Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

19 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

On Aylık Özlem Sevinçle Bitti: Hiç Ayrılmamış Gibiyiz

 

15 Şubat 1942 Pazar.

 

Öğrenci başkanlığı konusu herkesin ilgisini çekti. Başkan olan bir ay derse girmeyecekmiş. Fettah Biricik, “Ne olur arkadaşlar beni seçin, şu derslerden kurtulayım!”diyor. Bir kaç arkadaş birden, “Kurtulamazsın, boşuna umutlanma, senin gibi tembelleri zaten seçtirmezler!”Seçimle olduğuna göre nasıl engel olurlar? diye soran da oldu. Sami Akıncı “Ders öğretmenleri etkileyebilir!”diyecek oldu. Bir çok kişi birden, “O zaman seçime gerek yok başkan sensin!”deyip güldüler. Sami Akıncı sustu. Halil Basutçu, “Seçim salt bizim sınıftan mı olacak? ”diye sordu. Doğrusunu kimse bilmiyormuş, her kafadan bir ses çıktı. Sami Akıncı gene, “Yok öyle bir şey, bizim Müdürümüz daha önce İzmir/Kızılçullu’da çalışmış;oradaki uygulamaları biliyor, yapacak olsaydı şimdiye dek yapardı;yapmadığına göre şimdi neden yapsın? ”deyip yürüdü. “Sami Akıncı’nın bir bildiği vardır!” deyip konuyu değiştirdiler. Bekir Temuçin, “Bunları 8. sınıfta bir grup kurcalıyor, onlar başka okullarla haberleşiyor!”deyince ben, “Bizim yapmadığımızı onlar yapıyor, ne desek onlar bunu yaptıracaktır!”dedim. Fettah Biricik dayanamadı, “Onlar gene seni seçerler!” deyiverdi. Bu kez Mehmet Yücel Fettah’a “Ya ne sandın seni mi seçeceklerdi? Seni seçmeleri için kendini tanıttın mı? “deyip yürüdü. Arkasından tüm arkadaşlar çıktı. Salih Baydemir gülerek arkadaş kooperatif olayını unutamamış, acısı sürüyor besbelli!”dedi. Gülüşerek dersliğe gittik. Az sonra Fettah geldi, yanına gittim, “Bu sabahki sözün için seçim olursa adaylığımı koyacağım. Kendine güveniyorsan sen de gel, adaylığını koy!”dedim. “Yok ben zaten şaka söylüyorum!”deyince bu kez aklından başka geçen varsa o da koyabilir!” Fettah gene kıpkırmızı oldu. Sustu. Kahvaltıda çay, zeytin ekmek. Ekmeklere alıştık, eski yakınmalar oldukça kesildi.

Hava, güzel denecek kadar güzel. Öbek öbek bulutlar geçiyor ama yağış yok gibi. Bir grup arkadaşla arteziyene dek yürümeye çıktık. İnerken sağımıza bakıp, “Bu bahçeleri hep biz mi kazacağız?” diye soranlar oldu. Yanıtların kimisi, “Yok biz değil ellerimiz, kollarımız biçiminde oldu. Kimisi de gerçeği söyledi, “Neden salt biz olalım? 250 öğrenci var, biz, bize düşeni yapacağız!”Geçen yaz zaman zaman verdiğimiz kararların kimilerini anımsadık:

-Yakın köyleri gezmek, Yakın ilçeleri görmek, illere toplu geziler yapmak, belli günlerde okulca gösteriler düzenlemek…Gösteri düzenlemek sözü tepki gördü, “Gösteriyi kim yapacak? Bu kim yapacak sözü uzadı gitti. Hep aynı konu, bizim sınıf arkadaşlarımızın ortak düşüncesi, “Biz yapmayız ama başkalarını yapmasını da istemeyiz!” Yusuf Asıl buna karşı çıktı. “Biz 8. sınıflarla işbirliği yaparak bu dediklerimizi yapacağız!” Yusuf’un diretişi çok hoşuma gitti, kendimi tutamadım “Ben de seninleyim, yalnız değilsin!” dedim. Birlikte olduklarımız bu konuşmalarımıza karşı durmadılar ama candan katılacaklarını da söylemediler. Neşeyle çıktığımız yürüyüşten suskun olarak dersliğe döndük. Yusuf ateşlendi, bizim oyun grubumuzla çalışmalara başlayacağımızı muştuladı. Konu derslikte gene ele alındı. Bu kez arkadaşların çoğu Yusuf’u desteklen konuşmalar yaptı. Ahmet Güner zaten Yusuf’la birlikte. Konuşmalar giderek uzadı. Konuştukça Hasanoğlan’daki günler anımsandı. Öteki enstitülerden ekipler gelmeseydi daha mı rahat olacaktık? sorusu ortaya atıldı. Onlardaki birbirine benzerliklere ilgi çekildi. Eski öğretmenimiz Ömer Uzgil’in, Samsun/Ladik müdürü Nurettin Biriz’in kon uşmaları anımsandı. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un akordiyon çaldığım için bana söylediklerini tekrarladım. Sonuçta bizim de benzez etkinliklere önem vermemiz düşüncesi öne çıktı. “Kimler ne yapabilir? ”sorusu ortaya atıldı. Sami Akıncı, “Arkadaşlar, böyle kimler ne yapsın? şeklinde zorlayıcı düşünmeyelim. Okulumuzda 250 öğrenci var bunların en az 20 ile 25’i kendine göre birşeyler yapabilir. Öteki sınıfların içinde çok hevesli arkadaşların olduğunu gördük. Bunları değerlendirip bir temel pragram ortaya çıkarılır. Bu program değişik yerlerde uzun süre uygulanır. Gördüğümüz ekiplerin yaptıkları da böyleydi. Onlar da sayılı oyunları tekrar tekrar oynadılar. Bizim arkadaşlar da bildikleri oyunlar için gruplar oluştursun, aralara şiir, konuşma, temsil, monoloğ ekleyerek iki saatlik eğlence hazırlanabilir!”Yusuf çok sevinde, “Yaşa!”deyip Sami Akıncı’nın boynuna sarıldı. Sami Akıncı’ya, “Sen de katılacaksın ama, diye takılmalar oldu. Bu kez öteki arkadaşlar, “Oyun bozanlığı yok. Sami arkadaşımız, en iyisini söyledi. Sen ben yok, yapabilenler, istekliler katılıp elbirliği ile yapılma yolları denenecek! Öğle yemeğine sevinerek gittik. Sami Akıncı’ya en güvensiz ben olmama karşın bu konudaki önerisini aynen benimsedim. Bundan daha iyisi bulunamazdı. Kendi katılıp katılmaması onun bileceği iş. Oyunlara katılmaz da konuşma yapar. Hiç bir şey yapmasa bile yapanlar yapsın, biz de izleyici oluruz dese kim ne diyebilir? Yusuf’la Ahmet zaten daha önce bir ara hazırlık yapmıştı. Ellerinde oyuncuların listeleri var. Çalışma günlerini saptayıp hemen çalışmalara başlayabiliriz. Şarkı-Türkü grubu zaten 8. sınıflardan oluşuyor. Musa Güner’le Ali Ergin onları hazırlamış durumda. Ayrıca bir mandolin grubu oluşturup mandolin çalacak var. Rafet Topuz, Recep Türköz, Cavit Kafkas, Tevfik Uğurlu gibi yazıp konuşabilenlerimiz hazır. Gerekirse bunlara Sami Akıncı da katılabilecek. Bunu uygulamaya koymak için Fikret Madaralı Öğretmene söyleyip onun da olurunu almayı yararlı bulduk. Hepimiz seviniyoruz ama Yusuf Asıl sevinçten uçacak. İdris Destan’la Abdullah Erçetin de mandolin grubuna katılmaya karar verdiler. Sami Akıncı’nın yaklaşımı, öteki tarafı susturdu. Zaten çoğunluk karşı değil ama etkinliklere katılmaktan da çekiniyorlar. Onlarınki karşı olma değil, yararlı olamama kaygısı. Mehmet Yücel, Arif Kalkan, Sefer Tunca kesinlikle karşı değil, çıkıp oynama olayından çekiniyorlar. Nitekim Sefer’le Arif mandolin grubu için, uyabilirsek katılırız, dediler. Bayrak Törenine bu günümüzü yararlı geçirdik düşüncesiyle çıktık. İlhan Görkey konuşma yaptı. Çok rahat, korkutmadan konuştu ama çok kesin konuştu “Okulun kurallarını bozmak hakkı kimseye verilmemiştir. Kurallar düzeni sağlar. Düzen de bizim haklarımızı korur. Haklarınızın zedelenmemesi için kurallara uymak zorundayız. En ufak sorununuzu çözmek için gece gündüz yardım için bekliyoruz. Bunun karşılığı olarak da sizden öğrencilik görevlerinizi tam yapmanızı istiyoruz. Bahar geliyor, havalar ısınınca gerçek programlarımızı uygulayacağız. Dersler gibi öteki çalışma proğramlarını da sizden isteyeceğiz. Ayrıca sabah kalkışlarından sonra 15 dakikalık spor etkinliği de yapılacak. Bunların ayrıntılarını önümüzdeki 15 dün içinde duyuracağız!”Kimseden çıt çıkmadı. Sami Akıncı’nın numarasını anladım ama kimseye bir şey demedim. Nasıl olsa bizim işimize yaradı. Ancak arkadaş kurnaz, ya yazıyı görüp okudu ya da İlhan Görkey Öğretmenden dinledi, yapmaya çalıştığımız nasıl olsa yapılacak, bari taraftar görüneyim, deyip bize katıldı. . Olsun, karşıcıları susturdu, bize o yeter…. Derslikte Sabah 15 dakikalık spor bir çok arkadaş için dert oldu. Hilmi Altınsoy, Yakup Tanrıkulu, Fettah Biricik, Ali GülereniAli Önol, Emrullah Öztürk şimdiden hasta oldular. Güzel havalarda 15 dakika koşmaktan neden bu kadar çekiniyorlar ben de bunu anlamadım. Yatınca da bir süre bunu düşündüm. Bizim için yararlı olmasa bunu bizden istemezlerdi. Kızılçulu ile öteki enstitülerde kış yaz her sabah yarım saat oyun oynanıyormuş. Gerçekte bunu biz de yapmalıyız. Nedense bizde yapılmıyor. Belki de yakın bir zamanda bizde de yapılacaktır. Bugün dersleri bir yana itip tüm günü oyunla, oyunculukla geçirdim. Ya yarın matematik dersinden bir terslikle karşılaşırsam kendimi hiç affetmem. Özellikle geometriyi anımsadım. Daire içine dışına çizilebilen üçgen, dörtgen koşullarını düşünürken uyudum.

 

16 Şubat 1942 Pazartesi

 

Uyanınca İlhan Görkey Öğretmenin konuşmasına takıldım. Kuraldan falan söz etti ama öğretmenler o kurallara pek uymuyor. Örneğin nöbetçi öğretmenleri gene dersliklere uğramamaya başladı. Derslere başlayınca bir iki kez geldiler ama giderek gelenler azaldı;son iki üç gündür ise hiç kimse gelmedi. Bunun bir geçerli nedeni var mı? Kurallara öğretmenler uymazsa öğrencilerin uyması yeterli olur mu? Böyle olmakla birlikte bunu biz kimseye yansıtamadan salt kendi aramızda konuşup duracağız. Arkadaşlar bana “İşin mi yok senin, gelmezse gelmesin, öğretmenler gelince ne oluyor sanki? ”diyor.

Kahvaltıdan çıkarken öğretmenler geldi. Ahmet Gürsel Öğretmen yakınımızdan geçerken gülümsedi. Başlarımızı eğerek selamladık. O da elini kaldırdı. . Hilmi Altınsoy, “Bu adam gerçekte çok neşeli ama biz onun neşesini kaçırıyoruz. Ahmet Gürsel Öğretmen bence liselerde çalışmalı. Lise öğrencilerine daha rahat ders verir!”dedi. Hilmi Altınsoy’a birden tepki yağdı:

-Sen kendini küçültüyorsun, lise öğrencileri daha mı çalışkan! Sorusu soruldu. Harun Özçelik, tanıdığı lise öğrencisi Mustafa’dan söz etti, iki yılda bir sınıf geçiyormuş; “Üç yıllık lisede bu yıl altıncı yılını dolduruyor, gene de bir şey bildiği yok!”dedi. Hilmi bu kez de “Ohhh, o da benim gibiymiş, beni onunla tanıştır, iyi arkadaş oluruz!”deyince bu kez Hasan Üner Hilmi’ye, “Hemşerim, sen hiç kimse ile arkadaş olamazsın!”derken dersliğe girdik. “Öğretmen geliyor!” uyarısının telaşı içinde yerlerimize oturduk. Bizde bir şaşkınlık;öğretmen açıkladı:

-Benim dersim yarın biliyorsunuz, yarın okul yönetimince görevlendirildim. Derslerimin daha fazla aksamaması için bugünkü kimya dersini dolduruyorum. Fikret Öğretmenle bugün için anlaştık!”dedikten sonra durdu yüzümüze baktı birden kaşlarını çattı. Demin gülerek bize selam veren Ahmet Gürsel Öğretmen değişik bir sesle:

-Ödev hazırlamaktaki gevşekliğinizi yerlerinize oturmakta da gösteriyorsunuz, hanidir ders zili çaldı;biraz daha hareketli olamaz mısınız? ”diye sordu. Tahtaya dönerek sağ ceket kolunun uçlarını dışarı kıvırıp tebeşirle tahtaya sayılar yazdı a+25=b, a+b=25, a-b=o, on kadar böyle sayı yazdı, bize dönerek “Biraz da kafa Jimnastiği yapalım!”dedi. Önce Sami Akıncı’ya sordu. Sami, “ Burada harfler belli sayı değerlerini gösteriyor. Verilen sayıyı ölçü alarak bir sitersek bu harflerin yerine geçecek sayıyı bulabiliriz!”dedi. Öğretmen biraz sertçe, ”Şimdi şu sayının harf değerlerini bulabilir misin? ”diye sordu. Sami, ”Gerçek değerlerini bulamam ama yakıştırma değerlerini bulurum!”deyip. 25’le b’ nin yerini değiştirir 25 olabilecek iki sayı seçebilirim!”deyince. Sami’ye kalk bakalım bir ikisini yap!”dedi. Sami kalkıp ilk ikisini yazdı. Aynı işlemleri değişitirerek eşit sonuç çıkardı. Sami 12+13=25, 11+14=25, 10+15=25 yazınca öğretmen güldü, “Sen bunu sonsuza dek sürdüreceğe benziyorsun!”deyince Sami, sanırım boş bulundu “Evet öğretmenim deyiverdi, . Fırsatı kaçırmadım, “Olamaz!” deyiverdim. Öğretmen birden baktı, “Niçin olamıyormuş bakalım? ”diye bana döndü. “25 belli bir sayı olsa olsa 24 işlem yapılır!”deyince öğretmen güldü, “Kule gözetleyicisi gibi yanlış bekliyorsun değil mi? ”diye güldü. ”Doğal olarak söylediğin doğru, bu sayıda sonsuzluk söz konusu değil, bizdeki yanılgı, bu sayıyı dışlayıp işilemlerin sonsuza gitmesini belirtmek olmalıydı!”deyip tahtaya gitti. Bu kez a, b harfleri yerine X, Y, Q işaretlerini yazdı, bunların da matematikte harf sayıldığını söyledi. Okunuşlarını da tahtaya yazdı: İks, İgrek, Kü. . İlerde başka harfler de çıkacaktır deyip. benzer küçük sayıları bu kez x, y ile yazdı. Bu günlük sorunumuz x’ledir deyip on kadar sayı sıraladı. Tahtaya kalkmak isteyenleri kaldırdı. Bekir Temuçin, İsmet Yanar, Harun Özçelik, Yusuf Asıl arka arkaya kalktılar. Kalkan arkadaşlar çok kolay işlem yapmalarına karşın büyük sevinç duydular. Yusuf Asıl “Cebir dersinin söylendiği gibi zor olmadığını bile söyledi. Sami Akıncı güldü, Yusuf Asıl’a “Bu yaptığımnız cebir değil, çocukların yumurta hesabı, cebir bundan çok sonra ortaya çıkacak!” deyince tepki göstereneler oldu, “Bizi korkutmaya çalışma!” tam bu söz üstüne öğretmen geri geldi, sözü de duydu. “Ne , kim kimi neyle korkutuyor?” diye sordu. Yusuf Asıl aralarında geçen konuşmayı aynen söyleyince Sami Akıncı’ya “Yo bu olamaz, bilenler bilmeyenlere böyle davranamaz;buna çok üzülürüm!”deyip Sami’ye baktı, ”Hıııı, ne diyorsun? ”diye, önünde durup sordu. Bu kez Sami, düzeltme yaptı, kendisinin, ”Şu yaptıklarımızın henüz cebir işilemleri olmadığını, bunların cebir derslerinin a. b. c’si olduğunu söylediğini tekrarladı, ”Arkadaş yanlış anladı!” Öğretmen“Tamam tamam, işin başındayız, taptığımız ne cebir, ne de cebirle öğretilecek bir ders değil, Bu biraz da gönül işi. İsteyen hiçbir tehditten yılmadan pekala bu yolda yürüyor. Bırakalım şimdi bunları. Sizin işinizin bu yıl bir zorluğu var, kitap kullanamayacaksınız. Bu durum hem zararınıza hem de çıkarınıza. Daha az problerle öğreneceksiniz. Geçmişi unutmayacağız. Örneğin, E. K. O. K ile E. B. O. B harflerini bu arada anımsayalım, bunların ne anlama geldiğini de defterlerimize bir daha yazalım. Bunlarara önümüzdeki günlerde zaman zaman başvuracağız. Unutmayalım aralarda size daha böyle çok işler düşecek. !”deyip tahtaya on kadar denklem yazdı. Denklemler üçer dörder bölümlü oldu. 10+x+11+x+9=50, 9+4+7+x=2x v. b. Tahtaya yazılanları defterime geçirirken güldüm. Bir kez daha anladım, beklediğim matematik dersi çok gerilerde kalmış…. Öğretmen çıkarken bana “66, bu iş tavsatmaya gelmez, bir program yapalım, kaldığımız yerden bu işi sürdürelim istersen!”dedi. Kitap ısmarkadığımı söyledim. Öğretmen memnun olduğunu söyledi, yürüdü. Buna sevindim ama gene de içimde bir eziklik duydum. Çalışmayanlar neden korunmaya çalışılıyor? Fikret Madaralı Öğretmen, “Değişiklik sizi şaşırtmadı değil mi? Arada böyle şeyler olur!”diyerek, elinde bir deste dergi ile kapıdan girdi;dergileri masa üstüne bıraktıktan sonrra:

-Biz eskiden bazı alışkanlıklar edinmiştik, kaldığımız yerden başlayalım mı? diye sordu. Ne olduğunu bilmeden hepimiz “Başlayalım!” dedik. Öğretmen gülerek, “Ne olduğunu öğrenmeden başlayalım!” diyorsunuz. Bu bile içtenlikli olmadığınızı gösteriyor. Hani dergi okuyacaktınız, hani kitap okumayı sürdürecektiniz? Bu kez birkaç arkadaş, ”Okuyoruz!” dedi. Öğretmen hani? 30 kişiden 5-6 kişi okuyoruz diyebildi, deyince bu kez de “Hepimiz!” diyenler oldu. Öğretmen gene güldü, “Hepimiz, sözü, her zaman büyük bir topluluğu kapsamaz. Birer birer kendinizden sorumlu olmalısınız, “Okuyorum!” diyebilmelisiniz! Öğretmen önündeki dergileri kaldırıp gösterdi. Birini biliyorum, İlköğretim Dergisi, beyaz kaplı, bizim köye de geliyor. Okulda yığınla saklanıyor. İkinci dergi Ülkü, onu görmemiştim. Öteki Varlık, onun adını duydum ama alıp okumadım. Öğretmen, “İlk konuşup karar verdiğimiz günden bu yana sürekli gazete okusaydınız bugün sizinle daha iyi, anlaşacaktık. Ben bugün yazı türleri üstünde durmak istiyorum. Bir deneme yapalım bakalım ne sonuç alacağız? . Şimdi beni dikkatle dinlerseniz gene de başarılı oluruz!”deyip yüzlerimize baktı. Önündeki Ulus gazetesinden bir uzunca yazı okudu. Yazı Alman-Rus savaşı başlığını taşıyordu. İki yıla yaklaşan bir zamandır kıyasıya savaşan iki büyük devletin orduların güç olarak değişik yönlerden farklılıklar gösterdiğini, mekanik güç olarak Almanya’nın üstünlüğüne karşın üst komuta eksikliği nedeniyle umduğu başarıyı gösteremediğini buna karşın ilkel savaş tekniğiyle savunma yapan Rus ordusunun zaman kazanarak toparlandığını yazıyordu. Yazı bitince öğretmen dikkatimizi çekti. Gazeteyi gösterdi. Yazı Ulus gazetesinin ilk sayfasında, ilk sütünündaydı. Yazan Falih Rıfkı Atay. Öğretmen yazarın bir konuya eğildiğini, karşılaştırma yaparak bir sonuç çıkardığına dikkatimizi çekti. İkincı yazıyı Varlık Dergisinden seçti. Konu yabancı dillerden çevrilen kitaplarla ilgiliydi. Tanzimat Döneminden bu yana yapılan çevirmelerde hem bir sayısal artış olduğu hem de daha iyi çeviriciler yetiştiği anlatılıyordu. B u kez gene gazeteden bir yazı okudu, Hükümet kararıyla karışık undan yapılan ekmeklerin sağlık açısından zararlı olabileceği, bu konuya karar veren yetkililerin konuyu bir daha gözden geçirmesini öneriyordu. Öğretmen, “Dikkatle dinlediğinizi umarak, bu üç yazıyı karşılaştırmanızı istiyorum!”dedi. İlk yazının konusu ya da içeriğinden değil ama gazetenin ilk sayfasının ilk sütünunda oluşundan başmakale olduğunu anladım. Daha ilk yıl Akşam gazetesini okurken Akşam gazetesinde yazan Necmettin Sadak’ın yazılarının başmakale olduğunu öğrenmiştim. Ancak öğretmen bu kez başmakale oluşunu değil, öteki yazılarla farkını sordu. Az düşününce onu da buldum. Birinci yazıda iki kuvvetin karşılaştırılması yapılıyor, aralarındaki iyi-kötü taraflar belirtiliyor. Savaşta başarılı olmak için önemli ögeler de değiniyor. İkinci yazıda salt bilgi veriliyor, düşündürücü fazla bir taraf yok. Üçüncü yazıda ise bilgi de yok, yanlış olan bir olayın bir daha incelenip düzeltilmesini istiyor. Hazırlandım. Öğretmen konuşmak isteyenler, der demez Sami ayağa kalktı. Öğretmen Sami’nin tavrına önce güldü, başını döndürüp hepimize baktı. Benim elim kalkıktı, İsmet’in, Bekir’in elleri da kalkmıştı. Öğretmen ne düşündüyse döndü ayakta duran Sami’ye “Hadi anlat bakalım!”dedi. Sami, benim düşündüğümü çok rahat anlattı. Başmakale adını söyledi ama ötekilere bir ad vermedi. Öğretmen bu kez bana sordu,

“İkinci yazı için bir ad söyleyebilir misin? deyince ben adını bilmiyorum ama biz geçmiş yıllarda Ahmet Haşim’den bu tür yazılar okumuştuk!” deyince öğretmen gülümsedi, adı önemli değil, yazı karakterini seçmiş olman önemli, ”Aferin!” dedi. Bu kez Varlık Dergisinden bir yazı daha okumaya başladı. Zil çalınca öğretmen “Devam edeceğiz deyip, ayrıldı. Öğretmen dönünce başladığı yazıyı okudu. Yazı ötekilerden uzun oldu. Başlangıçta benzettim ama tam karar verememiştim. ortalara gelince iyice tanıdım. Bu bir hikayeydi. Sait Faik Abasıyanık’ın Semaver Hikayesi. Ben bunun kitabını okuyup özetlerini kısa kısa yazmıştım. İçimden bir itiyle öğretmenin sorusunu beklemeye başladım. Bir yandan da yan sıralara bakmaya başladım. Öğretmen benim kıpırdanmamı görmezden geldi, hepimize bakarak, size bir öykü okudum!”dedi. İçimden bozuldum. Öyle durdum. Öğretmen öykülerin tür olarak kolay seçilebileceğini, bu nedenle öteki yazı türlerinden çok farklı konuları işleyeceğini, böylece öyküleri değerlendirirken öteki yazılardan ayrı düşünmemiz gerekeceğini söyledi. “Öyküler, kendine özgü konuları fikirsel bir plan düşünmeden olayları sıralayarak gelişir, makaleler bir fikir etrafında örülür!”dedi. Makale yazılarıyla ad yapmış yazarlarımızdan söz etti. Falih Rıfkı Atay. “Daha önce yazılarını okuduk!”diyenler oldu. Duramadım, ben kitabını da okudum!”dedim. Öğretmen sordu, “Hangi kitabını okudun? ”Roman kitabını!”deyince güldü. Öğretmenin gülüşünü yanlış anlayanlar oldu. ”Birisi Roman kitabı olur mu? deyince öğretmen, baktı, “Olur ya, yazarın, bir roman olmayan Roman kitabı vardır!”dedi. Gelecek günlerde onu sizinle okumak istiyorum, önemlice bir kitaptır. !”deyip yapacağımız ödevleri açıkladı. Bir başmakale, bir fıkra, gazete haberi okuyup, özelliklerini defterlerimize yazacağız. Öğretmen gidince öylediklerini değerlendirmeye çalıştım. Roman kitabını okumuş olmamı iyi karşıladı. Öyleyse önümüzdeki derslerde gene konu edilecektir. Şimiden sorular hazırlamam da öğretmenin hoşuna gidecektir. Kitaptan (Falih Rıfkı Atay-Roman) Ali Kasım’ı soracağım. Yazar Ali Kasım için ilgin sözler söylüyor. “Banka garp zekası, Ali Kasım şark kurnazıdır. Garp zekasının ne kadar iğreti de olsa gene ahlakı, saflığı, inanırlığı vardır. Şark kurnazlığı, avucunda para sıcaklığı duyarak kazanç nöbetine tutulduğu zaman, hiç bir kanun, kaide, ahlak hesap kitap tanımaz. Ovayı orman, dağlığı düz, bataklığı nehir, denizi kara gibi satarbilir. Sahte tapu, bahşiş, cinayet, şark kurnazının silahları sayılmakla tükenmez. Ölüyü diri, diriyi ölü gösteren şeriat mahkemeleri, da düne kadar şark kurnazının adaleti idi. Bu adaletini en büyük kanununun ismi hile olduğunu unutmamışızdır!” Bundan sonra Ali Kasım’ın çevirdiği dalavereler anlatılır. Şark insanı ile garp insanı arasında sahiden doğuş ayrılığı var mıdır? Kendi kendime güldüm. Ben burada anlatılanları biraz anlıyorum ama öğretmenin başka anlatacakları vardır. Bir de onları dinlemek istiyorum. Sanırım arkadaşların bir bölümüne (Çalışmaktan kaçanlara) dokundurulacak sözler söylenecektir. Zeki değil düpedüz aptal olmalarına karşın kendilerini zeki sanan kurnazlar, her derste boylarının ölçüsünü alıyorlar ama gene de uslanmıyorlar. Bu kez de kurnazlığa ben başvuruyorum! Yemeğe giderken yarı şaka yarı gerçek çenelerimiz biraz tıkırdadı. Günlerdir güzel giden hava sertleşmiş. Yemekte, karı, kışı unuttuk , derken daha şubatın ortasında sayılırız, mart ayının yarısı da kış sayılır. Daha bir ay kış var!”diyerek titreşme numarası yapanlar oldu. “Sahiden bir ay var mı? ” diye Yusuf üzgün üzgün sordu. Babamdan öğrendiğimi anlattım. Mart dokuzu diye Trakya’da çok söylenir. Ancak bu Mart dokuzu çok kişi tarafından yanlış bilinirmiş. Bildiğimiz martın dokuzu değil eski martın dokuzuymuş. İki mart arasında 13 gün fark varmış. Böylece Mart dokuzu deyince mart ayının 21’i oluyormuş. Trakya’da kış bitişi 21 Mart sayılırmış. Yusuf parmaklarıyla hesapladı. ”Ohooooo!”diye bir ünlem uzattıktan sonra “Daha 34 gün var!” diye yakındı. Teselli için şubat ayının kısalığını öne sürdük. Yusuf daha çok sinirlendi: Koskoca bir ay varken iki günün kısalması söz mü yani? diye dikeldi. Bu kez de bu önümüzdeki tüm günlerin kış kıyamet olacağını da kimse söyleyemez!” diye sözü değiştirdik. Bir iki gün sürer on gün açılır. Gerçekten yemekten çıkınca rüzgarla savrulan bir kar yağışıyla karşılaştık. Kısa sürede rüzgar azaltdı, kar lapa lapa yağmaya başladı. Tüm sınıfların dersliklerinde oturması duyuruldu. Kar hemen tuttu. Asfalt yol bile görünmez oldu. İstanbul-Edirne otobüsleri yokuşta zorlanmaya başladı. Oturup matematik ödevlerimi yaptım. Arif Kalkan yanıma geldi. Arif E. K. K. O ile E. B. O. B. leri iyiden iyiye unutmuş. Çok küçük örneklerle anımsatmaya çalıştım. Arif’in unutması değil de öğrenememesi tuhafıma gitti. On kadar örnek yaptık. Arif durdu durdu , “Bunları niçin yapıyoruz? diye sordu. Gelecek derslerde, gelercek yıl derslerinde bir den çok sayılar serilerek onlarla denklemler kurulacak. O sayıların ortak sayılarını bulmak zorunda kalacağız. İşte o zaman işimize yarayacak işlemleri şimdilerde öğreniyoruz!”Arif de bana şaşıyor, “Sen bunları nasıl öğreniyorsun? Örneğin 24 sayısı ile 36 sayısının E. K. K. O bulmak istersek iki sayıyı da önce ikiye böleriz 12 ile 18 çıkar. bunları da gene ikiye bölersek 6 ile 9 çıkacaktır. Bu iki sayıyı ancak üçe bölebiliriz. bu kez 2 ile 3 ortaya çıkacaktır. Çıkan sayıların ortaklarının birini bırakıp birini alacağız ayrıca iki sayının ortak olmayanlarını alıp çarpacağız. Örneğin biz 2-2-3-3-2 bulduk bunları çarpınca 72n sayısını buluruz. “Böylece 24 ile 36 sayılarının böldüğü ortak en küçük sayı 72’dir!” deriz. Gene 24 il 36 sayısını ele alıp bunların E. B. O. B’nini bulabiliriz. Aynı işlemi yaparız: 24’ün bölümünde 2-2-3-2, 36 bölümünde 2-2-3-3- çıkmaktadır. Bu kez iki tarafın eşit sayılarını atarız. . bir tarafta bir 3 öteki tarafta da bir 2 kalır. Bunların da E. B. O. B’i 2X3= 6 deriz…Gerçekten bu iki sayıyı, 2’ye 3’e, 4’e böleriz ama bunlar küçük sayılardır. 24 ile 36 sayılarının ikisini de bölen en büyük sayı 6’dır. Bu kez Arif, Sefer Tunca’yı çağırdı, “Gel biraz da sen anlat!”dedi. Sefer geldi, sıkıştık, bir süre de üçümüz çalıştık. Sami Akıncı gördü geldi. Sami tahtaya gidip üçlü, dörtlü öbekler yazarak olayı genişletti. Örneğin 216-90-180 sayılarını yazdı 216 için 2-2-2-3-3-3, 90 için, 2-3-3-5, 180 için de 2-2-3-3-5 ayırımı yaptıktan sonra 216=2/3x3/3, 90 için de 2x3/2x5, 180 için, 2/2x3/2x5 kısaltmalarını yazdı. Bu sayıların E. B. O. B’si 18…. Ne var ki öteki arkadaşların karışması daha doğrusu karıştırması olaya tuz biber ekti. ”Kavrar gibi olmuştum. Şimdi gene karıştırdım, diyen Arif, ”Arkadaşım biz sonra gene yalnız çalışalım!” deyip kalktı. Bir hayli uğraşmış, arkadaş adına umutlanmıştım. Üzülmedim, çünkü bu uğraştan ben de yararlanmıştım. Konuyu daha iyi dillendirdiğimin ayırdındayım. . Soba için çıra istediler. Arif benimle geldi, ona çıraları verip bir süre akordiyon çaldım. Okuma saatinde dersliğe döndüm. Yarın üç dersimiz boş, Öğretmenlik Bilgisi, Fizik. Fizik dersimize Ahmet Gürsel Öğretmen gelmek istiyordu, aynı saatte başka sınıfa dersi olduğu için gelmekten vazgeçmiş. Coğrafya dersi için Selçuk Korol öğretmen fazla sıkıştırmıyor. Onun yerine ben de tarih kitabını açıp okudum. Selçuk İmparatorluğu, 1071 Malazgirt Savaşı, Anadolu Selçukluları. Alpaslan-Melikşah. Kutalmışoğlu Süleyman Bey, Haçlı Seferleri öncesi Anadolu. Oldukça karışık. .

