Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

28 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Hasanoğlan Öykülerimizi Çabuk Unuttuk

 

27 Şubat 1942 Cuma

 

Herkes uyanmış, diğer sabahlara benzer konuşmalar ya da takılmalar başlamıştı, İmam Saatçı, İskelet Mehmet Yücel sözleri arasında şarkılar da söyleniyordu. Bizim ranzaların konusu ise yapılacak işlerdi. Hasan Üner, Hilmi Altınsoy’a İrfan Öğretmenin anlattıklarını tekrarlıyor. Bu sene yapılacak inşaatları sayıyordu:

-Tarım binası, Elektrik santralı, üç öğretmen evi deyince. Hilmi, “O kadar öğretmene üç ev ne ki? Onlar üç evi üleşemezler bile! ” deyip güldü. Hilmi’ye birkaç yanıt birden geldi:

-Adı öğretmen evi olsa da, onlarda önce, Okul Müdürü, Md. Yardımcıları, Okul Muhasibi oturur. Buna karşın konuşmalar giderek o üç eve öğretmenler oturacaksa, birine Fikret Madaralı, birine Salih Ziya Büyükaksoy, birine de Ahmet Gürsel Öğretmen oturmalı önerileri öne sürüldü. Derken sözün başlangıcından habersiz Ali Önol, yanımızdan geçerken söze karıştı, “ Ben olsam Fikret Madaralı’ya ev vermem, o burada oturursa ondan kurtulamayız, başımıza bela kesilir! ” gibi bir söz söyledi. Gülenler oldu, karşı duranlar oldu, “ Öğretmen geliyor! ” uyarısı olunca tartışma durdu. Gelen giden olmadı. Dersliğe gidince nasıl olduysa söz gene öğretmen evlerine döndü. Evlere yer arandı, nereye yapılırsa daha güzel duracağı, ilerde içimizden kimlerin o evlerde oturacağı varsayımları öne sürüldsü. Konu tüm arkadaşların ilgisini çekti. Ali Önol gene aynı yere döndü. Bir farkla, ev siz bırakılan bu kez Ahmet Gürsel Öğretmendi. Sami Akıncı karşı çıktı:

-Sen doğru düşünemiyorsun. Ortada fol yok yumurta yok, daha binaların temelleri atılmamış, ne zaman biteceği de belli değil, durup duruken tartışma çıkarıyorsun! Ali Önol, gayet sakin, “ Ben ne yaptım şimdi?” (Beni göstererek) “Onlar konuşuyordu, ben de onlara öyle söyledim!” deyip güldü. O güldü ama, beni gösterince bu kez ben, kolundan tuttum “ Dur bakalım! , sen beni olaya neden katıyorsun? Ben bu konuda ağzımı açıp bir söz söyledim mi?” Ali önemsemeyen bir tavırla “Ne bileyim ben? birileri konuşuyordu! ” deyince birden kolunu büküp sıra içine itekledim. “Benim sana bu kaçıncı uyarım, ben bu konuda konuşmadım, sen beni neden bu işe çekiyorsun?” diye bir de dişlerimi sıkarak bağırdım. Sıranın içine çıkıştı. Öylece, vurmamı bekledi. Sefer Tunca geldi. Olayı bilmediği için yapmayın falan, dedi. Dedi ama, olayı Sami ayrıntıları ile anlatınca Sefer bu kez sustu, “Arayan bulur! ” deyip gitti. Sıranın içinde sıkışıp kalan Ali Önol, ağlamaya başlayınca. Ben bu kez, “ Sana vurmayacağım ancak şimdi Türkçe dersinde Fikret Madaralı Öğretmene bu sabahki olayı aynen anlatacağım. Seni dinleyen herkes çaresiz tanıklık edecektir. Deste fırsat bulamazsam, dersten sonra gidip anlatacağım! Sami Akıncı ile Halil Basutçu ikisi birden karşı oldular:

- Buna öğretmen çok üzülür, söyleme!” dediler. Bu arada da “Öğretmen geliyor! ” dendi. Herkes yerine oturdu. . Öğretmen gülerek “Günaydın!” dedi. Arkasından da “ Şaka maka değil bu yıl şubatı hep karlı geçirdik. Neyse ki çekti gitti, karlı yılların ardından çiftçilere bereket gelirmiş, umalım gene öyle olsun deyip cebinden not defterini çıkardı. Bir süre karıştırdı, 53 kimdi? diye sordu, Ali Önol kül gibi olmuş bir yüzle kalktı, “Benim!” dedi. Öğretmen, gene gülümsedi, “iyi öyleyse gel bakalım! ” deyip tahtayı gösterdi. Ali tahtaya gidince Öğretmen cümleler yazdırdı. Ali önce biraz dikkatsiz yazdı (Zaten el yazısı pek iyi değil) Öğretmen uyardı. Ali yazdıklarını silip daha dikkatlice yazdı:

-Şubat ayı karlı geçti. Öğretmen Ali’ye (Numarasını söyleyerek) “53” Bu nasıl oldu böyle? Sen bana hiç ödev vermemişsin. Arkadaşlarının ikişer üçer ödevi var, yalnız senin esamen açık! ” Ali konuşur gibi yaptı, ağzını oynattı ama sesi çıkmadı. Öğretmen, “ Verdiğim ödevleri yapman gerekirdi, buna üzüldüm; daha doğrusu bunu büyük bir suç saydım; kısacas ben sana çokı kızdım! ” dedi. “ Yazılan cümlede kullandığımız sözlerin türlerini, görevlerini söyleyelim! ” deyip Ali’nin yakınına gitti. Ali bir kez daha okudu, “Şubat ayı bu yıl karlı geçti! ” dedi. Öğretmen gülerek, “ Bak bak bak eksiklik bulup tamamladın! Hadi bakalım şimdi de soruyu yanıtla! ” Ali, tahtaya baktı “ Yani çok kar yağdı, öğretmenim! ” dedi sustu. Ön sıralarda gülümseyenler oldu. Öğretmen onları göstererek “ Arkadaşların şaka ettiğini sanıp gülüyorlar! ” dedi. Ali’ye yana çekilmesini söyledi. Bekir Temuçin’e işaret etti. Bekir Temuçin, Şubat, isim, kim sorusu karşılığı oluğundan özne, ay isim, i hali, burada tamlanan, karlı sıfat, isimden türemiş sıfat, burada tümleç, Düz tümleç=nesne) geçti, geçmek mastarından üçüncü tekil, di’li geçmiş, yüklem. . Öğretmen Ali’ye “ Ne dersin 53 Ali? Uzatarak Öönoool! Ödev vermemenle bunun bir ilgisi var mı? Bak numara komşun 51 Bekir Temuçin, üç tane ödev vermiş. Bülbül gibi de konuşuyor. Hiç olmazsa sen, kendi düzeltiğin cümlede kullandığın sözleri bari adlandır. Önce yazdığın cümleni oku! ” Ali, “ Şubat ayı bu yıl, karlı geçti! ” Ali, “ Şubat ay ismi! ” dedi durdu. Yusuf Asıl kalktı, Bekir Temuçin’in sözlerini tekrarladı, bu yıl, yıl isimdir, bu işarek ettiği için işaret sıfatıdır, zaman bildirdiği için zarf tümlecidir. Öğretmen Yusuf Asıl’la Bekir Temuçin’e teşekkür etti. Defterine baktı, “ Bu üçlü numaralarda bir benzerlik var mı acaba deyip 63 Hilmi Altınsoy’u kaldırdı, “ Tek ödevin görünüyor! ” deyince Hilmi, “ Hastalığıma rastladı öğretmenim! ” dedi. Öğretmen üzerinde durmadan 73 Kadir Pekgöz’ü okudu. “ Senin de bir ödev, söz birliği mi ettiniz 53-63-73 numaralar! ” dedi. Zil çaldı. Öğretmen Ali Önol’a “ Öteki üçlülerle kendini bir tutma sakın, sen onlardan çok farklısın; onlar kabahatlı, sen suçlusun, çalış seni gene kaldıracağım! ” deyip ayrıldı. Öğretmen gidince bir sessizlik oldu. Sami Akıncı, “ İbrahim’in çok şanslı biri olduğuna şimdi iyice inandım. Öğretmen Ali’yi bir başka gün kaldırsaydı büyük bir töhmet altında kalacaktı. Ali de o zaman bugünkü dersi doğru alamayacaktı! ” dedi oturdu. Sami Akıncı’nın dediğini benden başkası tam olarak algılayamadılar. Ben de Sami Akıncıya teşekkür ettim. Aralarında olayı tekraralayanlar oldu. 53 Ali Önol'un içine düştüğü durumu söylediği söze bağlayanlar bile çıktı. Hiç kon uşmayan Emrullah Öztürk(Fikret Madaralı Öğretmeni çok sevdiğini söyler)Ali Önol için, “ Sen ödevlerini yapmamışsın, neden öyle konuşursun, be Mubaret, bari sus! ” deyiverdi. Emrullah'a baktım. Bakışımı Hüsnü Yalçın gördü, omuzlarını oynatarak “ Duymamış ol” işaretini verdi.

Arka arkaya üç dersimiz boş, Müdür Beye haber vermeyi düşündük, arkadaşların çoğu mız mızlayınca vazgeçtik. Matematik ödevlerimi tamamladım. Geometri terimlerine bir dizi de teorem ekledim. Üçgen-kenar- kısa kenar-uzun kenar-eşit kenar-açı-dar açı-geniş açı-dik açı- orta açı-açı ortayı-iç açı-dış açı-yükseklik-doğru-paralel-yarım doğru-düzlem-uzay-birim-ölçek-ölçü-çap- yarı çap-merkez-pergel-gönye, minkale, karşıt teorem- yöndeş-postülat-terseş açı-köşegen-Tales-Pisagor(Pitagoros)Öklit(Eukleides)teoremleri, postulatlar, hipotesler İlginç, Tales paralel çizdileri kesen çizgilerin oluşturduğu açıları değerlendirmiş ama yarım kalan öteki konuları ya da ispatlamaları sonradan Öklit tamamlamış. Pisagor’un dik üçgen teoremini de gene Öklit ıspatlamış. İsa’dan önce 300 yıllarında yaşamış. Ben çalışırken İsmet yanıma geldi, “ Ali’ye vurdun mu?” diye sordu “ . Vurmadım ama bir gün kesinlikle döveceğim. O benden dayak yemeden uslanmayacak! ” dedim. Dinleyenler kulak kabarttı. Mehmet Yücel haklı olarak, “ Yavaş olalım arkadaşlar, işler kavkayla yürüyecek olsa herkes kavga eder! ” dedi. Mehmet Yücel’e baktım, “ İnsanlar bazan kavga ediyor ama, neden gavga ediyorlar? Bunun yanıtını verir misin?” diye sordum. Mehmet Yücel, “ Tatlı sözle işlerini çözemeyenler çaresiz kalınca o yola baş vuruyorlar! ” Ben de, “ Şimdi beni dinle de sonunda sen hükmünü ver! ” deyip sabahki olayı, Hasan üner’le Hilmi Altınsoy’u da tanık göstererek anlattım. Konuşmaların tümünü duydum ama kesinlikle söze karışmadım yanlarına da gitmediğim gibi gülüşmelerine bile katılmadım. Dersliğe geldiğimde gene aynı konu sürdürülüyordu; aralarından geçip yerime oturdum. Konuşma nedense böylesine uzatıldı; sonunda konuşanlardan biri (Baba Ali) bana bakarak “ Bunu sen ortaya getirdin! ” deyip, yürüdü. Sen olsan nasıl davranırsın? Önce başka bir söz daha söyleyeyim, konuşulan konu gerçek olsa ben de arkadaşların ilk bölüştürmesine katılırdım. Bir kez bu arkadaşın Fikret Madaralı Öğretmene karşı olduğunu bildiğim için tartışmalara neden olmamak amacıyla konuşmalara katılmadan, oradan ayrıldım. Durum böyleyken adam geldi “ Bu konuyu sen çıkardın! ” diyebildi. Böylece ben, sinirlenmekten kaçınırken o beni iki kez sinirlendirmiş oldu. Sana göre ben ne demeliydim? Unutma ki, daha önce aramızda yarım kalmış tartışmalar da var, her defasında arkadaşların araya girmesiyle yarım bırakılarak geriye itilmiş sorunlarımızın olduğunu da biliyor. Gene de ben bunu kavga saymıyorum; onu azıcık sıkıştırdım, beni dikkatle dinlemesi için son kez uyardım. Vurmadım; ancak Fikret Madaralı Öğretmene bir yolunu bulup bu olayı anlatacağımı söyledim. Burada bulunan arkadaşlar hep gördü, dinledi, söylesinler! ” Mehmet Yücel, “ Ben durumun böyle olduğunu bilmiyordum, ama gene de hiç değilse öğretmene söyleme! ” deyince güldüm, “ Yok daha öğretmene söyleyecek bir şey kalmadı, şeytan ona yapacağını yaptı, bundan sonra yakasını kutarmak için daha doğru davransın, düşünerek konuşsun, ikide bir karşıma çıkmasın, benim söyleyecek başka sözüm yok. Sıra içine kendisi sinip oturdu; ben itmedim, vurmadım. Yalnız, “ Bak görüyorsun seni dövebilirim! ” dedim. Bu dövmek değil, dövüleceğini duyurmaktır. . Dövülmenin ne olduğunu burada bilenler vardır, onlardan sorabilir! ” Derslik bir süre sessiz kaldı. Türkçe Öğretmeni Fikret Madaralı Öğretmenin ödevleri konuşuldu. Hilmi Altınsoy hangi ödevini vermediğini soruşturdu. Hilmi’den cesaret alan Kadir Pekgöz de soruşturmaya kalkınca, Sami Akıncı gülerek “ Ne demişler, Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış, Be kardeşim, öğretmen ödev veriyor, zaman tanıyor, günü gelince de topluyor, herkes verirken sen neden sonraya bırakırsın? Bu soruyu kendine soramaz mısınız?” Bekir Temuçin, “ Ben bu arkadaşlara bu kez bir yardımda bulunmak istiyorum. İsterlerse ödevleri anımsatabilirim! ” dedi. Bir grup arkadaş güldü, Halil Basutçu, “ Onlar, vermedikleri ödevleri bilmez mi, suçlu olduklarındansusuyorlar. Gerçekte ödevlerini verenler unutur da yapmayanlar kesinlikle unutmaz. Çünkü onlar ödevi yapanlar gibi hem yüklendileri için hem de atlattıkları için daha çok düşünmüşlerdir. Bu nedenle şimdi kalkıp o ödevin ne olduğunu unutmaları inandırıcı değildir. ! Kadir Pekgöz Halil Basutçu’ya “ Sana ne oluyor, sen karışma! ” gibilerde söz söyleyince. Arkadaşların çoğu Kadir Pekgöz’e çıkıştı. “ Sana ne, ne demek? Sizin yüzünüzden burada zamanımızı harcıyoruz, böyle durumlara düştüğünüz için üzülüyoruz, öğremenleri üzdüğünüz için utanıyoruz! ”Utanıyoruz, sozü çok dokundu. Kadir ağlamaklı oldu, sözünü geri aldı, gitti Halil Basutçu’ya sarıldı. Birden hava değişti. Pencereden bakanlar, karların azaldığını söylediler. Söz yakıştırmaları başladı:

-Eriyen karı gördün mü? Olmaz, anlamsız. Kirli karı sevmem, pis karı sevmem! Mustafa Saatçı, “Bunlar, küçük çocukların lafları, delikanlılara yakışmaz! ” deyince Mehmet Yücel, “Susalım arkadaşlar İmamın vaazları başladı, dikkatle dinleyin! ” Mustafa Saatçı çoğu zaman Mehmet Yücel’e karşılık vermez, gülüp geçer. Gene öyle oldu.

Öğle yemeğinde ekmeklerin değişmediğini görünce, “Bizim fırıncıya emir gitmemiş” gibisinden konuşmalar oldu. Bu kez Kadir Pekgöz, köylüsü olan arkadaşım Fırıncı Hasan için, “Arkadaşın, seni düşünerek ekmekleri küçültmüyor!” dedi Karşıdaki yan masalardan bana bakanlar oldu. Bunları duyunca ben, yanımdakilere “Dikkat edin Meriçliler şimdi homurdanacaklar! ” dedim. Arkadaşlar durumu bildiklerinden bir an sustular. Az sonra da bana “ Bu kez yanıldın! ” dediler. Gerçekten beklediğim tepki gelmeyince:

- Böyle yanılmaya her zaman razıyım, çünkü bu tür sataşmalara kızıyorum. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! demişler. Ben de öyle düşünüyorum; bana sataşılmazsa ben başkasının işine de sözüne de karışmam. Benim işime karışanlara izin vermem, sözüme karışanları, sustururum, laf atanları ise pişman ederim!

