Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

44 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Gelecek Doksan Öğrenci, Çifteler-Kızılçullu Çatışmasını Önleyecektir

 

21 Ağustos 1944 Pazartesi

 

Uyanınca Hüsnü, Ekrem'e sordu:

-Akşamki bonkörlüğün harikaydı, gitmek istemiyordum, o tavrın kararımı değiştirdi. Arabayı nasıl sağladın? Ekrem bana bakarak:

-Birisine; “biz de varız, demek gerekiyor. Yoksa iyice defterden silineceğiz!” deyip parmağıyla çeneme dokundu. Sonra da:

-Traş ol, Madam Curie sakallıları sevmez! deyince ben hemen:

-Yanlış düzeltmeyi bir görev sayarım, Madam Curie'nin kocası Mösyö Piyer Curie sakallıydı. Ekrem:

-Gerçek madam Curie'yi kastetmedim, rol yapan, senin sevdiğini söylediğin rol yapan Bayan Cürie'den söz ediyorum. (Greer Garson'u kastetmiş) Akşamki konuşmalar arasında, benim Misis Miniver rolündeki Greer Garson'u çok beğendiğim söylenmişti. Anladım ki Ekrem, “Ah Saliha, vah Saliha!” derken kulaklarını iyi kullanmış. Onları konuşurken bırakıp oyun alanına gittim. Çakı Efe eski kılığıyla geldi. Gelir gelmez de Harmandalı işareti verdi. İşareti de, kollar omuzlardan kalkık, bilekler dirseklerden oynar gibi iki adım yürüyüp durmak, arkasından da tüm bedeni hareketlendirip dik durmak. Sonra bir "Hey” ya da “hay!” çekip oyunu sürdürmek. Çocuklara pek bakmadan kendisi de oynadı. Arkasından Güvende tekrarlandı. Arpazlı için dikkat çekildi ama zaman bitti.

***

Kahvaltıda Aşık Veysel'in yeni söylediği bir türküden söz edildi. Ben de:

-Yeni dediğiniz türkünün sözleri “Deyişler” kitabında var! yanıtını verdim. Konuşmanın sürmesinden hoşlanmayanlar oldu. “Adam görmüyor, o işlerini ellere bırakmak zorunda, ne yapsın öyle yapmışlarsa kaldırıp atacak değil ya!” diyenler oldu. Buna karşın Aşık Veysel'in çok zeki olduğu, ardından da görmeyenlerin zaten görme güçlerinin öteki duygu organlarını güçlendirdiğini öne sürüldü. Buna karşı çıkan oldu: O denilenin, anadan doğma görmezlerde olabileceğini, sonradan olma görmezlerde belli bir duyarlık kazandırsa bile öteki görmezler gibi bir olağanüstülük söz konusu olmayacağı öne sürüldü.

Derken konuşmalar, iki türlü körlük konusuna dönüştü: 1. Anadan doğma körler, 2. Sonradan kör olanlar. Bunlar üzerinde varsayımlar sürerken, geçen haftalar konu ettiğimiz Helen Keller'i anımsattım. Kör, sağır, dilsiz. Ona göre Aşık Veysel 8 yaşına dek az-çok insanları, doğayı görmüş. Bu başarısını görmüş olmasını bağlayanlar oldu. Ziya Kaplan Öğretmen :

-Gazi Eğitim Enstitüsü'nde bir öğretmen var, Hukuk Fakültesinde öğrenciyken görmez oluvermiş. Bütün uğraşlara karşın görmesi sağlanamamış. Görmez durumunda Amerika'ya giderek, orada görmezler okulunda okumuş, üniversiteyi bitirerek doktora yapmış. Yurda dönünce de Gazi Eğitim Enstitüsüne öğretmen olarak atanmış. Yazılmış kitapları var, öğrenciler de çok seviyor; okulun değerli bir öğretmeni. Aşık Veysel'i onunla karşılaştıralım. Helen Keller de görmez ama onun durumu çok başka.

Ziya Kaplan Öğretmenin anlattığı öğretmen ilgimi çekti, Asım Öğretmenle sık sık karşılaşıyoruz, ondan bilgi alabilirim!

Kahvaltıdan sonra haftaya tasasız başlayıp çalışmak üzere salona gittiğimde Öztekin Öğretmenle karşılaştım. Öztekin Öğretmen günaydınlaştıktan sonra söze biraz muammalı başladı:

-Adlarımız bir ama hiçbir ortak tarafımız yok, onlar salt adlarının sonuna bir “Akademi” eklemişler. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinden söz ediyorum. Bir grup öğrenciyle öğretmenleri buraya gelecekmiş. Onlara bir kaç piyano parçası çalarsın. Bir de iyi mandolin grubu seç, bir iki türkü-şarkı, bir iki marş ardından da bir mandolin gösterisi yapalım. Çakı Efe de bir grup oluşturacak.

Cumartesi akşamı gelip sabah Ankara'ya gideceklermiş. Zaten gezilerinin asıl amacı Atatürk için hazırlanan Anıt-Mezarı görmekmiş. Akşam bize gelecekler. Biz de pazar akşamı gösterimizi yaparız. Zaten pazartesi günü İstanbul'a döneceklermiş.

Öztekin Öğretmenle karşılaşmamda bir hayır varmış. Güzel Sanatlar Akademisinden onlara derse gelenler öğretmenler var, o nedenle Yapıcılık kolu olarak onlara duyurmuşlar. Ekrem de o bölümün söz sahiplerinden biri. Sanırım trenle değil, hiç değilse Ankara'dan Hasanoğlan'a otobüsle gelmeyi yeğlemişler. Belki de tüm gezileri otobüsle. Geleceklerin sayılarını öğrenen kurnaz Ekrem, otobüslerinde yer hesaplamıştır. Ekrem Ula bu, Ahmet Emin Yalman'ın Gördes kahramanı bana gösteri yapıyor (!) Umurumda bile değil, ben cumartesi gene gider, Greer Garson'u (Madam Curie filmini) izler, pazar günü de akşama dek hazırlığımı yaparım. Bunları kurdum ama bu konuda kimseyle konuşmayacağım, herhangi bir yoruma katılmayacağım. Cumartesi günü Ankara'ya derse gittiğimi herkes biliyor. Söyleyebileceğim söz:

-Maalesef, cumartesi dersimi pazara erteleyemem, sizlerle yolculuk benim için mutluluk ama, görevler, duygulardan önde gelir. Sonuç olarak sizin gördüğünüz filmi benim de görmüş olmamın şansına şükretmekle yetineceğim.

Çalışma plânımı kurdum; önce çalacağım parçaları seçtim. Mozart 331 kv. 11 nolu sonattan 1. 2. 3. 4. bölümler, son bölüm allaturka (Türk Marşı); Beethoven, Für Elise, Menuett; Franz Schubert Moments Musicaux. (Yedek olarak Diyabelli Rondo, Mandolin grubu için Nebahat Öğretmenin kümesini düşündüm) Ancak Atatürk için hazırlanan Anıt-Mezar görülecekse bunu büyük kayıp sayacağım. Bundan kimse söz etmiyor. Onlara anımsatmayacağım ama işin içinde bu olsa gerek. Yoksa, tren varken niye otobüsle gitsinler? Kendi kendime güldüm, bunu gideceklerin yorumlaması gerekir:

-Sabah treni adetâ tam bizim için hazırlanmış, sabah tam saat 08:00’de Hasanoğlan durağına geliyor, akşam da 19:00’da Ankara Garından kalkıp 19:30’da Hasanoğlan'dan geçiyor.

Kendi kendime kuruntulanarak seçtiğim parçaları birer birer elden geçirdim. Für Elise, yeni duymuşum gibi duygulandırdı beni. Onun da Röslein'e benzer bir hikâyesi var. Bir dedim ama aslında iki. Ancak ikinciyi Faik Canselen Öğretmen mantıksız bulduğunu söyleyip söylentiye katılmayınca ben de birincisini benimsedim.

Beethoven, çok yoğun çalıştığı zamanlar yorulunca gece demez gündüz demez çıkıp sokak sokak dolaşırmış. Kimi zaman yolunu şaşırıp evini bulamadığı da olurmuş. İşte böyle bir gezisinde bir evin önünden geçerken bir piyano sesi duymuş. Kendi eserlerinden bir bölümü çalışan bir piyano sesi. Durup dinlemiş. Parça iyi çalınmıyor ama eser kendisinin olduğu için yakınlık duymuş, kapıyı vurup girmiş içeri. Bakmış ki 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu. Çocuk, gelen yabancıya (Beethoven olduğunu bilmeden):

-Parça zor biliyorum ama Beethoven'i çok sevdiğim için ondan birşeyler çalmak istiyorum. Başka notalarını da bulamadım. Zor da olsa inadım inat çalacağım.

Beethoven, izin isteyip kızın çalıştığı parçayı çalmış. Kendini tutamamış, o sıralar tüm Viyanalıların tanıdığı parçalarından da çalmış. Aile Beethoven'i tanımış. Ancak Beethoven alıp bastonuyla şapkasını çıkıp gitmiş. Aile memnun, çocuk mutlu, ünlü bestecinin kabamsı davranışını hoş görmüşler. Beethoven, sokakta sürekli hımırdanıyormuş: “si-do, si-do… Hayır! mi-re, mi-re… Olmaz!” Çünkü kızın takıldığı parçada böyle bir bölüm varmış. Piyanoya oturur oturmaz parçanın orasını çalıp, sesleri genişletmiş. Arkasına da o ses genişliği içinde çocuğun iç rahatlığını sağlayacak şekle getirmiş. Parça tamamlanınca müsvettenin üstüne Für Elise yazmış. (Elise, akşam karşılaştığı kızın adıymış) Für Elise, yayınlanmış; olaya karışan Elise olayı anlatmış. Geniş halk kitlelerine yayılmış ama bir söylenti havasını aşamamış. İkinci bir söylenti ise yüksek sosyete söylemleri arasında. Beethoven, ders verdiği yüksek sosyete öğrencilerinden birine gönül vermiş. Ancak hem yaşça büyük fark varmış hem de öğrenci bir kont kızıymış. İzdivaç bir yana başbaşa kalıp konuşmaları bile söz konusu değilmiş. Kontesin adı Elise olduğu için Beethoven, yüreğinde iz bırakan Kontes Elise'ye bu parçayla yakınlığını duyurduğu gibi O'na sürekli yaşam kazandırmıştır.

İki söylentiyi de dinledim, ikisi de olabilirlikte eş anlatılar ama nedense parçayı çalarken ben, o küçük kızı görür gibi oluyorum. Demek, belleğimde o daha derin yer tutmuş. Öyleyse ona inanıyorum

Genellikle bu üç parçayı bir arada çalıyorum. Önce Für Elise, arkasından Moments Musicaux, sonunda Allaturka ya da Türk Marşı. Nebahat Öğretmen ilginç bir saptama yapmış. Ona göre

- 1. Parçada, yani Für Elise’de gayet yumuşak , tıpkı yürür gibi! Moment Müzikal'de ise koşuya hazırlanır gibi, marşa başlayınca gerçekten koşuyorsun!

Çok doğru, dikkatli bir gözlem!

Beethoven

 

Öğle yemeğinde Ziya Kaplan Öğretmenle karşılıklı oturduk. Bunu fırsat bilip Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmen olarak çalışan görmez öğretmeni sordum. Mithat Enç. Genel olarak psikoloji öğretmeni olarak anılıyormuş ama derslerinde arızalı insanların ruhsal durumlarını anlatıyormuş. Salt, kör, topal, sağır, dilsiz değil, çok uzun boylu ya da bücür insanların, normal insanlara göre farklı düşünce taşıdıklarını bunların nedenleri üstünde duruyormuş. Çok ilgilendiğimi görünce kendisinde geçen yıllarda öğrencilerin yıl sonunda çıkardığı bir kitapçığı verimkâr oldu. Çok sevindim. Zaten bugün onun sınıfı gelecekti; şaka olarak:

-Gelemezsem, kitabı yerime say! dedi.

Ziya Öğretmenin sınıfı uyumlu bir sınıf, onlarla hiç bir sorunum olmuyor. Kitap gelmese de memnunum. Gerçi bir kaç haylaz var ama onlar da arkadaşları tarafından sevildiğinden korunuyorlar.

Örneğin mandolinlerini dersten önce akort etmiyorlar. Bakıyorum birkaç arkadaşı birden onların mandolinlerini alıp hazırlıyorlar. Kendi mandolinini verenler bile oluyor. Kitapçığı aldım.

Keman metodu Seybold'dan aldığım parçaları çalıştırırken Öztekin Öğretmen geldi. “Parçaları iyi seçmişsin, rahat mızrap kullanmaya alışsınlar!” dedi. Piyanonun üstünde kitabı gördü, karıştırdı. Kimin olduğunu sordu. Ziya Kaplan öğretmenden aldığımı söyleyip çocuklara döndüm. Çalışma bitince Öztekin Öğretmen güldü:

-İlahî İbrahim, hiç konu olmadı mı, ben de Pedagoji okudum, orası benim de okulum. Öğretmenlerin hemen hemen hepsini tanırım. Hüsnü Cırıtlı ile yakın ilişkimiz vardır. Mithat Enç benden sonra geldi ama tanışırız. Dr. Ziya Talât, Dr. Halil Fikret Kanad, Mustafa Nihat Özön, Halil Bedii Yönetken, Cezmi Erçin, Eduard Zuckmayer, Ulvi Cemal Erkin, eşi Ferhunde Erkin hep tanıdığım kimselerdir.

Olayı anlattım.

- Olay, Aşık Veysel nedeniyle bir tartışma konusu oldu. Köy okullarında müziğin önemsetilmesi, daha doğrusu insan sesinin gelişmesi için Batı tekniğinin yaygınlaştırılması, bunun için de köy öğretmenlerine en uygun, en ucuz müzik aletinin mandolin olduğu benimsenip, bu etkinliğin kusursuz yürütülmeye başlandığı bir sırada Aşık Veysel'in mandolin yerine bağlama öğretmesini öne sürenler oldu. Gerçi bu yurt çapında bir görüş değil arkadaşlar arasında bir öneriydi. Ancak tartışma uzadı gitti. Genel ilkelere karşı duran bir kişi bile olsa onu ikna etme gereğini duyduğum için konuyu etraflıca savunmayı bir görev bildim. Önce Aşık Veysel'le tanışıp yakınlık kurdum. Kendisi ile bir kişişel sorunumuz yok. Üstelik şu anda okulda sanırım tüm öğretmenler arasında kendisine en yakın beni bulmaktadır. Muhtar Ahmet Çakır benim Alevi olduğumu söyleyince Aşık Veysel güven duymak için benimle konuşmak istedi. Kendisi tanımamış ama benim Dede dediğim 2. Abdülhamit döneminde Sivas'a sürgün edilmiş olan folklörcü yazar Vahit Lütfi Salcı'yı başkalarından dinlemiş. Vahit Lütfi Salcı gerçek dedem değil ama bizim ailenin Bektaşi dedesi olduğundan evimize gelir, dilediği kadar kalır. Beni okula yönlendiren de odur. Onun Varlık Dergisinde sürekli yazdığı Alevilik-Bektaşilik yazılarını götürüp Aşık Veysel'e okudum. Aşık Veysel çok mutlu oldu, “Mektuplarında saygılarımı ilet! Özellikle Trakya'da Bektaşi olduğunu ondan öğrendim, o benim büyüğüm, Sivas-Tokat-Elazığ yöreleriyle ilgili yazdıkları beni çok aydınlattı. Salcı Dedene hürmetkârım, bunları yaz!” diye defalarca tembihledi. Çakı Efe ile birlikte gitmiştik. Bir hafta sonra Çakı Efe ile buraya geldi. Kendisine piyano çaldım. Çok hoşnut olarak ayrıldı. İlişkimiz böyleyken, yakınına bile yaklaşmayan bazı tutarsız kimseler: “Aşık Veysel alsın bağlamasını sınıflara sıra ile girerek bağlama öğretsin!” gibilerde saçmalayınca bu kez görmezliğin ne olduğunu, bir görmezin hangi koşullarda  ders yapacağını örneklerle anlatmak gereğini duydum. İşin ilginci Okul Müdürü Rauf İnan da Aşık Veysel'in öğrencilere hem bağlama hem de halk türkülerini öğretmesini istiyormuş. Onların isteklerini değil Aşık Veysel'i düşünüyorum, 40 kişilik bir dersliğe girip bağlama öğretecek! Amacım Aşık Veysel'in değer tartışması değil. Öğrencilerin, Aşık Veysel gibi duyarlı bir insanı takdir edemeyip; üzmelerine dikkati çekmek!”

Öztekin Öğretmen:

-Sen işi haklı olarak çok önemsemişsin. Aşık Veysel'den yararlanmak isteği eskidir. Çifteler’de denendi. İyi saptamışsın, bu öğretmenlerin fikri değil, Rauf İnan'ın kişisel arzusudur. Çevreye kendini tanıtacak bütün olanakları kullanır. Aşık Veysel, psikolojik olarak halk üzerinde özel bir yer tutmuştur. Halk, merhamet duygularıyla şöhret duygularını her zaman karıştırır. Nitekim Veysel'in buraya getirilmesi de bu duygunun bir sonucudur. Neymiş efendim, Aşık Veysel'e sahip çıkmış! Çıkmış da ne yapmış? Hasanoğlan Köy Enstitüsüne Bağlama Öğretmeni olarak yerleştirmiş. Bana sorarsan buraya kadarı önemli. Veysel rahatsız edilmezse sakin hayatını sürdürür. Sürdürüyor mu? Adam okulda kalmadı, köyde kalıyor. İnsan psikolojisinden habersiz olanlar görmezin halinden anlar mı? 1000 insanın arasında birinin kolunda gezmenin acı bir tarafı olacağını düşünmek her insanın yapacağı bir incelik değildir!

Öğretmen susar gibi olunca Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki görmez öğretmenin durumunu yetişme, koşullarını, başarısını öğrenmek istedim. Öğretmen gülümsedi:

-Öğren de bu konuda kimseyle tartışma; söyleyeceğini söylemişsin. İşte Veysel orada, alsınlar bağlamalarını sırtlarına gitsinler. Bizim bölümle Aşık Veysel'in yaptığı müziğin hiç bir bağlantısı yok. Dünyanın her tarafında görmeyenlerin içinde müzikle ilgilenenler vardır. Benim bildiğim biri İspanya'da şimdilerde 40 yaşlarını yaşıyor, harika gitar çalıyor, gitar için besteler yapıyor. Ama besteleri, öteki besteciler gibi armoni kuralları içinde olduğundan eserlerini çalanlar, onun gözlerinden habersizmiş gibi alkışlıyorlar.

Joaquin Rodrigo, üç yaşında görme duygusunu kaybetmesine karşın 16 yaşında piyano virtüözü olarak müzik dünyasında olağanüstü bir ün yapmıştı. Piyanistliği yanında Geleneksel İspanyol çalgısı gitar üstüne yöneldi. Geleneksel İspanyol gitaristi olarak piyanosu derecesinde başarılı sayılmasa bile hem çalması hem de seçkin besteleriyle dünya bestecileri arasında İspanya bölümünün 1. sırasında saygın yerini aldı.

Joaquin Rodrio

Beni iyice bilgilendirdikten sonra Öztekin Öğretmen bir de övüt verdi:

-Bizim konularımız üstüne söz açtıklarında sakın onların bilgi eksikliklerini hissettirme. Onlar belli konularda sahiden bilgilidir ama müzik konusunda yaya kaldıklarının acısını yaşam boyu çekeceklerini bildiklerinden asabîleşirler. Asabî insanlara mantıklı söz söylemek beyhude vakit geçirmek olur.

***

Doç. Dr. Mithat Enç 1909 yılında Gaziantep’te doğmuş ve ilköğrenimini Antep'de tamamlamış. 1923 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ne yazılmış ve 1929 yılında buradan mezun olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmiş. Birinci ders yılı sonunda, sınavlara hazırlanırken tutulduğu göz hastalığı yüzünden öğrenimine ara vermek zorunda kalmıştır. Üç yıl süre ile İstanbul ve Viyana’da tedavi çaresi aramış olmasına karşın iyi bir sonuç alamayınca, Viyana Yüksek Pedagoji Enstitüsü’nde özel eğitim öğrenimine başlamıştır.