Kar sürekli yağıyor. Önce Yusuf’un tepkisine gülmüştük ama giderek hepimizde kaygı başladı. Gene geçen defaki gibi yağarsa günlerce karla cebelleşeceğiz. Birileri gene çocuk külhanbeyliği yapıyor. Kar üstüne söz uyduruyorlarmış:

Çıkar çıkmaz karı kucaklayacaklarmış. Mustafa Saatçı hepsine birden yanıt verdi, ”Sizin gibi bacaksızlar karıgörünce titremeye başlar.

Yatakhane merdivenleri tepeleme dolmuş bir birimize destek olarak indik. Yatakhanemiz çukura düştüğünden çok soğuk olmuyor. Arkadaşların konuşmaları “Yarınki boş dersleri kar doldurdu!” üstüne. “Belki yarın da yağacak. Bu yıl her yıldan daha çok kar gördük. Hasanoğlan’da başladı. Arifiye’de tepeleme karla karşılaştık. Tatil ettiğimiz günlerin çoğu karlı geçti. Ahmet Güner düzeltme yaptı, “Bizim orada kar hiç kalkmadı. !”deyince bu kez ben, Benim köyümde 1/3’ü karlı geçti!” dedim. Kadir bana takıldı, ”Matematikçiliğini kanıtlamak için kesirli konuşuyor!”dedi. Kadir’e yanıtını yarın alacaksın, şimdi konuşup uykumun 1/10’nu lafla geçirmek istemiyorum!”dedim. Gülenler oldu, duvar tarafına dönüp sustum. Kadır konuşmayı sürdürünce bu kez de Hilmi, “Kadir Pekgöz, senin söylediklerinin 5/4’u boş laf!”deyince arkadaşları bir gülmedir tuttu. 5/4 Nasıl olur? Sami Akınca söze karıştı, ”Olur!”dedi. Sonra da açıkladı, konuşmadan önce bir süre ağızını oynatır sonra ağzından söz çıkar. Böyle konuşan çok insan vardır. Örneğin kekemeler, bir süre söz söylemeden söz söyler gibi yaparlar. Birileri de konuşmadan önce “Eeeee, hıııııı gibi sesler çıkarır!”Konuşmaları duymazdan gelip köydeki karlı günleri düşündüm. Kuyudan su çekenleri, çektiği suları bana verenleri, yaşamları boyu o işi yapanları düşündüm. Ne ilginçtir, babam bu tür olayları düşünüp bir değerlendirme yapar. Örneğin ilk başladığından bu yana ne kadar tütün içtiğini, (35 ton) ne kadar kahve içtiğini, (14600 fincan) ne kadar yol yürüdüğünü hesaplamaya çalışır. (109500 km.) Bunları söyler ama gülerek kesinliğinin söz konusu olmadığını da ekler. Ancak kuyudan yılda 1300 teneke su taşıdığını kesinlikle söyler. Kahveyi ikinci kez açtığından bu yana bu sayı 18 200 teneke oldu, demektedir. Yunan işgalinden önceyi buna katmamaktadır. Babamın su taşıyışını düşünürken uyudum….

 

17 Şubat 1942 Salı…

 

Selçuk Öğretmenin sesiyle uyandık. “Kalkalım arkadaşlar, günlük işler bizi bekliyor!”Selçuk Öğretmen kapıda durdu, hepimiz önünden geçtik. Merdivenlerdeki karlar biraz ezilmiş ama gene de merdiven falan görünmüyor. Kaba kar dediğimiz basınca ezilen türden ama çok yığılmış. Küçük merdivenlerden okula girmek oldukça tehlikeli. Selçuk Öğretmen bu kez de orada durdu, “Aman dikkat, kayıp düşmeyelim!”Kahvaltıdan birerle kol dersliğe döndük. Asfalta bakıyoruz, hiç araba geçmemiş, yoldaki kar çevresinden daha yüksek görünüyor. Büyük bir kamyon geçti arkasından da bizimki geldi. Öğretmenler paltoların yakalarını kaldırmış olarak indiler yemekhane tarafına yöneldiler. Yerlerimize oturup, gelecek buyrukları bekliyoruz. Derslerimiz boş olduğu için  “Neden bizim sınıf? ” diyecek yüzümüz yok. Varsaydığımız oldu, Namık Öğretmen deldi, Hasan Üner’le beni Marangozluk Atölyesine gönderdi, “Beni bekleryin!”dedi. Öteki arkadaşları üç gruba bölüp kürünecek yollara gönderdi. Hasan’la uzun süre Namık Öğretmeni bekledik. Bizi unuttuğunu düşünürken öğle yemeği zili çaldı. Coğrafya dersini de kaçırdık sanırken ders yapılmadığını öğrendik. Yemekten çıkarken Namık Öğretmen Bana, ”Atölyeyi açık tutmak için seni ora bekletiyorum;ola ki bir gereksinimimiz çıkar, oradan alınmak ister, anahtar aramayalım, zil çalana dek orada bekle, çalış, her olasılığa karşın orada bulun! “Buna sevindim. Öğleden sonra tümden atölyede kaldım. Hasan bir ara geldi, gitti. Arkadaşlar derslikte oturuyormuş. Tuvalet için gittiğimde dersliğe uğradım. Derslik bildiğim gibi birileri yoldan geçen araçları sayıyor. İstanbul’a gidenler hızlı gidiyormuş, Edirne’ye gidenler çok ağır gidiyormuş. Nedeni soruluyor. “Yokuştan!”dedim Bilememişim, İstanbul güzel oluğu içinmiş. Bu kez ben de, ”Otobüsler güzellikten anlamaz, öyleyse otobüsler demeyin, onları süren sürücüler için konuşun!” Oyunlarını bozduğumu söylediler. Yarın dersler boşmuş, çalışacak dersleri yokmuş. Tahtaya E. B. O. B…. E. K. O. K. yazıp atölyeye döndüm. Atölyeye girince yaptığımı eleştirdim;”Ne demek istedim yani “Çalışmazsa çalışmasın, bilmezse bilmesin. Herkes kendisinden sorumludur. Arif gibi gelip çalışmak isteyen olursa yardım et; gelmeyene karışma!”Atölye kuytu, akordiyon çalabiliyorum. Notalarımı açtım, bakmadan çalıyorum ama takıldığım olunca bu kez bakarak tekrarlıyorum. Toselli Serenad’ı çalıştım. İnceye gitmenin kolaylığını buldum ama inceden kalına gene inceye giderken bakmak gereğini duyuyorum. Sanırım kemanın verdiği tadı tutturacak düzeye kolay kolay çıkamayacağım. Hasan geldi. Derslikte sıkılmış. “Dönüşte çıra alırım”diye düşünmüş. Hasan’la bir süre oturduk. Her zamanki konuları tekrarlayıp sevdiğimiz arkadaşların belli konulardaki vurdumduymazlıklarını eleştirdik. Başta İsmet olmak üzere, Hilmi, Bekir, Yusuf’un boş konuşmalarını, şaka diye kırıcı takılmalarını, Salih Baydemir’in, Abdullah Erçetin’in, Ahmet Güner’in derslere sarılmamalarını bir süre dilledik. Birer kucak çıra alıp dersliğe gittik. Yarın iki saat Öğretmenlik Bilgisi var. Okul Müdürü gelecek, diyorlar ama geçen hafta gelmedi. Yarın geleceği de kuşkulu. Bir çok arkadaşa göre Okul Müdürü işlerinin çokluğu nedeniyle derse gelmez. Gelse bile derslerin çoğu boş geçer. Matematik çalışmaya karar verdim. Geometri defterimi çıkarıp şekiller çizdim. Cetvel tutmayı bile unutmuşum. . Önce ölçüsüz üçgenler çizdim. Dik üçgenleri denedim. İkiz kenar üçgenlerden sonra eşkenar üçgenleri çizdim. Bunlarla ilgili kuralları anımsadım. Sıradan üçgenlerin çizimi için üç eleman gerekir. Bunlar, üç kenar, iki kenar bir açı, bir kenar iki açı olacağı gibi üç açı da olabilir. Ancak verilen üç kenar üçgenleri pergel yardımıyla yapılabilir. Belli özelliği olan eşkenar dik üçgen için iki elemam yani dik açı ile kenarlardan biri yeterlidir. Kenarsız üç eleman yanı üç açısı verilince ancak benzer üçgenler çıkacağından kesinlik olmamaktadır. Bu nedenle verilen üç elemandan birinin kenar olma koşulu vardır. Üçgenlerin iç açılarının toplamı 180 derecedir. Dış açıların toplamı söz konusu değildir. Ancak her içaçı, dış açıyı 360 dereceye tamamlar. Üçgenlerin açı ortayları kimi zaman çok önemlidir. Bir üçgenin iç açılarının 180 derece oluşunu bilmek, iki açısı verilen bir üçgenin üçüncü açısını bulma bakımından gereklidir. Bunun gibi iki kenarı bilinen bir üçgenin üçüncü kenarı bulunmaktadır. Özellikle dik üçgenlerde bu işlem için karekök almak zorunluğu vardır. Üçgenler için kısaca yaptığım bu genel saptamayı, bir kez daha kareler, dikdörtgenler, daireler, yamuklar gibi hacimli geometrik şekiller için de yapacağım. (Küp, prizma, silindir, küre, piramit)Yat zili erken çaldı. Arkadaşlar “Yarın kar kürüme var, dinlenelim diye erken yatıyoruz!”diye söylenmeye başladılar. Kar dinmiş ama bu kez de esinti var, açılan yerler gene dolacak. Arifiye’yi anımsadım, okul yüksekliklerin ortasında, esinti olmuyor. Oysa bizim okulun her tarafı açık; binalar ortalıkta, tam esinti alıyorlar. Arifiye derken Salim Ancamı anımsadım. Kalaycı Köyde asker. Köyde buluşunca sanırım kahkahayla anlatacaktır. Kalaycı Köyü, insanlarını, Arifiye Köy Enstitüsü’nü müdürünü, belki daha bir çok tanıdığı vardır, onları tanıtacaktır. Okul Müdürü Süleyman Edip Balkır. Güzel konuşan insan, alt katta bir evde oturuyor ama evin içi güzel, duvar dolusu kitabı var. Benim de kitabım olsun, istiyorum. Ama ne zaman, nerede olacak? Köye dönersem olur mu? Yoksa Muhtar Amca gibi gelen gazeteleri, dergileri duvar diplerine yığacak mıyım?

 

18 Şubat 1942 Çarşamba

 

Kalkanların bir bölümü karı konuşuyor, bir bölümü de Öğretmenlik Bilgisi üstüne varsayımlar öne sürüyor. Mehmet Yücel, “Bu memlekette kar yağdığına göre öğretmenler de kar kürüyecektir. Bacak kadar köy çocuklarına mı temizleteceğiz okul bahçelerini? Öyleyce bugün Öğretmenlik Bilgisi dersinde kar kürüme konusunu işleyeceğiz!”Mehmet Yücel gülüyor, birileri “Haklısın!”derken birileri de “Boşboğazlık ediyorsun!”diye bağırdı. Mehmet Yücel ortaya “Bakıyorum da arkadaşların bir bölümü Köy Öğretmeni olacağını hesaplamıyor. Buradaki vurdumduymazlığı köylerde de sürdüreceklerini sanıyorlar. Çok değil iki yıl sonra göreceğiz onları!” Karşı olanlar belli arkadaşlar; Ali Önol, Fettah Biricik, Yakup Tanrıkulu, Kadir Pekgöz, İdris Destan, Abdullah Erçetin...

Merdivenlerdeki kar ezilmiş, korttuğum gibi değilmiş, kaymadan dersliğe gittim. Gözümüzün görebildiği yerler deliksiz kar. Kahvaltıya biraz titreşerek gittik. Sıcak çayları içince ısındık. Hilmi Altınsoy “Nankörlük etmeyelim, bakın Kepirtepe’ye geleli beri çay içiyoruz!”deyince Halil Basutçu Hilmi’ye, “Aman. sus, aşçıbaşı duymasın, belki çorbayı unutmuştur, anımsarsa başlarsın yakınmaya!”Hilmi, “Yani benim sözümü uğursuzluk olarak mı sayıyorsun? ”Hasan Üner, “Öyle bir söz vardır, salt senin sözün için değil, ortalığa söylenir gelir? ”Hilmi azıcık bozuldu. Kendi kendine, “En iyisi bu masada konuşmamak!”dedi. Bir kaç arkadaş birden “A şun u bileydin!”dediler. Hilmi başta olmak üzere hepimiz güldük. Halil Basutçu sordu, “Hadi biz gülüyoruz, sen neden gülüyorsun, bu sözler senin için söylendi”. Hilmi çok rahat, “Siz benim arkadaşlarımsınız, sizin neşenize severek katılırım!” Bu kez de ben, “Şunu baştan düşünsen de böyle tartışmalar olmasa daha iyi olmaz mı? ”Hilmi, “Benim de huyum böyle, onu değiştiremem!” Yeni bir tartışma başladı huy-huysuzluk. Huysuz denilen insanların huyları nasıldır? Dersliğe bunları söyleşerek döndük. Huy nedir, huysuzluk nedir? Dersimiz boş geçecek beklentisi içinde gevşek gevşek dururken zil çalar çalmaz Okul Müdürü dersliğe girdi. “Sanırım beni beklemiyordunuz. Ben zaman zaman gelmeyebilirim ama sizler bu dersi öteki derslerden farklı düşünmelisiniz. Öğretmenlik dersi bize bilgiden çok bir tavır kazandıracak. Tavır denilen olay da ısmarlama giysi değil insanın derisi meyanında bedenine sarılmış bir bütündür. İşte buna önce derslere içtenlikle sarılmakla başlanır. Öğretmen bekleyen durumda bulunun bir öğretmen adayı, ders ziline saygı duymayı kavrayamamışsa gideceği köydeki çokukların vay haline, sittin sene zaman kavramını öğrenemezler. Zamandan habersiz insanların da yaşama ayak uydurması beklenemez. !” Müdür Bey kapıya doğru gidip döndü, durdu, sağ elininin parmaklarını savururken gülümseyerek gözlerini kırptı:

-Dağ başlarında bu kış kıyamette neden buralarda çile dolduruyoruz, bana söyler misiniz? Siz düşünedurun ben bir nebze açıklayayım. O dediğimiz köy insanlarını hareketlendirmek için saat gibi kurulmuş yaşam boyu işleyecek dakik öğretmeni yetiştirmek için. O öğretmen siz olacaksanız, dediğimi yapmak zorundasınız. İşte bakın bugün Mesleğimizin dersine başlıyoruz. Gördüm ki siz buna hiz hazırlanmamışsınız. Salih, Ahmet ya da Mehmet Öğretmenden kulaktan dolma bilgileri bekler gibi benden laf dinleyeceğinizi sanıyorsunuz. Geçmiş yıllarda böyle bir ders yoktu. O zaman daha küçük sayılıyordunuz. İşte bakın yasalar sizi bundan böyle büyümüş sayıyor. Bundan soyutlanamazsınız. Bu sizin kulağınıza küpe olsun. “Ben bundan böyle öğretmen adayıyım yıl sonunda deneme dersi vereceğim, gelecek yıl da bir süre ders okutma denemesi yapacağım. Ondan sonra ise diplomamı cebime koyup halkımın çocuklarını yetiştireceğm!”demelisiniz. Kendinizi yoklayın, içinizden bunu diyemiyorsanız, (Asfalt yolu göstererek) de buyurun, otobüsler sizi dilediğiniz tarafa götürecektir!” Müdür Bey bir eli cebinde gözlerini üstümüzde gezdirdi, Sami Akıncı’ya bakarak yakınına dek gitti, gülümseyerek:

-Haksız mıyım Sami Akıncı? ”dedi. Sami solgun bir yüzle kalkmak istedi. Müdür Bey oturttu. Sami titreyerek yanıtladı, ”Haklısınız öğretmenim”, arkasından “Müdürüm!” dedi. Zil çalınca Müdür Bey yürüdü gitti. Derslikte çıt çıkmadı. Mehmet Yücel başını kaldırmadan “Durdurun bana bir otobüs!” dedi. İsmet, ekledi, “Ne otobüsü eşek arabası yetmedi mi ” Tam gülme başlarken Müdür Bey geri geldi. Bu kez dersimizde izlenecek yöntemi açıkladı. Sorular sordu. İçinden çıkıp geldiğimiz köylerin nelerini bildiğimizi sordu. Ayrı ayrı verdiğimiz yanıtların çoğuna gülerek soru içinde soru çıkardı. Örneğin düğünleri anlattık, söylediklerimizin tümüne yakını birbirinin benzeri yanıtlar oldu. Müdür Bey gülerek, ”Davullar çaldı, Seymenler oynadı, damatlar sevindi gelinler ağladı!”deyip kestiniz. Oysa düğünlerin bir başka yanı vardır, yüz yılların ötesinden gelen kuralları vardır. Bunları bilmeden düğünü anlatmak yalınkat bir tanıtma olur. Hele bu işi ele alıp üstünde biraz durun bakalım neler çıkacaktır!”dedikten sonra başka konulara değindi. ”Köylerinizi incelediğinizi varsayalım, Bir köyünüzü düşünün bir de gelip geçerek de olsa ucundan ucundan gördüğünüz İstanbul’u, Ankara’yı gözönüne getirin;onlar da bir yerleşim yeridir. Köylerinizle onları karşılaştırmaya kalksak neler karşımıza çıkacaktır, bunu bir iki sözle anlatmamız olası değildir. Bunlar gibi insanları da karşılaştırasbiliriz. Bir çiftçi ile bir tüccarı, bir subayla bir öğretmeni, bir doktorla bir imamı, bir çocukla bir yetişkini karşılaştırınca önümüze bir yığın bilgi çıkacaktır. Derslerimizde bunların yetişmesine yönelik çalışmaları, bu çalışmalarda uygulanacak yöntemleri elimizden geldiğince inceleyeceğiz. Ne yazık ki, bu dersin hazırlanmış bir kitabı yoktur. Belli konularda yardımcı kitaplar olmakla birlikte bizim güvenimiz kendimize olacaktır. Yardımcı kitapları okuyup geçeceğiz ama öğrendiklerimizi uygulayacağız. Bu nedenle yapacağımız konuşmalar, okuduğumuz yazıları(;kitap, dergi, gazete) not edeceğiz. İşte bu notlar bizim kitabımızı oluşturacaktır. !” Müdür Bey, bir bellek ödevi verdi. Köylerimizden iki aile seçeceğiz, birinci saygınlığı olan bir aile öteki de saygınlığını koruyamamış bir başka aile. Ad vermeden aralarındaki değer farklarını saptayacağız. Eksi artı değerleri belirteceğiz. Zil çalınca Müdür Bey gitti. Müdür Beyin yürüyüp gitmesini öfkesine yorduk. “Böyle sürerse, ileriki derslerde daha zorlanacağımızı konuştuk. Bir takım öneriler ortaya döküldü. “Sessiz duralım, verdiği ödevleri yapalım, gözüne girelim!” Halil Basutçu konuştu:

-Bu dediklerinizi yapmadığımız için bu azarı işittik. Şimdi bunları “Yapalım!”diyorsunuz. Önemli olan bu şimdiye dek yapılmayan davranışların neden yapılmadığı ile Müdür Beyi kızdıran davranışları hepimiz mi yapıyor yoksa içimizden bazıları mı? Önce bunu saptayalım, bunu saptadıktan sonra onlara soralım:

-Arkadaşlar sız bu huydan vaz geçecek misiniz? yoksa bu huysuzluğunuzu sürdürecek misiniz? Bir sessizlik oldu. Ben, “Aradığım yanıtları buldum!” dedim. Herkes bana baktı. Bu kez, benim bulduğum yanıtların konuştuğunuzla ilgisi yok. Huylu-Huysuz yanıtlarını buldum!” dedim. Herkes güldü. Gene dersten önceki konuşmalara dönüldü. Huylu-huysuz, huyluluk-huysuzluk. Sami Akıncı, “İkisi de aynı şey, Huylu, huysuz diye söylenmesine karşın huysuzun, huysuzluğu da bir huy olduğuna göye, huysuzu tanımlayın yeter!”dedi. Başka tanımlar yapıldı, iyi davranışlarda bulunanların iyi huy, kötü davranışlarda bulunanların huysuz olduğunu söyleyenler oldu. Konuşmalar giderek iyi-kötü tartışmasına dönüştü. . Konuşmalardan sıkılanlar işi cıvıttılar. Güzel yemek çıkarsa iyi olur sevmediğimiz yemekler için……Bir an susuldu, hiç kimse “Kötü!”demedi. Buna da bir süre gülüşüldü. Bekir Tamüçin “Arkadaşlar, Müdür Beyin verdiği ödev olarak ben bir İmamla bir doktoru karşılaştıracağım!”dedi. Bekir’in amacı besbelliydi. İsmet, ”Onu ben daha önce seçmiştim, sen başka al!”dedi. Abdullah, Yusuf Asıl, Yakup aynı konuyu seçeceğini söyleyince Mustafa Saatçı, ”İşte arkadaşlar, aramızda istediğiniz kadar huysuz var, başkasını aramayın!. Koridor nöbetçisi geldi bana, İlhan Görkey Öğretmenin beni çağırdığını söyledi. Kamber Amcamın gelmiş olabileceğini düşünerek gittim. Kimse yoktu. İlhan Görkey Öğretmen bunlar senin çoktan gelmiş olmalı neden almadın diye sorarak 4 tane mektup verdi. Önce anlayamadım, dışarı çıkınca baktım. Biri Kastamonu/Gölköyden, biri Adana/Haruniye’den biri de Samsun/Ladik’ten, biri Kayseri/Pazarören’den;sevinerek dersliğe girdim. Herkes baktı. Mektupları kaldırıp gösterdim, “Arkadaşlardan!”Yeni gelmiş gibi oldu. . “Dört mektup birden!”diyenler oldu. “Arkadaşlarla sözleşmiştik, sürekli mektuplaşacağız!”dedim. Önce Veli’nin mektubunu okudum. Kısa yazmış:

-Bu mektubum eline geçer de yanıt verirsen daha uzun yazmak isterim, diyor. Hoşuma gitti. Hemen söyledim:

-Bize Timurağa ile Sivaz Halayı’nı öğreten arkadaş. Huysuzlar belli oluverdi. İçimden güldüm, “Oh ya, Hasanoğlan’da daha mektuplaşacağımızı söyleyince, “Kimse yazmaz!”gibi huysuzca tepki gösterenler vardı. Şimdi yüzlerini ekşiterek bakıyorlar. İçimden yüzlerine “Huysuzlar!”diye bağırmak geçiyor. Gülüyorum. . Bu da Salim’den…Salim uzun yazmış. Dörtyol’a gitmişler. Atatürk’ün portakal bahçesi varmış, onu gezmişler. Atatürk’ün kardeşi Makbule Atadan’ı görmüş, konuşmuşlar. Okulunun bir resmini göndermiş. Eski ama yüksek bir bina. (*)

 

Bina resmi elimde, isteyenlere gösteriyorum. “Bizim bina ondan daha güzel!”deyip geçenler oluyor. Oysa ben, arkadaş edinmenin daha doğrusu birilerinin yapamadığını yapmış olmakla mutlu olduğumu göstermeye çalışıyorum. Bu tavrım tüm arkadaşlara değil, birkaç kalın kafalı için. Bunlar, her gün öğretmenlerden zılgıt yedikleri halde bir türlü değersizliklerini anlamayanlar. Nedense ben onlara, ilk günden beri bir ders vermek istiyorum. Tek tek bu dersi aldılar da birlikte olunca kendilerini gene unutuyorlar. Öğle yemeğine oldukça neşesiz gittik. Esinti yok ama hava serin, yemekten sonra toplu çalışma olacağı besbelli. İlhan Görkey Öğretmen geldi, öğretmenleri selamladıktan sonra dersliklerde toplanılacağını, gelecek öğretmenlerin açıklayacağı işlerde çalışılacağını söyleyip oturdu. Öğretmenler masalarına dikkatli bakınca İrfan Evren Öğretmeni gördüm, “Gelmiş!”dedim. Arkadaşlar sordu “Kim gelmiş? ”İrfan Öğretmen, neredeyse elle gösterecektim. Halil güldü, ”Eeee, senin saltanatın bitti!”dedi. Atölyeyi beklediğimi anımsatmıştı. Ben, ”Tam tersine benim saltanatım asıl şimdi başlayacak!”dedim. Anlattın, ”Şimdiye dek eğreti olarak atölyede bekliyordum, bundan sonra İrfan Öğretmenin desteğiyle daha rahat olacağım!”İrfan Öğretmenin kaç gündür neden olmadığı soruldu. Tam kimse bilmiyormuş. Namık Öğretmen özel işleri için izinli demişti. Özel izin niçin alınır? Bekardı, evlenmek için, olabilir;hastası olabilir. Yemek süresince bu konuşuldu. Yeni marangozluk öğretmeninden söz edilmişti, geldi gelecek o da bir türlü gelmedi. Derslikte bekleşirken Namık Öğretmen geldi, gülerek, ”Ben de sizi dışarda bekliyordum, neyse buldum!”dedikten sonra bana, ”İrfan Öğretmen geldi, git görüş kendisiyle, derken elini umuzuna doğru atarak baş parmağıyla kapıyı gösterdi. Kalkıp atölyeye gittim. Uzunca bir süre bekledim, İrfan Öğretmen gelmedi. Yanlış anladığımı düşünerek öğretmenler odasına gittim. İrfan Öğretmen Nazmi Aybar Öğretmene birşeyler anlatıyordu, beni görünce elini kaldırarak “Bir dakina sonra geliyorum!”dedi. Ben gene atölyeye döndüm. Az sonra öğretmen geldi. Okulun açılacağı günlerde Askerlik Şubesinden aramışlar, tecil işinde bir aksaklık olmuş, o nedenle bağlı bulunduğu şubeye gitmiş. ”Gitmişken birkaç gün de izin kullandım!”dedi hemen sözü Hasanoğlan’daki çalışmalarımıza götürdü, Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmmenin övgülerini söyledi. ”Ali biraz dar canlıdır, onunla geçinmek zordur ama o zor aşılırsa Ali vazgeçilmez bir insan olur. İşte siz bunu yaptınız, o bunu her mektubunda uzun uzun anlatıyor. !”dedi. Yeni bir arkadaş gelecek, daha doğrusu geldi görüştük, evini getirmek üzere gitti. Sanırım bugün yarın gelir. Gelsin, işbölümü yapacağız, siz gene benimleçalışacaksınız, eskiden olduğu gibi. Şimdi birkaç ay küçük işler yapacağız, yeni programlar gereği bunlar temrin niteliğindeki işler olacak. İlerde de gene inşaatlarımız olacak. Bunlar geçmiş işlere göre küçük çapta sayılır. Artık büyük işler yok diyebiliriz. Yaptıklarımızı daha titizlikle kendimiz için yapacağız!” Öğretemen sözünü bitirememişti Nazmi Öğretmen geldi. bana “İbrahim, öğretmenini almak zorundayım, biz bir yere gidiyoruz, arabamız geldi, konuşmanızı sonra yaparsınız!”dedi. Gülerek gittiler. Öğretmenin arklasından baktım. Sevincim birden kedere döndü. İrfan Öğretmen güzel sözler söyledi ama sanki sözleri hep geçmişte kalan güzel günlerin bittiğini duyurmak için söylemişti. Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen iyi çalışığımızdan söz etmiş. Ne zaman geçen yıl, burada iyi çalışmışız, ne zaman geçen yıllar. Artık büyük işler yapmayacakmışız. Burnum sızladı, ağlayacak gibi oldum. İrfan Öğretmeni Askerlik Şubesinden çağırmışlar;belki bir daha çağıracaklar. Geldiğimizden beri zaten yoktu. Bir gün gene olmayacak.

