de:

-Bir eğitmenin çalışması sizi oraya çekiyor, oysa Evrensekiz'de 100 eğitmen yetişmektedir, orasını merak etmiyor musunuz? Sami Akıncı hemen yanıtladı:

-Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz! Biz, eğitmenin kendisini değil yaptıklarını görmek istiyoruz. Bu söz üzerine iyice rahatladım. Bu kez de yakında açılacak Lüleburgaz panayırını bir gün topluca gezmeyi önerdim. Arkadaşlar onu da benimsedi, hemen şakalaşmalar başladı. Mustafa Saatçı, Bekir Temuçin'i, Mehmet Yücel, Yakup Tanrıkulu'nu satışa çıkaracak. Mustafa Saatçı Bekir'i niçin satışa çıkardığını söylemediği için ona tepki göstermedi. Mehmet Yücel yakışıklı Yakup'u damatlık için çıracağını söyleyince bir çok arkadaş:

-Beni de, beni de! diye seslendi. Önce sessiz kalan Bekir Temuçin Mustafa Saatçı'ya çıkıştı:

-Söyleyecek söz bulamadın mı?

Önerdiğim panayır gezisi de ilgi uyandırdı. Panayırların birer ürün gösterim yeri olduğu, satış yapılması kadar ürün değerlendirmesi de yapıldığı konuşuldu. Nasılsa Cumhuriyet bayramlarındaki Geçit'lerde olduğu gibi ürünleri halka gösterme benzerliği kuruldu. Panayırın kurulacağı günü tam olarak bilemediğimiz için Hüseyin Orhan'a görev verildi. Panayırın ilk günü gidilecekmiş gibi, o gün öğrenilecek, ona göre hazırlık yapılacak.

Kahvaltıda ben, Kırklareli panayırında bir kez başımdan geçen bir olayı anlatırken Hilmi Altınsoy hiç panayır görmediğini söyledi. Arkasından da Tekirdağ'da panayır yapılmadığını ekledi. Tekirdağ'da olup olmadığını bilmediğimi ancak Hayrabolu, Malkara ilçelerinde olduğunu, üstelik panayırların kurulduğu yerlerin büyük kasaba olması değil çevresinin geniş olması önemli sayıldığını, o nedenle (Benim bildiğim) en ünlü panayırların Vize ile Pavlu'da (Pehlivanköy) olduğunu anlattım.

Hilmi sözümü kesince anlattığım olay yarım kalmıştı. Arkadaşlar anımsattılar. Kısaca özetledim. Kırklareli panayırına at arabasıyla gitmiştik. Panayıra gelen köylüler, belli yerlere arabalarını çekip orasını durak yeri olarak kullanırlar. Arabalarda kesinlikle bir insan bulunur. Ağabeyimle ablam gezmeye çıkınca arabayı ben beklerim. Bizim arabanın yakınında benim tanıdığım Deveçatak köyünde Ali adlı biri vardı. Benim yaşımdaydı ama çok bilgiç bir çocuk. Onlar da at arabasıyla gelmişler. Birlikte oturup konuştuğumuz gibi yakın yerleri de birlikte dolaşıyorduk. Atları sulama zamanı gelince atları alıp İstanbul yolundaki büyük çeşmede suluyorduk. Ancak Ali, elinde bir yedek atla çeşmeye gitmek istemiyordu. O nedenle birer atı gidip suladıktan sonra ikinci atı götürmeye başladık. Bir akşamüstü panayır yerine dönerken önde giden Ali yolu değiştirdi. Ali yolları iyi bildiği için ona güvenerek ben de arkasından gittim. Atı koşturmadığım için ben Ali'den geri kalmıştım. Tepeye çıkınca Ali'yi attan inmiş, iki polis arasında gördüm. Durumu anladığım için yan sokaktan panayır yerine indim. Ali, at yedeğinde polisle panayır yerine geldi. Ali atla genelevin kapısına gidince polis yakasına yapışmış. Ben, yol bilmemekten yanlış yola girdiğimi anlattım. Ali, bilerek kapıya yanaştığını saklayamadı. Az ötedeki Devlet Hastanesi Müdürü Hasan Amcama haber verildi de Ali, polisten yakayı kurtardı.

Yusuf olayın yılını sordu. Yıl 1937 Eylül. Sanırım Yusuf kendi yaşıyla karşılaştırdı. Ben de içimden onu geçirdim, kaç yıl önce genelev önlerinde geziyordum. Öyle bir yeri konuşmalarda ancak duyup aklınca kurgulayan çocuklarla uyum sağlamaya çalışıyorum. Az bir sessizlikten sonra bir çoğu 1937 eylülünde nerede olduklarını anımsamaya çalıştı. Doğruysa, hepsi ilkokul 5. sınıfa geçmiş olmanın mutluluğunu yaşıyormuş.

Hüseyin Orhan Evren sekizli Selim'i çağırmış. Selim geldi. Arkadaşlar sorular sordular. Selim anlatmakta zorluk çekti. Belli ki köyü hakkında fazla bilgisi yok. O ıkına tıkına konuşurken yüzüne baktım. Gözünün altında bir nokta, en küçük sıkılmada kızarıyor. Kızaran yer uzun süre öyle kalıyor. Leke gibi bir şey. Neden öyle, orasını bir yere mi vurdu acaba? Yoksa doğuşundan gelen bir leke mi? diye düşündüm.

Selim gittikten sonra bir süre onun üstüne konuşuldu. İşlerde ya da nöbetlerde kaytardığı, zaman zaman çok yardıma koştuğu öne sürüldü. Anladım ki hiç kimse Selim'e benim baktığım gibi bakmamış.

Banyo sıram öğleden sonra bu kez, değişmeyi düşünmedim. Pedagoji Tarihi'nden Kerschensteiner'i okumayı sürdürdüm. Kitapta, Kerschensteiner'in yedi ilkesinden (prensibiniden) söz ediliyor:

“İnsanın, öğrenim ve eğitiminde kovalaması gereken yolları yedi ilkede toplamıştır. Bunlar: Bütünlük, aktualite, otorite, hürriyet, aktiflik, sosyalite, bireylik olarak sıralanır.

Bütünlük: Eğitimde, çocuğun bir bütün olarak ele alınması, salt aklını, ya da her hangi bir organını göz önüne almadan eğitmektir. Çocuk bütünüyle gelişmektedir. Bir parçasını geliştirmeye kalkışmak yanlıştır. Çocuğun sabrını hesaba katmadan saatlerce çalıştırmak iyi sonuç vermez. Çocuk nasıl büyüklerin taşıdığı yükü taşıyamıyorsa bilgilenirken de benzer bir güçsüzlükle karşılaşmaktadır. Kerschensteiner öğretmeni bir orkestra şefine benzetmekte, çocukların tüm duygu ve beden gelişimindeki ögeleri uyumlu bir doyum içinde geliştirmesini istemektedir. Gerektirdiğinde de çocuklarda gördüğü aşırılıkları önlemenin yolunu bulma görevini öğretmene vermektedir.

Aktualite (Güncel ya da yaşanan süreç) prensibi: Ayrı anılmasına karşın, Aktüalite ile Bireylik ilkeleri iç içe gibi görünmektedir. Biri çocuğun içinde bulunduğu zaman süreci ise öteki de o süreç içindeki benliğidir. Beden geliştikçe çocukta doğal eğilimler baş gösterir. Bu eğilimler onun doğal gelişiminin birer parçasıdır. Bunları görmezden gelip biz çocuğa kendi istediğimiz şekli veremeyiz. Daha doğrusu vermemeliyiz. Şimdiye dek eğitimde yapılan en büyük yanlış budur: Büyükler çocukları, kendileri gibi yapmaya kalkışmıştır. Öğretimde ve eğitimde çocukların yaratılışları, özellikle belli dönemlerindeki özellikleri göz önünde tutulmalı ve etkileri ona göre ayarlanmalıdır.