Doç. Dr. Mithat Enç

 

1936’da bir bursla A.B.D.’ne gitmiş ve bir yıl Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde eğitim görmüştür. Daha sonra kaydını Columbia Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne naklederek 1938 yılında özel eğitimde lisans, 1939’da ise yüksek lisans diplomasını almıştır. Aynı yıl ülkeye dönen Enç, Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’ne “Marazi Ruhiyat” dersini okutmak üzere atanmış, daha sonra ise, “Özel Eğitim” ve “Ruh Sağlığı” gibi dersleri de programına eklemiştir.

Marazi Ruhiyat sözü ilgimi çekti. Marazi sözünün anlamını bildiğimi sanıyordum. Kullandığım da olmuştu. Ancak, ruhiyat ya da psikoloji tamlaması durumundaki anlamı çözmeye çalıştım. Son kararım “Hasta Ruhlar!” üstüne oldu. Sigmund Freud'u anımsadım. Bu konudaki notlarımı karıştırdım. Gazi Eğitim Enstitüsü Psikoloji Öğretmeni dr. Ziya Talât Çağıl'ın “Niçin Sınıfta Kalıyorlar?” kitabından söz edilmiş. Demek, psikoloji dersinden başka bir ders daha konmuş; “Marazi Ruhiyat!” Çağrışımlar birbirini izledi, Cliffert Beer olayını anımsadım. Onun Deliler evine kapatılması, oradan çıkınca “Kendini Bulan Akıl” kitabını yazması, kitabın yankıları sonunda Amerika'da yüzlerce Ruh Sağlığı Komiteleri kurulması gözümde canlandı. Bu olayları derste tartışırken Sigmund Freud, Carl Jung, Alfred Adler v.b. adlar, önerileri zihnimden geçti. Buna karşın yurdumuzdaki insanlar, hatta Bakanlık, 60 yıl sonra ile bu olgulardan habersiz ya da haberli de halkını böylesi koruma düşüncesinden yoksun kimselerin yönetmesi, günlük konuşmalarda hala “Deli doktoru Mazhar Osman Uzman” şakalarıyla gönül avutmasına bir değil iki kez şaştım! Mazhar Osman Uzman ruhsal bozuklukları tımarhanede (Istanbul-Bakırköy) döverek tedavi ediyormuş. Öyle dövüyormuş ki, sözüm ona dışardaki deliler bile korkularından akıllı davranmak zorunda kalıyormuş. Eğer, söylendiği gibi ise sanırım en delileri Mazhar Osman Uzmanmış. Öyle olmasaydı sık sık gittiği Batı ülkelerinde, insanlığın altmış yıldır geliştirdiği yöntemleri inceler, ilkin kendini tedavi ederdi!

Yemek zili çalınca büyük bir istekle yemekhaneye koştum. Yemek için değil, düşündüklerimi de asla söylemeyeceğim. Öyleyse sevinmem, kendimi bir baskı kerpeteni gibi sıkan mantıksızlıktan kurtardığım için. İnsanlar, sık sık "Huzur!"dan söz ederler! “Huzurum kaçtı, huzursuzum!"diye… Demek o huzur; bu iç rahatlığıymış. Masalara benden önce oturmuş olanları ayrı ayrı selâmladım. Ziya Kaplan'a teşekkür edip kitabını verdim. "Aradığını buldun mu?” diye sordu. Bulduğumu öyledim. Ziya Kaplan boş konuşanlardan olmadığı için kitabı ters kapatıp yemeğini kaşıkladı.

Konuşmalarda çoğunlukla sessiz kalan Rahmiye Tarıman Öğretmen sordu:

-Pazar günü, sahiden filme gidilecek mi? Ekrem Ula Elmadağ'a gitmiş. Bu kez Hüsnü Yalçın'a sordular. Hüsnü Yalçın:

- Biz birlikteyiz ama bu konuda pek konuşmayız. Ancak arkadaş, yapamayacağı sözü kesinlikle söylemez. Anımsadığıma göre şöyle böyle değil çok kesin konuştu. Akşam gelecek, kendisine anımsatırım, size açıklama yapar! Nazif Balcıoğlu, Cemil Toygar'la ayrı oturdu. Benim oturuşuma göre biraz yana dönüktüler. Ara ara sözlerini duyabildim. Bir ara da Sabahattin Eyuboğlu adı geçti. Cemil Toygar:

-Canım, söz sahibi anladık, paralarını babasının kesesinden vermiyor ya! Nazif Balcıoğlu da:

- Sabahattin Bey sık sık uğrar, siz de tanışır konuşursunuz! dedikten sonra bana dönerek:

-Yeğenim (bana çoğunlukla öyle der) Sabahattin Bey yakınlarda geldi mi? diye sordu. Arkasından da Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin ilgi alanlarını anlattı: “Bir insan ya uygarlığı seçer, onun vecibelerini hakkıyla yerine getirir ya da bizim geçmişimizde yapanlar gibi, "Eller gitsin Mersin'e biz gideriz tersine!” deyip "Kağnısının sesiyle övünür, küçük bir rahatsılıkta dövünür; üfürükçünün muskasıyla korunur, falcının masallarıyla avunur!” deyip güldü, devamla:

-Birey olarak demiyorum bunu, toplum olarak böyleyiz. Biz okumuşlar da arada kalmış durumdayız. Cemil Toygar, dönüş mü yaptı, yoksa onaylanmadığını anladığı için mi:

-Matbaanın 400 yıl sonra gelişi her şeyi anlatıyor! dedi. Cemil Toygar'ın ne me ne biri olduğunu bilmediğim için karşı durur oldum ama kitaplığın durumuna ben de üzülüyordum. Birileri açık açık kitapları aşırıyor. Aşırıcılardan biri ötekine:

-Yahu onu da mı yürüttün? Pes yani!

Ötekinin cevabı da ilginçti:

-Sen kendine bak!

Söz konusu kitaplar, bizim Beyaz Kitaplar dediğimiz klâsik kitaplar dizisinin ilk çevirileri. (100 sayısını geçtiği söyleniyor) Milli Eğitim Bakanlığı Talim-Terbiye Kurulunun özel bir ekibe çevirttiği kitaplar. Sorumlu yöneticilerden biri öğretmenimiz Sabahattin Eyuboğlu olduğu için bir öncelik tanıyarak ilk çıkanları bizim kitaplığa göndertiyor. Kitaplık, yönetim binasının alt katında bir salon. Kapısında belirtici bir yazı yok ama Enstitü Öğrencileri oraya giremiyor. Ayrıca aylık, 15 günlük, haftalık dergiler de geliyor. Özellikle Varlık Dergilerini tarıyorum. Vahit Dede'nin yazılarını aldığım gibi müzik konusunda çok sesliliğe hoş görüyle bakan yazarların yazılarını alıyorum. Bunlardan biri Sadi Yaver Ataman, diğeri Mahmut Ragıp Kösemihal, Varlık Dergisinde onların da müzik konusunda yazıları çıkıyor. Onları gözden geçirmek işime yarıyor. Ayrıca yeni yeni şairler tanıtıyor. Önce sevimsiz buluyordum ama okudukça alışmaya başladım. Aşağıya aldığım şiiri arka arkaya beş kez okudum. Belli bir konu üstünde durmadan daldan dala atlar gibi konuşuyor. Az düşündüm Divan şiirindeki söz gelimi gazeller de öyle değil mi? Örneğin Baki'nin aşağıdaki gazeli… Okunup anlattığı olay açıklanmaya kalkılınca bir takım yan anlamların katıldığı apaçık görülür. Bu durum, yenilik eskilik sorunu değil şiir sanatının olağanlaştırılmış, doğal olarak benimsenmiş bir yanıdır. Baki, yaşadığı dönemin deyimlerini kullanmıştır. Bize yabancı gelen bu deyimler, şiiri başkalaştırmaktadır. Ayrıca Divan Şiiri uzun zaman içinde günlük yaşamdan kopmuş, geşmiş yüzyılların değerleriyle yarışmaya dönüşmüştür. Ayrıca şairler kendilerini, içinde bulunduğu toplumun değil, geçmiş zamanların zevkini, değerlerini, söylemlerini tekrarlamakta bir sakınca görmemiştir. Sık sık ad değiştirmesine karşın, benzeşik yönetim şekilleri, hükmedenlerin bir öncekininin izinden gitmesi, onlara kaside sunan (çıkar umuduyla) şairleri de çaresiz benzeşik kalıba sokmuştur.

 

Baki'den bir Gazel:

 

Korkum oldur göz değe hâk-i der-i cânânıma

Yoksa kühl âsâ çekerdim çeşm-i hün - efşânıma

Bağda dolabı çok çekti çevirdi bağbân

Öykünür deyû gamında nâle vü efgânıma

Çeşm -i erbrû hal-i hindû zülf-i câdû olsa ger

Öykünürdü âftâb ol âfet-i devranına

Düşmese ağzımdan ol şirin dehânın lebleri

Vasf-ı lâlin durmasam zikr eylesem yarânıma

Yar defterden yine Bâkî kazınmak var demiş

Yanlış anlatmış âdûlar ben kulun sultanına

 

Bâkî

 

Ölçüsü:

 

Kor ku  mol dur  göz  de ğe   hâk  i *  de ri*   câ  nâ nı ma

Yok sa  kühl  â   sâ   çe  ker * dim çeş  mi hün  ef   şâ nı ma

-   .    -    -    -    .   .    -    -    .   -    -    -   .

fa   i   lâ   tün  müf te  i    lün  fa   i   lâ   tün  fa  i  lün

 

Açıklaması: Sevgilimin kapısının toprağını gözüme sürme olarak çekerdim ama nazar değmesinden (güzelleşeceği için) korkuyorum. Sevgilimin hasretiyle o denli ağlıyorum ki, bahçelerdeki su dolapları benim sesimi taklit için o sesleri (iniltiler) çıkarıyor. Güneş bile böylesine güzel göz, saç, kaş bulsaydı; benim dünya güzeli sevgilimi taklit ederdi. O güzel dudakların tadı ağzımda kalsa, bunu eşe dosta durmadan anlatırdım. Sevgilim, benim için, Bâkî artık defterden silindi! demiş. Belli ki düşmanlarım beni sevgilime gammazlamışlar.

 

 

Bu şiirde de bir söyleyiş özelliği var. Konuşma dilimizle yazılmış duygusunu uyandırıyorsa da söylediklerini tekrarlarken mısraları kimi zaman tersinden okur gibi altını üstüne getiriyoruz. Örneğin:

-Güzellikleri gösteren ay ışığında seyrine doyum olmuyor.

Dikkat edilince, yeni şiir olarak sunulan ölçülü yazılarda da kendine özgü söylem kalıpları vardır. Ancak bunlar Divan Şiirinin süregelen değizmezlik basamağına oturmuş MAZMUN gibi değil şairin kişisel yakıştırmasıdır. Örneğin, Dizlerinden örtümü çekti bir el, Gece ayaklarından akıp giden bir sel! Bu dizeleri, her okuyan zevk alır, demiyorum. Ancak duygulu anlarında herkes ya da duygulu kimseler, kendilerinden katacakları mayalarla içlerindeki sevgi gizlerini kımıldatabilir. Oysa Divan şiirlerinde kullanılan mazmunlar içten mayalanlamayla falan kişiyi depreştirmez, Matematiksel bir geçmiş bilgisi gerektirir. Örneğin:

 

"Esdi nesim -i nevbahar açıldı güller subhdem

Açsun bizim de gölümüz saki medet sun cam-ı cem"

 

Nef'i, (Bahar Kasidesi, 4. Murat için)

 

Şair, güllerin açılma olayını baharın gelmesine bağlıyor. Herkesce bilinen doğal bir olay. Ne var ki, kendi gönlünün neşelenmesini kendi seçimine bağlıyor. Bu kişisel seçim, okuyucu katmanında ayırım yapmaktadır. Eleştiriye açık bir durum.

 

"Bezm-i aşk içre Fuzûli nice âh eylemeyem

Ne temettu' bulunur mende sadâdan gayrı"

 

Fuzûli, (Gayrı redifli gazel)

 

Aşk konuları konuşulduğu zaman, şair yalnız ah-vah etmeyi yeğliyor. Oysa yaşamın bir gerçek tarafı var. Okuyucu o gerçeği yaşıyor, yaşadığı kendi gerçeği içinde şiiri okuyor. Böylece şiir sanatı ile okuyucu arasında bir anlaşmazlık varsa ki, kesin olarak bu var. Bunu, şimdiye dek çoğunlukla şailerin kullandığı dil doğurmuş oluyordu. Öyle olmasına karşın genel olarak söylenecek son söz:

-Hepsi güzel, hepsi sanat hamurunda yuğrulmuş ama, zevk aydınlığına çıkarmak için geçmiş karanlığını dolaşmak zorunluğunu göze almak gerekiyor. Bu nedenle yeni şiir akımına yakınlık, sakın geçmişin zorluğundan kaçmak olmasın. Yeni-eski tartışmasına katılan yenilikçiler bilsin ki, halk dediğimiz okuyucu katmanı, pazarlarda da ucuzun arkasına takılır. Oysa sanat, değerli Sanat Tarihi Öğretmenimiz Malik Aksel'in dediği gibi, gerçek sanat (Müzik, Resim, Heykel, buna Edebiyatı da katabiliriz) pazarını kendi oluşturur.

 

* * *

 

Akşam, yemeğe azıcık geç kalmışım, Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu, Ali Kılıç, Abdülrezzak Tığlı var. Abdülrezzak Tığlı Gazi Eğitim Enstitüsü'nü iyi bilirmiş. Ben otururken daha, Nazif Balcıoğlu bana:

-Bak sana en sağlıklı bilgiyi Tığlı verir, orasını en iyi o bilir, ayrıca orada okuyanı var sık sık gidip geliyor. Görmez öğretmen için de ondan bilgi alırsın! Nazif Balcıoğlu'nun söylediğini önce değişik anlamda aldım. Hemen:

-Benim değil, o konuda bilgisizce konuşanların dinlemesi gerekir! Balcıoğlu:

-İki gözüm, ben senin bu konudaki titiz tutumunu biliyorum. O nedenle yapılan konuşmaları kastetmeden, halisane bir öneride bulundum. Cemil Toygar konuyu sordu. Böylece sanat alanında ün yapmış görmezlerin adları sayıldı. Örneğin “Edip Ahmet, eseri Atâbet-ül Hakâyık!” denince içim cızladı. Çünkü, derslerini çok iyi dinlediğimi sandığım Hamdi Keskin Öğretmen bunu bastıra bastıra anlatmış, Eski Yunan destan şairi Homeros'la karşılaştırmıştı. Homeros hakkında daha orta birinci sınıfta bilgilenmiştik. O yıl, hem Türkçe hem de Tarih derslerimize Fikret Madaralı Öğretmen geliyordu. Önemli gördüğü konuları öylesine anlatıyordu ki, ara bilgilerden biri geçince konunun bütünü kolayca anımsanıyordu. Örneğin Homeros'un İlyada Destanı'nı anlatırken daha önce tarih dersinde adlarını öğrendiğimiz Sokrates, Platon, Aristoteles anmış, Aristoteles'in açtığı Lyceum’a (Lise) öğrenci olarak devam eden Makedonya Kralı Filip'in 15 yaşındaki oğlu İskender'in de bulunduğu bir derste Aristoteles:

-Tanrılar, iki gözü görmeyen bir sevgili ölümlüye insanlığın gideceği yolu göstertmiş, işte bu yol, İlyada, Odise destanları aklı olanları uyarmakta, Kahraman olacaklara, tanrısal örnekler sunmuştur. Kahramanlık istiyorsun, buyur, Aiklios'un(Aşil) yaptığını yap, ölüm bile olsa düşmandan geri dönme. Umutlu mu yaşamak istiyorsun, Odiseus senin için bir rehber olabilir. İki yüzlü olanları orda çok göreceksin. Onlardan tiksiniyorsan doğru yolunu seç. Ancak bu dediklerimi yapabilmek için öncelikle Homeros'un görmez olarak Tanrılardan aldıklarını hiç değilse oku. Homeros okunmadan ne kahrman olunur ne de insan. Kölelerden farksız bir yaşam sürer, Tanrıların katında da bir diğer taşıyamazsın! Aristoteles'in bu övüdünü dinleyen İskender kısa denecek bir sürede Homeros destanlarını okumakla yetinmez ezberler. Kendisine bir de örnek seçmiştir; Kendisinin bir ölümlü olduğunu bile bile yarı ölümsüz Aiskhylos (Aşil) gibi savaşçı olacaktır. Aristoteles önünde Homeros destanlarını ezber okur. Aiskhylos'u da örnek seçtiğini açıklar. İskender'i dinleyen Aristoteles İskender’i alkışlar, Yunan uygarlığını doğuluların vahşetinden kurtarmasını ister. Bir süre Makedonya'da kalan Aristoteles, Yunan kültürü için büyük bir engel olan doğuluların vahşetinden kurtulmak için Hindistan’a dek tüm Asya kıtasının Yunanlaşmasını övütler. İskender Aristotales'in o denli etkisinde kalmıştır ki, aldığı yerlerde hemen birer kent kurdurur. Günümüzde de İskender'in adını anımsatan İskenderun, İskenderiye başta olmak üzere 20 dolayında adını taşıyan kent kurdurmuş, binlerce Yunanlı ile yerli genci evlendirmiştir. Med savaşlarından önce başlayıp, yüz yıllarca süren Med savaşlarından sonra iyice husumete dönüşen Doğu-Batı gerginliğini yumuşatmıştır. İskender'i Aristoteles'in desteklediğinin büyük belgelerinden birisi de Aristoteles'in çok sevdiği yeğenini İskender'e yardımcı olarak vermesidir. Yeğen Kalisten, Aristoteles ölçüsünde olmasa da zamanının ünlü filozoflarından biridir. İskender'le iki dost olarak başladıkları savaşın zaman zaman aksatılması üzerine İskender'i eleştiren Kalisten, İskender'in gazabına uğramış, idam edilmiştir. Oysa İskender, Çanakkale Boğazını geçip Anadolu'ya ilk adımını atarken daha (Granikos) Biga Çayını geçerken attan düşmüş, boğulmak üzereyken Yeğen Kalisten tarafından kurtarılmışır. Yeğeninin ölümüne çok üzülen Aristoteles, İskender'in ölümünü Tanrıların bir cezası olarak değerlendirmişir.

Yunan Mitolojisinde geçen Homeros'un bir benzeri gerçek olarak bizim tarihimizde de vardır. Ahmet Edip Yükneki. Yüknek köyünde doğduğu için köyünün adıyla anılır. Yüknek köyü Semerkant yakınlarında olduğundan Semerkantlı olarak da anılır. 12. yüz yılda yaşamıştır. Doğuştan görmez olduğu için, o günlerin koşulları içinde günümüzde de değerli bir eser sayılan, Hakikatlerin Eşiği anlamına gelen 484 mısra tutarındaki eseri ahlaksal alanda insanların eğitilmesine yardımcı olmuştur.

 

Edip Ahmet Yüknekî(12. y. y. )

Asya'da kalan Türklerin İslamlığı benimsedikten sonra Türk -İslam Kültürünün birleşip gelişmesine en çok katkıda bulunan Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmut; Yusuf Has Hacip'le birlikte anılan Edip Ahmet Yüknekî işin edebiyat tarafına kaymadan bireylerin ahlaklı olması durumunda o bireylerin oluşturduğu toplumların da ahlâklı olacağı tezini savunuşu ilginçtir. Söz konusu dört kitap:

1. Ahmet Yesevî (12. yy), Hikmetler;

2. Kaşgarlı Mahmut (11. yy), Divanı Lügatı Türk,

3. Yusuf Has Hacip (11. y. y), Kutadgu Bilig,

4. Edip Ahmet, (12. y. y), Atabetul Hakayık.

Katadgu Bilig, bilgiler kitabı anlamına gelmektedir. Ancak girişteki uyarıcı söz, her çağda tüm insanlık için "Sanat Tarihçilerinin Altın kesimi!" ölçeği gibi değerini koruyacak bir övüttür:

 

Bilig  bil, kişi bol, bedütgil özüş,

Ya yılkı atangıl, kişide yıra!

 

Günümüz diliyle:

 

Bilgi edin, adam ol, kendini geliştir.

Ya da bir hayvan adını al, insanlardan uzak dur!