 

İrfan Evren Öğretmen

 

Dışarı çıktım. Çevreden sesler geliyor. Görenler, “Boş geziyor!”diyecekler. Geri döndüm akordiyonu alıp çok hafif parmak çalışmaları yaptım. Kalkıp kapının arkasına takoz dayadım. “Neden kapattın ? ”diyen olursa, “Çıkarken hızlı kapatılınca düşmüş, ben kapatmadım!”diyeceğim. Öğleden önce mektupları alınca ne denli sevindimse şimdi bu sevinçler uçup gitmiş gibi. Oysa öğretmen geldi, çalışacağını söyledi. “ben şimdi neden üzgünüm? ”Bir süre uyuklar gibi durdum. Mektupların yanıtlarını tasarlamaya başladım. Salim’e yanıtım hazır. Okul resmi var. Atatürk’ün Alpullu’daki evini, bahçedeki gülleri anlatacağım. . Veli Dalak fazla bir şey istemiyor. Öğrettiği oyunları oynadığımızı söyleyip Hasanoğlan’dan çok geç döndüğümüzü iki yıllık tatilimizi de yaptığımızı, bu nedenle mektubunu yeni aldığımı anlatacağım. Enis Hasanoğlan’dan dönüşte Eskişehir/Çifteler’e uğramışlar orasını anlatmiş. Ben de ona bizim dönüşümüzü, Arifiye’ye uğradığımı anlatacağım. Kastamonu/Gölköylü Hasan, çok sevdiği müdürümüz Mehmet Tuğrul’un ayrılışına üzülmüş, onu soruyor. Olayın doğrusunu arkadaşıma anlatacağım. Belki Hasan memnun kalmayacak, belki de kızıp bir daha yazmayacak. Böyle yaparsa bir mektup daha yazarım gene susarsa, adını silerim. Samsun/Ladik Enis’ten aynı zamanda Fikret Madaralı Öğretmenin Çukurbük köyünü soracağım. O köyden okullarında öğrenci varsa o öğrenciyle de mektuplaşacağım. Umarım Balıkesir/Savaştepeli arkadaş gibi olmaz. Savaştepeli arkadaşla da benzer bir konu için konuşmuştum, Şamlı köyünden öğrenci soracaktı. Sormadığı gibi bir de bana akıl verdi, “Varsa bile ben oralıyım demez, verilen işi yapmak istemez!”dedi. Kendi düşümncesini başkasınınmış gibi önüme sürdü. Yani arkadaş Şamlı köyünden bile olsa, ben oralıyım demiyecekmiş. Derse benim vereceğim işi yapmak zorunda kalacakmış. Tam bir salak yaratık. Tam Fikret Madaralı Öğretmenlik, “SALAK” yaratık. Ben apaçık söyledim, “Benim ailem balkan savaşında o köyde kalmış, benim bir büyüğüm Şerife ablam orada doğmuş. O köye ilk olanak sağlanınca gideceğim. Şimdilerde nasıldır? Balıkesir’e uzaklığı ne kadardır, hangi yollardan gidilir? ” türü sorular soracaktım. Böylesi düşünen insanlar da var. Babam bizim köyde birisi için, “O doğuştan kusurludur, aklı ters çalışır!”derdi. ”Hiç tanımadığı bir insan ondan yol sorsa, kesinlikle adamı ters yöne yönlendirir!”derdi. Doğru konuşmak onu rahatsız edermiş. Benim Savaştepeli tanıdık da benzer bir tavır sergiledi. “Şamlı olsa bile söylemez. Çünkü söylerse ondan soru sorarsın, onları yanıtlamak zorunda kalır. ”Neredesin insanlık, ne olursun herkesin gönülcü üğüne biraz olsun serpil!…. Kendi kendimle konuşurken zil çaldı. Dersliğe ilk gidenlerden biri oldum. Hemen çıra istediler. Atölyeden boş döndüğüm için geri gidip almayı bir görev saydım. Boş bir boya kutusuna dizerek bir kutu çıra aldım. Arkadaşlar sevindiler. Halil Basutçu “Sözümü geri aldım, saltanatın bitmem, ş!”dedi. İrfan Öğretmenin anlattıklarını söyledim. Orhan, Harun, Salih, Yusuf, Hasan, dinlediler sevindiler. ”Okul daha sevimli oldu!”dediler. Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmenin yazdıklarına onlar da benim gibi biraz şaştılar. Oradayken bize de övücü sözler söylüyordu ama bu denli içtenlikli oluğunu pek anlayamıyorduk. Topluca mektup yazmaya karar verdik. Salt Ali Öğretmene değil Mustafa Güneri Öğretmene de teşekkür etmeyi kararlaştırdık. Mustafa Güneri Öğretmene sınıfça, Ali Yılmaz Öğretmene yalnız bizip grup. Ben, ”Sınıfça olacağa karışmam, isterseniz kendimiz için yazmaya katılırım!”deyip koşul öne sürdüm. Yarın matematik dersimiz var, defterlerimi çıkarıp çalışmaya hazırlanırken Kar kürüyenler “12 kişi okulun önünü 2 saatte temizledik!”dediler. Ben hemen onlara sordum, “Dört kişi olsaydınız kaç saat çalışacaktınız? ”dedim. Önce kafadan değişik saatler söylediler, yazarak yapmazsanız önemi olmaz, tebeşirle tahtaya yapın!”dedim. Sami Akıncı hemen baktı. Ancak ona olmaz işateri verince gülüp başını çevirdi. Kafadan buldular ama ben olmuş saymadım, yazarak, bağlantı kurarak açıklanmasını istedim. Uzun süre tartışıldı. Bu kez benzer sorular geldi. Birden matematik ilgisi uyandı. Kafa sorusu istediler, “Bir üçgenin kenar uzunluk toplamı(çevresi)90 cm. kenar uzunluk oranları: 1-3-5-olduğuna göre en kısa kenarın uzunluğu kaç cm. olur? 180 lira üç kardeş arasında paylaştırılıyor. ancak kardeşler arasındaki oran küçükten büyüğe 2-4-6- oranında değerlendiriliyor. Ortanca kardeşin payı kaç lira olur? Kafa sorusuydu ama Sami Akıncı karıştı, oyun bozuldu. Son olarak bir öykümsü soru sordum. ”Lüleburgaz Belediye sineması Pazar günü üç kez film göstermiş, sabah, öğle, akşam. Sabahki gelenleri iki katı öğlede, dört katı da akşam gelmiş. Tüm gün gelenlerin toplamı 1400. Akşam kaç kişi gelmiştir? Bu küçük şakalaşma sınıfımızın matematik düzeyini iyice ortaya döktü, beş altı arkadaş dışında denklem kurma, bilinenden yararlanıp bilinmeyeni bulmaya çalışma çabası üzüntü verecek düzeyde. Sayıların yanına harf koymanın nedenini hiç kavramamış olanlar var. “Buna a, diyelim!”deyince hemen soruluyor, ”Neden a diyoruz? Aynı arkadaşlar üç yıl önce Müzik dersinde Adem Gürçağlayan Öğretmene de sormuştu, ”Do sesine neden do, diyoruz? Adem Öğretmen önce anlamamış, sonra da “Siz benimle alay mı ediyorsunuz? diye çıkışmıştı. A, ya nasıl, A diyorsak, dağa neden dağ diyorsak bu da böyle, deyip geçmişti. Aynı sorular sürüyor. Pi sayısına neden pi, diyoruz. Oysa önemli olan pi sayısı değil, dairenin uzunluğunu ya da alanını bulmak için bilinen bir ölçek söz konusu, onu bilelim. Onu bilip denklemi çözüyorsak adı kendiliğinden benimsenmektedir. Kalem gibi, tebeşir gibi Arkadaşların ağırdan alması benim çalışma isteğimi arttırıyor. Biraz da kendimi toparlayıp şımarıklaşyorum. Yemekte önce İrfan Öğretmenden sonra da eski öğretmenlerimiz Naci İnan, Hamdi bağ, Hasan Çevik Öğretmenleri andık. Dersliğe dönünce tahtada bir bir soru. Bir dikdörtgenin eni %25 daraltılıyor, alanın değişmemesi için boyu % kaç arttırılmalıdır? Yerime oturdum bir süre bekledim. Mustafa Saatçı gitti sorunun yanına bir kocaman soru daha çizdi. Bu kez ben Sami Akıncı’ya sordum, sayısal değerleri sen mi verceksin yoksa ben mi koyacağım? Sami zayıf bir sesle “Sen koyabilirsin!”dedi. Kalktım 20 cm. 30 cm. olarak yazdım. 20X30= 600 cm2, 20’ın%25’i 15 eder. Alan değişmeyeceğine göre 15’le çarpınca 600 sayısını verecek sayı bulunur;. Bunu bulmanın en kısa yolu da 600/15’tir. yani 40 sayısıdır. 15 mX40 m=600 m2. Sami, ”Olmaz, başka bir yolla yapılmalıydı!”dedi. Güldüm, ”İstersen denklem kurarak x kullnabilirsin ama, ben buna gerek görmüyorum. Daha büyük sayılarla başlasaydım o zaman belki başka yol arardım. Başlangıçta ben değerleri kimin vereceğeini sordum, o saman sen söyleseydin. Ne var ki bu problemde hangi sayı verilse en doğru yol gene budur!”Bir sessizlik oldu. Bu kez de, istersen yarınki derste öğretmene sorabiliriz!”dedim. Boşuna konuşmuş gibi oldum, evet-hayır şeklinde bir söz çıkmadı. Ancak derslikte yalnızmışım gibi bir durum oldu. Ya da ben öyle duyumsadım. Nedense problemin tahtadaki durumuna duyulan ilgi çözülüşüne gösterilmedi. Yapmış olmanın gururuna kapılmamaya çalışırken bu kez sıkıntısını çekmek istemedim. Zil çaldı, yatakhaneye geçtik. Yatınca düşündüm, ”Yapmasamıydım? ”İyi oldu da yaptım, yapmasaydım duyarsızlık yapmış olacaktım. Sonuç ne olursa olsun bildiğimi ortaya dökeceğim. Yapamadığımı da soracağım. Mektupları anımsayıp tasarlamaları bir daha gözden geçirdim.

 

19 Şubat 1942 Perşembe.

 

Faik Bakır Öğretmen kapıda durmuş, Kalkanlar kalkmayanları hemen kaldırsın!”diye iki kez uyardı. Hazırlanmıştım, hemen çıktım. Rüzgar var, merdivenler gene kar dolmuş. Rüzgarı düşünmeyen çocuklar bağırışyor:

-Gene kar yağmış!”Oysa kar yağması falan yok, rüzgar karları savuruyor. Küçük merdivenlerin yanları tepeleme dolmuş. Yerler oldukça kayganlaşmış. Dikkatlice dürüyüp dersliğe gittim. Derslikte akşamın konusu sürüyor. 6, 8, 10 sayılarının E. K. O. K. ’ı 120’dir. Tahtada birileri çırpınıyor. Sami Akıncı tekrarlatarak buldurmaya çalışıyor. 64, 90, 140 sayılarınınE. B. O. B’i 4’ deyince baktılar. Kahvaltı zili çaldı, tebeşiri alıp tahtaya 45, 48, 54 sayılarının E. K. O. K’ını sordum. Defterime 2160 yazmıştım. Kahvaltı gittim. Kahvaltıda kış kıyamet sözleriyle çaylarımızı içtik. Kamyon geldi. Ahmet Gürsel Öğretmen “Soğuk birader diyerek yemekhaneye girdi. Şapkasını çıkardı, saçını düzeltti. Bizim arkladaşların çoğu durgunlaştı.

Derslikte olağanüstü bir sessizlik. Yazdıklasrım tahtada duruyordu. Nedense tahta silici bunu silmemiş. “Kim yazdıysa silsin!”derken öğretmen kapıdan girdi. Sözu duymuş, Silmeyin bugün de onunla başlayalım!”dedi. Tebeşiri alıp bize döndü, “Kim yazdı? ”diye sordu. Ben kalktım, arkadaşlar çalışıyordu, ben sordum ama kahvaltı zili çalınca öyle kaldı!”dedim. Öğretmen iyi ki kalmış bize konuşma olanağı sağladı!”dedi. Yanına 52. 54. 56, 22. 44. 66 sayılarını E. K. O. K olarak, aynı sayıları bu kez de E. B. O. B olarak bulalım!”dedi. Bana, ”Sen yapmışmıydın? ”diye sordu. Yaptığımı söyledim. ”Ötekilerini de bul!”dedi. Öğretmen biz çalışırken sıraların arasında gezdi. Bir ara bu kadar uzun mu? ”diye sordu. Tamamlayanları sordu, Sami Akıncı ile benden başka el kaldıran olmadı. Bana , “Eee, kalk barı kendi yazdığını yap görsünler!”dedi. E. K. O. K=2160, E. B. O. B = 9 Öğretmen oturmamı söyledi, “Sen görevini yaptın, tahtaya problem yazma hakkını kazandın!”dedi. Gülerek, “Bu duruma göre benim yazdıklarımı da herhalde sonunda ben çözeceğim!”diyerek bir süre arkadaşların yaptıklarını izledi. Bekir Temuçin başında durdu, başıyla işaret etti, gel bakayım, tahtada dene!”dedi. Bekir kalktı, birini doğru yaptı, İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen, Neredesin İsmet? Bunlar senin için oyuncak olmalı!”dedi. İsmet yaptığını söyledi, kalktı, Recep Kocaman parmak kaldırdı. Öğretmen Recep’e gördüm, sen susunca ben de sustum. Oysa ben canlanmanızı, yanlış bile olsa cevval olmanızı bekliyorum!”dedi. Recep kalkarken zil çaldı. E. K. O. K beş, E. B. O. B beş olmak üzere on problem verdi. Sayılar iki basamaklı üçer sıra olacak. Öğretmen gidince bir süre sessiz duruldu. Yavaş yavaş dırıltılar başladı. İki saat Almanca dersimiz var, boş geçiyor. Okul Müdürümüz geçmiş yıllarda “Almanca dersine ben gelmek istiyorum!”demişti, onu anımsatalım, dedim. Karşı duranlar oldu, “İşimiz mi yok, öğretmeni olan dersleri yapalım!” Bu kez de Sami Akıncı, bunu diyenlere karşı çıktı, “Bu ders konduğuna göre okumamız gerekir. Öğretmeni gelse çalışmayacak mıyız. ? ” diye sordu. Sami Akıncı’ya nedense karşı durmadılar. Zaten karşı olanlar Sami Akıncı çevresindeki birkaç kişi. Sami çıkışınca susuyorlar. Mustafa Saatçı, Fettah Biricik, Hüseyin Serin, Ali Önol. Kimi zaman duruma göre bunlara Ali Güleren’le İbrahim Ertur da katılıyor. Ancak Ders konusunda Sami onları hiç dikkate almıyor, “Çalışın kardeşim, buraya niçin geldiğinizi unutmayın!”diye payladığı bile oluyor. Almanca dersinde Orhan yanımdaki boş yere geldi. “Kaldığımız yerden başlayalım mı? ”diye sordu. Hasanoğlan’da birkaç kez karar vermiştik ama uygulayamadık. Oranın koşulları daha başkaydı. Şimdi dersliğimizde, kitaplığımız var, yeni kitap da getirtebiliriz. Çok değil Almanca dersinde birlikte çalışmaya başlayacağız. Benim 1. 2. sınıf kitaplarım duruyor. Orhan’ın da 2. sınıf kitabu duruyormuş, 2. Sınıf kitabından başladık. STÜCK EİNS Lesestück İN DEM DORF…. Doğans Vater ist ein Bauer…İkimizi de bir gülmek tuttu. Biz bu parçayı kaçıncı kez okuyoruz; gene de yabancısıyız. Orhan:

-Mein Vater ist ein Bauer-Dein Vater ist ein Bauer, diyorum da Senin de baban bir köylü, diyemiyorum. !”deyip durdu. Lügat de, da olarak auch gösteriyor. Ben auch’u kurduğum cümlenin neresine koyacağım? Birlikte karar verdik:

-Mein Vater ist ein Bauer, Dein Vater auch ist ein Bauer. Oldu mu? Bunu kimden soracağız? Güldük:

-Bunu Hasanoğlan’da Sili Ustadan sormak için didindik durduk. Burada da Alman Ahmet var, onun peşine takılalım. Onu çok denemiştik ama bir daha deneyelim. Parçayı kolayca açıkladık. Hoffe wenig und arbeite viel, das ist der kürgeste Weg zum Ziel…Sprichwort, daha önce okuyup geçtiğimiz halde uzun sdüre oyaladı. . Damit= mit ihm(mit irh, mit ihnen) derken Öğle yemeği zili çaldı. Vas bedeutet also: Haftaya deyip kalktık. Orhan, ”Olmaz!”diyerek Büyük Lügata sarıldı, Nachste Woche!. . Oldukça sevinçli yemeye koştuk. Yemekte İrfan Evren öğretmeni görünce sevindim. Yakınından geçerken, “Zil çalınca atölyeyi açıver!”dedi. Bu, atölyeye gelin, anlamında söylenmişti. Zil çalınca bizim marangozluk grubu tam olarak gittik. Öğretmen gelince hepimiz, yeni gelmiş gibi karşıladık. İrfan Öğretmen, Bir gruptuk, dağıldık iki eksiğimizle gene toplandık!”dedi. İki eksiğimiz dediği Hamdi Bağ, Naci İnan öğretmenlerdi. Az düşündüm, kendimi tutamadım “Üç eksikle!”dedim. İrfan Öğretmen, Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen için dediğimi anladı, ”Ali’yi ayrılmış saymıyorum, bir farkla, o orada biz buradayız. Belki bilmezsiniz, o hala buraya dönme umudunu yitirmedi, Genel Müdürden söz almış, yerine biri gönderilince buraya dönecekmiş. Biz sürekli mektuplaşıyoruz, sizlerden çok memnun, her mektubunda bunu yazdı!”dedi. Arkadaşlar sorular sordular. İrfan Öğretmen oturdu, bize de oturmamızı söyledi, ”Sizleri özledim, topluca görmek istiyorum, bu günü de konuşmayla geçirelim!”deyip güldü. Hasanoğlan’da yaptığımız işlerde ne güçlüklerle karşılaştığımızı sordu. “Bizim işlerle ilgili eksiklerinizi merak ediyorum, ”Şunu da öğrenseydim, bak bunu bize göstermediler!”dediğiniz bir şey oldu mu? olduysa onun üstünde duralım, o eksiklik ilerdeki işlerinizde de sizin karşınıza çıkabilir!”deyince Salih Baydemir, ”Sağolun öğretmenim oradaki işlerde hiçbir eksiğimiz çıkmadı, bilakis fazla bilgiler öğrenmiş, beceriler kazanmışız. Öteki okulların öğrencilerini görünce bunu açıkça anladık. Özellikle bizim dülgerlik konusundaki becerimize yaklaşan kimseler görmedik. Hasanoğlan’tamamlanlış olan tüm binaların çatılarını biz yaptık. Gelen ekiplerde ya Dülgerlik Bölümlerinden kimse yoktu ya da hiç beceri kazanamamışlar, biz öyle gördük!”Salih’in sözlerinde haklı yanlar vardı ama eksiklikler de bulunuyordu, ben, izin alıp düzeltme yaptım. Gelen ekiplerin ikisi dışındakiler Dülgerli-Yapıcılık diye ayrılmamışlardı. Çünkü onlar daha bir yıllık öğrenciydiler. Öteki iki ekip, Çifteler’le Kızılçullu ekiplerinde ise tamamı yapıcılık kollarından seçilmiş öğrencilerdi. Bu nedenle onlar da en ufat dülgerlik işlerinde bizden yardım istediler. Ancak yapıcılık konusunda bir değerlendirme yapılacak olsa Kızılçullu genel olarak iyi, içlerinde çok iyileri vardı. Çifteler Ekibi ya iyi seçilmemiş ya da işlere gönülden sarılmadılar. Bizim yanımıza verilen bir Çiftelerli hiçbir işe yaramadığı için(Biz çalışırken çekilip gölgelerde kitap okuyordu) grubumuzdan alınmasını istedik. O arkadaş hiçbir grupta yer bulamadı. Sonradan gelen arkadaşlarına katılarak ortalıktan çekildi. Gelen ekiplerin beton kalıplarını bile bizler yaptık. Hasanoğlan’da tüm dülgerlik işlerini bizler, (Kepirtepeliler)yaptık. Öğretmen gülerek, ”Ali Yılmaz, bunları hep yazdı, kimi mektuplarını ben Müdür Beye de okudum, sizi uzaktan izledik. Böyle olmanızı da istiyorduk daha doğrusu bekliyorduk!”Öğretmen, bundan böyle yapacağımız çalışmaları anımsattı. Gelecek ödenek durumuna göre plan uygulanacağını, eskisi kadar çok inşaat yapılmayacağını, bundan böyle işlerin daha çok nitelik açısından ele alınacağını anlattı. Bizim sınıfın haftada iki yarım gün dülgerlik, bir yarım gün marangozluk bir yarım gün de yapıcık çalışmaları yapacağımızı anlattı. “Bu anlattıklarım, okulumuzun geleceğe yönelik tasarılarıdır, açıklayıcı bilgiler geldikçe biz de onlara uyacağız!”dedi. Öğretmen saatine baktı. ”Biraz zamanımız var, burasını çalışacak şekle sokalım. Öteki gruplar gelince bizim düzenimize uysunlar. Yeni bir arkadaş gelmek üzere umarım o da bizim düzenimize uyar, atölyemiz karmaşadan kurtulur!”dedi. İstediklerini sıra ile yaptık. Bana, ”Makineleri yalnız sen kullanacaksın. Bir süre böyle sürdüreceğiz, ilerde, gelecek arkadaşın durumuna göre, onun da düşüncesini alarak bir başka şekil düşünüz!”dedi. Öğretmen zili beklemeden ayrıldı. Biz bir süre oturup aramızda konuştuk. İrfan Öğretmende büyük bir değişiklik var. Tavırları, sözleri daha yaşlı insanlar gibi. Oysa geçen yıllar her sözü bize şaka gibi geliyordu. Nedenlerini düşündük. Harun Özçelik bizi uyardı, “O zaman Naci İnan, Hamdi Bağ öğretmenler vardı. Onlar şaka sözleri üzerinde anlaşmış işleri, ilişkşileri öyle sürdürüyordu. İrfan Öğretmen de onlara uydu. Şimdi yalnız kalmış durumda. Yalnız olarak onların ortak sürdürdüğü durumu süzdüremez. Ayrıca bir yıl aradan sonra daha yeni karşılaştık;önümüzdeki günlerde gene eski durumuna dönebilir. Arkadaşlar konuşurken akordiyorunu çıkardım, ben çalıştım onlar dinlediler. Salih Baydemir dayanamadı, bir çok kez söylediği sözü sonunda bir daha söyledi: ”Vay canına, bir derslikte şamata yaparken geldin burada soğuk sıcak demedin çalıştın, bizden farklı bir gelişme gösterdin; biz de ağzımızı açık bakıyoruz!”dedi. Yusuf kalktı Harmandalı oynadı. neşeli bir durumda dersliğe döndük. Derslikte İsmet, şaka olduğu besbelli ama söyleyince üzüldüm, “Askerlik Dersi öğretmeni değişmemiş!”dedi. Bana takılanlar oldu, “Seni gene çavuş yapar!” Hem bu sözden hoşlanmıyorum hem de bu tür işlerden. Ses çıkarmadım ama aklıma geldi, gidip İlhan Görkey Öğretmenden sordum. İlhan Görkey Öğretmen, ”Tümenden öğretmen istedik ama henüz bir yanıtm verilmedi, sanırım dersiniz bir süre boş geçecek!”dedi. Dersliğr dönünce belli etmedim, “Dilerim aynı binbaşı gelir, ona iyi alışmıştım, gelirse çok mutlu olacağım!”dedim. Ne var ki bu kez demin bana takılanlar, Mehmet Yücel’in geçen gün söylediği sözü tekrarladılar:

-Binbaşı yarbay olup gitmiştir. Bu kez de ben, ”Gitsin, giderken o, yerine geleceğe beni koruması için tembihte bulunmuştur. İnsanlar vefalıdır, ben bu konuda şanslıyımdır, !dedim. Bir sessizlik oldu. Askerlik derslerini izleyen iki saatimiz boş. Bunu konu eden oldu. Ona da Sami Akıncı bir kulp taktı; “O saatlere Müdür Bey gelecek, yeni emirlere göre Çevre İncelemeleri dersi yapılacakmış!”dedi. Arkadaşlar buna iyice bozuldular. “Ne demek çevre incelemesi? diye yüksek sesle konuşan oldu. Çevre okulların durumu, köylerin, öğrencilerin durumu yakından görülecekmiş. İki yıl sonra çalışmaya başlayacağımız okulları şimdiden öğrenecekmişiz. Tartışma sürerken İlhan Görkey Öğretmen geldi. İsmet'le bana baktı, gülümseyerek, “Boylarınız ölçülmüştür, hanginizin boyu büyük? ”diye sordu. İsmet, “Dayım bir santim uzun!”deyince, “Acele et yetiş!”dedi. Önünde kitap olanlarla ilgilendi. Bir kaç arkadaş öyle oturuyordu. Onlara bu saatlerde kitap okumaları gerektiğini, bu yapılmazsa okul yönetiminin buna çare arayacağını, Okul Yönetiminden önce buna bizim kendimizin bir çare düşünmemizi önerdi. Sami Akıncı “Belli tarihlerde belli kitaplar verilsin, özetler istensin!”dedi. Bu öneriye karşı olanlar çıktı, ”Kitap özetlerini kim değerlendirecek? diye soranlar oldu. İlhan Görkey Öğretmen, ”Biz bu konuda biraz geri kaldık, Hasanoğlan’a göç, geri dönüş, bizim programlarınmızı aksattı. Bu konuda düzen kurmuş benzer okullara yazılar yazdık. Onların uygulamalarından esinlenerek bir de bir yol tutacağız!”dedi. Derin bir sessizlik oldu. İlhan Görkey Öğretmen gidince “Of, pufların yanında, kaçmak yok arkadaşlar, diyenler de oldu. Yemek zili çalınca bir süre kimse yerinden kalkmadı. Sami sessizliği bozdu. Arkasından birer ikişer çıkıldı. İsmet geldi boynuma sarıldı, “Dayı ben öyle söyledim ama galiba sana yetiştim!”dedi. Mehmet yücel İsmet’e takıldı, “Sahtekar, kimi kandırıyorsun? Ökçelerin kalkık, görmüyor muyuz sanki? deyince Mehmet Yücel’le İsmet Yanar tartışması daldan dala atlayarak yemek boyunca sürdü. Çalışma saatinde Ahmet Gürsel Öğretmen yerine Namık Ergin Öğretmen geldi. Namık Öğretmen her zaman konuşup sorunlarımızı dinliyordu. Bu kez geldi, öğretmen masasına haritalar açıp dakikalarca onlara baktı, çizgi. Zaman zaman kaşlarını kaldırarak içinden konuştu. Zil çalınca da haritaları toplayıp, ” “yi Geceler!”deyip ayrıldı. Ben uzağında olduğum için iyi görememiştim, sordum, “Ne haritasıydı onlar? ”Yakındakiler harita olmadığını, alan planları olduğunu, büyük bir alan içine bina planı yerleştirdiğini söylediler. Konuşmalar yavaş yavaş okumaya doğru kaymaya başladı, . Ahmet Güner, Emrullah Öztürk, Ali Güleren, Ali Önol kitap soruşturmaya başladı. . Yatarken düşündüm, ben okula geleli kaç ktap okudum, kaç kitap özeti çıkardım. Kitap özeti bir yana doğru dürüst bir kitap okumayan var. Yapılan bir tartışmada iki arkadaşın “Okudum!”dediği kitapları, Fikret Madaralı öğretmenin derslikle, Lüleburgaz okulu bahçesinde okuduğu kitaplar olduğunu gülerek saptadık. Küçük Paşa, Çıkrıklar Durunca, Kuyucaklı Yusuf. Okuma kitabında okuduğumuz Kargalar, Kefil, Forsa parçalarını kitap diye sayanlar da çıktı. Bu arada aklıma geldi. Okuduğum kitapların tüm bir listesini çıkaracağım. Hepsini anımsar gibiyim ama, yanılmış olabileceğim olasılığı var. En iyisi cumartesi ya da pazartesi rahat olduğum bir zamanda notlarıma da bakarak kitapların adlarını yazmak. Yakında okudukları, 1. Harp ve Sulh, 2. Sefiller, 3. Kırmızı ve Siyah, 4. İki Şehrin Hikayesi, 5. Thais, 6. Açlık, 7. Izlanda Balıkçısı, 8. Pequinler Adası, 8 . Germinal, 9. Madam Bovary, 10. Goriot Baba, 11. Eugenie Grandet, 12i İki Yeni Gelinin Hatıraları, 13. Dorian Gray’in Portresi, 14. Sinekli Bakkal, 15. Mai ile Siyah, 16. Aşk-ı Memnu, 17. Araba Sevdası, 18. Üç Silahşöeler, 19 . Monte Kristo, 20. Dost Toprak, 21. Ana, 22. Sarı Esirler (Pearl Buck) 23. Benim Üniversitelerim, 24. Ana(M. Gorki), 25. 80 Günde Devri Alem, 26. Deniz Altında Yirmi bin Fersah, 27 Akdeniz, 28 . PastoralSenfoni, 29. ÇalıKuşu, 30. G erminal, 31. Roman, Öğretmenle okuduklarımız: 32, Yaban, 33. Kuyucaklı Yusuf, 34. Çıkrıklar Durunca, 35. Küçük Paşa, 36 . Vilhelm Tell, 37 Cıhan Şampiyomları, 38…Deyrilen Kazan, 39. Bu Toprağın Kızları, 40. Maske, Daha olacak ama anımsayamadım. Ayrıca Ömer Seyfettin’in tüm öyku kitaplarını, Sait Faik Abasıyanık’ın Semaver, Oscar Wilde’in Küçük Prens’ini okudum. . Küçük Prens’teki öyküleri anımsadım. Güzel anlatılıyor ama hepsi de acıklı. Hepsi demek biraz abartılı olacak, örneğin Bencil Dev çocuklar açısından oldukça sevimli sayılabilir. Değirmenciyi anımsamaya çalışırken uyudum.

 

20 Şubat 1942 Cuma. .

 

Türkçe ödevlerinden söz edilirken uyandım. İyi ki akşam okuduğum kitapların bazılarını anımsamışım. Belki de bugün öğretmen kitaptan söz edecektir. Kimseye bir şey demeden aklımdan rahat anlatabileceklerimi öne çıkardım. Maksim Gorki’nin Ana’sını, Penquenler Adası’nı, Izlanda Balıkçısı'nı, Thais’ı, Madam Bovari’yi, Kırmızı ve Siyah’ı, Sefilleri, Harp ve Sulh’ Açlık’ı, Akdeniz’i, Balzak’ın üç kitabını da anlatabilirim. Germinal’ deki olayı da anlatabilirim ama oradaki savaşın özünü anlayamadım. İki Şehrin Hikayesi ile Sefiller’lerdeki kavgaları da tam anladığımı sanmıyorum. Monte Kristo ile Üç Silahşörleri’in ancak bölüm bölüm anınsayabiliyorum. Olaylar arasında pek bağlantı kuramıyorum. .

