Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

41 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Herkesin Kendine Göre Bir İş Bulup Çalışması Ne İyi

 

4 Ağustos  1940 Pazar…. .

 

İki gün arka arkaya tam harmancı olarak çalıştım. Ayşe Yengem rahatsız olmuş. Bu iki günde yuvarlak kullanıldı. Çavdar harmanı. Bana göre kolay, saman söz konusu değil, o nedenle benim beceremediğim  savurma yapılmadı. Onun yerine sap çıkardık. Yuvarlakla  başaklar ezilerek taneler alınıyor, Saplar da oldukça diri kaldığından  dirgenlerle kolayca toplanıyor. Fatma Yengem, küçük Ablam, ben sırayla  öküzleri sürdük. Öküzler alışık olduğu için kendi hızlarında durmadan dönüyorlar. Sap harmanının bir kolay tarafı, savurma olmadığından erken bitiyor. Üzeyir bana sap yığını yapmasını öğretti. Onun yaptığı yığını bizim köyde kimse yapamıyormuş. Sormadan kendisi anlattı, o bunu  Dobruca’da öğrenmiş. Bu kez Dobruca’yı sordum. Dobruca’da babam da kalmış, orasını sık sık anlatırdı. Orada  hububat ürünlerinin bolluğunu duymuştum. Üzeyir öve öve bitiremedi. ”Dünyanın buğday ambarı!” dedi. Buğdaylar olunca tarladan kesip demet yapmıyorlarmış. Tarla harman gibi kullanılıyormuş. Döven  de pek kullanılmıyormuş, atlar koşturularak, ekinler  ezdiriliyormuş. ”İnanamıyorum!”dedim. Üzeyir güldü, ”Kendimi buraya alıştırdığım için bunları anlatıyorum ama ben de inanamıyorum, içimden de nasıl olur? diye sorasım geliyor!”. Sap yığınını fazlaca uğraşarak yapıyor ama  ne denli yağmur yağarsa yağsın içine su almıyormuş. Bir çok komşu  harman sırasında Üzeyir’den ricada bulunuyormuş. Dikkat ettim. Yığının ortasına sürekli  sap koyuyor. Orta yüksek oldukça  yığın  çadırlar gibi dışa eğilimli oluyor. Öyle yapılınca yağmur suyu girse bile  yığının içine değil dışına çıkıyor. Böylece  ıslanıp içten çürüme önleniyor. Köyde, “Üzeyir’ in yığınları gibi kuru kalmış!”söylemi konuşmalar arasında  sık sık geçiyor. Akşam erkenden kahveye  gittim. İyi ki gitmişim, Mustafa Ağabey, geçen iki akşam arka arkaya gelmiş. ”Bu gece de gelmeseydin, eve gelecektim!”dedi. Bu ilgisi geçen akşamki  Mandıracı’lara çatmam nedeniyleymiş. Kim anlattıysa anlatmış, o da benim onlara çıkışmamı çok yerinde bulmuş, doğrudan konuya girdi. ”Köylülerimiz iyi insanlardır, konukseverdirler, lokmalarını bölüşürler. Dışardan gelenler hep böyle der, bunları bastıra bastıra sözleşmişçesine  söylerler; o günkü şanslarına göre  de yer içer giderler. Bunlar, sözüm ona kentlerden gelen  uyanık, uygar insanlardır. Bu uyanık insanlar bu konuksever köylüleri kentlerde görünce ise bir selam vermek şöyle dursun, kendilerine verilen selamları almazlar. Bunlar, oldum olası böyledir ya bizim köylüler de adamın selam almadığını gördükleri, buna çok üzüldükleri halde, onun  tekrar köye geldiğinde gene ağzına bakarlar, saygı göstermekte yarış ederler. Ben yıllardır bunu gözlüyorum, tanık olduğum kimi olay üzerinde duruyorum. Zaman zaman olanak buldukça gereken uyarıları yapıyorum;yazık ki  çabalarım boşa gidiyor. Bu kez de kendi başarısızlığıma üzülüyorum!”Mustafa Ağabeyin sözlerine  karşı koyanlar oldu. Bu kez Mustafa Ağabey tanık olduğu, üstelik herkesin bildiği, çok tekrarlanan bir olayı anlattı. Köyümüz tütün ekim  alanı içindedir. Bu nedenle her yıl tütün ekilir. Ancak tütün ekimi kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar kaçak tütünü engellemek için yapılmıştır. Tütün tarlaları eksperler tarafından olası ürün için bir ölçü verilir. Böyleyken kimi kez, bu ölçekleri aşan ürün alınır, bunlar kaçak olarak daha yüksek değerde satılır ya da satılmaya çalışılır. Tekel yönetimi bu kaçak işini önlemek amacıyla gözetim yapar. Bu gözetmenler çoğunlukla geçici görevlilerdir. Belli zamanlarda  tekelin  verdiği sınırlı yetkiye dayanarak  gözetime çıkarlar. Kimi zaman da bu gözetimleri baskınlar şeklinde olur. İşte benim tanık olduğum birkaç baskın bu tür bir  gözetimdir. Sözde bizim köyde  olağan dışı artık  tütün çıkmıştır. Bu durum Tekel yönetimine yansımış onlarda kalabalık bir ekiple baskınlarını yapmışlardır. Aslında böyle bir fazla ürün yoktur, Tekel’e gizli bir duyuru da yapılmamıştır. Görevliler bunu böyle düşünüp baskınlarını yaparlar. Baskın çok ivedi olur. Beş altı atlı  hızla kahvenin önüne gelir, içerdekilerin elleri yukarıya kaldırılır, üstleri aranır, ceplerinde ne bulunursa çıkartılır. Affedersiniz çöpler bile süzgeçten geçirilir. İşte işin püf noktası buradadır. Gelenler, aslında Tekelin iki görevlisidir. Ancak onlar  kendi hesaplarına geldiği için yardımcı alırlar. Bizim köye bu yardımcılardan birisi, Hamitabatlı korucu Sait her baskında gelir. Bunu köyde herkes bilmektedir. Korucu Sait komşularımızı hırsızmış gibi iter kakar. Sonuçta ya bir sigara ya da tütün kırığı bulunur, ceza kesilir ya da hiçbir şey bulunmaz. Baskıncılar çekip giderler. Kahvede bulunan herkes bu  çirkin olayda suçlu olarak aşağılanır. Onlar gidince de arkalarından söylenmedik söz kalmaz. Bu sıra konuşulanları dinleyenler sonsuz bir öfke ile karşılaştığını sanırlar. Oysa bu kükreme birkaç gün bile sürmez. Örneğın, Hamitabat korucusu Sait onların Üsküpdere dedikleri dere boylarını  dolandıktan sonra  bizim köye uğrayıp bir süre kahvede dinlenir. İşte bu sıra kahvede olanlardan kimileri o tütün baskını olmamış, Sait o gece silahı elinde onları  düşmanmış gibi beklememiş onlar gidince de  arkalarından  en galiz küfürler edilmemiş gibi, kendilerinin  de tüm söylediklerini  unutup Korucu Sait etrafında toplanırlar, ona  hem güler yüz gösterirler hem de çay, kahve ısmarlamakta yarış ederler. !”Mustafa ağabey bunları anlatırken  birilerinin yüzüne bakıyorum. Bakışlarıyla Mustafa ağabeyi destekliyorlar, başlarını   “Doğru!”der gibi sallıyorlar. Mustafa ağabey, içi çok yanmış olara bir başka örnek verdi. Karpuz zamanı  herkes  Lüleburgaz!a arabasıyla karpuz götürür. Arabalar belli yerlerden pazara ya da gösterilen bir yerlere gider. Az bir duraklamada bir belediye görevli çıkıp ceza keser. Ceza kesenler belli kişilerdir. Bunları tüm karpuz götürenler bilir. Böyleyken bu adamlara, karpuz almaya geldiklerinde bolca parasız karpuz verilir. Unlardan tanıdıklarım vardır. Zaman zaman bu durumu dile dolayıp alay konusu bile yaparlar. Bunu  kaç kez konu yapıp uyardım:Onlar karpuz versen de vermesen de cezalarını keseceklerdir. Boş yere karpuzlarınızı ziyan etmeyin, dedim. Olay aynen devam ediyor. Bu nedenle komşularımızın bu tarafını bağıra çağıra eleştirmeye başladım. Bir de tahsildarlar konumuz vardır. Bu gene  düpedüz ihmaldir. Tahsildar vergisini  alır, aldığı verginin belgesi verir. Bu belge saklanmalıdır. Belgesini veren tahsildar, o belgenin bir  parçasını saklamak zorundadır. Ne var ki tahsildara o belgeyi ancak müfettişleri ya da mahkemeler çıkartabilir. Bu nedenle  vergisini veren eline aldığı belgeyi kendisi saklamak zorundadır. İşte bu  zorunluluğu umursamayanlar hemen hemen her yıl tahsildar oyunlarıyla karşılaşmaktadırlar. Tahsildar köye geldiğinde borçluları duyurur. Bu duyurudan sonra  insanları bir telaş alır:”Ben geçen yıl  vergimi vermiştim!” vaveylaları kopar. Belgesini saklayanlar götürüp gösterir, borçlu listesinden silinir. Belgesini gösteremeyenler sızlanır durur. ”Verdim merdim derler ama, bunu kanıtlayamazlar. Böylece ikinci kez vergi verirler. Bu ikinci vergiler, vergi geliri olmaz, tahsildarın cebine iner. Bunu kimse önleyemez. İkinci belgelerin sağlıklı olduğunu saptamamız da elimizde değildir. Bu büyük bir işbirliği ile sağlanacak tuzaklarla ancak saptanabilir. Bunu da bizim yapmamız hemen hemen olanaksızdır.

Bu duruma göre bizim tek yapabileceğimiz, verdiğimiz verginin belgesini düzgün bir şekilde koruk, istenince göstermektir. Bu konuda yaptığım tüm uyarılara karşın çoğunluk gene bildiğini yapmakta, parayı verdiğinde aldığı belgeyi bir kenara atıvermekte, tahsildar gelince de pıs pıs susmaktadır. Eğer  geçen yılki vergi bir daha istenmemişse bunu  şans sayıp teselli olmaktadır. Bunu yapmak için büyük kasalara, dolaplara gerek yok, küçük bir yumurta sepeti bile bir ömür boyu tahsildar makbuzlarını korumaya yeter!”Mustafa ağabeyi dinleyenler bir kez daha ona hak verdi. Ancak Mustafa ağabey, ”Beni haklı bulmanız önemli değil evinizde bir makbuz sepeti bulundurmanızdır!”diyerek konuyu değiştirdi. Yarın Lüleburgaz’a gidecekmiş. Gidip gitmeyeceğimi bana sordu. Ali ağabeyle  böyle bir şey konuşmadığımı, kendisi gider, bana da “Gel!”derse gidebileceğimi söyledim. Komşulara dönerek bakın, okul nasıl değiştiriyor, ”Gel!”denmezse, ”Ben de gideceğim, diye diretmiyor!”dedi. Ötekiler , ”Ya, evet, tabii!”diyerek onayladılar. Bu sıra Ali ağabeyim geldi, ”İsterse bizimle gelebilir, arabada  ona yerimiz  her zaman var!”dedi. Böylece Lüleburgaz’a gitmem gerçekleştiOysa ben haftaya gitmeyi düşlüyordum. Arkadaşlarla buluşma haftaya olacaktı. Ancak Kırklareli buluşması olmadığına göre Lüleburgaz da olmayabilirdi. Hiç değilse İstanbul trenleri için bilgi alırım, Halkevine uğrayıp akordiyonu sorarım, diye düşündüm. Mustafa ağabey kalkınca ben de eve döndüm. Lüleburgaz’a gideceğimi ablama söyleyince, ablam”Sana ayırdığımız paran hazır duruyor, istersen al!”dedi. Buna sevindim:”Hayır abla şimdi değil okula giderken alırım, şimdi alacak bir şeyim yok, hemen gezeceğim!”dedim. Ablam”Gene de  yanında bulunsun!”deyip on  lira verdi. Zaten bir on liram vardı. On liradan çok 200 lirayı alacağıma iyice inanmaya başladım. Bu akordiyon işi olacak, demekti. Küçük ablam, Saim’le Gülsüm’ü alıp evine gitmiş, odaya girip yattım. Hiç bir şey düşünmeden uyumak istedim. Karanlık odada  düş kurmak oldukça zor. Yıldızlı gökle karanlık oda arasındaki zıtlıkları düşünürken uyudum….

 

5  Ağustos  1940 Pazartesi….

 

Oldukça geç hazırlandık. Ali Ağabeyle gidecekler öyle kararlaştırmışlar. Lüleburgaz’da  uzun sürecek işleri yokmuş. Arabaya binip yola çıkarken  Edirne’ye ilk gidişimi anımsadım. Gene böyle bir sabahtı Ali Ağabeyim gene böyle atlara “Deh! demiş  kahvenin önüne inmişti. O zaman çok değişik bir  durumum varmış, çok tedirgindim. C’lerin tarafına  bakıp bakmamak gibi bir  ikircilliğim vardı. Oysa şimdi hiç öyle bir telaşım yok. Zaten Ali Ağabeyimde de öyle bir  tavır sezmiyorum. Oysa o zaman bu besbelli oluyordu. Bu kez atları öyle bıraktı kahveye girdi, elinde kasalarla geri döndü, atlara bir daha dehledi. Okul önünde Mustafa Ağabeyle, köyde İsmaillerin İsmail olarak anılan  İsmail  bizi bekliyormuş, onlar arabaya bindiler yola çıktık. İsmail aslında askermiş. Bir yolunu bulup  aylık izin almış. Çoktandır köydeymiş. Şimdi de  iznini uzatmak için Askerlik şubesine gidiyormuş.

İlgimi çekti, bunu nasıl yapacağını sordum. Bir aileden üç kardeş asker olursa birinin askerliği geriye bırakılabiliyormuş. Kendisinden bir küçük kardeşi Ali’den sonra onun küçüğü Ahmet’i de almışlar. Onlar da  bu üç kardeşten birinin  bırakılma olayını yeni duymuşlar. Onlar askerlik söyleşileri yaparken ben gene 1938 yılı 10 Kasımını anımsadım. Atatürk ölmüş. Bizim haberimiz yok. Hamitabat’tan geçerken ben, A’ yı düşünüyorum. Lüleburgaz’dan sonra Edirne’ye gitmeyi, okulu bulup bulamamayı düşünüyorum. Lüleburgaz’a varınca hiç beklemediğimiz bir durumla karşılaşıyoruz. Hiç beklemediğim bir durumda  Ali Ağabeyimden, Ali Eniştemden, Mustafa Ağabeyden ayrılıyorum. Oysa şimdi  hiç öyle bir kaygı yok. Tek kaygım, Halkevine uğrayıp akordiyon sormak, İstanbul tren saatlerini öğrenmek. Lüleburgaz’a girince  arabadan indim, kenar fırında çalışan arkadaşım Hasan’ı gördüm. Gerçek amacımsa  çarşı içinde arabada oturur olmamaktı. Hasan  unlu giysileri içinde çalışıyordu, fazla oyalamamak için  hemen ayrıldım. Oradan hükümet konağına dek yürüdüm. Az sonra Mustafa Ağabeyle karşılaştık. O da Milli Eğitim Memuru Salih Arı ‘nın okuluna yani bizim eski okulumuza gidiyormuş. Ben de takıldım. Mustafa Ağabey daireye girince ben hemen karşısındaki Halkevine uğradım. Birilerini görürsem akordiyon soracağım. Rastlantı, bugün öğleden sonra  orada müzik çalışması vamış, saat 14-oo ten sonra gel dediler. Sevinerek çıktım. Mustafa Ağabey de çıkınca bu kez Halkevi bahçesinde oturduk. Sonunda istasyona gitmek istediğini  öyledim. Mustafa  Ağabey, ”İstasyona gitmeye  gerek yok, faytoncular iyi bilir onlardan öğreniriz!”dedi. Gerçektenkalkınca ilk arabacıya sorduk. Arabacı tüm trenleri saydı döktü. Ben cuma günü tarifesi yazdım. Mustafa Ağabey hükümet konağındaki işi için gitti. Ben  bahçede bir süre daha oturdum. Tam kalkarken arkadaşım Hüseyin Orhan’ı gördüm. Anne-babası ile gidiyordu. Beni görünce yanıma geldi. Çok üzgün gördüm, annesi rahatsızmış, doktor için gelmişler. Üzüldüm. . Kalkıp Ağabeyimin uğrak yeri  Dağlı Hasan’ın  dükkanına gittim. Kendisi yok, dükkanda kardeşi  yalnız, azıcık oturdum. Ali Ağabeyim, gelip gitmiş. Kardeş, ağabeyinin  tehlikeli bir hastalık geçirdiğini, 4 aydır dükkana gelemediğini, şimdilerde biraz iyileştiğini ancak daha uzun süre  çalışamayacağını anlattı. Buna da üzüldüm. Gene kalkıp pazara doğru yürüdüm. Pazardan dönenlerde bizim köyün karpuzuna benzeyen karpuzlar görünce merak edip pazara  gittim. Gerçekten pazarda bir sergide bağıra çağıra Çeşmekolu karpuzu diye satışlar yapılıyor.

Pazarcılar bizim köylü değil. Yaklaşıp sordum. Karpuzları bizim köylülerden almışlar. İki kişiler. Yaşlı olan benim sorularımı yanıtladı. Köyden araba ile  getirenlerden alıppazarda satıyorlarmış. ”Ucuz alıp pahalı satıyorsunuz!”dedim. Adam, ”Evet, biraz öyle oluyor! ”dedi. Nedense ben sözü uzattım, ”Akılları olsa kendileri ucuza vereceklerine pazarda daha pahalı satarlar!”deyince Karpuzcü yüzüme baktı, ”Sen bayağı açıkgözsün!”dedi. Ben bir yanıt veremeden, ”Köyden arabayla karpuz getiren pazara yıkıp karpuz satacağını  mı sanıyorsun? ” deyip açıklama yaptı. Pazar yerinde sergi açmak için yıllık para ödeniyormuş. Bu para oldukça yüklü bir mebla imiş, Bir aylık  karpuz için göze alınamazmış. Bu nedenle pazarcılar, bu yerleri alınca tüm yıl boyunca kullanıyorlarmış. Biber patlıcandan, mısır patatese dek her türlü satışı gerçekleştirip  kara geçiyorlarmış. Köylülerin bu olanağı olmadığından pazar yeri almayı karlı bulmuyorlarmış. !”Bunları söyledikten sonra pazarcı gülerek, ”Sahi sormadım, sen galiba Çeşmekolu’lusun, okulda okuyorsun, büyük bir ihtimalle avukat olacaksın!”dedikten sonra “Öyle mi? ” diye sordu. ”Evet!”dedim. Bu ara müşteriler doluştu. Adam arkamdan “Güle güle paşam, bereket getirdin, gene gel, sohbetini çok sevdim!”diye bağırdı. Oradan ayrılıp  çarşıya  girince Mustafa Ağabeyle karşılaştık, birlikte köfteciye girerek  öğle yemeklerimizi yedik. Çıkınca bu kez çarşı içindeki çayevine oturdukLüleburgaz’a gelip dolaşanların önünden geçmek zorunda kaldığı bir yer. Mustafa Ağabey buraya Lüleburgaz Çarşısı Gözetleme Evi diyor. Gerçekten öyle. Arkamı dönüp öbür tarafa bakarken matematik öğretmenim Ahmer Gürsel Öğretmenle eşini gördüm. Arka yandan hükümet binası tarafına  geçtiler. Sanırım pazardan evlerine dönüyorlar. Önümden geçselerdi, öğretmenim beni kesinlikle tanıyacaktı. Bu kez telaşlandım, Halkevine gitme saati gelmek üzere. Saat tam ikide(14’oo) halkevi kapısında oldum. Geç bile kalmışım, salon açılmış, içerde gürültüden durulmuyor. İçimden “Bu nasıl müzik çalışması diyerek  salona gittim. Çalışmalar başlamamış. Ancak çalgıları eline alan  kendince seslendiriyormuş. Akordiyonu gördüm, küçük bir çocuk sar zurt öttürüyor. Daha doğrusu örttüremiyor bile. Yanına gittiğimde, beni onlardan biri sanarak akordiyonu çıkarıp bana uzattı. Önce şaşırdım, sonra bozuntuya vermedim ama ben çalmayacağımı ama esas çalanı aradığımı söyledim. Yan taraftaki çocuk bana “Sen akordiyoncu asker ağabeyi mi aradın? ” diye sordu. ”Evet!”deyip. aradığımı bulmuşça rahatladım. Az sonra aske ağabey dedikleri geldi, çocuklar benim onu beklediğimi muştuladılar. Asker nazik bir insan. Konuşmasından Türk olmadığını anladım ama, asker olduğuna göre  kim olabilirdi? Önce o sordu, ben söyledim. Daha sonra  tekrar tekrar sorduklarıma o yanıt verdi. Çok iyi bir insanmış beni her konuda aydınlattı. Özellikle  akordiyon çalışacaksan tango öğreneceksin diye uyardı. Komparsita, la Polama v. b dediği tangoları çaldı”Önce “İstanbul’da  şimdilerde akordeon bulamazsın!”dedi. Sonra da bulsan bulsan Galata-Yüksek Kaldırım’da , Beyazıt’ta Askeri Tıp Fakültesi karşısında bulabilirsin!”diyerek beni umutlandırdı. Akordiyon isteğimin neredn kaynklandığını sordu. Akordiyon öğrenmenin zorlukları anlattı. Armonika çaldığımı söyleyince”Tamam  öyleyse senin  belli bir alışkanlığın olmuştur. Nota da biliyorsan, sorun tok !”dedi. Çaldığım parçaları sordu. Türk Marşını çaldığımı söyleyince gülerek, Bir bölümünü  çaldı. Güldü, radro bunu herkese öğretti!”dedi. İstanbulluymuş, Arnavutköy’de oturuyormuş, Amerikan kolejini bitirmiş. Birliği Lüleburgaz’a geldiği için buradaymış. Haftada  üç yarım gün  öğleden sonraları burada oluyormuş. Subay toplantılarında, balolarda çalıyormuşBurada olduğum günler gelirsen  yardımcı olmaya çalışırım!”dedi. Adını verdi Kurken Karayan. Esas çalgısı kemanmış. Amerikan kolejini bitirirken keman konçertosu çalmış. Ancak şimdilerde keman işleri oldukça tavsamış. Akodiyonu zevk çalgısı olarak kullanıyormuş. Kurken Karayan’ı  şaşkınlık içinde dinledim. Şaşırdım, sevindim, ilerde buluşma dileğinde bulunarak ayrıldım. Kurken, bana hem umut verdi hem de umutsuzluk. Ben ne yapsam onun yaptığını  yapamam. Keman çalıyor, piyano çalıyor, akordiyonu zevk için kullanıyor. Nota konusunda ise dünyayı biliyor. Tango’ da ne ki? Daha neler söyledi!Koşar adımlarla arabanın bulunduğu yere gittim. Daha gelmemişler, çarşıda Ali Ağabeyimle karşılaştım. Çocuklarabu kez şeker aldım. Evde en çok lokum  makbule geçiyormuş;iki kutu lokum aldım. Öteki yoldaşlarımız gelince yola çıktık. En önemli haber İsmail İsmail’in askerlik işi oldu. Bir ay içinde belli olacakmış. Küçük kardeşi Ahmet’in alınmaması gerekiyormuş. Onunalınmasında bir oyun olabilirmiş. Bu araştırılacakmış. İsmail, şube başkanına burada nasıl bir oyun olur ki? diye sormuş. Albay önce bir güzel azarlamış. Sonra da yanına oturtup anlatmış. Üç kardeşten biri  geçici af fa uğratılıyor ama insanlarımız buna razı olmuyor, iki kardeşin affı peşine koşuyorlar. Bunun için başlıca hilelerden biri sizin yaptığınızdan  kuşkulandığımız  küçük kardeşin konuya değinilmeden askere gönderilmesidir!”demiş. İki kardeş gidince normal olarak 3. evde kalmalıymış. Ancak  değişik nedenlerle 3. kardeş ötekilerin yerini dolduracak  ölçüde olmadığında, yanı  özürlüce, tembel v. b. olduğunda susarak 3. kardeş askere gönderdikten sonra  ötekilerden birine eve döndürme numarası başlıyormuş. Bu nedenle ordu  tatsız bir takım uğraşlardan sonra   dikkatli incelemeleri ortaya getirmiş. Böylece İsmail’in kardeşi Ahmet’in  askerliğini sağlam olarak sürdürüleceği saptanırsa İsmail izin alabilecekmiş. Bu da en az bir ay sürebilirmiş. Şube başkanı bir umut vermiş”Kardeşinin raporu gecikebilirse, iznini bir süre uzatabilirim!”demiş. İsmail izinden çok albayın yanına oturtup kendisiyle konuşmasından çok mutlu olmuş. ”Adamı yakınımda görünce gül  görmüş gibi kokladım. O konuştu, bense onun da benim gibi insan olduğunu yakından gördüm. Değil mi ya, askeri birlikte bir albayın yakınına girmek kaç askere nasip olur!”Onlar bunları yol boyunca konuştular, eve  döndüğümüzde de sanırım  lafları daha bitmemişti. . Ben, “Bugün Lüleburgaz’a gittiğime  iyi ettim!” diye düşünerek sevindim. . Hele Kurken Karayan’ı tanımak,  beni çok çok çooook, . mutlu etti. Sahiplendiğim lokum paketlerini alıp eve girdim. Yukarı yoldan döndüğümüz için ağabeyim sigara paketleriyle gazoz kasalarını kahveye bırakamamıştı:Ağabeyim çağırdı, birlikte onları götürdük. Dönüşte  lokumları tüm aile bireylerine göre ayırdım:Orada bulunanlara paylarını hemen verdim. Olmayanların paylarınıayırdım. Ali ağabeyim”Üzeyire biraz büyükçe pay ayır!”dedi. Oysa ben  onu unutmuştum. ”Üzeyir ister mi ki? ” diye sordum. Meğer Üzeyir böyle şeylerden çok hoşnut olurmuş. Gerekeni yaptım. Ali ağabeyim gene uyardı:Üzeyir’e payını kendin ver;o buna daha çok sevinecektir!”dedi. Üzeyir akşam eve geç geldi. Ben zaten kahveye geç gidecektim. Üzeyir beni görünce gülümseyerek, ”İşlerin yoğunluğu nedeniyle oturup konuşamıyoruz, sende yeni haberler olduğunu sanıyorum. Dünya ahvali üstüne öğretmenleriniz gerçek bilgiler vermiştir. Onlar okumuş insanlardır, bilgilerin süzülmüşünü  seçerler!”dedi. Gideceğim günü sordu. Söyleyince de “İyi, daha çok günümüz var, işler de azalıyor, inşallah konuşacağız!”dedi. Ben, paketi verince de “Ne o, konuşmasaydım bunu vermeyecek miydin yoksa? ” diyerek güldü. Hemen açtı, ”Aaa, buna memnun oldum, lokumu çok severim!”deyip hemen  bir tane  ağzına attı. Erken kalkacakmış, ”Hemen uyumam gerekiyor!”diyerek ayrıldı. Üzeyir’in bilmek istediği sanırım Bulgaristan’la ilgiliydi. Yıllar önce Bulgaristan’dan kaçarak gelmiş ama, orayla bağlantısını kesmediği hep söylenirdi. O ise sorulunca bu konuda tek söz etmezmiş Yıllardır onun hakkında türlü söylentiler yayılmıştı. Bir ya da iki Bulgar öldürmüş. Eşini öldürmüş, Askerliğini yaparken Bulgar subayı öldürmüş, Askerden kaçıp dağa çıkmış, köprüleri uçurmuş, türünden bir çok  yakıştırmalar yapılmıştı. Bunlar ona sorulduğunda gülerek ”Bunları hepsini bir insan yapamaz, ben de insanım, içlerinden ancak birini yapmışımdır, onu seçin, benden onu sorun. O zaman bir yanıt verebilirim!”deyip  karşısındakileri susturuyormuş. Pazartesi akşamları kahvenin  müşterisi özellikle çoğalır. Lüleburgaz pazarı için gidenler kendileri okur yazar olmasa bile bir bazan da iki gazete alıp getirirler. Ali Ağabeyim bugün bir  Ulus bir de Köroğlu almıştı, köye dönerken arabada  şöyle bir bakmıştım. Getirileceğini  varsaydığım öteki gazeteleri de düşünerek kahveye uğradım. Ocak yakınındaki pencere içi gazete doluCumhuriyet, Ulus, Akşam, Köroğlu, Karagöz, Vakit, Yeşilyurt v. b. Hilmi gelmiş. Benim olmadığım zamanlarda okuyucular değişmekle birlikte babamın  güvenilir okuyucusu Hilmi’dir. Bu akşam da Hilmi okumaya başlamış. Ben gidince kesmek istedi ama ben, ”Gündüz okudum, aynı  yazıları bir daha  okumak istemiyorum!”dedim. Hilmi okumasını sürdürdü. Bizim köylüler genellikle Karagöz, Köroğlu gazetelerini seviyorlar. Onlar da biraz Almanya tarafının haberlerini abartıyorlar. Her sayıda Hitler’in sözleri  veriliyor. Bizim köylüler Hitler adını İtler olarak söylüyorlar. İtler konuştu, itler sustu, itler yendi gibi. Resimlere bakarak ad takmaları da ilginç. Stalin, kocabıyık, PalabıyıkMusolini Kelkafa. , dazlakKimi devlet adamlarını adlarını köyde birilerine takıp yıllarca öyle anıyorlar. Molla Hüseyin bunlardan biri. Soyadı  Çavdar. Hüseyin Çavdar. Yunanistan başbakanı Çaldaris adını ona yakıştırmışlar. Ancak Çaldaris’i Çavdaris’e çevirmişler. Çaldaris  gitmiş ama, Hüseyin Çavdaris bizim köyde  onu anımsatmayı sürdürüyor. Amerika Cumhurbaşkanı Oturan Adam. Onun resimleri hep oturarak çıktığından ona öyle bir ad takmışlar. Çatalca’da askerlik yapanların bir bölümü oralarda çok görüp söylemeye alıştıkları koruganlardan esinlenerek Başkan Ruzvelt için  Oturgan diyenler de çıkıyor. Ancak bu ad yaygınlaşamamış durumda. Sanırım çoğunluk koruganı bilmediğinden, oturgan sözüne pek ısınamıyorlar. Onlar kendi aralarında konuşurken bir daha gözlerimle süzdüm, Besbelli oluyor, köyde iki boy erkek kalmış, bir yaşlılar bir de benim yaşımdaki gençler. Benim yaşımdakilerin bir bölümü de örneğin Hilmi  çağırılmış, hatta şubeye dek gitmişten “İkinci emri bekle!”deyip durdurmuşlarHanife halamın yüreği hop kalkıp hop oturuyor. Salim Eniştem gideli beri izinli gelememiş. Oysa Edirne-Havza dolaylarında bir yerdeymiş. Bunları düşünürken Üzeyir geldi aklıma o nasıl kalmış? O da Ağabeylerim yaşdaşı, ya büyük Mahmut Ağabeyim kur’ası, ya da küçük Bektaş Ağabeyimin. Herhalde Abbas Amcam ya da Karaahmet Ahmet gibi özürlü değildir. Bunu sormak istedim;ama kimden soracağım? Önce babamdan sormaya başlayacağım. Kendisine sıra gelene dek sanırım sağlıklı bir bilgi alırım. Kimbilir, belki  onun askerliği üstüne de bir takım varsayımlar yakıştırmışlardır. Kırklareli’de Hasan Amcama sormuştum. Amcam gülerek”Ne diyorsun yeğenim ben zaten askerlik yapıyorum:Toplumun bekçisiyim, gece gündüz hasta geliyor. Hastanenin adı zaten Millet Hastanesi. Nezle olan da geliyor son nefesini verende. Onlara “Dur!”diyecek halimiz yok. Bunu, “Mısır’daki Sağır Sultan da biliyor, Mareşal  Fevzi Çakmak ya da  Cumhurbaşkanı  İsmet İnönü de!”demişti. Bu kez de Eğitmen Mustafa Ağabeye aklım takıldı:Onu neden almamışlar. Okulun kapanacağını düşüneceklerini sanmıyorum. Çünkü sayısız öğretmen alınıyor, bizim köyü koruyacak değiller herhalde!”Bunları düşünür-ken oldukça sessiz kaldım. Lüleburgaz’a gittiği bildiklerinden  durgunluğumu, yorgunluğuma yordular. Oysa ben yorulacak ölçüde içimden  değişik  konular geçiriyordum. Bir bakımaiyi oldu. Son olarak Hilmi, Akşam gazetesinden  Necmettin Sadak’ın yazısını okudu. Yazar, Almanya’nın bu denli hızlı çıkışlarının  bir süre sonra kesilebileceğini, Almanya’nın 1. Dünya savaşında da böyle yaptığını anlatıyor, bir de karşılaştırma yapıyordu. 1. Dünya Savaşında söz askerlerindi, buna karşın  hızlı çıkış yaparak aldandılar. Bu kezse savaşları politikacılar çıkarıp yönlendiriyorlar, ya da askerlerin işlerine çokça karışıyorlar. Böyle olunca bunların aldanma olasılığı daha çok !” diyor. Buna bizim kahve politikacılarının kimileri karşı durdu, bir ağızdan:”Yo, bu defa Almanya atlamayacak er geç İngilizlerin borusunu susturulacaklar!”deyip gülüştüler. ”İnşallah!” diyenler oldu. Babam karışmadan edemedi, iki taraftan birinde görünmemek  için gülerek, ”Gavur değil mi, hepsi bizim düşmanımız:Al birini vur ötekine!”dedi. Babam yaşlı olduğundan, biraz da kahve sahibi bulunması nedeniyle genellikle konuşmalara karışmaz. Ancak çok genel konularda kimi kez düşüncesini söyler. İşte bu zaman oradakiler  belirli bir saygıyla babamın sözlerine katılırlar. Bu kez de öyle oldu, tüm dinleyenler, söz birliği etmişçesine “Çok yaşa!” diyerek, benzer sözleri tekrarladılar. ”Ayıdan post mu olur, gavurdan dost mu olur? ”dediler. Sözü düzeltenler de oldu:”Ayıdan post olmaz, gavurdan dost olmaz!” Bir süre karşılıklı gülmelerden sonra karşı duvardaki saate bakarak toparlanmaya başladılar. Çok geç aklıma geldi, gene de sordum, ”Pazarda bizim köy adı söylenerek karpuz satılıyordu. Sahiden o karpuzlar bizim köyün karpuzu mu? diye sordum. Bizim köydenmiş, Karaahmet Ahmet’le Poyraz Mehmet sifta etmiş. Karakütüklü İsmail’le  Kara Veli de  bugün yarın götürmek üzereymiş. Herkesle birlikte Ali Ağabeyimle ben de eve döndüm. Bu gece gene yıldız saymak yok. Zaten daha kahvede esnemek gelmişti. Yatar yatmaz uyuyacağımı umarak gözlerimi kapadım……