 

Daha önce kişi olarak tanımıştım ama öteki küme öğretmenleri gibi ortak çalışmalarımız olmadığından Abdulrezzak Tığlı ile hiç konuşmamıştım. Doç. dr. Mithat Enç konusunda bana verdiği bilgilerden başka onun derslerinde uyguladığı yöntemi anlatması, anlattığı konuları çoğaltarak öğrencilere vermesi yöntemlerini övmesi, istersem kendisinde bulunan notlarını, gülerek “Geri almak üzere” verebileceğini söylemesi, doğrusu beni şaşırttı. Abülrezzak Tığlı gidince benim ona yabancı kalışım anlaşıldı. Abdülrezzak Tığlı, son sınıfların meslek derslerine giriyormuş. Son sınıflar, meslek uygulamaları nedeniyle mandolin çalışmalarına katılmadığından bir ilişkimiz olmamış. İki son sınıf olduğuna göre, Abdülrezzak Tığlı program gereği uygulamalar dışında zaten tüm Öğretmenlik Bilgisi derslerini, (4.-5. sınıflara) okuttuğundan, sanırım öteki öğretmenler gibi fazla zamanı yok. Ayrıca evli, yemeklere çok ender zamanlarda geliyor.

Kulübeye dönünce Ekrem beni kutladı:

-O konuştuğun adam, seninle konuştuğu gibi kimseyle konuşmaz. Kendini, Öğretmen Okulları için hazırlamış, elindeki Müfredat Programını harfi harfine uyguluyor. Pek konuşmuyoruz ama onun bu tutumunu beğeniyorum. Hüsnü ise adına takıldı:

-Abdülrezzak Tığlı! Ne anlama geliyor acaba? Abdül ya da Abdul, Abdullah adının yarısını kullanma olarak düşündük ama bundan çabuk caydık. Çünkü Abdullah adlı arkadaşlarımız, adlarını hep Allah'ın oğlu olarak benimsiyorlar. Ekrem birden tepki gösterdi:

-Kim demiş onu, Kayseri'de Abdullah adlı biri ile konuşunca arkasından; "Ermeni ya da Rum dönmesi” derler. Kayseri'nin nüfusunun tamamına yakını Ermeni'ymiş. Ermeni'ler gözden düşünce, yeni doğanlara Türk adı verilmeye başlanmış. Ancak, çocuk Türk adı alsa bile baba adı söylenince seceresi ortaya çıkacak. Bunu önlemek için doğan çocuğun baba adı yerine Abdullah, yani Allah'ın oğlu anlamına gelen ad yazılmış. Şimdilerde bile bu Kayseri'de şaka konusudur. Babası Abullah olanlara hemen sorarlar:

-Ermeni misin?

Böyle şakalaştık ama aklımıza padişahlar geldi, Abdul-Hamit; Abdul-Mecit, Abdul-Aziz… Sonra sonra sıradan adlar da aradık. Abdülkerim, Abdüllâtif! deyip kaldık. Hüsnü uyumuştu. Konuşmayı kesmek üzereyken Ekrem takıldı:

-Abdülekrem, Abdülhüsnü. Hüsnü bunu uyunca gözlerini açmadan:

-Abdülrezzak! dedi. Ekrem bastı kahkahayı:

-Adama bak, uyurken bile bizden uyanık. Söze Abdülrezzak'la başladık, sonunda onu unuttuk, o uyurken, anımsıyor.

 

22 Ağustos 1944 Salı

 

Hüsnü, erkenci, haberleri dinlemiş, bize:

-Şiştiniz, T.B.M.M başkanı kim? Abdülhalik Renda, Abdülvahap!

Hasan Çakı geldi de bizi "Abdül" sarmalından kurtardı. Çakı Efe mektup almış, oldukça neşeli; “Yarın Veysel'e gidelim, ona her gün gelenler oluyor ama seninle konuşması bir başka heyecan veriyor. Sen onun hoşlandığı konuları açıyorsun!” Çakı Efe'nin içine doğmuş, ben de bunu söyleyecektim. Ben de mektup aldım, Vahit Dede'den çoktandır haber bekliyordum. Mektubumu almamış olabilir; görev yeri değişmiş, diye tasalanıyordum. Tasam boşunaymış, mektubu iletmişler kendine. . . .

Oyun yerinde Efe, "Günayın!" der demez, günaydın sözleri arasında Arpazlı sözü de işitildi. Çakı Efe yanıt verdi:

 

                                            

Demirci Mehmet Efe                               Karacasulu Mehmet Demirci

 

-Evet Arpazlı, ancak beni üzmeyin, Arpazlı kıvraklık ister, gerçek efelerin oyunudur. Hasan Çakı Efenin bu;"Gerçek efe” sözü çocuklarda birşeyler çağrıştırmış olacak hemen sordular:

-Siz hiç gerçek efe gördünüz mü? Hasan Çakı, Demirci Mehmet Efe'yi tören izlerken gördüğünü, önünde oynadığını anlattı.

Yakınlarının söylediğine göre, Demirci Mehmet Efe Arpazlı oyunun çok severmiş, ancak Arpazlı oynanırken Demirci Mehmet Efe, oyunu beğenmeyince çok kez etrafına bakarmış. Oysa Mehmet Efe, özellikle törenlere genç efeleri görmek için gelirmiş.

Demirci Mehmet Efe'yi çocuklar derslerden anımsıyor, “yaşıyor mu?” diye soranlar oldu. Çakı Efe, yaşadığını, Aydın-Karacasu'da oturduğunu ancak kendisinin Nazilli'ye bir grupla gittiğinde Demirci Mehmet Efe ile Nazilli'de karşılaşıp konuştuğunu anlattı. Çocuklar dikkatle dinlediler. Çakı Efe de bu sabahki oyundan hoşnut olduğunu söyledi. Ondan sonra Efe'ye sormadım ama ben de çocuklar gibi merakla dinledim, çünkü hem Efelik zamanında haklı haksız çok can yaktığı, hem de Kurtuluş Savaşı sonlarına doğru Çerkez Etem'le işbirliği ettiği nedeniyle onunla birlikte kaçtığı söylentileri yaygındı. Gerçi derslerimizde iki öğretmenimiz de, bunların söylenti olduğunu, Demirci Mehmet Efenin Aydın taraflarında yaşamakta olduğu söylemişlerdi. Çakı Efe de bugün öyle deyince sevindim. Kafamdaki Demirci Mehmet Efe efsanesi titreşimli bir yana, ya da rüzgarda küçük dalgacıklar yapan durgun suya dönüştü. Çocukların kuşkulu bakışlarını sezmeme karşın sustum.

 

***

 

Kahvaltıda bir öğrenci basılı, kitaptan koparılmış gibi bir kağıt verdi, “Abdülrezzak Öğretmen gönderdi!” dedi. Yazının başlığına baktım. Akşam anlattığı Mithat Enç'in yazısı. Abdülrezzak Tığlı bir not eklemiş; “İzinli ayrılıyorum; ‘Demir tavında dövülür’ derler! Bu yazı, kitabın girişi olacakmış. oku, dönüşte gene konuşalım! A. R. T.”

 

Yazının başlığı: Ruh sağlığı bilgisinin konusu ve gelişmesi.

 

Ruh Sağlığı Bilgisinin Konusu:

 

Tıp Bilimi, vücudumuzun hastalıkları ve bunların iyileştirilmesi yollarıyla uğraşır. Koruyucu Tıp ise bu hastalıkların nasıl önlenebilceğini araştırır ve bunları uygular.

Tıpkı bu, vücut sağlık hastalıklarında olduğu gibi, ruh sağlığımız ve hastalıklarıyla da uğraşan iki bilgi kolu vardır. Bunlardan ruh hastalıklarının sebep, âraz, çeşitleri ve tedavileriyle uğraşanına Psikiyatri, (Psişiyatri) denmektedir. Bu hastalıkları doğmadan önleme yollarını gösteren uygulayıcı koluna da Ruh Sağlığı Bilgisi diyoruz. Bu noktada şunu açıklamak yararlı olur. Bugün, bütün ruh hastalıklarının nedenlerini kesin olarak bilemiyoruz. Bu yüzden, sebeplerini bilmediğimiz bozuklukların ortaya çıkmasını nasıl önleyebiliriz? diye bir soru hatıra gelebilir. Buna sadece, bazı önemli ruh hastalıklarını ortaya çıkaran sebeplerin aşağı yukarı bilindiği ve bunları kontrol etmeye ancak gücümüzün yettiği bilinmektedir.

Ruh sağlığı Bilgisinin konusu yalnız var sayılan, fazla olmayan bu aşırı ruh bozukluklarını önlemek değildir. Vücüt sağlığı ve hastalıklarında olduğu gibi, ruh sağlığı ve hastalıkları kesin olarak birbirinden ayıran bir sınır yoktur. Başka bir söyleyişle ruh sağlığının tam sağlıktan başlayarak basamak basamak ruh hastalıklarına kadar çeşitli derecesi vardır. Yani birçok insan, ruh hastası denecek durumda değildir, fakat ruhça sağlıklı insanlar arasında yaşarlar. Bununla beraber bu insanlar, kişilik ve karakterlerindeki bozukluk yüzünden etrafındakilerle geçinemezler. Meslek hayatlarına uymakta sıkıntı çekerler, aile kurabilmekte başarısızdırlar. Kurdukları yuvada ahenk ve uyum olmaz. Kısacası çevresindeki insanlarla ve kendi benlikleriyle barış içinde değillerdir. Bu insanlar, hem kendi nefisleri, hem de topluluk için bitmez tükenmez güçlük ve ahenksizlik kaynağıdır. İşte Ruh Sağlığı Bilgisinin en önemli konusu bu hayat uyumsuzluğudur. Ruh Sağlığı bilgisi bize işte bu kişilik, karakter sakatlıklarıyla hayata uyma güçlüklerinin erken işaretlerini öğretir. Böylece, belirmeye başlayan bozuklukların kökleşmelerine engel olur, olası ki, daha vahim bir duruma gelecek durumları durdurmaya yardım eder. Olumlu bir söyleyişle; Ruh Sağlık Bilgisi, dengeli bir insanı, nesneler ve olaylar dünyasına başarıyla uyabilen bir kişiliğin nasıl kurulup geliştirilebileceğini anlatan bir bilgi koludur.

Bu kısa açıklama belki ruh sağlık bilgisinin konu ve erek itibariyle eğitbilim, ruhbilim, gibi bilim kollarıyla karıştırılmasına yol açabilir. Fakat ruhbilim, insanın normal gelişmesini incelediğini ve eğitbilimin de bu bilgilere dayanarak normal insanın nasıl eğitilmesi gerektiği ile uğraştığı hatırlanınca durum aydınlaşmış olacaktır. Ruh Sağlık Bilgisi bağımsız bir bilgi dalı değildir. Sadece eğitbilim gibi uygulayıcı bir bilim koludur. Kaynakları, ruhbilim, psikiyatri, Psikometri, sosyoloji gibi çeşitli bilimlerdir. Bunlardan elde ettiği ışıklar altında insan gelişmesinin güçlüklerini anlamaya ve incelemeye yönelik çalışmalardır. (Bir bilim kolu tanıtımı: Mithat Enç-Abdülrezzak Tığlı)

*     *      *

Yazıyı bir kez daha okuduktan sonra açtım, Köy Enstitüleri Müfredat programı Öğretmenlik Bilgisi bölümüne baktım. Toplumbilim, İş Eğitimi, Çocuk ve İş Ruhbilimi, Öğretim Metodu ve Ders Uygulaması, İş Eğitimi Tarihi gibi bölüm ayrımları yapılmış. Eğitimin, ruhbilimin kendisi yok ama tarihi var, bireysel ruhbilim yok. Öyleyse Ruh sağlığı söz konusu bile değil. Özellikle Toplumbilim, Genel pedagojik toplum bilim kavramları, Bakım Toplumbilimi, Bireyin toplumlaştırılması, Eğitimin toplumbilimi, Özel Pedagojik Toplumbilim Kavramları… Oysa bunlar, gerçek bilimlerin ayrıntıları. Örneğin, ruhsağlığı sorunu olanlarla olmayanların bir arada çalışması, bunların kaynaşıp sağlıklı öğretmen olması nasıl sağlanacak? Salt öğrencilerin değil yetişkinlerin ruh sağlığı üzerinde duran uygar ülkeler bu konuyu 60 yıl önce çözme sevincini yaşamışlar. Yukardaki yazıyı okurken karşılaştığım psikometri sözcüğünün Binet-Simon, sonradan Lewis Terman test çalışmalarının bilimsel adı olduğunu şimdi öğrendim. 130 kişi olan bizim arkadaşlarımız da öğretmen sayılırsa ki, tersini kimse söyleyemez, burada çalışan 60 öğretmeni de onlara katarak soruşturulsa, bunların çoğu, benim gibi Psikometreyi bilmeyecektir. Oysa eller onu, sağlıklı eğitim için matematiksel bir yöntemle geliştirmiş, çoktan uygulamaya koymuştur.

Kendimi toparlayıp piyanoya oturdum. Oturdum ama ne yapacağımı da tam kestiremedim. Nebahat Öğretmenin dediğini anımsayarak; yumuşaktan serte ya da hızlıya gitmek üzere kafamda parça sıralamıştım; önce Für Elise… Bir de baktım ki ellerim Moments Musicaux çalıyor. "Olsun!" deyip kendi kendime gülerek devam ettim.

Az sonra Öztekin Öğretmenle Sili Usta kapıya kadar gelip döndüler. Öztekin Öğretmen eliyle devam işareti verdi.

Piyanoya döndüm ama birden duraladım. Sili Usta, benimle neden ilgilenmiyor? Unutmuş olamaz. Yüksek Bölüme geldiğimde karşılaşınca iki elimi ellerine alıp kutlamış, beni beklediğini söylemişti. Yapıcılık Bölümüne girmediğime kızacak sanıyordum. Güzel Sanatlar Bölümüne girdiğimi söylediğimde kendi de müziği sevdiğini, orkestrada çalan ailesinden kimseler olduğunu söylemişti. Oysa şimdi karşılaşınca selâmımı alıyor ama "Olsa da olur!" kabilinden bir merhabadan öte gitmiyor. Her nasılsa bir sabah, Çakı Efe ile oyundan dönerken güler yüzle takılmıştı:

-O güzel oyunlarınıza beni de alır mısınız? Çakı Efe ile ikimiz de "Onur duyarız; her zaman emrindeyiz!" demiştik. O, orada kaldı. Hiç değilse bugün bir söz söylemesini bekliyorum. Oysa ben onun imzasını taşıyan albumu; 40 renkli kalem kutumu en değerli anım olarak saklıyorum.

Yemekten sonra Kulübeye dönünce bunları Ekrem'e anlatmayı düşündüm. Ekrem, her gün Sili Usta ile birlikte çalışıyor. Bu kararımı beğenip çalışmama döndüm. Czerny'i açınca aklıma geldi; Czerny de Macar. Bir daha karşılaşınca öneride bulunacağım, özel olarak plâktan Bela Bartok, Johannes Brahms Macar Dansları, Franz Liszt Rapsodi, arkasından da ben Czerny'den seçilmiş parçalar çalacağım. Bakalım davetimi kabul edecek mi? Etmese de darılmayacağım; çünkü bana Sili Usta çok beceri kazandırdı.

Gerçekten yemekten sonra Ekrem'e bunları anlattım. Ekrem, üzgün bir sesle:

-Sili Usta çok dertli, o eski neşesi kalmadı. Bütün işleri halâ o yapıyor ama parsayı başkası topluyor. Üstelik engelleniyor da!

Bunu duyunca daha çok üzüldüm. Tasarladığım çağrı için de Ekrem:

-Çok mutlu olur, ben getiririm! Birlikte geliriz! deyince çok sevindim.

 

23 Ağustos 1944 Çarşamba

 

Uyanınca akşamki konuşmaları anımsadım. Sili Usta'ya çok şey borçlu olduğumu ona anlatırsam sanırım o da sevinecektir. Öğretmen Fikret Madaralı hep böyle olaylar anlatırdı. Aynı zamanda o örnekler verirdi. Örneğin bir insan, yakın tanıdığından borç para alır, işini görünce götürür borçlu olduğu kimseye iade ederken minnettarlığını söyler. Bu bir nezaket olayıdır. Belki de adam içinden: “Bırak şu lâfları, sen aldığını zamanında getirdin ya önemli olan o benim için; ya getirmeseydin?” diye düşünebilir. İnsan ilişkilerinde hep bu tür kuşku vardır. Bir arkadaşına bir başkasının aleyhinde söz söylemişse sonradan pişman olur, bu pişmanlık duygusu iki arkadaşın da değerini düşürür. İşte bizim mesleğimizde bu tür bir olay olmaz. Sen öğretmensin, bildiğini öğrencilerine öğretirsin, öğrencin o bilgiye sahip olunca sen ortalıktan çekilmiş olacaksın; bu olan bir insanlık olayı. Kalkıp (kendi kendine de olsa) bunu ben öğrettim, şimdi hatırlanmıyorum, demezsin. Çünkü o bilgiyi sen de öyle öğrenmiştin. Belki sana öğreten annendi, babandı ya da bir başkasıydı. Bu basit gibi görünen örnekler öğretmenliğin özverili yanıdır ki, bu özveri onu kutsallaştırmaktadır. Bu duygular etkisiyle olacak, Sili Usta'ya, karşılaşınca salt bir kuru "Merhaba!" deyip geçmek benim için az geliyor. Onu daha neşeli, bizi çalıştırdığı günlerdeki gibi güler yüzlü, şakacı görmek istiyorum. Biliyorum o, yukarda değindiğim gibi kutsal görevini sürdürüyor. O nedenle olaya bir borç alış verişi gibi bakmıyor, kutsal saydığı görevini yapıyor. Oysa benim ondan daha alınacak derslere gereksinim duyduğumu belki de bilinçaltım dürtüklüyor.

Çakı Efe neşeli olarak geldi, çıktık. Öğrenciler hazır. Birisi kendini tutamadı “Arpazlı!” dedi. Herkes sustu. Efe o tarafa döndü, hepimiz, bir şey söyleyecek diye beklerken sağ ayağının burnu solun üstünden yere doğru dönük durdu, bana bakarak sağ kolunu tabanca patlatır gibi göğe doğru attı. Bu, oyun başlasın anlamınaydı. Her zaman oyunlara başlarken söze alışmış öğrencilerin tümü afalladı. Efe durup açıklama yaptı:

-Ya, gördünüz mü ? Efelik, Zeybek oyunu budur işte. Bizim yaptığımız gibi dizilip birbirini izlemek Efelerce ayıptır. Efebaşının yaptığını görür görmez ne yapılacağını anlayıp tavır takınırlar. Ben, boş el kaldırıyorum, onlar gerçek tabanca kullanırlar. İşte o zaman zeybek, zeybek olur, izleyiciler gerçek Efe karşısında kalmış olmanın heyecanını duyar! dedi. Konuşan öğrenciyi ortaya çıkardı, kendi yaptığını yapmasını istedi. Öğrenci beceremedi. Hasan Tekin koşarak çıktı ortaya, tıpkı Hasan Çakı Efe gibi, komut almışçasına hareketleri yaptı. Hasan'ı tanıyordum, dim dik durur durmaz akordiyona bastım. Arpazlı başladı, halka dönerken Efe Hasan'ı karşısına alıp bir iki figür yaptılar. Efe oyunu durdurdu. Hasan'ın oyundan çok ataklığını övdü. “Gerçek efelik bir gönül bir cesaret işidir!” dedi. Gelecek oyunlarda başka Hasan’ların, Mehmet'lerin ortaya çıkmalarını beklediğini söyledi.

Kahvaltıya Çakı Efe ile giderken Okul Müdürü Rauf İnan'la karşılaştık. Müdür kumaş giysiler giymiş, traş olmuş, benden bir ricada bulunacağını söyledi. "Eğitimbaşı Hürrem Arman'da Enstitülerden yeni geleceklerin listesi var, onu rica et, topunu eşit olarak sekize böl, her bölümü sayı olarak eski bölümlere ekle. Oluşacak bölümlerin sayıları aklıma takıldı. Akşam gelince masamda bulursam merakım giderilecek, rahat uyuyacağım. Kısacası bana akşam bir ninni çalmış olacaksın. Methini duyuyorum ama bir türlü gelip dinleyemedim. Böylece sen de, ben de karşılıklı borcumuzu ödemiş olacağız!” dedi.