Öğretmenler geldi ama kahvaltıya Fikret Madaralı Öğretmen katılmadı. “Gelmedi fısıltıları olduysa da, bunlar geçersiz olasılıklar. Çünkü Fikret Öğretmen çoğu kez kahvaltılara katılmamaktadır. Ben geldiğini düşünerek sevinenlere katılmadım. Zil çalınca zaten öğretmen İlhan Görkey Öğretmenin odasından çıkıp Hasan Üner’i çağırdı. Buna da sevindim, çünkü Hasan kitap işlerine bakıyor. Yerime oturdum. Aklımca kurnazlıklar kurmaya başladım. “Öğretmenin ilgisini çekip konuyu kitaba nasıl çevirebilirim? ”Doğru dürüst bir plan hazırlayamadan, öğretmen dersliğe girdi. Arkasından gelen Hasan ince bir kitabı öğretmene uzattı. Öğretmen aldığı kitabı bize çevirdi, Sarıya yakın renkte bir kitap yeni çıkmış, Gramer yazıyor. Öğretmen Yabancı dili bırakmış gibisiniz ama belki ilerde gene başlarsınız. Bunu da düşünerek haftanın bu gününde zaman zaman dilimizin önemli bilgilerini tekrarlayacağız. Kitabın basılma amacını okudu. “Bunun üstüne söyleyecek fazla sözüm yok, güzel dilimizin kurallarını öğrenip doğru konuşmak zorundayız!”dedi. Geçen yıl bıraktığımız yerden başladı. Sözcük türlerini örneklerle anımsattı. Arada arkadaşlara tekrarlattı. Nasılsa arkadaşlar cok canlandılar biraz kargaşaya dönüşnüş olsa bile konuşmalara herkes katılınca öğretmen de yumuşak davrandı. Tahtaya kalkan arkadaşlar da biraz rastlantısal bile olsa doğruya yanıt verdiler. Toplu konuşmalar uzayınca üzülmeye başladım. Bir yandan da baskın şeklinde yakalanmayayım diye konuşmaları izledim. İyi ki öyle yapmışım, öğretmen birden beni tahtaya çağırdı, Sözcük türlerini yazdırdı. Bileşik fiilleri sordu, Özel bileşik fiilleri, yardımcı fiilleri anlattım, örnekler istedi, hepsini yanıtladım. Bu kez bana “Sen bunları nereden öğrendin? ”dedi. Ben. “Hasanoğlan'da dersler kaldırılınca, işler arasında bolca zamanımız oluyordu. Orhan arkadaşımla Almanca çalışmaya karar verdik. Almanca, Datif, Akkuzatif, Genitif, Nominatif, Perfekt, Aktif, Passif bilinmezlerini çözmeye çalışırken bunları, kendi dilimizde de iyi bilmediğimi anladım, oturdum çalıştım!”Öğretmen, Sami Akıncı’ya sordu, Sami de benim gibi çalışırken öğrendiğini söyleyince öğretmen, arkadaşlara dönerek “Ee, çocuklar kendinizi savunacak bir nedeniniz yok. Bunları evdeki analarınız, tarladaki babalarınızın bile bilmesi gerekir. . Bu sözlerin adı onemli değil işlevi önemli. Arkadaşlarınız bunları işlevinden yakalamış. Konuşurken. yapıyorum, yaptırıyorum, yaptırılmış, yatpırılacak, geldim, getirildi, sözlerini her gün kullanıyoruz. Bunlar neden böyle şekil değiştiriyor diye sorsanız. İşte size öğrenmek zorunda olduğunuz bir konu. Yemek yedim, dediğin gibi, yemek yendi, ya da yemek yenildi, öğle yemeği bugün saat 15’de yedirildi ya da annesi çocuğa mama yedirdi, çocuğa zorla mama yedirtti, geldi, gelindi, getirildi, getirtildi sözlerini kullandığınıza göre bunların bir kuralı olacağını düşünüp çözmeye çalışmalısınız. Biraz ilgi, biraz çaba örneklerini gördüğünüz gibi başarı getirecektir. Zil çalınca Fikret Madaralı Öğretmen Sami Akıncı ile ikimize bakarak, “Eeeeee! Diye ünlemini uzattıktan soran:

-Zamanınız olursa arkadaşlarınıza biraz yardımcı olun barı!deyip ayrıldı. Öğretmenin övücü sözlerinden çok etkilenmedim. Defterimi çıkarıp örnekleri bir daha gözden geçirdim. Öğretmenin kullandığı “Kullanmak” sözü ilgimi çekti. Kullanmak, sallanmak, çullanmak, yellenmek, uçlanmak, Yollanmak, döllenmek, ellenmek, dillenmek, söylenmek, evlenmek sözleri arasında hem benzerlik var hem de yapılışları farklı. Sallamak-ellemek-yollamak-döllemek-çullamakBunların farklarını nasıl bulacağım? Kul, adına mak ekini uydurmak için lan takılmış. Sal adına mak ekini lan takılmış. Ötekiler de böyle lan eki bunları eyleme dönüştürmüş, görüyorum ama böyle bir kuralı sanırım duymadım. Öğretmenin öteki eylemleri açık. Geldi, birisinin geşmişte geldiğini biliyoruz. 3. kişi, konuştuğumuz zamandan önce gelmiştir. ”Di’li geçmiş. Gelindi, gelen belli değildir. İn eki almış, gelme eylemi belirsiz kişilere döndürülmüştür. Getirildi, gene di’li geçmiş ama işi yapan bir başkasıdır. Birisi, bir başkasını getirmiştir. İl eki eklenmiştir. Kimi zaman il kimi zaman da in ekleriyle bu tür eylemler türetilmektedir. Örnekler seçip yeri gelince bu konuyu bir daha tekrarlamakta yarar görüyorum. Nöbetçiler yemekhaneyi hazırladı, Yemekhane nöbetçiler tarafından hazırlandı. Marangozluk atölyesin inmek üzere hazırlanıldı. Birincide “n” ikincide “ıl” eklendi. ”n” eki yemekhanenin birileri tarafından hazırlandığı anlatılıyor, ikincide ise öznenin ya da öznelerin hazırlandığı anlaşılmaktadır. Ancak bunun bir kuralı var, bu kuralı tam çıkaramadım. Arkadaşlar, “Yemek zili çaldı!”deyince üç ders boyu bunlarla uğraştığıma ben de şaşırdım. Arkadaşların pek sevmediği mercimek çorbasıyla karşılaştık. Mercimek çorbası bulgur pilavı küçük birer portakal. Portakallarları masadan masaya atanlar oldu. Öğretmenler masasından sesler geldi. Selçuk Öğretmen sinirli sinirli söylenerek kalktı. Bizim masaya dek geldi. ”Bu mevsimde portakal bulmuşsunuz, oynuyorsunuz. Küçük ama tatlı, bir deneyin!”dedi. Bizim masalardan atılma olmadı. Mehmet Yücel öğretmene “Sevmediklerinden değil öğretmenin yuvarlak oluşu çocukluklarını anımsattı ondandır. Sevmediklerini atacak olsalar mercimek çorbalarını dökerlerdi!”deyince Selçuk Öğretmen Mehmet Yücel’e, ”Mehmet, şakanın sırası değil, yakın zamanda daha büyük kısıtlamalarla karşı karşıya kalacağımız söyleniyor, kendimizi ona hazırlayalım!”dedi. Arkadaşlar, “Biz hazırız öğretmenim!”dediler. Selçuk Öğretmen “Hep öyleyiz, başka da bir çaremiz yok zaten!”dedi.

Öğleden sonra hava gene kara döndü. Çiselti gibi atıştırmasına karşın hava iyice karardı. Sınıfların dersliklerde oturması, derslik çalışması yapmaları duyuruldu. Ben, ”Çıra getirmeye gidiyorum!”deyip atölyeye gittim. Önemli bir durum olursa Hasan Üner beni çağıracak. Uzun süre akordiyon çaldım. Oldukça uzun süren bir ara vermiştim. Bu süreçte kaybettiklerimi kazanmaya çalışıyorum. Unuttuğum parçaları gene ezberledim;oynanacak oyunların melodilerini iyice pişirdim. Schubert, Toselli serenadları, Tamburini, marşları ne zaman olsa çalabilecek düzeye çıkardım. Bu konuda oldukça güvenim arttı. İyimserim. Sıkılınca bir demet çam kırığıyla dersliğe gittim. Arkadaşlar mercimek çorbası şamatası yapıyor. Sabahleyin takıldığım eylemlere örnek tümceler aradım. Örnek tümceler içinde kullanırsam hem daha kolay kavrarırım, hem de Fikret Madaralı Öğretmen çalıştığıma daha güvenle inanır. Falih Rıfkı Atay’ın Romanı elimdeydi, örnekleri ondan aradım. Bakmak=baktırmak, Roman-64. Sayfa2. parağraf sonu “İnsanı kağıda baktırmayacak kadar alımlı surat da olmalı!”Ağlamış=ağlatılmış “Roman- onsekizinci satır: ”Kimbilir kaç saat ağlatılmıştır. Ağlamak-ağlatılmak…”tıl” eki…Aynı kitap aynı sayfa son parağraf, Boyamak=boyanmak: Ağlamak=ağlatılmak…Tekrar boyanmak lazım. . Boşamak=boşanmak. . Tutmak=tutturmak=Tutturabilmek. -Tutturmakla bilmek birleşmiş. Tutturabilmek…Hem çatı değişmiş hem de bileşik şekle girmiş. . ”İki saniye süren tatlı bakışını tutturabilmek…. Yusuf’la Ahmet Güner geldi, sırama sıkıştılar. Oyunları konuştuk. İkisi de oynamak için can atıyor. Ne var ki, dışarda kar gece boyu sürerse yarın gene kürüme işiyle uğraşacağız. Havalar açılmadan oyunlara başlamamız olanaksız. Üzüldüm, ikisinin de elinde 15-20 kişilik listeler var, kesin söz vermişler, ”Gel!” demeyi bekliyormuşlar. “Ben hazırım!”dedim.

Akşam yemeğinde de etli nohutla bulgur pilavı yedik. Nazmi Aybar Öğretmen yalnız oturdu, besbelli o nöbetçi. Hasan Üner bana zor bir kitap vereceğini söyledi, Basubadel mevt. “Beş tane mektup yazacağım, sonra alayım!”dedim. Kitap Hasan’ın sırasında duruyormuş, “Ne zaman istersen!”diyerek zaman sınırlaması getirmedi. Fikret Madaralı Öğretmen okuma ölçüsü olarak kesin bir sayi vermedi ama “Her yıla 10 kitap düşecek şekilde bir pragram yapılabilir!okulu bitirdiğinixde buradan 50 kitap tanıyarak çıkabilirsiniz! gemişti. O sayıya şimdiden yaklaştığıma seviniyorum.

 

21 Şubat 1942 Cumartesi. .

 

Bu sabahın konusu ben. Kimi arkadaşlar şaka olsun diye takılıyor. Ancak içlerinde birkaçı konuşulanlar gerçek olsun istiyor. Yüzleri gülüyor ama gözlerinden içlerinde fesat olduğu belli oluyor. Askerlik dersimize gene eski öğretmenimiz Yaşar Binbaşı gelsinmiş. (Yaşar Cindoruk)Her şeye karşın iyiymiş, hiç birimizi kırmamış falan filan. Oysa Yaşar binbaşı sayılı günler geldiği derslerde hepimizi yerin dibine batırdı, en ağır sözleri söyledi. Bana değil, “O gelsin!” diyenlere daha fazlasını söyledi. Beni, benim kabahatimden dolayı payladı ama sonunda kendi dersi için sınıf çasvuşu yaptı. O gelse benim çavuşluk gene sürecek, bunu biliyorum. Öyleyken ben gelmesini istemiyorum. Ancak gelirse de üzülmeyeceğim. İsmet takılmak için bana, “Dayı senin Binbaşı gelecek!”diyor. Bir şey bildiğinden değil salt bana takılmak için. Böyle diyorum ama ben kesinlikle Yaşar Binbaşının gelmiyeceğini düşünüyorum. Geçtiğimiz bir yılda askerler çok yer değiştirdi, o neden yerinde kalsın? Zaten biz Hasanoğlan’a gitmeden önceki yıl ancak iki kez derse gelmişti. Öteki derslere sürekli üsteğmenler geldi. Gene de Yaşar Binbaşı gelirse üzülecek değilim. Eğer benim çavuşluğumu sürdürürse elimden geldiğince dikkatli davranıp, mahcup olmayacağım. Bunları konuşarak kahvaltıya gittik. Esinti var, çukur yerler silme dolmuş. Kara üzüldüm ama Binbaşı ya da yerine birinin gelmeyeceğine de iyice inandım. Bu havada üsteğmen de gelmez. Çünkü bildiğim kadarıyla üsteğmenler motosikletle gelir. Bu havada da motosikletle kimse yola çıkmaz. Sayılı çorbalarımızdan birini yedik. Mercimek çorbası, mercimekliği bir yana oldukça soğuktu. Ben bile bir süre yakındım. Öğretmen olarak da hiç kimse gelmedi. Özellikle 8. sınıfların masalarından oldukça yüksek sesle konuşanlar oldu. İlhan Görkey gelseydi sanırım azıcık şaşıracaktı. Üşümüş olarak dersliğe döndük. Arkadaşlar pencerelerde, asfaltı gözlüyorlar. Mehmet Yücel birilerine çıkıştı:

-Oturun yerlerinize, yollara ne bakıyorsunuz, bir beklediğiniz mi var? ”deyip güldü. Tam bu sıra okulun kamyonu geldi, gelen öğretmenleri saydılar, içlerinde subay yok. “Dersimiz boş!”diye sevinenler oldu. Bu kez ben, “Askerlik Dersi kar kürümekten daha mı zor geliyor!”diye sordum. Arif Kalkan da bana sordu, “Sen bunu kime soruyorsun? Askerlik dersini istemeyenler zaten kar kümereye de çıkmamaktadır!”Arif Kalkan’ın sözünden bir kaç kişi birden alındı. “Sen mi kürüyorsun karları ? ”Konuşmaların üstüne Namık Ergin Öğretmen geldi. Konuşmaları duymuş, “Hanginizin daha çok kar kürüdüğünü doğrusu ben de merak etmeye başladım. Geçmiş geçmiştir, bugün bir yarış yapalım, sıcağı sıcağına kimin kazandığını görelim!”dedi. Hepimiz sustuk. Namık Öğretmen kışın özelliklerinden söz etti. Bu yılın özelliklle hem uzun sürdüğünü hem de bol kar yağdığını anlattı. “Geçen yılı anımsarsanız bu denli kar yağmamıştı!”dedi. Tam bu sıra dışarda kar lapa lapa yağmaya başladı. Namık Öğretmen gülerek, “Ben size şaka yapmak istedim herhalde, bu karda da kar kürünmez, bir süre bekleyelim!”dedi, gitti. Öğretmen gidince arkadaşlar kapıyı kapattılar. İsmet bir öneride bulundu:

-Çıt çıkarmadan oturalım, bizim burada olduğumuzdan haberleri bile olmasın, böylece bizi anımsamazlar, başka bir işi için de aramazlar!Herkes söz verdi, derin bir sessizlik içinde bir süre oturuldu. Sessizlik işime geldi, Hasan’dan benim için ayırdığı kitabı alıp okumaya başladım. Basübadelmevt. Tolstoy…. Hasan, ”Öğretmenlerin çok okuduğu kitaplardan biri de bu!”deyince ben de heveslendim. Harp ve Sulh kitabında yazar çok varlıklı insanların savaşta oldukça perişan olduklarını anlatmıştı. Toprak sahibi Piyotr ile bir de sonradan onun karısı olan güzel Nataşa ile Prens Andre’nin küçük oğlu Anduruşka kalmıştı. Bakalım bu kitapta nasıl sürecek? İlgiyle birinci bölümü okudum. Önce kısa bir bilgi bölümü geçti. Arkasından hapishanede bir gün anlatılmaya başlandı. Tutuklulardan üçü 28 Nisan günü Jüri önüne çıkacakmış. Jüriye çıkacaklardan biri bayan Maslova. Maslova adam öldürmek suçu ile tutuklanmış. Büyük jüri tarafından dinlenecek, jüri tarafından da suçlu bulunuırsa sürgüne gönderilecek. Bu tür sürgünlük o günün Rusya’sında ölümle bir tutuluyormuş. Bayan Maslova genç, yanındakilere göre güzeldir. Bu nedenle çevresindekiler kendisiyle ilgilenmektetir. Bunların bir bölümü genç kadına takılmak için bir bölümü de kıskançlıklarından onun adını sık sık anmaktadırlar. İşte bu bölümde bu durum apaçık görülmektedir. Bayan Maslova, gerçekte suçlu olmadığına inanmakta, adil mahkemeler önünde suçsuzluğunu kanıtlayacağını düşünmektedir. Kısacası yaşamın çok acılarına katlanmış bayan Maslova, bu sü rgünden kurtulacağı umudunu yitirmemiştir. Birey olarak insanlara güvenmemekle birlikte kurumların, özellikle mahkemelerin adaletine güvenmektedir. Jüri önüne çıkarılmak için hapishaneden çıkınca sokakalara özlemle bakması, içinde bulunan yaşama sevincinin tükenmediğini göstermektedir. Çevresine bakışı, güvercinlerin canlılığı onun içindeki duyguları kolayca devindiriyor. Ancak o içinde bulunduğu acıklı durumu anımsayıp doyasıya tad alamadan boynunu büküp görevlilerin arasında mahkemeye gider. Ben sessiz sessiz okurken Arif Kalkan saati sordu. Saat deyince anımsadım, Bayrak Töreni zamanı gelmiş, İlhan Görkey Öğretmene gittim. Kendisi yok, Ambar Memuru Asaf Amca orada çalışıyor. O da saatine baktı, ”Törensiz Asalım!”dedi. Ben duraksadım. Güldü, “Ben söyledim, derim!”deyince bayrağı alıp kar altında sirene çektim. Dersliğe dönünce bir süre kuşkulu kuşkulu bekledim. Ekmek gelmediği için öğle yemeği bir saat geç verildi. Böylece Bayrak töreni bir sorun olmadı. Yemekten sonra “Cumartesi dinlenmesi yapıyoruz!”diye bir süre şamata yapıldı. Ancak sürekli kar atıştırması herkesi sindirdi. arkadaşlar birer ikişer kitap açıp okumaya koyuldu. Bir iki arkadaşın konuşmasına da kimse katılmadı. Romanın okuduğum bölümüne bir daha baktım. İlginç, az sayfa içine çok bilgi sıkıştırılmış. Aynı zamanda çok kişi var. Ancak bu kişiler, ana olay dışındaki kişiler, onları ayrı ayrı öğrenmek oldukça zor. Zaten çoğunun görevi belli bir yerde bitiyor. Tolstoy’un Harp ve Sulh’unda da böyleydi. Bazı kişiler bir ara ortaya çıkıyor, sonra ortalıktan çekiliyor. Sanırım bunda da öylesi olacak.

2. Bölümde Katyuşa Maslova’yı tanıyoruz. Önce Katyuşa Maslova’yı yetişmekte olan bir kız olarak tanıyoruz. Anne-baba şefkatinden yoksun, çile çekerek büyümüş olmasına karşın, sağlıklı oldukça da güzel, uyumlu bir gençtir. İki yaşlı fakat çok varlıklı bir ailede çalışmaktadır. Katyuşa Maslova aslında hizmetçi gibi çalışmakta ise de çalıştığı aile onu bebeklikten alıp yetişmesini sağladığı için bir bakıma evin bir bireyi durumundadır. Gerçekte çok acıklı bir geçmişi vardır. Annesi, babası belli olmayan bir kadındır. Katyuşa Maslova’nın anne annesi, yasak evvilikten çocuk doğurmuştur. Katyuşa Maslova’nın annesi babası belli olmayan bir çocuk olarak büyümüş, annesinin yaşamına benzer bir yaşam sürdürdüğü için o da babası belli olamyan çocuklar doğurmuştur. İşte Katyuşa Maslova bu tür doğan altı kardeşin en küçüğüdür. Doğduktan bir süre sonra annesi ölmüştür. Bir rasrantı sonucu Katyuşa Maslova’yı yanında çalıştığı aile, insancıl duygularla yardımda bulunmuş, yaşamasını kolaylaştırmıştır. Böylece Katyuşa Maslova varlıklı ailenin bir parçası gibi, gerçekte geldiği acılı yaşamdan uzaklaşmış, içinde yaşama sevinci duyabilen bir kişilik geliştirmeye başlamıştır. Güzeldir, ağır başlıdır, yanında çalıştığı insanlar kendisini sevmektedir. Çevresinde anılır bir genç kızdır. Geleneksel kurallar içinde evlenmek isteyenler çıkmaktadır. Ancak Katyuşa, değişik bir yaşam içinde olduğunun ayırdındadır. Evlilik nedeniyle böylesi rahatı bırakmak istememektedir. Kendine göre düşler kurar. Zaten o kendisini salt hitmetçi olarak düşünmez. Yaşlı ev sahipleri de Katyuşa Maslova’ya çok yakınlık duymaktadırlar. Katya olan adını Katyuşa’ya çevirmeleri, onu sıradan bir hizmetçi değil, evin bir küçük hanımı gibi görmelerindendir. O dönemlerde Rusya insanları varsıl-yoksul olarak ayrıldığında taşıdıkları adlar da buna göre söylenmektedir. İşte, yoksul katmanlarında yaygın olan Katya adı, varsılların moda adlarından sayılan Katyuşa olarak değiştirilmiştir. Katyuşa Maslova okula gitmemiştir ama içinde bulunduğu olanaklardan yararlanmış okumayı öğrenmiştir. Dikiş diker, kısacası evin tüm işlerinde becerili, güven duyulan genç bayan adayıdır. Diledikleri zaman ev sahibi yaşlı bayanlara kitap okur. Günler günleri izler Katyuşa Maslova da 16 yaşında güzel bir kız olarak insan yaşamın değişken güdüleri doğrultusunda düşler kurmaya başlar. İşte bu sıralarda Ev sahibi yaşlıların yeğenleri, henüz üniversite öğrencisi olan hem varlıklı hem de çok yakışıklı prens Dmitriy Nehludov (Dimitri Neklikof-Nehlikof da okunur. ) tatilini geçirmek için teyzelerinni yanına gelir. . Prens Dmitriy Nehludov gençtir, yakışıklıdır ama o sıralar kendini üniversite havasına kaptırmıştır. Çok varlıklıdır, hesapsız toprakları vardır. Oysa Batı aydınları Toplumsal dengeleri tartışmaktadırlar. Bunlar ya da bunlara benzer tartışmalar Prens Dmitriy Nehludov’u tatilde bile bırakmaz. Tatil bitti, genç Prens Dmitriy Nehludov gitti. Gitti ama salt kendi içinde düşler kuran Katyuşa Maslova’nin gönülcüğü yanmıştır. Onu tanıdı onu sevdi. Oysa Prens Dmitriy Nehludov en küçük bir yakınlık belirtisi bırakmamıştı. Aradan iki yıl daha geçti. Prens Dmitriy Nehludov Üniversiteyi(Subay Okulu) bitirdi, arkasından kıtaya çıktı. . O sıra Osmanlı-Rus savaşı vardı. Prens Dmitriy Nehludov savaşa giderken teyzelerine uğradı. Uzun bir tatil değil dört günlük bir kısa gürüşme için gelmişti. Geçen iki yıl Prens Dmitriy Nehludov gibi Katyuşa Maslova’yı da değiştirmişti. Prensi içten içe sevmişti ama kolay kolay teslim olmayı da aklından geçirmiyordu. Beklentinin tersine önce ilgisiz duran Prens bu kez atak davrandı Katyuşa Maslova’nın küllenen ateşli yüreğini eşeleyip alevlendirdi; zorlayarak da olsa onu elde etti. Ayrılırken de hiçbir umut vermeden cebine 100 ruble sıkıştırıp çıktı gitti. . Katyuşa Maslova için başlangıçta bir sevgi alışverişi gibi görünen olay giderek büyüdü. Hamile kalmıştı. Prens Dmitriy Nehludov yoklara karıştı. Bu Katyuşa Maslova için ayrılık değil düpedüz yüzüstü bırakılmak anlamı taşıtyordu. Durumunu açıklaması söz konusu olamazdı. Hamileliği gelişince teyzelerin yanından ayrıldı. Gençti, sağlıklıydı kendine güveni ölçüsünde akıllıydı da. Ancak içindeki ortam için bu özellikler geçerli değildi;ortamın kendi kuralları vardı, onlar geçerliydi. Katyuşa Maslova tam anlamıyla toplumun en pislik katmanına düşmekte gecikmedi. Sayısız soysuzun nazını çekti, aldatıldı, kullanıldı gene de sağlığını korudu, gençliği, sağlıklı oluşu onu ayakta tuttu”Çekirge bir atlar iki atlar herhangi bir atlayışında tututlur!”sözü örneği işte bir olayda suçlu görülüp hapishanete tıkıldı. Orta kadını olarak kullanılırken kendisine asıntılık eden bir hastanın bir başka nedenle ölümü Katyuşa Maslova’ ya yüklendi. Ölenle ilişkisi vardı. Bu iklişkiyi öne sürüp geri çekilen birileri Katyuşa Maslova’yı kullanmıştı. Onun bu tuzaktan kurtulma şansı neredeyse yok denecek durumdaydı. İşte 28 Nisan günü bu dava için jüri toplandı, Katyuşa Maslova bu juri karşısına çıktı. Aradan yıllar geçmişti. Varsıl toprak sahibi Prens Dmitriy Nehludov daha ünlü bir kişizadedir. Bu önemli jüride de üyedir. Ünlü prensi tanımıyan yoktur. Hapishane müdürü, İl’in valisi , Vali yardımcısı, jüri üyeleri, yargıçlar, savcılar Prens Dmitriy Nehlukov önünde eğilmektedirler. Mahkeme açılır, Katyuşa Maslova sorgulanır. Bu olay karşısında Prens Dmitriy Nehlukov’un içinde bir burkulma olur. Önce benzetir, olayı anımsar, giderek o olduğu kanısına varır, kendini suçlar. Mahkemeden sonra bir süre nasıl yardım edeceğini düşüğnür, kesin bir yol seçemez. O sıralar da evlenmek üzere hazırlıklar yapılmaktadır. Sözlüsünden vazgeçip Katuşya Maslova ile evlenmeye karar verir. Prens Dmitriy Nehludov bu andan sonra bildiğimiz ünlü prens Dmitriy Nehlukov’dan başka biri durumuna girmiştir. Bilgisiz, beceriksiz, kimsesiz bir birey durumuna girmiştir. Aklı fikri suçunu affettirmek, Katyuşa Maslova’nın acılarını paylaşmaktır. Çevrede herkes kendisine saygı gösterip önünde eğilirken o binbir minnetle iş görmeye çalışmakta sıradan bir yurttaş gibi işini sürsürmeye çalışmaktadır. Aynı keçingen tavırlar içinde Katyuşa Maslova’ya gider. Ne var ki amacını o bile anlatamaz. Gene de yılmaz, Katyuşa ile evlenmeyi gerçekleştirmek için gece gündüz çareler arar. Bu arada yaptığı konuşmalardan edindiği bilgilere göre Katyuşa Maslova’nın söz konusu cinayetle ilgisi olmadığını açıkça öğrenir. Yeni avukatlar tutup affettirme yolları arar. Kitabın birinci bölümünü su içer gibi okudum. Anlatılan olaylar arasında o günlerin Rusya devlet düzeninin nasıl kötü çalıştığı da öğrenmiş oldum. Yazar Tolstoy sanırım bu kitabı yazarken bu olayı anlatmaktan çok o kokuşmuş düzeni anlatmak için böyle bir olayı ele almıştır. Hapishane müdürü, yardımcısı, gardiyanlar, özellikle de avukatlar, yargıçlar, jüri üyeleri tastamam hepsi, kendi çıkarları için çalışıyor. Hiç kimsenin hakla, hukukla bir yakınlığı yok. 1. Bölümü bitirdim ama kitapta anlatılmak istenen esas fikri tam anlamadığımı sanıyorum. Yazar ara ara bilgiler veriyor. O bilgiler üzerinde durulması gerekir. Örneğin Prens Dmitriy Nehludov hapishaneleri gezerken kimi tutuklularla görüşüyor. Özellikle siyasi tutkluların durumu prens Nerhludov’un ilgisini çekiyorr. Eski tanıdığı öğretmen Vera Bogoduhovskaya’nın rahat tavırları, tanıdığı insanlar için yardımcı olmaya çalışması, hatta kendisinden çok başkaları için Prens Nehludov’tan yardım istemesine oldukça şaşırdı. Hele Katyuşa Maslova’yı yardım edilecekler arasına alması Prens Nehludov’u iyice şaşırttı. Ayrıca konuşmalar arasında iki siyasi tutuklunun birlikte sürgüne gideceklerini, gitmek üzereyken evlendiklerini, bundan da mutlu olduklarını öğrendiğinde kendi iç gerginliği için bir ilaç bulmuşça duraksadı. Varsıl aile çocuklarının da eşitlik, adalet kısacası yüzyılın gelişen toplumsal devinimlerine arka çıkmalarını sessizce izledi. O bu tür fikirlerle ilgilenmiyordu ama üniversite öğrenciliğinde bu tartışmalara katılmıştı. Bu nedenle öğretmen Vera’ya, Perersburg’a gidince kendilerine yardım yollarını arayacağına söz verdi. Prens Nehludov gibi okuyucu olarak ben de merak ettim, öğretmen Vera, Katyuşa Maslova’yı nasıl tanıdı? Öğretmen Vera toplumsal konulara gönül vermiş biri. Oysa Katyuşa Maslova düpedüz dünlük geçimini toplumun dışladığı bir yolla sağlamaktadır. Bunların buluşmaları sanırım ilginç olacaktır. Ayrıca, Prens Nehludov Katyuşa Maslova’yı kaba anlamda kirletip gitti. Bir daha da ilgilenmedi. Katyuşa Maslova da bebek için kimseye bilgi vermedi. Bundan sonraki yaşamında yüzlerce insanla ilişki kurdu. 8 yıl sonra öğretmen Vera Prense niçin anımsatma yaptı? Kitabı kapattım.

Arkadaşlar yemekten beri kardan söz ediyorlar. “Bu gece boyu yağarsa dışarıya çıkamayız!”diyenler var. Arkadaşların çoğunluğu gülerek, “Onu biz değil, okula gelme zorunda olanlar düşünsün, biz nasıl olsa okul binası içindeyiz. Derslikle yatakhane arasında ıoo metrelik yolu nasıl olsa açarız!”deyip gülüyorlar. Arada doğrucular düzeltiyor, “Yüz değil, 80 metre!”Bu kez başkaları, “80 de yemekhane!”Biz bunları konuşurken bir konvoy okulun önünden Lüleburgaz’ a geçti. Bu kez de yolculara acıma konuşmaları başladı. Yat zili çalınca kitabı düşündüm. Biz 80 adım ötede yatakhaneyi hesap ediyoruz. Oysa insanlar aylarca sürecek sürgünlere, yıl boyu karlı diyarlara sürgüne gidiyorlar. Onlar bir yana askerler ne yapıyor. Aralık ayında Arifiye’ye uğradığımızda Salim Amcam’ın kaldığı Kalaycı köyü gördüm. Bizim okul çevresindekinden daha çok kar vardı. Üsteklik yollar burası gibi düz değil. Söylene söyle yatakhaneye geçtik. “Kar çok ama soğuk yok!”diyenler var. Mehmet Yücel gene güldürdü:

-Aslınsa soğuk var ama analarımızın yorganlarında yattığımız için üşümüyoruz. Okulun çullarına kalsaydık leylekler gibi takırdayıp duracaktık!”Sesler yükseldi:

-Bravo islelet, bu sözün çok doğru!”Mehmet Yücel gücendiİ

-Ben sizi neşelendirmeye çalışıyorum, teşekkür edeceğiniz yerde, hakaret ediyorsunuz!”deyip sustu. Çok okuduğum için gözlerim yoruldu sanıyorum, konuşmaları, arada tartışmalara neden olsa bile karışmadan dinlemere çalışırken uyudum.

 

22 Şubat 1942 Pazar.

 

Sanırım akşam son kez, Kadir Pekgöz’ün sesini duydum. İlginç bir rastlantı uyandığımda gene Kadir Pekgöz. Ancak sabahki sözü sevindirici “Kar dinmiş!”Mustafa Saatçı sözü hemen saptırdı: Ne sözlüyor bu Domuzormanlı, ondan karı soran var mı? Kadır, sözü tam algılamadan yanıtladı, “Sorunca mı söylemeliydim”? diye dikelerek sordu. Arkadaşların sürekli gülüşlerinden kuşkulanıp duraksadı, bu kez gerçek yanıtını verdi:

-Çöpköylü, senin o dediğini yapacak yaşaşa gelmedim ama sen o işleri yapmışa benziyorsun. İsteyenler senden sorsun. Arayanları duyarsam sana göndereceğim!”Bir süre gülenler oldu. Ancak Kadir gene kurtulamadı. Bu kez de, ” Mustafa Saatçı’ya İmam ya da Hafız değil de niçin köyünü söyledin? ”Kadir işi savuşturmak için, “Ne varmış bunda? O da benim köyümü söylemişti! Arkadaşlar bu kez gülerek:

-Hayır hayır, baban İmam, imamlığına saygından imamlık taslayanlara bu adı veremiyorsun!”Bu kez Kadir, “Tam üstüne bastınız;babam, İmam, İmamlık da saygın bir meslektir. İnsanlar İmamlara saygı duyar. Babamı tanıyan herkes selamını verir, hatrını sorar. Çöpköylü’nun bir saygınlığı var mı? Herkes kendisiyle alay ediyor!”Bu kez Mustafa Saatçı, “Çok uzattın Domuzormanlı, gülmek için söylenmiş bir sözdü, şaka götürmediğin belli oldu!”deyince birkaç kişi birden Mustafa Saatçı’ya “Karı görmek istiyorsan, çık dışadı!”dediler. Sonunda Sami Akıncı, “Yapmayın arkadalar, bu çocukça şakaları birkaç yıl öncede yapıyordunuz. Şakalaşacakcanız bari yeni sözler bulun!” Birkaç kişi birden “Sen de yardım et!”dediler. 8. sınıf nöbetçileri kahvaltıya çağırınca hepimiz toparlanıp gittik. Kar dinmiş, ancak hava öyle karanlık, hemen kar başlayabilir. Istrancalar görünürede yok. Umurca Tepeleri’nden ötesi görünmüyor. Çay-peynirli kahvaltı ettik. Arif Kalkan soba nöbetçisi, kulağıma fısıldadı, çı-çı-çı-ra. Birlikte gittik, nasıl gizleyelim? Ben akordiyon kutusuna doldurdum, akordiyonla dersliğe döndük. . İrfan Öğretmen “Aman yaygınlaştırmayalım, sonra önünü alamayız!”demişti. Dersliğe girince akordiyonu getirdiğimi sananlar oldu. Bir bölümü çalacağım sandığından sevindi. Yusuf Asıl, Ahmet Güner, Bengi, ya da Dağlı, Arpazlı diye sevinirken, Fettah Biricik, Ali Önol, Ali Güleren, “Bir bu eksikti!”deyiverdiler. Akordiyon kutusunu öğretmen masası üstüne koydum. “Akordiyonu dersliğe getirmeyeceğimi söylemiştim. Ancak verdiğim sözde kutusu söz konusu değildi. Sevdiğim arkadaşların hatırı için kutuyu getirdim. Ne yazık ki kutu Eksikçiler için de kullanılmış oldu. Bunun için kutudan özür dileyeceğim. !”dedim. Arkadaşlar sustu, biraz buruk izlemeye başladılar. Kutuyu açıp içinden çıralar çıkınca makaralar salındı. Bu kez başlar Eksikçilere çevrildi. . Mehmet Yücel duramadı:

-Ananızın kardında 9 ay nasıl durdunuz? dedi. Ötekiler gülerken İsmet, “Hepsi için 9 ay diyemezsin!”Fettah kıpkırmızı oldu. Bu söz onaydı. Fettah’ın kadınlık üzerine bir sıra adı vardı. Zenne, Madam, Kız…. Bunlar 9 aydan önce doğarlar, anımsatması yapılmıştı. Fettah İsmet’e şöyle bir baktı, boynunu büktü. Çıraları çıkardık. Ben kutuyu sıramın altına alıp yerime oturdum. Kitabımı bugün bitiremesem bile sona yaklaşacağımı umuyorum.