Öğleden sonra atölyede ustalık öğrendik. İrfan Öğretmen, “Asıl ustalık işi bunlardır, diyerek şakalı sözler söyledi. Yaptığımız işlere baktı. Gülerek bana, “Daha dikkatli olmalısın!” dedi. Rendelerin, planyaların bıçaklarını çıkarmışık. Çıkarmışken gözden geçirip bileği yaptık. Öğretmenin proğramında bu bir dersmiş. Sonra açıkladı. Köylerde bir iki rendemiz belki bir planyamız olacak. Onların bıçaklarını kendimizin bilemesi gerekecekmiş. Ben bunları düşünmeden, atölyedekileri elden geçiriyoruz düşüncesiyle önemsemeden çıkardım taktım. Arkasından bir de, “ Bunları zaten pek kullanmıyoruz! ” demiştim. Öğretmen bu sözüme takıldı. Atandığın köyde bunları gelip birisi mi yapacak? diye sordu. Özür diledim, “Amacımızın bakım yapmak, bıçakları bilemek olduğunu anlayamadım!” deyip taktıklarımı çıkarıp, iyice biledim. Bir süre sonra öğretmen, “ İşte böyle, siz bunları köylerinizde kendi kendinize yapcaksınız, buradaki atölye rahatlığı olmayacak! ” dedi. Bir ay önce kendi dükkanımızın raflarını nasıl yaptığımı anlattım. Öğretmen önce güldü sonra “bak burada da sana düşeni yapmamışsın; kara çiviyle tahta çakman güzel bir şey değil, geçme yapıp tutkal kullanmalıydın. Matkap kullanıp ağaç çivi yapabilirdin! ” dedikten sonra uzun uzun övütlerde bulundu. “ Bir destere, bir planya, bir rende, bir işkence, bir kollu burgu, bir düzüne uç, bir tahta gönde, kısaca bir dülger sandığı hazırlamalısın! ” dedi. Arkasından da istersen bunu ben sana hazırlatırım, önce ederini bir toplatayım, bak hesabına gelirse, evinde bulunsun! ” Ne düşündüyse, “Sanırım 50 lira altında olacak bir iş! ” diye ekledi. Öğretmen bizi erken bıraktı. Arkadaşlar gidince akordiyon çaldım. Zeybekleri özlemiştim herbirin birer ikişer tekrarladım. Halaylar Hoşbilezik, Timurağa, Mersifon, Sivas, Trakya oyunlarının havalarını çalınca oldukça rahatladım. Bunları yapabilmem beni biraz şımartıyor ama sanırım bundan mutlu oluyorum. “Hele bir erkek müzik öğretmeni gelse de birlikte çalışsak!” diyorum. Gelecekse öğretmen erkek olmalı. Bayan öğretmenlerden aldım ağzımın payını. Biri kendinden uzaklaştırdı öteki de iyice yaklaştırdı. Hangisi doğrusunu yaptı hala anlamış değilim. Behire Bil, Süheyla Başokçu. Behire Öğretmeni unuttum bile. ya Süheyla Öğretmeni! Onu nasıl unuturum; ne kadar candan öğretmeye çalışıyordu! Yıllar geçmiş gibi geliyor. Oysa daha 5 ay oldu. Konservatuvar öğrencisi. “ Bir bakıma zor olacak benim işim! ” demişti, gerçekten zor mu oldu, yoksa kolaylaştırdı mı?” Bir gün karşılaşabiliriz! ” demişti. Gerçekten bunu isteyerek mi söyledi? Bunu , okulumu bitirince ben de isterim. Karşılaşınca ne söyleyeceğim?” Kemanı o zaman daha bıraktım, kemanı elimden aldın, başka kemanı elime almaya gönlüm razı olmadı. Gene öyle akordiyon korüklüyorum. Çaldığım parçalar da, Toselli Serenad, Schubert Serenad, Tamburin, Tuna Dalgaları bir de “ Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak!” . Sonra da yarım kalmış bir oyun ………Sahiden bunları söyleyebilir miyim? Süheyla Öğretmen biraz çocuktu. Bence, “   Okuldayken arkadaşları arasında saç güzeli seçilmiş, bunu kendi anlatmıştı. “ Ne var bunda? denilebilir. Ancak bunu anlattıktan sonra 3 numara makine vurulmuş kafayla karşısından duran insana, “ Sizin saçlarınızı neden böyle kestiriyorlar? diye sormasını hiç unutmuyorum. Aklından ne geçirdi bilemiyorum ama ben çok utanmıştım. Bu nedenle okulu bitirmeden Süheyla Öğretemenle bir daha karşılaşmak istemiyorum.

Okuma saatinde ben de kitaplığa gittim. Mehmet Başaran, Hasan Üner, Harun Özçelik, özel izin almışlar çoktandır kitaplıkta çalışıyorlarmış. Kitapların sayımı varmış, listeler yapılıyormuş. Yakında tüm öğrencilere açılacakmış. Yazarlar için yeni kitaplar var: Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel. Onları karıştırdım. Fikret Madaralı Öğretmenin dersliğe getirdiği antolojiyi tadınık olarak, alıp karıştırdım. Mehmet Başaran öğrenmiş, “ O kısa yazılar kendi dillerinde şiirmiş. Buna şaştım gibi bakarak sordum:

-Kurdun Ölümü şiir mi? Başaran “ Hepsini bilmiyorum ama içlerinde bazıları şiirmiş! ; içimden içimden gururlandım. “ Ben, bu bilgilerin fazlası biliyorum. Viktor Hugo'nun Vaterlo'sunu çoktan okudum. Bir bölünü de yazdım bile. Kurdun ölümünü, geçen yıl okuma kitabımızda okuduğumuz Schiller'in Kefil'ini (Bu kitapta Kefalet) çoktan okudum. Biraz kurularak arkadaşlara Şaheserler Angtolojisini övdükten sonra dersliğe döndüm. Cumartesi günü Askerlik dersimiz var, o dersin de öğretmeni yok. Yaşar binbaşı gitti mi kaldı mı? kimseden de soramıyoruz. Daha doğrusu sormayı unutuyorum. İrfan Öğretmen, Selçuk Öğretmen Yaşar binbaşıyı tanıyorlar. Lüleburgaz’da olsa görürler. Bu kez sormaya karar verdim. Derse o bile gelse bir kaygım yok. Geçen yıllara göre daha güvenim arttı.

Tarih kitabımı açıp okudum. Malazgirt Savaşından sonra Türkler Anadolu’ya yerleşti ama bu kolay olmadı. Alpaslan Malazgirt Savaşı’ndan bir yıl sonra öldü. Yerine geçen Melikşah güçlü bir komutandı. Ne var ki buyruğunda bulunan güçler oldukça karışıktı. Bu karışıklık, değişik yolardan gelen doğulu kollarla daha kötü yönetimler nedeniyle parçalanmış yerli halkın kaynaşma zorluğundan ileri geliyordu. Bu nedenle Alpaslan’ın komutanları kendi boylarını ayrı bir devlet gibi yönetmeyi denediler. 1-Saltuklar Erzurum dolaylarını yönetimlerine aldılar. 2-Mengüçler de Erzincan –Kemah-Şebinkarahisar dolaylarına yayıldılar. 3-Kayseri-Sivas yörelerini de Danişmentliler yönetimlerine almıştır. Bu üç devletin kurucuları Alpaslan’ın değerli komutanlarıdır. Saltuk Beyliğini kuran: Ali bin Ebul Kasım, Mengüç Beyliğini kuran Mengüç Bey, Danişmend Beyliğini kuran da Melik Ahmet Danişmend Gazi’dir. Bu üç beylik, 100-200 yıl kadar ayakta kalmıştır. Haçlı Seferleri başlayınca bu kez salt Bizans İmparatorluğu ile değil tüm Hiristiyan Devletlerla savaşan Anadolu Türk halkı Anadolu Selçukluarı olarak birleşmiştir. 200 yıl kadar süren bu birlik de Haçlı Savaşlarınsan sonra başlayan Mogol Akımları sonunda gene beyliklere bölünmüştür. Bu kez daha küçük parçalar olarak 12 Beylik kurulmuştur: 1-Karamanoğulları-Karaman (Bu günkü Konya) 2-Eretna Devleti-Sivas_Kayseri, 3-Candaroğulları-Kastamonu, Zonguldak, 4-Hamitoğulları-Antalya, 5-Eşrefoğullar-Isparta, 6-Menteşoğulları-Muğla, 7-Aydınoğullar-Aydın, 8-Saruhanoğulları-Manisa, 9-Karasioğulları-Balıkesir, 10-Osmanoğulları-Bilecik, 11-Pervaneoğulları-Sinop, 12-Sahipataoğuılları Afyonkarahisar. Bunları yazdım ama olayları üzülerek okudum, neden böyle küçük küçük parçalanıyorlar? Avrupadan gelen koca Hıristiyan ordularıyla savaşanlar bu kez Mogolistandan gelen Mogol askerlerine yenilip dağıldılarSalt Anadolu’dakiler değil öteki Müslüman devletler de ortadan kalktı. Haritaya bakıyorum, Adana yöresinde Memluk Devleti var. Diyarbakır yöresinde de İlhanlılar. Bunlar ikisi de Müslüman. Bursa, Trabzon, İzmit ile İstanbul dışındaki tüm Anadolu topraklarında Müslümanlar egemen ama 14 tane devlet var. Buna üzüldüm. İşin ilgince daha sonra bu sayı daha da artıyor: 13. Beylik olarak Dulkadiroğulları, arkasından 14. olarak da Ramazanoğulları. Orta Asya Türkleri de böyleymiş. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahitaylılar, Karahanlılar, Samanoğulları, Gazneliler, Selçuklular. Selçuklularla Anadolu’ya geliniyor ama gene bölünmeler başlıyor. Hepsi de başa geçenlerin adını taşıyor. En uzun yaşayan Osmanlılar olmuş 600 yıl. Ötekiler hep 50 ile 200 yıl arasınsa yok olmuş. Atatürk de kendi adını verseydi şimdi Türkiye adı, Mustafaoğulları ya da Mustafakemal oğulları diye anılacaktı. Osmanlı ülkesi tam 600 yıl kurucusu Osman Beyin adıyla anışmış. Selçuklular, Selçuk Beyin, Mengüçler, Mengüç Gazinin, , Danişmendler Danişmend Gazinin olduğu gibi. Ne iyi etmiş Atatürk, kendi adını değil Türk halkının tümünü yansıtan bir ad vermiş. Türk=Eşittir Türkiye…. Biraz üzgün gibi düşünürken yat zili çaldı. Saçaklardan kar ya da buz düştüğü uyarısı yapıldı. Damlalıklar altında beklemek yok. İdris Destan:

-Son kez uyarıyorum, “Karı görmek isteyenler dışarıya çıksın! ” dedi. İdris sözünü ikinci kez tekrarlayınca Arif Kalkan, İdris’e “ Sen orada mı olacaksın?” diye sordu. İdris önce anlamadı, arkadaşlar gülünce anladı, Arif Kalkan’a çıkışmaya kalktı. Ancak Arif şaka götürenlerden değil, İdris’in sözünü ağzına tıkadı, “ Böyle basit, bayağı şakalarınızı günlerce dinlemek zorundamıyız. Kar yağarken ilk kez söylenen bu söze güldük, bunu uzatmanın ne anlamı var?” İsmet Yanar da Arif’i destekledi. İdris’in zayıflığını, kısa boyunu kastederek, “ “ Herkes boyuna göre söz seçip söylemeli! ” dedi. Bu kez. Bekir Temuçin, “Anlamadım, herkes boyu kadar mı konuşacak?” Biraz öyle!” diyenler oldu. Bekir üzgün olarak, “O zaman en çok lafı en uzun boylumuz olan Mehmet Yücel(O iskelet dedi) yapsın! ” dedi. Halil Basutçu güldü, Bekir Temuçin’e, “ Sen ayırdında değil misin be hemşerim, zaten öyle olmuyor mu?” deyince hepimiz güldük. Sefer Tunca da uzun boylu. Yusuf Asıl hemen Sefer Tunca’yı öne sürdü:

-O zaman Sefer Tunca hakkını kullanmıyor, o benden bile az konuşuyor! deyince, “ Sen haddini bilmiyorsun, bundan sonra dikkatli ol! ” sözleri duyuldu. Yakup Tanrıkulu Ali Güleren’le Hüseyin Serini ileri sürdü, “Onların da boyları uzun!” Bu kez de Salih Baydemir, “ Onlar boylarının hakkını veremiyorsa kabahat kimin? Kalksınlar konuşsunlar! ” Salih Baydemir sınıfımızın boy bakımından tam ortası. Hiç konuşmayanlardan biri. Bu nedenle söylediği söz anlamlıydı. Herkes sustu. Karşıdan baktım, güldüm ama ben tartışmalara katılmadım. Zil çalarken kalktım, kalkınca da ortaya söyledim:

-Bizim köyde bir söz çok söylenir, “Kavaklar uzundur ama tepelerine kargalar konar, (Sıçar) Buna karşın, söğütler, cevizler daha bir çok türün boyu kısadır ne var ki onların da üstüne kavağa yapılanlar yapılır. Bu nedenle boylarınızı ön plana boş yere çıkarmayın. Bunun yerine Fikret Madaralı Öğretmenin dediği gibi kafalarımızın içi nasıl? Onları konuşalım, onlarla övünelim! ” Mustafa Saatçı bilmeden yardımıma koştu. “ Vallah benim kafamın içi dolu! ” deyip yürüdü. Arkasından Mehmet Yücel bağırdı :