Okul Müdürünün şık giyimi kahvaltı boyunca konuşuldu. Kimisi alışmış bir kere geri dönemez, belki bugün sıkıntılı bir günü olacak! dedi. Cemil Toygar giyimde titiz, "Askercikler, Mehmetçiğimiz yırtık giysilerle gezerken bedava veriliyor deyip ben o çuvalımsı giysileri giyemem!” dedi. Kahramanca bir çıkış oldu. Bir de bayanlara öneride bulundu:

-Topluca Bayan Müdüre (Müdürün eşine) gidin, eşini uyarsın. Öneri ilgi görmedi. Mektup yazılması düşünüldü. Sonunda yapılan konuşmaların şaka olduğuna karar verildi.

Kahvaltıdan sonra Hürrem Arman'a gittim. Enstitü bölümü Eğitimbaşı Şeref Tarlan'a durumu söyledim. Şeref Tarlan kapıyı açıp bir süre çekme karıştırdıktan sonra listeyi bulup bana verdi. Neyse ki eski bölüm listeleri de birlikteymiş. Eklemeleri çabucacık yapıp öğlede yerine koymak üzere hazırladım:

Kepirtepe, 3 erkek,

Çifteler 9 erkek 2 kız,

Beşikdüzü 2 erkek,

Cilavuz 5 erkek 1 kız,

Akpınar, 3 erkek,

Savaştepe 2 erkek 1 kız,

Yıldızeli, 6 erkek 1 kız,

Gönen, erkek 1 kız,

Aksu, 3 erkek 1 kız,

Düziçi, erkek 1 kız,

Akçadağ, 4 erkek,

Kızılçullu 4 erkek 1 kız,

Pazarören 8 erkek 1 kız,

Hasanoğlan 4 erkek,

Arifiye, 8 erkek 3 kız,

Gölköy, 8 erkek 1 kız.

 

Toplam 90. 14 kız. 76 erkek. 8 bölüme eşit ayrılacaksa her bölüm 11 kişi artacak.

Listeyi böyle yaptım ama hemen Öztekin Öğretmene duyurdum. Güzel Sanatlar Bölümü kız bekliyordu. Öztekin Öğretmen “çok değil en az dört kızımız hazır, onlar kendilerini daha okullarında hazırlamış 2'si Arifiye'den” dedi. Arifiye'deki müzik çalışmalarını Ahmet Emin Yalman da yazmıştı. Ahmet Emin deyince kitabını konu etmeyi düşündüm. Övenler vardı. Söylesinler bakalım kaç öğrenci okuyup da yararlandı, bundan sonra kim okuyup yararlanacak?

Piyanoya oturunca Moments Musicaux'yu birkaç kez çaldım. Kepirtepe'den 3 erkek geliyor. Doğan Güney, ona sevindim. Beklemediğime karşın Röslein'ın gelmediğine gene de üzüldüm. Röslein'ı bir kaç kez çaldım. İçimde bir sızı duyar gibi oldum. Bunca isteğime karşın belki de Röslein'ı, kendi kurguladığım Röslein'e hiç çalamayacağım! Kümüş gibi piyanoyu kapatıp salondan çıktım.

Yemekte benim açmama gerek kalmadan Ahmet Emin Yalman konu edildi. Bu kez konu, savaş üstüne bir yazısıydı ama kendiliğinden bizim konuya dönüldü. Cemil Toygar azılı bir Yalman karşıtıymış. Devrimlere karşı oluşundan, tam olarak Türk bile olmadığından söz etti. Rezzan Yalman'ın tefrikalarını, çevirilerini yerdi. Cemil Toygar konuşunca ben kıs kıs güldüm ama kendimi tuttum. Hiç kimse de savunmadı.

Salona dönünce gene Schubert Moments Musicaux başladım ama sırası olan mandolin grubu geldi, çalışkan gruplardan biri. Tek olarak mandolini oldukça ilerletmiş biri var, dikkatimi çekiyordu ama gönüllü çalıştığı kanısındaydım. Benim verdiğim ödevi ötekilerden farklı çalamıyordu. Ancak hiç değinmediğimiz bazı melodileri ara ara çalınca arkadaşları başına toplanıyordu. Gene öyle bir durum oldu. Arkadaşlarından biri kendini tutamamış olacak:

-Yeni şarkını çalsana! dedi. Böyle diyene takıldım:

-Onun çalmasının sana ne yararı olcak, elinde mandolin var, sen neden çalmıyorsun? Bir fısıldaşmadan sonra biri açıkladı. Mandolin çalan için:

-Onun ağabeyi müzik okulunda, keman çalıyor, yakında Müzik Öğretmeni olacakmış. Hemen bir düzeltme yapıldı:

-Seneye, bir yıl sonra!

Asım Öğretmeni anımsadım; “Prof. Eduard Zuckmayer okul şarkılarına çok önem veriyor. Kendi besteleri de var!” demişti. Çocuğa, “ağabeyinden şarkı öğreniyor musun?” diye sordum. Çocuk da bunu bekliyormuş hemen başladı. Güzel bir melodi, besbelli ki yabancı. La la la sol-la siii, do re mi faa. . . do do do siii do re, si si si lâ. . si do, la la la sol la sii, do re mi faa. Piyanoda kolayca sesleri buldum. Çocuklar melodiyi sevmiş, notaları bir kaç kez tekrarlattım. Çocuk sözlerini de getirecek. Bu küçük oyunsu çalışma tüm grubu uyandırdı. Herkes bir melodi bulacağına söz verdi. Bu küçük olay bana yeni bir yöntem denemesi oldu; çocuklara hep birşeyler vermeye çalışmak bıkkınlık veriyor olmalı. Çocuklar buna katlanıyor ama canlılıkları da örseleniyor. Arada onlara uyar gibi görünerek bir şeyler verilmesi daha etkili olacak. Bu, bilinen şarkılardan bile olsa ilgi toplaması canlılık kazandıracak.

Çocukları gönderince oldukça iyimser duygular içinde Moments Musicaux'ya sarıldım. Für Elise, Moments Musicaux, Marş Allaturka (Türk Marşı), bu üç parçayı bir parçaymışçasına arka arkaya sıralayıp tekrar tekrar çaldım. Çaldıkça da Nebahat Öğretmeni anımsadım:

-Önce yumuşak, sonra hareketli, ardından tozduman canlı marş. Sahiden böyle daha iyi. Tersini denedim, kendim de beğenmedim. Schubert, ayırdında değilim ama sanırım benim Chopin'den sonra dolaylı olarak tanıdığım ikinci ünlü besteci. Onun Serenad adlı Liedini biz dördüncü sınıfta Güzel Çoban adı ile öğrenmiştik. Sonraki yıllarda Fikret Madaralı, Tevfik Fikret'i anlatırken şarkının sözlerinin gerçeğini okutmuştu. Şiirin adı Bir İçim Su idi.

 

"Güzel çoban, bir içim, bir yudum su destinden;

Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık yanıyor.

Güzel çocuk, senin olsun hayâtım istersen;

Niçin gözüm sana baktıkça böyle yaşlanıyor?

Güzel çoban ne kadar tatlı söylüyorsun sen?

Yalan da olsa içim doğru söyledin sanıyor.

Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım seni ben?

İçin şu yaşları boş sanırsa aldanıyor!

Güzel çoban, bir içim, bir yudum su ver destinden;

Bu gün sıcak yine pek, sanki her yerim yanıyor!"

 

Tevfik Fikret

 

Ne ilginç, Fikret Madaralı Öğretmen bu şiiri okurken çok duygusal bir tavra giriyordu. Oysa ben, çobanlık yapmış bir kişi olarak (!) (aklımca) “çobanın destisi olur mu? Çoban suyu bulsa kendisi içer!” dercesine içimden öğretmenin tavrına tam anlamıyla ters düştüğümü anımsıyorum. İlginç bir anlayış değişmesi geçirdiğimin ayırdına vardım. Güzel Çoban, güzel çocuk dediği için değil, Tevfik Fikret'in gönlünden geçen duyguyu seziyorum. Tıpkı Johann Wolfgang von Goethe'nin Heideröslein'indeki gülle delikanlı arasındaki duyarlığı seziyorum. Şairler seçtikleri simgeleri değil, simgler arasında köprü kurup okuyucu duyarlığını irdeleyip kişilerin iç dünyasını canlandırıyor. Heideröslein bir kır çiçeğidir, dünya yuvarlağı üzerinde milyonlarcası bulunan bir bitki. Tevfik Fikret'in çobanı da öyle, sayısız sürüler arkasına takılmış sürücülerden biri. Hiçbir olağan üstülüğü yok. Ne var ki, şair ona bir desti verip suyu araya katarak tüm insanların yüreklerini serinletmeyi başarıyor. Johann Wolfgang von Goethe de benzer bir simge ile, bir yaban gülü ile insanların sırt çeviremediği doğal beğenme, beğenilme duygusunun tatlı olduğu kadar bir de acı yanı olduğunu duyumsatıveriyor. Bunları düşünerek Heideröslein'in müziğini çaldıktan sonra Schubert serenad notasını açtım.

Franz Schubert

 

Çalışmamı sürdürürken alt kattan sesler geldi. “Öztekin Öğretmenin projesi uygulanacak herhalde!” diye sevindim. Alt kat, kemancılar için küçük odalara bölünecekti. Geçtiğimiz yıl 20 kemancı aynı salonda çalıştı. Bu yıl en az 10 arkadaş gelse 30 kemancı bir salonda nasıl çalışsın? Konservatuvarda tek kişi tek odada çalışıyor. Biz o kadarını beklemiyoruz ama hiç değilse alt kat 10 odaya bölünebilir. Bir taraftan çalarken bir yandan da bunları düşündüm.

Parçayı ezberledim ama, birileri gelince açıp piyanoya koyuyorum. Gene öyle yapmıştım. Gözlerim, anahtardan sonra 4 bemol görünce birden yabancıymış gibi geldi bana. Si, mi, lâ, re 4 bemol. Üç daha eklense si, mi, lâ, re, sol;do, fa. dedim; Adem Gürçağlayan Öğretmeni anımsadım. Bize bu diziyi 1939 yılı 1. sınıfta ezberletmişti. Bemol sırası? si; mi, lâ, re, sol, do, fa! Diyez, Fa, do, sol, re, lâ, mi, si. . . . Geçen altı yılda ilk kez 4 bemollü bir parça çalıyorum. O zaman, arkadaşlarla aramızda bir şaka konusu olmuştu. Özellikle keman çalan Doğan Güney'le selamlaşmamız böyleydi. Karşılaşınca:

-Similâresoldofa? ( bemol) "İyi misin?" anlamında. Yanıt:

-Fadosolrelâmisi! (diyez) İyiyim! 4 diyezli parça da ancak bu yıl Mozart sonatlarında çaldım.

Yukarda sözünü ettiğim sıralamayı ezberledik ama hiç bir zaman uygulamadık. Uygulamamız olanaksızdı. Saygısızlık etmek istemem ama sevgili öğretmenimizin de bunu bilmesi olanaksızdı. Çünkü gerçek müzik öğretmeni değildi; nitekim ders yılı bitiminde sınavlara girip Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümüne girdi. Yıllar sonra (4 yıl) gene bir ilkokul öğretmeni müzik dersi okuttu. Ona bunu anlatınca inanmadı:

-Bunu sıra ile ezberlemek sorun değil, sorun bu sıralar hangi tonlarda, majörde mi minörde mi? diye sordu. Örneğin do majörle lâ minörde hiç diyez-bemol olmaz. Öyleyse bunlar, kromotik dizilerde geçerli, yani diyezli ya da bemollü sıralarda söz konusu olabilir. Ben bunu bulabilirim ama size anlatmam anlamsız. Siz uygulamadaki sıraları öğrenin!demişti. Asım Öğretmenin dediğine uyarak, Moments Musicaux, fa minör diyebiliyorum. Sırayı bozmadan Nebahat Öğretmen dinliyormuşçasına Mozart Allaturka'ya geçtim.

Wolfgang Amadeus Mozart

 

Yemek zili çalınca, oldukça sevinçli salondan çıkıyordum; kapıda Çakı Efe ile karşılaştım. Efe, geçen günkü konuşma üzerinde durmuş. Çocukların:

-Demirci Mehmet Efe'yi derslerde öğreniyoruz, bir de senden dinleyelim! sözü aklımı karıştırdı. Öğretmenler öğrencilere nasıl tanıtıyorlar? diye sordu. Tedirgin bir durumda olduğunu saklamadı. Olayı bildiğim için doğrudan:

-Öğretmenlerin, her konuyu gerçek kaynağından öğrenerek anlattığı söylenemez. Çünkü çoğu okulu bitirip öğretmenlik hakkını alınca çocukların kitapları dışında kitap okumazlar. Demirci Mehmet Efe için en doğru kararı Atatürk vermiştir. Atatürk Büyük Nutku'nun 2. cildinde Demirci Mehmet Efe'nın Yunanlılara özellikle de yerli Rumlara karşı büyük direnç gösterdiğini, Ege bölgesindeki halkı yüreklendirdiğini söyler. Ancak Efe, bir asker değildir, başlangıçta da çete olarak dağlara çıkmış, yanına gelen acımasız kimseleri korumasına alıp masum insanlara büyük zarar vermiştir. Ancak Ege bölgesinin düşman eline düşme tehlikesi doğunca Efeliğini halkı korumaya yöneltip gerek yerli azınlık haydutlarına karşı gerekse Yunan İşgal güçleriyle can siperane savaşmış, birkaç yüz kişilik birliğiyle düzenli bir ordu gibi savaşarak Ege Bölgesinde bir simge kahraman olmuştur. Kurtuluş Savaşına başından sonuna inanmış düzenli ordu birlikleriyle ters düşmemiştir. Ancak savaş öncesi yaptığı baskınlarda mağdur olanlar öc almak için Demirci Mehmet Efe'nin peşini bırakmamış, düzenli ordu kurulunca disiplin altına girmek istemeyen özellikle Çerkez Etem başta olmak üzere bir çok sivil savaş birlikleri gibi düzenli orduya karşı tavır almıştır. Bu tavır alış Çerkez Etem'le yapılan bir görüşmeden sonra 180 derece değişip, Demirci Mehmet Efe orduya teslim olmuş, tüm efeleri kurtuluş savaşında görev almaya, yöneltmiştir. Eskiden beri ona hınç besleyenler yalan dolan üretrek Efe'yi suçlu göstermeye çalışmışsa da Demirci Mehmet Efe B.M.M hükümetince koruma altına alınmış, kendisine maaş bağlanmıştır. Sözde Demirci Mehmet Efe Çerkez Etem ya da kardeşleriyle işbirliği yaptı tevatürü, Efeye değil Türk Ulusunun Bağımsızlık Savaşı'na karşı olanlarca cahil halk kesimlerinde yayılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın gerçeklerini belgeleyen Atatürk'ün Büyük Nutku'na göre gerçekten düzenli orduya karşı duranlar izlenip yakalanmış, cezalarını çekmiştir. Çerkez Etem'le kardeşleri Yunanlılara sığınmış, yurt dışında onursuz olarak yurtlarına yaptıkları ihanetin cezasını çekerek yok olmuşlardır. Bu konu geçtiğimiz ders yılı içinde iki kez iki öğretmence işlendi; Devrim Tarihi'de Doç. dr. Halil Demircioğlu ile Askerlik dersimizde Kur. Binbaşı Nuri Teoman, ikisi de Atatürk'ün Büyük Nutku'ndaki sayfaları okuyarak anlattılar. Savaş bitti, düşman yok oldu. Bildiğin gibi Demirci Mehmet Efe yaşıyor. Onun savaş öncesi yaptığı baskınlar, onun adına sığınarak yapılan soygunların mağdurları, çektiği acıları kolay kolay unutamazlar. Özellikle Demirci Mehmet Efe'nin bir Denizli baskını vardır. O baskını yapmakta Efe haklıdır ama, kurşuna dizilen yüzlerce insanın kalan bireyleri kendi soylarını savunmayı bir onur sorunu yaparlar.

Çakı Efe Denizli Baskını sözüne takıldı:

-Bir çok hikâyesini dinledim ama Denizli Baskını olayını ilk kez duyuyorum.

Yemekhaneye girmiştik; isterse anlatacağımı söyledim, oturanları selâmladık. Ekrem hemen takıldı:

-Yeni, bilmediğimiz bir oyun mu hazılıyorsunuz? Ekrem'in "Oyun!" sözünü argo anlamında anlamışçasına:

-Evet, eski bir oyunun unutulmuş figürlerini gerçeğine uygun getirmeye çalışıyoruz. Ekrem:

-Kolay gelsin! deyince kimse bir şey demedi.

Kulübeye dönünce Ekrem'e Efe'nin takıldığı noktayı anlattım. Ekrem gülerek:

-O yeni birşey değil, Ege Bölgesi köylerinin kahvelerinde güncel bir konu olarak konuşulur durulur. Oysa Demirci Efe kurt gibi, cesaretinden milim eksiltmeden yaşamaktadır. Eskiden çevresinde kızanları, Efe adayları vardı, şimdi ise ordu teçhizatlı korumaları var, kuyruk acısı olanlar, acıklı kuyruklarla havlasın dursun! dedi.

Tonberg'te Zühtü Bardakoğlu yönetiminde saz eserleri çalarken üçümüz de esneyince Zühtü Bardakoğlu ile saz eserlerini karanlığa gömüp gözlerimizi kapadık.

 

24 Ağustos 1944 Perşembe

 

Uykumuzu almış olarak ilk yattığımız gibi gene birlikte kalktık. Hüsnü gördüğü rüyayı anlattı. Hastande yattığını bildiğimiz arkadaşımız Yusuf Asıl'ın evlendiğini görmüş. Hüsnü’nün:

-Biz seni hasta biliyorduk, bu nasıl oldu? sorusuna Yusuf:

-Hastalık bir numaraydı, doktorlara işin doğrusunu söylüyordum, bana inanıp beni Pazarören'e göndermiyorlardı. Bu söz üzerine Ekrem, Hüsnü'ye çıkıştı:

-Bu ne biçim rüya? Pazarören gidilmeyecek bir yer miymiş! deyince Hüsnü duraksadı:

-Rüya anlatıyorum azizim! Ekrem, elinin tersini atar gibi yaparak:

-Kıçını kaldırıp bedava trenle Ankara'ya inmiyorsun, rüyanda Kayseri de değil Pazarören'e gidiyorsun! Hüsnü şaşırdı. Ekrem çok ciddi konuşuyor. Az bakıştılar. Bu kez Ekrem gülerek:

-Bir daha rüya göreceksen Pazarören'e beni göndereceksin, anladın mı? Senin rüyalarını o zaman dinlerim.

Sahiden bir gerginlik havası içinde süren anlamsız tartışma birden katılası gülmelere dönüştü. Bu kez Ekrem:

-Hadi şimdi anlat rüyanı… Hüsnü:

-O denli ciddi konuştun ki ben gerçek rüyayı unuttum!

Ben, geç kalmamak için konuşmanın sonunu öğrenmeyi akşama bırakarak oyun alanına gittim.

Efe neşesiz gibi, "Bugün, oyun tekrarı yapıyoruz, Uyamayanları öğle tatilinde toplarım, ona göre davranın!” uyarısında bulundu. Oyuncular dikkatlerini bana çevirdiler. Ben de Harmandalı ile başladım. Harmandalı oldukça düzenli oynanıyor. Arkasından Güvende. Güvendeyi tekrarladım zaman doldu.

Efe Hasan Çakı, neşesiz gibiydi, oyun sonunda Kızılçullu çalışmalarını anlattı. Emin Soysal'ın müşfik oluşundan, buna karşın Ahnet Yekta'nın bencilliğinden söz etti. Özellikle çok dikkatli öğrencilerin bulunduğunu, onların hevesinin çalışmalarını kolaylaştırdığından söz etti. Üç aylık çalışma sürecinde bir hafta izin hakkı varmış, onu kullanma zamanını bana sordu.

Ben kahvaltı için ayrıldım. Efe çoğunlukla köyden birşeyler aldırıp kendi kendine kahvaltı yaptığından genel kahvaltıya katılmıyor.

 ***

Birisi, "Hasan Çakı Efe geçen sabah, Demirci Mehmet Efe sağ, onun önünde zeybek oynadım demiş. Başka Demirci Mehmet Efe var mı? Yoksa şu bizim tarihte okuduğumuz, önce Milli kuvvetlere katılıp sonra ihanetle suçlanarak kaçan vatan haini mi?