 

6 Ağustos  1940   Salı

 

Küçük ablam geldi. Saim buraya gelince daha neşeli oluyormuş. Ablam bana takılıyor:”Bu, sana alıştı galiba, gelene gidene dikkatli bakıp yüzünü ekşitiyor. Hep birini arar gibi bakınıyor!”dedi. Sevindim, alıp kaldırdım. Saim de benim kadar sevindi. Büyük ablam bize iş verdi;Aşağıdaki adaya gidip sebzeleri sulayacağız. Ben kahveden babamın su tenekelerini aldım. Saim, Gülsüm, ablam dördümüz teneke tıngırtıları çıkara çıkara dereye gittik. Dere suyu çok yakın ama  on metre kadar bir dik yokuş var. Yokuşa  çukurlar kazarak merdivenimsi basamaklar yapmışlar. Yapmaz olsaydılar, diyesim geldi;öyle ölçüsüz kazmışlar ki adımlamak işi büsbütün zorlaştırıyor. Bir iki tenekeden sonra küçük bir çepinle basamakları düzeltmeye başladım. Komşu tarla sahibi, Şişman Hüseyin  sanıyla anılır. Tarlasının yarısına mısır ekmiş. Mısırlar boyunu aşıyor. Önce göremedik. O bizi görmüş geldi. Merdivenleri o da sevememiş, ”Hep düzeltmek istiyordum!”dedi. Gidip  kazma-kürek getirdi. Konuşa konuşa yeniden  düzgün bir çıkış yeri yaptık. Komşu Hüseyin Şişman Adapazarı’nda askermiş. Onların birliğinde sıra ile haftalık izinler veriliyormuş. Yolu uzak olanlar, izinlerini biriktirip istedikleri zaman kullanabiliyorlarmış. O da üç hafta sabretmiş. On beş gündür buradaymış, haftaya izini bitiyormuş. Yeni merdivenlerden hızlı hızlı tenekelerle su taşıdım. Ablam, kimi aralardaki otları yoldu, yıkılan fasulye sırıklarını onardı. Kestana kabaklarını karpuzlarda yaptığımız gibi düzgün oturttuk. Erkenden eve döndük. Tenekeleri kahveye bırakırken babam:”Gel bak kimler var, istersen onlarla konuş!”dedi. Kahveye girdim, önce şaşırdım:Eskiden çok gelen Küçük Ali, bu kez oğlu Mehmet’le gelmiş. Küçük Ali’yi üç yıldır görmemiştim. Sakal bırakmış. Oğlunu köydeyken tanımamıştım. Edirne’de liseyi görmeye gittiğimizde ayaküstü görmüştüm. O gün maç varmış, maçtan dönüşlerinda azıcık bakışmıştık. Ancak Mehmet’i, bana babası çok iyi tanıtmıştı. Dört yıl önce onunla bir  evde kalacak, Kırklareli Ortaokulunda okuyacaktık. Kayıt yaptırmak üzereyken onlar vazgeçtiler, ben de böylece yalnız kalıp okumaktan yoksun kalmıştım. Gene de Mehmet’i  iyi  bir tanıdık olarak düşünüyorum!”dedim. Mehmet lise öğrencisi. Önce biraz küçümseyerek bakar gibi tavırlar aldı. Ancak konuştukça yüzünün şeklideğişti, bana sorular sormaya başladı. Özellikle Edirne üstüne konuşmalarda söylediklerim ilgisini çekmiş olacak”Edirne’de kaç yıl kaldın? ”dedi. ”Topu topu üç ay!”deyince iyice şaşırdı. Belli etmemek için, ”Sonra nereye gittin? ”dedi. Sonrasını da ben anlattım. Dışarıya asma altına çıktık. O da bir şeyler anlattı. Müzik çalışmalarımı dikkatle dinledi. Lise takımında futbol oynuyormuş. Mehmet tanışmamıza sevindiğini söyledi. Matematik çalışmalarımı anlatınca büsbütün şaşırdı. Onun da matematiği iyiymiş ama, bu iyiliği sürdürmek için çok zorlanıyormuş. Babası gitmek üzere kalkınca Mehmet, bir süre daha kalmak istediğini söyledi. Bu kez babası, ”Biz geldik, sıra onlarda, ben babasını çağırdım, sen de arkadaşını çağır, çok uzak değil, evlerinin işleri de görülüyor, bir gün çıkıp gelsinler!”deyip yürüdü. Mehmet’i üzülerek uğurladım. Eğer onlara gidersek, adresini alıp mektup yazacağım. Belki sorularıma karşılık verir, arkadaşlığımız da sürer. Onlar gidince  soranlar oldu. Babam  bir kez daha bizim ortaokul  öykümüzü anlattı. Ancak  kesinlikle kınamadı. ”Herkes, rahat gelen tarafına yatmakta serbesttir. Ona, öbür tarafına dön, demeye ne hakkımız olabilir? ”gibilerde konuşarak, olayı kapattığını duyurdu. Böyleyken ben gene geçmişe döndüm:O yıl okula gidememiş olmam benim yaşamımda bir umut kırgınlığına neden oldu. Olay salt bir okula gidememeden öte okul şansımı  tümden  kaybetmenin acısını çektim. O kırgınlığın sürdüğü iki yılda, kaybettiklerim bugünkü bu günkü okuma  isteğimin en az dört katı  fazla olacaktı. Güzel bir ata binmiş atlıyı düşüyorum, kendine güvenle atını sürerken at  birden ürkünce üstündeki kendini yerde buluyor. Kolu, ayağı kırılmamış olsa bile attan düşenin kendine karşı olan güveni de yerde yuvarlanmıştı. Silkinip kalksa bile o düşüğü  olayı unutması  söz konusu değildir. Hele attan güşen, kendisini görenlerin olduğunu düşünürse, hele bunlar içinde sevdiğini var sayıyorsa iş değişir. Gene ata biner, belki bir süre sonra gene at koşturacaktır ama, o eski neşesi yerine zor gelecek-tir. Bu olayda, Küçük Ali ya da oğlu kesinlikle suçlu değil ama benim okuma umudum da o olayla  birden yok oldu. Bu yok oluşun çağrıştırdığı yan öğeler içinde  onlar vardır, hep de olacaktır. Çünkü okuma umutsuzluğu salt okulu değil bir de  A ile bağlantımı koparmıştır. Düşen atlı gibi iki yıl sonra gene ata binmeye başladım ama dönüşü olmadığı gibi unutulması olanaksız bir başka mutluluk  öğesi, eksilmeden  derin acısıyla sürmektedir. Durup duruken kendimi üzdüm. Üzülmemek elimde olsa gerek. Ama nedense ben o gerek olan şeyi yerinde kullanamıyorum. Eve gittim, Saim Paşa benim odaya serilmiş uyuyor. Kendi evinde uyumayan Saim buraya gelince uykucu kesiliyor. Sayvanın koyu gölge tarafına yastık dayayıp duvara yaslandım. Fikret Madaralı Öğretmenin verdiği aile tanıtma ödevini hazırladım. Babam (1280), Ali Ağabeyi (1315)Mahmut Ağabeyim. (1322)Havva Ablam(1323)Bektaş Ağabeyi. )1325)Şerife Ablam (1328)Halil İbrahim(1338) Ali Ağabeyimin kızı Gülsüm(1342), Ayşe Yengem (1324), Fatma Yengem/1329)Mahmut Ağabeyimin oğlu Yahya (!937), Bektaş Ağabeyimin oğlu Ali(1938)Şerife Ablamın oğlu Saim(1939)…Bu kadarını yeterli gördüm. Başka bilgi isterse  bildiklerimi eklerim. . Gene kalkıp kahveye indim. Tenekeleri alıp Abbas Amcamın kuyusundan su taşımaya başladım. Amcam gördü geldi. Güldü, ”Sana mı kaldı yeğenim? “dedi. Eline aldığı bir dirgenle tam karşıdaki çitlerden bir gedik açtı. ”Neden o uzun yolardan gideceksin. Orası sizin burası bizim, başka bir yabancı girmez. Biz hayvanlar çıkmasın diye kapatıyoruz. Şimdilerde zaten hayvanlar kırdan gelmiyor. Sen gidince ben gene kapatırım!”dedi. Tenekenin birini de alarak çite kadar getirdi. Çitin bizim tarafında pamuk ekili. Kozalak kozalak kabarmış ama daha olgun değil. Oysa Sarımsaklı çiftliğinde bembeyaz açılmışlardı. Babama söyledim. Babam” Onların tohumu iyidir. Bizim tohumlar yıllardır değişmedi, . Biz pamuğu önemsemiyoruz. Bunu  da ben  ektiriyorum. Başka bir şey ekilince onun  müşterisi çok oluyor. Kargalardan kedilere dek bahçe  muzır canlılarla doluyor. Pamuk için şimdiye dek  esaslı bir  asalak çıkmadı!”dedi. Bir yıl ay çiçeği ekmişler. Ay çiçeklerine bizim güvercinler bile dadanmış. Babam, ”On yıldır güvercinlerin buraya indiğini görmemiştim. Ay çiçeklerine kargalar gibi dadandılar. Onları öyle görünce yuvalarını bozup kovmayı bile düşündüm. Sonra gene kıyamadım. Pamuklara   tomurcuk aşamasında onun kendi kurtçuğu oluyor. Ondan başka  bir ziyancısı  yok, ya da ben bilmiyorum!”dedi. Daha sonra da “Zaten buraya Şerife Ablanı getireceğiz. Evden artan yerlere o ne isterse ekecek!”diyerek verilmiş kararını bir daha tekrarladı. Bu arada  babamdan yeni bir  gözlem bilgisi aldım. Güvercinler üstüne gözlemler: Güvercinler tek tek kargalardan da saksağanlardan da korkarmış. Güvercinlerin bulduğu bir yiyeceği saksağan ya da karga   hoplaya zıplaya yanına gider güvercinin önünden hatta ağzından alırmış. Ancak  güvercin sayısı çoğalınca karga ya da saksağan ivedi olarak oradan hemen kaçarmış. Babam, güvercinlerin  o iki kuşa saldırdığını hiç  görmedim, ancak  bir iki güvercinin başına toplanan karga ya da saksağanların, çok sayıda güvercin gelince kaçtıkları çok gördüm. Bunun birkaç denemesini de yaptım. Güvercinlerin  pır pır uçarak gelişinde ötekiler uçup gidiyor. Bahçeye ay çiçeği ektiğimizde bunu defalarca  gözledim. Güvercinler ay çiçeklerine  konmaya başlayınca kargalar gibi saksağanlar da cızlamı çekti. Bunu, yalnız ben değil, kulakları çınlasın, Hilmi’nin babası, Salim Enişten de gözlemiş. Bir gün bana, gülerek  anlattı. Salim’in görüşüne  ben de katıldım:Kargalar ya da saksağanlar, güvercinlerin kalabalık gezmelerinden, bir de ses çıkararak uçmalarının verdiği baskın havasından korkuyor, olmalılar. Bunu gelen giden tarımcılara, hatta tavuk toplayan tavukçu Hasan’a bile sorduk. Doğru dürüst yanıt veren olmadı. Hele bir tarımcı, verdiği yanıtla tüm kahvedekileri, kendine güldürdü. Ona göre  kargalarla güvercinler aynı katagori kuşuymuş. ”İstanbul’da  kargalarla güvercinlerin kardeş kardeş yaşıyor, . kavga etseler orada da kavga ederler!”dedi, kestirdi attı. . Onu dinleyenler, gidince arkasından  veryansın ettiler, üstüne üslük bir de ad taktılar. Katagori!”…Babam sözlerini bitirince. ben, kısa yoldan  kuyuya dört beş kez gittim, geldim Asmanın altında otururken ortalıkta  güvercin olmadığını söyledim. . Meğer güvercinler yazları sabah çıkıp akşam dönüyormuş. Yumurta zamanlarında ise belli sayıda  güvercin kalırmış ama onlar da dışarıya hiç çıkmazmış. Babam “Onların da gugurtularından burada oldukları anlaşılıyor;. yoksa kendileri görünmüyorlar!”dedi. Gün batımına doğru . grup grup yuvalarına dönüyorlarmış. Gerçekten biz onları konuşurken birer ikişer çatıya konmaya başladılar. Çevreyi  gözetleyerek, atlaya zıplaya deliklerinden  tüneklerine girdiler. Delikte bir birini beklemeleri de ilginç. Başlarını tek gözüyle görüyormuş gibi iki yana çeviriyorlar. Onların bu bakış  biçimlerini izlerken önce bir gözlerinin görmediği kanısına vardım. Ancak babam: “Yüz dolayındaki güvercinin tümü  bir gözünü kaybetmiş olamaz. Bu olsa olsa onların bir özelliğidir!”demesi üzerine, başka nedenler düşünmeye başladım. Belki de gözlerinin görme derecesini öyle  kontrol ediyorlar. Son parti gelince gugurtular

Kesildi Güvercinlerin çoğu beyazdı, giderek renkliler artmış. Hele o başları tepeli, ayakları tüylü dönerek uçan güvercinler için, “Çoğalmışlar !”Babam, ”Onlar  güçlü, aynı zamanda edepsizler, ötekileri dövüyorlar. Böylece ‘Horozluk’ onlarda kalıyor. Belki de birkaç yıl sonra hepsi öyle olacak!”Bu değişme olayını  babam, bir başka örnekle açıkladı. Geçmişte koyunlarda böyle bir olay yaşanmış. Zaman zaman  sürüye koç seçilip, yıllarca onun koçluğu sürdürülüyormuş. Bir yıl yeni koç seçilirken Bektaş ağabeyim bir koç adayı, Mahmut Ağabeyim de bir başkasını beğenmiş. Bu kez babam ikisini de hoş tutmak için iki adayı da  koç olarak seçmiş. Ancak koç adaylarından biri alaca imiş. Yani yüzünden başlayarak bedeninin büyük bir bölümü kara, öteki bölümü beyazmış. Bu durdum doğacak kuzularda da süreceğini bile bile babam göz yummuş. Ağabeylerim  seçtikleri koçların kalmasından mutlu olmuşlar ama zaman geçtikçe alaca olan daha güçlenmiş;üstelik çok da dövüşçü çıkmış. Çobanların yaptırdığı koç dövüşlerinde tüm sürülerin koçlarını dövüyormuş. Bu özelliğinden dolayı alaca koç yıllarca sürüde kalabilmiş. Ancak sürünün büyük bir bölümü alaca koyun olmuş. Alaca koyunun eti, sütü ötekilerden  farksız olmasına karşın yünlerini  renklerine göre ayırmak güç olduğundan sızlanmalar başlamış. Aynı zamanda kuzu satma zamanlarında alaca kuzuları salt kasaplar aldığından ucuza gidiyormuş. Bu durum, evde herkesçe gözlenip değerlendirilmiş yeni koç seçiminde alaca koç seçmeme, ilke olarak  ailece benimsenmiş. Babam, ”Koyunlarda böyle  zorlukla karşılaştık ama güvercinler için bir sorun yok. Onlar kendileri çoğalıp kendileri yiyeceğini buldukça yaşayacaklar. Bir gün kahve binası yıkılırsa ne olacak? diye düşünmüyorum O gün de onlar kendileri bir çare bulurlar!”Babam güvercinleri seviyor, onları kahvenin bir süsü, zararsız bir parçası olarak görüyor. Bahçedeki çiçekler  gibi babamı kahveye  ısındırıyorlar. Kimi zaman soranlar oluyor, ”Neden bakıyorsun bu güvercinlere? Babamın yanıtı hiç değişmiyor. ”Ne ekmek istiyorlar ne de su? Onlardan daha zararsız arkadaş bulamadım. O nedenle onlara  sadece gözlerimle bakıyorum, seslerini kulaklarımla duyuyorum. Onlar kahvenin tavanında ben de tabanındayım;ilişkimiz  o denli yalın, o denli de temizdir. Sayısını tam bilmiyorum ama yüz dolayında olduğunu sanıyorum. Çevreye bir bakılsın en ufak bir güvercin pisliği göremezsiniz. Şuraya iki tavuk getirseniz yapacağı zararlar bir yana pislik kokusundan geçilmez. Güvercinlerin bu tarafı bile sevilmelerini hak ettiriyor!”Biz konuşurken Muhtar Amca geldi. Muhtar Amca diyorum ama   akrabalıktan değil, köyde tüm çocuklar öyle dediği için ben de öyle dedim. Şimdilerde de o alışkanlık sürüyor. Ayrıca Muhtar Amca da bana yakın akraba gibi davranıyor. Bu biraz da Ali Ağabeyimle iyi anlaştıklarında da ileri gelmiş olabilir. Muhtarlığı babamdan devraldığı için başlangıçta biraz tattızlık çıkmış ama o gerginlik aşılmış. Muhtar Amca çok uzun dönem askerlik yapmış. Aynı zamanda çavuş olduğu gibi İstiklal Madalyası var. Bu nedenle  biz ona Çavuş Amca da diyoruz. Kendisi çocukluğunda okuma olanağı bulamadığı için öğrenim görmemiş. Bu nedenle okuyanlara özel olarak yakınlık duyuyor. Köy okulunun yapımında, köye öğretmen  atanmasındaki büyük çabaları herkesçe bilinmektedir. Benim okumuş olmama ise açık açık sevindiğini her  tavrıyla belirtmektedir. Bir süre konuştuk. Daha sonra onlar babamla eskiden beri süregelen köy  olaylarına daldılar. Ben bahçeye çıktım. Eskiden olduğu gibi C’ lerin tarafına bakarken C’in, Hilmi’nin eşi Şehriban’la Hilmi’lere gittiğini gördüm. Birden telaşlandım. Beni çağırabilirler. Hilmi daha önce  böyle bir  uyarıda bulunmuştu. Çağırırlarsa de konuşacağım. Ben, eski ben değilim. Konuşmak isterim ama neyi, nasıl konuşacağız? Sanki çağırılmışım da  gitmek istemediğimi göstermek istemişim gibi, eve yollandım. Bir yandan da  Hilmi’nin arkamdan gelmesini bekler gibiydim. Her an arkamdan Hilmi’nin sesini, ”Dayım oğlu, dur!”demesini   ses olarak bekleyerek eve girdim. Öyle bir ses gelmeyince de inanamadım. Gerçekten gelen giden  olmadı. Az önce bunu isteyip istemediğimi düşündüm. Kararsız olduğumu bir kez daha anladım, gene bu durumuma üzüldüm, kendime kızdım. Bu kez de bir başka teselli bulup, kendimi avutmaya kalktım. Akşam saati yaklaştı;herkesin işi var. Bu saatte benimle konuşmak neden istesinler. İsterlerse daha uygun bir zamanda pekala  çağırabilirler. Eve girdim, ablama konuk gelmişmiş. Komşumuz Furtun  Şerif’in eşi. Ben ona hala derim. Annemin yakın arkadaşıymış. Ben izinli gelince hep uğrar. Bebekliğim, çocukluğunla ilgili  anılarını anlatır. Anıları arasında biri vardır, onu kesinlikle  atlamaz, gülerek her defasında anlatır. Oturmaya başladığım sıralarda annem beni alt bahçeye yeşil çimenlerin üstüne yastıklar arasına oturtmuş. İçerde bir işle  uğraşırken yukarı kapıdan halam gelmiş, onlar konuşurken benim acayıp ses çıkardığımı duymuşlar. Çıkardığım sesler ağlamaya benzemiyormuş ama, daha konuşma  aşamasına da gelmemişim. İkisi birden koşmuşlar. Ben  uçacak gibi çırpınıyormuşum. Hiç bir yorum yapamamışlar ama annem beni kucağına almak için kaldırınca  altımdan bir tavşan yavrusu çıkmış. Küçük bir tavşan yavrusu. Canlı ama çok küçük. Onu da alıp içeriye getirmişler. Tavşan yavrusunu özel olarak büyütmüşler. Tavşan yavrusunun oraya nasıl gelebileceği de her defasında kesinlikle anlatılır. Evimiz köyün en üst kıyısında. Bahçenin bir tarafı  kırlara açılıyor. Özellikle ilkbaharda ormanlığa dek uzayıp giden yeşil bitki örtüsü; çayır, çimen. Öbek öbek de karaçalılık, fundalık:Tam tavşanların yaşayacağı ortam. Yavru yolunu şaşırıp oraya gelmişmiş. Tavşan öykümü dinleyince ayrıldım. Harmancılar gecikince Saim’i alıp getirmek üzere oraya gittim. Ablamla Saim eve dönmek üzere hazırlanmışlarmış, durmadan geri döndük. Saim’i omuzlarımda taşıdım. Önce korktu, sonra da inmek istemedi. Yemekten sonra kahveye istemeyerek gittim. Besbelli ki Hilmi’nin beni aramamasına üzülmüştüm. Ancak bunu kendimden bile saklamaya çalıştığımı anladım. Yatağım arabada, yatak içerde  olsaydı kapımı örtüp uyuyacaktım. Kahvede oturmayı yeğledim. Karpuzculardan söz edildi. Pazartesi pazarı dışında karpuz taşınıyor mu ? diye sordum. İlk çıkınca  her gün birkaç araba  karpuz gidiyormuş. Benden sonraki kuşaktan çocuklar kahvenin bir köşesinde domino oynadılar. Bekar Arif, Kıymeti Yaşar, Fakir Ali, Pehlivan Kadir. Babam onlara kağıt oyunu için izin vermiyormuş. Babam kağıt oyunlarını Kumara Başlangıç olarak düşündüğünden böyle bir yasak koymuş. Domino oyunlarından sonra ben de eve dönüp erken sayılacak bir zamanda yattım……

 

7 Ağustos  1940   Çarşamba

 