Otorite Prensibi: Otorite, adı üstünde güç, güç kullanmadır. Çocukların, güce boyun eğme eğilimleri vardır. Bu, yaratılış olarak salt inasnlarda değil tüm canlılarda böyledir. Bu genel kuramlar içinde çocuk büyüklerin buyruklarına bilinçsizce uyar. Ancak öğretmenler, çocuğun gelişimine uygun olarak onun kendi buyruklarını kendisi vermesi alışkanlığını kazandırmalıdır. Özellikle dersleri ya da işleriyle ilgili durumlarda çocuk bu bilince erdirilmelidir.

Hürriyet Prensibi: Çocuklar, özgür olarak ödevlerini yapmalı. Verilen ödevlerin eksikliklerini gösterirken onun özgürlüğünü zedelemeden düzeltmeler yapılmalı, öğrendiğindeki eksiklikler, çalışma isteğini kırmadan gösterilmelidir. Çocukları belli ölçüler altında disiplin altına almak gereği duyulabilir. Bu gereği çocuğun kendisine duyurma yolu denenerek özgürlük duygusu zedelenmemelidir.

Sosyalite Prensibi: (Toplumsallık-Topluma uyma) Bu ilke gerçekte çok küçük yaşlarda doğal olarak çocuklarda belirir. Çok küçük yaşlarda bir birine yaklaşan çocuklar, bu duygunun doğallığını kanıtlamaktadır. Ancak bu doğal ilişkiler kolayca bencilliğe kayar. Çocuk okul çağına gelince bu bencilliğe kayışı hızlandırabilir. Öğretmenler bu eğilimleri sezip eğitici önlemler almalıdır. Değişik etkinliklerde yapılacak işbölümleri, çocukların bencilliklerini önlediği gibi karşılıklı saygıları da geliştirir. Ayrıca öğretmenlerin verdiği ödevler de öğrenci öğretmen ilişkilerinde bu ilkeyi ilgilendirmektedir. Öğretmenler, öğrencilere verdiği ödevleri izlerken kesinlikle eleştirici olmamalıdır. Kusur söylemenin en az inciticisini hatta hiç incitici olmayanını bulup onu uygulamak, bu ilkenin öğretmene yüklediği önemli bir görevdir. Unutulmamalıdır ki, çocuklar hata yaparak büyürler.

Aktiflik Prensibi: Aktiflik, hareketlilik, canlılık anlamları taşımaktadır. Tam da sağlıklı çocukların gerçek durumunu yansıtan bir ilke. Çocuklar, hatta tüm canlı yavruları, yetişkinlere göre daha hareketlidirler. Büyümelerini bu hareketliliklerine bağlayanlar da vardır. Özellikle okul çağlarında özellikle de bol, kendilerine uygun arkadaşların bulunduğu ortamlarda bu hareketlilikleri çılgınlığa dönüşebilir. Öğretmenler, çocukların bu özelliklerini dikkate alarak onları özgürlüklerini kısıtlamadan, onları zararlı davranışlara kaymadan eğitmesi gerekir. Bu konuda çocukların yetişkin olduğu süreçte de işlerine yarayacak çalışma alanları vardır, bunlar için yöntemler geliştirilmiştir. Çocuklar yönlendirilirse, çok yalın çizgi oyunlarından karmaşık tiyatro oyunlarına, ya da ortalarda oynan müzikli, danslı oyunlara dek bunların içlerinden seçmeler yapabilirler. Bunlardan birey olarak yararlandıkları gibi, bu arada yönetici, oyun kurucu, öğretici, açıklayıcı görevler de alarak gelecekte liderliğe yol açacak bireysel güvenleri de arttırırlar.

Yemeğe dek başımı kaldırmadan okudum. J. J. Rousso, Pestalozzi, Booker Washington, Herbart, Kerschensteiner adlı pedagoglar hakkında da az da olsa bilgi topladım.

Yemek zili çalınca yalnız olarak yemeğe gittim. Öğretmenler tarafına bakınca yüreğim “Cız!” etti. Eğitimbaşı yemekte, yanında da üç tane bayan öğretmen var. Eğitimbaşının karşısında Röslein dimdik duruyor. Eğitimbaşı azarlar gibi yüksek sesle konuşuyor. Duramadan geçtiğim için Eğitimbaşının sözlerini anlamadım ama üzüldüm. Az önce Kerschensteiner'den okuduğum ilkelerin hiç birine uymayan bir durum. Karşısında okulun son sınıfına geçmiş bir kız. Bir yıl sonra öğretmen olacak. Eğitimbaşı almış karşısına bir yandan ağzına kaşıkla yemek taşıyor bir yandan da söz sözlüyor. Yemekhanede herkesin gözü önünde bunu yapması doğru değil. Ben Röslein'ı belki sevdiğim için böyle düşünüyorum. Yerime oturunca bu düşüncemi değiştirdim. Ben Röslein'ı sevdiğim için değil, onun yerinde bir başkası, Hatice, Gülsüm ya da Safinaz olsaydı da böyle düşünecektim. Yan gözle bakmama karşın Röslein'ın yüzünün kızarmış olduğunu sezdim. Sanırım o da benim gibi düşündüğünden yüzünün güzelliği silinmiş, öyle bakıyordu. Genç bir kız. Belki çok sevdiği birisi vardır, ona karşı böyle durumlara girmemek istiyordur. Çaresiz girdiği için derecesiz sıkılmış olabilir. Ne Aktualite, ne Sosyalite, ne Bireylik, ne Özgürlük, ne Aktivite, ne de Bireylik ilkesine uyan bir durum. Tek Otorite kaldı. O da ters dönmüş. Otorite Eğitimbaşında. Ben böyle düşünürken arkadaşlar geldi. Önce Hilmi takıldı:

-Adama bak, onca öğretmenin karşısında kızcağızı ayakta bekletiyor! dedi. Oradan geçerken dikkat etmemiş arkadaşlar dönüp dönüp baktılar. Salih Baydemir, olayı değiştirdi:

-Kız da, güzel kız! deyip güldü. Ona da üzüldüm; oldukça katı yüreklilik. Salih'e sordum:

-Güzelliğin cezası böyle başında bekletmek mi? Salih yanıtladı:

-Ben bilmem, güzel olmayanlar yerlerinde oturduklarına göre! deyip güldü. Çok neşeli gelmeme karşın bu yemeği oldukça sıkıntılı geçirdim. Sözü banyoya getirip konuyu da geçiştirdim. Recep Kocaman, suların düzgün aktığını, sıcak olduğunu anlattı. İşi banyo olaylarına döküp daldan dala atlayarak dersliğe döndük. Derslikte mandolin çalanlar var. Onları susturmak için birileri sıralara vurdu. Mustafa Saatçı da sırada tempo tutuyormuş gibi vuruyor. “Yapma!” diyenlere, davul çalıyorum, davulla müzik yapılmaz mı? diye karşılık veriyor. Derslikte kargaşa sürerken bizim grup banyoya çıktı. Gerçekten söylendiği gibi banyo hem sıcak hem de sular bol aktı. “Osman Özalp Amcanın hamamı gibi! ”dedim. Halil basutçu biraz alaylı gibi sordu:

-Ay, bir de hamamcı amcan mı vardı? Halil'e baktım, ciddi ciddi soruyor. Bu kez ben onun sözünü tekrarladım.

-Ay, sen hamamcı Osman Amcamı ne çabuk unuttun? Çok değil, üç ay önce evinde şölen verdi, seni İstemi Han olarak selamladı. Baktım, Halil olayı bir türlü toparlayamadı. Unutkan bir dönem geçirdiğini anımsayıp Osman Özalp'ı anımsattım. Lüleburgaz'a hamama gittiğimizde hamamı o işletiyordu. 9 Mehmet olarak anılan Mehmet Özalp'ın babası. Babamı, ağabeylerimi tanıdığı için bizim kahveye sık gelir. Hamitabat okuluna giderken öğleleri beni evine götürürdü. O zaman Mehmet küçük sınıflarda olduğundan bana pek yaklaşmazdı. Sonra sonra alıştı ama o zaman da ben okulu bitirmiştim. Halil biraz mahcup olarak olayı anımsadığını, ancak benim bir çok amcadan söz ettiğim için gerçek amcam sandığını söyledi.