Demirci Mehmet Efe'nin sağ olduğunu, Nazilli'de kendini gördüğünü de anlatmış. Konuşmaları dinleyince şaşırdım; öğretmenler bu denli bilgisiz olur mu? İkincisi, Efenin söylediği bambaşka bir söz, "Ben bir gerçek efenin önünde oynadım!” Bir soruya verilmiş cevap. Bir süre sessizlikten sonra Cemil Toygar:

-O katili ne cezalandırmadılar; ben de onu anlayamadım! Kurtuluş Savaşını sabote edenlerden biri de o eşkiya değil miydi? deyince doğrudan Cemil Toygar'a:

-“Atatürk'ün, Demirci Mehmet Efe için açılan bir celsede söylediklerini size okutmadılar mı? Arkadaşların çoğu devrim tarihi okumadı, Kurtuluş Savaşının ayrıntılarını sonradan da okumamışlarsa bilemezler. Atatürk, bir T.B.M.M toplantısında eleştiri konusu yapıldığında söz alıp:

-Demirci Mehmet Efe Denizli Baskını'nı yapmasaydı, şimdi biz burada toplanmış olmayacaktık. Çünkü o baskın, yerli Rumlarla Ermenilere güle oynaya Anadolu içlerine girilemeyeceği dersini verdi. "Kurşuna dizilenler arasında Müslümanlar da vardı!" deniyor. Evet vardı, telgrafla sürekli konuştuğum müftünün oğlunu da kurşuna dizdi. O müftü ki, Ege bölgesinde güvendiğimiz bir arkadaşımızdı. Demirci Efe ise o müftüye "Baba!" der. Müftü Efendi:

-Oğul ihanet etmiş, cezasını çekmiştir. Demirci Efe de benim oğlum, bana "Baba!" der, bu beni teselli ediyor. "Yeter ki Vatan kurtulsun!" Bunları söyleyen babanın sözleri üstüne ne söyleyebiliriz? Demirci Efe'nin halka yazılı, sözlü duyuruları vardır, lütfen onlardan bir kaçı Meclis kürsüsünden okunsun!

Atatürk'ün buyruğu yerine getirilir.

“Düşman vatan içinde ve bir avuç Kuvayı Milliye onun karşısındayız. Memleketlerimiz, evlerimiz, barklarımız yakılıp yıkılıyor. Kızlarımızın karılarımızın ırz ve namuslarına tecavüz ediliyor. Düşmanın amacı Türk Milletini ve Ümmeti Muhammedi ortadan kaldırmaktır. Elinizden gelirse Allah’ın emrine uyarak gavura karşı koyun. Fakat biz sizden bunu dahi istemeyiz. Yeter ki bizi arkadan vurmayın. Yoksa yarın ahrette bütün yetimlerimizle ve bütün şehitlerimizle iki ellerimiz yakalarınızdadır. Eğer bizi mecbur ederseniz size bu cezaların en dehşetlisini bu dünyada da gösteririz"

Demirci Mehmet Efenin. Denizli olayından sonra Atatürk'e çektiği telgraf okunur:

Denizli'de düşmanla işbirliği yapıp Kuvayi Milliyeyi önlemeye çalışanlar ayaklanmıştı, gereken önlemler alındı, suçlular cezalandırıldı, asayiş ve güven sağlandı.

Kuvayı Milliye Umum Kumandanı, Demirci Mehmet Efe !

Atatürk'ün konuşmasından sonra az önce Demirci Mehmet Efe'yi hedef gösteren muhalifler, bu kez Demirci Mehmet Efe'yi bırakıp Efe'nin yanındaki ordu temsilcisi Albay Şefik'i suçlarlar. Bu suçlamalardan sonra Albay Şefik Demirci Mehmet Efe grubundan alınır. Demirci Mehmet Efe, özüyle savaş öncesi dağa çıkmış biridir. Özellikle azınlıklara çok zarar vermiştir. Ancak Türkiye'nin ekonomisi her dönemde olduğu gibi o dönemde de azınlıkların elindedir. Azınlıklar kendilerine maşa olarak birçok vatan duygusundan yoksun kişileri kullanmaktadır. Genç, okur yazar olmamasına karşın Demirci Mehmet Efe bunları da düşman bellemiş, tıpkı azınlıklar gibi bunları da acımasızca cezalandırmıştır. Tıpkı azınlıklar gibi bunlar da Efe'den yakınırlar, birin yanına bin katarak üst makamlara duyururlar. Böylece Demirci Mehmet Efe halk gözünde gaddar bir eşkiya gibi algılanırken, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali, işgalden cesaret alan azınlıklarla onların beslemelerine ebedî düşman ilân edip Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yer alması, bunu açık açık Atatürk dahil Padişah hükümetine de duyurup tüm vatan severleri uyarması, beklenmedik bir olay sayılmış, umutsuz vatanseverleri yüreklendirmiştir. Denizli dolaylarında çakılan kıvılcım, kısa zamanda, Aydın, Balıkesir (Edremit-Ayvalık) hatta Bursa yörelerinde yankı yapmıştır.

Doçent dr. Halil Demircioğlu ile Kurmay Binbaşı Nuri Teoman bize bu bilgileri Atatürk'ün Büyük Nutkundan okuyarak anlattılar.”

Kimseden bir ses çıkmadı. Cemil Toygar, okuduklarından değil söylentilerin çokluğunun etkisiyle öyle konuştuğunu, söylenenleri hep okuduklarını ancak "Hafıza-ı beşer, nisyan ile malûldur!" Bilgilerin yerini çok kez dedikodular doldurur.

Not: Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencilerine Ege Zeybek oyunlarını öğretmek üzere Usta Öğretici adı altında gelen Hasan Çakı Efe'ye bir öğrencinin:

-Siz, gerçek bir efe (dağlara çekilip, yol kesen türü) gördünüz mü? sorusuna Hasan Çakı Efe'nin:

-Gördüm, ünlü Demirci Mehmet Efe'nin önünde Arpazlı'yı oynadım! demesi üzerine başlayan sorular, cevaplar olayı Demirci Mehmet Efe'ın Kurtuluş Savaşı öncesi başlattığı direnişten, yaptığı kahramanlıklardan sonra Çerkez Etem kardeşlerle işbirliği yaptığı haberi, özellikle onu sevmeyenlerin daha doğrusu çıkarlarını Demirci Efe zihniyenini yayılmasını önlemeyi amaçlayanların uçurduğu balonun gerçeği, Demirci Efe Çerkez Etem ya da kardeşleriyle iş birliği yapma değil, Sivil savaş kuruluşlarının düzenli orduyla nasıl uyuşulacağı üstüne bir görüşmedir. Demirci Efe, cesurdur, gözü pektir ama aynı zamanda güçlü bir sağduyu sahibidir. Orduda görev alması için kendisine albaylık rüdbesi teklif edilir karşın Demrci Mehmet Efe bunu kabul etmez. Çünkü okur yazar değildir. İmza yerine kendisine hükümetçe verilen bir mühürü kullanır. Yazık ki bu tertipli balon, Demirci Mehmet Efe'nın zihinlerdeki vekârını oldukça zedelemiş, böylesi bir kahramanın vatana ihanet etmesi söylemi, davranış çelişkisi olarak yaygın algılanışı bizim öğretmen arkadaşlar arasında da uzun uzun tartışıldı. Tartışmaya katılan öğretmenlerin çoğu Devrim Tarihi dersi okumamış kimseler. Düşüncelerini salt duyduklarına dayamaktadır. Oysa ben geçtiğimiz ders yılında iki değerli öğretmenden, Atatürk'ün Büyük Nutku kaynak gösterilerek anlatılanları anımsayıp Hasan Çakı Efe'nin yanında durdum, onun vatana ihanet eden değil vatan için ilk çıkış yapan büyük bir yurtsever önünde zeybek oynadığını savundum. Demirci Mehmet Efe'nın savaş önceki geçmişi, savaş içindeki başarılarıyla silinmiştir. Onun Çerkez Etem'le konuşmuş olması da beni ilgilendirmez. Ben bunları yazarken Demirci Mehmet Efe Nazilli ya da Aydın'da yaşıyorsa onu yermek hakkını kendimde bulamıyorum, bulanların da vatanseverliğinden kuşkulanıyorum. Nitekim 150'likler adı altında yurttan kovulanlar affedildi. Yazarlar, yazılarını gene yazmaktadır. Örneğin Sevres Andlaşmasını imzalayarak 600 yıllık koskoca Osmanlı İmparatorluğunun topraklarını sadaka dağıtır gibi dağıtanlardan biri olan Rıza Tevfik Bölükbaşı bile affadildi. Devletçe affedildiği için onun şiirlerini severek okuyorum. Yalnız onun mu? Refik Halit Karay'ın yazılarını da geçmişini düşünmeden okuyorum.

Bu konuda doğru düşündüğüme inanarak bunları, arkadaşlara söylediğim gibi yazdım. Arkadaşım Hasan Çakı Efe'yi inciten sitemli sözleri tümüyle ortadan kaldıramadımsa da bilmeden konuşanlardan daha doğruya yakın durduğumu çoğunun bilincine yansıttım.

Ek: 22 Ağustos 1944 salı günü yazdığım bu yazıyı, 18 Mayıs 2015 Pazartesi günü bilgisayara geçirirken internette okuduğum bir yazıyı anımsayıp tekrar arayıp bir daha gözden geçirdim. Düşünce olarak büyük bir fark olmamakla birlikte, olayları yaşayanları, tanıkları, sağlıklı kaynakları, değerli kimselerin yorumlarını içerdiği için buraya eklemekte yarar gördüm. Ayrıca anlatılan olay Demirci Mehmet Efe adı altında. bir bakıma Türkiye Cumhuriyeti'nin hangi koşullarda kurulduğunu gösteren örnek bir belgedir. Siteme göz gezdirenlerin olayların doğrusunu öğrenmesini istedim!

 

http://www. denizlihaber. com/ozgun/kent-bellegi/demirci-mehmet-efenin-denizli-baskini/        20 Eylül 2012 Perşembe

 

DEMİRCİ MEHMET EFE’nin, DENİZLİ BASKINI

 

Denizli’deki Milli Mücade (Ulusal Direniş) ve Kuvayı Milliye (Ulusal Güçler) hareketleri incelenirken iki isim ön plana çıkar. Bunlardan ilki, Denizli Heyeti Milliyesi’nin (Denizli Ulusal Topluluğu), Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyeti’nin (Hukuk’un Savunması ve İşgal’in Reddedilmesi Derneği) Başkanı Denizli Kayalık Mahallesi’nden Müftü Ahmet Hulusi Efendi, ikincisi de Aydın Cephesi Kuvayı Milliye Genel Komutanı olup, karargahı’nı Aydın’ın Nazilli kazasından Denizli’nin Goncalı istasyonuna getiren Aydın Nazilli Pirlibey Köyü’nden Demirci Mehmet Efe’dir.

Kuvayı Milliye döneminde, Denizli’de meydana gelen en önemli iki olaydan birincisi, İzmir işgal edildikten (15 Mayıs 1919) sonra, işgali kınamak için, tüm ülkede yapılan açık hava toplantılarının (mitingler) ilkinin, Müftü Ahmet Hulusi Efendi önderliğinde Denizli’de yapılmasıdır. İkincisi de, Demirci Mehmet Efe’nin Denizli’yi basarak (9 Temmuz 1920) suçlu suçsuz onlarca kişiyi sorgusuz sualsiz kesmesi ve Denizli’yi tümüyle yakarak cezalandırmak istemesi olayıdır.

Demirci Efe’nin “Denizli Baskını” olayı Denizli için çok önemli olmasına rağmen Denizlililer tarafından pek bilinmez, anlatılmaz, okutulmaz. Denizli eşrafının Demirci Mehmet Efe’ye karşı silahlanmasını ve buna karşı Demirci Efe’nin Denizli’yi basarak onlarca kişiyi koyun boğazlar gibi kesmesinin nedenlerini kavrayabilmek için o günün koşullarını, ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu savaş ortamını, Denizli’de yaşayan toplumun sosyal ve siyasal yapısını, toplum katmanları arasındaki ekonomik ilişkileri, halkın içine düştüğü psikolojik ortamı, Demirci Mehmet Efe’nin kişisel yapısı ile eğitim durumunu iyi bilmek ve konuyu bunlara göre irdelemek gerekir.

O günlerde, iki siyasi görüş arasında şiddetli bir mücadele hüküm sürmektedir. İttihat ve Terakki Partisi yanlıları Mustafa Kemal Paşa’yı ve Ulusal Direniş hareketini desteklemekte, Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlıları ise, Kuvayı Milliye’nin kurulmasına karşı çıkmakta, Padişah’ın isteği doğrultusunda düşmana silah atılmaması, yabancı silahlı güçlerle iyi geçinilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, İttihat ve Terakki Partisi üyesi olup, Denizli’deki Ulusal Direniş’in önderliğini yapmaktadır.

Şu veya bu şekilde kanun kaçağı olarak dağa çıkan zeybekler, Yunan ordusuna karşı çarpışmak üzere Kuvayı Milliye’ye dahil olurlar. Zeybekleri ikna edenler arasında, İttihat ve Terakki Partisi’nin Ege Bölgesi’ndeki örgütlenmesinden sorumlu olan, Celal Bayar ismi ön plana çıkmaktadır. Aydın’ın Yenipazar ilçesinden Yörük Ali Efe Çine’de karargah kurar ve kızanlarıyla birlikte Yunan ordusuna karşı çarpışır. Demirci Mehmet Efe’nin karargahı ise Aydın’ın Köşk nahiyesindedir. 57. Fırka Komutanı Albay Şefik (Aker) Bey de Demirci ile birlikte çalışmaktadır.

Demirci Efe, vaziyete hakimdir. Denizli’den, Efe’nin adına, “Aydın ve Havalisi Kuvayı Milliye Umum Kumandanı Demirci Mehmet Efe” mühürü hazırlanıp Denizli Mutasarrıfı (Vali) Faik (Öztırak) Bey tarafından Nazilli’ye gönderilir.

Demirci Mehmet Efe, okuması yazması olmayan, sadece, mühürünün altına “Mehmet” diye ismini yazabilen cahil bir zeybekdir. Cahil olduğu kadar da mutaassıptır. “Namaz vakti herkes camiye gidecektir, dışarıda kimse olmayacaktır” diye genelge yayınlayıp, namaz vakti sokakta, dükkanda, kahvede kim varsa toplatıp cezalandıran bir insandır.

57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey Demirci Efe’yi şöyle anlatır; “Demirci Efe, çok sert telgraflarını oraya buraya yazar. Vali demez, Müftü demez yüzlerine karşı söylerdi. Demirci bu politikasıyla toplumun ileri gelen pek çok kişisini ve bir çok üst düzey memuru kendinden soğutmuş ve onların husumetini üzerine çekmişti. ”

Demirci Efe, cahildir ama, kendi doğruları istikametinde vatanseverdir. Demirci Efe’nin yayınladığı bir beyanname de şöyledir;

Demirci gaddar, gaddar olduğu kadar kurnaz, kurnaz olmasının yanında munis görünüşlüdür. Önsezileri kuvvetli ve cesurdur. Gözünü budaktan esirgemez. Çekindiği tek kişinin Mustafa Kemal Paşa, saygı duyduğu tek kişinin ise Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi olduğu söylenir. Müftü Efendi’ye “Baba” diye hitap etmekte, Müftü Efendi de Efe’ye “Oğlum” demektedir. Demirci’nin Denizli Mutasarrıfı Faik bey ile araları açılınca, Ankara Hükümeti tercihini Efe’den yana kullanır. Faik Bey Denizli’den başka bir görev için ayrılmak zorunda bırakılır.

Efe, bir gün, Denizli hapishanesine gider. Mahpuslardan bir kısmı Ceza Reisi Seyfi Bey’den şikayetçi olduklarını söylerler. Bunun üzerine Vilayet Konağına giden Efe, Mutasarrıflık (Vali) koltuğuna oturur ve Müddeiumumi (Savcı) Abidin Bey’i, Jandarma Tabur Kumandanı Hamdi Bey’i, Ceza Reisi Hakim Seyfi Bey’i makama getirtir. Seyfi Bey’e dönerek; “Hapishaneyi teftiş ettim. Senden çok şikayet var. Sen hırsız bir adamsın. Seni azlettim” der. Sonra Jandarma Komutanı Hamdi Bey’e de; “Bunu bir daha Hükümet Konağı’na sokmayacaksın” diye emir verir. Yine bir gün, Demirci Mehmet Efe, Tahrirat (Yazı İşleri) Müdürü’nün boş olan Mutasarrıflık makamına vekalet etmesini istemez ve o sırada Denizli’den geçmekte olan Menteşe (Muğla) Mutasarrıfı Müştak Bey’i Denizli’de alıkoyarak, O’nu Denizli’ye Mutasarrıf tayin eder.

Milli Mücadele’nin Batı Anadolu bölümünü derinliğine inceleyen Sadettin Demirayak, Milli Mücadele’de 12. Kolordu Komutanı olarak görev yapan Fahrettin (Altay) Paşa’nın Demirci Efe hakkındaki görüşlerini şöyle aktarmaktadır;

“…O’nun yegane tanıdığı amir Mustafa Kemal idi. Zeybek kıyafetleri içinde oldukça yapılı gözüken bu ufak tefek adam, hakikaten fena bir adam değildi. Cahil ve eşkiyalıktan gelme olduğundan hissiyatına mağlup, fakat aklı selim sahibi idi. Bu kuvvetler Yunan muntazam ordusuna karşı koyacak değerde değildi. Fakat elde başka kuvvet de yoktu. Halkın münevver kısmı ve bunlara inananlar, azlık olmakla beraber, selameti (kurtuluş) bu mukavemette (direniş) görüyorlardı. Çokluk ise, İstanbul Hükümeti’nin siyaset yoluyla ve az zararla vaziyeti kurtaracağını sanıyordu. Padişah ve Halife’nin, yeryüzünde Allah’ın gölgesi olduğu inancının kabul edildiği bir dönemde, Demirci Mehmet Efe de Padişah’ın ismini besmele ile ağza alanlardan başkası değildi. İşte, böyle bir adamı, Kuvayı Milliye’nin başına getirerek Padişah’ın iradesine karşı bir direniş cephesi yaratmak hakikaten muazzam bir iş idi. İstanbul Hükümeti, bu adamı kazanmak için çok çalıştı. Başarılı olamadı. Başarılı olsaydı, Milli Mücadele açısından, durum çok kötü olabilirdi. ”

Yunanlılar İzmir’den Anadolu içlerine doğru ilerledikçe, Aydın, Nazilli gibi yerleşim yerlerindeki binlerce Müslüman Denizli’ye doğru göçe başlar. Bunun yanı sıra, Aydın, Umurlu, Köşk, Sultanhisar, Atça ve Nazilli bölgelerinde bulunan Rumlar da Türk yöneticiler tarafından, Yunan ordusu ile işbirliği yapmasınlar diye, daha içerilere, Denizli’ye doğru gönderilirler. Bu şekilde, 15 bin civarında nüfuslu Denizli şehir merkezindeki 2 bin 400 olan yerli Rum nüfus, gelenlerle birlikte 7 bine ulaşır. Bunun yanı sıra, şehirde, 500 kadar da Ermeni nüfus vardır. Şehirdeki ekonomik hayata tamamen Rumlar egemen olup, Müslüman nüfustan bazıları, Rumlarla işbirliği içinde ekonomik hayatın içinde yer alırlar. Şehrin en zenginleri Rumlar ve onlarla işbirliği yapanlardır. Ege bölgesinin en büyük un fabrikalarından biri Denizli’de (yıkılan Endüstri Meslek Lisesi’nin olduğu yerde), Kimon Pandozoplu adında bir Rum vatandaşa aittir. Türkler genelde tarımla uğraşmakta, tabaklık (deri işleme işi) ve küçük esnaflık yapmaktadırlar.

Yunan Ordusu Denizli’ye yaklaştıkça Rum nüfusun kaynaşması artar. Yunan ordusu Sarayköy yakınlarında Menderes nehrinin öte yakasına ulaşınca, Denizli’deki hareketlilik yüksek boyutlara ulaşır. Denizli’deki RumIar Yunan askerlerini karşılamak için Yunan bayrakları hazırlarlar ve Müslüman halka “korkmayın, biz sizi kurtarırız” gibi alaylı sözler sarfederler. Müftü Efendi’nin torunu Denizli eski Milletvekili Haluk Müftüler, bu durumu, “…Denizli Rumları, Müftü Efendi’ye, ‘Denizli Yunan kuvvetlerinin eline geçtiği zaman sarığını başına dolayıp cesedini sokaklarda dolaştıracağız’ tehdidinde bulunmuşlardır. ” cümlesiyle anlatır.

Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine, 5 Temmuz 1920 günü Denizli Heyeti Milliye Reisi Müftü Ahmet Hulusi Efendi Goncalı’da bulunan Demirci Mehmet Efe’ye şu telgrafı çeker.

“Efe oğlum; Denizlide Rumlar mühim bir ekseriyet teşkil etti. Geçen sene İslamlar aleyhine bunlar facialar işlemişlerdir. Şu halde Denizli’de kalan İslamlar ve cephe tehlikede kalacaktır. Hiç olmazsa Rum erkeklerinin Denizli’den kaldırılarak dahile sevkini İslam ahali namına rica ederim. ”

Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin küçük oğlu Dr. Lütfi Müftüler, anılarını yazdığı kitapta telgraf olayını şöyle anlatıyor;

“…Nazilli cephesi eriyip düşman karşısında hiçbir kuvvet kalmayınca Sarayköy ve Denizli’de halkın arasında bir kaynaşma başladı. Aynı günlerde Nazilli’nin de yandığını işittik. Denizlide halkta müthiş bir yeis var, Sarayköy ve civar halkı, önlerine kattıkları inek, at, eşek gibi hayvanların sırtlarına bir yorgan, bir küçük minder ve birkaç parça eşya atmışlar, Denizli’ye ve oradan yollarının doğrultusuna gidiyorlardı.

Denizli Müftüsü kendi aile efradını düşünmekle beraber vatandaşlarını da muhtemel tehlikeden korumanın yollarını arıyordu. Bu sırada hatırına gelen ilk tehlike yerli Hristiyanlardı. Eğer Yunanlılar Menderes’i geçerek Denizli’ye doğru ilerlerse, Denizli ve Honaz’daki Hristiyanların ayaklanarak esasen perişan olan halkı tamamen perişan etmeleri ve bu şaşkınlıktan istifade ederek her türlü fenalığı yapmaları Müftü’yü çok düşündürüyordu.

İlk tedbir olmak üzere Denizlideki Hristiyan cemaatının kilise ve ileri gelen adamlarını Heyeti Milliye dairesine davet ederek, eğer bizim bu günümüzde her hangi fena bir harekete teşebbüs ederlerse kendileri için iyi olmayacağını, fakat bir vatandaş gibi hareket ederlerse kendilerinin de her türlü fenalıktan korunulacağını söyledi ve onlardan söz aldı. Bununla beraber verdikleri söze itimat etmeyerek buralardan uzaklaştırılmalarını muvafık gördüğünden, akşamdan sonra telgrafhaneye giderek Goncalı’da bulunan umum kumandan Demirci Efe ile telgraf başında görüşmeye başladı; ‘Oğlum Yunanlılar bizim tarafa ilerlemek teşebbüsünde bulunursa yerli Hristiyanların arkadan bizi vurmalarından korkuyorum. Binaenaleyh bunların Dinar taraflarına gönderilmelerinin muvafık olacağı kanaatındayım. Bu iş için bir katar tahsis et. Odununu (o günlerde trenler odunla işliyordu. ) ben temin ederim ve bunları zaman geçirmeden sevk edelim’ dedi. Buna mukabil Demirci Efe; ‘Baba, bu işi halletmek üzere bir müfreze göndereyim, siz üzülmeyin’ cevabını verince Müftü ‘Sizin göndereceğiniz bu müfreze belki bazı aksaklıklar yapar, sen treni verirsen biz bu işi sessiz sedasız hal ederiz’ dediyse de Efe’ye meram anlatamadı.

Bu telgraf görüşmesi devam ederken ben de orada bulunuyordum ve oraya gelmiş telgrafları karıştırıyordum. Elime geçen bir telgraf dikkatimi çektiğinden babama verdim. Bunda, topların Hamidiye istikametine gönderildiği yazılıyordu ki bunun manası düşmanla Denizli arasında hiç bir kuvvetin kalmadığı idi. Bu telgrafı gören babam (Müftü) esasen neticesiz uzayıp giden görüşmeyi ‘Pekala oğlum o işi sen hallet’ diyerek kesti. ”

Müftü Efendi Demirci Efe’den Hristiyan ahali’nin Dinar’a gönderilmesini ister istemesine, ama, Belediye Başkanı Hacı Tevfik Bey dahil, şehrin ileri gelen Müslüman eşrafının bir bölümü ve Hristiyan ahalinin ileri gelenleri, bu düşünceye karşı çıkarak, gerekirse Demirci Efe’nin adamlarına karşı koyacaklarını söylerler. Müftü Efendi’ye de, kendisi ile karşı karşıya gelmek istemediklerini, şehri terk etmesini iletirler. Müftü Efendi, Demirci’den de izin alarak, ertesi gün, Tavas’a gider.

İşlerin karıştığını gören Vali Müştak Bey Muğla’ya, Ağır Ceza Hakimi, Muhasebe Müdürü, polis ve jandarmalar da Tavas’a kaçarlar. Denizli boşalmaya başlar ve neredeyse yöneticisiz kalır. Şehirde kalanlar, Belediye Başkanı’nın önderliğinde, “Şehri Terk Etmeyeceklerin Hukukunu Koruma Cemiyeti” adı altında örgütlenirler.

Denizli tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Demirci Mehmet Efe’nin Denizli’yi basarak onlarca kişiyi, boğazlarından keserek katletmesi olayını incelemek üzere Ankara Meclis Hükümeti tarafından görevlendirilen Söke hakimi Sındırgılı Süreyya (Örge Evren) Bey, olayın bu kısmını şöyle anlatır;

“…Belediye Reisi Hacı Tevfik Bey’in daveti üzerine, şehirde kalan Türk ve Hıristiyanlardan ileri gelenlerden bazıları Belediye dairesinde bir toplantı yaptılar. Halktan bu toplantıya iştirak edenler de vardı. Toplantıda Rum erkeklerinin tehcir (zorunlu göç) meselesi, tehcir yapıldığı ve Yunan Denizli’ye geldiği takdirde, Türklere yapılacak işkence münakaşa edildi.

…Neticede şehrin idare ve asayişi için bir heyet kuruldu ki buna (Hicret Etmiyeceklerin Hukukunu Müdafaa Cemiyeti) adı verildi…”

Belediye Reisi Hacı Tevfik Bey ve eşraftan diğer bazı kişiler, “Rumlar zorla gönderildikten sonra Yunan Ordusu gelirse halka hunharca davranır. Yardımımıza da kimse koşamaz. Bu şartlar altında bari Antalya’daki İtalyan askerlerinin komutanını Denizli’ye çağıralım, buranın idaresini İtalyanlar ele alsın” diye bir teklif yaparlar. Konu münakaşa edilir. Ancak, toplantıya katılan komiser Hamdi Bey’in itirazı üzerine, bu eylemden vazgeçilir. Askere Alma Dairesi Başkanı Albay Tevfik Bey, 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey’e çektiği telgrafta Rumların Eğirdir’e zorunlu göçe zorlanmasından vazgeçilmesini ister.

Demirci Mehmet Efe, Müftü Efendi’nin gönderdiği telgraftaki isteğine uyarak, sağ kolu durumundaki Sökeli Ali Efe ve 30 kadar zeybeği, Rumların toplanıp trenle Eğirdir’e gönderilmeleri için Denizli’ye gönderir. 6 ve 7 Temmuz günleri, Rumlar toplanıp Eğirdir’e gönderilirler. Yerli Müslüman eşraftan bazılarının Rumları evlerinde sakladıkları ihbarını alan Sökeli Ali Efe bu evlere yaptığı baskında saklanan Rumları bulur ve ev sahiplerini döver, halkın içinde onları küçük düşürücü sözler sarfeder.

Rumları gönderen Efe’nin adamlarının daha sonra yerli ahaliden bazılarının evlerini soydukları, kadına kıza sarkıntılık yaptıkları, Çamlık’ta Tavas yolunu keserek (o zaman Tavas yolu Çamlık’tan geçiyordu) Tavas’a gidenlerin ziynet eşyalarına el koydukları haberleri şehre yayılır. Toplanan bazı kişilerin “Kuvayı Milliye istemeyiz. Zeybekleri istemeyiz. Yaşasın Padişah Efendimiz” diye bağırdıkları haberi zeybeklere iletilir. Bu arada, silahlanan eşraftan bazı kişiler, Sökeli Ali Efe ve bir arkadaşını vurarak öldürürler.

Sökeli Ali Efe’nin öldürüldüğü haberini alan Demirci çılgına döner. Bunu yapanlardan intikam alacağına, Denizlilileri kesip, Denizli’yi yakacağına yemin eder. Kızanları ile birlikte Goncalı’dan özel treniyle Denizli’ye gelir. Denizli istasyonunda Demirci Efe’nin önüne, elbiseleri çıkarılmış sadece tumanıyla (beyaz uzun iç donu) kalan Sökeli Ali Efe’nin cesedini uzatırlar. Ufak tefek bir adam olan, gözünü kırpmadan insan öldüren Demirci, çok sevdiği, iri yarı, palabıyıklı, dev gibi cüsseli Ali Efe’nin kanlar içindeki cesedini görünce ağlamaya başlar. Sarayköy’den gelecek zeybekler ile, iki makineli tüfeği ve bir topu gelinceye kadar istasyonda bekler. Yanında 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey de vardır.

İstasyon’da kendisini karşılamaya gelen Askere Alma Dairesi Başkanı Albay Tevfik Bey’i oracıkta vurarak öldürür. Adamları ile birlikte, şimdiki Merkez Bankası’nın yanındaki parkta bulunan Hükümet Konağının avlusuna gelir. Makineli tüfeklerden biri caddenin alt tarafına, diğeri üst tarafına doğru yerleştirilir. Topun ağzı da şehre doğru çevrilir. Şehri yakmak için, Belediye’nin deposundan gazyağı tenekeleri getirtilir.

Şehrin sokaklarına dalan zeybekler, buldukları herkesi sürükleyip Efe’nin önüne getirirler. Efe’nin “kesilsin” dedikleri, yolun karşısındaki boş avluda bıçakla, koyun boğazlanır gibi, başları kesilerek öldürülürler. Demirci Efe’nin gözünü kan bürümüştür. Gaddar bir kişiliğe sahip olan Efe’yi sakinleştirmek mümkün olmaz. 60 kadar insanın başları kesildikten sonra Sarayköy’lü din adamı Şeyh Tahir Efendi, Demirci Efe’ye, “Efe, artık yeter. ” diyerek Efe’yi sakinleştirmeye çalışır. Efe insan kesmekten vazgeçer ama yeminini yerine getirmek için şehri yakmaktan vazgeçmez. Şeyh Tahir Efendi yine devreye girer ve “Efe” der, “Mezarlık da şehrin bir parçası sayılır. Orada da bu şehrin insanları yatıyor. İlla yakacaksan orayı yak, yeminin yerine gelsin”. Şeyh Efendi’nin konuşması etkili olur. Gazyağı tenekeleri mezarlığa taşınır ve mezarlık yakılarak Efe’nin yemini yerine getirilir.

Olaydan önce Tavas’a kaçanlar, Efe’nin Tavas’ı da basacağından endişe edip, Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerler, “Bizi Efe’nin şerrinden koruyunuz” derler. Demirci Efe de Mustafa Kemal Paşa’ya “Denizlililer, Kuvayı Milliye’ye, Millet’e hiyanet ettiler. Ben de onların cezasını verdim. ” diye telgraf çeker.

Demirci Efe’nin Denizli Baskını, Doğan Avcıoğlu’nun “Milli Kurtuluş Tarihi” adlı kitabında özetle şöyle yer alır;

“…Yunanlılar Nazilli’yi işgal etmişlerdir. Niyetleri Denizli’ye ilerlemektir. 4 Haziran’da Nazilli işgal edilince, Denizli tehdit altına düşer. İttihatçı Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin ilk günden sağlamaya çalıştığı direniş, bu durumda hızla gelişir. Milli müfrezeler kurulur.

Denizli’de, Aydın, Umurlu, Köşk, Sultanhisar, Atça ve Nazilli’den göç ettirilmiş Rumlar vardır. Ödemiş’den, Balyanbolu (Beydağ) köyünden ve Nazilli’den bir kısım Türk göçmenleri de buraya yerleştirilmiştir. Yunan ilerlemesi, Denizli’deki Rumları coşturur. Yunan bayrakları hazırlamaya koyulurlar, komşuları Türklere güvence verirler, ‘Korkmayın, biz sizi koruruz’ derler.

…Bütün Rum erkeklerin Eğirdir’e götürülmesi kararlaştırılır. Trenler hazırlanır, bu işle görevlendirilenler göçü düzenlemeye gelirler. Fakat Rumların sürülmesi, bir kısım Denizli eşrafını korkutur: ‘Yunanlılar Denizli’ye girince, Rum sürgününün öcünü şehirdeki Türklerden alır. Rumlar sürülmesin’ derler. Belediye Başkanı Hacı Tevfik Bey’in çağrısı üzerine, şehirde kalan tanınmış Türkler ve Hıristiyanlar Belediye’de toplanırlar ve ‘Göç Etmeyeceklerin Haklarını Koruma Derneği’ kurarlar. Denizli’yi yönetmek üzere sekiz kişilik bir kurul seçerler. Bu kurulda, milli mücadeleye karşı çıkan işbirlikçiler egemendir ve Müftü, tehdit altındadır. Göç Etmeyeceklerin Haklarını Koruma Kurulu, Müftü’ye, Denizli’den ayrılması için baskı yapar: ‘Eğer Yunanlılar gelirse, seni elimizle teslim ederiz, buradan kalk git’ derler. Müftü, ailesi ile birlikte, Tavas’a gider.

…Sonunda, 7 Temmuza kadar iki gün içinde Rum erkekleri Eğirdir’e gönderilirler. Bu işe karşı olan eşraf, Denizli tabaklarını (derici esnafı) silahlandırır. Bunlar Sökeli Ali Efe ve arkadaşlarını pusuya düşürüp öldürürler. Demirci Efe, öç almak için kuvvetlerinin başında Denizli’ye gelir. Demirci’nin kararı şudur: ‘Denizli’yi ateşe vermek ve ayırım yapmadan bütün halkı kurşundan geçirmek’. Sökeli Ali Efe ve arkadaşlarını öldürmekle suçlanan 200 kadar kişi yakalanıp Demirci’nin önüne getirilir. Burada Sökeli Ali Efe’nin yanında bulunup da ölümden kurtulan birkaç zeybek, kurbanlık koyun seçer gibi suçluyu suçsuzu, kendilerince, ayırırlar. Zeybeklerin ‘Bu da işe karışmıştı’ dedikleri, bir avluda toplanır ve boğazlanırlar. Altmış kadar kişi öldürülür.

Demirci, bu işi bitirdikten sonra, Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgrafla durumu bildirir: ‘Denizlililer isyan etmişti. Gereken tedbir alındı. Asayiş ve güven sağlandı’. Tümen Komutanı değiştirilir ve Denizli kırımı görmezlikten gelinir. ”

Gazeteci Ömer Göksel, bir yazısında, tarihe “Denizli Vakası” olarak geçen, “Demirci Efe’nin Denizli’yi Basması” olayını kendi gözüyle irdeliyerek, değişik bir şekilde yorumluyor:

“…24 Haziran 1920 günü başlayan güçlü bir Yunan saldırısı sonucu Köşk cephesi yarılır. Aydın’dan itibaren sürekli olarak geriye, Denizli’ye nakledilmekte olan Rum ve Ermeni nüfusu, Hıristiyan Mahallesinde (şimdiki İstiklal Mahallesi) ve kiliselerde barındırılmaktadır. Bunların sayısı önemli bir miktara ulaşmış, hatta, Yunan bayrakları hazırlayarak, ‘Merak etmeyin, biz sizi kurtarırız’ gibi laflar edebilecek kadar da cesaretlenmişlerdir. Müftü, aile fertlerini ve on kadar yetim çocuğu yanına alarak, Tavas’a gider. Heyeti Milliye’ye mensup bir çok kişi de Müftü’yü takip edecektir. Ortada ne hükümet ne de başka bir otorite kalmıştır; şehirde tam bir kaos hüküm sürmektedir. Belediye Reisi Hacı Tevfik Bey, şehirde kalan eşraftan kimselerle Hıristiyanların ileri gelenlerini, 5 Temmuz’da belediye binasında bir toplantıya çağırır. Bu toplantıda, Rum erkekleri göç ettirilecek olursa, Denizli’ye geldikleri taktirde, Yunanlıların, Aydın ve Nazilli’de olduğu gibi şehri yakıp yıkacağı ve halka işkence edeceği düşüncesi ortaya atılır. Hatta bir ara, şehri Yunan hunharlığına terk etmektense, Antalya’da bulunan İtalyanların tercih edilmesi, bir fikir olarak ortaya atılır. Ancak bu fikir benimsenmeyecektir.

Daha sonra şehrin nasıl idare edileceği ve asayişin nasıl sağlanacağı üzerinde tartışılır. Sonuçta, ‘Hicret Etmeyeceklerin Hukukunu Müdafaa için Hükümete Müzaheret Cemiyeti’ adını verecekleri bir heyet oluşturma kararı alırlar. Heyetin başına, Demirci Efe’nin azlettiği Hakim, Seyfi Bey getirilir.

Yukarıda söz edilen İtalyanların tercihi meselesi, Denizli halkının bir ayıbıymış gibi algılanmaktadır. Oysa, dönemi iyi inceleyenler bilirler ki, buna benzer şeyler, Balıkesir’de, Akhisar’da, Manisa’da, Ödemiş’te, Aydın’da, bazılarında doğrudan doğruya düşmanı şehre davet etmek şeklinde olmak üzere, yaşanmıştır. Kaldı ki, bunu, konu edinip tartışan heyet, Denizli halkını temsilden tamamen uzak, kendi kendine teessüs etmiş, yalnızca dokuz kişiden meydana gelen bir heyettir. Bu insanların bile yılgınlık ve çaresizlikleri anlaşılmaz değildir. Karşınızda koskocaman ve iyi donatılmış bir ordu vardır. Top sesleri şehrinizden duyulmaktadır. Üstelik Aydın ve Nazilli’de düşmanın yaptıklarını bilmektesiniz. Karşı koyacak bir ordunuz bulunmadığı gibi, asırlardan beri sizi idare eden, Halife Padişahınız Efendiniz de, ‘Düşmana mukavemet etmeyiniz’ demektedir. Böyle bir durum karşısında, elbette ki bu sese de kulak verenler olacaktır, olmuştur da. Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin isteği doğrultusunda hareket edilmesini isteyenler, kısaca ‘İtilafçı’ diye adlandırılan ve o dönemde düşünceleri iktidarda olan, Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarlarıdır. Denizli’de, söz konusu heyetteki insanların bazıları da İtilafçı olabilir; ancak, kıymeti harbiyeleri ne kadardır ki? ”

Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin oğlu Dr. Lütfi Müftüler, 6 Temmuz 1920 günü babası Tavas’a giderken yanındadır. Anılarını yazdığı kitabında olay sonrasına dair şöyle bir anısını anlatır;

“…Denizli hadisesinden bir kaç gün sonra Demirci Efe’nin babamla konuşmak üzere telgraf makinası başında beklediği haberi verildi. Birlikte postaneye gittik, telgrafla konuşmaya başladılar.

Demirci: ‘Baba, Denizli’de bir fenalık yaptım beni affet. Size orada rahat vermediklerini, hörmet etmediklerini duydum, hatta hapis ettiklerini de duydum, emret gelip orayı yakayım. ’

Müftü’nün cevabı: ‘Oğlum Denizli’deki facia beni son derece müteessir etti, burada beni kimsenin rahatsız ettiği yok, olsa bile ne ehemmiyeti var. ’

Demirci, öldürdüğü insanların dışında, Hükümet’e karşı isyan olarak nitelendirdiği olayın elebaşılarından olduğuna inandığı on kişilik bir isim listesi hazırlatır ve bunların da yakalandıkları yerde idam edileceklerini duyurur. Bu listenin içinde, Belediye Başkanı Hacı Tevfik Bey ile Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin büyük oğlu Fevzi Efendi de vardır. Demirci Efe, Müftü Efendi’ye büyük saygı duymasına rağmen, oğlu Fevzi’nin Sökeli Ali Efe’ye karşı gelişen isyan olayının içinde olduğuna inanmaktadır.