Dışarıda yatmak serin serin güzel oluyor ama sabah zorunlu kalkmak var. Şaşıyorum, ilk günler içerde yatarken horozların sesinden uyanıyordum. Oysa dışarıda yatarken kimi zaman horoz sesi falan duymuyorum. Ancak insanlar bağırış çağırış konuşmaya başlayınca  uyanmamak elde değil. Hayvan sesleri de öyle. Hayvanlar bir biriyle  uzaktan konuşur gibi sıra ile bağrışıyorlar. Hele eşeklerin anırması çok ilginç. Köyün alt taraflarından gelen sese değişik yerlerden değişik sesler yanıt veriyor. Bu denli yaygara yapan bu hayvanlar karanlıkta niçin susuyorlar? Onlar da insanlar gibi korkuyorlar mı acaba? Eşeklerin anırmasına karşılık, atların uslu uslu durması yapsa bile  çıngırak sesi gibi bir  inilti yapmaları ilgimi çekti. Atlar, 50 metre ötemde, sessiz sakin duruyorlar, köyün alt tarafındaki bir eşek anırtısı beni uyandırabiliyor…Ben toparlanmaya çalışırken Ali Ağabeyim karpuz getirdi. Bizim karpuzlar dere boyunda yani sulak yerde olduğu için iri ama  geç olgunlaşacakmış. Ali ağabeyim olgun çıkmazsa şaşmayın!”dedi. Kahvaltıda karpuz yiyorum. Karpuz benim istediğim gibi kırmızı olgun değil ama yenebilecek  tadı tutturmuş, severek yedim. Bugün iki ablam da harmancı. Ayşe Yengemin rahatsızlığı sürüyormuş. Yahya geldi bir şeyler aldı götürdü. Evin sessizliğinden yararlanarak oturup çalışmak istedim. Mustafa Ağabeyin dosyalarında Ahmet Korkut Öğretmenin yazılarını buldum. Birini daha önce okumuştum. Okumadığımı da gözden geçirdim. Hıfsırrahman Raşit Öymen’in bir yazısı buldum. Eğitmenlerin çalışmalarını yazıyor. Gene o bildiğim konuya değiniyor:Tatillerde de Eğitmenler köylerde durmalıymış, Bu köyde durma, ev olarak oturma mı yoksa öteki yazısında dediği gibi cumartesi  öğleden sonra bile  köyden çıkmayı yasaklama mı? Bu tam anlaşılmıyor. Genel  Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un da bir yazısı var. Öteki dosyada da bir yazısını görmüştüm O da yazı yazıyor herhalde!Ancak iki yazıyı da baştan sona okuyamadım. Sıkıldım gene kahveye indim. Kahvede kimseler yok. Babam da sıkılmış olacak beraber bağa gidelim!”dedi. Hava oldukça sıcak. Babam şemsiye kullanıyor. Ben, alışığım, baş açık giderim!”dedim. Bağ yolu oldukça uzun, köyden bağa dek iki  yokuş, iki dere aşıyoruz. Ancak yolun yarıya yakını gölgelik, korulukta yürüdüğümüz için sıcağın etkisi azaldı. Üzümler de henüz koruk. Ancak kara erik dediğimiz bir tür tatlı erikler çok güzel olmuş. Onlardan götürdüğümüz sepetleri doldurduk. Bağın çok otlanmış olduğunu söyledim. Babam acı acı güldü, bizim köyün bağları da Lüleburgaz bağlarına dönecek. Atalarımız, ”Bakılırsa bağ olur, bakılmazsa dağ olur!”demiş. Bu bahar bağlar kazılmadı. Kazılmazsa bağ kökleri yeterince su alamaz. Suya doymadan da yaza girerse çubukları sağlıksız olur. Sağlıksız çubuğun üzümü nasıl sağlıklı olur. Kolları güçsüz bir insan teneke dolusu su taşıyabilir mi? Bacakları zayıf bir at  koşar ya da yük taşıyabilir mi? Bu da onun gibi. Ağabeylerini  vatanı kurtarmak  için topladılar ama, burada bizim bağlar, bu gidişle biz kurtaramayacağız!”Babam üzgün konuştuğunu anladı, bir an durduktan sonra, Üzeyirle konuştuk:O çok güçlü bir insan, sonbaharda bir, bir de ilk baharda bağı kazacak. Bağda daha  kök kuruması yok. Kökler  canlı olunca çabuk toparlanırlar!”Babam önce umutsuz sonra da umutlu şekilde konuştu. Bu bende  üzüntü yarattı ama haklıydı. Ağabeylerimin olmaması yanında köyde doğru dürüst gündelikçi bile kalmamış. Özellikle bağları güçlü erkeklerin kazması gerekiyormuş. Oysa köyde  gündelikçi birkaç kadından başka kimse yokmuş. Ellerimizde erik sepetledi köye dönerden  Kınalı Geçit denilen yerden köy tarafına dönerken babama  seslenen oldu. Ağaçların gölgesinde oturan Hoca Hasan ayağa kalktı, el ederek  bizi çağırdı. Yok kenarında ki tarlanın onun olduğunu biliyordum. Bu yıl oraya bostan ekmişler. Bol gübreli verimli bir tarla olarak bilinir. Bostan  çok güzel yetişmiş, o denli kapuz var ki, bakınca  karpuzla, sanki yan yana sıralanmış sanısını uyandırıyor. Kenardan  oturulan gölgeye gittik. Hoca Hasan bana “Hoş geldin!”dedikten sonra, Karpuz yemeden buradan geçersen üzülürüm, ben yoksam bile gir, beğendiğin bir karpuzu kopar afiyetle ye!”dedi. Tekrar hatırımı sordu. Büyümüş olduğumu söyledi. Babamla dereden tepeden konuştular, köyde birilerini çekiştirdiler. Biz, izin isteyip ayrıldık. O akşam üstü karpuz toplayıp gece Lüleburgaz’a götürecekmiş. Babamla konuşa konuşa köye döndük. Babamın Hasan Hoca  ya da kızı C için bir şeyler söyleyeceğini sanmıştım. Hiç oralı olmadı. Oğlu Ali!den söz etti. ”Baba oğul anlaşamadılar, Ali de çekti gitti!”dedi. Olayı biliyordum. Ben, C’için bir şeyler bekliyordum. Babam daha önce  ben okula ilk giderken, o da benim kızım gibi, onun incinmesini istemiyorum!”demişi. Aradan geçen zamanda  düşünceleri değişti mi? C’nin değişen  yaşamını babam nasıl değerlendirdi? merak ediyordum. Babam bir ip ucu vermedi. Ben eve girdim, babam kahveye gitti. Eriklerin bir bölümünü  küçük bir sepete koyup harmana götürdüm. Harmandakiler çok sevindiler. Bir süre orada kaldıktan sonra bu kez  oradan kahveye gittim. Babama yardım ettim, birkaç teneke su taşıdım. Kamber Amcamdan söz açtık. Babamın Kamber Amcamı çok sevmediğini anladım ama nedenini tam kestiremedim. Sanırım geçmişe, çok eskilere giden bir  tatsız olay var ortada. Gerçi, Kamber Amca bir kez “Aman dayım duymasın, bu kez hepten gözünden düşerim!”gibilerde bir söz söylemişti. Babam da bu kez , ”Önemli olan sizin anlaşmanız, aranıza “Kara kedi” sokmayın, barışınız sürekli olsun!”dedi. Biz konuşurken toz duman ederek bir cemse geldi. Bir  üst çavuş  ile iki asker indi. Üst çavuş babama Mahmut Ağa  nasılsın? diye sorunca daha önce de geldiğini anladım. Beni sordu, babam, ”En küçük oğlum!”deyince çavuş ilgiyle “Şimdiye dek hiç görmedim!”deyince babam, öğrenci olduğumu, , yatılı okulda okuduğumu söyledi. Üst çavuş bu kez de Ali Ağamı sordu. Anlaşılan üst çavuş aslında Ali Ağamın iyi tanıdığı. Askeri birliğe karpuz almaya gelmiş. Ben sözü uzatmadan karpuzların daha çıkmadığını söyledim. Üstçavuş”Ben hemen istmiyorum, belli bir kontenjanda anlaşıp daha sonra geldikçe almak üzere anlaşma yapmak istiyorum!”dedi. Anladım ki üst çavuş burasını benden daha iyi tanıyor. Bizim köylüler yabancıya karşı  çok duyarlıdırlar, dışardan gelenlere yardımda yarış ederler. . Az sonra gelenler oldu, çoğu da üst çavuşu tanıdı, pazarlığa bile kalkıştılar. Ancak üst çavuş Ali Ağabeyimi görmekte diretince babam, benimle birlikte harmana gitmesini önerdi. Birlikte cemseye atlayıp bizim harmana gittik. Ablam Saim’i, alıp eve dönmek  üzereymiş. Ben Saim’i omzuma alıp ablamla eve döndüm. Bir süre evde kaldım. Ablam akşam yemekleriyle uğraşırken Saim’i oyaladım. Sesimize Yahya geldi, elbirliğiyle Saim’i uzun süre oyunlarla avutunca, ablam rahat çalıştı. İşi bitince de çocuğunu aldı. Üstçavuşun  yapmak istediğini öğrenmek üzere gene kahveye döndüm. Kahvede birileri vardı. Karpuz alma-satma kokusunu alan bir çok kişi kahveye koşmuş. Üst çavuş gitmiş ama  ardından konuşmalar sürüyor. Meğer üst çavuş sabıkalı bir  alışverişçiymiş. Geçen yıldan alacağı olanların  hesaplarını kapatmamış. Konu benim için daha ilginç bir boyuta dönüştü. Asker nasıl olur da borcunu ödemez? Ben böyle deyince bir kaç kişi birden “Ohooooo!” ünlemini çektiler Bu kaçıncı dolandırıcıymış!”Öyleyse onların bağlı bulundukları birliklerin komutanlarına duyurun!” dedim”A, evet mevet dediler ama, konuyu kapatmaya  çalıştılar. Komutanlarını tanımıyoruz ki!” diyenler oldu. ”Tanımaya gerek yok, sizin  başvurunuzu duyan her komutan, anlattığınız haksızlığa el koyar!”dedim. Onlar suskunlaştıkça ben de üsteledim. Bu kez de “Sizin çok iyi tanıdığınız  Fikri Paşa’ya yazın, o bunu iki günde ilgililere iletir, suçlular yakalanır!”dedim. Tüm kahvedekiler sustu, ilgiyle dinlediler. Suskunluk üzerine babam, gülerek”A, bak ne güzel sıkıştınız. Subayları çarşılarda tokatlayan Deli Fikri’niz, dolandırıcı üstçavuşu neden cezalandırmasın? Tümen komutanı olduğuna göre açar telefonu, kolordu komutanına, gerekirse ordu komutanına bildirir. Onlar için bu  bir çocuk oyuncağı sayılır. Üstelik bu tür hırsızlıklara asla  göz yummazlar!”Babam, az durduktan sonra, “Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal!”sizinki bu hesap:Ya Fikri Paşa dediğiniz gibi biri değil ya da kimsede doğru dürüst bir alacağınız yok. Alacağı olanlar önce  suçlunun kendisine söyler. Borçlu dediğinizin biri az önce buradaydı. Birkaç gün sonra gene gelecek. !”Herkes bir birine bakıştı. Birisi sahi Deli Fikri bu işi yapar !”dedi. Bu konuşmalar sürerken Lüleburgaz’dan dönenler-olmuş, onlardan gelenler oldu. Ben bir şey beklemiyorum ama kahvedekiler ilgiyle soruşturmaya başladı. Gelenekleştirdikleri bir görev varmış:Karpuz  satmaya gidenler, dönüşte bir günlük gazete getiriyormuş. Geçen gün Lüleburgaz’a beraber gittiğimiz İsmail İsmail’in oğlu Hasan iki gazeteyle geldi. ”Bunları babam size gönderdi!”dedi. Ulus-Cumhuriyet. Köyde ikisi de pek okunmuyor ama  arada onlar da alınıyormuş. Ulus gazetesini ben de çok az görmüştüm. Cumhuriyetgeçen yıl sınıfça da aldığımız tanıdık bir gazete, Yunus Nadi, Burhan Felek, Kemal Salih Sel, AbidinDa’ver gibi yazarları v ar. Önce bir karıştırdım. Kahvedekiler bana, “Bize yazıları değil haberleri oku !”dediler. Yazıları değil haberleri okumanın ne demek olduğunu biraz düşününce buldum. Bunlar, altında imza bulunan  uzun yazıları istemiyorlar. Kısa yazılmış haberleri seçerken Ulus gazetetesinde bizim okullarla ilgili bir yazı gördüm. Kimseye bir şey demeden eve giderken gazeteyi almayı tasarladım. Bu ara bir başkası geldi, beklenenleri getirdi, Karagöz, Köroğlu. Onlarda imzalı ya bir ya iki yazı çıkıyor ötekiler hep haber  türü yazılar. Çoğu da kabadayıca sözler. Mussolini bir söz söylemişse ona karşı  gene onun sözü  ters çevrilerek veriliyor. Dinleyenler bunlara bayılıyor. Hitler’in, İngiliz- ler için söylediği yıkıcı sözleri dikkatle  dinleyip, yürekten “İnşallah!”demeleri görülmeye değer. Gazete haberlerinden sonra Üstçavuş   konusu ortaya geldi. Bu konuda  kısa bir tartışmadan sonra bir ön anlaşma yapıldı. Para peşin satış yapılacak. Ali Ağabeyim kefil olmayı düşünmediğini söyledi. Onlar konuşurken Bizim okullarla ilgili yazıyı okudum. Bizim okullarla birlikte, yani, Kepirtepe, Kızılçullu, Çifteler, Gölköy’le birlikte 14  köy Enstitüsü olacakmış. Okulların bulunduğu iller de veriliyor. Kırklareli, İzmir, Eskişehir, Kastamonu, Samsun, Kayseri, Malatya, Seyhan, Balıkesir, Isparta, Antalya, Kocaeli…. 2000 öğrenci alınmış. 300’ü kızmış. En ilginci de öğrencilere yılda 45 gün tatil verilmesi zorunluymuş. Demek bizim bu iznimiz bu nedenle verildi. Oysa Fikret Madaralı Öğretmen bunu “Müdürümüz veriyor!”demişti. Düşünüyorum:Okul Müdürü mü Fikret Madaralı öğretmeni kandırdı yoksa Fikret Madaralı Öğretmen mi bizi? ”Eskişehir-Çifteler’den bir grup öğrenci Antalya’da açılan okulun yapılmasına yardım için gitmiş, bir süre kalıp dönmüşler. Belki de izinden dönünce bizi de bir yerlere gönderecekler. Bir ilginç  nokta da çocukların anne babaları okullarda konuk olarak kalacakmış. İşte buna sevindim. Bizim okula bugüne dek  tek bir anne-baba gelip kalamadı. Bu benim için pek gerekli değil, gelen olsa bile  on beş dakika ötede kalınacak yerimiz var. Üstelik bizimkiler, okulun itiş kakışına pek katlanamazlar. Ancak birçok arkadaşımız için zorunlu bir durum. Onların Anne –babası gelse nerede kalacak? Bu yüzden sayısız insan gelip çocuklarını okulda göremedi. Anımsadığım kadarıyla Edirne’ye Kadir Pekgöz’ün, İsmet Yanar’ın, İbrahim Ertur’un daha bir çok arkadaşımn babaları gelmişti. Alpullu’ da gelen oluyordu. Kepirtepe, bu geliş gidişin  durmasına neden oldu. Sevindiğim bir başka olay da kooperatifin yeni  okulda çok önemsenmesi. Koopperatifçilik gene ders olarak okutulacakmış. Edirne’de kooperatif derslerine  başlamıştık ama sürdürememiştik. Kooperatifleri seçilen öğrenciler yönetecekmiş. İşte bu da güzel Sami Akıncı iki yıldır kooperatifçilik oynuyor. Öğleden sonra biz atölyelere o kooperatife. Biz  terleyerek çalışırken o  kültür derslerine hazırlanıyor. Sonra da çalışkan öğrenci olarak  övülüyor. , Sami Akıncı’yı oradan çıkartıp  atölyelere gelince, eşit koşullarda boy ölçüşmek isterim. . Bir önemli  konu da okullarda oyunların oynanması, her öğrencinin 10-15 oyun bilmesi koşulu geliyormuş. İşte bunların müzikleri benim için yeni bir uğraş  olacak. İzmir/Kızılçullu’da bunlar  okul kurulduğundan bu yana uygulanıyormuş. Biz yer değiştirdiğimiz için doğru dürüst çalışamadık. Okuduklarım uygulamaya konmuş gibi sevindim. Ben gazete okurken konuşmalar gene gene Üstçavuş, karpuz paraları konuşuldu. Ben söze karışmayınca bana takıldılar:”Sen bu konuda rahatsın, ne dolandıranın var ne de satılması gereken karpuzun!”Çaresiz söze  gene katıldım. Bu kez “Siz dolandırılmaktan söz ediyorsunuz ama, o dolandırma dedikleriniz nedir? Aldığını paraların üstü falan mı kaldı, yoksa verdiğiniz karpuzların tamamı mı ödenmedi? Beni dinleyenler bakıştılar. Bu kez de Ali Ağabeyim, ”Yok be kardeşim, satılan karpuzların paraları ödendi, sonradan  cemseyle bir grup geldi onlar parça buçuk üçer beşer karpuz aldı, sanırım onlardan bir ya da iki kişinin alacağı kaldı. İşte söylesinler, kaçının ne kadar alacağı var? ” Birkaç kişi birden:”Var var var!” dedi ama  orada bulunmayan komşularından söz ettiler. Adlar sayıldı. Bu kez de Ali Ağabeyim:” Saydıklarınızın bir kısmı bu kahveye bile gelmiyor, nasıl oluyor da benim kefil olduğum kimselere satış yapıyor? Tartışma başlarken babam Ali Ağabeyime, ”Sen çekil ortadan, alacaklı olanlara söylesinler, Üstçavuş geldiği gün haber verelim, yüzleştirelim!”Babamın söylediği doğru bulundu, ”Bu çok iyi, en iyisi de bu!”gibi sözlerle konu kapandı.

Eve dönünce ablam”Yatağını değiştirdik;babam öyle istedi!”dedi. Daha açıklık getirmek istedi:Babam, ”Üstünün açık olması doğru değil, bir örtü olmasında yarar var. At arabasında buna olanak yok, demet arabasını çektim, yatağı oraya serip üstüne de kilimi atın;çadır gibi olsun!” demiş. Ablam da öyle yapmış. Demet arabası, uzun, yüksek çubuklardan oluşuyor. Benim boyuma yakın yüksekliği var. Üstüne kilim örtülünce belki korunaklı oluyor ama benim yıldızlara bakma olanağım da kalmıyor. Yatmadan önce uzanıp bir denedim. Kilimi doğu tarafından azıcık batıya kaydırdım, böylece  yıldız kümeleri açıldı. Bu, iyi de oldu;bir tarafım iyice  kapandı. Yeni yatağımı hiç yadırgamadım. Yatar yatmaz uyumadım ama gereksiz düşüncelere de dalmadım. Daha çok okula başlayacak yeni çalışmaları tasarlamaya çalıştım. Önümüzdeki yıllarda da 45 günlük  tatillerimiz olacakmış. Bunlar iyi ama, neler giyeceğiz, bize öteki okullar gibi giysi vermeyecekler mi? Öteki okular gibi kültür dersi okuyacağımız söyleniyor ama giysi konusuna  kimse değinmiyor. Arada köpekler havlıyorlar. Ben alıştım, pek ilgilenmiyorum. Ancak çok yakınımda bir tür saldırış havlamaları oldu. Tanıdık bir  ses duyar gibi oldum. Köpeklerde birden sustular. Başımı kaldırdım. Üç köpek de birisinin arkasına takılmış bana doğru geliyor. Kesinlikle yabancı değil ama kim? Derken gelen, az ilerimdeki ara kapıdan Mahmut Ağabeyimin evine döndü. Cam vuruldu, sesi tanıdım, Mahmut Ağabeyim”Ayşe, Ayşe Ayşe!” diye üç kez seslendi. Az sonra da Yahyaaaaa!” diye biraz yüksekçe bağırdı. Bu kez ben, ”Hoş geldin, ben buradayım!”dedim. Mahmut Ağabeyim, ”Pestil gibiyim, ayakta duramıyorum!”dedi. Ben yarın görüşürüz!”dedim. Mahmut Ağabeyim  gülerek”Bakalım yarın olsun, ama sanmıyorum ben yarın zor kalkarım!”dedi. Işık yandı, kapı açıldı. Kısa bir süre  Yahya ağladı, sanırım Ayşe yengem de sevinçten ağladı. Az sonra da sesler kesildi. Kuşkulu bir sevinç yaşadım. Mahmut Ağabeyimin son mektubunda  izinler  kaldırıldı. Kaçak gitmezsem bir süre  daha görüşemeyeceğiz diyordu. ”Ya kaçak geldiyse!” Ya kaçtığı için büyük cezalar alırsa!” diye kaygılanırken uyumuşum….

 

8  Ağustos  1940    Perşembe

 

Babamın sesiyle uyandım. ”Rahat uyuyamadın mı yoksa ? ” diye sordu. Baktım güneş yükselmiş, ”Çok iyi uyudum, Mahmut Ağabeyim geldiğinde uyandım ama çabuk uyudum!”deyince babam şaşırdı, ”Ne? , Mahmut mu geldi? “ dedi. Ayşe yengem duymuş, babama, gece yarısı geldi, yatar yatmaz uyudu, öyle uyuyor. !”dedi. Babam sağlığından kuşkulandı:Sağlığı için bir şey söylemedi mi? Yengem, ”Sadece  24 saat hiç uyumadan yürüdüğünü, onu uyandırmamamızısöyleyip, yattı başını yastığa koyar koymaz da uyudu. Dediğine uymak için Yahya’yı Fatma yengesine götürdüm, şimdi de çık çıkarmadan uyanmasını bekliyorum!”Babam, biraz tasalı olarak kahveye  yöneldi. Bir süre gittikten sonra  dönerek, benim de  kahveye gelmemi istedi. Kahvaltı edip gittim. Babamın bir iş vereceğini, düşünerek gitmiştim. Bir süre bekledim, babam kahvedekilerle konuştu, eline makası alıp kahvenin önündeki asmayı temizledi. Aralara takılmış salkımları düzeltti. Beyaz zambakların çubuklarını kesti. Onları, küçük demetler  yapıp bağladı. Her zaman koyduğu dükkanın  üst köşesindeki göze yerleştirdi. . Ben bir şey sormadım, gazeteleri karıştırdım, dün okuduklarımı bir daha okudum. Savaş haberleri karmakarışık:Almanlar Romanya’dan sonra Yugoslavya’yı da istiyor. Yunanistan’a nota veriyor. İtalya Arnavutluk’u almış ama, yer yer karşı koymaları önleyemiyor. Almanya İngiltere’yi bombalıyor. Oysa İngiltere, İtalya  Yunanistan’a saldırırsa, Yunanistan’a yardım edeceğini öne sürüyor. Yıkılmış olan Fransa’da kurulşmuş bir yeni hükümet Almanya ile dostluktan söz ediyor. Oysa Afrika’da kurulmuş bir başka Fransız  hükümeti, sonuna  dek Almanya ile savaşacağını söylüyor. Biz baba oğul kahvede sessiz sakin  otururken karşı komşumuz Hoca Hasan  karpuz dolu arabasıyla kahve önünden kendi bahçesine girdi. Girince arabayı durdurdu, elinde bir karpuzla kahveye geldi, gene evvelki günkü gibi gülerek “Bu da bir göz hakkıdır, hayır dualarınızı alarak gidip satarsak emeklerimiz, alın terimiz  helal paralarla karşılanır!”diyerek karpuzu peykeye koydu. Babam, ”Hayırlı pazarlar, dürüst müşteriler!”dedi. Ben de teşekkür ettim. Hoca Hasan beklemeden arabasını yedekleyip evinin önüne  gitti. Babam karpuzu içeri götürdü. Ben arabanın ardından  öylesine bakmıştım, C, ev kılığıyla babasını karşıladı. Uzun gür saçları gene dört kalın belik olarak omzundan aşağı salmış, tüm arkasını örtüyordu. C’nin saçları bana, bizim okuldaki kızların  kazınmış başlarını anımsattı. O çocukların  başına gelen  dert kullanılan sudan mı? yoksa başka bir durum mu var? diye düşündüm. C benim kahve önünde oluğumu  bildiği halde  inadına başını çevirip bir kez olsun bakmadı. Geçen gün Hilmi’nin söylediklerinden kuşku duydum. C, benimle konuşmak istese böyle görmezden gelmezdi diye düşünerek kahveye girdim. Az sonra Mahmut Ağabeyim gülerek geldi. Oldukça dinlenmiş. I5 gün izinli olduğunu söyledi. Babam çok sevindi. Yengem için Ayşe  biraz rahatsızlandı, çok şükür birkaç gündür düzeldi!”dedi. Mahmut Ağabeyim, ”Duydum, izinim de ondan oldu zaten!”deyince babam şaşırdı. Biz haber veremedik, nasıl oldu da duydun!” diye  sordu. Ağabeyim anlattı. Bölük komu-tanının  annesi rahatız olmuş. Edirne’ye götürmüşler, gerekli ilgi gösterilmediği düşüncesiyle yüzbaşı bu kez Kırklareli’ye  götürmeye karar vermiş. Mahmut Ağabeyim, ”Hastane müdürü benim yeğenim, !”deyince yüzbaşı, Mahmut Ağabeyimi görevlendirip Kırklareli’ye göndermiş. Kırklareli’de Hasan Amcama gitmişler, Hasan Amcam, her zamanki yumuşak tavırlarıyla yüzbaşının annesini çok hoşnut etmiş. Ancak konuşurken Mahmut Ağabeyimin hanımının da bu sıralar rahatsız olduğunu, onu üzmemek için söylemediğini anneye  duyurmuş. Hasta anne bunu duymuş ama hiçbir tepki vermemişHasta bir gece hastanede kalmış, devri gün  birliğin bulunduğu dağ köyüne gitmişler. Anne  yüzbaşı oğluna durumu  söylemiş. Yüzbaşı da sıkı bir  direktif vererek Mahmut Ağabeyimi göndermiş. Gerçi ilk söylediği gibi 24 saat yürümemiş ama yol uzadıkça emekleme  düzeyinde yorulmuş. Şimdi çok iyi. Babam hemen taze çay hazırladı. Mahmut Ağabey, dinlenmiş olarak harmana yollandı. Mahmut Ağabey Hilmilerin ev önünden geçerken bir vaveyla koptu, Hanife Halam, Abbas Amcam Mahmut Ağabeyimi çevirip sevinçlerini bildirdiler. Salim Eniştemin birliği de oralara gelmiş, yakın olup olmadığını sordular. Tekrar görüşmek üzere  ayrıldılar. Onların seslerini duyunca  dükkanın önünden baktım, Hilmi de oradaydı. ”Herhalde bugün harman tatili yaptılar, diye düşündüm. Eve döndüm. Mahmut Ağabeyimin gelişine ben çok sevindim. Görmüş olmamın dışında Ayşe Yengemin  git gide umutsuzluğa dönüşen yaşamı bir ölçüde neşeye dönüşecektir. Bektaş Ağabeyim arada geldiği için Fatma Yengem o denli tedirgin olmamış durumda. Hayatta oturup bir kaç aritmetik problemi çözdüm. Ne var ki çözdüğüm problemler hep  çözebileceğim  kolaylıkta düzenlenmiş türden oluyor. Kendi problemlerimden çözemediğim çıkmıyor. Kare kökler hatta küp kökler de öyle. Zaten Ahmet Gürsel Öğretmen “ Okuduğumuz konuları unutmamak için çözdüğümüz problemleri bir daha çözseniz bile yararınıza olur. Önemli olan geçmiş konuları unutmamaktır!”diyordu. Bir süre de İlköğretim Dergilerini karıştırdım. Eğitmenler üstüne sayısız yazılar yazılmış. Mustafa Ağabey bunları hep okuyor mu acaba? Öğretmen olarak köye gelirsem ben de bunları okuyacak mıyım? Bir an duraksadım. Ne korkunç bir olay!Ben akordiyon alıp müzik çalışmak istiyorum, matematik, daha sı tüm dersleri çalışıp bilgili bir insan olmak istiyorum. Sonunda gelip burada bu insanlarla Uğraşacağım. Yoksa arkadaşların bir çoğu bu durumları biliyor da onun için mi hiçbir çaba göstermiyorlar? Mahmut Ağabeyimin gelişine sevinirken kendimi düşünerek üzülmeye başladım. Kalkmak üzere dosyaları toplarken Bahçe kapısından Hilmi arkadaşın geldiğini gördüm. Mahmut Ağabeyimden   babasını soracak, belki de görmek için gitmeyi tasarlıyor, yolları öğrenecek gibi varsayımları aklımdan geçirirken bana doğru yöneldi. ”Ne çabuk yer değiştiriyorsun;az önce kahvedeydin, şimdi buradasın, iyi ki kahve var, kahve olmasaydı, köy sana dar gelecekti, dayım oğlu!”diyerek geldi yanıma oturdu. Bugün harman atmamışlar. Arada bir dinlenme iyi oluyormuş. Düşündüğüm gibi Mahmut Ağabeyimden sağlıklı bilgi alıp babasını görmeye gitmeyi düşünüyormuş. İçimden kendimi alkışladım, ”Nasıl da bildim ama!”deyip dinlemeyi yeğledim. Hilmi tatlı dilli. Bana göre başkalarının kötülüğünü istemeyen bir insan. Salim Eniştemle Hanife halam da öyle. Hilmi onların çocukları olduğuna göre onlardan farklı olmaz herhalde!”derken Hilmi, ”Dayım oğlu, daha önce konuştuğumuz   konu vardı, akşam bize geleceksin, çok yemek yeme annem tatlı yapmış, seni bekliyor. Kahveye inersen ben seni alırım!”dedi. Konuyu hemen değiştirdi, ”O kalın dosyalar da dersler için mi? ” diye sordu. Olayı kısaca anlattım. Hilmi geldiği gibi gitti. Arkasından baktım:Beni tatlı yemek için mi çağırdı? Bizim konuştuğumuz konu tatlı yemek değildi. Tekrar oturdum dosyanın birini tam orta yerinden açtım:Hasan Fehmi Turgal’ın Ölümü. Yazan Hakkı Tonguç. Bu Hakkı Tonguç bizim genel müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç olabilir mi? diye düşünmeye başladım. Ölen bir yaşlı öğretmenden söz ettiğine göre bu da öğretmen  besbelli ama, eğer oysa demek  İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi her konuda yazı yazıyor. Okula dönünce Fikret Madaralı Öğretmenden öğreneceğim sorulara ekledim:. Hakkı Tonguç’la İsmail Hakkı Tonguç aynı kişiler mi? Öğretmenler, öğretmenlikten başka işlerde de çalışabiliyorlar mı?  İkinci sorumsa Lüleburgaz Ortaokul müdürü Abdi Yalçın Bilguvar için. Yalçın Bilguvar, ben ilkokuldayken İlköğretim Müfettişi olarak okulumuza gelmişti. Sonra  Ortaokul  Müdürü oldu. Lüleburgaz’da köyümden birisiyle gezerken köylüm Yalçın Beye selam verdi, sonra da bana, ”Bu bizim tarla davasının avukatı!”dedi. Bir kimse, Öğretmen, Müfettiş, Okul Müdürü sonra da avukat olabilir mi? . . . Büyük ablam harmandan erken geldi. ”Harman kalabalıklaştı, beni gönderdiler!”dedi. ”Harman kalabalıklaştı ama sofra da kalabalıklaştı!”, diyerek ablamı güldürdüm. Ablam, ”Ona alıştık, bir kaşık ha fazla ha eksik pek fark etmiyor, canları sağ olsun!”deyip kilere girdi. Hanife Halama tatlı yemeye gideceğimi söyledim. Ablam, doğal olarak karşıladı, ”Hanife Halan tatlı ustasıdır, kimbilir neler hazırlamıştır!”dedi. Ablamı  konuşarak tutsak etmemek için, dosyaları kaldırıp kahveye indim. Babam su tenekelerini hazırlamış beni bekliyormuş, Bekarlar dediğimiz ailenin kuyusundan  içme suyu taşıdım. Onların büyük oğulları Hamitabat ilkokulunda 5. sınıftaymış; o da Emin Özdil gibi Lüleburgaz ortaokuluna gidecekmiş, ya gidip yazılmış. , ya da bu günler yazılacakmış. Eskiden bu kuyuya gelince  gözlerim C’lerin bahçesinde olurdu. Kuyu tam da onların evlerine karşı. Bu kez nedense o tarafa bakamıyorum. Bakmak istesem de   gözlerim başka taraflara kayıyor. Baksam bile onun ilgilenmeyeceğini düşünerek, böylesinin daha iyi olacağını yeğliyorum. ”Zaten ben bakmak istemiyorum!”diyerek kendimi aldatmaya çalışıyorum…. Dikkatimi çekti, evin önünde karpuz araları vardı , erkenden yola çıkmışlar. ”Belki de C’ de babasıyla Lüleburgaz’a gitmiştir!”diye düşündüm. İlkokul 3. . sınıfı bitirince 3. sınıf diplomalarına fotoğraf çektirmek için C ile birlikte gitmiştik. Bana bir fotoğraf vermişti. O zaman  bu benim için çok onur verici bir olaydı. Uzun süre onu saklamıştım. Daha sonra 5. sınıftayken A ‘ya sevgilim var deyince “İnanamıyorum, sahi ise getir resmini görmek istiyorum!”demişti. Ona göstermek için uzun süre yanımda taşıdım. Kitaplarım arasında duruyordu. Oklul işi tavsayınca kitaplar gibi o da ortalardan kayboldu. Şimdi elimde olsaydı ne iyi olacaktı. ”Bak resmin duruyor!”demek sanırım onu çok sevindirecekti. Bunları düşünerek bir süre üzüldüm. Kahveye gelenler oldu:Babam, insan seçmeden  her müşteriye  dengeli davranır, birileriyle konuşuyorsa  sözünü keser, gelenle ilgilenir. Bu kez de öyle oldu;ben de  asma altındaki peyklere çıkım. Tam otururken  karşıdan Hilmi, işaret etti, ”Bir işin yoksa gel”dedi. İşim yoktu, kalktım ona yetiştim. Konuşmadan onların kapısı önün geldik; bahçeye girerken Hilmi gülerek Heyecan duyuyor musun? ”diye sordu. Durumu anladım. Ancak anlamazdan geldim;sordum , ”Neden heyecan duyayım? sizin eve ilk kez gitmiyorum ki? ”dedim. Hilmi gülerek:”Burak şimdi bu numaraları, o günden beri seni izliyorum, umursamıyormuş gibi yapıyorsun ama içinden eriyorsun, bunu biliyorum. Biraz daha kendini yemen için de bilerek sana ondan söz etmiyorum . Sandığımdan daha çok inatçıymışsın. Oysa C, senden çok rahat söz ediyor. Seninle konuşmak istediğini her konuşmada tekrarlıyor. Sense defterden silmiş gibi oralı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsun. C doğal olanı yapıyor ama sen kendini  kasarak kuruntularınla  cebelleşiyorsun. Biraz sakin ol, ona bak, o nasıl rahatsa sen de öyle olmaya çalış. Göreceksin, böylesi ikiniz için de daha iyi olacaktır!”. Hilmi’nin söylediklerini anlamaya çalıştım ama  doğrusu tam anlayamadım. Zaten eve girmiştik. Ağız ucuyla merhaba diyerek  içeri girdim. C  evin gelini Şehriban’la oturuyordu. Konuşmuş olmak için, C’ye “Cici bebeğin  nerede? diye sordum. Bebek  erken uyuyormuş. Söze böylece başlamış oldum. İlk sözü söyleyince, arkasının  kolaylaşacağına inanarak rahatladım. İkinci sözümü hazırlarken, Şehriban numarasını yaptı ”Geliyorum anne!”deyip içeri  bölüme geçti. Şehriban’ın bu  numarasına benim gibi C de güldü. Bu kez Hilmi geldi. Bir şeyler söyleyerek o da bizi yalnız bıraktı. C çok rahat, ”Köyden ayrıları kaç yıl oldu, hesaplıyor musun? dedi. Gülerek, ”Günü gününe hesaplıyorum, istersen söyleyeyim!”Gülerek , ”Söyle!”deyince, ”Yarın tam 21 ay dolacak!”. C, ”Ay daha iki yıl bile olmamış, ben on yıl geçti sanıyordum!”diyerek gene gülümsedi. Bu kez ben, ”Ne on yılı bana göre yirmi hatta otuz yıl olmuş gibi, o günleri anımsayınca kendimi ihtiyarlamış olarak düşünüyorum!”