Banyodan sonra bir süre mandolin çalıştık. Abdullah, İdris, Sefer, İbrahim Ertur çalışmak istediler. Hepimizin bildiğimiz türküleri çalıştık. Meşeli, dağlar meşeli. . . Bunun sözlerini, Hasanoğlan'a Arifiye Ekibiyle gelen Selahattin Odabaşı'ndan almıştım. Selahattin de akordiyon çalışıyordu. Küçük bir akordiyonu vardı. Manastır'ı, Yenice Yollarını çaldık. Bunları bize Hidayet Gülen Öğretmen öğretmişti. Menekşe buldum derede, Çiçekler adıyla andığımız, Çiğdem der ki, diye başlayan beşinci türküden sonra arkadaşların isteği üzerine Timurağa oyun müziğini pişirinceye dek tekrarladık.

Toren zili çalınca koşarak yetiştik. Şevki Aydın'la karşılaştım; akordiyon istemediğini öğrenince sevinerek arkadaşların arasına girdim. Eğitimbaşı uzunca bir konuşma yaptı. Bizim sınıfın durumuna da değindi. Bizim buradaki durumumuzun öteki öğrencilerden farklı olduğunu, bir kaç gün sonra sınavlar bittiğinde öğretmen sayılacağımızı, farkın buradan ileri geldiğini anlattı. “Onların işe gitmemesi, öğrencileri hiç ilgilendirmeyen bir konudur. Sakın bir yanılgıya düşmeyin! ” diye uyardı.

Eğitimbaşının sözleri arkadaşları etkilediği için bir birlerine takılmaya başladılar:

-Mehmet Yücel Öğretmen,

-İsmet Yanar Öğretmen,

-Sefer Tunca Öğretmen,

-Fettah Biricik Öğretmen. İlk üç arkadaş gülerek karşılarken Fettah Biricik:

-Durun bakalım, sınavlar bitmeden öğretmen olunur mu? “Denizi görmeden paçaları sıvamayalım!” Sami Akıncı, Fettah'ın sözüne “Gelin-güveyi olmayalım! ”sözünü ekledi. Fettah sözü anlamadı, sinirlenerek:

-Yanlış mı söyledim? diyerek Sami'ye baktı. Sami gülerek:

-Yanlış değil ama, yerinde söylenip söylenmediği tartışma yaratabilir.

Öğretmen olmak, olmamak tartışması kendiğilinden kesildi. Sorular başladı:

-İlkokullar Müfredat programından soru sorarlar mı? Soruya karşı soru:

-İlkokul Müfredat programı neydi? Sessizlik birden bozuldu. Müfredat Programı sözü bu kez Köy Enstitüleri müfredat proğramını anımsattı. Birileri kaldırıp kaldırıp çevresindekileri uyarırca sordu:

-Bunu okuyor musun? Herkese dağıtılmasına karşın kimi arkadaşlarda olmadığı ortaya çıktı. İsmet bana geldi, salt bir konuya bakmak için istedi. Yerine gittiğinde dört kişinin başına üşüştüğünü gördüm.

Yemekte Öğretmenlik Bilgisi dersi ile ilgili konularda konuşmadım. Booker Washington'la George Washington'u karıştıranlar oldu, ilgilenmedim. Nedense arkadaşların derslere olan ilgisizliği beni de etkiledi. Onlar çalışmadıklarına göre, ben çalışıp öğrendiklerimi onlara neden anlatayım? İşte yarın sınav, biliyorsan, sorulanları yanıtla, görevini yapmış olursun! gibi düşünüp değişik bir tavır tanındım. Sorulan soruları soruyla karşıladım:

-Pestalozzi kimdi?

-Yarın, hangi öğretmenler sınava girecek? deyince arkadaşlar durumu anladılar. Bu kez onlar da, özellikle de Mehmet Aygün ustaca saptırmalar yaparak işi şakaya çevirdi. Kazanköy’ü Kızanköy’e Evrensekiz'i Devrensekiz'e çevirip sözler uydurunca ciddi konular ortadan kalktı.

Derslikte son kez, not defterimi çıkarıp, Müdür Beyin derslerde vurguladığı konuları gözden geçirdim. Özellikle de uygulamalara gitmeden önceki derslerde, gittiğimizde yaptığı konuşmalarda üzerinde durduğu notları gözden geçirdim. Birden çok sınıf okutulacağı zaman yapılacak ders dağıtım cedvelleri, öğretmensiz geçecek derslerin verilecek ödevlerle doldurulması, günlük, haftalık, aylık, yıllık çalışma programlarının üstünde durdum. Müdür Bey bu konular üzerinde hep dikkatimizi çekmiş.

Müfredat Programının Öğretmenlik Bilgisi bölümünü açtım. Başlık altında parantez içi:

Toplumbilim-İş Eğitimi-Çocuk ve İş Ruhbilimi-Öğretim Metodu ve ders uygulaması-Eğitim ve İş Eğitimi Tarihi. Bu başlıklar altında amaçlar da dört başlık altında ondört madde olarak sıralanmış.

1-Toplumbilim:

a) Eğitimin anlamı,

b) Bakım toplumbilimi,

c) Bireyin toplumlaştırılması,

d) Eğitimin toplumbilimi. . . Ayrıca, Özel pedagojik toplumbilim kavramları. “Çocukluktan yetişkinliğe dek insanların toplumsal gelişimleri. (Çocukluk, Erginlik evreleri)

2-İş Eğitbilimi:

a) Genel anlamda iş kavramlar,

b) Eğitbilime konu olan iş kavramlar,

c) İş Eğitiminin görünüş şekilleri,

d) İş Eğitiminin ögeleri,

e) İş Eğitim ve Öğretiminin esas olaylar,

f) Eğitimi güç çocuklar ve iş.

3-Çocuk ve İş ruhbilimi,

4-Öğretim metodu:

a) Genel didaktik konuları,

b) Özel didaktik konuları.

5-Eğitim ve iş eğitimi Tarihi:

a) İlkel toplumlarda ve eski budunlarda iş eğitimi,

b) İlk çağın kültür yaratan toplumlarında İş eğitimi,

c) Orta ve yeni çağların kültür yaratan toplumlarında iş eğitimi,

d) Fransız Devriminden ve teknik gelişimden sonra Batı'da ve Osmanlılarda iş eğitimi,

e) Makine ve motor medeniyetine göre örgütlenmiş uluslarda ve Türkiye Cumhuriyet devrinde İş Eğitimi.

Başlıklarını yazdığım bu konuları tekrar tekrar okudum. Tam anlayamadığım, kimi yerlerine de yabancı kaldığım bu konuların çoğuna yanıt vereceğimi düşünüyorum. Sorulacak soruyu iyi anlayabilir, bu başlardan birinin altına koyabilirsem sanırım mahcup olmadan sınavdan çıkacağım.

Didaktik metotlarda kimi kez karıştırıyorum. Didaktik, öğretici anlamda olmasına karşın özel didaktik olarak bölünmesini pek anlayamadım. Bunu bölmeden çok uydurma olarak algılıyorum. Bilinen metodu çocuğa göreleştirme deyip geçiyorum. İş eğitimi Tarihi de öyle; bu günkü yöntemlerin ilkel şekilleri kullanılıyordu. Bu soruyla karşılaşırsam Sarımsaklı Çiftliğindeki tarımla bizim köydeki tarımı örnek vereceğim. Biri modern, öteki ilkel.

Zil çalınca rahat olarak sıramı toplayıp kalktım. Bu gece, sınav için kitap okuma sürecinin son gecesi. Bundan sonraki okunacak kitaplar, böyle zoraki okunmayacaklar. Tüm sıramı toplayıp düzelttim. Bir yandan da çevremde konuşulanları dinledim. Bekir Temuçin, Yakup Tanrıkulu, Ali Önol, Ahmet Güner. Gitmek istedikleri köyler üzerine konuşuyorlar. Bekir kendi köyüne gitmek istemiyormuş. Yakup ise kendisine yakın olacağı için Bekir'in kendi köyüne gitmesini öneriyor. Bekir Temuçin birden:

-Ne yapayım Gerdelli'ye gidip te! dedi. Böylece Bekir'in köyünün adını da öğrenmiş oldum. Arkadaşların köylerini hep yazıyordum. Bekir nedense bana hep Süleoğlu olarak söylemişti. Ancak Halil Basutçu bir kez Bekir'in Süleoğlulu olmadığını söyleyince Bekir'in üstüne varmamıştım. İşte sonunda doğrusunu öğrendim. Gerdelli Bekir.