İkinci bölüme başlarken kendi kendime soru sordum. Bu söz, Fikret Madaralı Öğretmenin sık sık tekrarladığı bir söz: ”Bir kitabı okurken, o kitapta yazılanları bir yazarın yazdığını, oradaki düşüncelerin o yazarın düşünceleri olduğunu sakın unutmayın. Ayrıca yazar, bir çok kahraman ortaya getirir. Ancak bu kahramanlardan sadece birini seçer öteki kahramanlar bunun çevresinde toplanırlar. Bunun dışında olan romanlar da vardır ama genelde Roman Türü böyle bir geleneğe dayandırılmaktadır!”Okuduğum romanlarda bu kurala uyanları uymayanları anımsamaya çalıştım. Sefiller’de Jan Valjan, Çalıkuşu’nda Feride, Kuyucaklı Yusuf’ta Yusuf, Germinal’de, ……? ? ? …. . , Kırmızı ve Siyah’ta Jülien, Ana’da…. . (Maksim Gorki), Üç Silahşörler’de D’Artanyan, Açlık’ta……… ilk akılıma gelenler oldu. Tıpa tıp uymayanlar ise Thais, Harp ve Sulh, İki Şehrin Hikayesi…Thais deyince oradaki kızla papazı (Pandüf)denk olarak anımsıyorum. Harp ve Sulh’te ise bir çok insan birden anımsanıyor. Gerçi kitabın sonunda Nataşa ile Pietr bir de Prens Andre’in oğlu ile noktalanıyor ama. Olaylar, olayların içindeki kişiler birer birer anımsanıyor. Bunları düşünürken iki kişi arasında da bir ilgi kurdum: Thais ile Katuşya Maslova. İkisi de kotü koşullar altında doğmuş büyümüş. Gene benzer olaylar içinde toplum gözünde kötü yollara düşmüş. Bunlardan Thais çok daha kötü koşullarda bir çocukluk dönemi geçirmesine karşın, değişik bir konuma geşmesine karşın Katyuşa Maslova 16 yaşına dek oldukça iyi koşullarada yertişmesine karşın Thais’ın tersine kötü koşullara dönmüştür. Bunları yazarlar yazdığına göre belli ki onlar, değişik amaçları yönünde değişik sonuçlar çıkarmak isteyecekler. Bunları düşünürken okuduğum yerleri karıştırı gibi oldum, bir daha tekrarladım. Bu kez de aklım Prens Nehludov’a takıldı. Üniversite okumuş Prens Nehludov’u sanırım yazar, Katyuşa Maslova’nın kötü şansına karşı, varsıllığın iyi bir beceriksizini koyacak. Çünkü Prens, tüm topraklarını, içinde bulunan insanlara bırakmak istiyor ama, sanki ne istediğini de kendisi bilmiyor gibi ortalıkta dolaşıyor. Neredeyse topraklarının hesabı bilmiyor. Onlarca yerdeki geniş topraklarını oradaki köylülere bırakmak istiyor. Gene de bir takım koşulları var. Ancak, toprakları işleyenlerin geleneksel alışkanlıkları Prens Nehludov’un bir bakıma yenilik sayılan önerilerini algılayacak durumda değil. Prens Nehludov çevresindkilerden sevinç beklenirken, onların yasa bürünmesini bir türlü anlamıyor. Bu arada teyzelerinin çiftliğine de gitti. Katyuşa Maslova’nın orada kaldığı günler için bilgi topladı. Katyuş Maslova’nın başına sardığı asıl belayı herkesin bildiğini de öğrendi. Doğan çocuğu soruşturdu. Çocuğa kısa da olsa bakan yaşlı kadını buldu. Kadın çocuğun öldüğünü söylemesine karşın, Prens Nehludov, çocuğun öldüğüne inanmamış gibi davranarak, ayrıntılı bilgiler aldı. Ben de buran kendime göre bir pay çıkardım, ilerde çocuk karşımıza çıkarsa şaşırmayacağım. Çünkü aynı yerde başka çocuklar da varmış, birinin yerine öteki neden verilmiş olmasın? . Bunu kitabın arkasını karıştırıp bulabilirim ama böylesi kurnazlıkları doğru saymadığım için yerini bekliyorum. Belki de yanılmış oluyorum. Pren Nehludov çiftliklerden dönünce Katyuşa Maslova ile görüştü. Katyuşa Maslova şimdi hastanede çalışıyor. Onu oraya Prens Nehludov aldırdı. Bu nedenle Prens, teşekkür, hiç değilse bir sevinç belirtisi bekledi ama Katyuşa Maslova, Prens Nehludov’dan nefret etmiş, en küçük bir yaklaşımda bulunmuyor. Kendi kendime, “Vay canına dedim, saate baktım, bayrak direkte, koşup indirdim. Siren altında diz boyu kar. Biraz geç oldu ama ilgilenen kimse yok. Bizim arkadaşlardan gören oldu ama onlar da zamandan habersiz. Benim işleri düzgün yürüttüğüm kanısında oldukları için doğal gözüyle görüyorlar. “Sen olmasan bayrak orada kalacak!”diyenler bile çıktı. Bayrağı yerine koyarken gerçekten odada kimse yoktu. Sevinerek dersliğe döndüm. Küçük bir aradan sonra kaldığım yerden okumayı sürdürdüm.

Bu kez Prens Nehludov mahkeme sonuçlarını ivedi duruma getirmek için Petersburg’a gitti. Prens Nehludov’un Petersburg’da yüksek makamlarda çok yakınları var. Eski bakanlar, yüksek rüdbeli subaylar, kontlar. Bunlarla görüşüp işleri yoluna koyduracağını sanıyordu. Özellikle çok güvendiği eniştesi eski bakanlardan Kont İvan Çarskiy’di. Görünüşte iş yaparmış gibi tavırlarına karşın yemek-içmek dışında bir uğraşı olmayan Kont Çarskiy olayı savuşturdu. Prens Nehludov’un teyzei olan Prenses Çarskiy ise Prens Nehludov’u adeta sorguya çekti:

-Siyasi mahkumları korumakla, Mahkumlara yardım etmekle, topraklarını yoksullara dağıtmakla suçladı. Prens Nehludov, teyzesi Çarskiy’e doğru olanları bir bir anlattı. Katyuşa Maslova ile evleneceğini ancak onun bu evlenmeye razı olmadığını söyleyince Kontes Çarskiy dayanamadı, güldü:

-O senden daha akıllıymış!

Kontes Çarskiy’in bu yargısı olacakları özetlemişti. Ancak Prens diretti daha bir çok girişimlerde bulundu. Başvurduğu herkes yakınlık gösterdi ama işleri istediği gibi olmadı, kararlar o gitmeden verilmişti, geriye dönüş olanaksızdı. Gene de umudunu kesmeden yakınlarından başlayarak Çar’a değin dileğini duyurdu. Salt Katyuşa Maslova için değil Öğretmen Vera Bogoduhovskaya’nın kurtarılmassını istediği Lidya’nın affedilmesini istiyordu. Bunları ilgililere duyurdu. Kendi işini çözemedi ama Lidya’nın özgürlüğe kavuşmasını sağladı. Bu arada eski arkadaşlarından biri ile, sanırım çok sevdiği biri Mariette ile karşılaştı. Mariette, tıpkı Prens Nehludov gibi önceleri, çok varsıl, ancak sonraları birden yoksullaşmış bir aile kizi, gönlü hep havalarda. Ancak gelir durumu değişince çaresiz bir yüksek makam sahibiyle evlenmiş. Kesinlikle mutluluğu başka yerlerde arayan biridir. Kocası yüksek makam falan değil doğrudan doğruya Çarlık makamı kapıkulluğudur. Kocasının aracılığıyla dönen tüm dolapları bilir. Prens Nehludov’un olayını da bilir. Ancak bu tür söylentileri umursamaz. Prens Nehludov’a çok yakınlık gösterir. Prens Nehludov da birden Hariette’în etkisinde kalır. Burasını okuyunca, birden duraksadım: ”Yoksa prens Nehludov, Katyuş’nı yüzüstü bırakıp Hariette’mi dönecek? Neyse öyle olmadı ama, sanırım bir aralık kapı bırakıldı. Prens Nehludov’un teyzesi Kontes Çarskiy, bu tür birleşmelere yardımcı olacak gibi biri. Zaten Hariette, kendikliğince akşamki tiyatrodaki locasına kısa da olsa bir ara uğramasını Prens Nehludov’a açık açık söyledi. Hariette’in tavrından benim gibi Prens Nehludov da yanlış bir nonuç çıkarmış olarak, o denli sıkışık işleri arasından sıyrılıp Hariette’nin locasına gitti. Locada iki bayanla iki bay bulunuyordu. Baylardan biri general giysileri içindeydi. Hariette onu kocası olarak tanıttı. Prens’in bırakılmasını istediği Öğretmen Vera ile güzel Lidya’yı bırakan kendisi olduğunu söyledi. General sigara içmek üzere dışarı çıkınca Prens Nehludov birden irkildi. “Hariette’in yaptığının basit bir kapris olduğunu, kendini sergileme güdüsünün tutsağı!”olarak düşündü. Çok eskilerde de denediği bir yöntemi yeni baştan uygulamağa kalkıştığını anladı, duyguları birden nefrete dönüştü. General koca locaya dönünce hiç umursamadan locadan ayrıldı. Uzun uğraşlardan sonra Prens Nehludov kesin bir karar çıkartamadan Petersburg’dan Moskova’ya döndü. Kendisine umut verildi, kesin haberler arkadan gönderilecekti. Prens Moskova’ya döndüğünde arka arkaya haberler geldi ama işler iyice karışık bir duruma dönüştü. Kesin olarak Katuşya Maslova’nın Sibirya’ya sürgüne gideceğiydi. Sürgüne gidince evlenebileceği izni verilmişti. Sürgün tarihi de kesinleşti. Prens Nehludov için asıl sorun Katuşya’nın kendisiyle evlenmeye karar vermesiydi. Bunu sağlamak için yaptığı bütün yoklamalar olumsuz sonuçlandı. Sürgün günü geldi dayandı Katuşya Maslova yaptığı tüm yardımlar için teşekkür ediyor, işbölümlerine olumlu bakıyor ancak evlenmeye kesinlikle karşı duruyor. Bu duruma karşın Prens tüm işleri sürgüne katılmak üzere hazırladı, günü gelince de Sibirya sürgün katarına koşuk olarak bir bakıma ölüm yolculuğuna çıktı. Ancak Prens Nehludov sonuç olarak bir Rus Prensidir. Nereye gitse Rusya sınırları içinde el üstünde tutuldu. Uzun yolculuklara katlandı ama sonuç olarak sürgünlerin durağında oranın geniş yetkili Genel Valisi tarafından karşılanıp konaklandırıldı. Çarlık yasaları mahkumları ne denli zalimce eziyorsa tutacaklarını da o denli koruyordu. Yazar Tolstoy işte bunu gerçeğine uygun olarak anlatmış. Sonunda Prens Nehludov geliş amacının, sürgün sonunda Katuşya Maslova ile evlenmek olduğunu, ancak bunun hiç bir etkide kalmadan Katuşya Maslova’nın “OLUR!” kararı koşulunu öne sürülünce, Vali işi sürüncemede bırakmak istemedi. O sırada bir yabancı, bir İngiliz, Sibirya Sürgünlerinin yaşamlarını saptamak için izinli olarak ortada bulunuyordu. Prens Nehludov ona çevirmenlik etti. Katuşya Maslova çağırılıp soruldu. Katuşya Maslova hiç duraksamadan başka birisiyle, Simenson’la evlenmeye karar verdiğini, kendisini bağışlamasını Prens Nehludov’dan istedi . Kararı kesindi. Prens Nehludov’a daha önceki günlerde Simenson adlı mahkum buna benzer bir söylemişti ama o buna olasılık tanımamıştı. Simenson yoksul bir mahkumdu. Oysa Prens Nehlukov, yaşamı, mutluluğu bir yerde kesinkez varsıllığğe bağlıyordu. Bu nedenle Katuşya Maslova’nın kendisine döneceğini umuyordu. Bu kez durdu, yutkundu, olay bitmişti. . Kendisi karar verdiğine göre, bundan sevinç duymalıydı. . Ancak yazar Tolstoy, Prens Nehludov adına bir dinsel ekle kitabı bitirdi. Sözde Prens Nehludov, Katuşya Maslova duruşmasından sonra neredeyse ölmüş bir insan gibi yaşamış, sorumluluk duygusu onu yaşamdan koparmış. Şimdi ise bu sorumluluktan kurtulmuş olarak yaşama yeniden sarılacak gücü bulmuşmuş. Bu duygudan dolayı kitabın adı da Yeniden Yaşamaya başlamak gibilerde bir anlam taşıyormuş. Basübadelmevt/Yazan: Lev Nikolayeviç Tolstoy-Ter: Haydar Rifat Yorulmaz…. 22 Şubat 1942 –Pencereden bakıyorum. Sanırım Prens Nehludov’da Dyukova otelinin pencereden karlara böyle bakmıştır. Dışarda kar bir metre, diyorlar. Sibirya’da daha mı çok acaba? Kendi kendime konuşurken kapıdan gülerek Ali Ergin geldi. Sürekli gülen bir arkadaş. Güzel şarkılar söylüyor. Mandoline pek yanaşmıyor ama müzik seslerini çok güzel kavrıyor. En kıvrak türküleri söyleyebiliyor. Özellikle Musa Güner’le işbirliği yapınca üstesinden gelemedikleri türkü yok. Ben onun için böyle diyorum ama o da benim akordiyon çalışımı olağanüstü bir şey sayıyor. Arada beni övecek söz bulamıyor. Çubuğum Yok…. . Saray Burnu…. Mavilim Mavişelim……Kırımdan Gelirim…. şarkılarının sözlerini istemiştim onları getirmiş. Onlarla birlikte bir de imzalı fotoğrafını verdi. Buna çok sevindim. Fazla kalmadı gitti. Musa kapıda bekliyormuş, kapıdan baktı, el salladı. Ali gidince bir süre duygulandım.

Ben onların ardından bakarken Hüsnü Yalçın yanıma gelip oturdu. Onu görünce Halil Basutçu söz etti, “Ne konuşuyorsunuz? ”Oysa Hüsnü yeni geldi, hiç konuşmamıştık. Bu kez de zil çaldı. Hüsnü gülerek, “Yarın gene gelirim, Halil’e bir daha yalan söyletmiş oluruz, konuşmadığımız halde o bize konuşuyorsunuz!”der. Gülüşerek üçümüz birlikte yatakhaneye gittik. Güldüm falan ama mahkumlar, Prens Nehludov, ta Sibirya’nın öteki uçlarına giden İngilizi düşündüm. Hele Valinin kızının çocuklarını konuklara göstermesi, bir anne olarak bundan mutluluk duyması, kafamı iyice karıştırdı. “Ah anneciğim!”diye bağırasım geldi. Birden ağlayacağımdan korktum. Gözlerimi kapatıp yattım. Kitabın sonundaki ihtiyar aklıma geldi, neler söylemişti o adam? Haklı kim? Haksız kim? Bu konuda söyledikleri unutulur gibi değil ama belleğimde bir türlü toparlıyamıyorum. “Ya Morg’da ölü adam, Krilstov! “Dün Prens Nehludov’la konuşmuş, bugün konuşamıyor. ”Prens Nehludov’un durumunu anlar gibiyim. Neyse ki sonunda “Bu da bir kitaptır;onu bir yazar yazmış, düşüncelerini anlatmış. Bir çok okuyan gibi ben de okudum. Üzerinde daha fazla durmamalıyım….

 

23 Şubat 1942 Pazartesi. .

 

Kampana sesinde değişiklik var. Bizim dikkatli kurnazlar hemen ayırdında olmuşlar. Başta Hilmi Altınsoy yüksek sesle konuşuyor:

-Ben dün söyledim, az çok havadan anlarım, bu kar bu gece kesilir dedim!Kadir Pekgöz, araya giriyor:

-İnanayım mı? Dün göz gözü görmüyordu, hangi havadan anladın? Akşam yatarken lapa lapa kar yağıyordu!”Halil Basutçu: ”

-Daha kalkmadınız bile karın kesildiğini nereden anladınız? Halil gibi ben de şaştım, kim söyledi bunlara karın dindiğini. Hüseyin Orhan gülerek:

-Hadi çocuklar bir birinize numara yapmayın;hava açık olunca kampana tın tın öter, yağışta ise lap lap ses çıkarır. Bunu küçük çocuklar bile biliyor. Halil güldü, “İnanın ki ben bilmiyordum. Bir tangırtı olunca herkes gibi gidip geliyorum. Gerçekten kimi zaman lap lap ediyor ama onun vurulan nesleyle ilgili olduğunu sanıyordum. Söze karışmadım ama ben de öyle düşünmüştüm. Gerçekten kimi daman tahta ile vuranlar oluyor, o zaman farkedilir bir ses çıkıyor ama karlı havada ses değişeceğini hiç düşünmemiştim!Konuşa konuşa çıktık. Gerçekten hava açmış. Aydınlık bir durum var. Ancak yerdeki kar sertleşmiş, merdivenlerden inmek çıkmak oldukça tehlikeli. Derslikte arkadaşlar, kamyonun gelip gelemeyeceği üzerinde konuşurken asfalttan kamyonların hatta otöbüslerin gittiği görüldü. “Otobüsler gidince bizim vabis haydi haydi gelir!” sözlerini tekraralayarak bir çoğunu sıralara oturdu. “Türkçe ödevleri nelerdi? ” Türü sorular çoğaldı. Böyle zamanlarda karıştırıcılık ya da kışkırtıcılık yapan arkadaşların başında Bekir Temuçin’le Yusuf Asıl gelmektedir. İkisi birden ödev saymaya başladılar. Hem de parmaklarıyla sıralıyorlar. Bir, şiir ezberi, iki, okuduğumuz parçanın yazarı, üç Atasözleri, dört, fiil çekimleri. Sami Akıncı gülerek “Daha neler? ”deyip karşı durdu. Gerçekte öğretmen aralıklarla çalışma ödevi vermişti ama arkadaşların sıraladıkları türden değildi. Kahvaltıya bu tartışmalarla gittik. Gene de gözler asfalt yolda, “Vabis gelecek mi? ”Dersliğe dönerken kamyon geldi, öğretmenler gülüşerek indiler. Ders zili çalar çalmaz da Fikret Madaralı Öğretmen geldi. “Günaydın!”dedikten sonra soğuklarla aramızın nasıl olduğunu sordu. Bir kaç kişi birden konuşunca öğretmen gülerek, “Bu konuşmaları bir düzene sokalım da ders havasına uysun!”deyince herkes sustu. Bu kez öğretmen yüzlerimize baktı. Hüsnü Yalçın arkadaşa, “Hüsnü Yalçın, sen ne diyorsun bu kışa? Bu yıl biraz fazla üşüttü bizi değil mi? ”dedi. Hüsnü sanırım soruyu anlamadı ya da anlamak istemedi. “Yo diyerek söze başladı, arkasından kendisinin çok üşümediğini, arkadaşlar içinde bir çoğunun kendisinden daha çok soğuktan yakındıklarını anlattı. Öğretmen gülümseyerek dinledi. Bu kez Bulgaristan'daki kışları sordu. Hüsnü Yalçın Bulgaristan’da gittiği okulun çok düzenli olduğunu, ısınma sorunu olmadığını anlattı. Bu kez öğretmen kendisi “Yazık ki bizim yurdumuzda okul sorunları hep var. Sanmayın ki bizim binamız yeni yapıldığı için böyledir. Hemen hemen tüm okullar kış gelince bir süre soğukta kalır. !”dedikten sonra köy okullarının durumundan söz etti. Kentlerdeki ahım şahım binalarda okuyan çocukların da sanıldığı gibi ısınamadığını, çünkü ısınmayı sağlayacak ödeneklerin zamanında gönderilmediğini örneklerle anlattı. Bu arada halkımızın da okullara gerekli önemi vermediğini köy öğretmeni olarak çalıştığı günlerden örnekleri acı duyarak anlattı. “Kapalı, kuru yerde oturmanın yeteceğini düşünen yöneticiler gördüğünü, bunlar arasında valilerin bile bulunduğunu üzülerek tewkrarladı. Bu arada bizim okulun talihsizliğini hem yeni kuruluşuna hem de ödeklerin kış ortasında kesilmesine bağladı. Yıllık ödenekler yasa gereği kış ortasından saptanıyormuş. (Mart aylarında)Yetkili imzalardan geçip bağlı bulunduğumuz illere gelesiye dek iki ay gecikme oluyormuş. İşte bu iki ayda ısınma gibi yemek işleri de aksıyormuş. Zil çalınca öğretmen, “İşte bizim okul gelecek yıllarda bu sorunları ortadan kaldıracak. Siz değil belki ama yerinize yelecek kardeşleriniz bu güzel günleri görecekler!”deyip çıktı. Öğretmen gidince Mustafa Saatçı, “Benim kardeşim yok!”dedi. İsmet Yanar, “Benim kardeşim var ama buraya gelmeyecek!”Mehmet Yücel, ”Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek!”Birileri gülerken birileri de Mehmet Yücel’e “Senin kardeşin geldi bile, o görecek, nankörlük etme!”dediler. Öğretmen geri geldi. Elindeki kitaplardan iki öykü okudu. Kitapların birini kaldırıp gösterdi:

Şaheserler Antolojisi. “Görmediğimiz bir kitap!”. Bekir Temuçin, bu sözü öğretmene duyurarak söyledi. Öğretmen Bekir'e baktı, bir söz söylek üzereyken  “Ben gördüm, iki kitap!” deyince öğretmen başını bana çevirdi. Sanki bir şey söyleyecek gibi baktı “İşte şimdi gördünüz, ben de yeni elime aldım;zevkle okunacak bir güzellikte basılmış. Sanırım her yerde bulunmaz. Çünkü çok az sayıda basılmış. Ancak kitaplıklara yetecek kadar. Tek kusuru aslı şiir olan kimi güzel yapıtlarlar da düz yazı olarak çevrilmiş. !”dedikten sonra bana “Rüya adlı öyküyü okudumu? diye sordu. Okuduğumu söyleyince:

-Öyleyse bir daha dinleyeceksin!Öğretmen Rüya'yı okudu. Özellikle Rüya'yı seçişine sevindim. s. Konuştuğum arkadaşlara göre benim çok rüya gördüğüme inanmaya başlamıştım. Öyküde sonra öğretmenin rüya ile ilgili bilgiler vereceğini umarak dikkat kesildim. Adamın biri bir büyük otelde kalmaktadır. Otelin üst katlarına Alpullu Şeker Fabrikasında gördüğümüz gibi çıkrıklı kuyu kovalarını andıran küçük odacıklarla inip çıkılmaktadır. (Asansör. )Otelin büyük salonunda bir gün sonra görkemli bir şölen verilecektir. Öyküyü anlatan kişi ünlü bir doktordur. Doktor bir süredir rüyasında sırmalı düğmeli ceket giyen bir çocukla çocuğun sürdüğü ya da baktığı bir araba görmektedir. Pek önemsemediği bu rüyayı birkaç kez arka arkaya görünce olumsuz yorumlar düşünmeye başlamışmış. İşte şölenden bir önceki gece de o artık belleğinde yerleşen rüyayı gene görmüş. Ancak şölen sevincini gölgeletmemek için bu kez rüya üzerinde durmamış. Şölen saati gelince Şölen yerine gitmek üzere asmalı merdivene gidince kapı açılmış, rüyasında gördüğü çocuk (tıpkı rüyadaki kılığıyla)karşısına çıkmış, doktoru asmalı taşıyıcıya(Asonsör) buyur etmiş. Doktor birden irkilmiş, çağrıya uymamış, düz merdivenlerden heyecanla alt kata inip bir kenara oturmuş. Kalbi hala heyecanlı atışını sürdürüyormuş. Bu arada büyük bir gürültü olmuş. Gürültünün geldiği tarafa insanlar gidince doktor da gitmiş. Taşıyıcı zincirleri kopan askılı merdivenin düştüğü yerde on kadar insanın ölü yattığını görmüş. En belirgin olanı da rüyalarında değişmeden gördüğü sırmalı ceketli çocukmuş. Öykü bitince arkadaşlar sahiciymiş gibi üzüntülerini belirtti. Öğretmen güldü:

-Bu tür öyküler okuyacaksınız, öykü türünün büyük bir bölümü bu tür öykülerdir. Bir olay anlatılır. Anlatılan olay ilginizi çekerse üstünde durur bir süre belleğinizde taşırsınız. Olayın geçtiği yerler varsa bile yerler çok önemsenmez. Kimi zaman kişiler de belli belirsiz algılanır!”Öğretmen saatine baktı. “Bir öykü daha okuyabiliriz!”deyip bir başka kitaptan okumaya başladı. Benim okuduğum bir öykü çıktı. Hemen dikkat kesildim. Öğretmen bana bakarak okuduğunu anladım, gene de dikkatle dinlemelisin!”deyip okumasını sürdürdü. Dilenci. Anton Çehov/Maske Kitabından. Genç adam, çalışacak iş bulamadığını söyleyerek dilenmektedir. Belli çevrelerde dilendiğinden aynı kişilerle karşılaşmaktadır. Gene böyle birisinden ikinci kez para istemiştir. Ancak bu kişi oldukça dikkatli bir avukattır. Avukat, dilenciliğin kötü bir alışkanlık olduğunu savunur. Dilencilerin kullandığı acındırıcı sözlere de dikkat eder. Gene öyle olur. Dilenci Luşkov, avukattan ilk dilendiğinde kendini üniversite öğrencisi olarak tanıtmıştır. Bir süre sonra ise kendini bu kez öğretmen olarak tanıtmış, görevinden haksız yere atıldığını söyler. Şimdi ise çok uzak bir yerde görev bulabilmiş ama oraya gidecek parası yoktur. . Avukar Dilenci Luşkov’u tanır, yalan söylediğini kanıtlayıp dilenciyi bir ölçüde utandırır. Yalancı dilenci gerçekten dilencilik yaptığını açıklar. Bu kez avukat dilenciye akıl verir. Çalışmanın kişileri mutlu ettiğinden, dinsel olarak da bir ibadet sayılığından söz eder. Dilenci Luşkov’un alttan aldığını görünce istediği parayı değilde o na para karşılığı iş verir. Evin gereksinimi olan odunları kıracaktır. Luşkov razı olur, odunluğa gider. Evin görevli kadını bir balta götürür. Ancak Luşkov balta kullanacak türden bir kimse değildir. Odunların önünde uzun süre durur. Kendisine balta getiren ev görevlisi kadın açar ağzını yumar gözünü söylenbilecek tüm sözleri söyler, bedduaları tekrarlar. Sonunda da alıp baltayı odunları keser. Gerçek durumu bilmeyen avukat ev görevlisi Bayan Olga’ya tembihler:

-Her gün gelsin, gereken odunları kırsın, ona hakkı olan yarım rubleyi ver. Dilenci Luşkov uzun süre günlük yarım rublesini avukattan alır. Avukat kötü alışmış bir tembeli dilencilikten kurtardığı için mutludur. Sonunda tanıdığı birilerine mektup yazıp Dilenci Luşkov için daha düzenli iş rica eder. Luşkov mektubu alıp gider ama bir daha ortalıkta görülmez. İki yıl kadar sonra avukat, Luşkov’u bir tiyatro önünde görür, tanır. Biraz da hayırlı bir iş yapmış insan mutluluğu içinde hal hatır sorar. Verdiği öğütleri, anımsatır, güzelliklerle onu doğru yola yönelttiğini anımsatmaya çalışır. Luşkov gerçekten memnun olacağı bir iş bulmuş, bir noter yanında 25 ruble aylık almaktadır. Avukatın sözlerini dinledikten sonra Luşkov içtenlikle avukatın evine gitmesinin kendisinin kurtuluşunda önemli bir yeri olduğunu ancak kendisini asıl yönlendirenin bayan Olga olduğunu söyler. Avukat duraksar. Luşkov anlatır:

-Daha ilk gün odun kes dediğin zaman ben odun kesmedim. Bayan Olga baltayı getirince bana o denli kötü sözler söyledi o denli lanetler okudu ki, onun acı sözleri yüzünden dilencilikten vazgeçtim. Sizden para aldım ama ne ilk gün ne de sonraki günlerde ben baltayı elime almadım; odunları Bayan Olga kendi kesti!”der, tiyatronun gir zili çalınca Luşkov bir reverans yapıp avukattan ayrılarak tiyatroya girer. Öğretmen öykünün sonunda kahkahayla gülerek, “Gördünüz mü dünyada nice açıkgözler var!”dedi. Öğretmen sözünü sürdürmedi. “Önümüzdeki derslerde bu tür öyküleri karşılaştıracağız!”deyip gülerek ayrıldı. Öğretmen gidince öyküdeki dilenci Luşkov’un gerçek öğretmen olduğunu, öğretmenin dilencilik yaptığı gibi anlamış olanlar çıktı. Gülüşmelerden sonra bizden de böyle öğretmenler çıkacağı öne sürüldü. Bu tür açıkgözlüğü yapacaklar ortaya döküldü. Başta Mustafa Saatçı, İsmet Yanar aday gösterilirken birden söz Ali Güleren’e yıkıldı. Ali yerinden kalkar gibi yaptı gene oturdu. Tam bu sıra Okul Müdürümüz kapıdan girdi. . “Size bir kimya öğretmeni bulamadık!”dedi, güldü. Sonra da “Ne buldun ki? demenizden de korkmuyorum çünkü çaresizim. Okulun temelı atılırken bunları hep düşündüm. O zaman bir çare aklıma gelmişti, ona sevinip uzun süre teselli bulmuşum. Büyük bir Askeri Birlik var, Lüleburgaz’da;yedek subaylardan yararlanmayı düşünmüştüm. . Ne var ki arkerlerin işi bizden de karışık bir duruma girdi. Hiç kimse bulunduğu yerde birkaç ay kalamıyor. Lüleburgaz’a Ortaokul açılınca da en çok ben sevindim. Bunu söyleyince bana gülenler oldu, “Kimin var ki ortaokula seviniyorsun”? diyenler oldu. Oysa ben yakınımı okutmak değil öğretmen alış verişiyle açıkları kapatmayı hesaplıyordum. Oraya da öğretmen verilmiyor, orası da bizim gibi!”Müdür Bey bir süre düşünerek derslikte gezindi. İlk günlerden beri dikkatimizi çekerdi;Müdür Bey düşünürken sol elini pantolonunun cebine sokup sağ elinin parmaklarını oynatır gibi silkeler, zaman zaman da eliyle saçını düzeltir gidi yapar. Önceleri saçları çok uzundu, o nedenle yapıyor sanıyorduk. Şimdilerde saçı çok kısa ama sağ el sık sık gene başına gidiyor. . Bir kaç kez bu durumu tekrarladıktan sonra:

-Sizi geçen yıl istemeye istemeye gönderdik. Siz bunu bilmezsiniz, yukardakiler bizi azarlayarak razı ettiler, anlamsız bir göçtü bu, biz onlara anlatamadık. Bu bizim işimizi büsbütün aksattı. . Neymiş efendim Hasanoğlan 'da bir okul daha kurulacakmış. Hasanoğlan'da kuruldu ama benim planlarım mahvoldu;koskoca bir yılım heder oldu. Gecikmeli planlarıma ben ancak şimdi başlayacağım!Sahi sizinle oturup doğru dürüst konuşamadık, siz Hasanoğlan’da ne yaptınız? Yaptıklarınızın bilincinde misiniz? Bunları sizin ağzınızdan duymak istiyorum. Önümüzdeki dersimizde bunları bir süre konuşacağız. Orada yapılanların sizin payınıza düşenlşeri burada yapmış olsaydınız buranın şimdiden nasıl bir farkı olacağını canlandırabilirsiniz. Bunu yaptığınızda da okulumuzun bu günkü durumundan şikayetleriniz daha azalacaktır. Söz gelimi orada dört bina mı yaptınız, getirin onları bizim buraya kondurun, bakın okulumuzun çehresi nasıl değişecektir. Bu dediğimi düşünün, bunları konuşalım. Bundan böyle başlayacağımız işlerin gecikme nedenlerini daha iyi anlamış olacağız!”Müdür Bey, Sami Akıncı’ya baktı, “Sami, benim ne dediğimi iyice anladınız mı? Ben bu konuda oldukça doluyum, sizi yanıltmış olmayayım!”Sami, “Anladık!”dedikten sonra buradan ayrıldıktan döndüğümüz güne kadar yaptığımız çalışmaları, ortaya çıkan ürünleri özet olarak anlatacağız!”Müdür Bey gülerek “İşte bu kadar! Böylece hem siz anılarınızı tazeleyeceksiniz hem de yaptıklarınızı ben birinci ağızdan, sizin ağzınızdan dinlemiş olacağım. Şunu da açıklayayım, ben sizin yaptıklarınızdan habersiz değilim, resmi yazılar dışında özel mektuplar aldım. Ankara’ya gittiğimde Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç sizleri çok övdü. “Bir Lüleburgazlı diye söze başlayınca, (Müdür Bey bana dönerek) bunun sen olduğunu hemen anladım, bu da çok hoşuma gitti. Senin akordiyon, Genel Müdürün çok hoşuna gitmiş, her Enstitüye alınması için genel bir yazı çıkardığını söyledi. İşte bunları konuşalım. Ayrıca öteki okulların öğrencilerinden esinlendiğiniz önemli noktaları da görüşüp değerlendirelim!”Zil çalınca Müdür Bey, çıktı. Arkadaşlar bir süre sustular, bakıştılar. Mustafa Saatçı gülerek, “Bana İmam diyen sizdiniz, öyleyse sınıfın İmamı olarak ben, Kepirtepe’den Hasanoğlan’a dek yolculuğu anlatacağım. Böylece görevim bitmiş olacak. Yusuf Asıl, “Sınıfın en küçüğü olarak ben de Hasanoğlan’dan Kepirtepe’ye dönüş yolculuğunu anlatırım, ötesine karışmam!” Arkadaşlar hem güldü hem de karşı koydular. Halil Basutçu, “Herkes istediğini söyleyecekse okul müdürü bundan nasıl bir sonuç çıkaracak? ”İsmet Yanar bir öneride bulundu, “Okul Müdürünü kimse düşünmesin, gerekirse okul Müdürü Sami Akıncı’dan sorar!”Herkes kahkaha ile güldü. İdris Destan, “Sami Akıncı’nın kaç kez inşaate gittiğini kim söyleyecek? Yüksek sesle konuşanlar oldu. İlhan Görkey Öğretmenin sesi duyuldu, Bekir Temuçin işaret etti. Bir süre sessiz kaldık. Yemek zili çalınca gülüşerek dersliği boşalttık. Sakin sakin yemek yerken Hilmi Altınsoy, “Peki Çoban Mehmet’i de Müdür Beye anlatacak mıyız? diye sordu. Daha önce aramızda konuşmuşuz gibi ben, kimse söze başlamadan “O olayı en iyi Halil Basutçu bilir o anlatsın!”dedim. Bu kez de Halil kızdı. “Bir Müdürü bir başka Müdüre ben nasıl anlatırım? Sonra, neden ben? ” diye sordu. Bu kez olay iyice tartışmaya döküldü. Ben diretttim, “Anlatılacak olan olmuş bir olaydır. Kimse kimseye şikayet edilmeyecektir. Hasanoğlan’da olduğu zaman anlatılsaydı böyle düşünülebilirdi ama şimdi aradan bir yıl geçmiş. Gerekirse olay şimdi anlatılabilir. Halil sustu. Namık Öğretmen duyuru yaptı. Zil çalınca bizim sınıfla 8/A sınıfı okul önünde toplanacak.

Okul önünde toplandık. Bizim sınıfa okul önü verildi. Önce tören alanını gezerek ezdik sonra da küreklerle kazıdıkTerleyesiye çalışırken konu hep Hasanoğlan oldu, “Müdür Beye neler anlatacağız? ”Hava biraz yumuşar gibi. Hareket ettiğimizden çok üşümedik. Namık Öğretmen geldi, bize ek alan verdi, Okul-Revir arasını da temizledik. Okuma saatinde Selçuk Korol Öğretmen geldi. Arkadaşlar, Müdür Beyin konuşmasından söz ettiler. Selçuk Korol Öğretmen, “Ne varmış bunda? , Müdür Bey sizin bu konuda düşüncellerini öğrenmek istiyor. Koskoca adamlarsınız, sizi alıp götürmüşler, bir yıla yakın orada kaldınız. Bunun nedeni, niçini için de mi hiç bir bilginiz olmasın? Bu süreç sizin okul yaşamınıza yazılmış bir süreç, gelecek yıllarda da zaman zaman bunu anımsayacaksınız. Bunun bir artısı eksisi vardır. Bunlar konuşulursa belleğinize daha sağlıklı yerleşir!”dedi. ”Müdür Bey size sorsa ne anlatırsınız? ”diyen oldu. Selçuk Öğretmen gülerek, ”Be oğul, biz geldiğimizden beri onu konuşuyoruz. Müdür Bey, en az benim kadar Hasanoğlan hakkında bilgi sahibi. O bilmediğinden değil, sizin bu konudaki bilinçlenmenizi istiyor. Okul Müdürüne biz oradayken günü gününe raporlar verildi. Bunlardan başka Genel Müüdür İsmail Hakkı Tonguç’un yazdıkları koca bir dosya oluşturmuş durumda. . Siz buradan gidince iyice koptunuz ama biz görevliler kopmadık, sürekli işilişkilerimiz oldu. Bunları size söyleyemezdik!”Selçuk Öğretmen fazla kalmadı ayrıldı. Arkasından aynı konu konuşuldu. Hava biraz değişti. Müdür Beyin istediği gerçekten bizi konuşturmak olabileceğine aklımız yattı. İkişer üçer neleri anlatacağımızı sınırlandırmaya başladık. İsmet bana, “Dayı, sen Sili Ustayla çalıştıklarını anlatırsın!”dedi. Ben de Sili Usta ile çalıştıklarımı Müdür Beye anlatmışlar, ben oradaki müzik çalışmalarımı, öğrendiğim oyunları anlatacağım, Yusuf Asıl’la Ahmet Güner arkadaşlar da bana katılacak!”dedim. Zaten buna benzer bir fırsat bekliyordum. Oldukça hoşuma gitti. İş çalışmalarını herkes anlatacak. Elbirliği ile yapılmış işler. Onları tek başına yapmak söz konusu değil. Oysa zeybekleri biz kendimiz çaba göstererek kazandık. Benim işleri önemsemeyip oyunları anlatmak isteyişim kimi arkadaşlarca çok önemsendi. “Müdür Bey onları sormuyor, yapılan işler üzerinde duracak!”diyenler oldu. Bu kez de ben, “Lüleburgaz/Okul bahçesinde çalışırken İlköğretim Genel Müdürü benim Lüleburgazlı olduğumu öğrenmişti, Hasanoğlan’da Bayrak Kulesini yaparken anımsayıp benimle konuştu, daha sonra Kepirtepe binasına bayrak çekilme günü için söz aldı, bayrak çekildiği gün de gelip teşekkür etti. Bunları Müdür Bey duymamışsa anlatırım. Ayrıca Sili Ustanın verdiği teşekkür yazısını da gösteririm!”deyince derslikte derin bir sessizlik oldu. Mehmet Yücel yeni bir şarkı söylüyor. Daha doğrusu söylemiyor da başlayıp kendisi söz uyduruyor. . “Çadırımın tepesi şıp diye damladı-İçindeki şoparlar dışarıya fırladı…. . Mehmet Yücel başlıyor, İsmet Yanar tekrarlıyor. Bu kez de Yusuf Asıl, Ahmet Güner, Arif Kalkan tekrarladılar. Sami Akıncı başta olmak üzere herkes güldü.

Akşam yemeğine çadır tepesini şiplatarak yedik. 2. Çalışmada Geometri kitabımı açıp eski konuları tekrarladım. Öklik Teoremlerini, Fisagor teoremini renkli çizerek tekrarladım. Kitaptaki soruları yanıtladım. Önümde gerometri kitabı açık duruyor. Nasılsa Sami Akıncı görmüş, geldi, “Geometyri mi çalışıyorsun? ” diye sordu. Hemen öyle sorduğunu sandığım için “Hiç, Öklit möklit, fisagor misagor karıştırıyorum!”dedim. Güldü, “Al sana çalışma konusu, biaz uğraştıracak ama sonunda sevineceksin!”dedi. 1. Her dik kenar karesi hipotenüsle bu dik kenarın hipotenüs üzerindeki izdüşümü kenar alınarak kurulan dik dörtgene denktir. Bunu ispatla bakalım. 2. Bir dik üçgenin, hipotenüs üzerine çizilen kare, dik kenarlar üzerine çizilen karelerin toplamına eşittir. “Bu , Fisagor teoremi!” Sami, ”Evet ama bunu çizerek ispatlayacaksın. 3. Bir dik üçgende yükseklik karesi; kenarları bu yüksekliğin hipotenüsten ayrıldığı parçalar olan dik dörtgene denktir. Bunları şekilleri kendin çizerek ıspatlamaya çalış. Çok zorlanırsan birlikte de çalışırız ama bence zorlanarak da olsa bunları yapmalısın. Aslında bildiğin teoremler ama bir başka türlü çizimlerle geçiştimiştik. Özellikle lise 2. sınıfta bunlar üzerinde çok duruluyor. Sami benim biraz sıkıştığımı anladı ama ben gene de mutlu oldum; amacı ne olursa olsun gelip bana söylemesi benim yararıma bir olay. Fisagor teoremi dediğime baktım. : a2=b2+c2. Biz söylem olarak bunun tersini söylüyordukAynı denklem. Bir dik üçgenin dik kenarları karelerini toplamı, dik açı karşısı kenarın karesine eşittir. Bunu geçen yıllar defalarca ıspatladık. Ben bunu makasla kağıt keserek bile ıspatladım. Ancak Sami haklı olarak, “Bu öklit teoremleri yoluyla nasıl ıspatlanıyor, önemli olan onu yapmak!”Yat ziline dek düşündüm. Daha doğrusu geometriyi düşünemedim ama, Sami’yi düşündüm. Hasanoğlan’da bir ara oldukça bir birimizden uzaklaşmıştık. Sami N ‘ye besbelli tutkundu. N ile konuşunca sanırım kaygılanıyordu. Uzun bir tatilden sonra, üstüste kar yağması, kendi sınıfımız dışındakilerle ilgilenmememiz, eski olayları unutturdu gibi. Özellikle yatakhanede 8. sınıflardan öğrenci olması kızlar üstüne konuşmaları ortadan kaldırdı. Bu nedenle öteki kızlar gibi N de anılmaz oldu. Bunları düşündüm. Sami ne düşünürse düşünsün N kurnaz biri, Sami ne yaparsa yapsın N onu üzecektir. N ‘ye gönül bağlasam aynı davranışları bana da yapacaktır. N kurnazlık taslayan biri, kurnazlığı akıllılık sanıyor. Oysa onun kurnazlığı insanların zekaları karşısında bir günde pes eder.

Zil çaldı. Yatarken bu düşüncelere saplanmamak için Hüseyin Orhan’a Gute Nacht, Gute Schlafen…. diyerek yattım. Yatınca da N yerine Röslein’i düşündüm. Hiç karşılaşmıyoruz. Karşılaşsam ne diyeceğim. Kar aklıma geldi;Röslein Röslein Röslein rot. Röslein auf der Schnee. . : Weis Schnee-Rot Röslein…. . Schlafen sie gut….

 

24 Şubat 1942 Salı. .

 

“Gugen Morgen, Guten Tag sözleriyle uyandım. Orhan hazırmış. Ben dokununca açıldı. Hemşerim Kadir de bitişiğinde. O da yapıştırdı. Guten Tag. Halil Basutçu güldü. “Dün neredeydiniz? ”Ben sözü çevirdim:

-24 şubat günlerini Almanca konuşmaya ayırdık!Halil “Yılda bir gün çok değil mi? ” diye sorunca ben, “Çok, biz de çok bulduğumuz için onu 29 Şubat gününe kaydıracağız, böylece dört yılda bir gelecek!”Duyanlar güldü. Bu kez de bu yılın şubatı kaç gündür sorusu çıktı. “İnsaf, bu yıl 29 olsa biz bugün Almanca konuşur muyuz? Beklerdik daha dört gün!”Kadir Pekgöz boynuma sarıldı, “Çok yamansın hemşerim, hiç laf altında kalmıyorsun!”dedi. Dersliğe gidince asfaltın kardan iyice açıldığını gördük. Kamyonlar da sık sık geçmeye başlamış. Mehmet Yücel, “Siz kamyonların geçtiğine mi seviniyorsunuz yoksa Kazım Ustanın zamanında gelişine mi? ”diye sorup güldü. Ben hemen yanıtladım; “Ahmet Gürsel Öğretmenin gelişine seviniyorum!”Sözüm fazla bir etki yapmadı sanırım kimse gülmedi, kimse de bana katılır gibi bir bir tavır almadı.

“Kahvaltıda ne var? ” soruları tekrar tekrar sorularak kahvaltıya gidildi. Az sonra öğretmenler geldi. Okulun önünü dün iyi temizlemiştik, öğretmenler okula rahat girdiler. Ahmet Gürsel Öğretmen bir eliyle şapkasını tutarak en arkada yürüdü. Mehmet Aygün durdu. “Rüzgar yok, matematikçi şapkasını neden tutuyor? ”Şapkası düşerse kafasının keli görülür diye korkusundan!”Bekir Temuçin bağırdı, öğretmenin kafası kel değil ki korksun. Kel var mı yokmu tartışması uzadı. İsmet Bekir Temuçine çıkıştı, “Senin boyun küçük öğretmenin başını nereden göreceksin? ”Uzun boylu Sefer Tunca’ya sormaya karar verildi:

-Sen görmüşsündür Ahmet Gürsel Öğretmenin başında saç dökülmesi var mı? Sefer Tunca gülerek, “Tam adamını buldunuz, ben matematik dersinde sinmekten öğretmenin eline bile bakamıyorum, nerde göreceğim ta başının üstünü!” Tüm arkadaşlar makaraları saldı. Tam bu sıra öğretmen kapıdan girdi:

-Sizi neşeli görmek çok güzel bir olay, dilerim bu neşeiz birlikte de olduğumuzda da sürer. Varsın savaş peşinde koşanlar kendi tuzaklarına kendileri düşsünler, her şeye karşın biz neşemizi bozmayalım!Ceketini kollarını biraz geriye çekerek tahtanın önünden bir tebeşir aldı. Bir daire, bir üçgen, bir kare, bir dikdörtgen bir de düzgün yamuk çizdi. Her şeklin altına da birden başlayarak numara koydu. “Bir dediğim zaman daireyi kastettiğimi anlayacağınızı umuyorum!”dedi. Hepimizin yüzüne dikkatlice baktı. . Bu bakış sırası oldukça uzun sürdü. İki üç kez numaramın söyleneceğini içimden duyumsar gibi oldum. Öğretmen gülerek:

-Yo, yüzüme öyle yabancı gibi bakmayın, biz dostuz. Bakmayın ara sıra sayılar bizim aramıza giriyorsa da aslında bu bizim dostluğumuzu bozmamalı!”dedikten sonra durdu: ”Di mi ya? ” diyerek bir kez daha baktı. “Haydi bu kez 6 numarayla başlayalım. Ali Güleren, gel bakalım, çoktandır görüşmüyoruz. 6 numara, iyi bir numaradır, hiç düşündün mü, şans numaran mıdır? ” diye sordu. Ali sustu. Bu kez İsmet, 6 numaranın benim şans numaram olduğunu söyledi. Öğretmen bana bakarak “Öyle miiii, bak bumnu bilmiyordum, öyleyse sen niye böyle 10 numara için çırpınıp durdun, 6 numarayı çok rahat alıyordun!”dedi. Yüzüme bakınca, İsmet’in neden öyle söylediğini anlattım. Arkadaşlar hep biliyordu. B kez de olayın sonunu ekledim. 66 kilo idim boyum 166 gelmişti, numaram da 66 olunca böyle bir kanı uyandı. Gerçekte bunun bir başka tarafı da vardı bunu arkadaşlara anlatmamıştım. Alpullu’dan ilk iznimize gidince aynı olayı babama da anlattım. Babam gülerek, “Buna ben de ek yapayım diyerek, babamın 6. çocuğu olduğumu, hane numaramızın 66 oldğunu kendisinin de o yıl 66 yaşın içinde olduğunu söyleyince iyice şaşırdım. Bunu İsmet’e anlatmıştım, sonraki günlerde de genel olarak derslerden hep 6 alıyordum. Ancak bu geçen senelerdi, şimdi boyum, kilom değişti, babam daha yaşlandı!”deyince öğretmen, ”Sen de burada durmanın bir anlamı yok deyip on numaranın peşine takındın!”Öğretmen gülerek 6 Ali’ye “Bak gördün mü 6 numarayı sahiplenenler varmış!”dedikten sonra daire tanımını sordu, arkasından da daire üstüne ne biliyorsa anlatmasını istedi. Ali bir süre durdu, ”Öğretmenim bir çok şeyler biliyorum ama kendi kendime aklıma gelmiyor, siz sorun da ben söyleyeyim!”deyince öğretmen güldü, “Bu içtenlikli açık konuşmaya karşı durmak insafsızlık olur. Ancak ben de çok konuşunca tasarladığım sonuçlara ulaşmakta zorlanıyorum. O nedenle benim yerime arkadaşların sorsun, ister misin? ”diye sordu. Ali ciddi ciddi, başını eğerek, “İsterim!”dedi. Bir çok arkadaş el kaldırdı. Öğretmen baktı, Bekir Temuçin’e işaret etti. Bekir Temuçin, daire çizimi için gerekli araç-gereci, arkasından belli bir daire çizebilmek için gerekli elemanları sordu. Ali Güleren hiç ummadığımız yanıtlar verdi, Bekir’e başka sorun var mı? diye sordu. Bu kez Bekir, “Dur bakalım biz daha dairenin d’sini bile konuşmadık!”deyince Ali bir de “Eyvah!”çekti. Bu konuşmalardan öğretmen hoşlandı. . Bekir Temuçin’e teşekkü etti, bize dönerek, “Matematik dersi, öteki derslerden en çok oyuna gelen bir derstir. Yazık ki yurdumuzda bu ders en zor, en sıkıcı bir ders olarak anlatılmaktadır. Ner var ki biraz sabır ister. Arkaşaınızın 6 numara öyküsünü dinlemeseydik, Ali kalkar kalkmaz soru yağmuruna tutsaydık sanırım böyle hoşa giden yanıtlar alamayacaktık. !”dedikten sonra “Ne yazık ki öğretmenler bu tür rahat zaman kullanamıyorlar. Ellerine verilen proğramların tamamlanması isteniyor. Öte yandan ayrılan zamanlar da kenardan köşeden kırpılarak öğretmenlerin ellerinden alınıyor!”derken zil çaldı. Öğretmen gülümseyerek derslikten çıktı. İkinci derste öğretmen bu ders biraz hızlanacağız deyip, daire üstüne sorabileceği soruları tekrarladı. Öğretmenin sorabileceği 10 soru saptadık. Öğretmen tahtadaki çizimlerden Üçgeni gösterdi. İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen işaret etti İsmet kalktı. Tahtadaki üçgen bir rastlantı dik üçgen görünümündeydi. İsmek bu görüntüye kapılıp dik üçgenlerin özelliklerini bir süre anlattı. Kimse ses çıkarmayınca, parmak kaldırdım, “Tahtadaki şekillerin genel özellikleri konuşacaktık, oysa şimdi özel bir üçgen üzerinde duruyoruz!”dedim. Öğretmen “Yaaaa, bak içimizde dalgın olmayanlar da varmış!”diyerek gitti tahtadaki üçgenin kenarlarını uzatarak şeklini değiştirdi. Öğretmen İsmet’in oturmasını söyledi ama arkasından, onun da soru hazırlamasını istedi. Kare için Yusuf Asıl, dikdörtgen için Harun Özçelik kalktı. Yusuf Asıl kare için yeterli soru çıkaramadı. Sami Akıncı yardım etti, onlar da 7 soru çıkardı. Harun Özçelik 6 soru yazdırdı. İsmet en çok soruyu sordu: 12. Sorular 35 oldu. Düzgün yamuk için Mehmet Yücel kalkarken zil çaldı. Öğretmen Mehmet Yücel’e “Haydi sana bir özel ödev, düzgün yamuk üçerine kaç soru çıkarabileceksin? Öğretmen gidince Mehmet Yücel bir süre yamuk sıfatı sözleri altında kaldı. Takılanları yanıtladı. Fizik dersimiz boştu. Boş ders rahatlığı içinde konuşurken Selçuk Korol Öğretmen geldi, gülerek sizinle Hasanoğlan’da ne güzel kararlar almıştık. Ne oldu onlar? Hani Trakya gezileri, hani Kakava proğramları? dedi. Durdu, ”Ben bunların hesabı sormak için gelmedim, ben size derse geldim. Ancak bilmediğiiniz bir durum var önce onu açıklayayım da bu defa böyle olsun. Fettah hemen açıkladı, dersimiz Fizik. Öğretmen gülerek, “Ha şunu bileydin, ben de onu söyleyecektim. Dersiniz fizik, ancak benim bundan sonra 7. sınıflara dersim var. Sizin iki dersiniz de boş sayıldığına göre İlhan Beyle konuştuk, Coğrafya ile fizik yer değişmiş olacak. Fettah’a biraz anlamlı bakarak, “Böylece siz fizik dersinizi bundan sonra yapacaksınız!”dedi. Daha sonra coğrafya dersinin de belli bir kitap sırasına göre değil yakın çevreden başlayıp uzaklara doru açılacağımızı ekledi. Alacağımız bilgilerin başkalarına öğretmekten çok kendimiz için olacağını anlattı. Çantasından çıkardığı bir yazıyı okudu. Yazıda Köy Enstitülerinde okutulacak Coğrafya dersleri için açıklamalar vardı. Öğretmen yazıyı bitirince, ”İşte böyle çocuklar, benden istenen bu, ben bunları vermeye çalışacağım, öğrenip öğrenmediğinizi öğrenmek içinden sizden bunları soracağım. Sorduklarıma buradaki bilgilere uygun yanıtlar verdiğinizde de ben, “Bu iş tamam!”deyip fişinizi dolduracağım!”Arkadaşlardan “Sağolun!”diyenler oldu. Selçuk Korol Öğretmen, “Yo, öyle önceden acındırma sözleri söylemek yok, çalışacağız, emeklerimizin ürünlerini kendimiz toplayacağız!”Kitaplar soruldu. Öğretmen, ele aldığımız konularla ilgili her türlü kitaptan yararlanacağımızı tekrarladı. “Bu yöntem gerçekte kitap izlemekten daha yararlı olacak. Belki fazla kitap ya da kaynak karıştırmak isteyecek;hele bir süre deneyelim!”dedi. Bu kez elini kaldırıp iki parmağını oynatarak, ”Şunun şurasında iki ikibuçuk ayımız var. Bu zaman bize bir fikir kazandıracak. Bu deneylerden sonra önümüzdeki ders yılında belki ek önlemle alacağız. !”Öğretmen az düşündükten sonra sizinle iki önemli coğrafya gözlemini yaşayarak yapmış bulunuyoruz. Onları karşılaştırarak, coğrafyanın ana konularından birini rahatça kavrayabiliriz!”dedikten sonra “İklim!”derken zil çaldı. Öğretmen gülerek İsmet’e, dersliğe girdiğimden beri sana takılmak istiyordum, işte bir fırsat doğdu. “Sen bize önümüzdeki derse İklim hakkında bilgi topla. Vereceğin bilgiler ışığında Hasanoğlan’la Kepirtepe’yi karşılaştıralım!”dedi. Öğretmen gülerek ayrıldı. Öğretmen gidince birileri üzünntülerini belirttiler:

-Boş boş deyip duruyorduk, işte birer ikişer hepsi gidiyor!Abdullah Erçetin “Boş, boş sözlerinden ünlü Boş Fıçı şarkısını söylemeye başladı. “Boş fıçıdan neden bu kadar ses çıkar-. Boşluk o nu böyle söyletir-Boş insan da işte böyledir!”…. Abdullah şarkıyı tam çıkaramadı. Bekir Temuçin düzeltme yaparken nöbetçi öğrenci geldi Sami Akıncı’yı İlhan Görkey Öğretmenin çağırdığını söyledi. Herkeste bir ilgi uyandı, “Acaba neden? Sami beklendi ama, zil çalana dek Sami gelmedi. Yemekte öğrendik, coğrafya dersimizin yer değiştirdiğini duyurmuş, ayrıca bir de proğram yaptırmış. İdris Destan, bunu duyunca bir “Pufff!”çekti. “Ne oluyoruz yahu? Her gelen yönetiiiiici Sami’ye yapışıyor!”Neden o, başka kimse yok mu? ”Bu kez ben İdris’e karşı durdum. Ancak yanlış düşündüğü için değil, doğru düşündüğüne katıldığımı, olayın Sami Akıncı’dan değil yöneticilerden kaynaklandığını, onların kendi çıkarları için Sam Akıncı’yı kullandıklarını, Sami’nin de iş derslerinden kaytarmak için bunu özellikle yaptığını, anlattım. İlhan Görkey geldiği zaman kaç kez beni çağırdığını, ayrıca İsmet’i arattığını. Biz gittik ama iş yapmaya hiç yanaşmadık. İstesek bile ne yapacağımızı bilmediğimiz için kaçak davrandık. Sami bu konuda pişkin, isteyerek yaklaşıyor, verilen işi de severek yapıyor. Ömer Uzgil’e böyle yaklaştı. Ondan sonra Hüsnü Baykoca’nın işlerini üslendi. Hasanoğlan’da o denli eleştirilmesine karşın aynı taktikleri kullandığını, daha önce konuşmuştuk. İşte İlhan Görkey’in aradığı da gene o oldu. İlhan Görkey’in görülecek işi oldukça o işi yaptıracak birini arayacak, işte, o biri arandığında sen ya da ben koşmadıkça Sami gidip ilişkisini kuracak , bize de sinirlenmek kalacak!”İdris , “Haklısın!” deyip sustu. Öğleden sonra derslikte oturmamız söylendi. 8. sınıfların bir bölümüyle 7 sınıflar atölyelerle tarım binası yolunu açtılar. Biz her dakika çağırılacakmışız gibi hazır durduk ama kimse çağırmadı. Geometri çizimleri yaptım. Sami Akıncı’nın yazdırdığı soruların yanıtlarını bulmaya çalıştım. Yazıyı okuuyunca kolaymış gibi geliyor ama çizmeye kalkınca iş zorlaşıyor. Örneğin bir dik üçgenin iki kısa kenarı kareleri çizildikten sonra 1: Öklit çizimi ilginç. Niçin küçük kare? Sami gülerek, “Öklit öyle yapmış, sen istersen bir başka yol bul!”dedi. . Büyük kareden denedim. Farketmedi. Benzer yöntem.

Yarın kesin olarak Müdür Bey gelecektir. Beyaz Zambaklar Memleketinde kitabını anımsadım, Snellman'n uyarılarını düşündüm. Çalıkuşu romanını özetledim. Öğretmenlikle ilgili bilgiler için işime yarayabilirler. Müdür Bey, dersi bırakıp gene okulumuzla ilgili konuşturmak isterse, Hasanoğlan’da özellikle temel atma töreninde bayrak tutan Hüseyin Serin arkadaşın kasketine sinirlenen Ferit Oğuz Bayır konusunu ortaya getireceğim. Akşam yemeğinde Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmeni görünce sevindik. Belli ki nöbetçi, bizim dersliğe uğrayacak. Dersliğe dönünce kimi arkadaşlar soru hazırladı. Salt konuşturmak için soru hazırlanmasına çoğumuz razı değiliz. Nedense tembel takımı böylesi sorularla vakit geçirmeye çalışıyorlar. Bir süre tartışıldı. Mehmet Yücel arkadaş ortaya bir öneri getirdi. Öğretmen bir sorunuz var mı? ”diye sorsa bile biz, ”Sorularımız var ama, biz bu kez sizin önümüzdeki bahar çalışmalarımız üstüne bilgi vermenizi istiyoruz!”diyelim. Bundan hem öğretmen hoşlanır hem de gelecek günler için bizim bilgimiz olur!”Herkes benimsedi. , derse bekler gibi Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmeni bekledik. Öğretmen oldukça geç geldi, . Ancak yüzü biraz asıkçaydı. “Ne var ne yok? ” diye sordu, eğildi arkadaşların önünde açık bulunan kitaplara baktı. “Çoğunuzun, önündeki kitaplar teftiş fırçalığı!”diye güldü. Teftiş fırçalığı sözünü sordu. Bekir Temuçin açıkladı. ”Öğretmen Bekir’e bak bak, sen sebze bahçesinde de böyle canlı olacak mısın? ”diye sordu. İsmet gene meydan buldu, “İyi beslenirse daha da canlı olur!”dedi. Öğretmen İsmet’e biraz sertçe baktı, “Sen benim ağzımdan laf almak mı istiyorsun? Benim bildiğimi biliyorsan işte o öyle, maalesef öğle, hepimiz ona göre besleneceğiz. Bunun eksiği fazlası nasıl olacak bilmem!”deyince hepimiz şaşırdık. Öğretmen bakışlarımızdan bir şeyle anladı, “Ne o, siz benim sözlerimden bir şey anlamadınız galiba, yoksa haberiniz yok mu? ” diye sordu. Gülerek, “Öyle ya, bugünkü kararı siz nereden duyacaksınız!”dedikten sonra, “Maalesef bundan böyle her yurttaşın günlük ekmek payı 300 gram. Yani sabah 100, akşam100, öğleleri de 100 gram ekmek hakkımız var. Ekmek böyle kısıtlanınca kuşkusuz öteki yüyecekler de sınırlanacaktır. Radyo haberleri böyle. Radyo haberlerinden söz edince onu da söyleyeyim bari, bu da bir savaş haberi, bugün Ankara’da Almanya büyükelçisi öldürüldü. Gerçi ölmediği söyleniyor ama, çoğunlukle böyle haberler böyle verilir. Sizin anlayacağınız adam sokak ortasında kurşunları yedi. Bu Almanya ile aramızda büyük bir anlaşmazlık olabilir. Ne dersiniz, ben şimdi Bekir arkadaşınıza bol gıda sözü vereyim mi? Versem inanır mısınız!”Öğretmen İsmet’in yanına dek gitti, “Sorduğuna pişman ettim, biliyorum ama sana yalan söyleyemezdim. Yarın duyacaklarınızı ben bugün duymuşsam, duymamış gibi sizinle konuşursam, o konuşmalar içtenlikten uzak olur. Biz, sevinciyle kahrıyla bir süre birlikte yaşayan insanlarız, bir birimize karşı açık olmamız gerekir. Bu nedenle size duyduklarımı anlattım. Neşenizi kaçırdımsa, çok üzülmeyin;bu haberlerden kaçan neşeniz zaten sizde kalıcı değilmiş, ha bugün kaçmış ha yarın. Önemli olan neşelerimizin bir an önce yerine gelmesidir. Umutlarımızı yitirmeyelim. Dileyelim bir an önce bozulan işler düzelsin, sağlığımızı koruyalım, işlerimizi düzgün yapalım!”Zil çalınca öğretmen bir süre durdu, “İyi geceler!”deyip gitti. Kısa bir sessizlikten sonra, 53 Ali (Baba Ali) “Biz şimdiye dek kaç gram ekmek yiyorduk? ” diye sordu. Arkadaş iyi niyetle sordu ama zaten sıkılmış olan arkadaşlar bu soruyu abartılı yanıtlarla gülmeceye çevirdiler. Bekir Temuçin günlük iki kilo verildiğini ama kendi payının çoğunu masa arkadaşı Baba Ali’nin aşırdığı söyleyince ortalık karıştı. Böylece Baba Ali’nin günlük payı 3, 5 kilo olarak anılmaya başlandı. Sefer Tunca , Fettah Biricik, öteki Edirneli, ler Ali’ye arka çıktı, ortalık yatıştı. Ancak günlüp ekmek payımızın ne kadar olduğunu hiç birimizin bilmediği ortaya çıktı. Ekmekler, beyazdı, büyüktü, karardı, küçüldü. Yatakhanede de aynı sözler konuşulurken Mustafa Saatçı, “Ben size demiştim, beni dinlemediniz!”dedi, sustu. Bu kez birkaç kişi “Sen ne demiştim, İmam, bir daha söyle!”diye bağırdılar. İnanıda konuşan Mustafa Saatçı, “Kepirtepe’ye dönmeyelim, demiştim!”Bunun azalan ekmeklerle ne ilgisi var? denilince Mustafa Saatçı kasıla kasıla; “Yaaaa, kafanız çalışmıyor. Hasanoğlan'da bol bol yufka yemeğe devam edecektik!”Uyumaya çalışırken yattığım yerde ben bile güldüm. Arkadaşlar, tartışmayı bıkakıp Mustafa Saatçı’ya yufka göndermesi inin önce Mustafa Güneri’ye sonra da Hasanoğlan Köyü Muhtarı Ahmet Çakır’a mektup yazmaya karar verdiler. Gülmeler bir süre daha sürdü. Sanırım ben de kendi kendime gülerken uyudum.