C, nedense konu değiştirdi, ”Babamla konuşmuşsunuz, baban seni çok iyi görmüş!”dedi. Bu kez ben, ”Benim babam da seni her zaman çok iyi buluyor, bana hep öyle söylüyor!”dedim. Hilmi geldi, ortaya bir söz söyledi, onun sözüne biz de katıldık. Şehriban, daha sonra Hanife Halam geldi. Salim Eniştemin birliğinden izinli gelen olmuş, Aşağı mahalden Abbas Kamber, o gelmiş, selam getirmiş, o nedenle bizi  yalnız bırakmak zorunda kalmışlar. C hemen karşılığını verdi, ”Biz yabancı değiliz, siz işlerinizi görün! Ben, Salim Eniştemi sordum. Hilmi bir şeyler anlattı. Hanife Halam, çocukluklarımızdan anıları tekrarladı. Arada C sözü bana çevirdi:Okulda nasıl vakit geçirdiğimizi çok merak ediyormuş. Derslerde geçen kimi  olayları anlattım. Anlattıklarım hep şakalar üstüne olduğu için çok güldü, arada “Ne güzel, sıkılmıyorsunuzdur!”dedi. Okuldaki kızları sordu. Kızların çok küçük oluğunu söyledim. Sanırım bu nedenle üzerlerinde fazla durmadı. Arada sinemaya gitmemiz karşın ben Lüleburgaz içinde oturduğumuz dünlerdeki gibi gittiğimizi abartılı olarak anlattım. C Pinarhisar’da  ağabeyi yanında kalırken birkaç kez sinemaya gitmiş. Ancak sevmemiş. Benim övünür gibi anlatışıma şaştı. Bu kez ben, sinema filmlerinden alınacak derslerden söz ettim. Beni  dikkatle dinledi. Bunu fırsat sayıp okuduğum romanları da ders için okuduğumuzu anlattım. Türkçe öğretmenimizin öğle paydoslarında gelip bize roman okuduğunu, buna çok önem verdiğini söyleyince biraz şaşırarak dinledi. Romanları  sordu. C, bu soruları sormaya başlayınca ev sahipleri bizi gene yalnız bıraktılar. Ben Çalıkuşu ile Kuyucaklı Yusuf romanlarının özetlerini anlattım. Kuyucaklı Yusuf’un son  bölümünü anlatınca “Ay, ne acıklı, keşke öyle olmasaydı!”dedi, ağlamaklı oldu. Ben, ”Sen bunu acıklı buluyorsun  ağlamaklı oluyorsun ama  bir çok insan bunu okuyarak teselli oluyor:Hiç değilse “Benim sevdiğim yaşıyor!”diyerek biraz olsun mutlanıyorlar!”deyince C uzun uzun yüzüme baktı. Daha doğusu onun baktığını görünce  ben ona bakamadım. Bir sessizlik oldu. Hilmi  yan odadan  C’ye seslendi, ”Gel, Şehriban’a  yardım et!” C gitti. Az sonra tatlılar geldi. Tatlıları yerken Hanife Halama teşekkür ettik. C’in az önceki durumu değişmişti. Buna sevindim. Bu kez  C’ye “Asker eşleri kaygılar içinde sen de çok üzülüyorsundur!    “dedim. C çok rahat olarak “Bizimki şimdi vatan borcunu ödüyor. Kaygılı olanlar çoğunlukla ikinci üçüncü askerlikler için oluyor. Bizimkiler nasıl olsa asker olacaktı. Onlarınsa beklenmeyen bir durum. Örneğin sizin aileden üç kişi birden alındı. Bu kimin aklından geçerdi? ” C ‘in  düşüncesini doğru buldum. Ben daha fazla konuşma isterdim ama, sözü   fazla uzatmanın da anlamsızlığını düşünerek izin istedim. C, kendisinin her zaman böyle dışarıya çıkamadığını, bugün  babasının olmaması nedeniyle gelebildiğini, bir daha görüşemeden gidersem, bunu uğurlama olarak da saymamı söyledi. Şehriban buna  karşı durdu, ”İstersen bebeğini alır gündüz  gelebilirsin , gitmeye daha çok günü var!”dedi. Gülüşerek ayrıldık. Ben yürüdüm;onlar bir süre aralarında konuştular Anladığım kadarıyla beraber çıkmak istemdiler. Kahveye dönünce çardağın karanlığında oturdum. Hilmi ile Şehriban C’yi evine götürüp döndüler. Mahmut Ağabeyim kahveye gelmiş, etrafında toplananlar onu dinliyorlar. Şaşılacak bir durum;Mahmut Ağabey Adapazarı  haberlerinin  tam tersi, subayların çok iyi davrandığını, manga çavuşundan Korgeneraline dek herkesin savaşa hazır durumda, biri birine destek olurca çalıştığını, herkesin canla başla görev üslendiğini, yokluk sıkıntıları çektiklerini ama bunun başka türlü olamayacağının da bilincinde oldukları, bunu erlere dek yüksek rütbeli subayların aşıladığını anlattı. Sayısız subayın çaresizlik içinde olduğunu bir bölümünün eşini, çocuklarını hatta anne babalarını yakınlarına getirmek zorunda kaldıklarını, onların da aynı çileleri çektikleri anlattı. Kendi izin işini anlatınca, gülenler oldu:Allah’ın işi, birini hasta ediyor, ötekini güldürüyor!” diyerek  Mahmut Ağabeyimin izin olayını “Kısmet, nasip!”gibi sözlerle  açıklamaya çalışanlar çıktı. Mahmut Ağabeyim konuşurken dinleyenlerin yüzlerine baktım, dikkatle dinliyorlar ama sanki memnun olmuyorlar gibi bir duyguya kapıldım. Bir çok kez  gözlediğim bu yüzler, bu kez korkmuş gibi durgun, uyur gibi sakin, ”Bu konuşma, zamansız!” der gibi  bir görünüm sergiliyordu. Sanırım Mahmut Ağabeyim de bu durumu sezmiş olacak, yorgunluğunu öne sürüp izin istedi. Biz ayrılınca  kalanlar da birer ikişer kalkmaya başlamıştı. Mahmut Ağabeyime, ”Sen bu gece kahvedekilere değişik  şeyler anlattın. Oysa onlar, her gece bir deli generalden söz edip gülüşüyorlardı. . Mahmut ağabeyim durdu:”Bunu bildiğim için özellikle böyle konuştum. Tümgeneral Fikri Tirkeş’ten söz ediyorlar. Ordunun  üst kademesine çıkmış bir general deli olur mu? Bilmiyorlar ki bir deliyi askere er olarak bile almıyorlar. Fikri Paşa için gerçekten çok söz yayılmış durumda ama onu tanıyanlar, birliklerinde çalışmış subaylar övmekle bitiremiyorlar. Çalışkanlığı üstüne kimsenin bir eleştirisi yok. Subayların tek  eleştirisi, askerleri sivil islerde de çalıştırıyormuş. Özellikle deprem sonrası askerler, sivillerden çok yardım çalışması yapmış. Yapmalı mı, yapmamalı mı? aslında bu tartışılmalıdır. Savaş bahanesiyle on kura silah altına alınmış. Toplanan yedekler  donatılıp  tam askere dönüştürülemiyor. Zaten  toplanan birlikler, sürekli bir yerde bile tutulamıyor. Yaklaşan savaşın durumuna göre yığınak yapılmak istendiği için hiçbir birlik kendi yerini bulmuş değil. Özellikle birinci ordu  tüm kadrosuyla seyyar durumda. Adapazarı tümeni de  1. Ordu’ya bağlı. Ancak konum olarak onlar daha  rahat. Bir bakıma yedekteler. Askerlikte bu geri hizmet sayılmaktadır. İşte Fikri Paşa bu geri hizmeti, Adapazarı halkına  bir ölçüde yardıma dönüştürmüş. Bütün patırdı bundan kopuyor. Bizim  kahve söylendiği gibi bunu delilikle falan hiçbir ilgisi yok. Bunları bildiğim için ben, kasıtlı olarak sözü değiştirdim. İnsanların  bulunduğu yerlerde iyisi de kötüsü de olabilir. Makbul olan iyileri övüp, iyilikleri alkışlamaktır. Kötüyü dile dolayıp halk arasına yaymanın ne yararı olu ki? Bıkmadan usanmadan Fikri Paşa  yerildi. Biz köydeyken başlamıştı bu söylentiler, bir buçuk yıl oldu, neredeyse iki yıl dolacak;ilk gün söylenen sözler aynen sürüyor!”. Mahmut ağabeyimin sözlerini iyi anladığımı düşünerek ayrıldım. Yalnız kalınca, asker öykülerinden sıyrılıp Hanife Halamın tatlısına sıçradım. C, parmağı yüzüklü, başı örtülü bir kadın. Üstelik kucağında bebeği olan bir anne. Kendisiyle konuşurken eski durumundan farklı değil gibi geliyor ama gerçekte büyük bir değişiklik olmuş durumda. C unutulmak mı istemiyor, yoksa küsüşmeyi mi  önlemeye çalışıyor? . İki  olasılık da  onun için bir seçim oluyorsa ben bunlara uymalıyım. Kendi çocukluğumu yok sayamayacağıma göre C’yi unutabilir miyim? Annemi anımsadıkça, anneli günlerimi canlandırmaya kalkıştıkça o günleri, renkli bağlarla saçları örülmüş C’ den nasıl soyutlayabilirim? Ne var ki, gelecekte ilişkilerimiz şimdikinden biraz daha zorlu olacaktır. Yaşamımızın ilk 15 yılında  ortak anılarımız bugünkü konuşma konumuz olarak yeterli ise de gelecek yıllarda oluşacak anılar bizi bir birimizden çok ayrı düşürecektir. Okuduğum romanlardan söz ettiğimde, anlattıklarımın ne kadarını aldı? Anlattığım filmin(Bataklı Damın Kızı Aysel) bendeki etkisi ona da yansıdı mı? Çalıkuşu romanının sonucunu  için “Ne güzel bitmiş!” demesine karşılık Kuyucaklı Yusuf romanın sonunda, Bunları neden böyle yazıyorlar? diye sorması bende, ”Gelecekte bu sorular daha da çoğalacak, çoğaldıkça da yanıtlarını vermek zorlaşacak  kaygısını uyandırmaktadır. Bir başka nokta da C’ nin benimle konuşmak istemesi kendi düşüncesi mi yoksa Hanife Halamın etkisiyle mi böyle düşünüyor? Eğer Hanife Halamın etkisiyle ise, bu oldukça yapay bir ilgi demektir. Yıldızlara baktım:Tam karşında dikine yatay üç yıldızlar. Kervan Kıran yıldızının muştucusu Ülker kümesi de  çıkmış durumda. Ülker küme yıldızları bir şekle benzetmeye çalıştım. Gözlerim başka kümelere kaydı. Önceki yıllarda bu benzetme işini bulutlara bakarken çok yapıyordum. Bulut  gözlerken kaç kez koyunlar tarlalara girmişti. Kurudere’de bir kez o denli dalmışım ki, sürü mezarlık altındaki bizim tarlaya girmiş tarlaya yakın ev sahibi Köse Mehmet’in  bağırmasıyla toparlanmıştım. Kendi tarlamız olduğu için  üstünde kimse durmamıştı. Yıldızlara bakarken uyudum.

 

9   Ağustos  1940  Cuma

 

Yahya’ nın sesiyle uyandım ”Baba ben de geliyorum, dur!. . . Benim  pek duymadığım bir ses. Sanırım Yahya da  bir yıldan beri, belki de biraz daha uzun zamandan beri bu sözü söylememişti. Arkasından :”Gel, bekliyorum!” Baba oğul harmana gittiler. Ben kahvaltı ederken küçük ablam geldi. Saim kahvede dedesiyleymiş. Küçük ablam, Haydi dayısı, yeğenini al da bize gidelim, biberlerimiz susuzluktan kurudu!”dedi. Saim beni görünce   badik badik geldi. Meğer kahvedekiler ona  söz söyleyince  susmuş, bir daha da  kimseye  yaklaşmamış. Azıcık yürüttüm. Kucağımı istedi, sarılıp kaldırdım, eve döndük. Saim’in  iki tekerli bir sandık arabası var. İki tekere takılı uzun bir  sopa. Sopadan tutularak çekiliyor. Bu , Saim için kucaktan daha rahat. Tıngır mıngır  eve döndük. Saim  eve dönüşü sevinçle karşıladı. Söz söylemiyor ama oradan oraya bakıyor, bir şeyler gösteriyor. Kendi kendine söyleniyor. Ablam olmayınca komşu arkadaşı, ablamı aratmayacak titizlikte  gerekli işleri yapıyormuş. Bahçe tertemiz. Sebzeleri de sulamak istiyormuş ama su taşıma oldukça zor olduğundan ablam kesinlikle karşı çıkmış. Az sonra o da geldi. İyi ki geldi, ben onu bahane ederek  suyu yalnız taşıdım. Ablamın sebze bahçesi zaten çok küçük;topu topu altı ark. Altı teneke su yetiyor. Ablam öyle dedi ama ben birkaç kez daha döndüm. Oldukça bol sulandı. Komşusu ablamı onlara çağırdı birlikte gittiler. Ablam gölgeye bir kilim atmıştı, sırtüstü uzanıp yattım. Yıldızlar yerine yapraklar ilgimi çekti. Yaprakların  hışırtısı, rüzgarsız zamanlarda da hafif hafif kımıldamaları bir süre izledim. . Aynı dal üstünde sıralı yaprakların değişik  yönlere doğru sallanması rüzgardan değil de sanki öyle istedikleri, için kendiliklerinden kımıldıyorlar sanısını uyandırıyor. Değişik ağaçların değişik yaprakları, kalınlık incelik durumuna göre hareket ediyorlar. Gene de sallanışları hafif de olsa rüzgara  yoruyorum. Çünkü ara dallardaki yapraklar kesinlikle kımıldamıyor. Kavakların yüksek dallarındaki yaprakların ayna gibi güneş yansıtması ayrıca ilgimi çekti. Bakarken uyuyabileceğimi duyumsadım, kalkıp oturdum. Az sonra ablam geldi. Komşu yenge bizi onlara çağırmış. Ablama, ”Sen git, ben Saim’e bakarım!”dedim. Ablam gülerek, ”O, özellikle seni çağırıyor, senin konuşmaların onun çok hoşuna gidiyormuş!”dedi. ”Yaa, maaa dedikten sonra ”Sen bilirsin!”deyip sustum. Ablamın, ”O, özellikle seni çağırıyor!”demesi aklımma takıldı. Ablam bunu  iyiye yormasa böyle ap açık söylemez. Oysa ben, bu sözün altında birşeyler araştırmaya çalışıyorum. Geçen günlerin birinde  kuyudan su çekerken bakışları benim çok hoşuma gitmişti. Bunu o anlamış olabilir mi? Bunu  ablam sezerse duyrumum ne olur? Uyumak istediğimi söyleyip karanlık odaya girdim. Ne yıldız, ne yaprak, çok bulutlu bir geceye girermişçesine yer yatağına uzandım. Benim, hangi konuşmamı ne zaman dinlemiş, niçin sevmiş acaba ? Yoksa o günkü bakışlarımdan bir şeyler mi anladı. Yoksa anladı da, tam kestiremedi  bir daha  deneyip beni utandıracak mı? Böyle bir duruma düşersem bir daha  köye gelemem. Herkes bana güler. Böyle bir cıvıklığı C nasıl karşılar? Her halde önce üzülür, sonra da, evet sonra da? ” Kalktım, birden kendimi yere bıraktım. O, ne derse desin, ben değişmeyeceğim……. Münevver hemşirede cıvıtmadım, sonuç iyi oldu, bunu da öyle yapabilirim……. Kapı açıldı, ablam, ”Akşam nerene uyuyacaksın? diyerek içeri girdi. Meğer ben uzun süreden beri uykudaymışım. Ablama “Ben uyudum mu ki? ”diye sordum. Ablam, “Yaz uykuları böyledir, uyunur da uyumadım sanılır!”Neredeyse karanlık bastı, gitmeyecek miyiz? ”deyince bilmezden gelip ”Nereye gitmeyecek miyiz? ”diye  sordum. Ablam, benden eğrilik beklemediği için unutun mu? Emine’ye gidecektik. Sen ona yenge mi yoksa abla mı diyorsun? deyip yüzüme baktı. Gülerek , yoksa bazıları gibi  hiç bir ad takmadan şeyle şuyla mı geçiştiriyorsun? diye güldü. Toparlandım, ”Abla o senin arkadaşın, sen ne diyorsan ben onu derim. Abla ya da yenge diyecek kadar uzun konuşmadık ki, mektuplarını  okurken mektupla ilgili sözler söyledim. Bilmem belki de abla demişimdir. ” Ablam güldü, ”İşte bu akşamdan sonra birini seç bundan sonra onu söylersin!”dedi. Ya abla ya da yenge. Bu kez ben öneride bulundum”En iyisi ben, kendisinden sorayım  ne isterse onu söyleyeyim!” Ablam, ”O da olur, gönlünü almış olursun!”Konuşa konuşa ittik. Ev sahibi bizi bekliyormuş. Bizi gülerek karşıladı.

Onların evinde de bizimki gibi  geniş bir giriş var. Biz orada oturduk. Işık olarak deniz feneri kullanıyorlar. Hayat tavanlarının üstü sap, aynı zamanda alçak olduğundan gaz lambası yakmıyorlarmış.

Gemici fenerlerine bizim köyde deniz feneri diyorlar. Az ışık veriyor ama kullanma kolaylığı var. Gaz lambalarını  odalarda  duvar içindeki özel gözlerde yakıyorlar. Ablamla konuştuklarımız gerçekleşmedi, ”Emine abla bana, ”Yenge  sözünü sevmiyorum, bunu söyleyebildiklerime hep söylüyorum, size de söylemiş oldum;derseniz bana abla deyin!”diyerek işimi kolaylaştırdı. Bir kaç kez Emine abla dedim. Nedense bana da bu daha kolay geldi. ”Emine abla!”Benim konuşmalarımı sevdiğini söylemiş ama bundan biraz kuşku duydum;onlarda kaldığımız süreçte hep o konuştu. 3 yıllık okulda okumuş ama okula  sürekli gidememiş. 3. sınıfta ise öğretmenleri gelmemiş. Komşu köyün öğretmeni bir gün gelip sınav yapmış, sonra da okulu bitirdikleri söylenmiş. Şimdilerde harflerin hepsini biliyormuş ama onları yan yana getirmekte zorlanıyormuş. Önceleri bunu önemsememiş ama bu ikinci askerlik olayında  okuyup yazamadığı için  okumasını ilerletmediğine çok pişman olmuş. Şimdilerde bile yeniden başlamak istiyormuş. ”Yapabilir miyim? diye benden sordu. Bu kez ben de kendi durumumu anlattım. İlkokuldan sonra ara verince köyde gazete okumaktan başka bir çalışma yapmadığımı 3 yıl sonra okula gidince her şeye yeni başladığımı, ilk derslerdeki sıkıntılarımı anlattım. Ancak zaman içinde tüm sıkıntıları atlatıp arkadaşlarım içinde başarılılardan biri olduğumu söyledim. Bu kez bana “Sen akıllı birisin, başarırsın, ben bir hevesle başlar çabuk cayarım!”deyince, ”O zaman bence  hiç başlamayın!”deyip kestim. Ablam ortayı bulmak için, ”Emine, acele etme yakında çocuklarımız okula gidecek, onlarla birlikte çalışır öğreniriz!”diyerek gülüştüler. Bence de bu güzel bir öneri, bekli de çocuklarınızı ben okutacağım. o zaman size de ödevler gönderirim, çalışırsınız!”dedim. Öğretmen olarak köye döneceğim zamanı hesapladık:Askerlik hesaba katılırsa 5  yıl sonra burada olacağımı söyledim. ”Ne iyi olacak!”diyerek  gülüştük. . Saim uyumuştu, alışkanlığı dışında uyurken  ağladı, uyanıp oturdu. Sanırım  seslerden etkilendi. İzin alıp ayrıldık. Eve dönünce ablam, ”Emine şaşırmış!”dedi güldü. Baktım ama sormadım, ablam neden öyle dedi? Emine abla çok süslenmişti, onu mu fazla buldu? Yoksa yeni baştan okumak istemesini mi yadırgadı? Nedenini ben sormadım ablam da söylemedi. Ancak Emin abla olabildiğince süslenmiş, özellikle saçlarını kabartmış, beliklerini simli sırmalı kaytanlarla donatarak örmüştü. Belli ki bu işlere bir hayli  zaman  harcamıştı. Yatınca Emine ablayı, kısa saçlı olarak düşündüm. Saçlar bana gene C’yi anımsattı. C’nin  saçları da çok gür. Saçlar C’yi daha güzelleştiriyor. Saçları kesilse belki bu denli güzel görünmeyecektir. Sırtüstü döndüm, yıldızsız, yapraksız bir uyku dileğiyle gözlerimi kapadım…. .

 

10  Ağustos  1940  Cumartesi

 