İnecelilerin Bekir'e neden arka çıktıklarını şimdi daha iyi anladım. Gerdelli, İnece bucağına yakınmış. Şimdi de aklıma Yakup takıldı, yoksa bucak merkezinde mi çalışmayı umuyor? 5 sınıflı okullara geçmek için sıra bekleneceğini Müdür Bey anımsatmıştı. Hayırlısı!

Bu gece düş kurmadan uyumak istiyorum. Uyuyamazsam şiir okuyacağım. Ali, Çoban Çeşmesi, Röslein, Fikret'in Mezarında şiirlerini çoktandır okumadım. Derken Behçet Kemal Çağlar'ın şiiri geldi aklıma, onu da ezberlemeye başlamıştım. Nedense bu arada aklımdan çıktı.

Oysa bir yıl önce okuyunca hemen yazmış, ezberlemeye başlamıştım. Fikret Madaralı Öğretmen de Faruk Nafiz Çamlıbel'in öğrencisi olan Behçet Kemal Çağlar'ı beğeniyordu. Onun Atatürk için yazdığı şiirleri sık sık okuyordu.

Kimlik Kağıdım

Yalınayak basardım, yaz-kış toprağa;

Odun toplamaya giderdim dağa;

Ata üzengisiz binmekti derdim;

Bazlamaya çaman sürer de yerdim.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bazlama beni köye götürdü. Bazlama, gözleme derken uyumuşum.

 

23 Ağustos 1943 Pazartesi

 

Zil çalmadan kalkanlar olmuş. Zille birlikte her zaman şamatalar başlardı. Bu sabah, kalkan gidiyor. Geri kalan bir kaç kişiyiz. Kadir Pekgöz de kalanlardan biri, çevresine bakıp sordu:

-Ne oldu bunlara bu sabah? Halil Basutçu yanıtladı:

-Besbelli öğretmen olmak istekleri bu sabah uyandı. Baksana, her zaman uzanıp yatanlar bu sabah yataklarını bile düzenli toplayıp gitmiş. Gülüşerek dersliğe gittik. Derslikte de tek tük konuşan oluyor. Ancak bir kaç kişi dışında kimsenin önünde kitap yok. Halil burada da takıldı:

-Sessiz durduğunuza göre bari açıp kitap okuyun! Mustafa Saatçı:

-Aklımızdan okuyoruz! Deyince Halil bu kez de:

-Anladık, sen hafızsın, aklından okursun ama bunlar ne yapıyor? Bu kez Mehmet Yücel konuştu:

-Yok arkadaşım bu işin hafızı mafızı yok, ne yapacağımızı bilmediğimizden susuyoruz. Haftada altı saat Öğretmenlik bilgisi okuduk. Okuduk ama konuşulanlar uçtu gitti. Yıl içinde yazılı ya da sözlü sınav da olmadık. Üstelik bir ders adı altında bir kaç dersten söz ediliyor. Kara kara düşündüğümüz bu! deyince arkadaşların büyük bir bölümü Mehmet Yücel'e katıldı. Bu arada Sami Akıncı, Müdür Beyin sınavda bulunamayacağını, İlde yapılacak önemli bir toplantıya çağırıldığını, yerine Eğitimbaşının gireceğini duyurdu. Olur mu? olmaz mı? soruları arasında kahvaltıya gittik. Eğitimbaşı'nın bu dersin öğretmeni olduğunu, daha önce öğrenmiştik. Bu kez de onun Müdür Bey kadar hoşgörülü olmadığı konu edildi.

Bu tür fikir yürütülmesine karşın dengemi bozmadım, kim olursa olsun, müfredat proğramındaki konulara uygun soru soracağını düşünerek olaya iyimser baktım. Benim rahatlığımı gören arkadaşlar sorunca da “Korkarak korkuyu savuşturamayacağımızı, iyisi mi, şansımıza güvenip sınava girmemizi” övütledim. Bizim masadakiler önerimi beğendiler. Eğitimbaşı yeni giysilerle geldi. Yanında Ahmet Kun'la Selçuk Korol Öğretmenler vardı. Sınava kimlerin gireceğini de böylece öğrenmiş olduk. Ahmet Kun Öğretmenin bulunmasına azıcık üzüldüm ama belli etmedim. Selçuk Öğretmenin herhangi bir terslikte hakkımı koruyacağına inandığımdan oldukça rahat durdum. En büyük güvenim de arkadaşların çoğunun çalışmamış olmasıydı. Ne pedagog biliyorlar ne de öğrencilerin yaş özelliklerini. Atölyede çalışıyorlar ama İş pedagojisi diye bir dersten haberleri yok. İnşaatlarda çok çalıştık ama belli yerlerde bizi durdurup öğretmenlerin öne geçmesini ben, iş pedagojisi nedeniyle olduğunu, o bölümü okuyunca anladım. Ayrıca, yaşımdan dolayı beni öteki arkadaşlardan biraz daha öne sürmelerinin nedenini şimdi daha iyi anladım. Hasanoğlan'da Sili Usta benimle arkadaş gibi konuşuyordu, beni öne sürüyordu. Oysa Salih Baydemir, Harun Özçelik benden çok daha titiz iş çıkarıyordu. Ama öne çıkarılan bendim. Sili Ustanın beni İsmail Hakkı Tonguç'a övmesi de bundandı. Ben yirmi yaşımdaydım, yanımdakiler, 15-17 arasındaydılar. İşte bu ayırımları öğretmenler İş pedagojisi kurallarına göre yapıyorlar.

İlk girecek olan Mehmet Aygün'ü cesaretlendirmek için onun bize soru sormasını önerdim. Mehmet düşündü:

-Yok arkadaşlar, soru falan soracak durumda değilim, ne olursa olacak! deyip kesti.

Derslikte de büyük bir sessizlik oldu. Öğretmenlik Bilgisi dersinden sınıf geçen öğretmen olacak. 1 numaralı Mehmet Aygün öğretmenliği içimizde ilk kazanmış olacağı için kutlayanlar oldu. Mehmet Aygün oldukça üzgün:

-Belki de ilk kaybeden olacağım! derken çağırıldı. Konuşmaları dinleyen Fettah Biricik:

-Al işte! deyip kül gibi bir benizle derslikten çıktı. Derslikteki arkadaşlar işi şakaya vurup bir birini güldürdüler. Booker Washington ilk adı b. o. k. y. e. r gibi söyleniyordu. O anımsandı. Mustafa Saatçı seçtiği bazı arkadaşlara onu sordu. Başka kimler, ne yer? Soruları sürerken Mehmet Aygün gülerek geldi. Sorulanları doğru yanıtlamış. Ancak çıkarken Selçuk Korol Öğretmen soruları söylememesini tembihlemiş. Az sonra Fettah:

-Tüh be, bildiğimi söyleyemedim, Şanssız günümdeymişim! gibi söyler söyleyerek geldi. Soruları o da söylemeyince durum anlaşıldı. Soruların söylenmemesi üstüne yorumlar yapıldı. Öğretmenler, çok soru çıkarmaktan kaçındığı için belli soruları çok kişiye soracaklar. Sorular söylenirse, yanıtlarını öğrenip gelenler olacaktır. Buna benzer yorumlar yapılırken ben, kendimce bir başka yorum yaptım:

-Herkes geçecek, bilen de bilmeyen de geçti denmemesi için kimin ne söylediğini ötekiler bilmesin diye düşünülmüş bir kurnazlık. Bu kurnazlığa ben de bir kurnazlık kattım. Sınav bugün bitecek. Yarından sonra arkadaşlara kuşkulandırmadan tek tek soruları soracağım. Hepsine sormaya da gerek yok, güvendiğim on arkadaşa sorsam gerçeği öğrenirim. Girip çıkmalar hızlandı. Yemek zili yaklaştığı için öğleden sonraya kalacağımı düşünürken numaram (20) okundu. Gittim. Selçuk Korol Öğretmen ayaktaydı. Ben girmeden önce Hasanoğlan'dan söz edilmiş olacak, Selçuk Öğretmen beni göstererek:

-Hasanoğlan fedailerinden biri de İbrahim'di, İbrahim orada bir öğretmen gibi çalıştı! dedi. Bu sözler bana yetti. Ne sorsalar yanıtını vereceğime inanır gibi oldum. Eğitimbaşı üç tane kağıt uzattı. Kağıtları alıp kenara çekildim. Kağıtların birinde, meslek olarak seçtiğin öğretmenliğe Pestalozzi ne gibi katkıda bulunmuştur? Köy Enstitüleri ile Öğretmen okulları ya da liselerin öğrenimleri bakımından ayrıldığı önemli noktalar nelerdir? İlkokul proğramında önemli sayılan derslerden biri de Hayat Bilgisi dersidir. Hayat Bilgisi dersi sence neden önemlidir?