 

25 Şubat 1942 Çarşamba

 

Akşamki gülerek yatıp uyumamın yararını gördüm. Anımsadığım rüya olmadığı gibi çok da dinlenmiş olduğumu uyanınca duyumsadım. Akşamki gibi gülmeye hazır bir durumdaydım. İch lache-du lachst-er lacht-vir lachen-ihr lacht-sie lachen……Gülüyorum. Orhan neden güldüğümü gene gene sorunca akşamki yufka-pazlama olayına bağladım. Orhan innanmadı. Biraz da alınır gibi oldu:

-Madem ki saklamak istiyorsun, sormamın bir anlamı yok!Gene de konuşa konuşa dışarı çıktık. Hava oldukça açık. Dersliğe gittik. Konu ekmeklerin küçüldüğü üstüne. Salt söze katılmış olmak için “Durun bakalım hemen uygulanmaz. Öğretmenin söylediği geleceğe yönelik bir olaydır!”diyecek oldum birkaç kişi birden karşı koydu. “Sen mi bileceksin, öğretmen mi? deyince güldüm, soruyu bile doğru soramıyorsunuz. Ben olsam onu şöyle sorardım:

-Sen mi bileceksin yoksa biz mi? öğretmeni araya sokmaya gerek yok. Öğretmen sözünü söyleyip gitti. Söylenen sözü anlayıp anlayamayanlar burada. Ben diyorum ki, öğretmenin söylediği belki birkaç gün içinde uygulanmaya konacaktır. Çünkü ekmek yapanlar, ellerinde belli bir karar olmadan değiştiremezler. O emirler yönetim mekanizmaları arasından gider. Hiç değilse biz bugün gene eskisi gibi ekmek yiyeceğiz. Tersi söyleyen varsa masalardaki ekmek haklarının fazlasını alırım. Herkes sustu. Kuşkulu bakışlarla kahvaltıya gittik. Bizim bildiklerimizden herkes habersiz gene dünkü gibi ekmekler geldi, kalanlar masalardan toplandı. Orhan bana baktı, ”İch lache, dedi ben de “Du var lache? dedim. Masada herkes sustu. Müdür Beyin derse delip gelmeyeceği ortaya atıldı. Bu kez ben, ”Müdür Bey ekmeklerin azaldığını duyduğu için karnını doyurmadan gelmez!”dedim. Halil Basutçu, “Ekmekler oralarda azalmadı mı demek istiyorsun? ”dedi. Tıpkı öyle, çünkü oralarda bizim arkadaşlarımız yok, emirler hemen yürürlüğe konmuyor!”dedim. Biz konuşurken İlhan Görkey Öğretmen geldi, duyuru yaptı. ”Radyo haberlerine göre önümüzdeki günlerde ekmeklerimiz küçülecek. Bu nedenle önünüze gelen ekmekleri bitirmeye bakın, yakın zamanda bunları arayacaksınız. Ne yazık ki verilen emirlere uymak zorundayız. Kendi ürünlerimizi çıkarıncaya dek bu tür sıkıntıları çekeceğiz. !”Bizim masada benden başka herkes sus pus oldu. Az ileri karşımda oturan Yakup Tanrıkulu’nun ekmeğine uzanırken Arif Kalkan elimi tuttu: ”Alma çocuğun ekmeğini, bitirsin, iki gün sonra onu da bulamayacak!”hepimiz güldük. Dersiğe dönünce iş şakaya döküldü. Hasanoğlan muhtarına mektup sözü gene ortaya geldi. Bu kez ben o kadar uzağa gitmeye ne gerek var, Yeni Bedir köyü muhtarına başvurun o da size yufka uyaptırır!”dedim. Ali Önol, “Iyyyyy, gekkk!”yaptı. Belli ki bu bir tepkiydi, arkadaşlar güldü. Bu kez ben, ”Sana Yeni Bdir köyü tuvaletlerini göstermedim, onların yediği yufkalardan söz ettim. Onların yediklerine “gerk, gük ediyorsan burada pineklemene hiç gerek yok. İki yıl sonra o köye gidersen, başına gelecekleri düşünmek gerekir. Öğretmenlerimiz bize yükleneceğimiz görevleri bu denli açık anlatırken, oralardaki insanların yediklerine gek-gük yapanların başına gelecekler pişmiş tavukların bile başına gelmeyecektir!”Konuşurken ayaktaydım. Okul Müdürü içeri giriverdi. “N e o 66 konferans mı veriyorsun? ” diye sordu. Bir an durdum, ”Evet!”dedim, baktım. Gülümseyerek, önce başıyla devam işareti verdi, sonra da . ”Devam, devam!”dedi, arkasından “Ben iyi bir dinleyiciyimdir!” Devam ettim “Önce bir şaka konuşma oldu, arkasından konu giderek ciddiye dönüştü. Radyo haberlerine göre günlük ekmek hakkımız 300 gram olacakmış. Bunu konuşurken köylerdeki insanların yediği ekmekleri düşündük. Hasanoğlan’da bir ara ekmek yerine köyde yapılan yufkalardan yemiştik. Arkadaşlar, oraya yazalım bize yufka göndersinler türünden şakalar konuşurken ben, ”Oraya yazmaya gerek yok, Yeni Bedir köyünde de yufka yapılıyor!”dedim. Arkadaşın biri benim sözüme “İğğğğğ, ekkk gibi sesler çıkardı. Ben de bu sesler üzerine, o köylüler onları yiyor. sen de iki yıl sonra o köye gideceksin o tür yiyecekleri yiyenlerle iş birliği yapacaksın. Üstelik Hasanoğlan’da yediklerini de o tür insanlar yaptı. Hasanoğlan’a gittiğimiz ilk iki ay yemeklerimizi Durdu, Satılmış, Eşe kadınlar yaptı, pekala yedik!” Bunları anımsatıyordum!”dedim. Müdür Bey gülerek, “Çok memnun oldum, sormadım ama sizin oradaki yaşamınızın biraz böyle olacağını tahmin ediyordum. Çünkü çok hazırlıksız bir göç yaşadınız, daha doğrusu yaşatıldı. Biz göçlere alışmıştık ama kendi göçlerimizi kendimiz planlayıp yapıyorduk. Özellikle de yakın mesafelerde olduğu için, en fazla bir günlük kumanya ile sorunuımuzu çözüyorduk. Bu kez öyle olmadı, bilinmeyen bir yere bilinmeden gidildi. Neyse oldu bitti. Biz şimdi o olaydan alacağımız derslere bakalım. Geçen gün de söylediğim buydu, Hasanoğlan bize okul olarak değil birer birey olarak nasıl bir ders verdi? Arkadaşınızın karşılaştırması benim çok hoşuma gitti. Hasanoğlan bir köydür. Belki 200 yıllıktır, belki daha eski ya da yeni, farketmez. Kağnısı kağnıdır, sittin seneden beri ne çivisinde bir yenilik vardır ne de tekerinde. Bakın, Yeni Bedir de bir köydür. Ancak burada biraz duralım;Yeni Bedir bir istisna, oranın köylüleri bir devrim yapmış, yüzlerce yıllık köylerini bırakıp gelmişler, burada bilinçli bir şekilde modern bir köy kurmuşlardır. Kılık kıyafetlerine bakıp aldanmayın. Onlar, Lüleburgaz çarşısında değme manifaturacı ya da tuhafiyeci beylerden geri değildirler. Kılık kıyafetleri tarla çalışmalarının zorunluluğundandır. Onlar size yaklaşıyorsa, çekinmeden bir konuşun, yoklayın; bakın göreceksiniz, sizin köylerinizdekilerden çok daha uyanıklar. İki kaymakamdan ayrı zamanlarda dinledim, Lüleburgaz’ın 36 köyü vardır;bu 36 köyün muhtarları içinde görevini en başarılı yapan muhtar olarak Yeni Bedir Muhtarı Kamber Uzun gösterilmiştir. Sık sık bana gelir konuşuruz;ondaki ölçülü insancıl tavırları çok az kişide görmüşümdür. Bakın işte bu adam bir köylüdür. Öteki insanlar, müfettiş, kaymakam, milletvekili, öğretmen, subay gibi okumuş kişilerdir!”Müdür Bey daha sonra değerlendirmelerimizi bazı ölçülere göre yapmamızı, örneklerimizi de tutarlı modelleriden seçmemizin zorunlu olduğunu, bunu yapmazsak işte o zaman kendimizin o küçümsediğimiz köylü durumuna düşeceğimizi söyledi. Zil çalınca gen yüzlerimize baktı, gülümseyerek, ”Sözde ben sizi konuşturacaktım, ne yaptınız ne ettini gene beni konuşturdunuz. Haydi biraz ara verelim, az sonra geleceğim!”deyip gitti. Müdür Bey gidince bir suskunluk oldu. İsmet bana, ”Dayı başka sorun var mı? İstersen bu ders sorma da Müdür Bey konuşsun, bakalım ne söyleyecek? ”dedi. Benden önce Mehmet Yücel, ”Uyudun mu İsmet Yanar, bir saattir kim konuştu? ”diye sordu. Bu kez ben, Müdür Bey “Sorunuz var mı? ” derse, soracak sorum var. Ancak arkadaşların sorularına engel olmak istemem. Zaten benim soracağım, bizim Hasanoğlan’da çok iyi başladığımız müzik çalışmaları olacaktı, onları burada ne zaman yapacağız? Bunu öğrenmek isteyeceğim!”Arkadaşlar “Bu çok iyi olur, bu hepimizin sorusudur;bunu kesinlikle soralım!”dediler. Müdür Bey geldiğinde soruya meydan vermeden, soracaklarımızı kapsayan çalışmalar üstüne uzun uzun konuştu. Müzik dersleri için Lüleburgaz Ortaokuluna yeni atanan bir Müzik öğremeninden söz etti. Onda başarılı olamazsak Kırklareli Ortaokul Müzik Öğretmenini çağıracağını, özellikle mayıs-haziran aylarında ek çalışmalarla soru numuzu çözeceğini umduğunu söyledi. Bu kez gene soruya döndü;bana bakarak “Hasanoğlan'da nasıl çalıştınız? ”diye sordu. Oraya arka arkaya iki müzik öğretmeni verildiğini, her öğle dinlenmesinde bir saat çalıştığımızı anlattım. Arkadaşların çoğu konuşmalara katıldı. Gene öyle yapılacak çalışmalar beklediklerini söylediler. Müdür Bey çareler tükenmez, biz de karınca kaderince çareler üreteceğiz, bunlar yapılabilecek işler, siz istediğinize göre olanak hazırlamak da bizim görevimiz!”deyip durdu. Az düşündü, ”Anlıyorum ki bu müzik konusuna sizde bir büyük ilgi doğmuş. Bu, öteki enstitülerin etkisiyle mi oldu? Onlar bu konuda çok mu ilerdeler. Sami Akıncı konuştu, onlarda topluca bir çalışma yok, belli başlı oyunları tekrarlıyorlar. Müzik bilgilerini bilemiyorum, onlarla daha çok, (Beni göstererek)arkadaş ilgilendi o daha iyi değerlendirecektir!”diyerek sözü bana yıktı. Müdür Bey işaret edince, İzmir/Kızılçullu dışındakilerin bizim kadar bile müzik bilgileri olmadığını, içlerinde nota bileni görmediğimi, salt birkaç arkadaşın pratik mandolin çaldığını, Ben hepsinin oyunlarını kısa dönemde akordiyonla çaldığım halde onlar bir birlerinin oyun havalarını çalamadıklarını anlattım. Anlattıklarımı arkadaşlar da onayladılar. Bu arada Hidayet Gülen Öğretmenin bizleri uyarması, özendirmesi ortaya getirildi. Müdür Bey gülerek, siz oradayken ben de Ankara’ya kadar gelmiştim. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç sizleri bana överken sizin akordıyon çalışınızı, onun da bu konuda dikkatini çektiğinizi bu nedenle tüm enstitülere akordiyon alınması emri verdiğini anlatmıştı!”dedi. Konu birden bire durdu, Müdür Bey, ”E, milli oyunları nasıl buldunuz? Ben Kızılçullu’da çalıştım. Orada bu oyunlara çok önem verilirdi. Daha o zaman çevreden bu işi bilenler çağırılıp çalışmalar yapılıyordu. Bizim çevremizde bu tür kimselerin olacağını sanmıyorum!”deyince arkadaşlar, beni, Yusuf Asıl’ı, Ahmet Güner’i gösterip, arkadaşlara öğretebileceğimizi söylediler. Müdür Bey, “Haşöyle, ben de bunu bekliyordum. Bize emir emir üstüne geliyor, yeni proğramlarda bu etkinlikler öne çıkarılıyor. Sabahları onbeş dakikalık, spor gösterisi türünden oyunlar isteniyor. Beden Eğitimi öğretmeni bekliyoruz. Verilen öğretmen bize uğramadan askere alındı. Askeri birlikten hiç değilse subay eşlerinden araştırıyoruz ama oradan da olumlu bir yanıt çıkmadı. En iyisi biz kendi yağımızla kavrulalmı!”. Okul Müdürü bizim verdiğimiz bilgilerden çok hoşnut olduğunu, 15 gün kadar sabretmemizi, 15 martı atlatalım havalar ısınınca yeni proğramlarımıza geçeceğimizi, söyleyip ayrıldı. Müdür Bey gidince İsmet gene bana sataştı(Şaka olduğunu biliyordum)Dayı gene sen konuştun. Böyle bir soru soruşu hoşuma gitti, hemen yanıtladım:

-Hasanoğlan’da siz konuştunuz, ben sustum, akordiyonumla, iki arkadaşımla Külhanda oyunlarla vakit geçirdim. Şimdi konuşma sırası bende. Sizin şimdiki durumda konuşacak haliniz yok. İsterseniz çıkın ortaya, gösterin boyunuzun ölçüsünü!”Mehmet Yücel “Yaşa dayı, konuş, konuş da için boşalsın, rahatla!”İki dersimiz müzik, boş. Hasanoğlandan döneli hiç sözü edilmemişti. Mandolinciler yakınmaya başladılar. Hani bizim mandolinler, hani bize keman verilecekti? Halil Basutçu, gülerek “Hayda!” diye bağırdı. Akşam ekmek derdimiz vardı, şimdilerde de mandolin-keman. İdris Destan elinde bir bağlamayla dersliğe geldi. Bizim köyde çalanlar vardır, adı da köyde sazdır. İdris tımbırtatmaya başladı. Yakup, İsmet, Ali Önol hemen almak için sözleştiler. Bağlama 8. sınıflardan Hasan Çetin’in ben biliyordum. Hasan bir süre mandolin de çalıştı. Bağlamanın sap durumu sırada çalışmaya elverişli değil. Bu konuşuldu, bir süre alıcılar bağlama almaktan vazgeçtiler. Müzik konusu müzik dersi boyunca sürdü. Öğle yemeğinde ekmeklerin değişmediğini gördük. Ben üzerinde durmadım. Ne var ki Yusuf Asıl, İsmet, Kadir Pekgöz, benim söylediklerimi birkaç kez ortaya getirdiler. Yemekten sonra okul önüne çıkanlar olmuş, otobüslerden gazete atılmış. Başlıklarda “Von Papen öldürülmek istendi, Von Papen ucuz Kurtuldu, gibi başlıklar var. Gazetenin birini bizim dersliğe getirdiler. Von Pappen’in ölmediği anlaşılınca, ”Bekir Temuçin, “Öyleyse ekmeklerin azalacağı da doğru değildir!”diye güldü. Arkadaşlar birden Bekir’e çıkıştılar, “Sen öğretmeni yalancı mı çıkarıyorsun? İlhan Görkey Öğretmende mi yalan söyledi? Gibi tert, ters yorumlar yapıldı. Bekir özür diledi. Salih Ziya Büyüaaksoy Öğretmen elinde koca bir çanta ile geldi. Gülümseyerek, “Haydi, bakalım ağalar, oturalım da biraz yapacaklarımız üstüne bilgi teatisinde bulunalım!”dedi. Yüksek sesle “Teati nedir? Buna da en genç yerine oturan yanıt versin!”deyince ayaktakiler birden çöktüler. Öğretmen bir öykü anlattı. Deve kerv anları ağaçlık yerlerden geçerken sıralarını bozarmış. Düzgün yürüyen develer dallar yaklaşınca, başını uzatıp dal koparırken yürüyüş düzeni bozuluyormuş. Kervanı yöneten dallara saldıran develere ayrı ayrı vurunca dallarla cebelleşen develer sopa kendilerine gelene dek dallara saldırırmış. Kervancı bunun çıkmaz yol olduğunu anlamış. Bu kez, kervanın önünde giden eşeye vurmayı denemiş. Amacına ulaşmış. Bundan şöyle bir sonuç çıkarılmış. Develer, kervanın önündeki eşeği kılavuz bellediğinden bir gözleriyle sürekli eşeğe bakıyormuş. Başka bir deyimle dallara saldıran develerin bir gözleri eşekteymiş. Eşek sopayı yeyince tüm develer onu gördüğünden, hemen sıraya giriyormuş!”. Öğretmen kahkaha ile gülerek”Benzetmek gibi olmasın ama, nedense sizin çevik hareketiniz bana bu fıkrayı anımsattı!”dedi. Az durdu, Bu kez de, “Dur bakalım bizim fıkra anlaşıldı mı yoksa gürültüde o da mı gürültüye gitti!”dedi. İsmet parmak kaldırdı, Arkasından Yusuf Asıl gülümsedi, parmak kaldırmaya hazırlanırken, öğretmen, “Haydi bakalım, nazlanmayı bırak, kaldır şu parmağını!”dedi. Yusuf hızla elini kaldırdı. Söze gülerek başladı, kese kese anlattı. Bu kez de öğretmen, “Fıkra anlatan kendisi gülerse genellikle dinleyenler gülmez. Seni haklı buluyorum, çünkü senibiz kaldırdık, güleceğini düşünerek belki kalkmak istemeyecektin!”dedi. İsmet parmağını kaldırıp indirdi gene kaldırınca, öğretmen “Eee, hadi sen de bu fıkra ile bizim durumumuzun bağlantısını anlat!”dedi. İsmet duraksadı, Öğretmenim ben, Yusuf’un anlatamadığını anlatacaktım!”deyince öğretmen, “Evet evet, sen fıkranın, arkadaşının anlatmadığı tarafını anlat!”dedi. İsmet bakındı, sustu. Hepimiz güldük. Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen baktı, “Hadi sen söyle bakalım!”dedi. Sami, olaylar arasında konu, olay benzerliği yok ama bir şekil benzerliği var, şeklil olarak biri diğerini anımsatıyor!”dedi. Öğretmen durdu, Sami’ye baktı. Sami, “Eşeğe sopa vurulunca, o sopanın az sonra kendi sırtlarına gelebileceği ürpettisiyle toparlanıyorlar. Bizim arkadaşlarda!”dedi Sami kıkır kıkır gülmeye başladı. Bu kez öğretmen de güldü, “Eeee, tamam tamam!”, fıkra yerini bulmuş, niyet amacına ulaşmıştır!”dedi. Öğretmen masasına bıraktığı çantasını açarak içinden kitaplar, dergiler, kağıtlar çıkardı. Bekir Temuçin’le Harun Özçelik’i kaldırıp ellerine çizili planlar verdi, arkadaşlar onları açarak hepimize gösterdi. Bunlar, hazırlanacak bahçelerin çizilmiş krokileriydi. Önce Harun Özçelik'ten aldı, altındaki yapılış tarihini okudu. 20 Şubat 1941 Perşembe…Bekir’den aldığını okudu: 23 Şubat 1941 Pazar. Öğretmen gülerek sordu, “Bu tarihler size bir şey anımsatıyor mu? İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen baktı, geçti, İsmet’e söz vermedi. İsmet parmağını indirdi. Öğretmen bir daha sordu, “Eeee, bir şey diyemiyor musunuz. Birkaç kişi birden parmak kaldırdı. 15 Hüseyin Serin, ”Planları yeni hazırlamışsınız!”dedi. Öğretmen ötekilere baktı. Ben hiçbir şey anlamamıştım. 20 Şubat, 23 Şubat; 2 ya da 3 gün önce bunun için neden soru sorsun? ” Ama soruyor işte! Sustum. Herkes sustu. Bu kez öğretmen tarihleri bir daha okudu. 1941, oysa biz şimdi 1942 yılındayız. Arkadaşlarla birlikte öğretme de güldü, ”Yaaaa, işte bu projeler tam bir yıl bu çantada kapalı kaldı. Onlar kapalı kaldı ama bizim yüreğimiz eridi. Başka bir şey daha oldu, daha doğrusu olacak, en az üç –dört ay kendi ürünlerimizden yararlanamayacağız. Havalar da yardımcımız olursa, sebzelerimizi ivedi yetiştirebiliriz!”dedi. Krokinin birini kaldırıp bölüm bölüm anlattı. Öğretmen , saatine bakıp, “Biraz ara verelim, anlatırken bile ara vermedik, kazarken neler olacak, kimbilir? ”demeyesiniz, biraz soluklanalım, devam ederiz!”deyip çıktı. Öğretmen uzun süre gelmedi. Mehmet Yücel, “Arkadaşlar ben, öğretmenin deve fıkrasından bir şey anlamadım, bana anlatır mısınız? ”diye sordu. Bir süre tartışmadan sonra Sami Akıncı çok açık bir dille öğretmenin anlattığını tekrarladı. Sami sözünü bitirirken öğretmen geri geldi. Sami’nin kokuşmasını duymuş. Soru sual etmeden, “Siz bu Deve öyküsüne takıldınız, belli, ben size bir başka örnek vereyim, sanırım onu daha doğru anlayacaksınız!”deyip bu kez bir asker fıkrası anlattı. “Askerler arasında subay rütbeleri kesinlikle üstün kabul edilir. Küçük rütbeler bir üste saygı duymak zorundadır. On kişilik mangasından sorumlu onbaşı, çavuşa karşı kesin sorumludur. . Verilen bir emri yerine tam getiremeyen manga çavuşa göre suçludur ama çavuş hiçbir zaman manga ile cebelleşmez. Onbaşıyı alır karşısına haklı haksız demeden cesasını verir. Bunu bölük içinde söyleyebiliriz. Bölüğü kusurlu gören tabur komutanı tıpkı kervancı gibi bölükte birini yakalar, bölük komutanını…Bunu ordulara dek çıkarabilirsiniz. İşte bizim kervan öykümüz rütbeleri kaldırmış, kervanın kılavuzuna suçu yüklemiş. Umarım şimdi daha iyi anladınız!”Öğretmenin konu üzeinde durduğunu anlamlı bulduk, söz birliği etmişçesine sustuk. Öğrtetmen ikinci korokiyi de açıkladıktan sonra yapılacak çalışmalar hakkında bilgi verdi. Belli başlı yenilik olarak da Tarım Çalışmalarının haftalık yapılacağını, Tarım nöbeti gelen sınıfın bir hafta salt tarımda çalışacağını anlattı. “İki yıl önce İzmir/ Kızılçullulu numara arkadaşım mektubunda anlatmıştı, onlar o zaman da öyle çalışıyormuş!”dedim. Öğretmen gülerek, “Öyle ya, biz de Edirne’de kalsaydık öyle devam edecektik, oraya buraya göçmekten iki yakamızı bir artaya getiremedik. İşte bakın bu krokiler bir yıl öncenin çizimleri. Bir söz vardır, “Geçmişe mazi, derler!”Biz de geçmişe, “O artık mazide kaldı!”, deyip işimize yeni bir anlayışla sarılacağız. !”dedikten sonra çantasından bir yazı çıkardı. Uzunca bir yazı, Köy Enstitüleri Müdürlüklerine yazılmış. Okul müdürü de Tarım Öğretmenlerine göndermiş. Yazıdan belli yerleri okudu. Yazıda, dış ülkelerin savaşları nedeniyle gittikçe kısıtlanan beslenme sorunlarının aşılması için tarımsal ürünlere önem verilmesi, gerektiğinde kültür derslerinin kesilerek hiç değilse aza indirilerek olabildiğince bol ürün alınmasına çalışılması, hiç ödenek verilmediği düşünülerek, kendi kendine yıllık besin gereksiniminin sağlanması isteniyordu. Öğretmen bir süre durdu, “Yaaa çocuklar, işte böyle! Söyleyin bakalım biz bunu yapabilir miyiz? ”Arkadaşlar “Yapabiliriz!”diye bağırdılar. Öğretmen, “Bunu demeniz çok doğal, siz köylü çocuklarınız, babalarıız işte bunu yapıyor, siz neden yapmayasınız? ” Öğretmen masasına geçip oturdu, arkadaşlara sorular yöneltti. Tarımla geçinen ailelerin yıllık üretimlerini sordu. Arkadaşlar değişik ölçüler verdiler kimisi geçim ölçülerinin çok aldında kimisi de büyük çiftlik hesaplarına yakın ölçüler öne sürdüler. Öğretmen güldü, “Sorun soruşturun bu bilgileri daha sağlıklı olarak yazın, ortalama bir ölçü bulalım!”diyerek konuşmayı değiştirdi. Ben, “Bizim 300 dönüm tarlamız var. Bunun 200 dönümü tahıl için ayrılmıştır. En az 50 dönümü sıra ile her yıl nadasa bırakılır. Öteki 100 dönüm sulak ya da sulağa yakın yerlerdedir. Buralara bostan, mısır, pancar ekilir. Yıllık 20 ton parcar üretilir. 10 dönümlük bostan yeri ayrılır. Buradan ev gereksinimi dışında en az on araba karpuz satılır. Yıllık olarak en çok üretilen buğday 300 kile ya da 600 gaz tenekesi (Yuvarlak olarak 12 ton buğday) ölçeğindedir. Öteki ürünler yıldan yıla değişir. Arpa, çavdar, mısır, yulaf bunlar bir ila iki ton arasında değişir. ”Öğretmen benim ölçülerimi akla yatkın buldu. Buğday ektiğimiz tarlaların toprak durumunu anlatınca “Ah işte buna sevindim, bizim toprağımız da buğdaya elverişli. İyi bir bakımdan sonra buğday yeriştitebileceğimizi köylüler hep söylediler!”dedikten sonra yeni duymuş gibi sevindi. Öğretmen saatine baktı, ”Bugünlük bu kadar, iyi bir anlaşma yaptık, hiç değilse yapacağımız çalışmaları karşılıklı konuştuk. Hemen şunu söyleyeyim, bu konuşmalardan son dünkü konuşmamızın bir üzüntülü tarafı kalmamıştır. Belki geçici olarak ekmeğimiz küçülecek ama tarlalarımızdan ürünü alınca ekmeklerimizi dilediğimiz gibi büyüteceğiz!”Öğretmen bir başka söz söylemk üzereyken Ali Güleren, parmak kaldırdı, ”Alman elçisi ölmemiş!”dedi. Öğretmen elini kulağına dayadı, “Efendim? ”dedi. Arkadaşlar Ali’yi susturdular. Öğretmen, eliyle “Ne oldu? ” der gibi işaret etti. Gülünç bir şey olduğunu anladı, başını sallayarak, “Ya işte böyle çocuklar deyip kapıya yöneldi, gülerek yüksek sesle “Allahaısmarladık!”deyip ayrıldı. Öğretmen gidince bir süre sessizlik oldu. Nereden aklına geldiyse geçen yıllar Hidayert Gülen Öğretmenin söylediği Karagöz şarkılarından birini Abdullah Erçetin söyleyiverdi, “Yar bana bir eğlenceeeee!” arkadaşlar birden gülüştüler, “Bütün eğlenceler senin olsun, eğlen eğlenebildiğin kadar!”diye Abdullah’a dönüp takıldılar.

Okuma saatinde öğretmen gelmedi. Yeni gelen bayan öğretmen nöbetçiymiş, çok sertmiş, gelirse azarlarmış gibi sözler edildi. . Ben yarınki matematik ödevlerini hazırladım. Arkadaşların bulduğunu söylediği 40 geometri teriminin ben ancak 22 tanesini saptadım. Kitabı açıp yazmak istemiyorum. Sıkışırsam Lise 1. sınıf Geometri kitabından kırka tamamlayacağım. Sami Akıncının sorduklarını da tamamlayamadım.