Çok geç uyandım. Ablam yukarı eve gitmek üzere hazırlanmış ama beni uyandırmak istememiş. Yattığım yer karanlık olduğu için olacak enine boyuna uyumuşum. Dışarı çıkınca güneşin yükseldiğini gördüm. Okuldakiler nerdeyse sabah çalışmalarını yarı yapmış durumda. Okulu özledim mi? Bunu, kendime pek soramıyorum. Arkadaşları özledim mi? onu da pek kesin yanıtlayamıyorum. Dün akşam köye dönüş için zaman hesaplarken yüreğim hopladı. Sahiden 5 yıl sonra köye dönecek miyim? Sanki 5 yıl geçmiş, ben köye dönmüşüm gibi sıkıldım. Okuldaki canlılık, herkesin bir iş hatta oyun  arkasında koşması ile köydekilerin ağır aksak davranışları, özellikle de konuşmaları beni şimdiden sıkmaya başladı. Sürekli  kalmak için gelince ne denli üzüleceğimi  kestirebiliyorum. Ama  gelmemek için ne yapabileceğim? Yazıldığına göre ayrılanlar okuldaki sürecin iki katı caza ödeyecekmiş. Yıllık harcamalarımızı öğrenmem gerekecek. Okula döner dönmez Ahmet Gökay Ağabeyden ya da Muhasip Hikmet beyden bunu soracağım. Kesin olmasa bile  bir olası  tutar söyleyebilirler. Borcu ödeyince ne yapacağım? ”Ayrılanlar, devlet  dairelerinde çalışamazlar!”gibi hükümler de var. En iyisi, sınav kazanıp yüksek okullara girmek. Bu da çok çalışmakla olacaktır. Başka kurtuluş yolu yok. Kendime böyle yol göstermeye çalışırken ablam geldi. Durumumdaki  donukluğu sezmiş olacak, ”Ne o derin derin bir şeyler düşünüyorsun, bir sorunun mu var? ”dedi. Ablama düşüncelerimi anlattım. ”Şaka olarak akşam size, yakında geleceğim falan dedim ama aslında gelmeye niyetim yok. Ancak gelmemek için de çok zorluklarla karşı karşıyayım. Önemli olan o zorlukları aşmak. Bunu yapmak için de bir gün bile boş geçirmeden çalışmak gerekiyor. Bütün düşüncem bu!”dedim. Ablam köye dinlenmek için gönderdiler, dinlenme zamanını da dinlenmeden mi geçireceksin? ”diye sordu. Zaten dinlenme günlerini değil okula dönünce yapacağım çalışmaları düşünüyorum!”diyerek ablamı rahatlattım. Alacaklarımızı alıp yukarı eve gittik. Büyük ablam bana müjde, bil bakalım kim geldi? ” diye sordu. İlk aklıma Bektaş Ağabeyim geldi, adını verdim. Ablam başını attı. Ali Eniştem!Ablam gene başını attı ama bu kez “İsmet’i beklemiyordun değil mi? ”dedi. Kahvedeymiş, sevindim kahveye koşum. İsmet’le köylüsü Cambaz Osman. Kahvede ikisi. Cambaz Osman’ın ağabeyi bizim köyde oturmaktadır. Ağabeyini çoktandır görmeyen Cambaz Osman bugün gelmeye karar verip yola çıkarken İsmet’i görmüş, ”Gel bana yol arkadaşı ol!”demiş. İsmet, gelmek için  fırsat kolluyormuş, atlamış arabaya gelmiş. Cambaz Osman çayları içince bana “Yeğenin sana teslim, yarın dönerken alırım!”dedi  gitti. İsmet oldukça iyi. Babasıyla bir hayli gezmiş. Hüseyin Orhan’ı, Recep Kocaman’ı, Yakup Tanrıkulu’nu, Arif Kalkan’ı, Ahmet Güner’i görmüş. Hepsi iyilermiş. İsmet çok neşeli. Oysa ben onlara gittiğimde  oldukça gergin söylemler vardı. Belki de İsmet  evdeki gerçeği yansıtmıyor. Neşesini kaçırmamak için evdekiler hakkında ayrı ayrı bir şey sormadım. Derslere hiç bakmadığını söyledi. Ben de sadece dergi okuduğumu, öteki ödevleri hiç açmadığımı anlattım. Babam, sıkılırsanız, dereye bostanlara inmemizi önerdi. İsmetle eve çıktık. Ablamlar, uzun uzun sorular sordular. İsmet de onlara, herkesten selamlar getirdiğini söyledi. Bir süre oturduk, gene kahveye indik. Dükkan bölümüne geçip gramofon çaldık. İsmet, tüm plakları birer birer elden geçirdi, ”Bunları hep dinledin mi? diye sordu. ”Defalarca!”deyince benim müzik  tutkumu buna bağladı. Oysa ben , plak  müziklerini değil notalı müziklere ilgi duyuyorum. Gene de İsmet’i haklı bulduğumu söyledim. On kadar plan dinledikten sonra İsmet sıkıldı. Babamın önerisine uyarak ada bostanlarına gittik. Kavakların gölgesinde uzun süre oturup arkadaşlardan, derslerden, öğretmenlerden söz ettik. Okulun yeni durumu üstüne yazılanları söyleyince. İsmet, ”Okulu bitirirsem köyüme döneceğim, kararımı verdim, yüksek okul falan düşünmüyorum, bir an önce evlenmek zorundayım, an  nemim koşulu bu, onu kırmak istemiyorum!”deyip düşüncesini açıkladı. İzinli geldiğimiz gün ablamın söyledikleri doğruymuş. İsmet o zaman kem küm etmişti ama şimdi  kesin konuştu. Ben, ”Benli. . !” der demez, o, “Evet, Benlilerin kızı!” yanıtı verdi. Güldüm:Alpullu’da arkadaşlarla nasıl dalga geçtiğini anımsattım. Orada bir benli kızın olması da ne rastlantıydı. Bostandan sonra dere boyunca aşağı taraflara doğru yürüdük. Dönerken bizi gören, benim dayı dediğim Abdi Ahmet, İsmet’in  arabasıyla geldiği Cambaz Osman’ın ağabeyi bizi görünce çağırdı. Onlara uğradık. Cambaz Osman, gerçek cambazlardan, Trakya’da gitmediği Pazar, panayır kalmamış, sayısız Trakya köyünü biliyor. ”Bayramlı!”dedim, ”Uzunköprü’nün bir köyü!” yanıtını yapışırdı. Bu kez İsmet’le yarışırca arkadaşların köylerini söyledik, hepsinin  özellikleri bir bir sıraladı. ”Manika!” deyince, ”Hangisi? ” diye sormasına ikimiz de güldük. İsmet, ”Yusuf Asıl’ın köyü!”deyince Cambaz Osman gülerek, ”Ben köyleri bilirim, insanları değil, hele çocukları hiç bilemem!”Ev sahibi Ahmet Dayım bana eski bir  olayı anımsattı. O gün , Ahmet Dayı da oradaymış. Hanıfe Halamın oğlu Hilmi ile, Hamitabat okuluna başlamıştık. Bir varsayım üzerine Hilmi’yi küstürüp okuldan kaçırdılar. Ben bir süre yalnız gittim geldim. Kendi kendime, gitmekle gitmemek  arasında bocaladım. sonunda canımın istediği günler gitmeyi denedim. Okulun başöğretmeni babamı da ağabeylerimi de tanıyordu. Gelmediğim günleri saptayıp bildirmiş. Ben, kendi oluşturduğum olayın tam ayırdında değilim. Kimi günler “Okul yok!” deyip sıvışıyorum. Gene öyle bir gün, sözde Muhtar Amca beni yazı  okutmaya çağırmış gibi bir oyun hazırlanmış, bana duyurdular. Ben aranan bir değermişim kasıntıları içinde hazırlandım, köy odasına gideceğim. Kahvenin önünde at arabası da hazır duruyor. Sözde Ali Ağabeyim, Lüleburgaz’a müşteri ötürecekmiş. Müşteriler, köy odasın da bekliyormuş. İnanmamak için bir neden yok. Her zaman  olan bir olay. Arabaya atladım. Ali Ağabeyim babama bir şeyler söyleyerek gırbacı alıp arabaya atladı. Atlara “Deeehh!”der demez sözde Ali Ağabeyimi uğurlamak için  arabanın yanında duran öteki ağabeylerim ikisi birden arabaya atladılar. Onların arabaya  giderken atlamaları beni heyecanlandırdı. Aklımdan. ”Ben de böyle yapabilir miyim? ” gibi düşünceler geçirirken araba Köy  Odasını geçti, Hamitabat yoluna doğruldu.  “Ne oluyoruz? ”der gibi bakınca iki ağabeyim birden “Canını yakmamamızı istiyorsan kıpırdama;babamız çok fena kızdı, her türlü cezayı hak ettiği, kaçmaya kalkışırsa bağlamamızı bile söyledi, uslu uslu otur, cezana razı ol!”dediler. İkisi de güçlü kuvvetli, üstüme atılmaya hazırlar. Çaresiz boyun eğdim, öylece okula götürüp öğretmenlere teslim ettiler. Ahmet Dayım olayı tıpatıp anlattı. Kahve önünde kaçmaya kalksaymışım, yolların birini kesmeyi o üslenmişmiş. Babam, kesinlikle kaçırmadan bugün okula götürülmeli demiş. Onlar da beni yakalamak için bir tertip kurmuşlar. Onlar gülerken İsmet, Ahmet Dayıma, ”İyi edip onu o gün okula göndermişsiniz, ara verseydi belki hiç okumayacaktı:Hilmi gibi köyde kalacaktı!” deyince, Abdi Ahmet Dayı bir “Yaaaa!”çekerek  bu kez, Hilmi’nin   ustalığını övmeye başladı. Cambaz Osman’la İsmet gitme saatlerini konuşup kararlaştırdılar. Oradan ayrılınca biz, gene  kahveye döndük. Yeni gazeteler gelmiş, onları karıştırdık. Gelen gazeteler nedense bizimle ilgili hiçbir haber yazmıyor. Onların haberleri tümüyle savaşlar üzerine. Rusya  küçük Batlık devletlerini ortadan kaldırmış, Polonya’yı Rusya ile Almanya bölüşüp  ortadan kaldırıyormuş. Almanya ile Rusya iki dost komşu ülke olmuşlar. Almanya Türkiye ile de dostluk yapmak istiyormuş. Bizim topraklarımızda gözleri yokmuş. İsmet şakacı, hünerini bizim kahvede de göstermek istedi. ”Almanya, kimsenin toprağına göz koymuyor, o, sadece  başka ülkelerin topraklarına ayak koyuyor sonra da oralardan ayaklarını çekmiyor!”dedi. Karşı peykede oturanlar İsmet’in sözlerine güldüler. Bu günkü gazeteleri, Bodur Veli olarak anılan, bizim ailenin de eniştesi sayılan kişi getirmiş. Ben , ”Başka gazete neden almıyorsunuz? ” deyince Veli Enişte haklı olarak, ”Kendimiz okuma bilmediğimiz için seçemiyoruz. Çoğu gazetenin adını bile doğru dürüst söyleyemiyoruz. Ben, bir bunları, bir de Ulus’la Cumhuriyet’i biliyorum. Onlar da bugün yoktu, biri bitmiş, biri de yasak edilmiş!”deyince  ilgiyle sorduk ”Hangisi yasaklanmış? ” Cumhuriyet !” Hoppala!” Bu kez nedenler başladı. Cumhuriyet neden kapatılır? . Konuşmalardan ortaya bir büyük yanlış çıktı. Cumhuriyet gazetesi hükümetin gazetesi olarak biliniyormuş. Bizim köyde Ulus’la Cumhuriyet yer değiştirmiş durumda. Bu konuda İsmet, benden daha bilgili, açıklamalar yaptı. Kahveye gelenler çoğaldıkça hem İsmet  köyde yaygınca tanındı hem de Cumhuriyet gazetesi çok  iyice tanıtıldı. İsmet’in kolay tanınmasında Muhittin Eniştemin payı  da kuşkusuz çok büyük. Kızılcıkdere’ den Muhittin Ağanın oğlu denince, herkes bir”Hıııı ya da  heee!” çekip tanış durumuna geçiyor. İsmet, bu durumdan yararlanarak, bana hiç söz bırakmadan türlü konulardan söz etti. . Zaten geçen gelişinde de oldukça  iyi bir etki bırakmıştı, bu kez onu birkaç kat yükselterek, bizim kahvedekilerin beğenisini  haklı olarak topladı. İsmet konuşurken  ben, içimden kendi adıma seviniyorum. İsmet ne denli iyi etki bırakırsa bıraksın, o gittikten sonra ben o etkilerden  kesinlikle yararlanacağım. Örneğin , ”Kimi sınıf arkadaşlarımın yanında İsmet, solda sıfır sayılır!”diyeceğim. Böylece ben, kimler arasında ayakta durmaya çalışıyorum, bunu  düşleyecekler. Beni ona göre değerlendirme zorunda kalacaklar;bunu  adım gibi biliyorum. Zaten onlardan, benim kendi değerlerim içinde   tarafsız olarak ölçüp  içmelerini asla beklemiyorum. Biliyorum ki onlar, böyle bir değerlendirme yapmayı akıllarından bile geçirmezler. Geçirenler de ya yapamaz ya da  bilinçli olarak yapmaz. . O nedenle onlara, olayları, onların değerlendirme  ölçeklerine uyacak boyutta yansıtarak, mantık terazilerini ırgalayabilirsem ancak o zaman sağlıklı  bir iletişim  kurabileceğimi umuyorum. Sanırım geçen akşam Mahmut Ağabeyim de bu tür bir olumlu iletişim denemesi yapmak istedi. Yoksa asker ocağında toplanmış tüm insanların melek olabileceğini kimse savunamaz. Onlar da insan olduklarına göre herkeste bulunan özellikler onlarda da bulunmaktadır. Geçen günlerde  karpuz almaya gelen  üstçavuş  da bir ordu  görevlisi, geçen yıldan buyana karpuz paralarını ödemeyen kişi de  bir başka ordu görevlisi. Üstelik bunlar da Mahmut Ağabeyim çok övdüğü kolordunun görevlileri. Ama Mahmut Ağabeyimin olayı ortaya getiriş biçemi, olumsuzluk pencerelerini kapattığından ters yönden esintilere  kimse yeltenemedi, diyebiliriz. Olası ki kimse düşünemedi; düşündünse bile ortaya getirmeye kalkışmadı, ya da  kalkışamadı. Hepsi aynı kapıya çıkıyor. İnsanlar olumsuzlukları içine ata ata olumluluklardan uzaklaşıyor olmalı. Belki bir alışkanlık kazanıyorlar:Sigara alışkanlığı gibi…. İşte ben, benimle ilgili açıklamaları, kendi düşüncelerim açısından söylemek kendi çektiğim sıkıntıları, kendi başarılarımı gerçeğine uygun iletmek istiyorum. Ben,  bulunduğum ortamda çok çalışıyorum. Yaptıklarım, çalışma sürecinde kaytaranların kullanacağı sözcüklerle  gerçek değerini bulamaz. Ben, orta 3. sınıfın konularını izlemeye çalışırken sınıfımdaki  kimi arkadaşların orta 1. sınıf problemlerini yapamamaktadırlar. Bunlar da “Çalışıyoruz!” diyorlar. Onların çalışması benim  döktüğüm teri  anlatmaya yetmemektedir. Ben  büyük binanın çatısına bağlanarak çıkıp ilk sıra kiremitleri dizerken, aşağıdan “Ayyyyy, iiiii, üüüüü!”diye bağıranlar, benim o zamanki duygularımı anlatamayacakları gibi yıllar sonraki duygu ve düşüncelerimi de anlatamayacaklardır. Aslında anlatmaya  da kalkmamalıdırlar. Kalkarlarsa gerçeği değil kendi duygularını anlatacaklardır……İsmet uzun konuşmalardan sonra bir de oyuna tutuştu. Daha doğrusu tanıdık oyuncular takıldılar:Bu kahveye gelen konuklar yenilmeden gönderilirse, çayların, kahvelerin tadı kaçarmış. Kahveci de onları azarlarmış. Çünkü kahveci, konuklar yenilince konuklardan peşin para alıyormuş. Bunlar gibi  şakalarla İsmet’i oturttular. İşin  ilginci geçen defa birkaç oyun kazanan İsmet bu kez tam ütüldü. Babam İsmet’i savundu:”Bizimkiler kağıtları tanıyorlar, İsmet yabancı, birkaç gün kalıp o da kağıtlara alışsa!” derken İsmet babamın sözünü kesti, ”Yok koca enişte, sen benim kalmamı istiyorsun ama, kalamayacağım, ancak bir daha gelince yeni bir deste istiyorum, ustalığımı o zaman göstereceğim!”dedi. ”İnşallah!” sözleri arasında evlere dağıldık. İsmet’ kalmasını tekrarladım ama, kesin olarak kalamayacağın ancak okula dönünce sık sık gelmek istediğini söyledi. ”Bu da güzel!”dedim. Ablam bu kez  bize Hayat yatağı hazırlamış. Üç yanımızla üstümüz kapalı bir yanımız açık. İsmet, yatar yatmaz uyudu. Ben bir süre uyumadım. İsmet’i düşündüm. Konuşmalarından anladığıma göre  okulu değil ama öğrenciliği gevşetmeye kararlı gibi. Bana, ”Dayı sen çalışmanı sürdür, senin durumun benimkinden farklı!”deyip kesiyor. Onun durumunda benim bilmediğim ne var ki? İsmet’i düşünerek uyudum. Rüyanda  okuldayım, yoklama yapılıyor. Derslikte yalnız İsmet yok. Numaralar okunuyor. 26, 28, 42, deniyor. 44  dendiğini duymak için kulaklarımı kapatıyorum. Nasıl kapattımsa kendimi uyandırdım. Başımı kaldırdım, İsmet yan tarafımda, ablamın deyişiyle ses çıkarıyor. İsmet’in çocukluğundan kalma sorunu, burnunda et varmış. Alınmazsa uykuda  hırıltı yapması kaçınılmazmış. Bu konuşulunca İsmet gülerek, ”Boş ver  nasıl olsa ben duymuyorum!”deyip geçiştiriyor. İsmet’in okuldaki şakacı durumuyla bizim köuydeki durumunu karşılaştırırken uyumuşum.

 

11  Ağustos  1940   Pazar.

 

Sesler duydum, kalkanlar olmuş. İsmet uyuyor. Gene İsmet’i düşündüm. Bu değişiklik yeni bir olay mı yoksa İsmet okulda, değişik bir  tavır mı takınıyor? Ablamın sesi yükseldi: İsmet’i kaldırdık. Cambaz Osman, buradan Pınarhisar’a uğrayıp  oradan köye dönecekmiş. Pazar günü Pınarhisar’da ne iş olur? diye sordum. Ali Ağabeyim gülerek, Cambaz Osman bu, onun pazarı, cuması olur mu? deyip güldü. İsmet, uykulu uykulu”Daha iyi ya, Recep Kocaman’ı bir daha görürüm!”diyor. Recep Kocaman’ı ikimizde severiz, çok uyumlu bir arkadaşımızdır. Selam söyledim. ”Güle güle İsmet, yolun açık olsun!”İsmet gidince uzun zamandır berabermişiz de birden ayrılmışız duygusuna kapıldım. Bunda İsmet’in öğrenciliğe karşı soğumuş izlenimi bırakması da neden oldu. ”Acaba okuldaki neşesi de bozulacak mı? ”diye uzun uzun düşündüm. Babam kahvaltı etmeden gitmiş, ona kahvaltılık götürdüm. Babam İsmet’i iyi görmüş. ”İsmet, uzun  boylu olacak, yaşça senden küçük olmasına karşın boyu senin boyuna yetişmiş!”olarak gördüğünü, aynızamanda  tavırlarını babası Muhittin Enişteme benzettiğini anlattı. . Muhittin eniştem çok girgin bir insanmış. Babam, gülerek, ”Tatlı diliyle Zühre teyzeni kandırdı, İsmail Ali ağa ailesine iç güveyi olarak girdi. Kendi ailesi çok fakirdi, teyzeni gelin olarak isteseydi asla olumlu yanıt alamazdı. Muhittin aklıyla, terbiyesiyle işini kotardı. İyi de etti. Şimdi  salt Kızılcıkdere’nin değil tüm  Istranca eteklerinin ağası. Müteahhitliği de iyi beceriyor. Bir çokları o işe girdi, girmeleriyle iflasları bir oldu. Muhittin yıllardır daha genişleyerek  müteahhitliği sürdürüyor!”Babamın bir başkasını övdüğünü az  dinlediğimden  Muhittin eniştem adına sevindim. Muhittin eniştemin Edirne’ye gittiğimin ilk günler iki kez geldiğini, İsmet’le beni  bir tutup gezdirdiğini, oğluna ne aldıysa bana da  aldığını anlattım. Babam:”O, her zaman öyledir. Sevdiklerine karşı eli açıktır!”dedi. Ali Ağabeyim geldi. Yeni bir alışkanlık oluşmuş. Kimi günler harmana çay gidiyormuş. Babam küçük bir demlik sağlamış, Gaz tenekesinden bir de ocak yapmış. Ali Ağabeyim gerekenleri toparlayıp götürdü. Babam arkasından tembih etti ”Dikkat et, sorumlu kahveci sensin. Ateşle oyun olmaz, salt bizim harmanı değil  mahallenin harmanlarını kül edersiniz!”dedi. Eve döndüm, dönüş günlerimi saydım:Bir ay geçmiş. İçim sızladı, şaka değil  doğru dürüst hiç çalışmadım. Oysa  hiç değilse Mahmut Ağabeyimin gelişinden sonra oldukça rahatım. Küçük ablam da  yukarda kalıyor. Arada bir aşağıya insek bile bir gün sonra eve dönüyoruz. Yeniden bir   zaman çizelgesi tasarlayıp, ona göre çalışmaya başlayacağım. Bugünle gideceğim  29 Ağustos gününü saymazsam tamı tamına 15 günüm kalmış. Köyün, ev konumlarına göre krokisini çizecektim. Ayrıca hanelerdeki insan sayısına göre, köy nüfüsunu saptayacaktım. Özellikle okula giden öğrencilerle, okul çağında olup da okula yazılmamışları saptayacaktım. , Çiftçilerin ektikleri ürünleri saptayacaktım. Bir kişiyi anlatacaktım. Bir öykü ya da roman kişisine benzer birini saptayıp özelliklerini anlatacaktım. (Bunu biraz  karaladım ama gene gene üzerinde durup son şeklini vermem gerekecek)Yapmam gereken işlerden salt İlköğretim dergilerini karıştırdım. Onların da çoğunu tam anlamış değilim. Bir kaç kez okusam belki bir şeyler anlayacağım. Ancak birilerine soru sormadan tam anlamam olası değil. Zaten bunu  benden kimse istemedi. Ancak matematik öğretmenimize karşı  kendimi sorumlu tutuyorum. Nöbet günlerinin birinde, ”Gel bakalım 66, neleri yaptın, nelerde takıldın, birlikte  çözelim derse, ben ne diyeceğim? İşte bunun için hiç değilse  en az on problem üstünde durup boyumun ölçüsünü almalıyım. Önce Aritmetik kitabımı açtım. Yığınla problem var. Çoğu geçen yılın tekrarı gibi. Nerdeyse  dört işlemi bir daha  gözden geçireceğiz Matematik ifadelerden söz ediliyor. Sayılar birer matematik ifadedir. İlerde  sayılar  harflerle  gösterilecektir. Harfler de birer matematik ifade olacakmış. x +2b bir ifade, 5a+2x ile  x2+5x-4 de birer ifade…. Burasını anlamak kolay da verilen  x’ lerin değerini bulmak  hüner. Kuyruklu V ile işimiz var bu yıl. Kuyruklu v, kök almada kullanılan v şeklinin sağa doğru uzamış  şekli…. Geometri daha kolay gibi. Düzgün çokgenlerle işe başlıyorum:Örneğin  altıgenin alanı dışa çizilecek daire yardımıyla bulunur. Dairenin yarıçapları altıgeni eşkenar üçgenlere dönüştürür. Bir eşkenar üçgenin alanı, tabanının yarısı ile yüksekliğin çarpımına eşittir. Çünkü bu işlemde bir dik dörtgen oluşmaktadır. . (Çarpılmayan taraf, dik dörtgenin diğer yarısıdır. )Sanırım bu yıl dairelerden çok çekeceğiz. Gene de dersleri izleyerek daha kolay ilerleyeceğimi düşünüyorum. Belki okulda daha severek çalışacağım. Burada çabuk sıkılıyorum. Çalışmayı bırakmak üzereyken Ali Ağabeyim geldi, bana “Benimle Hamitabat’a gelir misin? dedi. Birden yüreğim hopladı:İçimden “Niçin sorusu geçti ama, duraksamadan, ”Gelirim!”dedim. Ben soramadım ama Ali Ağabeyim hemen açıkladı. ”Atları orada nallatıyorum. Sen tanırsın, bizim nalbantlar, eski dostlar, özellikle kardeşlerden Yusuf, ondan ayrılmıyoruz. ”Nalbant Yusuf’u tanımam mı? Oğlu Raşit okul arkadaşım!” dedim ama önce içim cızladı. Onlar  A’ların  mahallesinde. Ancak şimdi değil, A çoktan oradan ayrıldı. İçimden bunları geçirirken  ablam bir şeyler yememizi söyledi. Yolcu işi bir şeyler atıştırıp arabaya atladım. Aliağabeyim gönül alma düşüncesiyle karpuz ayırmış. Yusuf bizim çok eski dostumuzdur. Şimdi götürmezsem bana, ”Hani benim karpuzlar? Atlarına iyi nalım kalmadı!”diyerek çıkışır. Biraz  patavatsız takımındandır. Ali Ağabeyim bunları gülerek söyledi. Nalbantlar, köyün  aşağı tarafında yokuşun altında, Zühtü Akın’ın un fabrikası bitişiğinde. Aynı zamanda burada kahveler var. Nalbant Yusuf kahvede oturuyormuş, Ali Ağabeyimi görünce bağırdı, ”Nerede kaldın, iki karpuz getirmemek için hayvanları çıplak ayakla mı gezdiriyorsun? Bugün de gelmeseydin gidip karpuzları tarladan kendim alacaktım!”Böyle  dedi ama hemen kalkıp nalları hazırladı, karpuzlara falan bakmadan işini gördü. ”Bana bakarak, Bunlar bizim hal hatır sorma şeklimiz, karpuz lafı bahane, zemheri ayında da gelse ben bunları söylerim. Raşit’i sordum. Yüzüme dik dik baktı, ”Abe kızanım sen neden buradasın? Raşit çoktan gitti askere;şimdilerde beylik atları koşturuyor. Belkide piyadelik yapıyor, tüfeciğini sırtında taşıyor ama bana böyle yazıyor. güzel atlara biniyorum babacığım, diyor!”Raşit, birkaç ay önce askere alınmış. Raşit sözü  baba Yusuf’u duygulandırdı. Bana daha dikkatli   baktıktan sonra, Raşit’i evlendirdik. Siz beraber okumuştunuz, anımsarsın Tahir Ağaların kızını aldık. Ahmet’in kızını. Ali Ağanın kızı falan hep birlikte okumuştunuz. !”O konuşurken N gözümün önüne geldi. A ‘nın en yakın arkadaşıydı. A ile  tartıştığı zaman bana da kızardı. Kızgın ayrıldığımızda karşılaşınca önce o  yaklaşır, genellikle de A’dan yakınırdı. Her olayı ona yüklüyordu. Baba Yusuf içli içli bunları anlatırken gözlerim onların evlerinin bahçe kapılarına takıldı. ”Şimdi çıkacak!”der gibi derinliğine baktım:Siyah önlük, beyaz yaka, büyükçe  top yapılmış kumral saçlar, güzel bir güler yüz. Durgunluğum Ali Ağabeyimin dikkatinden kaçmamış, beni uyardı:”Uykun geldi galiba, eve dönünce uyursun!”Nalbant Yusuf sorusunu tekrarladı, ”Sen, Raşit’le akran değimliydin? Ağabeyim öğrenci oluğumu anımsattı. Bu kez Eeee, yaşlandık, geçmişi unutmaya başladık!”Bir süre sustu, “İşte bir tane daha geliyor, o da öğrenci, o da asker kaçağı, ama sıkı yakalamnmış bir asker kaçağı!”diyerek güldü. Gösterdiği sınıf arkadaşlarımdan İbrahim Sarıdemir. Okul giysileriyle geziyor. Harp Okulunda. İlkokulda sıra arkadaşımdı. Ben önce ablası Leyla ile oturdum. Leyla okuldan ayrılınca da kardeşi onun yerine geldi. İbrahim arkadaşla arada karşılaştığımız olmuştu. Lüleburgaz’da kaldığımız yaz birkaç  kez konuşmuştuk. Bizim sınıftan öğrenciliklerini sürdüren üç arkadaşız. İki İbrahim’le Yaşar, arkadaşların Öksüz yaşar dedikleri arkadaşımız, Denizcilik okulunda okuyormuş. Onunla  karşılaşmadım. Ya da karşılaştık ama  pek konuşamadık. İbrahim Sarıdemir biriyle buluşmak üzere gelmiş, karşımızda bir yere oturdu. Ben de yanına gittim. Dereden tepeden konuştuk. Dilimin ucuna geldi geldi gitti:Ablası Leyla nasıl? Leyla benim unutamayacağım  iyi  bir insan, güzel  mi güzel bir arkadaş. İlk sıra arkadaşım. Yabancı köyden gelmiş, tanıdığı olmayan bir yabancıyım. Arkalarda bir sıraya tek olarak oturuyordum. Dersler yabancı olduğum gibi çocuklara da bir türlü ısınamıyorum. Leyla geldi, Yanına oturabilir miyim? ” diye sordu. Yanıt beklemeden de oturdu. Teneffüste öğretmene sormuş, izin alınca ikinci derste aldı kitaplarını geldi. Leyla’nın benimle sıra paylaşması o sınıfta benim kaderimi değiştirdi. Leyla herkesin sevdiği bir arkadaştı. Ona gelenler benimle de konuşmaya başladılar. Böylece beni yakından tanıdılar. Gerçekte ben de kimsenin  karşısında olmak istemeyen biri olduğumdan kısa zamanda  iyi ilişkiler kurabildim. Bu nedenle Leyla benim unutamayacağım bir  değer olarak belleğime yerleşti. Ancak kardeşine daha okuldayken bile soramadım. Leyle okuldan niçin alındı. Sonra ne oldu? Şimdilerde  nasıl bir yaşam sürdürüyor? Bunları öğrenmek istiyorum ama, olumsuz haber duymaktan da çekindiğim için işi kurcalamıyorum. Bekliyorum, belki bir  nedenle kendiliğinden ortaya gelir, o zaman daha ayrıntılı bilgiler alabilirim. İbrahim, beden olarak okulda da zayıftı. Bu kez  tüm boy sürmüş. Bu nedenle Yusuf usta sordu, ”Sizin boylarınızı uzatmak için  ağaçlara mı tırmandırıyorlar yoksa deryalarda mı yüzdürüyorlar? ”. İbrahim gülerek “Ne o, ne de bu, sürekli koşuyoruz, yorulup deliksiz uyuyoruz!”İbrahim  anlatırken gözlerim gene  karşı evlere takıldı. A beni bu eve getirmek için bir hayli uğraşmıştı. Neden gitmedim? Şimdi çok pişmanım. Nedeni yok, bir huysuzluğum var, tüm olumsuzluklar bundan ileri geliyor. Benzer durumlar bugün de sürüyor. Örneğin A karşıma çıksa ne diyeceğim? Evlenmiş, belki de onun da çocuğu oldu. KarşılaşıncaC’ ile karşılaştığım da yaptığım  gibi çocuğu üstüne mi konuşacağım? Oysa gerçek amacım, sorgulamak değil, kendimi ondan öğrenmeye çalışacağım. Beni  unuttu mu? Anımsıyorsa nasıl anımsıyor? C de olduğu gibi  tatlı tatlı konuşup ayrılırsam mutlu olacağım. Ancak C ile buluşmayı kendim yapmadım ki. A ile böyle bir olanak hemen hemen yok. Öyleyse karşılaşmayı beklemek anlamsız. Sokakta görüp konuşmaksa tümden olanaksız. Önce köy gelenekleri bunu önlemekte, diğer yandan kısa sözlerle duyguları ortaya dökmek kolay değil. Çünkü, küçük bir bağ kalmışsa bile kısa bir süre bakışıp  yeterince konuşamadan uzaklaşmak onu da ortadan kaldırabilir. İbrahim’in beklediği arkadaşı gelince ayrıldım. Ben kalkınca ağabeyim de beni bekliyormuş, kalktı. Konuşa konuşa Yusuf ustanın iş yerine gittik. Yusuf usta yürüme özürlüsü. Doğuştan öyle doğmuş. Ayakların  parmakları içeriye dönük, ökçeler  de dışa. Yürürken  iki ayağın parmakları bir birine karşı olarak yürüyor. Oldukça zor yürüyor. Bakmamak için   dikkatimi başka tarafa saptırıp, Kadir Pekgöz’ün babasını sordum. Kadir’in babası bu kahvelere inmezmiş. Yusuf usta, Bizim köy iki köy gibidir. Yukarı mahalledekiler kendi kahvelerinde otururlar, bizim  burası da kendi kahvelerinde toplanır. Ayrı mahallelerde oturanların bir bölümü bir birini  tanımaz bile!” dedi. Ali Ağabeyim atları hazırladı, Yusuf Usta’dan ayrıldık. Yokuş yukarı çıkarken aşağıda kalan evlere daha doğrusu eve bir daha baktım. Bomboştu. ”Keşke bakmasaydım!”deyip üzüldüm. Belleğimdeki ev bu ev değilmiş  gibi geldi. Sanırım bundan böyle, bu kapıdan bir daha, bencileyin ne Münevver öğretmen ne de A çıkacak. İkisi de yoklar. Eğer onlar varsa hiç değilse onların yanında ben olmayacağım. Okulun yanında geçerken bir daha baktım. Düşlerimdeki koca okul bana çok küçülmüş gibi geldi. Nazike Teyzeyi görür gibi oldum. Oğlu haylaz Mestan ne yapıyor acaba? Şakir İsmail’in kapısı önünden geçerken gülümsedim. Bu kapının yağmurluğunda zilleri beklediğim olurdu. Ahmet Korkut Öğretmen de az ilerde otururdu. Ahmet Korkut Öğretmenin çok iyi olmasına karşın eşinin, yanında kalan yeğeni Vehbi’yi sık sık dövmesine tanık olurdum. Ahmet Korkut Öğretmen buna nasıl  izin verirdi? Anımsadıkça şaşıyorum. Kimi zaman Vehbi’nin sesi uzaklardan bile duyuluyordu. Dedeleri Adem Ağa bunu duysaydı, Ahmet Korkut Öğretmeni  sanırım  çok fena azarlardı. Onlarda konuk kaldığımız zaman dikkatimi çekmişti. Ahmet Korkut Öğretmene, küçük çocukmuş gibi “Ahmet gel!”, Ahmet şunu yap!”deyişleri, öteki oğullarını ara sıra paylayışlar ilginçti. Bu nedenle  bir gelinin torun dövmesini asla affetmezdi  diye düşünüyorum. Ağabeyim bilmeden yolu benim istediğim yöne çevirdi. Tam  A’nın kapısı önünden geçiyoruz. Harmanları da tam evlerinin ardında, bizim yolun üstünde. Harmanda açık yüzle  çalışıyor, ya da  duruyorsa;  kesinlikle rahatlıkla göreceğim. Yazık ki harmanda  döven süren bir yaşlı erkek vardı. Çok yürüdüğüm iki köy arasındaki yolu bu kez arabada otururken  yaşadığım olayları anımsayarak geçtim. Bu iki yokuşu, aradaki bu dereciği kaş defa geçmiş olabileceğimi hesaplamaya çalıştım. Ders yılını 7 ay olarak düşündüm. 28 hafta eder. 8 gününü pazarlara ayırdım. 27 hafta. 27x6=148 gün. 2 yılda 296x 2 =592. Gidiş dönüş 600 kez salt okula gidiş dönüş, onun dışında da çok yürüdüğüm oldu. Bence sözün  gerçek anlamıyla  bin kez  gelip geçmişimdir. Ben parmak sayarken ağabeyim dere yoldan arabayı bostanın önüne çekti. Karpuz toplanacakmış. Ben iyi olgun karpuzları tam seçemiyorum:Ya da seçmek istemiyorum. Ali Ağabeyim, gülerek:İyi ya sen de taşırsın!”dedi. O kesmeye başladı, kestiklerini arabanın yanına taşımaya başladım. Şerife Ablamla Fatma Yengem geldiler. Üçümüz çabucak topladık. Zaten topu topu 200 karpuz alıyormuş araba. O da yanlara ek seren konursa alabiliyormuş. 200 karpuz. Ali Ağabeyim serenli götürme taraftarı değil, ” Az olsun, temiz olsun, zaten yokuşlarda atlar zorlanıyor!” diyor. El birliği ile arabayı yerleştirdik. Ali Ağabeyim bana istersen, Lüleburgaz’a beraber gidelim!”dediBeklemediğim bir öneriydi, birden duraksadım. Tekrarladı, ”Sen bilirsin, bana arkadaş olurdun!”deyince, ”Olur!”dedim. ”O zaman, sabah erken kalkacak şekilde erken uyu. Sabah öteki  karpuz arabalarını yetişmeliyiz, hatta onları geçmeliyiz. Alıcılar mahalle kenarında bekliyor. Erken giden erken  satıyor!”dedi. Karpuz götürenler öküz arabasıyla gittiği için akşamdan yola çıkıyorlar. Ancak onlar da yolda gecelemek zorundalar. Belli bir saatten önce çarşıya girmek yasak edilmiş. Karar verdim, Ali ağabeyime arkadaş olmak için gideceğim. Lüleburgaz pazarı, belki gelen arkadaşlar olur, buluşuruz. Bostandan sonra Kahveye uğradım. Sabahleyin Lüleburgaz’a gideceğimi babama söyledim. İyi olur, gezinirsin!”dedi. Gramofon için iğne istedi, alınacak yeri de söyledi. Akşam erken yattım. Gündüz çok düş kurduğum için olacak yorgun gibi yattım. Anımsamaya çalıştığım tüm kişiler ya da olaylar, geçici olarak gelip gittiler. En çok da matematik problemleri takılıp kaldı. Bunu hayır saydım:Gerçekten böyle olması gerekli!”deyip öbür tarafıma döndüm. Galiba iki kez esnedikten sonra beynim dinlenmeye geçti…

 

12  Ağustos  1940  Pazartesi….

 

Ablam uyandırdı, ”Ali ağabeyin arabayı  hazırladı, gitmek istiyorsan seni bekliyor!”dedi. Gerçekten araba hazır. Toparlanıp arabaya atladım. Kahvaltıyı yolda yapacakmışız. İşin ilginç yanı araba araba diyorum ama araba karpuz dolu:Oturman için önde dar bir tahta var, ona ilişiyoruz. Ayrıca ayaklarımızı basacak altta bir ayaklık var. Ali ağabeyim, ”Bugün böyle, dönüşte istersen yatarsın!”dedi. Dikkat kesildim, Hamitabat yokuşunu çıkıncaya dek oldukça sıkıldım. Ondan sonra yol da düzeldi ben de alıştım. Bir de Lüleburgaz bağlık yokuşundan aşağı inişte oldukça kasıldım. Yokuş aşağı inerken araba  sağa sola yalpa yapınca  birkaç kez düşecek gibi  sarsıldım. Kenar mahalleden girerken yoldaki arabaları hep geçtik. Arkadaşım Hasan’ın fırınına gelirken alıcılar karşıladı, anlaştılar, karpuzlar pazara gitmeden, Hükümet Meydanı’na  yakın bir yere indirildi. Böylece  dönüşe dek bana uzun bir zaman kaldı. Ağabeyim dönüşü de kesin olarak saat  dört (16. oo olarak verdi. İlk olarak Halkevine uğradım. Bugün çalışma okmuş. Ben artık yabancı değilim, ”Asker Kurken’i arıyorum!”deyince duyanlar “Akordiyoncu!”yanıtını veriyorlar. Oradan geçen çaycı, ”Saat 3’te gelecek!”dedi. ”Olsun, ben kendisini göreyim, yeter!” deyip ayrıldım. Pazarı dolaştım. Pazar tıklım tıklım insan ama bizim köyden kimsecikler yok. İşin ilginç yanı bizim Kepirtepe’den de hiç kimseyi göremedim. İstanbul yoluna çıkıp sağdan sağdan İstasyon caddesi kavışağına dek yürüdüm. Dönüşte  Çal eczanesinin köşesinden geçtim. Bizim okul müdürümüz genellikle orada oturur. O da yok. Doktor Sezai Feray’la Neşet Çal, Ortaokul müdürü Yalçın Bilgüvar eczane önünde oturuyorlar. Karşıya geçip gene pazara girdim. Edirne yolu üstünde köfte yeyip Belediye bahçesine döndüm. Aklıma geldi, yol üstündeki kırtasiyeciye, aynı zamanda gazete de satar, Ulus!la Cumhuriyet gazetesi istedim. Gişedeki Remzi, ”Ulus henüz gelmedi, Cumhuriyet ise zaten gelmeyecek, çünkü yasaklandı!”dedi. ”Neden? ” diye sordum. ”Ne nedeni? Ben ne bileyim nedenini? Birinin tavuğuna “Kiş!” demiş olabilir. Gazetelerin işleri böyledir. Yasaklanmamış gazeteler var onlardan al!”dedi. Biz konuşurken paketler geldi. Birini açıp, ”Kısmetin varmış, Ulus geldi, deyip verdi. Alıp katladım cebime sıkıştırdım. Gene parka, havuzun yanına oturdum. Bir gözüm de az ilerdeki Halkevi kapısından. Kurken’e benzeyen bir sivil gördüm. Koştum ama o değilmiş, benzetmişim, daha şişman biriymiş. Kendi kendime biraz bozularak kalkıp hükümet binasına kadar yürüdüm. Ali ağabeyimle karşılaştım. İşlerini bitirmiş, İstersen gidebiliriz!”dedi. İstediğimi söyledim. Bir iki alışverişten sonra yola çıktık. Biz yola çıkarken havada bir değişiklik oldu, rüzgar esmeye başladı. Havada bulutlar görüldü. Yağmur yağar, yağmaz derken köye ulaştık. Yağmur yağmadı ama hava  biraz serinledi. Daha doğrusu biz  dönüş yolumuzu oldukça serin geçirdik.