Pesatalozzi'nin, günümüzde kurumlaşmış olan ilkokulların olmadığı bir dönemde bunların oluşması için çaba gösteriğini, inandırmak için yaşam boyu okul açıp örnek olduğunu söylerken 2. soruya geçmem söylendi. Köy Enstitüleri'nin öğrenmeye işi kattığını, işin de pedagoji kuralları içinde öğrenilmesi gerektiğini, özellikle iş eğitimine önem verildiğini, oysa liselerde işler öğrenciler tarafından değil paralı insanlarca yapıldığını söylerkenAhmet Kun Öğretmen durdurdu:

-Sen lise gördün mü, nereden biliyorsun? deyince, Edirne lisesinde bir süre konuk olarak kaldığımızı, ancak söylediklerimi Köy Enstitüleri Müfredat proğramından okuduğumu anlattım. 3. soruya geçmem söylendi. Hayat Bilgisi dersinin, Ortaokullarla liselerde daha geniş okutulan bilgilerin özlerinin, küçük yaşlarda çocukları alıştırma amacıyla düzenlendiğini, verilen bilgilerin gelecekteki öğrenmelere temel olacağı gibi ilkokuldan sonra okumayacaklara da yaşam boyu yarayacak az, öz yararlı bilgileri doğru olarak verilmesi amacıyla! derken sözümü kestirilerek çık işareti verildi. Kapıdan çıkarken Halil Basutçu konuşmaya başlamıştı. Bu ara yemek zili çaldı. Doğrudan yemeğe gittim. Bence masamızdaki arkadaşların Hüseyin Orhan dışında hepsi öğretmen olmuştu, onları kutladım. Güldüler. Bu kez Hüseyin Orhan'ı da kutladım. Öğretmen olmuş olarak ilk yemeğimizi yediğimizi söyledim. Özellikle Hilmi inanamadı ama inanmak da istediği için, söylediklerimi birilerinden duyduğumu öne sürdü. Şevki Aydın masamıza geldi. Gülerek:

-Sizin masayı çok sevdiğim için gene geldim! dedi. O gelince söz onun oldu. Hidayet Öğretmenden söz açıldı. Şevki Aydın’ın Hidayet Öğretmen için Karagöz'cü Öğretmen sıfatını kullanması arkadaşların ilgisini çekti. Hidayet Öğretmenin Karagöz şarkılarını söylediğini biliyorduk ama öyle perdeli merdeli Karagöz oynattığını görmemiştik. Meğer Hasanoğlan'da oynatıyormuş. Hem de Milli Eğitim Bakanlığından ya da öteki bakanlıklardan gelenlere gösteriyormuş. Söz öğleden sonraki çalışmalara dayandı. Sınav biter bitmez çalışmalara başlayacağız. Yarın gezimiz olduğunu, geç gelebileceğimizi düşünerek bugünü önemsediğimizi söyledik. Salt bu bölgelerde bir kaç köy görmüş olmak için Şevki Aydın da bizimle gelecek.

Evrensekiz köyüne daha önce gittiğim için, köy yolunu, köyün genel görünümü için bir kaç söz söyledim. Yerinin evlerişli olması; toprağının verimliliği, halkının çalışkanlığı nedeniyle Eğitmen Kursunun orada açıldığını anlattım. Köy Enstitüsü için yer aranırken orasının düşünüldüğünü söyledim.

Dersliğe dönünce bir süre gene sınavın etkisine girdik. Son öğretmen olacak arkadaşımız Ahmet Güner'in genel sıfatı Aşık. Edirne/Karaağaç'ta toplandığımız ilk günler, yapılan bir eğlence gecesinde Ahmet Güner arkadaşımız Edirne Köprüsü taştan, sen çıkardın beni baştan diye söylenip giden türküyü söylediği için Aşık sıfatı yakıştırılmıştı. Arada bir de (Ara sıra sigara içtiği için) Tiryaki denmesine karşın aşıklık gündemde kalmıştır. Numara sıralamasında 29. olduğu için sınava en son o girecek. O nedenle de son öğretmen o olacak. Arkadaşlar öyle diyor ama Ahmet arkadaş çok umutsuz:

-Olsam olsam öğretmenliği kaçıran son şanssız olabilirim! O böyle deyince arkadaşlar, şarkı söylemesini, zeybek oynamasını öneriyorlar. Karşılıklı konuşurken arkadaş çağırıldı. Ahmet çıkarken Emrullah Öztürk geldi. İlk sözü:

-Ne biçim soru soruyorlar öyle? oldu. Arkadaşımız başka bir şey demedi. Az konuşan biri olarak tanındığı için üsteleyen olmadı. Arkasından Hüsnü Yalçın geldi. Kapıdan girince omuzlarını oynattı, ellerini bir kaç kez şaplatır gibi ters çevirerek avuçlarını birleştirip ayırdı. Üzgün bir sesle:

-Ne bileyim ben Hayat Bilgisi dersi ile Tabiat Bilgisi dersinin ilişkisini! Ben onları okumadım ki! Hüsnü Yalçın arkadaşımız ilkokulu Bulgaristan'da okuduğu için Hayat Bilgisi okumadığını söylemek istiyor. Oysa bu konu üstünde biz uzun boylu durduk. Hayat Bilgisi konusunu anlatan arkadaşlar bu sorunun yanıtını uzun uzun anlattılar. Ayrıca Müdür Bey de üzerinde durdu. İşin ilginci bana bu sorunun daha karmaşığını sormuşlardı. Son öğretmen gülümseyerek geldi. İlk sözü:

-Çok kolay sorular sordular. Oyundan, müzikten hangi derslerde yararlanabiliriz? Ahmet:

-Hepsinde! diye kafadan attığını söyledi. Sonra da soruyu uzatmışlar. Selçuk Öğretmen; Tarih dersini, Ahmet Kun Öğretmen; matematik dersini, Eğitmbaşı da; Türkçe dersini sormuş. Ahmet sevinçli ama ne yanıt verdiğini söylemeyince sordum:

-Türkçe dersi için ne yanıt verdin? Ahmet gene gülerek:

-Ne bileyim ben! Ben ağzımı açarken daha onlar konuşmaya başladı, kendi sorularını kendileri yanıtladılar!

Sınavdan yeni çıkmış olmanın havası içinde konuya herkes ilgi gösterdi. Şarkılarla, marşlarla tarih dersine girebiliriz. Örneğin İstiklal Marşı'mız, Kurtuluş Savaşı'mız için önemli bir giriş olabilir. Türkçe dersi için ise seçilmiş şarkılardan yararlanabiliriz. Çocukların, ailelerinden gelen yanlış söz kullanma alışkanlıkları şarkı sözleriyle kolayca doğrultulabilir. Anneye Ana diyen köy çocukları, “Daha dün annemizin kollarında yaşarken”şarkısını söylerken anne sözcüğüne alışabilir. Ya da, “H” sesini duyurmakta zorluk çeken bölgelerde ( Hasan'ı Asan, hayır'ı Ayır diye seslendiren) “Bir gün okula giderken, her şeye dikkat ederken” şarkısı gibi şarkıları seçerek “Her” sözünü örnek alıp, benzer düzeltmelere geçilebir. Şarkılar gibi oyunlardan da yararlanabiliriz. Adımları sayarak, ölçülü atlayarak, bilinen uzaklıkları koşarak ya da yürüyerek sayılar konusuna girebiliriz.