Ankara Hükümeti, Söke Sulh Hakimi Süreyya (Örge Evren) Bey’i görevlendirerek olayı idari açıdan incelettirirken, 12. Kolordu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa’yı görevlendirerek de askeri açıdan incelettirir. Her iki yönden de olay yerinde yapılan incelemeler sonucu hazırlanan raporlar, Ankara’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilirler.

Demirci Efe’nin Denizli Baskını, Büyük Millet Meclisi’ne taşınır. 14 Ağustos 1920 günü konuşmacılardan bazıları olaylar sırasında Demirci Mehmet Efe’nin yanında bulunan Tümen Komutanı Albay Şefik (Aker) Beyi suçlayarak, cezalandırılmasını isterler. Söz alan Mustafa Kemal Paşa, Demirci Efe’nin Denizli Baskını hakkındaki görüşlerini şöyle anlatır

“…Denizli Vakası’ndan bahsolundu. Burada amil ve müessir olarak (sebep ve tesir edici olarak) Şefik Bey’i gösterdiler. Bunda isabet yoktur efendim. Her halde Denizli’de tedibi istilzam edecek (haddinin bildirilmesini gerektirecek) hareket olmuştur. Ancak, bu muamelei tedibiye (haddinin bildirilmesi için yapılan eylem) bizim ve cümlenizin (hepinizin) takdir etmeyeceği ve tensip etmeyeceği (uygun bulmayacağı) bir şekilde olmuştur. Maahaza (bunun yanı sıra) Heyeti Vekile (Hükümet) bu mesele ile yakından alakadar olmuştur (ilgilenmiştir) ve bugün için mümkün olan makul (uygun) tedbirleri (önlemleri) ittihazda (kabul etmekte) kusur etmemiştir. ”

Anlaşıldığı kadarı ile, Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, Denizli’de eşraftan ve halktan bazılarının aldıkları kararların ve eylemlerinin, ayrıca zeybeklerin bazı eylemlerinin cezalandırılması gerektiğini, ancak cezalandırma konusunda yapılanların onaylanmayacak derecede olduğunu belirtiyor. Yani suç ve suçlular vardı, ancak verilen cezalar bu derece olmamalıydı demek istiyor. Muhakeme edilmeden infaz işlemlerini kabul etmiyor. Ayrıca, Tümen Komutanı’nın suçlanmasını da reddediyor.

57. Tümen Komutanı Albay Şefik (Aker) Bey, 19 Ağustos 1920 günü Ankara’ya gider ve Demirci Mehmet Efe hakkındaki görüşlerini, Büyük Millet Meclisi’ne şöyle ifade eder;

“…İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Demirci Efe’yi kendi yanlarına almak için çok uğraştı. Demirci’nin Yunan işgaline olduğu gibi, İtalyan işgaline de karşı çıkması, o zamana kadar çetecilik yapan grupları dağdan indirip Milli Mücadele’ye dahil etmesi, Vatan’ın kurtarılması için mücadeleye girmek istemeyenlerin menfaatlerini sarsmıştır. Bazı kazalarda sözü geçen zengin kimselerin Yunan taarruzlarından korkarak İtalyan egemenliğine girmek istemeleri ve bu konuda Söke ve Antalya’daki İtalyan İşgal Komutanlıklarına tutanak gönderdikleri doğrudur. Demirci Efe bu duruma engel olmuştur. İddia ederim ki, Demirci Efe işgalin aleyhinde olmasa idi, birçok kazalarımız İtalyanlar tarafından kolayca işgal edilebilirdi. ”

Şurası unutulmamalıdır ki, Demirci Mehmet Efe, o günlerde, emrinde yüzlerce silahlı zeybek, iki makineli tüfek, bir top bulunan “Aydın ve Havalisi Cephesi Kuvayı Milliye Genel Komutanı”dır. Mustafa Kemal’in, Milli Mücadeleyi devam ettirebilmek için eli silah tutan, düşmanla savaşacak herkese ihtiyacı vardır. O günlerde bu iş için en elverişli durumda olanlar, dağdan düze inerek Milli Mücadeleye katılan ve milis (silahlı sivil halk) kuvvetlerinin çekirdeğini oluşturan zeybeklerdir. Bunun yanı sıra, Ankara Hükümeti’nin, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşabilmesi için Anadolu’da bulunan din adamlarına, eşrafa, toprak sahiplerine de ihtiyacı vardır. Öyle ya, kurulan yeni orduya kim silah, cephane sağlayacak, kim erzak sağlayacaktır? Düşmanla işbirliği içindeki Halife Padişah’ın emirlerine rağmen, halkın Milli Mücadele’ye destek vermesini kim temin edecektir?

Denizli’nin yakın tarihinde çok önemli bir yer tutan “Denizli Vakası” veya “Demirci Mehmet Efe’nin Denizli Baskını Olayı”, şöyle veya böyle kapatılır. Belki de, o günlerde, Ankara’nın bu iş ile uğraşmaya, uğraşıp da birilerini cezalandırmaya, cezalandırıp da ortamı daha fazla germeye, hiç mi hiç niyeti yoktur.

 

Not: Kuvayı Milliye (Ulusal Güçler) görevini başarıyla yapmış, düşman ordusunu yıpratarak, ilerlemesini engellemiş veya, hiç değilse, Büyük Millet Meclisi Ordusu kuruluncaya kadar düşman ilerlemesini geciktirmiştir. Efelerden, zeybeklerden, subaylardan, din adamlarından, vatansever halktan oluşan Kuvayı Milliye görevini tamamlayınca, yerine Düzenli Ordu kurulur. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki bu Düzenli Ordu’ya, ‘Büyük Millet Meclisi Ordusu’ diyoruz. Demirci Efe’ye, düzenli ordu içinde, albaylık rütbesi ile görev önerilir. Yıllarca kendi başına, astığı astık, kestiği kestik bir şekilde karar vermiş ve kimsenin buyruğuna girip emir almamış olan Demirci Efe bunu kabul etmez. Ankara Hükümeti’ne karşı isyan eden Çerkez Ethem ile işbirliği yapmaya yeltenir. Çerkez Ethem, Büyük Millet Meclisi Ordusu’na karşı savaşır. Ancak, yenilerek Yunan Ordusu’na sığınır. Demirci Efe ise, Milli Ordu’ya karşı kurşun sıkmaz. Bin kişilik silahlı adamı ile birlikte, harekete geçmeden, yakalanır. Milli Mücadele’ye yaptığı katkılardan dolayı Büyük Millet Meclisi tarafından affedilir. Kendisine aylık maaş bağlanır, emrine verilen bir koruma müfrezesi ile Aydın Karacasu’da, 1961 yılındaki ölümüne kadar, ikamete mecbur edilir.

*   *   *

Yukarda değindiğim gibi, Çıkarcı takımı vatanı kurtarmak için ortaya çıkanlardan çoktu. Bunu insaf sahibi herkes kabul etmektedir. Atatürk'ün iki elin parmakları sayısınca arkadaşıyla başlatmak istedikleri vatanın kurtuluşu hareketini duyar duymaz dağlarda bir eşkiya olarak dolandığı söylenen Demirci Mehmet Efe üstüne konuşuyoruz ama sanırım hepimiz kendi eksikliğimizi ortaya döküyoruz. Demirci Mehmet Efe, çocuk denecek yaşta okur yazar olmayan bir gençir. Ancak bu genç Müftü Hulusi Efendi'yi babası gibi sever, ona "Baba!" der. Sevdiği bir başka kişi de Atatürk'tür. Atatürk'ün vatanı düşmandan kurtaracağına inanır. Bu iki seçim çok önemlidir. Böylesine sağduyulu bir insan, Çerkez Etem'le görüştü diye (bu görüşmenin olup olmadığı kesin de değil. Ola ki görüştü, yapılan teklifi kabul etti mi? "Etti!" diyen yok, "Yeltenir!” deniyor. Yeltenmek ne anlam taşır? Kuyruk acısı olan birinin seçtiği bir söz olamaz mı?)  suçlanamaz. “Milli Orduya kurşun sıkmaz!” sözünden sonra “Bin kişilik silahlı adamı ile birlikte, harekete geçmeden yakalanır.” Yakalanmak suçlular için kullanılan bir sözcüktür. Milli Mücadele'ye yaptığı katkılardan dolayı Büyük Millet Meclisi tarafından affedilir. Kendisine aylık bağlanır, emrine verilen bir koruma müfrezesi ile Aydın Karacasu'da 1961 yılındaki ölümüne kadar ikamete mecbur edilir! Bu ifadeler, Büyük Millet Meclisi tarafından maaşa bağlanıp koruma altında tuttuğu bir değerli kişiyi anlatırken kullanılmamalıdır. Kullanılırsa, kullanan kişinin olayları vatanseverlik açısından değerlendiremediği apaçık sırıtır. Bu tür sırıtkanca yazılmış yazılar da, okuyanlarda kesin kez bir işbirlikçi ya da o kategoriden birinin kaleminden çıktığı kuşkusunu uyandırır. Bu tür yazarlar unutmamalı ki, insanların hayrına bulup geliştirilmiş yazma olayı bile bile kötüye kullanılmaktadır. Tıpkı tüfek kullanma gibi. Koruyucu olarak geliştirilen tüfekler öngörü yoksunu kişilerce insan öldürmek için kullanılmaktadır. Gerçekte ise bunlar kendi yaşamlarına kıymaktadır.

 

25 Ağustos 1944 Cuma

 

Ekrem Ula, “14 kız için bize koca binayı yıktırayazdılar. Oysa yandaki küçük oda onlara bu yıl yetecekmiş. Sili Usta söyledi ama Okulun mimarı Mualla Eyuboğlu; sevsinler onun mimarlığını, kendi rahatlığı için bozdurdu güzelim binanın projesini. Bir odası oldu ama oraya girmek için başka odalardan geçmek zorunda. İnat etti, Sili Usta'yı dışlatarak dediğini yaptırdı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü birilerinin akraba durağı” derken, kim kimin nesi, sayılmaya başlandı. “Ben bunları çoktan saptadım” deyip ayrıldım.

Çakı Efe arkamdan yetişti, “Bugün horonlarla şunları biraz yoralım mı?” diye sordu. "Benim için de bir değişiklik olur!” dedim. Çocuklar, Arpazlı figürleri yaparken Merzifon Halayı başlayınca Efe'ye baktılar. Efe eliyle havada bir daire çizerek en yakın yerden halkaya girdi. Arkasından Timurağa, Sivas Halayı; Hoşbilezik derken zil çaldı. Çocuklar çok hoşlandılar. Benim yaptığımı sanarak teşekkür ettiler. Ara sıra böyle yapmamı istediler. Oysa ben Efe ne isterse onu yapmak zorundayım. Hoş bir sabah geçirdik.

Kahvaltıda sinema sözü açıldı. Sinemacılarla anlaşma yapılsa haftada bir film getirmezler mi? Ekrem Ula yer için yemekhaneyi gösterdi. Tam arkamızda bir balkon var, Ekrem:

-Sinema için birebir. Yeter ki "yap!" densin! dedi. Nazif Balcıoğlu:

-Dört öğretmen için film getirmezler dedi. “Öğrenciler giremezse bu iyice ayırımcılık olur!” sözü iyice karıştırdı. Giderek sinemanın öğrenciler için yararlı-zararlı konusuna takılındı. Sonunda Müdür Rauf İnan'ın sinema sevmediği, o burada oldukça sinema konuşmanın gereksizliği öne sürülüp konu kapandı.

Müzik Salonuna gidince kaldığım yerden Schubert Serenad'la Moments Musicaux çaldım.

Rahmiye Öğretmenin sınıfı geldi. Oldukça uyumsuz bir sınıf. Daha doğrusu zıtlaşan iki gruba ayrılmışlar izlenimini veriyorlar. Gürültülü bir şekilde salona girince biraz duraksadım. Bakışımdan birşeyler anlayanlar sustu. Birileri gırgırı sürdürünce yanlarına gittim. En uyumsuz olana sordum:

-İlk kez mi geliyorsun? Sırıtarak:

-Hayır Öğretmenim! deyince bu kez de:

-O zaman ben sana soru sordum mu? Öğrenci gene:

-Hayır Öğretmenim! Bu kez de:

-Bugün soru sormamın nedenini sorsam, gene hayır mı diyeceksin? Öğrenci sustu. Tam çalışmaya geçerken Nebahat Öğretmen geldi. Rahmiye Tarıman Öğretmen Eğitimbaşı Şeref Tarlan'la çalışıyormuş, Kendisine geç haber vermişler. Çocuklara yansıtmamaya çalıştım ama tavır değiştirdim. Soru sorduğum öğrenciden başlayarak mandolin akorlarını kontrol ettim. Şımarık çocuğun mandolini kusursuz akortlu çıktı. Tek tek hepsine istedikleri birer parça çaldırdım. En güzel çalan gene şımarık tavırlı çocuk çıktı. Onun farklı hareketlerine kapılıp üstüne varmadığıma sevindim. Çocuk ayrıca bağlama çalışmaya başlamış. Aşık Veysel'e baş vurmuş, zaman zaman dinlemeye gidiyormuş. Bunu duyunca biraz daha bozuldum. Öğrencilerden illâ ki bizim istediğimiz tavırları bekliyoruz. Kendimi düşündüm, her gün yemeklerde tartışmalara katılıyorum, son sözü söylemek için direniyorum. Bir çokları susuyor. Üstelik susanları da eleştiriyorum. Kendime bu hakkı neden veriyorum? Çünkü ortaya getirilen konular hakkında genellikle daha sağlıklı bilgim olduğunu görüyorum. İşte bu çocuk da benim gibi. Bunları Nebahat Öğretmene anlattım. Gülümsedi, ancak bana:

-Kendine haksızlık ediyorsun, gördüğüm kadarıyla tartışılan konularda arkadaşların çoğu seni takdir ediyor. Çalışkanlığın, bilgin, becerin konusunda benim konuştuğum herkes hemfikir. Şimdiye dek hiç bir konuda arkandan söylenen bir söz duymadım.

Çok mutlu oldum hemen işi şakaya döktüm:

-Acaba o arkadaşların da duymadı mı? deyince duraladı, yüzü renklendi:

-Yani aramızdaki ilişkiyi bildikleri için mi bana söylemiyorlar, demek istiyorsun? diye sordu. Sözümde düzeltme yaptım:

-Hayır hayır, acaba sen onlara aleyhime birşeyler söylemiyor musun? Ciddileşerek:

-Aleyhinde arkadaşlarına anlatacak bir davranış görmedim. Arkadaşlarım içinde biri dışında daha kimse en küçük bir kuşku duymuş değil. Fatma öğretmenin adını vermeden, “Ankara'da birlikte olduğumuzu bir o biliyor. O da bu konuda sağır-dilsiz rolü yapıyor” dedi.

Konunun yumuşak bir hava içinde sürmesinden cesaretlenerek sordum:

-Etimesgut'a ne zaman gidiyoruz? Hiç beklemediğim yanıtı aldım:

-Çok istiyorsan yarın gidebiliriz. Tıkanır gibi oldum:

-Şaka etmiyorsun değil mi? Bunun şakası olmaz, yalanı olur. Yalan söylemeyi de hem sevmem hem de beceremem!

“Geç kaldım!” diyerek ayrıldı. Sanki yanımdaymış gibi, Für Elise, Moments Musicaux, Marş Türk'ü sanki o dinliyormuş gibi çaldım. Öztekin Öğretmen eşiyle ilk kez salona geldi. Cici yengemizi görmüştüm ama salonda bu ilk karşılaşmaydı. Öztekin Öğretmen beni övdü. Eşine:

-Evde seninle rahat kalabiliyorsam bu İbrahim'in yardımıyla oluyor. Salonumuz, Hasanoğlan'a gelenlerin ilk uğrak yeridir. Şimdiye dek gelenlerin hiç birisi burasını kapalı görmemiştir.

Bay-Bayan Öztekinler gittikten az sonra Çakı Efe geldi. Aşık Veysel'e gitmek üzere sözleşmiştik. Efe:

-Köyünü, evini özlemiş, bir süre gitmek istiyor! dedi. Hazırlanıp yola çıktık; konu Aşık Veysel. Nasıl bir iç dünyası var. Onun gücüyle gözleri görenlere belli bir alanda da olsa yol gösteriyor.

Gittiğimizde köyden kalabalık bir grup vardı. Biz gelince kalktılar. Hal hatır soruştan sonra Salcı Dedemden mektup aldığımı söyledim:

-Sizinle karşılaşmamış ama Bektaşi usullerine göre kucakladığını söylüyor. Radyoda söylediğiniz ya da plâğının çalındığı iki türkünüzü notaya almış. Dostlarına “Pir Sultan Abdal havasında yetiştiği için gönlü bizimledir!” deyip Pir Sultan Abdal'ın Miraciyesinden sonra sizden çalmış söylemiş. “Keşirlik ilk kez iki Sivas ermişini bir arada dinledi, dağları taşları inledi!” diye yazıyor.

Aşık Veysel Keşirlik üstüne bilgi istedi. Keşirlik, Kırklareli iline bağlı bir bucak. 20 kadar köyü var. Ormanlık içinde bir yer. Vahit Dede yıllardır Valilik makamına bağlı bir birimde çalışıyordu. Orada sıkılmış Bucak Müdürü olarak Kırklareli İl merkezine 25 km. uzaklıkta bir bucağa atanmasını istemiş. İşin ilginci bucağın köyleri hep Bektaşidir. Bektaşi Dedesi, Bucak Müdürü, bizim köylüler için gülmece bir olay. Çünkü bizim Bektaşiler, devlet hizmetinde olanlara güvenmedikleri için onlarla kendi yolları konusunda konuşmazlar. Aşık Veysel gülümseyerek:

- Salcı Dede, durumu yoklayıp ona göre karar vermiştir! dedi. Oldukça uzun mektubun bir bölümünü okudum. Bu bölümde "Aşık Veysel'in Pir Sultan Abdal'ın havasını soluduğu belli oluyor!" deyip örnekleme yapıyordu.

Pir Sultan Abdal'dan:

 

Ezel meclisinde Kırklar deminde,

Muhabbet nuruna boyandı Ali.

Kırklar ile bile irfan ceminde,

Bu aşkın rengine boyandı Ali.

 

Ali'm terkeyledi kendi kelesin,

Mumammed'e dedi"Cem'e gelesin!"

Meydana getirdi aşkın dolusun,

Kırklara bahşetti hem sundu Ali,

 

Tubâ ağacından aldı dört yaprak,

Çar pareden hırka eyledi er hak,

Fahir libasını sundu son toprak,

Geyindi egnine donandı Ali.

 

Hu!deyip birliğe kuruldu divan,

Hakikat sürüldü dem ile devran,

Sema'a kalktılar cümle âkıkan,

Meydanda kırk kere dolandı Ali.

 

(Pir Sultan)ım eder: hak muhabbettte,

Dahi yol gider mi birlikten öte,

Muhabbettten kaçan eğri sıfata,

"Laneullah!" dedi ilendi Ali.

 

Pir Sultan Abdal

 

Aşık Veysel'den:

 

Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım.

 

Göz gezdirdim dört köşeyi aradım

Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar (1)

İstersen dünyayı gez adım adım

Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffar.

 

Coşar deli gönül misal-i derya,

Mecnun'a sahrada göründü Leylâ

Gördüğün güzellik hepisi Mevlâ

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

 

Her nesnede mevcud, her nesnede can

Anın için dedik biz ona cânân

Evvel âhir odur, onundur ferman

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

 

Bahar gelir çiçek olur açılır,

Zaman zaman yağmur olur saçılır,

Ehl-i aşka mey görünür içilir,

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

 

Neyim, ne olacak elde neyim var?

Karac'oğlan, Dertli, Yunus soyum var,

Mansur'a benzeyen bazı huyum var,

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

 

O cihana sığmaz, ondadır cihan!

O mekâna sığmaz ondadır mekân!

O devrana sığmaz ondadır devran

Ne sen var, ne ben var. bir tane Gaffar.

 

Hayyam'a görünmüş kadehte meyde,

Neyzen'e görünmüş kamışta, neyde,

Veysel'e görünür mevcud her yerde,

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar!

 

Aşık Veysel

 

Not: Gaffar, Tanrı'nın adlarından biridir.