Yemekte, Ali Aga’nın Salih Ziya Öğretmene sorusu ortaya geldi. Hilmi Altınsoy’a göre Kaz Ali bu saçmalıkları bilerek yapıyor. Herkes bir şeyler söyledi ama Ali Aga’nın sözünü yerine oturtamadık. “Ne demek istedi? . Öğretmen iki haber vermişti, Almanya Büyük Elçisi vuruldu, öteki de ekmekler 300 gram olarak küçüldü. Öğretmen ekmeklerden söz edince, Ali’nin” Elçi ölmedi!”demesi, yanlış söylediniz anlamına mı geliyor, yoksa öğretmene tamamlayıcı bilgi vermek, elçinin yaşadığını duyurmak için mi konuştu? Hüsnü Yalçın ikinci görüşü savundu, ”Öğretmen yeni bilgi edinmemiş olabilir, doğrusunu duyurmak bir görevdir”diye düşünmüş olabilir!”Bu da bir düşünce. Ancak öteki arkadaşlar gülmekten doğruyu düşünecek gibi değil, hükümlerini vermişler “Kaz Ali, kazlığını yapar!” Nöbetçi öğretmen kurula kurula masalar arasında gezdi, İnce, zayıf, dim dik yürüyor. Eski beden eğitimi öğretmeni Rükiye Dökmen’nı andıran bir yürüyüşü var. Ancak o çok daha güzeldi. Arkadaşlar Mehmet Yücel’e bakıyorlar. “Ne ad takacak acaba? ”Tam da Mehmet Yücel’in masasına gitti, Recep Kocaman’la konuştu. Recep Kocaman’ı tanıyormuş. Dersliğe dönünce uzun süre Recep’e sorular soruldu. Recep Kocaman, sadece kendisini tanıdığını başka hiçbir bilgisi olmadığını söyleyip konuşmayı keti. Mehmet Yücel, “Öğretmenlere saygısızlık yapmam, beni boşuna zorlamayın !”deyip konuyu kapattı. Arkadaşların bir çok konuşmasına katılmadım, kendimle ilgilendim, kendimi düşündüm. Bana göre güzel bir gün geçirdim. Okul Müdürümüzün konuşmaları, Genel Müdürün Hasanoğlan’da bana söylediklerinin benzerini daha sonra Müdür Beye tekrarlaması, Tarım öğretmenimizin konuşmaları benim düşüncelerime uygun sözlerdi. Hele onbeşgün sonra başlayacak yeni günlük programda oyunlara yer verilmesi tam istediğim bir olay. Bize engel olmaya çalışan olumsuzların karşıma çıkıp da oynamaları oldukça eğlenceli olacak. Gülerek Yusuf Asıl yanıma geldi, “Ne yapacağız? ”Biz bir şey yapmayacağız, öğretmenler görevlenecek, biz onlara yardımcı olacağız. Biz doğrudan böyle bir görev almayız. Alırsak başımıza dert almış oluruz, öteden beri karşı duranlar bu kez düpedüz bize engel olmaya kalkışırlar. Kızıp kavga ederiz, suçlu durumlara da düşeriz. İyisi, biz hazırlanmış gruplara sıra ile oyunları gösterip saati dolunca bırakırız. Oyunlara başlayınca biz ayrıca daha küçük gruplara öğretiriz. Zaten az da olsa birkaç oyunu öğrenmiş olanlar var, onları da aramıza alarak çemberimizi genişletiriz. Ahmet konuştuğumuzu görünce geldi, ”Ne planlar kuruyorsunuz Efeler? ”dedi. Üçümüz bir süre gülüşerek planlar kurduk. Sabah oyunlarını bir yana bırakıp sürekli oynayacak bir yer düşündük. Yatınca da bir süre okulun çevrenisi gözden geçirdim. gönlümüzce bir yer yok gibi. Sonunda sıkıldım, oyun çalışması değil mi nerede olsa olur, deyip geçtim. Bu kez de Yusuf gibi kızlara takıldım, hepsi oynamak istiyordu. Ne var ki öğrencilerin büyük çoğunluğu oyunlarla değil, oyunlara takılan kızlarla ilgilen iyordu. , gene öyle yaparlarsa? Bu kez herkes oyunlara katılacağına göre dışta kalmak söz konusu olmayacak. Sanırım tüm kızlar oyunlara katılacak. Böyle diyorum ama nedense benim için çok da önemli değil. Çünkü okul kızları beni pek ilgilendirmiyor. Onları biraz çocuk olarak görüyorum. Bu konuda Süheyla Öğretmenin etkisi çok oldu oldu sanırım.

 

26 Şubat 1942 Perşembe

 

Matematik ödevlerini düşünürken birden tarih dersi dersini anımsadım. Matematik öğretmeni, Tales, Pisagor, Öklit teoremleri dersken, ”Adamlar yüzlerce yıl önce bunları düşünmüşler, bizler hazır olarak üstünde oynuyoruz. Üstelik doğru dürüst onların gittiği yolları bile sürdüremiyoruz. . Ahmet Gürsel Öğretmen “Tarih dersinde konu edin bakalım onlar ne zaman yaşamış, hangi koşullarda bu teoremleri ortaya koymuşlar!”demişti. Selçuk Korol öğretmenden bugün sorabilirim. Gerçi dersimizin konusu Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ama öğretmen kimi kez konuyu daha eskilere kaydırıp, Anakolu’da daha önce yaşayanlardan da söz etmektedir. Gene böyle bir değişiklik yaparsa soracağım. Tales-Fisagor-(Pitagoras)Öklit. (Eukleides)Hangi yüzyıllarda, nerelerde yaşamışlardır. Halil Basutçu ile çoktandır ancak dolap başında konuşuyoruz. Ben tek sırada 3. sıranın sonunda oturuyorum. Onlar 1. sıranın sonlarında. “Bu yıl, kar hiç mi bitmeyecek yoksa? ”dedi. Ben de kar neye bitsin? Güneş gelmezse, kar kendiliğinden biter mi? dedim. Arkadaş, “Kutuplar gibi, değil mi? deyince Kadir Pekgöz, “Siz ne konuşuyorsunuz ne var kutuplarda? ”diyerek konuşmamızın değişik bir yöne kaymasına neden oldu. . Ben “Kutupkarda insanlar kar yiyormuş, Halil öyle söyledi!”deyince Kadir bize değil de geçenlere bakarak, “Kutuplarda insanlar ekmek yerine kar yiyormuş!”deyince Arkadan sesler geldi, “Ekmekler küçülünce biz de kar yiyelim. Halil güldü, “Hayda, söz nereden nereye döndürüldü. Dur bakalım, bu şimdi derslikte, kahvaltıda kar yiyeceğiz biçimine girer!” Gülerek çıktık. Gerçekten derslikte kar yeme sözü kesilmiş olacak, Bekir Temiçin, kutuplarda insanların bol bol balık, geyik eti yediğini anlatıyordu. Belbelli önce kar yeme sözü geçmiş, bu tutmayınca yerini fok balıklarına, Ren geyiklerine bırakmıştı. “İçimizde en kolay söz saptıran kimdir? ”diye sorsalar, birinci 6 Ali ise kesinlikle ikinci hemşerim Kadir olur!”dedim. Halil güldü. “Ama hemşerin kötü niyetli değil, aceleciliğinden bu tür yanlışlara düşüyor!”dedi. Kahvaltıda kar-buz değil, gerçekten sıcak çay içtik. Öğretmenler de tam zamanında geldi. Selçuk Korol Öğretmen kahvaltıya girdi.

Sırama oturunca, geçen derste yazdığımız şekilsel terimlere bir daha baktım. Daire için: Çember, Daire çevresi, daire merkezi, yay, çap, yarı çap, daire parçası, kiriş, daire kermesi, teğet, yarım daire, Açılar: Dar açı, dik açı, geniş açı, doğru açı, tam açı, 180 dereceden büyükaçı…Ben listemi sürdürürken öğretmen geldi. Gülerek “Günaydın!”dedi. Pencereyi göstererek, “ Bugün gerçekten aydın bir gün, hava oldukça kırılmış durumda!”dedi, hepimize, “Siz farketmadiniz mi? Yoksa ben mi yanılıyorum? deyince Sami Akıncı, “Kar bizi korkuttu öğretmenim, hiç gitmeyecek gibi geliyor bize!”deyince. Öğretmen “Aman aman, sakın öyle düşünmeyin, her doğa olayının bir süreci vardır. İki gün sonra şubat bitiyor. Mart demek bahar demektir. Bir iki gün o da üşütür ama, bakıveririz birgün güneş tepemizde!”dedikten sonra, “Gerçekten bu yıl kar burada da çok yağdı. Ne var ki buradaki kar beni etkilemedi. Ben karın alasını geçen yıl gördüm, tüm kışı çadırda kar altında geçirdik. Burada, evimde olunca kara bakıp çocuklar gibi sevindiğim bile oluyor. Sabredin birkaç gün içinde bu kar da bitecektir, bir lodosa bakar, bakarsınız akşamdan sabaha her yer kararmıştır!”deyip tahtaya gitti. Her zamanki gibi ceketinin kollarını dirseklerinden geri çekip tahtaya daireler çizdi. Önce çizdiği iki dairenin birini kesen bir üçüncü daire daha çizdi. “Konuştuğumuz daire terimlerini burada gösterelim!, deyip geriye çekildi. İsmet’i kaldırdı. İsmet. Birinci daire üstüne, çember, çap, yarıçap, daire merkezi sözlerini yazdı. Kesişen dairelere geçti. Önce kesişen daireler yazdı. Yay, yarım daire yazarken öğretmen gidip daireyi kesen bir, bir de daireyi kesen iki doğru geçirdi. Bu kez İsmet’e oturmasını söyledi. “Biraz hızlanalım, konuşacak daha çok sözümüz olacak!” deyip, teğet, ortak nokta, ortak kiriş, ortak dikme, dış teğet iç teğet, simetrik eksen sözlerini yazdı. iki daire üzerine bir dikine bir de ona dik yatay çizgi çekip sözcükleri yerlerine yazdı. “İşte bu kadar, bizim bu yılki daire geometrimizin özeti bu. Bize düşen de bu sözlerin bir biriyle ilgisini öğrenip ilişkilerini ıspatlamak olacak!”dedi. Güldü. B u kez de:

-İşte bir örnek. Bir dairenin merkezine eşit uzaklıkta çizilen iki kiriş bir birine eşittir. Gelin bu teoremi ıspatlayalım! Öğretmen yüzlerimize baktı. Öğretmene nasıl baktıksa öğretmen:

-Yoksa anlamadık mı? ” diye sordu. Sami parmak kaldırdı. Öğretmen Sami'ye bakıp geçti. Bana “Ne haber? ”dedi. “Kafadan öyledir !”diyorum ama cedvelle ölçmekten başka bir yöntem bilmiyorum!”dedim. Öğretmen. “Dur öyleyse bir başka teoremi öne alalım!”diyerek “Bir daire merkezinden geçen doğruya paralel çizilen doğrular, ondan uzaklaştıkça küçülür!”Gene bana:

-Bundan yararlanabilir miyiz? ”deyip baktı. “Yararlanız, çünkü dairenin yarısı öteki yarısına eşittir, eşit alanlara çizilen eşit aralıklı çizgiler doğal olarak eşit olacakrtır. !”Öğretmen gülerek:

-İşte böyle, geometride önce düşüncelerde çözüm yapmak gerekiyor. Tüm klasik teoremlerin birleştiği nokta budur!

Zil çalınca öğretmen, “Öteki belli başlı geometrik şekilleri de önce böyle derli toplu bir konuştuktan sonra basitten karmaşığa doğru tekrarlayacağız. !”deyip ayrıldı. Öğretmen gidince, Mustafa Saatçı, “İlk defa bir geometri dersini severek dinledim!”diye bağırdı. Bu nasıl oldu? diye soranlara:

- Çünkü ne söylendiğini değil de ne söylenmeye çalışıldığını hiç anlamadığım için öyle aval aval baktım!Arkadaşlardan bir çoğu, “Ben de öyle!”diyerek Mustafa Saatçıya katıldılar. Sami Akıncı arkadaşları uyardı. Lise 1. Sınıf Geometri kitabı da buna yakın bir yönten uygulamakta. Eski bilgileri anımsatıp geni bilgileri vermektedir. Gerçekte kitaplarda daha çok bilgiler var ama öğretmen onları sırası geldikçe vermeyi düşündüğünden, ayrıntılara inmiyor!”Sami’nin açıklaması arkadaşlar için iyi oldu. Selçuk Korol Öğretmen gülerek geldi, “Önemli bir konu görüşüyorsanız, ben sonra geleyim!”dedi. Birden susuldu. Öğretmen, “Geçen yıl bugünler ne konuşuyordunuz anımsayanınız var mı? ”diye sordu. Birileri bana baktılar. Öğretmen “Yo yo, işi öyle birine yıkmaya kalkışmak yok, ben hemen öyle sordum. Gelecek yıl aklıma gelirse ben bu günleri de sorarım. Her halde böyle bir soruya duraksamadan karla cebelleşiyorduk, diyeceksiniz!”deyip konuyu tarih dersine çekti. Bu kez de sözü, gene geçen seneye döndürüp Tarih dersimizi anımsattı. “Geçen sene Anadolu’nun Türkleşmesi denince kafanızda bir mekan canlanmayacaktı. Oysa bu gün bunu konuşunca boydan boya uzanmış dağlar, göller, , uçsuz bucaksız ovalar. Sayısız köyler, kentler gözünüzün önüne gelmektedir. İşte bu mekan kavramı tarih coğrafya derslerinin özüdür. Türkler, 1071 Malazgirt Savaşını kazanınca savaş alanını biraz daha genişleterek, yani Erzurum-Erzincan, biraz güneye doğru Elazığ-Malatya dolaylarına dağılmışlardır. Savaşı kaybeden Bizans salt savaşı kaybetmemiş, bu yörede yaşayan halkını da koruyamaz duruma düşmüştür. Korunmasız halk ne yapar? Tıpkı bizim Osmanlı dönemimizde olduğu gibi, yerlerini bırakıp korunabileceği yerlere çekilir. Acı ama gerçektir, Biz Kırım’ı kaybedince oradaki soydaşlarımızın büyük bir bölümü Anadolu’ya göçmüştür. Halkımızın 93 Savaşı dediği 1877-78 Plevne yenilgimizden sonra milyonlarca insanımız gerilere çekilmiştir. Aynı olayları o zamanki Bizans halkı için düşünün. Onlar da Van gölü dolaylarından başlayarak Bursa-Kütahya-Antalya-Zonguldak dolaylarına dek kaçmışlardır. Onların boşalttığı yerlere ordularının güvenliği altında Türkler yerleşmiştir. Bu durum, sonraki yıllarda da tekrarlanan daha küçük çatışmalarla İzmir’e dek gitmiştir. Ancak Anadolu’ya böyle gelen Türkler, o zamanki koşullar nedeniyle tam bir birlik kuramamıştır. Bölge bölge beyliklerle yönetilmişlerdir. Her birinin adı başkadır. Halkının Türk olması onların ayrılığını önleyememiştir. Ta ki Osmanlı Beyliği güçlenip hepsini bir bayrak altında toplayıncaya dek, Anadolu’daki Türk toplulukları dört ile oniki kadar ad altında bir süre yaşamıştır. Onların bu küçük parça olmadurumundan en çok B izans yararlanmış küçülmesine bir o kadar da zayıflamasına karşın 1453 yılına dek ayakta kalmıştır. Fatih Sultan Mehmet yönetiminde çok güçlenmiş olan Osmanlı İmparatorluğu 1453 yılında İstanbnul’u da topraklarına katarak Anadolu toprakları tümüyle Türklerin olmuştur!”Öğretmen gülerek, “Benim böyle özetleyerek kısaca anlattığım olayı siz, adlandırarak öğreneceksiniz: Örneğin Malazgirt Savaşı iki ordu arasında yapıldı. Göçebe durumdaki Türkler, koskoca Bizans ordusu yendiğine göre demek oldukça düzenli bir güçmüş. İşte önemli olan bu güç nasıl sağlandı? Bu sorunun yanıtı, Türklerin daha önceki yaşamlarında da oldukça savaşçı bir topluluk olduğunun göstergesidir. Bu bilgi kırıklarını toplayınca Anadolu’nun Türkleşmesi olgusunu bir daha unutmamacasına öğrenmiş olacağız. !”Öğretmen, Türklerin çok eskilerden beri batıya göç ettiğini, bunların tarihte en açık bilneni Hunlar, özellikle de Attila yönetimindeki Hun İmparatorluğundan sonra da akınlar olmuştur!”dedikten sonra Türkler Müslüman olunac göç yollarını güneye döndürmüş, daha çok savaşsız, dostça yer değiştirmeye başlamıştır. Bu neden özellikle 10. yy’dan sonra daha çok dinsel devlet kurma yolunu denemişlerdir. Bu nedenle aynı toplulukların ardarda değişik dev letlerkurması bundandır. Örneğin, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Selçuklulardan sonra, Karasi, Danişmend, Karaman, daha sonra da Osmanlı adları alması biraz da bundandır!”Öğretmen, tahtaya asılan harita üzerinde, Anadolu’da kurulmuş olan beyliklerin bugünkü illeri kaplayan yöreleri gösterdi. Çoktandır açık harita görmemiştik, oldukça dikkatli baktık. Dayanak sözler de hep Ankara oldu, “Sivas’tan Ankara’ya dek Danişmenler, . Ankara’nın güneyinden Akdeniz’e dek Karamanlılar, gibi. Ankara’yı bilmiş olmamız Adları algılamamızda yardımcı oldu. Öğretmen gidince arkadaşlar bir süre harita başında kaldı. Konu tarihren çok Ankara oldu. . Özellikle tren istasyonları, İzmit, B ilecik, Eskişehir, Polatlı, Ankara. Ankara’dan öte arana yerler, Lalahan, Lalabel…. .

Son iki dersimiz Almanca, sözleştiğimiz üzere Orhan geldi, kitaptan bilmeceler çözmeye çalıştık. Kitap parçalarını çeviriyoruz ama, fiil zamanlarını , olumsuz cümleleri bir türlü kavrayamadık. Geçen yıllar Baş Müfettiş Hayrullah Örs bize öneride bulunmuştu. “Yanlış bile olsa okuduğunuzu yazın, bir gün doğru yazmaya başlayacağınızı göreceksiniz!”Orhan gülerek, “Bizim yanlışlar hep yanlış olarak kalıyor!”Sonunda da özeleştiri yaptık:

-Darılmayalım ama, biz namuslu çalışmıyoruz!Bundan böyle daha düzgün çalışacağız. , örneğin her gün on sözcük ezberleyeceğiz 26 Şubat 1942/der Februer-der Donnerstag-derWind-Nichtstuer-arbeiten-versagn-schaffen-energisch-dumm=dummkopf-schlau…Viderholung:

Der Frühling kommt, und ich erfreue dich.

Der Sommer kommt, und ich kühle dich.

Der Herbst kommt, und ich ernahre dich.

Der Winter kommmt, und ich warme dich.

Wer bin ich?

Orhan sevinerek ayrıldı. Salışırsak öğreneceğiz, buna inandık. Şimdiki durumda da çalışmamak için hiçbir engelimiz yok.

Söylenen ekmek azalması sonunda oldu. Bugün ekmekler küçük parçalar olarak verildi. Üstelik herkesin bardağının yanına konmuş. Bunu arkadaşlar bir uyarı olarak aldılar. “Azalan nesneler değerlenir, ekmeklerinize sahip olun!”diyenler oldu. Sabah kahvaltısında da böyleymiş ama çok önemli bulunmamış herhalde kimseden ses çıkmamıştı. Öğlede oldukça yankı buldu. “Aç kalırsak köylerden satın alırız!”diyenlere ben ekmek getirtebileceğimi söyleyince kimisi şaşırdı, kimisi de şaka olarak karşıladı. Nasıl yapacağımı soranlara; “Bizim köyde haftalık tava ekmeği yapılır. tepsi büyüklüğünde olurBiraz kurumakla birlikte bir hafta bekleyebilir. Bizim yediğimiz ekmekler hep böyledir. Katıksız buğday unu olduğundan, ekşimesi, kokması söz konusu değildir. Ben böyle deyince arkadaşlar hemen “Köylüler onu Lüleburgaz’da da satarlar!”dediler. Ekmek kısıtlaması olduğuna göre buna izin verilmez. Benim söylediğim, evimden kendim için bir ekmek getirtmek getirtmek olacaktır. O bir ekmeği bir ya da iki arkadaşla bölüşebilirim. Arabalarla getirtip satma sözkonusu değildir. Bu arada bir başka olanağım da Yeni Bedirdeki amcamdan da arada alabilirim. Bunu söyleyince arkadaşlar birden “Amma da şanslısın!”diye söyleştiler. Biraz abartılı olmakla birlikte ben de “Ne sandınız, bu okul benim için kurulmuş bir okuldur. Bunu bildiğim için hepinizden çok çalışıyorum. “Bu okulun benim için büyük bir şans olduğunu İlhan Görkey Öğretmen daha Edirne’deyken söylemişti, geçen gün de aynı sözleri tekrarladı!”dedim. Bu arada birileri yanlışı bulduğunu sanı, “İlhan Görkey Edirne’de yoktu!”demeye kalkıştı. Olayları anımsatınca biraz utanarak sustu. Çünkü öteki arkadaşlar açık açık İlhan Görkey Öğretmenin Edirne’ye geldiğini anımsadılar.

Öğleden sonra atölyelere dağıldık. Biz kendi atölyemizin yolunu temizledik. Rendelerin planyaların bıçaklarını çıkarıp gazladık. İrfan Öğretmen önümüzdeki günlerde başlanacak Tarım binası ile öğretmen evleri için açıklamalar yaptı. “Birkaç gün sonra ön çalışmalara başlarız!’”dedi. Yeni yapılacak binalar içinde üç öğretmen evi, büyük bir yemekhane, Tarım binası, Elektrik santralı varmış. Öğretmen bizi erken bıraktı. Arkadaşlar gidince akordiyon çalıştım. Zil çalınca da dersliğe döndüm. Derslikte konu ekmekler. Bu güne dek masalarda ekmekler kalıyordu. Daha birinci gününde ekmek derdine düşmeyi de anlayamadım. ”Müdür Bey gelince bu konuda bilgi verir!”deyince, birileri, senin ekmeğin hazır, sen ne dert edeceksin, olan bize oluyor!”diyenlere, “Daha kısıtmala başlamadı bile, deyince bağıranlar oldu:

-Görmedin mi ekmekler küçüldü!”Sami Akıncı bu işleri en yakından bilen arkadaş, bana yardımcı oldu:

-Kısıtlama, 1 Mart günü başlayacak!Kimileri “Şiştik!”dedi. Mehmet Yücel gülerek, siz dayı karşısından hep şişeceksiniz, çünkü düşünmeden konuşuyorsunuz!”Bir suskunluk oldu. Ben konuşmamı bıraktığım yerden sürdürdüm:

-Söylediğimi yapıp yapamatacağım belli değil, işte öyle bir teselli sözü attım ortaya. Her gün bana ekmek yapıp getirecek değiller. Arada bir olacak şey benim söylediğim!Durduk baktım, arkadaşların bir bölümü sürekli dertlenmek niyetinde. Bugün ekmek, belki yarın su. Hemen hemen derslerden yakınanlar da onlar. Tarlada çalışma sözü edilince yan çizmeye çalışan da onlar. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen dün buğday ekmekten, bahçe kazmaktan söz ederken yüzünü ekşitenler, Ahmet Gürsel Öğretmenin “Matematik terimlerini öğrenin!” dediğinde “Ne yapacağız biz onları köylerde? ”diye, öğretmenin arkasından konuşanlar da onlar. Kimi zaman konuşurken, geleceğe yönelik düşler kuruyoruz. Köylere dağılınca sık sık görüşemeyeceğiz. O nedenle tatillerde haberleşip okula geliriz, gibi öneriler dile getirilince, . bu güzel dileklere bile karşı çıkılıyor. “Okulu bir bitirsem, buraya ayak basmam!”Nedeni sorulunca bir yanıt çıkmıyor. Salt bir tepki: :

-Okulu bir bitirsem, bir daha gelmem!Okuduğun doğru dürüst bir kitap var mı? dendiğinde, “Ben kitap okumayı sevmiyorum!”Başka bir uğraşın var mı? kısacası, oyun sevmiyor, müzik çalışmıyor, dersleri anlamıyor ama ekmek, yemek konusunda herkesten çok konuşuyor. İşin ilginci ben de bunları hiç mi hiç sevmiyorum. Bana bir kötülükleri yok. Yok ama yaptırmadığım, yapmalarına olanak vermediğim için yok;ellerinden gelse bir kaşık suda boğacaklar. Köyümün yakın oluşuna nedense pek sevinmiyordum. Ancak bu tipler bu yakınlığa o denli kızdılar, kızdıklarını o denli belli ettiler ki, onların bu tavırlarını gördükçe köyümün yakınlığını, okulun Lüleburgaz’da bulunuşunu giderek çok sevmeye başladım.

Okuma saatinde Orhan geldi. Almanca Lügatten sözcükler seçti. Kitaplıktan aldığı kitabı da sıraya bıraktı. Kitabı karıştırdım, içinde yazarları tanıtan bölümler var. Yahya Kemal Beyatlı-Orhan Seyfi Orhon-Enis Behiç Koryürek, Faruk Nafiz Çamlıbel. Faruk Nafiz Çamlıbel’i çok sevmiştim. Onun Han Duvarlarını ezberlemeye kalkıştım ama bunda başarılı olamadım. Bu kitapta da bir şiirini sevdim. Daha doğrusu acıklı bir duyguya kapıldım. Tıpkı kimi romanların sonunda olduğu gibi dertlendim. Şiiri kitabına alan yazar İsmail Habip şiir için güzel sözler söylemiş ama ben tam anlamadım. Gene de şiiri aldımÇabucak ezberleyeceğimi sanıyorum.

 

Ali
 
Namluna dayanır, yola dalarsın
Duruşun, bakışın yaman, be Ali!
Boşuna tetiği ne kurcalarsın
Var daha ateşe zaman, be Ali.
 
Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin
Nerdeyse gelecek beklediklerin.
Var iki atımlık canı kederin
Desene işleri duman be Ali.
 
Onu sen büyüt te söğüt boyunca
Kendini ellere versin o gonca.
Sözüme kanmadın bunu duyunca
Gönlündü gözünü yuman be Ali.
 
Geldiler beklenen çiftler ormana,
Duruyor iki genç ne hoş yan yana.
Bir kurşun kadına, bir de çobana
Çınlasın yıllarca orman be Ali!
 
Görünce uzanmış yar kucağına
Boynunu dolamış zülfün bağına,
Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin…Aman, be Ali!

 

Faruk Nafiz Çamlıbel (Edebi Yeniliğimiz/İsmail Habip)

 

Şiiri yazdım. Orhan baktı, o da okudu, güldü. “Nasıl dikkat ediyorsun böyle şeylere, anlayamıyorum. Bu şiiri ben de okumuştum. Ama ben okuyunca bu denli güzel olduğunu anlayamamıştım!”dedi. . Orhan ayrılınca kitabı bir daha karıştırdım. Tam benim istediğim gibi kitap. Yazarları tanıtıyor, şiirler gibi başka kitaplar, yazarlar için de bilgiler veriyor. Falih Rıfkı Atay-Ömer Seyfettin-Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Haşim-Yakup Kadri Karaosmanoğlu-Halide Edip Adıvar-Tevfik Fikret-Reşat Nuri Güntekin. Falih Rıfkı Atay’dan Zeytin Dağı kitabını öğretmende görmüştük. Arkadaş Zeytin Yağı olarak okumuştu, uzun uzun gülmüşük. Ben sonra onun Roman adlı kitabını okudum. Halide Edip Adıvarın Sinekli Bakkal’ını okudum, çok etkilendim. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını öğretmen Lülburgaz’dayken okumuştu, çok beğenmiştik. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanını da öğretmen okumuştu. Ondan da çok etkilenmiştik.

 

Not: Yazarlar için en güzel bilgiler bu kitapta bulunmaktadır. Örneğin Tevfik Fikret’in bölümünde onun şiirleri için tam yirmiyedi sayfalık bilgi vardır. Halit Ziya Uşaklıgil’in Mavi ve Siyah kitabı için de açıklamalar yapılmaktadır. Parçalarını okuğumuz Ziya Gökalp için de çok bilgi var. Ziya Gökalp şiirlerinden bir örnek:

 

 

Lisan
 
Güzel dil Türkçe bize   Başka dil gece bize,
İstanbul konuşması    En saf, en ince bize.
 
Lisanda sayılır öz ,    Herkesin bildiği söz
Ma’nası anlaşılan    Lügata atmadan göz.
 
Uydurma söz yapmayız,  Yapma yola sapmayız
Türkçeleşmiş Türkçedir;  Eski köke tapmayız.
 
Açık sözle kalmalı,    Fikre ışık salmalı;
Müteradif sözlerden   Türkçesini almalı.
 
Yeni sözler gerekse,   Bunda da uy herkese;
Halkın söz yaratmada   Yollarını benimse.
 
Yap yaşayan Türkçeden,  Kimseyi incitmeden;
İstanbul’un Türkçesi   Usunu olsun yeden.
 
Arapçaya meyletme,   İran’a da hiç gitme.
Tecvidi halktan öğren,   Fasihlerden işitme!
 
Gaynlı sözler emmeyiz;  Çocuk değil memeyiz.
Birkaç dil yok Turan’da,  Tek dilli bir kümeyiz.
 
Turan’nın bir İl’i var; Ve yalnız bir dili var
Başka dil var diyenin   Başka bir emeli var.
 
Türklüğün vicdanı bir,  Dini bir, vatanı bir
Fakat hepsi ayrılır    Olmazsa lisanı bir!

 

Ziya Gökalp (1916- Yeni Hayat)

 

Kitapta ayrıca, ilk okuduğum kitaplardan Bu Toprağın Kızları, ile Dikmen Yıldızı yazarı Aka Gündüz için de bilgiler buldum. Yazık, geçen yıllar onun Mavi Yıldırım piyesini oynayacaktık. Hidayet öğretmen rolleri dağıtmıştı. Bir süre çalıştık. İşte o zaman Hidayet Gülen Öğretmen, “Yazarını tanıyalım, biraz bilgi toplayın!”deyince susup kalmıştıkBu kitabı bilseydik biraz olsun üstünde konuşabilecektik. Ayrıca yazar çok çalışkan birisiymiş, bu kitap onun sayısız uğraşlarından söz ediyor. Çalışma saatinde kitabı değişik yerlerini açıp açıp okudum. Yazarı, öğretmenler gibi konuşuyor. İyi olana iyi iyi olmayana da iyi diyemezmiş. Kendisi onlardan daha mı çok bilgili ki? En çok yer verdikleri de Tevfik Fikret, Yahya KemalBeyatlı ile Faruk Nafiz Çamlıbel. Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini ben de rahat anlıyorum. Yahya Kemal Beyatlı’nın bazı yerlerini, Tevfik Fikret’in ise hemen hemen hiç birini anlamıyorum. Yer yer anladığım oluyor ama bir yerde takılınca, şiirin tadı kaçıyor. Yat zilini beklerken aklıma geldi, Ali şiirini ezberlemek için okumaya başlayabilirim. . Ezberleme yöntemim bana göre çok kolay ezberletiyor. İlk dörtlüğü sol elimin parmaklarına benzetiyorum. Baş parmağımı yumup işaret parmağımdan başlıyorum. Namluya dayanıp yola dalarsın, uzun parmağıma, Bakışın duruşun yaman be Ali. Yüzük parmağıma Boşuna tetiği ne kurcalarsın, küçük parmağıma da Daha var atışa zaman be Ali. Bunu parmaklarımı oynatarak birkaç kez tekrarlayınca sanki parmaklarımda yazılıymış gibi anımsıyorum. İşin ilginci yatarken karanlıkta bile parmaklarımı oynatınca dizeler doğru olarak dilime geliyor. Parmaklarımı oynatırken uzaktan gören Mehmet Yücel İsmet’e seslendi, “İsmet, dayın para hesabı yapıyor, haberin olsun!”

Bu akşamlık bu kadar, Ali’nin ilk dörtlüğü. Yatınca bir kuşkuya düştüm, ”Ben bu şiiri daha önce okudum mu? Sanki okumuş gibi bir duygu belirdi. Belleğimi yokladım, hiç anımsamadım. Okusam bu denli unutabilir miyim? Pazar günü buradaki defterlerimi karıştıracağım. Köydekilerdeyse, vay başıma geleni deyip tatile dek bekleyeceğim. Faruk Nafiz Çamlıbel: Han Duvarları, Çoban Çeşmesi, Onuncu Yıl Marşı, At, Gazi, El Gibi Dolaşma Anadolu’da var da içlerinde Ali yok…. .

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