Mustafa Saatçı ellerini vurup hepimize baktıktan sonra:

-Bu da geçti arkadaşlar! Bir kaç kişi birden:

-Daha geçmedi geçmedi! deyince sorular soruldu:

-Ne kaldı? Beden Eğitimi ile Yabancı dil! Mehmet Yücel bağırdı:

-Daha başka şeyler var (!) Arkasından sorular soruldu:

-Daha başka ne var? Gülmeler arasından bir ses:

-SS ne olacak? Sami Akıncı yanıtladı:

-Yanılmıyorsam biz bugün öğretmenliğe gerçekten bir adım attık. Hiç değilse bundan böyle biraz ciddi olalım. Bırakalım bu çocukça takılmaları. SS, MS kalksın ortadan. (Mustafa Saatçı'ya dönerek) Mustafa, lütfen sen de bırak şu şaklabanlığı. . . Bu arada:

- İmamlığı da, hafızlığı da sesleri yükseldi. Sami:

-Evet, bitsin şu imamlık, hafızlık. Öğretmenlik yetmez mi sana kuzum? Mustafa Saatçı, gülmeden başını eğerek:

-Yeter! dedi.

Koridor nöbetçisi, Şevki Aydın'ın beni çağırdığını söyleyince mandolinciler ayaklandı. Topluca alt koridora indik.

Uzunca bir akort işleminden sonra bir süre teker teker çalıştık. Salih'le bir köşeye çekilip birlikte çaldık. Bir ara Şevki Aydın hepimizi durdurup, tek çalanları dinletti. Hilmi Altınsoy dışındakiler, gösterilen parçaları çaldı. Hilmi de iyi başladı ama ikinci tökezlemede sinirlenip durdu.

Topluca şarkıları-türküleri tekrarladık. Şevki Aydın, birlikte çalınabilen okul şarkıları ile türküleri elindeki kağıttan okudu: YALANCI-TAVŞAN KAÇ-MİNİ KUZU-ÇİL HOROZ-ALİ BABANIN ÇÖİFTLİĞİ-BAK POSTACI-KÜÇÜK AYŞE- BİR GÜN OKULA GİDERKEN-BAHÇEMDEKİ GÜL-DAHA DÜN ANNEMİN KOLLARINDA YAŞARKEN Bu on şarkı, okul şarkısı olarak tüm okullarda söylenmektedir, siz de öğrencilerinize rahatça söyletebilirsiniz dedikten sonra da birlikte çalınan beş türküyü saydı: YENİCE YOLLARI-MANASTIR-MENEKŞE BULDUM DEREDE-ÇİĞDEM DER Kİ-MEŞELİ DAĞLAR MEŞELİ.

Paydos zili çalınca çarşamba günü toplanmak üzere çalışmalara ara verdik.

Derslikte gene Evrensekiz köyü gene Eğitmen Kursu tartışması çıktı. Bu kez de Eğitmen Kursunun ne zaman Evrensekiz'e geldiği soruldu. Oraya köyü en yakın olan Hüseyin Orhan ilgi duymadığı için bilmediğini söyledi. Hüseyin Orhan öyle deyince benim söylediklerim birilerinde kuşku uyandırdı. 10 Haziran 1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü okul önünde durunca çekilen fotoğraftan o yılki Eğitmen Kursu Müdürü Haydar Beyin resmini gösterdim. Haydar Bey kızıyla İsmet İnönü'nün hemen önündeydi. Arkadaşlar alıp baktılar. Yeğenim İsmet şaka olarak ortaya gene bir kılçık attı:

-Fotoğrafta Haydar Beyin Eğitmen Kursu müdürü olduğu yazmıyor. O bunu belli bir amaç için söyledi ama “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az! ” İsmet'e değilse bile söylediği söze katılanlar oldu. Bu kez de Kepirtepe'ye ilk temel atılırken yardıma gelen eğitmenleri anımsattım. Bu kanıt tam oldu:

-Sahi be, adamlar en ağır iş olan temel kazmada çalışmışlardı!

Herkes sevinçli gibi ama sanırım kimse sevinemiyor. Sevinme sözleri ağızlarda. Sık sık birileri karşısındakine çıkışıyor:

-Ne somurtuyorsun oğlum, işte öğretmen oldun, dileğin bu değil miydi? sözüne verilen yanıt gecikmiyor:

-O dediğini sen de oldun, sen neden somurtuksun?

Bu tür sözlere hiç katlanamadığım için sırama çekilip şiir okumaya başladım. Ezberleyip, unuttuklarımı öne aldım. Faruk Nafiz Çamlıbel'in ezberlemek için ayırdığım şiirlerinden biri de Eriyen Adam adlı şiiri. Bu sıralar onu kolayca ezberleyebilirim

 

ERİYEN ADAM

Gözlerim gözlerinde dinlenirken eriyor,

Eriyor yaklaşırken dudağına dudağım.

Zerrelerim çözülmüş gibi sesler veriyor,

Ben sıcak bir denize inen buzdan bir dağım.

Yanında damla damla bittiğimi duyarım,

Yoklarım, yerinde mi yüzüm, alnın, saçlarım?

Bir göğüs geçirerek derim ki: “Gene varım”

Fakat bir rüya gibi şimdi kaybolacağım.

Bir gün, için içimde neyim varsa alacak,

Varlığım bir su olup, kabından boşalacak,

Benden nişan olarak kucağında kalacak

Boş bir yığın: Elbisem, gömleğim, boyunbağım.

Faruk Nafiz Çamlıbel

 

Faruk Nafiz Çamlıbel'in bu uzunluktaki Veraset şiirini iki günde ezberlemiştim. Onu bir daha hiç unutmadım. Sanırım, sık sık okumam unutmamı önlüyor.

 

VERASET

Ninem 500 altına satılmış bir esirdi,

Dedem 500 altını sayan bir derebeyi:

Kurt kanı, köpek kanı biri birine girdi,

İkisinden meydana çıktı bir kurt köpeği.

İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın

Biri elpençe divan duran, öteki durduranın.

Duygum sana taparken, düşüncem bir hayvanın

Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi.

Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım,

Çini bir kase gibi başkadır içim, dışım

Elini öpmek için yalvarsa da bakışım

“ Isır! ” diye tepinir, gözlerimin bebeği.

Faruk Nafiz Çamlıbel

 

Yatarken bir süre düşündüm:

-Ben bu şiirleri neden ezberliyorum? Yeri gelince okumak için. Yeri gelecek mi? Ya da ne zaman gelecek? Röslein'i Röslein'e okuduğum gibi bir gün bu şiirleri de birilerine okurum. 60 yaşını geçmiş olan Vahit Dede sayısız şiiri ezber okuyor. O kadar olmasa bile ben de gerektiğinde bir kaç şiiri neden okumayayım? . . . .

 

24 Ağustos 1943 Salı

 

Çoğunluk uyanıkmış. Zil çalınca bir uğultu başladı. Bekir Temuçin'in tın tın eden sesi:

-Okulu bitirirken köy gezmek, kimin aklına geldi?

-Birinin aklına geldiği için değil, ders programında olan bir gezi!

-Biz istemesek de yapılacaktı.