 

Aşık Veysel, hiç dinlemiyor gibi sessizce durdu, bir ara kesmeyi düşündüm. Sonunda, notaya alma işini sordu. Doğrusu bu konuda inandırıcı bir şeyler söyleyemeyecektim. Çakı Efe söze karıştı, Ege bölgesinde Osman Bayatlı, Ahmet Yekta Madran'la yaptıkları çalışmaları, Zeybek havaları ile Efeler üzerine yakılan türküleri nasıl notaya aldıklarını anlattı. Ben, “Salcı Dede klârnet çalıyor” demiştim. Klârnet Aşık Veysel'e ters gelmiş. Ahmet Yekta'nın da notaları klârnetle aldığını öğrenince kuşkusu dağıldı. Gülerek soru:

-Siz, ikiniz; nerede, ne zaman tanıştınız? diye sordu. Burada tanıştığımızı, ancak başka başka Enstitülerde olmamıza karşın aynı konular üzerinde çalıştığımızdan burada anlaşmamız kolay oldu dedik.

Bir süre köyüne gideceğini, oraları özlediğini söyledi. Biz konuşurken gelenler oldu. Gelenler çok yakın dostlarıymış, biraz şaka biraz ciddi, bize çıkışırca:

-Bugün fazla yormayın Aşık'ı yarın yola gidecek, yakında gene gelecek, sohbetinizi o zaman sürdürürsünüz! Veysel bizi çok yakın dostları olarak onlara tanıttıysa da konumuz yarıda kaldı. Mektubuma hürmetlerini yazmamı, Pir Sultan Abdal için bir tasarısı olduğunu duyurmamı söyledi. Biz de "İyi yolculuklar!" dileyip ayrıldık. Çakı Efe traş olmak için kaldı ben doğru Müzik salonuna gittim. Yarın işim zor olabilir. Hele Nebahat Öğretmen birlikte gelirse onun yanında mahcup olmak beni hasta eder. Kendi kendime sordum:

-Niçin birlikte gelsin? Gene konuk salonunda bekletirim onu.

Bu kez de aklıma takıldı, niçin gelsin? Etimesgut'a gidecekse gitsin, işim bitince ben gider bulurum onu. Karşılıklı anlaşmışız gibi rahatladım. Czerny'yi açtım. No 5, 19, 36, 52. 19 numaralıyı daha önce kendim çalmıştım. Vurgulu stakatolu bir parça. 5 numaralı, kolay, onu hazırlamıştım. Gene de birkaç kez tekrarladım. Tüm dikkatımla 36 noluya sarıldım. Gerçekte parçaları çalışıp çıkarmışım ama iki gün ara verince telaşlandım. Etimesgut'u falan bir yana atıp, terleyesiye dört parçayı da tekrarladım. Paydostan sonra kulübeye dönen arkadaşlar, bana geldiler. Ekrem takıldı:

-Dinleyici olmayınca niçin çalışıyorsun bunlara (!) Şakalaşarak yemeğe gittik. Yemekte Ali Kılıç'la Cemil Toygar'dan başka kimse yok. Cemil Toygar yeni sayılmasına karşın, okulun tüm mekanizmasını kavramışçasına her telden çalıyor. Bizim, burada Enstitü bölümünde çalışmak üzere kaldığımıza göre neden gidip öğrencilerimizin arasında yemek yemediğimizi sordu. İlginç bir soru sorduğunu sandı, gülümsedi. Ekrem yanıtladı:

-Üzüm üzüme baka baka renklenirmiş. Sizler o öğrencilerin gerçek öğretmeni olarak neden böyle ayrı masalar kurduruyorsunuz? Cemil Toygar biraz bozuldu ama gene de susmadı:

-Ben kurulmuş bir düzene geldim, "Eski köye yeni adet" çıkaracak değilim! Ekrem, aynı sözleri tekrarladı:

-Biz de eski köye yeni âdet çıkarmamak için burada oturuyoruz. Bu kez de Hüsnü Yalçın:

-Biz o masalardan geldik, oranın raconunu iyi biliyoruz. Sizler yabancısınız. Sizler oralarda oturursanız öğrencilere ısınmanız daha kolay olur. Cemil Toygar bana baktı gülümseyerek:

-Sizin bu konudaki fikriniz nedir efendim? dedi. Ali Kılıç Öğretmen şakacı, işi tatlıya bağlamak için benim yerime konuştu:

-Ona sorarsanız o, yemeklerinin müzik salonuna getirilmesini ister! Böylece konu benim üstüme çekilip sürekli çalışmama geçirilmiş oldu. Cemil Toygar'la Ali Kılıç Öğretmenler kalkarken Rahmiye Tarıman'la Nebahat Öğretmen geldiler. Onlar yarın okulun kamyonuyla gidecek bir grup öğrenciyle olacaklarmış. İşim biterse benim de gelip onlara yardımcı olmamı istediler. Saat 11:00’den sonra tren vaktine dek boş olduğumu söyledim. Yerlerini istasyonda birinden öğrenebileceğim anımsatıldı. Onları Eğitimbaşı Şeref Tarlan'ın önerdiğini de eklediler. Şeref Tarlan adı kuşkuları dağıttı ama bende bir kaygıyı da başlattı. Sahiden Şeref Tarlan söylemişse benim bundan sonraki cumartesi günlerim de tehlikeye girebilir.

Yemekten sonra ben bir süre çalışıp Czerny'leri iyice pişirdim. Daha sonra da Kulübeye çekilip tonberg dinledim. Ekrem'le Hüsnü de bir satranç bulmuşlar, şah-vezir deyip duruyorlar. Yarın için hiç vesveseye kapılmadan, bu işin bir oyun olduğuna, (ama nasıl bir oyun?) bunu çözemeyeceğime inanarak uyudum.

 

26 Ağustos 1944 Cumartesi

 

Hüsnü erkenci, tonberg açık, marşlar çalınıyor. “Gürler zaferin teranesiyle coşkun sesi bir topun derinden, derinden/ Bir hükmün gazanferanesiyle, şimşekler çakar şarapnelinden” Aklım takıldı ben bu marşı çok duydum ama nerede? Doğal olarak Hasanoğlan'da değil; ya Lüleburgaz ya da Alpullu'da. Böyle takıntılar her zaman yaparım. Melodi açık açık aklımda ama duyduğum yer kayıp.

Hüsnü soru sorulmasından hoşlanmaz ama bir deneyeyim dedim. Hüsnü, sandığım gibi kızmadı sadece zaman istedi. Bizi dinleyen Ekrem:

-Ona Topçu Marşı derler. Zaten sözlerinden sezilmektedir. Ahmet Yekta marşlara çok önem veriyordu. İstiklâl Marşı başta on kadar marşı bize söyletiyordu! deyince utandım. Oyun alanına giderken bildiğim marşları sıraladım. İstiklâl Marşı, Onuncu Yıl Marşı, Ziraat Marşı, Gençlik Marşı, İleri Marşı, Ankara Marşı, Dumlupınar Marşı, Yaslı Gittim ya da Akdeniz Marşı, Mülkiye Marşı, Öğretmenlik Marşı… Bunları sayıklayarak oyun alanına vardım. Efe gelmiş açıklama yapıyordu. Önceden haberleşmişiz gibi Arpazlı'ya başladım. Efe başlangıcını yaptı, hiç uyarı yapmadan kendisi de ortada oynadı. Arkasından Harmandalı çaldım, onu da olduğu gibi benimseyip oynadılar. İçimden de Çakı Efe için:

-Ne kadar titizlensen sonunda oyunlar böyle oynanacak! dedim. Oyun sonunda Efe, sanki beni duymuş gibi:

-Benim zorlamam boşuna, çocuklar alabileceklerini alacaklar. Zaten Köy Enstitüleri'nde bu anlayış yerleşmiş. Baksana çocuklar, ne düğünde ne bayramda. Tıpkı askerler gibi günlerinin geçmesini bekliyor.

Hasan Çakı Efe'yi böylesi düşündüren nedenleri kendimce araştırarak kahvaltıya yetiştim. Nebahat Öğretmen çok süslü değil ama gene de Ankaralık bir görüntüsü var. Ben oturur oturmaz Rahmiye ile Etimesut'a gideceklerini, vaktim olursa benim de oraya gelmemi önerdi. Trende daha açık konuşabileceğimizi düşünerek:

-Zamanım olursa gelebilirim! dedim. Kendilerinin kamyonla gideceklerini söyleyince bozuldum; bu kez ciddi ciddi gidilecek herhalde! deyip yutkundum. Ekrem bozulduğumu anlayınca az önceki marşın tamamını okudu.

 

"Gürler zaferin teranesiyle

Coşkun sesi bir topun derinden, derine

Bir hükmü gazenferanesiyle,

Şimşekler çakar şarapnelinden

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde.

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde.

Milli savaşın bilin ki bizler,

Tarihini güllemizle yazdık.

Tufanlar kudursa hep denizle

Sinmez bu vatanda düşman asla.

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde.

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde.

Aktıkça ateş bataryalarda,

Afaki boğar, köpüklü bir kan, bir duman

Duysun bunu, kainatta herkes,

Topçu sesidir, bu gürleyen ses.

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde.

Binler yaşa topçu heybetinle,

Arslan kesilir cidâl içinde!"

 

dedikten sonra söylediğinin adını verdi:

-Topçu sınıfının marşı. Aysel Öğretmen gözlüğünün üstünden bakarak:

-Bunun ne ilgisi var şimdi? deyince, bir de ben:

- 26 Ağustos sabaha karşı-Topların çelik ağzı çaldı bir hücûm marşı!

Arkasını dinlemeden birkaç bayan birden:

-Ne oldu bu sabah size böyle? Diye sorunca, hemen yapıştırdım:

-Demirci Mehmet Efe ile kızanlarının başlattığı Kurtuluş Savaşı'nın bitişi bu sabah böyle başladı, 30 Ağustos günü de Türk Ordusu Güzel İzmir'e doğru yola çıktı!

Birileri, "Hıııı!" Bugün 26 Ağustos!" diyebildi.

Amaç, kimseden öc almak değildi ama yeri gelince taşı gediğine koymak da bir görevdi. Bedia Öğretmen konuşmadan duramadı:

-Erkekler askerlik yaptıklarından bunları bilirler. Buna da herkes güldü:

-Bunlar ilkokul kitaplarının bilgileri!

Ben izin isteyip ayrıldım, tren saati geliyordu. Akşam gelince öğrendim; Ekrem'le Hüsnü, Hasan Çakı Efe'ye Demirci Mehmet Efe konusunda güzel bir savunma yapmışlar.

Trene koşarak yetiştim. Yalnızım, bir kaç kez karar değişirdim. "Etimesgut'a gitmeyeceğim.” Konservatuvar kapısından öyle girdim. Faik Canselen Öğretmen gelmemiş. İç merdivenin önünde az bekledim. Annelerin, babaların kolunda  çocuklar bekleşiyor. Çoğunun elinde keman metotları ya da başka nota kitapları var. Yalnız duran oldukça büyük (10-12 yaşlarında) Beringer Metodu var. Yaklaşıp sordum, sınava giriyorlarmış. Elindeki metodu göstererek, hangi parçayı çalacağını sordum. Çocuk omuz silkerek; “Onlar hangilerini isterse!” dedi. Metodun tüm parçalarını biliyorum. Birden ürperdim, ben o parçaları çaldım ama dur-durmak bilmeden çalışarak. Şimdi oturup sınav verecek gibi düzgün çalamam. Çocuğa baktım sınavdan çıkmış gibi rahat.

Faik Öğretmen geldi beni alt katta bir küçük odada dinledi. Onun da sınav görevi varmış. Gülerek:

- Bugünkü işin zor, biliyor musun? Bıçak gibi bilenmiş seslere hazırlanmışız. Konservatuvara giren rahat çalışır, ancak girmek çok sıkıdır. Sınava giren kişi ayırtman olan üç uzmanın da geçer notunu almak zorundadır. O nedenle ben bilenmiş bıçak gibiyim. Seni de o düzeyde düşünebilirim.

Ödevim dört Czerny parçasıydı. Üçünü beğendi, benim çok iyi çaldığımı sandığım 19 numarayı beğenmedi. “4 parmağın çırpması gereken yerlerde sesler net olmuyor!” deyip onun tekrarını istedi. Ona çok zaman ayırabilmem için yine Çerniden bir parça verdi. Bir de Schumann'ın atlısını Czerny tekniğine göre ezberlememi istedi.

Çalışmamız kısa sürdü. Zaten biz bırakırken daha öğretmenin adı söylendi:

-Öğretmen Faik Canselen, 5  nolu odada bekleniyorsunuz.

Okul dışına çıktığımda daha büyük bir kalabalık vardı. Değişik düşünceler içinde ancak hep konservatuvar üstüne kuruntular kurarak Ulus'a indim. Kızılırmak Kıraathanesine baktım hiç tanıdık yok. Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığına uğradım.

Dora Abla'nın yerinde Bella oturuyordu. Beni görünce, yerinden kalktı, çok içtenlikli bir sesle “nerde kaldın, neden uğramıyorsun?” türü sorular sordu. Atama işinin olduğunu, okul açılıncaya dek burada çalışacağını anlattı. Sinemada Lili Marlen oynadığını, üç kez gördüğünü; çok duygulandığını, gerçek aşkın o olabileceğini bir çırpıda sıraladı. Salı günü görüşmek üzere ayrıldık. Bella benim kafamı karıştırdı. Vazgeçmiş olmama karşın istasyona inip Etimesgut'a gittim. İyi ki gitmişim, her banliyöde Nebahat Öğretmen beni karşılamaya çıkıyormuş. Okul için ayrılan yerde bir onarım yapılıyormuş. Az önce buraya Sili Usta da gelmiş. Nebahat Öğretmen bana halasının evini gösterdi. Halası, bir komşusuyla Konservatuvara gitmiş. Komşusunun kızı Konservatuvara girecekmiş. Komşusu da yakın akrabalarıymış, bundan sonra onun da konservatuvara gitme bahanesi olacakmış. Hemen sadede geçtim, “çok güzel olduğu söylenen bir film var, gidelim mi?” Biraz kinayeli gibi bakarak:

-O niyetle gelmedik mi? Bu kez çok kesin olarak sözleşerek gelmediğimizi sanıyordum. O nedenle sordum. Nebahat:

-Rahmiye'i almaya geldiler. Rahmiye ustalara istediğini anlattı. Ustalar da bitirmek üzere.

Neyin nesi olduğunu sormadan binaya gidilen yolu görüp İstasyona döndük. Film Ulus, Yeni Sinema’da. Nebahat orasını sevmiyor. Nedeni belli, Ulus herkesin uğradığı bir meydan, orada birlikte görülmemizi istemiyor. Çekingenliğini önlemek için Ankara Sinemasını önerdim. Ne film çıkarsa şansımıza. Ankara Sineması'na gittik. Greta Garbo'nun bir filmi.

Greto Garbo hakkında kısa bilgim vardı ama, araya söz katarak bilgiliymişim gibi konuştum. Örneğin kendi memleketinin bir kraliçesini oynuyor ama kendisi Almanya'da 15 yaşlarında önce dansçı olarak ün yaptı. Ünlü bir dansçı olarak filmleri çekildi. Almanya'da kazandığı ün üzerine A.B.D filmcileri çevresini sardı. Amerika'da çekilen filmleri onu daha da ünlendirdi. Sinemanın İlahesi ünü ile anıldı. Bunları anlatınca Nebahat, dirseğiyle dokunarak, “atıyorsun” dercesine:

-Bunları sen nereden öğrendin, kaç filmini gördün ki? diye güvensiz bir sesle sordu. Yıldız dergisini izlediğimi bilmiyormuş, bu kez Yıldız Dergisi'nden söz açtım, Henry Fonda, Yvonne de Carlo, Frank Sinatra'nın bir yaşını dolduran kızı Nancy ile Henry Fonda'nın 7 yaşındaki kızı Jane'den söz ettim. Mike Rooney'den ayrılan güzel yıldız Ava Gardner'in şarkıcı Frank Sinatra ile evleneceği söyleyince bu kez elini ağzıma kapatmak istedi. Elini tutup tersini çevirdim. "Beni ancak böyle susturabilirsin!"

Filmi izlemeye başladık.

Greta Garbo

Greto Garbo, süslü saraylar içince, çevresi kalabalık. Saraydakiler bir yana yabancılar da gelip gitmekte. Gelip gidenler arasında yakışıklı bir elçi de var. Danslar ediliyor. Giderek yakışıklı elçi ile kraliçe dile düşecek derecede birlikte oluyorlar. Sonunda kraliçe tahtı bırakıp sevgilisi ile birlikte sıradan bir yaşam sürmeyi göze alıyor. Olay, tarihte geçmiş bir olay. Gerçekten 17. yy'da yaşamış olan İsveç kralı Güstav 2 Adolf'un kızı Kristina, babasından sonra bir süre İsveç tahtında kalmış, görkemli bir yaşam sürmüş, bir elçiye gönlünü kaptırarak aşkı uğruna tahtını terketmiştir. Böylece, aşkı uğruna tahtını feda eden Queen Christina-Sweden olarak tarihe geçmiştir. Tarihte böylesi başka da vardır ama biz İngiltere Kralı 8. Edward'ın 1936 yılında Madam Simpson için tahtını bıraktığına tanık olduk.

Atatürk, İngiltere Kralı 8. Edward'la

 

Madam Simpson-8. Edvard

 

Filmden onra Ulus'a dek yürüdük. Konu, İspanyol elçisi ile Kristina mutlu olacak mı? Bu bir film, üstelik tarihte yaşanmış bir olayı anlatıyor. Filmde gördüklerimize bakarak varsayımlar üretmemiz doğru olmaz. Filmi bir kenara bırakalım, İsveç tarihi bizim yabancımız sayılmaz. Bu olayın yaşanmasından bir süre sonra İsveç'le savaş işbirliği yaptık. İsveç kralı Demirbaş Şarl yurdumuz sınırları içinde beş yıl konuk kaldı. Buna konukluk da denmez, düpedüz Rus Çarı Deli Petro'dan korktuğu için yurduna dönemedi. Beş yıl sonra dönünce de yurdunda çıkan karışıklıklarda öldürüldü. Kısacası Güzel Kristina'nın aşkı bir bakıma İsveç tarihi için bir ters dönüş oldu. İsveç, Avrupa'nın büyük devletleri arasındayken giderek küçüldü, İskandinavya yarımadasına çekildi. Konuşa konuşa Ulus meydanına geldik. Nebahat sıkıldı sanıyordum, baktım Yeni Sinema'nın gelecek filmlerine bakıyor. Lili Marleen var. Lili Marleen'i görmüş, şarkısını bile ezberlemiştim. Öylesine anlattım ki haftaya geleceğine hemen söz verdi. Ancak ben bu kez bir koşul öne sürdüm:

-Filmi izlerken ağlamak yok! Önce sordu: “Ölüm mü var?” Ölüm yok ama ayrılık var. Düşün bir kere Kristina ayrılsaydı ne olacaktı? Nebahat:

-Bu kadar mı? diye sordu.

-Konuşurken bu kadar, diye söylenir ama film izlerken insan kendini kaptırınca çok etkilenir.

Gençlik Parkına yürüdük. Az sonra da trene gittik. Nebahat Öğretmenin geçmiş günlerdeki gibi kuşkulu olmadığının, çevresini korkulu gözlerle gözetlemediğinin ayırdına vardım. Kompartımanda da yanyana oturduk. Çok konuştuğumun ayırdındayım, onun konuşmasını beklediğimi söyledim. “Benim bir sıkıntım yok, neden böyle düşünüyorsun?” dedi. Yanımıza oturanlar olunca bunu bahane sayıp ikimiz de sustuk. Durakta inince onun öğrencileri çevresini sardı, ben de ayrılıp önce salona uğrayıp, elimdekileri bırakarak yemekhaneye gittim. Ekrem'le Hüsnü'den başka kimse yoktu. "Üç Ahpap Çavuşlar!" diyerek kendimize konuşacak konu bulduk. Yeni Yıldız bu kez tüm kapak boyunca Esther Williams'ı sudan çıkarken basmış, canlı gibi. Hüsnü masaya dikti, bir süre baktık.

Tonberg savaş yorumları yapıyordu. Mareşal Georgi Jukov, Almanya teslim olsa da Adolf Hitler yakalanıncaya dek savaş sürecek!

Babam Rusları hiç sevmez. Bugün film izlerken Demirbaş Şarl'ı anımsadım, Moskova'ya dek gitmişti. Gitti ama ters geri dönüp felaketini hazırladı. Napolyon Bonapart da öyle. Gerçi O, Moskova'ya 6 ay kadar sahip oldu ama sonunda kendisi tükendi. Adolf Hitler de böyle olursa bundan sonra Moskova'yı yüzlerce yıl kimse hedef seçemez.

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