Erkenden de batmadan köyde olduk. Eve dönünce düşünüm  gittiğim iyi oldu mu? Kahveye inmeden aldığım gazeteyi bir gözden geçirmek istedim. Gazete de bizim genel müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç’un gene bir yazısıyla karşılaştım:Türk Köyüne Toplu ve Umumi bir Bakış. Hazırladığım sorulardan biri buydu. ”İsmail Hakkı Tonguç aynı zamanda bir yazar mıdır? Bunu sormaya artık gerek yok. Dergilerden sonra gazetelerde de yazıyorsa elbette bir yazardır. Üstelik gazete ona “Köycü ve Terbiyeci diyor. Yazılarını basmaktan da gurur duyduklarını ekliyor. Türkiye’de 40. 000 köy varmış. Hayret, bizim köy gibi 40. 000 köy. Okul yok, yol  yok, insanlar hep böyle cahil. Yıllar geçiyor kahvelerde hep aynı lafları ediyorlar. Bunların  bilgilenmesi için  Ordu ile Okul elbirliği etmeliymiş. Ama nasıl? Bu yazıda bu yok. Sanırım bir başka zaman bunu da yazacaktır. Gazeteyi kapatıp kahveye gittim. Bugün gazete çok:3 Köroğlu, , iki karagöz, bir Akşam, bir Ulus, 2 Yeşil Yurt. Bir  çok asız haber de  tuzu biberi. Konuşmalara katılmadım. Gazete haberlerini  okudum. Akşam gazetesinin Başmakalesini okudum, Askere alımlar nedeniyle işlerin giderek bozulduğundan, kimi sanayi alanlarında devletin desteğinin arttırılması öneriliyor. Bunu soranlar oldu. ”Bunu ben de anlamadım. Bu iyi bir yazarmış, her halde bir bildiği var ki öneride bulunuyor!”dedim. Lüleburgaz’dan, daha doğrusu karpuzların para etmemesinden yakınanlar, oldu. Her yı8l konuşulan bir konu:Karpuzları, pazarda kendileri satmak. Küçüklüğümden beri bunu hep dinledim. Geçen haftalar pazarcının bana anlattığını ben de onlara anlattım. ”Pazar yerleri yıllık kiralanıyormuş. Elbirliği edip bir yer kiralarsanız, dediğiniz olur!” dedim. Tamam, en iyisi öyle yapalım!”dediler. Çoğu yorgun olduğundan olacak bu gece  kahve erken boşaldı. Ben de zaten uykusuzdum, gidip yattım. Artıok günlerim iyice  bitiyor. İstanbul düşlerini gene kurmaya başlayacağım. Rıdvan Umay’a mektup hazır. Ne var ki, kendi kendimi işkillendirip üzüntü yaratıyorum. Ya, benim gittiğimde Rıdvan Umay yerinde bulunmazsa? Dükkandakilere sorarım. Ya beni aldatırlarsa? Kafamı uzatıp yıldızlara balkıyorum. Bu gece de gündüzün öğle sonrası gibi, yarı bulutlu. Yet yer açılıp, kapanıyor. Galiba beni, m gözlerim açılıp kapanırken öyle kaldı. Yıldızların kaybolduğuna üzülürken son kez esnediğimi duydum  duymadım, horozlar ötmeye başladılar. Onlar da uzun sürmedi

 

13 Ağustos  1940  Salı  . . . .

 

Ablam, ”Kalk artık öğle oluyor!”dediği zaman gecenin bittiğini duyumsadım. Öyle ki ablam, harmana bile gidip gelmiş. Bugün herkes harmanda. Kalktım Ablama, ”Bugünden başlayarak, her gün   belli saatlerde çalışacağım!” dedim. Ablam, ”Öyle alışıyordun ya, daha ne çalışacaksın ki? ” diye sordu. Ablam, beni yazarken gördüğü için ders çalıştığımı sanıyormuş. Anlatınca bu kez “Eyvah, eyvah eyvah!, Bir de bunların üstüne ders mi çalışacaksın? ” diyerek hayflandı . Okulda sürekli kitap okuduğumu, müzik çalıştığımı, üstelik bir de öğretmenlerin gözleri önünde  iş yaptığımızı anlattım. Ablam öğretmenleri sordu. ben, özelikle bizim iş dersleri öğretmenlerimizi anlattım. Nasıl anlattımsa ablam hepsi için  hayır dualar etti. ”Şansın varmış, öyle iyi insan her yerde olmaz!”dedi. Hayatta çalışmak için kendime bir yer hazırladım. Kalın yan duvarın derin gözü var, oraya kitaplarımı koyup üstlerini kapatıp üstüne taş koydum. ”Saim’den başka çocuk gelmiyor. O da  oraya yetişemez!”deyip. Matematik kitaplarımı açtım. İlk kez sabah kahvaltısından acıkıncaya dek oturup çalıştım. Aritmetik kitabından 3, Geometriden 1 problemi çözemedim. Bunları çözemediğime  üzülmedim. Öğretmene sormak için belli bir  neden olacağı için sevindim bile. Kalkıp kahveye indim. Babamın kaldırıp  rafa koyduğu gazeteleri karıştırdım.

Okuyacak önemli bir yazı bulamadım. Akşam gazetesinde bir yazar, Cumhuriyet gazetesinin Almanya tarafını tutan yazılar yazdığı için kapatıldığını yazmış. Üstelik “Cumhurbaşkanı İsmet İnönü  ‘nün de bilgisi vardı!”diyor. Babama sorup çiçeklere gönüllü olarak su taşıdım. Abbas amcam evdeymiş, ”Gel yeğenim biraz yarenlik delim!”dedi. O anlattı ben dinledim. Konuşurken Vahit Dede’nin adı geçti. Vahit Dede’nin, benim okula yazılmam aşamasındaki çabalarını anlattım. ”O, bu konularda bir kahramandır, ağabeyimi de Mithat ağabeyi de Kırklareli’de işe o yerleştirmiştir!”dedi. Bu kez, Mithat Beyi sordum. ”Mithat ağabey, babamın  yakın dostu, İstanbul’un ünlü  Simavi   ailesindendir. Hasan ağabeyimle çocuklukları bir arada geçmiş, sonra da aynı  Müzik Okulu’nda okuyup klarnetçi olarak yetişmişlerdir. Vahit Dede Kırklareli’de Bando  Takımı kurunca ikisini de oraya almış, Ayrıca birer ek iş bulup oraya yerleşmelerini sağlamıştır. Şimdi ikisi de durumlarından memnun, geçinip gidiyorlar. Mithat ağabey arada İstanbul’a gider ama fazla kalmaz, döner. Nedense İstanbul’daki ailesiyle yıldızları barışık değil;dargın değiller ama Mithat ağabey ayrı kalmayı yeğliyor. Abbas amcam, bağlamayı aldı bana biraz çaldı. Nefes adları vererek çaldıklarını çok sevdim ama ayrı bir özellikleri olduğundan fazla algılayamadım. Bunları daha çok Aile Toplantıları’nda  çalıyormuş. ”Gene konuşalım!”diyerek ayrıldık. Ben, sekiz on kez daha kuyuya gittim geldim. Abbas amcamın konuşmaları beni bir kat güçlendirdi. Babam “Yeter çok yorulma!”dedikçe ben, gittim, döndüm. İyi de oldu, babamın çiçekleri bolca sulandı. Babam, yorulduğumu düşündüğünden, gönlümü almak, biraz da gerçekten dinlenmemi kolaylaştırmak düşüncesiyle, ”Yeni iğneleri sen  siftah et!”dedi. Münir Nurettin’den Leyla bir Özge Candır, Safiye Ayla’dan Sar Kurdelem Sarı, şarkılarını dinledim. Hamiyet Yüceses’den, Müzeyyen Senar Işıl’dan  da pilaklar var ama fazla  dinlemek istemedim. Eve dönüp  günlüğümü yazdım. Geldiğimden beri bir şeyler yazıyorum ama, köyle ilgili daha doğrusu köyü, gelip görmemiş olan birilerine nasıl tanıtacağımı bir türlü  tasarlayamadım!. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban romanında  Ahmet Cemal’in köyünü anlatıyor da ben, bizim köyü neden  doğru dürüst yazmayayım? ”İnsansa bizim köylüler de insan, evse, bizim evler de ev!Tek değişen konuları ele alanlar:Benimle  öteki yazarlar. Böylece kendimi zorlamak bana düşüyor. Kendime, ”Nasıl yazacağını öğren, otur, sen de yaz!”Galiba önce  yazacak bilgileri toplamak gerekiyor. Bu da çok okumakla olacak. Öyleyse tez elden  okumaya başla!Okumak için kitap getirmeyişime üzüldüm. Getirseydim, pekala okuyabilecektim. Ben kendimi, her gün işe gidecekmiş, gibi düşündüm. Oysa buradakiler işlerini beni yok sayarak düzenlemişler. O nedenle  aralarına girmemi pek önemsemiyorlar. Bu da benim  çıkarıma bir durum, bunu iyi değerlendirip okulda  gidince de  bir takım varsayımlar kurgulayıp kendimi anlamsız kuruntulara kaptırmamalıyım. Uzun tatile gelişim bir çok bakımdan iyi oldu. Okula dönünce daha rahat olacağım. Bir de akordiyon isteğim gerçekleşirse, çalışmalarımı engelleyecek bir durum kalmayacak. Birden aklıma okulumuzla ilgili yasanın getirdiği yenilikler, ”Yılda 45 tatil, anne-babalar için konuk evleri, kooperatif işleri, başka okullara çalışmaya gitme gibi konular geldi. ”Beni kesinlikle başka okula göndermezler!”deyi. p kendimi rahatlattım. Beni ancak, bizim marangozluk dersi öğretmenlerinden biri giderse o götürür. Ancak onların gitmesi de söz konusu olmaz. Anladığım kadarıyla gidenler daha çok duvarcılar. Yazılarda, ”Gittiler;duvarları örüp döndüler!”dendiğine göre belki de marangozluk işlerini o okulların kendileri hazırlamaktadır…. Defterimi kapatırken ablamın biriyle konuştuğunu duydum. Tanımadığım ya da sevmediğim biri olabilir düşüncesiyle toparlandım. Hiç de öyle değilmiş ablam buzağı ile konuşuyormuş. Gülerek, ”Abla birisiyle konuşuyorsun sanarak toplandım:Buzağı söylediklerinden ne anlar ki ona söz söylüyorsun? ”dedim. Ablam, ”Aaa, öyle deme o benim dediklerimi çok iyi anlıyor. Anlamasa bile ben ona  duygularımı söylüyorum, ondan özür diliyorum. Yavrucuğun doğalı beri hakkını yiyoruz. !”deyince şaşırdım:”Nasıl? ” diyrek, sordum. Ablam, ”O bir canlı, tıpkı biz gibi, küçük çocuklar gibi. Allah ona can vermiş, beslenmesi için de annesine süt verdiriyor. Bizse doğduğundan birkaç gün sonra onun sütünün  en az yarını ondan çalmaya başladık. O ufaklığında kalanlarla yetindi ama giderek anne sütü azaldı, o da büyüdü. Biz hala  onun sütünden  çalmaya devam ediyoruz. Bu nedenle ben onu, süt yerini tutacak besinlere alıştırdım. O da buna razı oldu, şimdi bu hakkını almak için arkamda dolaşıyor. Küçücük  yavruyu sabahtan akşama dek karanlıkta tutmak bence acımasızlıktır, deyip onu olabildiğince  dışarı çıkarıyorum. O bun a çok iyi alışı. Dışarıya çıkarılma gecikir ya da unutulursa çocuk gibi ağlıyor.

Bunu, onun sesinden anlıyorum. İnanmayacaksın belki ama ben, o aç olduğu zaman başka, dışarıya çıkmak için başka sesle bağırıyor. Onun sesini ben anladığıma göre, o  da benin sesimden  bir şeyler neden anlamasın. Zararlı bir duruma karıştığında kızınca bir kaçışı var ki, yaramazlık yapan çocuklar gibi arkasına bakıp kaçıyor, uzun bir sıra yanıma yaklaşmıyor. Çağırdığım zamanlar bile gelecekmiş gibi yapıyor ama gelmiyor, üstelik burnunu havaya kaldırarak “Gelmem!”der gibi uzun uzun bakıp, oralarda oyalanıyor!” Ablamın anlatışına hem şaştım hem de çok mutlu oldum. Acımsayarak anlattığı, sütünü alma olayını ise genişleterek tüm hayvanlara karşı bir zorbalık gibi düşündüm.

Üstelik  geldiğim günden buyana her gün içtiğim de bu buzağının payından alınma, ”ablamın deyişiyle çalınma. ”Ben böyle düşünürken buzağı,  ablamı  yanımda görünce geldi, burnunu uzatarak  koklar gibi yaptı. Hoşlanmamış olacak, arkasını dönüp giti. Ablamın anlattığına göre, en fazla buraya hayata giriyormuş. Çağırılsa bile odalara girmiyormuş. En  büyük suçu ise asılı çamaşırlarmış.

Tellerde  asılı çamaşır görünce keçi gibi onlara atlayıp tutmaya çalışırmış. Tutuğu olursa sürükleyip götürürmüş. Ablam, ”Onu suçlu duruma düşürmemek için çamaşır tellerini yükselttik!”dedi. Dikkat ettim, ablam evde olduğu sürelerde buzağı bahçede dolaşıyor. İşin bir ilginç yanı da  buzağı arıların bulunduğu tarafa hiç gitmiyormuş. Ablam, gülerek, “İlk günler birkaç kez o tarafa geçti. Arılar  soktu  mu yoksa vızırtılarından mı korktu? Sonraları o tarafı hiç geçmedi! diyerek buzağıyı iyice  anlayışlı bir canlı olarak tanıttı. Gerçekten, değişik  hareketleri olan bir hayvan:Bahçe kapısından biri girince dikkatli bakıyor. gelen bizim evden biriyse koşup karşılıyor. Özellikle gelen Ali ağabeyimse ona  iyice  sokuluyor, kokluyor, bir şeyler varsa asıntılık etmeden arkasından kapıya dek geliyor, ancak kapıda bir şeyler bekliyor. Elleri boşsa ellerini yoklamaya kalkışıyor. Ali ağabeyim, bir şeyler verferk onu alıştırmış. Geçen gün ben kapıdan girince şöyle bir baktı, arkasını dönüp gitti. Yahya’yı görünce üstüne saldırır gibi yaklaşıyor. O kaçınca, arkasından yavaş yavaş gidip dokunmaya çalışıyor. Ablam,”Buzağıyı hoş tutarak aslında biz, annesini de aldatıyoruz!”diye konuştu. İnek akşam gelince, önce ablam sütünün  çoğunu alıp azını bırakıyormuş. Sonra buzağıyı bırakıp  kalan sütü  ona emdiriyormuş. Böylece inek  yavrusu için süt toplamayı sürdürüyormuş. Buzağıyı emdirmeye bırakmasa, ineğin sütü  kısa zamanda kesiliyormuş. Ablam anlattıkça buzağıyı çok yararlı aynı zamanda çok haksızlığa uğramış bir insan gibi düşünmeye başladım. Sevdiği yiyecekleri sordum. Neredeyse o da benim sevdiklerimi seviyormuş. Kuru üzüm, tüm meyve kuruları, elma, armut, ahlat v. b. Ablama “Büyüyünce siz bunu satamazsınız da!”dedim. Ablam gülerek, ”Zaten satmayacağız, erkek o, büyütüp, Gülsüm’e ayıracağız. Gülsüm evlenince onu koşum hayvanı olarak kullanır, diye düşünüyoruz!”Böylece Gülsüm için bir evlilik olayı ortaya geldiğini de duymuş oldum. . ”Güldüm daha 14’ünü bile bitirmedi!”deyince, ablam, kendinsin de 14. yaşı içinde evlendiğini  söyleyerek. Bu konudaki kararlılıklarını  ortaya dökmüş oldu. Ablam buzağıyı  bu kez, elindeki yiyeceklerle aldatarak ahıra götürdü. O, bu türlü aldatmaları hile olarak saymıyor. Akşam  annesi gelene dek yavrusu onu içerde beklemeliymiş. Böyle olunca anneyi daha özlemle karşılarmış. Akşamları da, uzun süre anne yanında kalıp oynuyormuş. Ablamın konuşmaları bana güzel bir ders oldu. Severek bakılınca hayvanlardan da alınacak dersler  olduğu gibi onlara karşı da yapılacak çok ödevler olabileceğini bir kez daha düşünmeye başladım. Babamın ağaçlarla, çiçeklerle, güvercinlerle uğraşıları, Ali ağabeyimin atlarla ola n tutkusu, ablamın buzağı ya da arılarla, bir ölçüde de bahçedeki sebzelerle konuşa konuşa sevindirici sonuçlar almaya çalışması bana, tutacağım işlerde, seçeceğim mesleğimde nasıl davranmam gerektiğini yeterince anlatıyor. Başkasının  uyarısına gerek yok. Zaten öğretmenler de yana yakıla biz e bunları anlatmaya çalışıyor. Tarım öğretmenimiz fidanları ekerken de, şimdilerde sularken de hep bunları söylüyor. ”Ne ekersen onu biçersin, Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur, Bak bana bir gözünle bakayım sana iki gözümle!” sözlerini tekrarlayarak, sanırım bizi bu yöne  döndürmeye çalışıyor…. Ablamın konuşmaları gibi, işe bakışı da  bu kez daha çok ilgimi çekti. Günün belli saatlerinde bir makine  düzeni içinde işlerini görüyor. Şu işimi şu zaman, şu işimi de şu zaman yapacağım, deyip onları o sıralarda yerine getiriyor. Bunu nasıl yaptığını sorunca da, ”Yapa yapa insan alışıyor!”deyip geçiştiriyor. Gene öyle oldu, benimle belli bir süre konuştu, kalkıp yapacağı işe yöneldi. Ablamın bu  gayretini  kıskanmış gibi ben de matematik kitaplarına sarıldım. Önce aritmetikten harfli ifadelere baktım. Söz olarak bunlar kolay, hatta verilen örnekler daha da kolay. Ancak sayısız  rakamla oluşturulan problemler böylesi kolay olacak değil. Bunları düşünerek önce ürperiyorum. Sonra kendimi teselli ediyorum:Nasıl olsa öğretmen derslerde açıklamalar yapacak. Ya da bizim arkadaşların çoğu, geçen seneki hatta evvelki senenin bir çok konusunu kavramış değil. Onlar bunları anlayana dek ben bunları yutarım. Geometriden daha umutluyum.

Gelecekte belki ondanda ürkeceğim ama bu yılın başı benim için kolay. Bu yıl da bir süre Öklit, tales, fisagor  teoremleriyle uğraşılacak. Sanırım bunlarla yeni bir alana geçilecek ama şimdiki sorular bildiklerimden pek farklı değil. Ne olursa olsun, okula dönesiye dek kitaplardan yapabildiklerimi yapacağım, takıldıklarımı derslere bırakacağım. Tatilde bir ölçüde çalıştığımın da tanığı olacak bu çalışmalar. İyimser bir durumda bugünkü çalışmalarımı kesip kitaplarımı yerine yerleştirdim. Akşam olmuş durumda, Lüleburgaz’dan dönenler olmuş, belki gazete getirmiştir”diyerek kahveye indim. Kahvede kimse yoktu. Asmaların altına oturdum, güvercinlerin dönüşünü izlemeye başladım. Tepeli güvercinlerdin çoğunun kınalı, ya da  beyazla  açık kiremit rengi olduğunu gördüm. Ben güvercin izlerken iki yabancı geldi. Selam verip yanıma oturdular. Biri Hamitabatlı olduğunu söyledi. Konuşkan birisi olmalı, Seni çok görmüşlüğüm var, komşumuz Zakir’in arkadaşıydın, onlara geldikçe konuşuyorduk!”dedi. Dikkatli bakınca ben de anımsadım. Ancak yaşlı olduğu için konuştuğumuz zamanlar pek dikkat etmemişim, kalıcı bir iz bırakmamış. Anca Zakir’i öne sürünce tanımış kadar oldum. Zakir benim okul arkadaşlarım içinde özellikle erkek arkadaşlarım arasında en sevdiğimdi, diyebilirim. Zakir köyün en alt ucunda otururdu. Onun evi de benimki gibi okula çok uzak olduğundan biz öğle yemeklerimizi getirir, herkes gidince çekilip bir kenarda yiyorduk. Hiç unutmuyorum, önceleri bir birimize yaklaşmaz oldukça uzaklaşarak yiyeceklerimizi bitirir sonra bir araya gelirdik. Sonra sonra yiyeceklerimizi bir arada yedik. Daha sonra da getirdiklerimizi ikiye  bölüp kardeş payı yapmaya başladık. Zakir’i çok sevmiştim. Buna karşın onunla  bir daha karşılaşamadım. Ya da karşılaştımsa da unuttum. Ancak kendisini unutmam söz konusu değil. İlgiyle sordum. Zakir asker olmuş. Zakir’i, n komşu yanındaki kişinin tanıdığı imiş. Bu kişi de Lüleburgaz’da pazarcılık yapıyormuş. Karpuz almak için gelmiş. Tarladan, toptan almayı düşünüyormuş. Biz konuşurken gelenler oldu. Bu arada bizim komşumuz Pehlivan Ali’nin de tanıdığı çıktı. Pehlivan Ali onları alıp yakın bostanların sahipleriyle buluşturmaya götürdü. Onları uzaktan yakından görenler kahveye gelmeye başladı. Bu arada köyde Karakütüklü Emin olarak tanınan, bnim de Emin amca dediğim kişi asker kılığıyla çıktı geldi. Yaşlı askerler genellikle kılık değiştirirmiş.

Emin amca değiştirmeden geziyor. Soranlara da “Devlet beni eskitiyor, ben de onun giysilerini!”deyip gülüyor. Emin amca  hem çok konuşur, hem de çok güzel konuşur. O konuşurken kahvedekiler dikkatle dinler. Bu kez de öyle oldu. ”Askerlik nasıl geçiyor? ” sorusuna o kendi açısından uzunca bir yanıt verdi. Adapazarı’nda askerlik yapıyormuş. Adapazarı deyi nce ben gülümsedim. Emin amca bana baktı, ”Güldüğüne göre  aşa masallarını sen de dinlemişsindir, öyleyse bir de benden dinle deyip uzun uzun konuştu. Adapazarı depremlerinden, bataklıklarından, sıtmasından söz etti. . Bunlarla  savaşan bir insan çıkarsa, o insan paşa bile olsa yıpranır. O yıpranınca dostu da düşmanı da ondan uzaklaşır, benim Adapazarı haberlerim bu kadar!”deyim kesti. Herkes susmuştu. Ben, Ahmet Ağa Salim de Adapazarı’nda buluşuyor m usunuz ? diye sordum. Bir kaç kez buluştuklarını, ancak  “Ben Adapazarı içinde, Salim Sapanca’da kalıyor, bu bakımdan buluşmak kolay olmuyor!”diye ekledi. Emin amca  erken kalktı. Dikkat ettim arkasından kimse  konuşmadı. Emin amcanın konuşmasıyla Mahmut ağabeyiminkini birleştirdim. Köylülerimizin neleri sevip neleri sevmediğini ya da neleri kavrayıp neleri kavrayamadıklarını anlamaya çalıştım. Dünkü Ulus gazetesinde Genel müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç’un yazdıkları da bunu gibi bir şey. Bunu doğru anlamaya çalışmalıyım. Galiba Eğitmen Mustafa ağabeyin “Çok zor, çocukları okutmak sorun değil anne babalarıyla anlaşmak çok zor!”diye tekrarladığı herhalde olayın bu tarafı…Kahvede az insan kalmıştı. Onlar da kavun karpuz satışları üstüne varsayımlar yapıyordu, sessizce ayıldım. Zakir makir derken okul, dersler, arkadaşlar, gelecek günler üstüne varsayımlar kurarken uyudum….

 

15  Ağustos 1940   Perşembe.

 

Erken yatmanın yararları kadar zararları da var. Uykum pek derin olm uyor. Bu derin  sözü ablamın:Uyurken çevredeki gürültüler duyulmazsa o, derin uyku oluyormuş. Ben bu gece, ta aşağı mahalledeki köpekleri de duydum horozları da. Dahası erken giden araba seslerini de. Tek duymadığım, evde herkes toparlanıp harmana giderken çıkardıkları sesler(!). Ne denli sessiz gidilmiş, merak ediyorum:Herhalde uykumun en derin yere  inmesini  beklemişler(!)Gülsümü harmandan yollamışlar, taze karpuz götürecekmiş. Gülsüm’e kıyamadım, birlikte bostana gittik. Daha önce nişan çizgisi atılmış karpuzlardan koparıp harmana götürdük. Ben harmanda  pek kalmadım. Bacaklarımı toplayıp oturmak zor geliyor. Çardak gölgesi de  kişi sayısına göre  zaten yetersiz. Bir bahane uydurup  kaçtım. Hava oldukça sıcak. Kahvedeki konuşmalara göre bu günler yağmur  bekleniyordu. Geçen gün yağdı yağacak derken bü gün en sıcak günlerden biri yaşanıyor. Eve dönünce ablam, :”Bu, yağmur sıcağıdır. ağustos yarılandığında her yıl yağmur yağar!”dedi. Ablamın bir diğer yağmur belirtisi de sinekler. Sinekler, yağmur öncesi  çok azarlarmış. Azınca da insanlara saldırırlarmış. Gerçekten sinekler bugün daha ısırgan davranıyorlar. Ablama , ”Sahiden birkaç gün önce sinekler bu denli saldırgan değildi, hatta sinek yok gibiydi!”dedim. Ablam gülerek ”Onun bir başka nedeni var. eliyle karşı duvarın  köşesini gösterdi. ”Kırlangıç yuvaları var!”. ”Yuvalar boşalmış!”dedim. Ablam, ”İşte biraz da ondan, sinekler rahat kaldı. Kırlangıçlar buralarda uçarken sinekler toz olmuştu!”Ablam iyi bir gözlemci!”deyip  hayatın köşesine, kitap gözümün önüne çekildim. Matematik çalışmalarıma başladım. En az iki saat çalışacağım. Öğretmenin aralıklarla yazdırdığı aksiyonlardan bazılarını anımsamaya çalıştım. Bunlar okuldaki defterimde var ama  kafamda kalanlar önemli. Kafamda ne kalmışsa  gerçekte benim bilgim onlar. Eşit sayıları bir bütüne tamamlayan bütün  ekler bir birine eşittir. Bu kural açılar için de geçerlidir. Bunun tersi de  söylenebilir:eşit bütünlerden eşit parçalar çıkardığımızda dışladığımız parçalar da eşit olur. Eşit sayılara eşit olmayan sayılar eklenirse, eşit olmayan sonuçlar çıkar. Eşit sayılardan eşit olmayan sayılar çıkarılınca , sonuçlar da eşit olmaz. Eşit sayıların katları da gene eşit olur. Aynı bütünün yarısına eşit olan sayılar birbirine eşittir. Üst üste gelince  tıpatıp çakışan şekiller bir birine eşittir. Bütünler parçalarından büyüktür. Üst üste çekilen iki çizgi bir alan oluşturmaz. Bütün dik açılar bir birine eşittir. Birbirini kesen iki doğru, bir  başka doğruya paralel olamaz. Bir düz çizgiyi kesen bir doğrunun oluşturduğu iki asçının toplamı 180 dercedir. Aynı çizgiyi birden çok doğru aynı noktadan kestiğinde oluşacak sayısız açının toplamı  da 180 derecedir. İki nokta arasından yalnız bir doğru geçer. Bir doğru her iki yöne de  sonsuza dek uzatılabilir. Bir daire, verilecek yarı çapı bilgisiyle çizilebilir. Daha  çok olduğunu anımsadığım bu aksiyonları birer birer ele alıp tekrarlayacağım.