Halil Basutçu:

-İyi ki biz istemedik, isteseydik kesinlikle yapılmazdı! İsmet atıldı:

-Hasanoğlan'dayken ne düşler kurmuştuk; Kakavalara, makavalara gidecektik, okul dolayındaki köyleri gezecektik. Mehmet Yücel çıkışır gibi konuşarak:

-Nankörlük etmeyelim, bakın işte Evrensekiz'i görüyoruz. Demek oluyor ki, biz daha önce yedi tane evren görmüşüz. Bakın bu sekizinci! Köyün adı yeni duyulmuş gibi bir çok arkadaş sormaya başladı:

-Nedir bu sekiz olan evren. Evren sözü birden önem kazandı. Evrenin anlamını hiç birimiz bilemedik. Dersliğe geçince benim küçük Cep kılavuzuma baktım, evren yok, onun yerine evreng gözüme takıldı onu söyledim. Taht, otağ! Böylece Evrensekiz bir süre sekizinci taht olarak anıldı. Bu kez de tahta padişah yakıştırmaları yapıldı. Evrensekiz'den az ötedeki Karıştıranlar’da (Büyük Karıştıran-Küçük Karıştıran olmak üzere iki köy) Yavuz Sultan Selim'le Babası 2. Bayezit arasındaki savaşı Selçuk Korol Öğretmen bir kaç kez anlatmıştı. Yakın köy olarak Evrensekiz'i de o olaya karıştırmaya kalkıştık.

Kahvaltıda da konumuz bu oldu:

-Gitmişken Karıştıran köylerini de görelim.

Öğle yemeği için kumanya falan sözü edilmediğine göre erken dönüleceğini düşündük. Öyleyse başka köye gitmek söz konusu değil. Dersliğe dönerken Selçuk Korol Öğretmenle karşılaştık. Selçuk Korol Öğretmen:

-Ben de sizinle geliyorum! deyince sevindik. Selçuk Öğretmen hemen ekledi:

-Oraya gitmişken Karıştıran'a da bir uğrarız!

-Kumanya verilmediğine göre, uğrayamayız öğretmenim! diyen olunca Selçuk Öğretmen:

-Eğitmen Kursuna gidiyorsun çocuğum, orası da bir okul, o insanlar da bizim gibi yemek yiyor. Bizi aç bırakmazlar. Elimizde paketlerle gitsek bize gücenirler! dedi. Bu sözleri duyunca daha neşelendik. Ahmet Kun Öğretmen de bize katıldı. Şevki Aydın, Mehmet Pekgirgin; Mustafa Ersoy bizim yanımıza yukarıya çıktılar. Kamyon hareket edereken Dağlar Marşına başladık. Okulun önündeki çocuklar alkışladılar. Çoğumuzun gözleri dolu dolu oldu. Ayrılırken üzüleceğimi anladım.

Evrensekiz yoluna saparken bir süre durduk. Selçuk Öğretmen stajyer öğretmenlere açıklamalar yaptı. Belli ki onlar daha önce konuşmuşlar. Selçuk Öğretmen eyyerini, kollarını sallayarak uzakları gösterdi. Evrensekiz'e dönünce yol tümden tarım alanlarından geçiyor. Ürünler hep kaldırılmış ama kalıntılar verimli toprakları belli ediyor. Köyden önce Eğitmen Kursuna girdik. Görevli Eğitmenlerle öğretmenler bizi karşıladı. Büyükçe bir çadır gölgeliğe girdik. Grup Şefi olarak tanıtılan bir öğretmen bize Evrensekiz'i tanıttı. Evrensekiz’in bizim konuştuğumuz gibi ne taht ya da otağ ne de sayıyla bir ilgisi varmış. Şef öğretmen Osmanlıların Rumeli'ye geçtikten sonra başlattıkları ilk işgaller sırasında Ahievren evliyalarının konaklama yaptığı yer olduğundan bu adı almış. Sekiz sayısı ise, sahiden 1340 yıllarında ilk öncü gelen sekiz Ahievren, 700 yıldır söylene söylene Evrensekiz'e dönüşmüş. Köyden önce yöreye adı verilen ermişlerin bu çevrede türbeleri de varmış ama geniş bir alana yayıldıkları için bakımları yapılamadığından zaman içinde yerleri giderek kayboluyormuş.

Köyün çok eskilerden beri var olduğunu, ancak yer değiştirdiğini, şimdiki köyünse 150 yıllık bir geçmişi olduğunu, eski yerinin az ötede kalıntılarının bulunduğunu söyledi.

Şef Öğretmen, Evrensekiz'in tarihi konusunda şimdilik bunları söyleyeceğini, sorularımız olursa onları da yanıtlayacağını söyleyince Selçuk Öğretmene baktım. Selçuk Öğretmen gülümseyerek:

-Ne o İbrahim, soracağın bir soru var galiba! deyince ben:

-Var öğretmenim, eski bildiklerime yenisini katacağımı düşünerek soracağım. Biliyorsunuz Trakya'da, Atalarımızın Rumeliye geçtiği günlerde gösterdikleri kahramanlıkları simgeleyen sayısız türbeler vardır. İlimizin adı Kırklareli de oradan gelmektedir. Ayrıca Edirne'de yapılmakta olan kırkpınar güreşleri de onları anımsatmaktadır. Ancak onların hepsi Yeniçeri Ocağının duacısı, Hacıbektaşi Veli adını anarak kahramanlık yapmışlar, o günden bu yana da öyle anılmışlardır. Kırklareli'de Kocahıdır, Lüleburgaz'da Zindanbaba, Pınarhisar'da Binbir Oklu, Babaeski'de Saru Saltuk bunlardan bir kaçıdır. Bunlar hep Bektaşi tarikatının uluğları olarak anılırlar. Oysa Evrensekiz köyü için söylenenler, onlardan ayrı bir olay gibi görünmektedir. Selçuk Öğretmen gülerek bana:

-İbrahim, işi tarih dersine çevirdin, o dediğin ayrı bir ders konusu, biz Yalçın Beyi fazla yormayalım. Haklısın ama Ahilik de Bektaşilik gibi eski, o denli köklü bir kurumdur. Ancak Trakya'da Anadolu'da olduğu kadar yaygın değildir. Bu, hiç yok anlamına gelmez, bunu biz kendi aramızda etraflıca konuşuruz.

Bu arada, şef-öğretmenin adını öğrenmiş olduk; Yalçın. Yalçın Öğretmen Evrernsekiz köyü için geniş bilgiler verdi. Topraklarının verimliliğini, İstanbul-Edirne yoluna yakınlığının sağladığı olanakları saydı. Sözü Eğitmen Kursuna getirdi. Kursun 1937 yılında Edirne/Karaağaç'ta açıldığını, bizim okuldan farklı olarak çok yer değiştirmediğini, yazları açıldığı için önemli bir kış sorunları olmadığını anlattı. Konuşmadan sonra ders yapılan yerleri, yatılan yerleri, Oyun-Spor alanlarını gezdik. Sebze bahçesini gördükten sonra biz kendimiz köyü dolaştık. Tüm övgülere, köy, benim köyümden daha düzgün görünmesine karşın insanlarının Hamitabat köylülerinden daha gelişmiş olmadığını anladım. Giysilerinde (erkeklerin) az bir değişme görülse de konuşmalar, sandığımdan daha bozuk gibi geldi.

Köyden dönünce yemek yedik. Büyük bir radyoları var, uzunca bir süre radyo dinledik. Amerika Birleşik Devletleri ordu sözcüsü: General Patton Sicilya'yı alınca İtalya savaş dışı kaldı! demiş. Bu ne demek? İtalya teslim oldu demek. İtalya değil de bizi Mussolini daha çok ilgilendiriyor. Aramızda hemen Fikret Madaralı Öğretmeni andık. Ancak sevincimiz çok sürmedi. Stalin'in askerleri Harkov'u geri almış. Harkov'un yerini tam saptayamadık; Kırım'dan önce mi, sonra mı? Haber bizi düşündürdü, Fikret Madaralı Öğretmen Hitler'i, Mussolini'yi, Stalin'i hep bir sayıyor üçünün de bir birinden farksız buluyordu. Oysa Hitler yenilince Stalin kazanmış olacak. Üstelik biz Hitler'den çok Stalin'i düşman sayıyoruz. Quebec'te (Kebek) toplantı. Quebec Kanada'da, Stalin oraya nasıl gider? Uçağını, Alman uçaklarının düşürmesini istiyoruz. Aramızda küçük bir tartışma:

-Stalin, giderse Almanya üstünden geçmemek için Behring Boğazı'ndan Alaska'ya oradan da Kanada'ya gider. Selçuk Öğretmen'le Ahmet Kun Öğretmen geldi. Selçuk Öğretmen sordu:

-Karıştıran'ı da işe karıştıralım mı? Hep birlikte:

-Karıştıralım! dedik. Toparlanırken Stajyer öğretmenlerin olmadığı anlaşıldı. Az bekledik, onlar köy okuluna gitmişler. Ahmet Kun Öğretmen bize takıldı:

-Siz neden gitmediniz? İsmet, gittiğimizi söyledi. Oysa biz, yol oradan dolaştığı için okulun yakınından geçmiştik. Gideceğimiz yol oradan geçeceği için kamyona doluşup köy içine girdik. Bir toz bulutu kalktı. Kendi kendime yaptığım karşılaştırmaya bir ek yaptım:

-İşte benim köyümde bu denli toz kalkmaz. Beklediklerimiz zaten dönüyormuş, karşılaşınca onları alıp asfalta yönelirken Küçük Karıştıran’a daha kısa yol olduğu öğrenildi. Böylece iki Karıştıran köyünü de görme olanağı doğdu. Arkadaşlar sürekli şakalaştılar. Ben de sessizce şakaları dinledim. Bir ara Fettah'a Büyük Karıştıran, Mehmet Başaran'a da Küçük Karıştıran deniyordu. Bugün onlar çok sessiz, acaba o takılmaları akıllarından geçiriyorlar mı? Küçük Karıştıran’da indik. Mehmet Pekgirgin'in fotoğraf makinesi varmış, resim çekti. Selçuk Öğretmen:

-Nefesimizi Büyük Karıştıranda tüketiriz, bunlar ikisi de benzer köyler, biri büyük biri küçük, deyip kamyona bindi. Doğrudan asfalta çıkıp İstanbul tarafına döndük. Arkadaşlar :

-Haydi İstanbul'a dediler. Dediler ama İstanbul mistanbul derken kamyon gene döndü, az sonra köye girdik. Oldukça büyük bir köy. Selçuk Öğretmen:

-2. Bayezit'le oğlu Yavuz Sultan Selim'in savaştığı rivayet edilmekte ise de, Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'dan buraya nasıl geldiği üstüne sağlıklı bir bilgi yok. Baba oğul karşılıklı olarak uzaktan uzağa öfkeli öfkeli söyleştiler, taraftarları arasında kavgalar oldu ama gerçekten burada savaştıkları kesin olarak söylenemez. Bildiğimiz gerçek Yavuz Sultan Selim'in tahtı babasından aldığıdır. Bu savaşın başka yerde de yapıldığı söylenmektedir.

İlkokul önüne gidince bizi gören bir kaç kişi geldi. Arkasından muhtar yetişti. Muhtar uyanık bir kimse, hemen sözü Atatürk'e getirdi,

-Köyümüze gelen en büyük konuğumuz Atatürk'tü. Atatürk'ü 17 Ağustos 1937’de bu okulda; gördük, konuştuk, sesini duyduk! dedi. Selçuk Öğretmen bizi gösterek:

-Çocuklar görmek istedi, güzel köyünüzü adını hep duyardık! deyince muhtar hemen:

-Köyümüz güzeldir ama, o meymenetsiz olay bizim köyümüzün adını biraz gölgeliyor. O da olmuş mu olmamış mı? Pek kesin değil. Köyümüz, gerçekte bu bölgenin en eski yerleşim beldesidir. Lüleburgaz'dan da eski olduğu söylenmektedir. Edirne Osmanlıların Başkenti olunca burası İstanbul'a yakınlığı nedeniyle çok önem kazanmış, saraylarla donatılmıştır. O sarayların kalıntılarına günümüzde de rastlanmaktadır.

Selçuk Öğretmen bize, köy içinde dolaşmamızı önerdi. Gruplara bölünerek bir süre dolaştık. İş zamanı, nereye baksan çalışan, iş süren insanlar. Hangi köy olsa bizim köy gibi. Saman-sap kokusu; gübre kokusu. Kediler, köpekler, tavuk-horoz sesleri. Burada bir de traktörle karşılaştık. Mustafa Saatçı, Hüseyin Serin, Yusuf Asıl Büyük Karıştıran'ı kendi köyleriyle karşılaştırdılar. Hepsi iyi de Mustafa Saatçı'ya şaştım:

-Çöpköy'le Büyük Karıştıran! deyince arkadaşlar güldüler.

Kamyonun yanına dönünce Selçuk Öğretmen sordu:

-Geldiğinize pişman oldunuz mu? “Olmadık!” diye bağırınca:

-Haydi öyleyse kamyona! işareti verdi.

Gerçekten, özellikle Büyük Karıştıran'ı gördüğümüze sevinmiştik. Muhtarın konuşması; okullarında Atatürk'ün kalması, bizi oldukça ısındırmıştı. Görmeden önce Fettah Biricik'le özdeşleştirdiğim Büyük Karıştıran birden gözümde büyüdüğü gibi Fettah'ı da daha sevimli görmeme neden oldu. İçimden güldüm. Gülerken baktım tam karşımda Fettah; o da bana bakıyor. Neden güldüğümü sordu. Ona güldüğümü söyleyince bozuldu:

-Sen kendine gül! deyip arkasını döndü. O böyle davranınca söyleyeceklerimin olumlu bir etki yapmayacağını anlayarak:

-Canın isterse! deyip geçtim.

Erkenden okula döndük. Derslikte güzel bir gün geçirdiğimizi konuştuk; şimdiye dek bu türlü isteklerde bulunmayışımızı eleştirdik. Bunlar bizim hakkımızdı, bu hakkımızı iyi kullanamadığımızı üzülerek andık. Hasanoğlan'a gelen ekipleri anımsadık, 20 gün için gelirler 19. cu gün giderlerdi. Gittikleri yerler kesinlikle görmek istedikleri yerlerdi. Gelen 11 ekibin tamamı Ankara'dan başka en az iki kent gördü. Bunu ben mektuplaştığım arkadaşlarımdan daha o zaman öğrenmştim. Örneğin: Kızılçullu (Ankara dışında) Eskişehir'le Balıkesir'i; Savaştepe, Eskişehir'le Isparta'yı; Çifteler, Kocaeli ile Balıkesir'i; Ladik, Eskişehir'le Kastamonu'yu; Beşikdüzü, Kastamonu ile Samsun'u; Cılavuz, Isparta ile Malatya'yı; Akçadağ, Isparta ile Seyhan'ı; Haruniye, Eskişehir'le Isparta'yı; Pazarören, Eskişehir'le Isparta'yı; Gönen, Kocaeli ile Eskişehir'i; Arifiye, Kastamonu ile Çifteleri gezdi, gördü. Arkadaşlar gülüşerek işi şakaya döktüler:

-Biz onlardan daha çok gezdik, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Kocaeli, İstanbul-İstanbul, Kocaeli, Bilecik; Eskişehir, Ankara tamı tamına on ediyor. Edirne'yi de biliyoruz! Sıralara vurularak alkışlandı: Biz kazandık! Halil Basutçu uyardı:

-En önemlisini unuttunuz, Büyük Karıştıran'ı da gördünüz ya! Yemek zili çaldığı için Halil ucuz kurtuldu. Yoksa başlamışlardı:

-Sen bizden ayrı mısın?

Yemekte güzel şeyler konuştuk, yarınki Beden Eğitimi-Oyun sınavını hiç birimiz önemsemedik. Öteden beri:

-Ben oyun oynamam! diyen Hilmi Altınsoy'a:

-Oyun yerine güreşirsin! deyip taşı gediğine koyan oldu ama Hilmi duymazdan geldi:

-Şimdiye dek ne olduysa olmuştur! Arkadaşlar da aynı düşünceyi paylaştılar.

Derslikte şiirleri tekrarlayarak zamanı doldurdum. Yorulduğumu yatınca anladım, kulaklarımda bir uğultu olur gibi oldu. İyi oldu seslerini daha az duydum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