Üçgenlerde, adı üstünde  üç kenar üç de açı bulunur. İlk şaşırtıcı fark. İki üçgenin üç kenarı da bir birine eşitse o üçgenler:Birbirine eşittir. Buna karşın iki üçgenin tüm açıları bir birine eşit olursa o üçgenler, eşit değil benzer üçgen olurlar. Buradaki benzerlikte küçüklük büyüklük dikkate alınmaz.

Birden aklıma geldi;bizim evde  kullanılan araç gereç içinde üçgen şeklinde yapılmış tencere ya da     kazanlara uygun sacayakları var. 15 cm’den 45 cm’ye dek büyüklü küçüklü sacayakları. Bunlar, tencere ya da kazanların durumuna göre ayarlanmış. Geometri şekillerinden başka örnekler araştırdım. Dik dörtgen prizmalara örnek gaz tenekeleri, silindir, yarı silindir prizmalar için kovalar, toprak küpler(Çömlek türü su küpleri), küreye örnek, araçtan çok, kavun, karpuz, bir tür kabak. Küçük örnekler için, erik türleri, kayısı, üzümler…. Çember olarak, araba, pulluk  tekerleri, silindir için, kuyu çıkrıkları, harman yuvarlakları, büyük çapta su kuyuları, dik dörtgen prizmalar için, oturulan ev odaları, odalarda kullanılan sandıklar. Ben bunlara bakıp yazarken ablam dikkatle bana baktı, gülümsemesine karşın acıyımsı bir sesle “Bunları senden istiyorlar mı? ”diye sordu. Ablamı rahatlatmak için, doğruyu söyledim:”Bunları benden kimse istemedi. Ancak bu şekilleri  geometri dersimizde okuyoruz. Bu şekillerin hesaplarını yapıyoruz. İlgimi çekti, bu  hesabını yapığımız şekillerden kullandıklarımı bilmek istedim!”Ablam bu kez  daha rahatladı. Ben de onun anlayacağı şekilde başka bir örnek verdim. Tam  da  yan karşımızda ahırlar var. Kiremitliği gösterdim:Bu  binanın çatısındaki  kiremitleri ben, saçakları ölçerek sayarım. Ya da yapılacak bi binaya  alınacak kiremitleri hesaplarım!” Ablam, ”Haklı olarak, ”Zaten yapanlar onları hesaplıyor!”dedi. Bu kez de ben güldüm:İşte o ustanın yaptığını ben yapmak istiyorum, bu nasıl yapılıyor, bunun kurallarını öğreniyorum. Ancak kiremit sayısını bilen dülger, büyük şarap fıçılarının alacağı  şarabı hesaplayamaz. Ya da tütün, haşhaş ya da pancar eksperleri tarlaları ölçerek:Şu kadar ürün alacaksın!”diyorlar. Onların yaptığını ben de yapacağım. Daha doğrusu onların ne yaptığını ben de yapıp bileceğim!”Ablam çok mutlu oldu, gene gülerek, ancak bu defa gerçekten  güven besleyen bir sesle:”Haydi bakalım, bunları öğren d gel, bizleri bu sorunlardan kurtar. Ellerin yaptıklarından hem kuşku duyuyoruz hem de onlara muhtaç olmanın acısını yüreğimizde duyuyoruz!”Ablam işine koyuldu. Ben de aklımca bir iş yapmanın iyimserliğini duyumsayarak, kitaplarımı toplayıp yerine koydum. Saate bakmadım ama verdiğim karara uyacak ölçüde yani en az iki saat çalıştığıma inanarak kahveye indim. Kahve önünde gene bir cemse, Asma altı peykeleri dolu. İçimden, ”Geçenlerde gelen  üst çavuştur!”deyip önemsemedim. O değilmiş. Bu kez, Lüleburgaz’dan  gelmişler. Bunların koşulları; parası ödenerek almak. Aslında da anlaşmışlar bile. . Anlaştıkları bostan sahibini bekliyorlarmış. Umursamadan  kahveye girdim. Dışarıdakiler de içeriye gelmeye başladı. Kapıdan dışarıya bakarken kapının önünde C’ yi gördüm. Birden telaşlandım:Acaba neden? Yoksa benimle mi görüşmek istiyor? Ne yapmalıyım telaşını yaşarken, karşı ara dan babası çıktı geldi. Telaşım  doruğa çıktı. Yoksa kavga ettiler de babası onu mu izliyor. C de beni gördü gülümsedi. Biraz rahatlar gibi olum ama nerdeyse  soluğum kesildi. Babası cemsenin yanında durunca, cemse komutanı asteğmenle iki er arabaya gittiler. C ile babası da sürücünün yanına girdiler. Meğer  gelenlere karpuz satan onlarmış. Baba kız, Bağlık Deresi’ndeki bostandan satılan karpuzları vereceklermiş. Herkes başka başka  konularda  şamata ederken ben, kendi kendime düştüğüm  heyecanlı çukurda bir süre daha çabaladım. ”Gerçekten, C babasıyla kavga edip orada dursaydı, ben ne yapardım. Ya da babası  on dakika daha gelmeseydi, gidip, niçin ya da kimi beklediğini soracak mıydım? Sorsaydım, o da seni bekliyorum!”deseydi ne yapacaktım? ”Soruları çoğaltmaya çalışırken Hilmi geldi. Harmanı bitirdiğine sevindiğini söyledi. Bundan sonra askere çağırılmasına  fazla üzülmeyecekmiş. ”Çift sürecine dek fazla bir zorluk yo!”dedi. O konuşurken ben hala C ile  uğraşıyordum. Bu kez de olayı Hilmi’ye anlatayım mı yoksa , ”Gereksiz!” deyip onun havasına mı uyayım? Nedense bugün kahve  her günkünden çabuk doldu. Bu arada eğitmen Mustafa ağabey de geldi. Mustafa ağabey de benim gibi Edirne’yi çok sevmiş, sık sık  oradan söz eder. Gene konu oraya gitti. Baharları, özellikle yazları Edirne çok güzel olur, bana “Sen oranın yazını görseydin daha da sevecektin!”dedi. Ben hemen karşılık verdim:Ben o kadar seviyorum ki, bunun dahası olmaz!”Mustafa ağabey güldü:Al benden de o kadar. Okulu bitir gel, sık sık birlikte gideriz!”dedi. Bu kez de Hilmi’ye, ”Dostum, garip garip bizi dinleyip üzülme, bakarsın şansın sana da bir Edirne birliği hazırlamıştır, gelecekte sen de bize bir Edirne sevdalısı olarak katılırsın!”İnşallah!”dedik. Bizim köylülerin  çoğu Edirne ya da Edirne yörelerindeymiş. ”Herhalde Hilmi de oraya gider!”deyip, iyi dileklerde bulunduk. Biz konuşurken katılanlar oldu. Abbas Veli olarak tanınan eski gazilerden biri, gülerek yanımıza geldi. ”Merak ettim, bu gençler  böyle kenara çekilip neler konuşuyor acaba? ”dedi. Kendisi konuşkan insanlardan biridir. Onun diliyle, Seferberlikte asker olmuş. 4. Orduya düşmüş. Erzincan’da çok kalmış. Kars cephesine hareket emirlerini aldıkları sıralarda Sarıkamış yenilgisi olmuş, Erzurum’da beklemişler. Daha sonra birkaç kez Erzurum, Erzincan arasında gidiş gelişten sonra Musul cephesine gitmişler. O zaman da güneyde savaş durmuş. Onların birlikleri tekrar Karsa dönmüş. Böylece tam dört  yıl Erzurum-Erzincan- Musul arasındaki illeri dolaşmışlar. Kurtuluş Savaşı başlayınca onların birliği yetiştiricilik görevi yüklenmiş. Birlikleri, başarı madalyası, kendisine de Gazi çavuşluk payesi verilmiş. Onların birlikleri doğuda kaldığı için İstiklal madalyası almamışlar ama onlar Kurtuluş Savaşı’nda doğunun  Gazileri sayılmışlar. Bana, ”İleriki yıllarda bunları size okullarda  okutacakla!”deyince Mustafa ağabey, ”Okutuyorlar zaten!”yanıtını verdi. Abbas Veli’nin damadı Cafer asker, bu günlerde izinliydi, yeni gitmiş. ”Görüştünüz mü? Diye sordu. Görüştüğümüzü anlattım. Sevindi. O kalkarken nedense Mustafa ağabeye de, ”Gitmiyor m usun? ” diye sordu. Mustafa ağabey, ”Hayır diyecekmiş gibi baktı ise de birden, ”Evet, durun, ben de geliyorum!”deyip kalktı. Hilmi ile kalınca bu kez yanımıza, gençler geldi, Pehlivanların Kadir, Bekar Afif, Yusuf  ustanın oğlu Halil. Ramazan’ı sordular. Okuldaki Ramazan’ın köydeki adı Ramadan. Nedense köyde  Ramazan adlarına  böyle diyorlar. Bir kaç kişiye bunun nedenini sordum. ”Ramazan, ramazandır, onun insan adı olası günahtır!”dediler. Bizim köyde ramazan, bayram gibi adlar verilmezmiş. Sordukları için ben de ramazan’ı  bildiğim kadarıyla anlattım. Benim söylediklerime aynen katıldılar. Ramazan, az konuşan, hatta soru sorulmayınca konuşmayan birisi olarak tanınıyormuş. Arif en  yakın arkadaşlarından biriymiş. Arif, ”Ramazan’ın okula gittiğini duyunca şaşırdım, benim bildiğim kadarıyla Ramazan okulu bitiremez. . Okumak gayet ister, Ramazan hiç zora gelmek istemez!”dedi. Ben  de, ”Bizim okulda dersler çok kolay, iş dersleri var, onlarda biraz çaba gösterirse başarını olur!”dedim. Bu kez Arif, ”Tamam işte Ramazan’ın  yapamayacağı da budur. O alabildiğine üşengeç bir arkadaştır. Dilerim değişir!”dedi. Fazla bir şey demedim ama Arif’in görüşüne katıldım. Ancak sustum. Ben de bu kez Emin’i sordum, ”O da arkadaşınız, o nasıl sizce başarılı oluyor mu? Sorumu duymamış gibi sustular. Üstelemedim. Bundan sonra bizim okula her yıl öğrenci alınacağını duyurdum. Buna ise olumsuz yanıt verdiler:Kimse gitmez. Neden böyle dediklerini sormadım. Belli ki bir olumsuz hava estirilmiş. Hilmi kalkarken ben de kalktım. Gençler oyuna başladılar. Ayrılırken kapıda Hilmi, ”Benden duymuş olma ama Ramadan’ın ailesi okuldan memnun  olmadığı gibi aleyhinde de sözler söylüyormuş. Üstelik oradan alacaklarını da yayıyormuş. Daha önce Hamitabat’tan, Kırıkköy’den kız gittiğini duyunca  bizden de kızını gönderecekler çıkmıştı. Onların hepsi  çıkarılan söylentilerden sonra sustular!””Hımmmm!” deyip sustum. Eve giderken düşündüm. Belki de okulun yeni şekli üstüne söylenenler insanları yanıltıyor. Belki de onlar haklıdır. Varsın bizim köyden gelmesin, nasıl olsa gönderen köyler var!”deyip yatmaya hazırlandım…Hava gene yarım bulutlu, yıldızlar aralıkla çıkıp batıyor. Samanyolu hiç belli değil. Doğu tarafında küme yıldızlar yükseliyor. Dikine üçlülerle yatay üçlüler oldukça yükselmiş. Yıldızlara  bakma merakım giderek artıyor. Yıldızlar geometri şekillerine benziyor. Onlar gibi bakıldıkça insan bir şeyler sezinliyor. Sanki yıldız kümeleri insanlara bir şeyler öğretmek için şekil almışlar. Dikkatli bakan kesinlikle bir şeyler öğrenebilir. Böyle düşünerek bakıyorum ama bu akşam kümeleri çok açık izleyemiyorum. Böyle olunca da  izleme isteğim çoğalıyor. ”Yarın akşam izlersin!”deyip kendimi yatağa attım. Yıldızları unutmaya çalışırken C’ in kahve önünde bekleyişi özümün önün geldi. Aklımdan geçenlerin biri olsaydı ne yapacaktım? Birden, bir titreme geldi içimden. İnsanların başlarına böyle şeyler geliyor. Okuduğum kitaplarda bunlar var. Örneğin Kuyucaklı Yusuf, günlerce   at üstünde görev için  köy köy dolaşıyor. Evine geldiğinde gördüğü rezalete dayanamayıp kan döküyor. İyi şeyler yapayım derken sevdiğini kaybediyor. Hiç beklemediğimi bir durum, bir gecede yaşamını alt üst ediyor. Örneğin Cihan Şampiyonlarında Broçki arkadaşı için kendini tehlikeye arıyor. Oysa arkadaşı onun karısı için tuzaklar hazırlıyor. Ne var ki  u tuzaklar da hiç beklemediği bir sonuç getiriyor:Ölüm!Bunları düşünürken de C,  sanki inadına geliyormuş gibi gözümün önün gelip dikiliyor. Daha güzel, daha sıcak bakışlarıyla öylece duruyor…En iyisi bundan böyle C’ yi yıldızların arasında düşünüp uzaktan görmeye çalışmak. Sıkılarak gözlerimi kapadım…. .

 

28  Ağustos 1940  Çarşamba

 

Bugün ne yazacağımı bilemiyorum. Şaşırmış durumdayım. En iyisi olayı anlatayım da ilerde okursam, hem üzüleyim hem de güleyim. Ancak ablamın üzüntüsünü de tekrar tekrar duyumsayarak özür dileyeyim. Tuttuğum günlük notlarıma ayırdığım defterim, umduğumdan önce bitti. Kısa kısa da olsa kalan günlerde de  ilgi duyduğum olayları yazmayı sürdürmek istedim. Önce kağıtları düşündüm sonra bundan vazgeçip, az kullandığım geometri defterime yazmaya başladım. Bir gün dışında hemen  hemen her gün not tuttum. Ek olarak, köyün hane sayısını, hanelerde yaşayan insan sayısını yazdım. Ayrıca babam köyün kuruluşu hakkında  bildiklerini, o günkü önemli olayları anlattı;bunları edebildiğim kadarıyla  yazdım. Babamın bir isteği oldu:Tarlalarımızı, semt semt adıyla  ölçüsüyle not ettim, benim için ayrılanları özellikle belirttim. Hilmi arkadaşımı askere aldılar, son dakikaya dek beraber olduk. Bu arada C ile sık sık buluştuk. C’yi yıldızlar arasına göndermeye gerek kalmadı, o yakınımızda daha  güzel duracağı kanısını beynime yerleştirdim. Ali Eniştemin izinli gelişi, küçük ablamın, küçük Saim’in sevinçlerine tanık olduğunu belgelemiştim. Bu arada Mahmut Ağabeyim birliğine döndü. Harman işleri bitti, Üzeyir ile  onun Bulgaristan  ilişkilerini öğrenip not ettim. Geometriden, aritmetikten sayfalarca yazı yazdım. Kısacası, köye geldiğimden 16 ağustosa dek yazdıklarımdan çok yazı yazdım. Büyük boy geometri defterim neredeyse bitmek üzereydi. Dün , yani 25 ağustos sabahleyin Ali Ağabeyimle büyük ablam Kızılcık dereye gitmek üzere erkenden çıktılar. Ben de erken uyandım, bir daha da uyumadım. Gülsümle kahvaltı ettik. Ben önce çalışma yapacaktım. Sonradan vazgeçip kahveye inmeye karar verdim. Kahvede birkaç insan vardı, onarla bir süre dereden tepeden konuşuldu. Çalışmak üzere eve döndüm. Döndüğümde kitaplarımın  bıraktığım gözden yerlere döküldüğünü gördüm. Rasgele çekilmiş ya da bir şey aranırken düşürülmüş olacağını düşünerek fazla önemsemedim. Kitapları aldım çalışma yerime oturdum. Önce defterlerimi karıştırdım. Geometri mi? aritmetik mi? diye kendi kendime soru sordum. Her zaman geometri önde gelirdi. ”Bu kez aritmetik!”deyip problemleri  çözmeye başladım. Harfli denklemler oldukça  zor geldi. Atlayarak yapmayı sürdürdüm. Yapamadıklarımı da özel sayfalara  yazdım. Uzunca bir uğraştan sonra aritmetik defterimi kapatıp, geometri çalışmaya niyetlendim. Geometri daha sevimli geldiğinden  daha da iyimser  olarak konikler, elipsler, piramitler diyerek okumaya başladım. Kendi kendimi uyardım:Asıl amacın okumak değil, soruları yanıtlamak!”deyip deftere sarıldım. Defter yok. Biraz şaşkın, etrafıma bakındım. Ortalıkta kimse yok. Gülsüm’e seslendim. Gülsüm de yok. Kurnazca,  kendi kendimle konuştum:”Geldiğinden beri oturup yazıyorsun, çocuk görüyor, merak etti, benim yokluğumdan yararlanarak aldı, içinde ne var ne yok, okuyup öğrenecek. !”Kendi kendime, ”Olsun, gizli bir şey yok, belki C için bir şeyler düşünür. Onun için de ayıplanacak bir durum yok. O zaten bu konuda bir şeyler dinlemiştir!” deyip kalktım kitaplarımı toparlayıp gene kahveye gittim. Amacım, Gülsüm’ün  okuduktan sonra defteri rahat olarak. yerin koymasine olanak sağlamak. Ben orada olunca sıkılır, getirip bırakamaz. Belki de rahatça bırakamazsa benden korkar, ben görmeyeyim diye  de bu kez yırtıp atar!”Bu düşüncemden ürperdim. Olur mu öyle şey? ”Ben kahve önünde serin asma gölgesinde böyle  kuruntulanırken, Gülsüm elinde tepsi ile babama yemek getirdi. Ben gülerek Gülsüm’e sordum, ”Evde yoktun, yemeği ne zaman hazırladın? ”Gül-süm, ”Yemeği Fatma yengem hazırladı, annem ona söylemişti, ben sadece alıp getirdim. Senin yeme-meğini de eve bıraktım!”dedi. Gene içimden, ”Herhalde  defteri okudu, yerine koydu. Şimdi  de  çaktır-madan, yemek memek sözleriyle beni avutuyor, küçük kurnaz!”deyip güldüm. Bir yandan da olayın sonucu üstüne olasılıklar düşünmeye başladım. Gülsüm çok neşeli, annesinin  Kırklareli’den geti-receği yeni giysilerden, örgülük ipliklerden öz ediyor, bana şal öreceğini, rengini benden soracağın sayıp döküyor. Başımda bir sıcaklık oldu. İçimden: “Galiba bu işin içinde Gülsüm yok!”der gibi bir fikir oluştu. Korkarak eve girdim. Merdivene gelince sağ taraftaki göze baktım:Kitaplar yerde, gene darmadağınık:Bu kez elimde olmayarak. ”Eyvah, birisi benim kitaplarımı karıştırmış!”dedim.

Gülsüm:”Ben giderken onlar gözde duruyordu. Kim gelmiş olabilir ki? ” diye şaşkın şaşkın sordu. Yüzümün durumunu görünce de ağlamaklı bir sesle keşke yemek götürmeseydim!”dedi. Gülsüm’ü teselli etmek için: “ Daha önce de birisi karıştırdı. Dur bakalım, ben onu yakalarım!”dedim. Bu kez Gülsüm korkuya kapıldı, ”Acaba hırsız gelip onlar arasında para mı arıyor? ”gibi sorular sormaya başladı. Kitapları toparladım. ancak aritmetik kitabının sayfalarından birkaç yaprağın koparıldığı farkettim. ”Bu bir çocuk işi olabilir!”deyip Yahya’yı sordum. Yahya evde yokmuş. Kara kara  düşünüp “Hangi çocuk gelip burada göz karıştırır? ” diye sorarak  yemeğe oturdum. Bir tıkırtı oldu. Benden önce Gülsüm çıktı, telaşla “Buzağı!”diye bağırdı. O bağırınca buzağı, suçlu çocuklar gibi ahıra doğru koştu. Ben kalkıncaya dek kaçan buzağının burnunu uzatarak kitapları çektiğini Gülsün anlatınca,ayaklarım  suya indi. Gülsüm’le birlikte ağıra doğru gittik. Matematik kitabının parçaları oradaydı. Az ileride tavukların  bulunduğu yerde de geometri defterinin parçaları çamura batmış, tavuklar, çamurlu ayaklarıyla üstünde gezmiş, kağıtlar tanınmaz şekilde, gagalanmış, kirlenmiş durumdaydı. Ablam giderken, Gülsüm’e, ”Hayvancık karanlıkta delirecek gibi bağırıyor. Sabahları biraz dışarıda kalsın, öğlede kapatır, annesi gelince de yanına bırakırsın!”demiş. Olaydan Gülsüm  kendisini sorumlu tutar gibi oldu. Buna da üzüldüm. Bu kez onu teselli etmek için defterin önemsizliğini anlattım. Ona anlatırken, anlattıklarıma kendim de inanmaya başladım. Geçen on günde sahiden çok önemli bir olay olmadı. Topladığım bilgileri gene toplayacağım. Zaten onlar yeni bir şey değil. Örneğin evleri, hane hane bildiğim gibi kiş sayıları için aldığım ayrıca  notlarım  var. Ama buzağının gelip bana böyle kötülük yapacağını hiç düşünmezdim. Babama anlatınca babam, yazdıklarımın bozulmasına üzülmekle birlikte  hayvanların kağıt daha çok da bez türü şeyleri yemeye kalktığını, koyunların entari yemeğe çalışırken boğulup öldüğünü anlattı. Sonra da vaktiyle olduğu söylenen  bir  eski öyküyü anlattı:Piç Musa. . Eskiden askerlik çok uzun sürermiş. Askere gidenler yıllarca evlerine dönemezmiş. Bu uzun bekleyişler, asker olanlara özel bir  sevgi geliştirirmiş. Örneğin bir eve  herhangi bir yabancı gelse alınmazken bu bir asker olunca “Tanrı Misafiri1”denip baş köşeye oturtulurmuş. İşte o devirlerde yıllar sonra evine dönmek için yollara düşen bir asker köyden köye  uğrayarak memleketine gidiyormuş. Uğrağı köyün birinde(Babam o köyü de söyledi)onu bir asker evine konuk etmişler. Bir eli yağda bir eli balda tanımadığı asker arkadaşının ailesinden  ilgi görmüş. Yaz günü olduğu için askere, evin  bahçesinde yatak hazırlamışlar. Askercik üstünden fazla giysilerini çıkarıp baş ucuna koyup uykuya dalmış. Bahçede  bağsız  hayvanlar varmış. Asker uyurken gelip başucundan giysilerini almaya başlamışlar. Asker uyanıp durumu görünce giysilerini kurtarmak için yana yakıla koşmaya başlamış. Ancak bahçenin de yabancısı oluğundan koşarken bahçedeki kuyuya düşmüş. Bir süre usmuş beklemiş olacak gibi değil öksürüp aksırarak duyurmaya çalışmış. Sabahın erken saatlerinde her zamanki gibi  bahçe işleine ya da hayvanlara bakan evin  gelini ya da kızı, sesi duyunca yardıma koşmuş. Kuyu çok derin değilmiş ama kolay da çıkılacak türden sığ sayılmazmış. Elini uzatan insan boş bulunmuş, askeri çıkaracağı yerde kuyuya düşmüş. Herkes uyanınca  toplanıp kuyudakileri çıkarmışlar. Asker memleketine gitmiş. Ancak. olay  bir süre sonra dedi koduya dönüşüp ailenin yakasına  kötü bir sıfat olarak yamanmış. Kuyuya düşen kadının çocuğu olunca “Piç damgası yapıştırılmış. Babam, ”Ben bunu piç miç diye anlatmıyorum. o  insanların günahını da  almak istemem. Ancak  hayvanların insan giysilerini yediği ya da yemek için asıntılık ettiğini unutturmayacak bir olay olduğu için anlatıyorum. Kadın hakkında dedi kodular, yakıştırmalar bir yana çocuğa piç sıfatı yapıştırlmış. İş orada kalsa gene iyi, çocukları hatta torunları böyle anıla geldi. Neyse ki, torunların erkek çocukları olmayınca bu kötü söylenti sıfatı da ortadan kalktı. diyerek benim, Buzağı  Olayı’mı pekiştirici bir örnek verdi. Bu arada babam ne düşündüyse düşündü bana bu tür  sıfatlar takılan bir başka olayı da anlattı. Bunu daha önce de dinlemiştim. Ancak olay bana değil başkasına anlatılmış, ben kenardan dinlemiştim. Sanırım bu kez bana anlatılışı, köy insanlarının sorumsuzca bir birinin yermeleri, sonucunu hesaplamadan damgalamalarına bir başka örnekti. Babam, ”Köylüler, başka işlerde olduğu gibi orak biçme sürecinde de  bir birine yardıma giderler. Özellikle uzak tarlalarda bu yardımlar çok makbule geçer. Böyle bir  imecede  kalabalık bir gurup yarış ederek  tarlayı bitirmeye koyulur. Arada  tuvaleti gelenler, kenarda bir  siperin  arkasına yarı saklanarak işlerini görürler. İşte böyle bir günde  mahallenin güzel saydığı kadınlardan biri yarı gizlendiği yerde işini görürken tam önünde bir tavşan görür. Çoğunlukla halk kısmı tavşan yavrusuna göcen der. Bu kadın da  göceni yakınında görünce, heyecanlanıp “Göcene bakın!”diye yüksek sesle bağırır. Ancak kadın heyecanla şalvarını çekeceği yerde üstündeki  eteklerini çeker, ayağa kalkar. Bu durumu görenler,  fazla ne gördüyse görmüşler;olayı  giderek köye yayarlar. Önleye bilirsen önle, türlü söylemler alır yürür:Kadın “ Kasıtlı olarak eteklerini kaldırdı!” olur, daha başka neler neler. Kadın evlidir. çocukları doğup büyür. İnanılmayacak bir  bellek örneği; kadının çocukları “Göcen” olarak anılır: Göcen Ali, Göcen  Hüseyin. Kurdukları aileler Soyadı yasasına dek Göcen olarak  anılagelmiştir!” Babam bunu yıllar sonra da ilk günkü gibi üzülerek anlattı. . Aslında  ablam da değişik yolardan beni uyarmıştı. Ablam, buzağının çamaşırlara tebelleş olduğunu, o nedenle çamaşır iplerini yükselttiklerini anlatmıştı. Ancak ablam, buzağının hayata dediğimiz   yere(Merdivenlerden)çıkmadığını da söylemişti. Yazık ki ben, çamaşırlarla kitap ya da defterle arasındaki farkı  buzağının  ayırt edemeyeceğini düşünemedim. Ya da   gün günden büyüyen buzağının değişebileceği konusunda bir fikre sahip olamamışım. Doğal olarak büyüdükçe daha büyük zararlar da yapacak. Şimdi geliştirdiğim bu fikre daha önce kendim varmalıydım. Ben, yazdıklarımdan ya da  geometri  defterinden vazgeçtim, öğretmenin kitabını  parçalamış; şimdi öğretmene ne diyeceğim? . Gerçi parçalanan sayfalarda öğretmenin notu yok. Ama ben öğretmene, ”O sayfalarda notunuz yoktu!” mu diyeceğim? . Böyle dersem kesinlikle Ahmet Gürsel Öğretmen bana “Bak görüyor musun? Akıllı buzağıymış:Benim notum olan sayfaları  bırakmak nezaketini göstermiş!”deyip gülecektir. Bunu düşündükçe sırtım terliyor. Hele bu sözleri öğretmen derste arkadaşların önünde söylerse birilerinin dilinde gevelenip duracaktır. Ta ki içlerinden biri benden  papara yeyinceye kadar…. Ablamlar bugün gelmek üzere gitmişlerdi. Kızılcıkdere’de kaldıklarına göre bugün de gelmeyebilirler. İki teyzem de ablamı bekliyordu:Birer gece tutsak etseler, ki bu olasılık  var. Onlar bu gece gelemezler. Gülsüm evde yalnız kalamaz. Erkenden eve gittim. Gülsüm erken yatmaya alışmış. Ablam, ”Benim kızım tavuklarla  yatarıyor!”diyor. Ancak bu sözleri bir eleştiri olarak değil, sevgi ölçüleri içinde söylüyor. Zaten sözünün hemen arkasından:”Gençliğinde uyusun, yarın çoluk çocuğa karışınca nasıl olsa bu derin uykulara veda edip tilki uykularıyla idare etmeye çalışacak!”diyor. Gülsüm uyuyunca ben de yıldız izlemeye başladım. Bir taraftan da önümdeki günü düşünüyorum:Ya, “Evdeki hesap  çarşıya uymazsa!Ağabeyim, kurnazca bir gerekçe uydurup, ”En kısa zamanda böyle böyle yapacağım, falan filanla beni  gönderirse, ya da göndermeye kalkarsa, ne yapacağım? Olayı babama anlşatıp onları karşı karşıya mı bırakacağım? Yoksa babama  doğruyu söylemeyip, hem paradan olacağım hem de yalan mı söyleyeceğim? Paranın tamamını alamazsam İstanbul’a gitme planım bozulacak. O zaman Pazar gününe dek beklerim. Bu değişiklik sanırım bir uyarı olur. Hiç değilse babamla konuşma olasılığım düşünülüp ona göre karar değiştirilebilir. Bunları düşünürken  birkaç kez esnediğim ayırtına vardım. Sözde yıldız inceleyecektim. Yavaşça, ”Yıldız inceleme  Kepirtepe’ye kalsın!”deyip öbür tarafıma döndüm. O tarafta yıldız yok  bir karanlıkla karşılaştım. . .

 

29  Ağustos  1940  Perşembe…

 

Köye yeni gelmiş gibiyim. Gece tüm köpek havlamalarını duydum. Horozları uzun  uzun dinlediğim gibi, kazların gagıltıları bile  yakınımdaymış gibi geldi.

Gülsüm daha ineklerle haşır neşir olmamış, ineklerle  sabah konuşmalarını Fatma Yengem yaptı. Süt hayvanlarıyla konuşulunca, hayvan daha  yumuşak tavırlı olurmuş. Ablamsa, ”Daha çok süt verir!”diyor. Erken kalkmanın  karşılığı taze süt içmek oldu. Geldiğimden beri hep süt içtim ama bu defa bakraçtan kendim bölüp pişirdim. Ben ne dersem Gülsüm onu yapıyor. İşin ilginç yönü benim bilerek yaptığımı sanıyor. Oysa ben giderayak, hazır ablam da yokken, bildiklerim değil köyden kalma eski alışkanlıklarımı depreştirdim. Ablamların Kızılcıkdere’den dönmüş olacağını düşünerek küçük ablamlar geldi. Ali Eniştem sivil giyinmiş, Saim kucağında. Ablam Gülsümle kaldı, biz eniştemle kahveye indik. Kahve boş gibi gelen giden olsa da iş  dönemi olduğundan  kısa bir iki sözden sonra insanlar gidiveriyor. Eniştemle konuştuk:Eniştem, ”İlk askerliğimize göre şimdiki askerlik değil, hapis  hayatı gibi bir şey!”diyor. Geldi gelecek bir savaşı beklemek. Ordu komutanından erine dek herkesin kaygısı bu. Bir zorluk yok ama beklemek hepsinden zor olan bir durum. Askeri de subayı da aynı düşüncede “Ne olursa olsun da  bu bekleme sona ersin!”şeklinde. Babam dinledi dinledi, arkasından, ”Haklısınız ama  savaşta, bozulup geriye çekilme, yakalanıp sürgün edilme gibi durumlar var. Ölüm, en   kolay tarafı, yaralanıp sürünme var. Bunları hesaba katarsak, insanın  canı içinde durarak beklemesi ehvenişerdir!” Eniştem, babamı haklı buldu, ”Ancak uzun süre beklemek de çok usandırıcı, insanlar canından bezmiş durumda. Doğru dürüst beslenme  sağlansa,  uyunabilecek bir sıcak yer olsa belki bu denli tedirgin olunmaz. Savaş yokken savaştaymışız gibi aç kalıp, kar üstünde yatmanın nedenleri pek anlaşılamıyor. Zaten bunları anlatmaya da kimsenin niyeti yok!”. Eniştemin konuşması üzerinde fazla durmadım, olumlu bir  sonuç da çıkaramadım. ”Galiba biraz sıkıntı çekiyor!”diye düşündüm. Babam, sözü bana döndürüp ”Okulundaki arkadaşının ailesiyle konuştun mu? ”diye sordu.

Konuşmadığımı söyleyince, ”Ayaküstü bile olsa uğra, gönüllerini al, onlar da çocukları da memnun olur!”dedi. Babamın dediğini yerine getirmek için harmanlarına gittim. Harmanda Ramazan’ın annesiyle kardeşi vardı. Onlarla konuştum. Annesi bir akşam gelmemi söyledi. Yoğun iş zamanı olduğu için rahatsız etmek istemediğimi, Ramazan’la birlikte geldiğimizde beraber olabileceğimizi söyledim. Çok mutlu oldu. Göndermek istedikleri bir şeyler varsa götürebileceğimi söyleyince daha çok sevindi. ”Şimdilik yok!”dedi. Gittiğime sevinerek  kahveye döndüm. Eniştem ayılmış, babamla yalnız kalınca babam, Ali Ağabeyin giderken ablanı götürdüğüne göre Kızılcıkdere’de uzun kalabileceklerini söyledi. Sen, cuma günü gideceğini söylemişsin. bu nedenle giderken  sana vereceği parayı bana bıraktı:Konuştuğumuz gibi 200 lira, sana yıllık pay olarak 100 lira düşünüyormuş. Ben tarafsız kalmak istediğimi söyledim. Ancak  köydeki  geçerli ölçülere göre iyi bir karar. Bunu al götür, öteki paralarını nasıl koruyorsan öyle koru. Bende kalırda onlar bunu sezerlerse arkama düşüp sızlana sızlana alırlar. Sen  bunu al, ayağı yorganına göre uzat. Eniştenin anlattıklarını dinledin. Memleketimizin durumu gittikçe kötüye gidiyor. Cebimizde üç beş kuruşun bulunması geleceğimiz için zorunlu!”Babamdan  para alacağımı hiç düşünmemiştim. Birden irkildim, ”Benim şimdi paraya  gereksinimim yok, sende kalsın  almak zorunda kalırsam, isterim!”dedim. Babam çok inandırıcı konuştu. Balkan savaşı gibi bir yıkım olmazsa, karınca kaderince geçinip gideceklerini, Ali Ağabeyimin askerlik dönemini atlatmış olduğu için sağ kaldıkça evin işlerini sürdürebileceğini, bu paranın aslında geçmiş bir borcu ödeme yerine sayıldığı için ablan da Ali ağabeyin de almanı istediklerini tekrarlayınca, babamdan  200 lirayı aldım. Biz sözümüzü  tam bitirememiştik ki gelenler oldu. Babam onlarla ilgilendi. Ben eve çıktım. Hem sevindim , hem de üzüldüm. 200 lira, Akordeon 150 lira. Çok param olacak ama  nerdeyse tamamı hemen  gidecek. Heyecanlı bir şekilde alsam mı? almasam mı? diyorum ama, içimden bir ses, ”O kadar alacağını söyledin ki, şimdi geri dönemezsin!”diyor. Almamayı bir türlü düşünemiyorum. En iyisi okula gidip, orada karar vermeyi yeğledim. Buna göre Cuma günü gidecek miyim? gitmeyecek miyim? Bir gün önce okul gitmekte hiç bir sakınca yok. Cuma günü Lüleburgaz’da  asker Kurken’i bir daha görür  daha fazla bilgi alırım, akşam da ya İstanbul’a ya da okula giderim. Kesin karar verdim. Yarın gidiyorum. Çantamı karpuz götüren birileriyle akşamdan gönderip yarın oradan alacağım. öğleden sonra okula bırakıp  geri döneceğim. Tren akşam saat  10’da kalkıyor, sabah İstanbul’a ulaşıyor. Ulaşma saatleri değişiyor muş ama, genellikle saat 10 sularında Sirkeci’de oluyormuş. Ben zaten Sirkeci’ye gideceğim. Küçük ablama görürsem onu sevindirmiş olurum. Saim’ i de bir daha baba kucağında göreyim. Mustafa Ağabeyin dosyalarını alıp evine  bıraktım. Daha önce öyle konuşmuştuk. ”Ben okulda olmuyorum, arayıp geri  bulamaz  geri dönmeni  durumuna düşmemen  için, eve bırakman  daha iyi olur!” demişti. Öyle yaptım. Gerçekten okulda değil köyde bile yokmuş. Muratlı’ya arkadaşına gitmiş, Muhtar Amcaya uğrayıp “Hoşça kal!”dedim. Ablamlara gittim. Konukları vardı, fazla kalmadım. Oradan dereye indim. Dere kıyısından  bostana dek yürüdüm. Aklım fikrim Lüleburgaz İstasyonundan trene binmekte. Telaş nedenim, kötü bir gün seçmemden ileri geldi. Gidiş Cuma, cumartesi varacağım. Ya söylendiği gibi akşama dek yollarda kalırsam. Kimisine göre trenler çok gecikmeli gidiyormuş. Kendi kendimi korkuttum durdum. Bostanda  anlamsız bir  tedirginlik içinde dolaştım. Kendi ölçülerime göre bir karpuz koparıp kolumun altında kahveye döndüm. Bekar Hasan kahveye gelmiş konuşurken karpuz götüreceğini öğrendim. Durumu anlattım. ”Bir çantanın ne önemi var. Arabam  zaten dolu değil, istersen sen de gelebilirsin!”dedi. Gideceği saati öğrendim. eve gidip çantamı, ek paketimi hazırlayıp, götürdüm. Buluşamazsak Dağlı Hasan’ın dükkanına bırakmasını söyledim. Kahveye dönerken bütün  sıkıntılarım bitmişti. ”Artık geriye dönüş yok. Edirne’ye giderken duyduğum heyecanla, gene o zamanki kendime güveni duyumsadım. ”Akranlarım askere gidiyor, cebimde param var, İstanbul’a gidiyorum. İstediğim olursa olur;olmazsa döner gelirim!”Ablamlar gerçekten gelmediler. Gece de gelmezlerse görüşemeyeceğiz. En yakın bir zamanda, bir pazar gelirim diye düşünüp o  kaygımı da atlattım. Erkenden yattım. Benim erken gideceğimi düşünen Gülsüm, Fatma yengeme gitmiş. Babam uyandırmazsa kendim kalkıp yola çıkacağım. Bu da benim için bir ayrı başarı olacak. Uykumu kaçıracak düşüncelerden arınmış olarak gözlerimi kapadım. Son umut horozlarda onları duyarsam erken kalkar, babama karşı büyümüşlüğümü de kanıtlarım. Biliyorum  babam benim geç kalmamamı ister, vaktinde uyandırır. . Ancak ben babama, kendimi yönetecek yetimi geliştirdiğimi kanıtlamak niyetindeyim. Babam  bunu görür, güveni artarsa daha rahat olur. En  önemli düşüncem, babam başta olmak üzere beni sevenlerin, benim için kaygılarını azaltmak;kendi ayaklarım üzerinde durduğuma onları inandırmaktır. Kararımı verdim. Sanırım fazla beklemeden uyudum.

 

30  Ağustos 1940  Cuma…

 

İyi uyumuş, iyi dinlenmiş olarak kalktım. Babam daha önce kalkmış ama çok erken olduğu için beni uyandırmamış. ”Sonra gelip uyandırırım!”deyip kahveye inmiş. Kaldırmak için geri döndüğünde beni kalkmış görünce, bir şey demedi ama sevindiğini duyumsadım. Bana, “Hazırlan kahveye gel, kahvaltıyı taze çayla yapalım!”dedi. Hazırlanıp gittim. Bu ara Fatma Yengem de uyandı. Durumu ona anlattım, ”Herkese  selamlar, saygılar dileyerek, kahveye indim. Babamla  yolcu işi hafif bir kahvaltı yapıp yola çıktım. Köyün içini, köyden sonra Hamitabat yokuşunu nasıl çıktım, hiç anlayamadım. Hamitabat için de  adımlarım azıcık tökezledi. Köprüyü geçince orasını da çabucacık arkada bıraktım. Kocagöl, Küçükgöl çukurlarını kesen(kısa yol) patikalarından  Lüleburgaz bağlığına  uçar gibi ulaştım. Oradan ötesi zaten yokuş aşağı olduğundan  yürümek iş değil benim için. Arkadaşım Hasan’ın fırını önünden geçerken bir merhaba ettim, doğru Dağlı Hasan’ın dükkanına  girdim. Hasan Ağabey, ”Çantanı şimdi getirdiler, karşı tezgahın altında!” diyerek, istersem hemen alabileceğimi söyledi. Çantamla paketimi alarak Hükümet Meydanı’na gittim. Okulun kamyonu çok kez orada olur. İçimden “Karşılaşırsam, Kazım Usta beni okula götürür!”diyerek, hapishane kalıntısının yanına dek gittim. Okulun  Scania Vabisi tam o sıra okula dönmek üzereymiş, Kazım Ustanınn yardımcısı, beni tuttuğu gibi yukarı çekti, arka kapağı kapattı. Okulun önüne inince Hüsnü Yalçın arkadaşla karşılaştım. Çantamla paketimi ona teslim ettim. Yeni Bedir köyüne gideceğimi bu gece orada kalıp yarın döneceğimi söyledim. İnandırmak için de, arkamdan bakar düşüncesiyle  Yen Bedir tarafın  bir süre yürüdüm. Dereye inince  gelen geçen tüm araçlara el kaldırmaya başladım. Yarım saat kadar bekledikten sonra  umutsuzluk içinde  Lüleburgaz tarafına doğru yürümeye başladım. Tam bu sıra arkamdan bir araç korna çaldı. Boş bir kamyon, yanımda yavaşladı, sürücü “Lüleburgaz’a mı? ” diye soru, ”Evet !”deyince de “Atla!” işareti verdi. Kamyon İstasyona gidiyormuş, İstasyon yolu köşesinde  sürücü, özür dileyerek beni indirdi. Beni Lüleburgaz içine götüremediği için özür dilemiş. Çok teşekkür ettim. Aslında istasyona gideceğimi ancak trene  daha çok olduğu için burada indiğimi söyledim.

Sürücü bu kez, ”Sen asker misin öğrenci misin? diye sordu. ”İkisi de!”deyince, bunun nasıl olduğunu anlatmamı istedi. . Ben kısaca, ”Arkadaşlarımın hepsi askerde. Ben öğrenci olduğum için beni askere almıyorlar!”Bu kez gülerek ”Senin  şansın üstünde, ben Muratlı’ya  yük taşıyorum. İki saatte bir buradan geçiyorum. Gördüğün gibi istasyon ambarına dek boş gidiyorum. Burada beklersen, gene beraber gidebiliriz!” deyip kamyonunu sürüp gitti. İstasyona  tren için her dakika fayton bulunduğunu biliyorum. Bir kaygım yok ama sürücünün, ”Senin şansın üstünde!”demesi, beni umutlandırdı. Sevinerek Lüleburgaz’a girip pazar yerini dolaştım. Sergilerde bizim köyün karpuzları var ama satıcılar değişik kişiler. Köylüler karpuzları devredip gitmişler, diye düşündüm. Halkevi bahçesine gittim. ”Akşam saat  dokuz trenine dek buralarda pinekleyeceğim!”Kenki kendimle konuşarak kendime güldüm. Az dolaştıktan sonra köfteciye gittim. Geçen defa   akordiyoncu askerin  saat 3’ten sonra geldiğini söylemişlerdi, sık sık saate bakarak tam 3 olunca  gelince  salona girdim. Salonda  bir çok çalgı çalınıyor. Akordiyon gene bir acemi çocukta. Zart zurt edip gülüyor. Akordiyonu sonuna kadar gerip maskaralık yapıyor. Uzun süre bekledim okrdiyıncu  asker gelmedi. Çalgı çalışanların kimileri bırakıp birer ikişer çıktılar. İyice umutsuzlaştığım bir sırada.  biri gelip çalgıları kaldırmaya başladı. Akordiyoncuyu ondan sordum. ”Kurken İstanbul’da bir yere gitti, sanırım bir daha gelmeyecek!” dedi. Üzüldüm. ”Az önce sürücünün söylediği şans bende yok, varsa bile bu sanırım salşt  kamyon için geçerli. Akordiyon şansım kıt!”deyip gene  çarşıya çıktım. Fotoğrafçı Ertuğrul Ağabeye uğrayıp fotoğraf çektirdim. Vitrinlerden ayakkabılara baktım. İyice sıkıldım. . Çıkıp köşede konuştuğum  kamyoncuyu beklemeyi düşündüm. Bu ara aklıma bir cin fikirlilik geldi. ”Ya o iyi yürekli gibi konuşan sürücü paramı alıp beni  oralarda indirirse? ”İçim burkuldu, ”Sen bir kez onun kamyonuyla geldin, ona şükret. Şimdi istasyona giden yolcularla bir faytona atla  trenine yetiş!”deyerek kendi kendime uyarıda bulundum. . İstanbul yolunu arşınlarken eczane önünde Okul Müdürünü  gördüm. ”Görüp yanına çağırırsa ne derim? ” diyerek gene Pazar yoluna döndüm. Bu kez de buralarda öğretmenlerle karşılaşabileceğimi, ya “Ahmet Gürsel Öğretmenle karşılaşırsam!” gibilerde  kendimi rahatsız eden olasılıklara saplandım. Kalkıp bizim köy yoluna doğru ta dereye dek yürüdüm. Yol üstündeki cevizlerin altında uzun süre oturdum. Oradan kalkıp hükümet meydanına bir daha gittim. Bir de baktım ki faytoncular “Trene bir kişi!” gibi sesler çıkarıyor. Koşup bir faytona atladım. Ucu ucuna istasyona yetişip biletimi aldım. Gişeden  çıkarken İstanbul treni geldi. Tren tıka basa dolu. Çorlu’ya dek ayakta gittim. ”Çorluda çok asker indi. Onlardan yer açıldı gibi konuşmalar oldu. Anladım ki bunlar, tren görevlileri “İleriki vagonlar boş, arkada  boş yerler var!” türünden uyarılara kapılıp gidenler oldu. . Ben, Paramı çaldırırım korkusu içinde  olduğumdan  vagon değiştirmemekte direttim. En sonunda biri, ”Yer açıldı, gel!” diyerek neredeyse kolumdan tutup beni onünde durduğum  yere  oturttu. Oturur oturmaz da uyuklamaya başladım. 8 kişilik bir yerde birbirimize dayalı, dimdik saatlerce gittik. İşin ilginci kimse uyumuyor ama herkes uyur gibi susuyor. Tek konuşmalar istasyonlarda oluyor. Onlar da bir soru bir yanıt. ”Çerkezköy mü? ” “A, evet, Çerkezköy!””Hadımköy mü!” “Hayır, Kurfallı!”Bir yerde ben de sordum, ”Burası neresi? ”Birkaç kişi birden “Silivri!”yanıtını verdi. Benim sormamı bekliyormuşlar gibi dilleri açıldı, ondan sonraki istasyonları en ince ayrıntılarına dek anlattılar. Trenimiz Yedikule’de saatlerce bekledi. . İstasyonda inenler oldu. Biri bana da sordu, ”Acele işin varsa bekleme, İstanbul’a geldik sayılır in, tramvaylar yakındır, işini çabuk görürsün. Önerilere ne evet ne de hayır diyorum. Aklımda hep “İstanbul’da insanı soyup soğana döndürürlermiş. Bekleme, söylendiği korkulacak kadar olmadı. Bir iki düdükten sonra tren  kalktı. Öğle olmak üzereyken Sirkeci’ye indik. Mithat Beyin mektubunu çıkarıp zarftaki adresi bir daha okuyup çizdiği yol çizgilerini inceledim. Bir de baktım, yüzlerce insan benim çizgilerimin üstünden karşı tarafa geçti. Köşeden az içeride tarif edilen büyük dükkanı tanıdım. Koskoca bir tabelası var:Rıdvan Umay, sevinerek içeri  girdim. Bir kaç kişi birden beni  bakışlarıyla karşıladılar. En yakındakine Rıdvan Ağabeyi arıyorum, ona bir mektup getirdim!”dedim. Birisi mektubu alıp camlı yerde oturan iki kişiden birine verdi. Mektubu alanın yüzünü tam göremediğim için azıcık telaşlandım. Bu kez mektubu alan kalktı bana doğu geldi. ”Sen beni hiç gördün mü? ”diye sordu. Gördüğümü anlattım. Lüleburgaz’a ne zaman döneceğimi sordu. ”Bu  akşam gece treniyle dönmek istiyorum!”deyince;. Aakta bekleyenlerden ikisiyle konuştu, sonra birine dönerek “Önce sen  oraya git, olmazsa sen de öteye bakarsın!”dedikten sonra bana döndü, ”Hemşerim-kardeşim, biz yabancı değiliz, önce soralım, yoldan geldin aç mısın? ”Değilim!”dedim ama oldukça da açtım. Benimle geleceğe bir şeyler söyledi. Bu arada arkadan seslendi “Galip, acele etme rahat gidin!”Çıktık, hemen karşıda sıra sıra lokantalar köfteciler var, birine girdik. Yanımdaki kendini tanıttı, adım Galip. Galip benden çok  yaşlı. . Galip Ağabey demeye başladım. O da açmış, köfte yeyip çıktık. Galip Ağabey, daha önce İstanbul’a gelip gelmediğimi sordu. Gelmediğimi söyleyince biraz şaşırır gibi  oldu. ”Nasıl cesaret ettin!”dedi. Başka yerlerde çok gezdiğimi, örneğin  Edirne’de okuduğumu, oraya çok gidip geldiğimi anlattım. ”Gene de  büyük cesaret, İstanbul başkadır!”dedi. Tramvaya bindik. Ayakta gidiyoruz, Galip Ağabey bana geçtiğimiz yerleri anlattı. Hiç birisini algılayamadım. Meraktan çatlayacağım ama gene  de nereye gittiğimizi sormadım. ”Beyazıt Meydanı!” deyince babamın anlattığı olayları, insanların burada asıldıklarını anımsadım. Bilgiç bilgiç”Biliyorum, eskiden burada bir çok insan asılmıştı!” dedim. Bu kez Galip Ağabey sordu, ”Sen öğrenci misin? ”Öğrenci olduğumu söyleyince “Öyle desene be birader, ben öğrenci olabileceğini  düşünmemiştim. Müzik okulunda mı okuyorsun? ”diye sordu. ”Hayır kendi zevkim için müzik çalışıyorum, ailemde başka çalışanlar var, ben de onlardan görüp heveslendim!”dedim. Subay  giysili,  oldukça büyük öğrencilerin girip çıkığı bir bina önünde önce durduk. Galip Ağabey, ”Asker doktorlar burada okuyor!”dedi. Oradan karşıya geçtik. Ben sormuyorum ama  tabelaları içerek okuyorum. Şamlı İskender  tabelalı birkaç merdivenle çıkılan bir dükkana girdik Şamlı İskender Kutmani. Bu ad bana yabancı gelmedi, hemen anımsadım. Çalıştığım mandolinin içinde bu ad vardı. İçeriye girdik. Bir çok müzik aleti var. Bir gençle bir yaşlı  bey  bizi karşıladı. Galip Ağabey önce yaşlı beyle  kendisi konuştu. Yaşlı olan bana dönerek “Nasıl bir akordiyon istiyorsun, ucuz bir şey mi yoksa  iyi olsun da  isterse pahalı olsun mu diyorsun? ”Ben  satışta olanların önce  fiyatlarını öğrenmek istedim. 50-75-100-125 tl. olarak dört boy varmış. Arka odaya  girdim, tek sesli iki tanesini bir kenara bıraktım. 100 tl olan siyah renkli idi. Onun rengini sevmedim. 125 tl olan altın renginde, Scandali marka bir akordiyon. Ben  tam anlamadım ama dört ses veriyormuş. Ona karar verdim. Galip Ağabey telaşlanarak, ”Öyle alış veriş olmaz, 125 tl dendi ama bunun bir pazarlık payı vardır, bu racon, dünyanın her yerinde böyledir!”deyip kendini tanıttı. Yaşlı bey, ”Haklısınız, siz söyleyin öyleyse, ne yapalım? ” diye sordu. Galip ağabey “100 tl!”dedi. Adam  “Olmaz!” deyip bu kez  akordiyonu vitrine koymaya kalkıştı. Galip Ağabey kapıya doğru yürürken “Biz de şansımızı Yüksek Kaldırımda ararız!”dedi. Adam, ”Yüksek Kaldırımda bu sıra bir tane bile bulamazsınız. Boşuna gitmeyin, 10 tl daha ekleyin, anlaşalım!”. Galip Ağabey bana baktı gülerek”Abi para senin, ne diyorsun? ”diye sordu. Ben, ”Olsun!”dedim. Yaşlı adam bana bir tembihte bulundu, bu tipleri hep 125 tl’den sattım. soran olursa lütfen sizde 125  tl. deyin. Anlaştık. Yaşlı adam bana “Notadan anlar mısın? ” diye sordu. Nota ile çaldığımı söyleyince yığınla serili notalardan birer tane seçerek rule yapıp verdi. Neler olduğuna bakmadan akordiyonun kutusuna sıkıştırıp çıktım. İşimin olumlu geçmesine Galip Ağabey de sevindi. Gerçi  gülerek, “10 tl’yi fazladan verdik ama hayırlı olsun!”. İşimizi çabuk görmüş olarak Sirkeci’ye döndük. Rıdvan Umay, bana, ”Akşam döneceğine göre zamanın az, yalnız  mı dolaşmak istersin yoksa  yanına bir  arkadaş   istersin misin? ”diye sordu. . Yalnız dolaşmak istedim. Bu kez bir başkasını istasyona gönderip bilet aldırdı. Saati gösterip, ”Saatlerimizi kontrol edelim!” diye  beni uyardı, ”Üç saatin var, sakın dalgınlık yapma, köprüden  karşıya da sakın gitme!”Uyarısında bulundu. Uyarıları gözaedı etmeden bir süre gezdim. Arttırdığım 15 tl ‘nın 12 tl’siyle güzel bir ayakkabı aldım. Tren kalkışından  yarım saat önce istasyonda oldum. Bir aksaklık yapmadan da trene bindim. Tren, dün olduğu  gibi kalabalık değildi. Ancak ben gene rahat olamadım. ”Uyursam akordiyonumu aşıracaklar!” diyerek dişlerimi sıka sıka Lüleburgaz’a ulaşmayı göze aldım. . Trenimiz bu kez Çerkezköy’de, Muratlı’da çok bekledi. Tam öğlede Lüleburgaz’ döndüm. Yorgunum, uykusuzum ama sevinçten içim içime sığmıyor. Hükümet meydanında bir süre bekledim. Arkadaşlardan gelen olursa birlikte faytonla gitmeyi tasarladım. Dediğim gibi oldu, Kadir, Recep, İdris geldiler. Hoşbeş ettikten sonra eski olayları anlatmaya başladılar. Ben  akordiyonu sormalarını beklerken ilginçtir, . elimde koca akordiyonu fark etmediler. Sonunda birisi, ”Yeni valizin hayırlı olsun!”diyebildi. . Teşekkür ettim. Okula döndük. Bu kez Tekirdağ grubu erken gelmiş. Tatil günlerimizi anlatarak akşamı yaptık. Bayrak töreninde  öğrencileri topluca görünce içimden bir acıma duygusu geçti. Bizler ne umut ediyoruz, yazarlar bizden neler istiyorlar, ya da daha neler isteyecekler!Şu 45 günlük iznimiz için Fikret Madaralı Öğretmenin söyledikleri ile, okuduğum yazıdaki benzerlik için kimseye bir söz etmeyeceğim. Edersem Madaralı Öğretmen zor durumda kalabilir. Tekirdağ grubundan bir Salih Baydemir gelmemiş. O zaten Muratlı’dan gelecek. Gülümsedim, arkadaşlara cuma  günkü kamyon sürücüsünü anlattım. Her gün  buradan birkaç kez geçiyormuş. Belki de Salih onunla gelir!Yemeğe gittik. Küçük sınıflar, ”Hoş geldin!”yarışında. Hüsnü “Emanetlerini al!” deyince arkadaşlar sordular, ”Ne emaneti? ” Yalanı sürdürdüm. ”Daha önce geldim, Yeni Bedir köyüne, Kamber Amcama gittim. Çantalarımı taşımamak için, arkadaşa bıraktım!”dedim. Yemekten  sonra Kırklareli tren grubu geldi. İsmet neşeli, herkesle şakalaşıyor. Bana da, arada görüşmemişiz gibi sorular yöneltiyor. Bu kez ben de, ”Sözleştiğimiz günde neden gelmediniz? ” diye sordum. İsmet  suçu Mehmet Yücel’e yıktı. Sözde o, İsmet’e gelecekmiş, oradan da  Kırklareli’ye geçeceklermiş. O gelmeyince İsmet de gitmemişmiş. Biz bunu konuşurken Mehmet Yücel geldi. Konuştuğumuzu duyar duymaz da özür diledi. Hasta olmuş, evde sorunları çıkmış, işleri  dilediği gibi gitmemiş. Edirne grubu geldi. Sıra arkadaşım, sürekli ev işlerinde çalışmış. Bir inşaat işi varmış, babasına yardım etmiş. Çekimser olarak hemen hemen herkesi yokladım. 45 gün içinde  bildiklerimin dışında bir değişme yok. Dersten söz eden hiç olmadı. Sami Akıncı da suskun. Soran oldu galiba, Sami Akıncı birden, ”Nesine sevineyim, okul boşalıyor, kültür derslerinin yarısı zaten boştu, şimdi de matematik boşalmış!”deyince  heyecanla sordum:Ne? Ahmet Gürsel Öğretmen!”diyemeden Sami ağlamaklı, ”Askere alınmış!”diyerek sözü tamamladı. Hüsnü Yalçına dönüp tekrar sordum:”Gitti mi? Ne zaman gitti? ” Hüsnü , ”On gün kadar oldu, ”Hepinize selamlarını söyledi!”dedi. İçimden utançlı bir sevinme geçti. Yırtık kitap sıkıntısından bir ölçüde kurtuldum ama. Böyle düşündüğüme de  utandım. Yeni öğretmenler gelmiş. Fikret Madaralı Öğretmen buradaymış. Arkadaşlar ön karşılamalardan arkadan kısa şakalaşmalardan sonra yakınmaya başladılar. Çoğunun babası, benim gibi ağabeyleri asker olduğundan köydeki işleri hep aksıyormuş. İsmet uyarıda bulundu:”İlk günden daha yakarışa başlamayalım. Daha ilerde bu günleri de arayabiliriz. Savaş, biz tatil yaparken  de sürdü. !”dedi. Mehmet Yücel bana dönerek, ”Dayı bak, bak, bak! seninki,  tatili gazete okuyarak geçirmiş galiba, askerlik öğretmeni gibi konuşuyor!”dedi. Ben, “Konuşabilsem, ben de öyle söylerim, köydeki arkadaşlarımın hepsi askere alınmış. İki ağabeyimle bir enişten bir yıldır ikinci askerliklerini sürdürüyorlar. Köyde herkes tedirgin, işleri, ünleri yarı yarıya eksilmiş!”dedim. Salih Baydemir geldi. Herkes “Hoş geldin!”derken ben  hangi araçla geldiğini sordum. Salih, ”Kamyonla!”yanıtını verdi. ”Kırmızı kasalı mı? ”diye bir daha sordum. Salih “Evet, ne olacak ? diye sordu. Olayı anlattım, Salih güldü, meğer sürücü Salihlerin tanıdığıymış, Muratlı da herkesin sevdiği bir insanmış. Salih’in burada okuduğunu da biliyormuş. Sürücünün benimle konuşmasını, benim ondan kuşkulanmamı, anlatınca bir süre güldük. Küçük sınıflar gruplar olarak geldi gitti. Ben bir çoğunu unutmuş gibi, soğuk baktım. Ancak müzikle ilgilenenler, benim bakışıma aldırmaksızın yapılacak çalışmalar için kurdukları tasarıları açıklamakta gecikmediler. Yeni duygular içinde özlediğim yatağıma yattım. İkircil bir  durumda karşılaştırma yaptım:Orası mı daha rahat, yoksa burası mı? Babamın bir sözünü anımsayıp durdum:”Mahkeme, kadıya mülk olmazmış!”Köyde araba üstü bile olsa benimdi, burası ise geçici bir zaman için benim!”Buna bir ek de ben yaptım:”Burada yıldızlar  çok sönük  sanırım biraz da eksik!”Uykusuzluğuma karşın köy gene  takıldı kaldı. Nedense Velimeşeli Fahrettin Şen’i anımsadım. Keşke o sütçülerin adlarını alsaydım. Belki de Fahrettin kendisi ağır işlerde  çalıştırıldığını söylemiştir. Sonrasını anımsamıyorum….

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