-Seninkini SS doldurmuş, başka bir şey girmiyor! Mustafa Saatçı döndü, Mehmet Yücel’e “ Seninkini de Nachtigall doldurmuş, iskelet! ” dedi. Mehmet Yücel, “ O dediğin tutmaz, Kuru kafa! ” deyince herkes güldü, “ Kuru kafa Hafız, Kuru kafa İmam! ” Mustafa Saatçı ile birlikte Sami Akıncı da güldü. Yatakhaneye girerken konuşulan bu şakalardı, İdris’le Arif’in şakalaşması kavgaya dönüşmüştü, Yakup’un sözü başka sözlere yol açtmışı. Mustafa Saatçı ile Mehmet Yücel’in şakaları ise güldürdü, hepimizi rahatlattı. Geçmiş dönemlerden beri görüp inandık ki onların konuşmlarına gülüp geçiyorlar. Bir başka zaman gene yeni bir durum içinde yeni bir söz yarışmasına girişiyorlar. Bunda da en büyük pay, Mehmet Yücel'indir. Mehmet Yücel’i bu dengeli tavırlarından ötürü ilk günden beri seviyorum, arkadaşlığına güvenim tam. Onun, bana yakınlaştığı ölçüde ona yaklaşmaya çalışıyorum. O, bu dengeyi çok iyi kuruyor. Şimdiye dek beni incitecek bir sözünü ya da davranışını anımsamıyorum. Çoğunlukla yanımda gibi görsem bile o, kendisinin olması gereken yerde durmasını biliyor. Mustafa Saatçı ile daha ilk günlerde takıştık, kendinden zayıf olanlara takılmasını sevmedim, hep onun karşısındakileri korumaya çalıştım. O bunu bildiği için çekimser davrandı. O gün bu gündür aramız çok iyi olmadı. Buna karşın arkadaşın şakalaşmalarında zaman zaman kırıcı olmasına karşın işi hiçbir zaman kişisel kavgaya dönüştürmedi. Bunu ister korkusundan ister başka nedenlerle yapsın, kendini korumasını bildi. Bu nedenle, birçok tarafsız gibi görünen arkadaştan onu daha güvenilir buluyorum. Zaten o bana pek yaklaşmıyor. Varsın uzak dursun. Yaklaştığı zaman bende bir güvensizlik telaşı uyandırmamasını ben kendi adıma sağlıklı bir tavır sayıyorum. Sami Akıncı’yı haklı olduğu zamanlarda olduğu gibi haksızlık yaptığı zamanlarda da tutmasını doğru bulmamakla birlikte bu tavrını arkadaş bağlılığı sayıp hoş görüyorum. Bu durumu kimi zaman düpedüz benim zararıma oluyor, biliyorum. Ancak o bunu benim kötülüğümden çok bağlı olduğu arkadaşı için yaptığını bildiğim için kızmak yerine onu zaman zaman bir arkadaş olarak kıskanıyorum. Benim de öyle bir arkadaşım olsaydı; kuşkusuz kendime daha güvenir durumda olacaktım. Bunları düşünerek öteki arkadaşları da bir süre bu süzgeçten geçirdim. Çok yakınım olan İsmet dışında, ancak Mehmet, Yücel, Halil Basutçu, Yusuf Asıl, Salih Baydemir, Arif Kalkan, bir ölçüde Sefer Tunca(Sefer Tunca ile kişisel bir sorunuzmuz olmamasına karşın onun hemşerilerine karşı tutkusu, hemşerilerinin de bana tümden karşı oluşları nedeniyle aramızda zaman zaman dışa pek yansımayan kara gölgeler oluştu), Hasan Üner, (Atölyede yanımda çalışması nedeniyle) İdris Destan, (Müzik severliği nedeniyle) sanki yakınımdaymış gibi. Ötekileri nedense hep uzağımda düşündüm. İçlerinde benim sevdiklerim var. Recep Kocaman, Harun Özçelik, Abdullah Erçetimn, Hüseyin Orhan iyi arkadaşlar ama “ Bugün var yarın yok! ” türünden. Uzun süre Kadir Pekgöz’ü düşündüm. Söylediği (Söylediğine inanamadığım) bir sözü hiç unutamıyorum. Sorsam iş iyice cıvıyacak. Sözde arkadaş, benim için “ O bu okulda olmasaydı benim durumum daha iyi olacaktı, ben çok daha rahat olacaktım! ” demiş. Benim ona ne gibi zararım oluyor, ya da oldu? Bunu, içlerinde benim köylümün bulunduğu 8. sınıflardaki Hamitabatlı arkadaşlara söylemiş. Boş bir söz olmakla birlikte zaman zaman anımsayıp düşünüyorum, ara sıra da üzülüyorum. “ Acaba onu, ayırdında olmadan incitiyor muyum? Köyünün adı Domuzorman sözü dışında karşısında ya da arkasından hiçbir söz söylemedim, Hamitabatlılar arkasından konuşmadım. Tersine onlara sonsuz sevgilerimin olduğunu onların hepsi beni kendilerin sayıp kolladıklarını andım. 9 Mehmet’in babası Osman Amca onun hamamına gittiğimizde beni nasıl karşılardı tüm arkadaşlar tanıktır. Kadir kendisi kaç kez, “ Abi, sen benden daha çok Hamitabatlısın!” demiştir. Bunları düşünürken uyudum.

 

28 Şubat 1942 Cumartesi….

 

 

Orhan, Büyük Almanca Lügatinden yazdığı sözlerden bazılarını söylüyor, Stunde, Soldat, Militari, Unterofizier, Militarstunde, Unterlutmant, Oberleutnant, Feldwebel, Majör! ” dedi. Öteki sözlerin Almanca anlamlarını tam anlamıyordum ama az çok bir kulak alışkanlığım vardı. Majör, deyince güldüm. Kadir bizi dinliyormuş, benim güldüğümü görünce hemen söze karıştı, “Bak bildiği bir söz çıkınca nasıl canlandı” Kadir’in sözünden alınmadım ama gene de bir yanıt vermek gereğini duydum; ona dönerek, “ Ne dedin?” diye sordum. Kadir gülerek, müzik sözü geçince sanıl canlandın? diye tekrarladı. Anladım, Kadir majör deyince majör gamlarını anımsadı. Orhan’a göz ettim, sustu. Kadir’e major-minör gamlardan söz ettim. do majör, la minör diyerek biraz oyaladıktan sonra bu kez de Orhan’a dönüp başımı kaldırarak, “ Majör bugün de gelmez! Major heute verdet nein kommen! ” dedim. Kadir anladı, “ Siz benimle gene oyun oynuyorsunuz. Almanca falan çalıştığınız yok sabah sabah benimle maytap oynuyorsunuz! ” deyip gitti. Orhan, “ Arkadaşı gücendirdik! ” deyince, ben “ Onu ne ben, ne de sen çağırmadık, gelip katılıyor, sonra da böyle yapıyor. Susup dinlese ne yaptığımızı anlayacak belki de bizim gibi o da gülecek! ” Orhan Kadir’le aynı sırada oturuyor. Bu nedenle gücenmesini pek istemiyor. Böyle söyleyince ben de bundan böyle yanımıza gelse bile ona takılmamaya söz verdim. Orhan az sonra konuşmuş, kahvaltıdan dönerken Kadir sesle ndi “ Nasılsın Bay Majör! ” dedi. Yanımızdan geçen kızlar duyup güldüler. Gül de aralarındaydı, onları durdurdum, Majör’ün buradaki anlamını bilip bilmediklerini sordum. Gül gülerek, “Herhalde büyük anlamında kullanılıyor, dedi. Açıkladım Majör, Almanca binbaşı demektir. ! ” herkes güldü, Gül “ Bundan sonra biz de binbaşı diyelim! ” Bu kez de, Askerlik öğretmenimizYaşar Binbaşı bunu duyarsa çok kızar, bana:

-Ben seni vekil bırakmışım, sen kalkmış adımı kullanıyorsun! derse ne yanıt veririm? dedim. Gülüşerek ayrıldık. Hilmi bana, “Çok kurnazsın, Binbaşının seni çavuş seçtiğini kızlara hemen duyurdun! ” dedi. Ses çıkarmadım. Derslikte Hilmi aynı sözü tekrarlayınca bu kez, “Ne diyorsun sen? Bunun “hemeni var mı?” Binbaşı beni iki yıl önce çavuş yapmıştı, aradan tam iki yıl geçti, ancak şimdi söyledim. Bu mu “ Hemen!” dediğin?” Bu kez de arkadaşlar bu sözüme güldüler. “ Taşı gediği, ne koymak! ” buna derler. Ders saati geldi, arkadaşların gözleri pencerelerde. “ Motosiklet geldi, değişmiş, jip geldi, kamyonmuş! türünden şakalaşırken İlhan Görkey Öğretmen bir subayla çıktı geldi. Adını, ütbesini, görevini söyledi Binbaşının önünde eğilerek selam verip ayrıldı. Binbaşı hiç bir şey söylemeden aralık kalan kapıyı gitti kapattı. “ Arkadaşlar! ” deyip bir süre durdu. Sonra yavaş yavaş, Bursa Işıklar Askeri Lilesinde, İstanbul Kabataş Lisesinde derslere girdiğini anlattıktan sonra:

-Sivil öğrencilerin bu derse nasıl baktığını biliyorum. Size bu konuda herhangi bir söz söylemeyeceğim. Ancak siz öğretmen olacaksınız, yarın askere gittiğinizde arasına katıldığınız insanlar size öğretmen gözüyle bakıp, mesleğinizin kutsallığına inandıklarından, sizdenden ona uygun davranışlar bekleyecekler. Beklenenleri veremezseniz görev aldığınız birlikte , şimdiden diyebilirim; “ Vay halinize! ” Başınıza gelecekler inanın pişmiş tavuğun başına gelmeyecektir. İşte içine girdiğiniz ocakla yapabileceğinizin sırlarını bizim burada yapacağımız konuşmalardan öğrenip yeri geldiğince uygulayabileceksiniz. Bunların matematiksel formülleri yok. Birden “ Formül nedir? bilirsiniz, hani şu Tales, Pisagor, Öklit formülleri vardırya, onlar gibi belli bir kalıp yok ama insan isterse güzel alışkanlıklar alıp onları yaşamında uygularsa başarını olur, astının da üstünün de güvenini kazanır! ” dedi. Sözü değiştirip “ Siz daha önce bu dersi okudunuz, “ Neler okunuz? diye size sormayacağım. Çünkü hemen hemen aynı bilgileri tekrarlayacağız. Askerlik bir tekrarlar mesleğidir. Köyden gelen çoban Mehmet sağa sola dönmeyi tekrarlayarak arada görüp ilgi duyuğu bir mesleği pekala kazanmaktadır. Çoban Mehmet’in köyüne berber, çiftçi Ali’nin nalbant döndüğü, yaşamında bir otomobile binmemiş insanları evlerine sürücü olarak döndüğü, hele asker ocağında öğrendiği okuma-yazma sayesinde Nüfus, Tapı dairelerinde iş bulan sayısız insan vardır. Uzağa gitmeye gerek yok, benim birliklerimde okur-yazar olup çavuşluk kazanan iki askerim şimdilerde Lüleburgaz köylerinde okul öğretmenliği, eğitmenliği yapmaktadır. Siz de dikkat edeceksiniz, önemsediğimi söylediklerime biraz daha ilgi göstereceksiniz, böylece amaçlarımıza ulaşacağız! ” deyip azıcık durdu. Bu kez de tüm derslere kendisinin gelmek istediğini, ancak belli zamanlarda belki geçici arkadaşlar da göderebileceğini, onlar yabancı deyip değişik tavırlara girmeyeceğinizi umuyorum. Dedikten sonra:

-Benim söyleyeceğim şimdilik bu kadar. Bir konuyu daha çok önemsiyorum, sakın benimle konuşurken not sözü etmeyin. Ben notla korkutup öğrenci çalıştırmayı düşünmem. Önce şunu bilin bu derse gelip burada sessizce oturan geçecek notu alır. Bu sözüm salt Askerlik dersi içindir, bir bakıma benim düşüncemdir. Katiyen bu konuda kaygılanmayın! ” Daha sonra dersin uygulanmasını söyledi, haziran içinde yapılacak kamp konusunda bilgi verdi. Bekir Temuçin, derse girerken nasıl bir yöntem uygulacak? deyince bu kez, “ Yaşar Binbaşının yöntemini aynen uygulayacağı, dedim ya Askerlik bir sistem, sistemin sürmesi olayıdır. Yaşar Binbaşının başlattını aynen uygulayacağız. “ Bekir bana bakarak bir arkadaşımız dikkat çekiyordu. Binbaşı Bekir’in sözünü kesti “ Aynen aynen, askerlik bir bütündür, ona yenilikler eklemek söz konusu değildir. Hem bu sizin için de kolaylıktır” . Arkadaşlar ellerinde olmayarak bana baktılar. Ben de azıcık gülümsedim. Binbaşı, “ Anladım sende bir şey var, nedir?” dedi. Birden kalkıp, “ Ders tekmilini ben veriyordum! ” dedim. Binbaşı gülümsedi “ Daha iyi ya göreve devam! ” dedi. Binbaşı sözüne başlamak üzereyken zil çaldı. Baktı bir daha güldü, “ Göreve devam! ” deyip ayrıldı. 2. derste, çok değişik bir Binbaşı ile karşılaştık. Okuduğunuzu varsaydığım konuların bir özetini yapalım deyip, önce ordu düzeni, anlattı arkasından rütbeleri sıraladı. Yazmak isteyen arkadaşları görünce “ Yazmayın, gerekirse ben çoğaltıp size listeler göndereceğim! ” dedi. Ordu katmanlarını, askerlik sınıflarını, sürelerini anlattı. Muharip sınıfları, savaşta, barışta kullandıkları silahları anlattı. Yardımcı sınıfları o denli tane tane anlattı ki, Saka denilen su taşıyıcıları bile sevimli gösterdi. Deniz sınıfını hiç bilmezmişiz, şaşkınlıkla dinleyip bir çok bilgiler kazandık. Jandarma örgütü ile Askerlik şubelerini gelecek derse bıraktı. Saatine baktı, gülerek tanışalım deyip sıra ile sorular sordu. Adı-Soyadın, baban yaşıyor mu, askerliğini yaptı mı, hangi sınıfta yaptı, hangi yıllarda asker oldu. Erkek kardeşin var mı, varsa kaç yaşında? Sami Akıncı’ya dek kimse üstünde durmadı. Sami dört erkek kardeşten söz edince, “ Aaa, evet, Ordumuz asker bekliyor! ” deyip gülümsedi. Ben, üç ağabeyimden ikisinin iki yıldır ikinci arkerliğinden söz edince, Dur dur! ” dedi, kardeşler alınınca biri izinli bırakılmaktadır, sen mi bilmiyorsun yanlış bir uygulama mı var? diye konuştu. Arada izinli geldikleri, olayı tam bilmediğim söyleyince, “ Merak ettim köyün nerede ? diye sordu. Lüleburgaz deyince, “ Bunu hemen öğren, gelecek derse bekliyorum, haksızlık olmasın! ” dedi. Benimle oyalanınca öteki arkadaşlara sıra gelmedi, zil çaldı. Binbaşı hepimizin hoşuna gitti. Mehmet Yücel, “ Olmaz böyle şey, bu kadar şeker Binbaşı mı olurmuş, bu adamcağızı hemen alırlar buradan! ” gibi ters sözler söyledi. “ Kader bizi oradan oraya süzüklerken ekmeklerimizi bile azaltırken böyle bir insanı karşımıza getirmez! ” diye konuşurken, Sami Akıncı, “ İnsanların kaderi kimi zaman öyle kimi zaman da böyle döner. Bizim kaderimiz Edirne için güzel şeyler hazırlamıştı. Sonra döndü, dileyelim bir daha dönsün, iyi insanlar iyi şeyler geri gelsin! ” İdris Destan bağırdı “ “ Hafız Mustafa ne duruyorsun? Hiç olmazsa Amin desena! ” deyince arkadaşlar uzun süre güldü. Kimisi İdris Destan’ın üstüne atladı, kimisi Mustafa Saatçı’yı tartakladı. (Şaka Asılmaları)Ben, Kamber Amcam gelir düşüncesiyle dışarı çıkım. İlhan Görkey Öğretmen gördü beni çağırdı. Kamber Amcamın gelmiş olacağını düşünerek kapıyı çalıp girdim. Birden şaşırdım. İçerde bir bayanla dört çocuk. İki erkek iki kız. Kızların biri büyük. İlhan Görkey Öğretmen, bak benim çocuklarım, , beni hep yalnız gördün benim ailem de kalabalık! ” dedi. Şaşırdım . Eşine Hoş geldiniz! ” dedim çocukların üçüne sadece baktım, büyük kızına hoş geldin, diyebildim. İlhan Görkey Öğretmen ciddi ciddi çocuklarını adlarını söyledi, Orhan, Doğan, Sevim, ötekini pek anlayamadım. Şaşkın şaşkın durunca, Bayan Görkey, “ Eve de bekleriz, Kırklareli’deki Atiye Yengenle komşuyuz, gelir gideriz; bizi yabancı sayma! ” deyince biraz mıy mıy bir sesle “ Sağolun, gelirim! ” deyip geri geri giderken kapı açıldı, Müdür Bey geldi. “ Maşallah maşalla, koloni tamam, şeref verdiniz deyip çocukları okşarken ben terlemiş olarak, İlhan Görkey Öğretmene başımla selam vererek ayrıldım. Dersliğe gittiğimde etrafıma toplananlar oldu. İlhan Görkey Öğretmenin odasına girenleri görmüşler, onlar o nedenle beni merak etmişler. Bense onları söylemeden, ağabeylerimin askerlik işleri için çağırmış diyecektim. Sonunda gene doğruyu söyleyemedim: “ İlhan Görkey Öğretmenin eşi Atiye yengemden selam getirmiş, onu söyledi! ” dedim. Derslikte bir süre kendi kendime üzüldüm, böyle yerlerde ne yapacağımı neden bilmiyorum? Orada ne demeliydim. İlhan Görkey Öğretmen orada dururken kızıyla nasıl konuşmalıydım? İyi ki çıkarken Müdür Bey geldi. Ya Müdür Beyden önceki bön bön duruşum. Kalktım, bir kurnazlık düşündüm, Müdür Bey oradan çıkmıştır. Gidip töreni soracağım, “ Havalar çok soğuduğu için İstiklal Marşını akordiyonla söyletmeye ara vermiştik. bugün oldukça ılıdı, akordiyonu getireyim mi?” Kapıyı vurdum. İlhan Görkey Öğretmen, eşi, büyük kızı ile oturuyordu. Sorumu oldukça rahat sordum. İlhan Görkey Kızına güzel akordiyon çaldığımı söyledi. Eşi ise tabii çalacak onun amcası Kırklareli’de parmakla gösterilir, çok güzel klarnet çalar! ” dedi, kızına da Şetvan’ın babası tanırsın! ” dedi. İlhan Görkey Öğretmen eşine dönerek, “ Bak, bak, siz tanışıyormuşsunuz, ben bu kadarını bilmiyordum! ” dedi bana,

“Bu hafta da öyle yapalım, haftaya, hatta onu bir sonraki haftaya bırakalım, havalar iyice ısınsın!” dedi. Rahatlayıp çıktım. Dersliğe sevinerek girdim. Gene soranlar oldu, bu kez doğrusunu söyledim. İlhan Görkey Öğretmenin kızını soranlara da “ Amcamın kızı Şetvan’ın arkadaşı onu konuştuk! ” dedim. Bu düpeddüz yalandı. Sevim benim boyumda bir yetişkmin, Amcamın kızı ise daha küçüktü. Yerime oturunca içimden kendi kendime sordum. “ Neden böyle yapıyorum?” Törene çıktık. İçerden göründüğü gibi değilmiş, ellerim gerildi, yüzüm bile üşüdü. İlhan Görkey Öğretmene içimden teşekkür ettim. “ Akordiyonla çık! ” deseydi bayağı zorlanacakmışım. Parmaklarımı oynattım durdum. Törenden sonra doğru yemeğe girdik. Ekmeklerde bir değişiklik yok. “ Unutulmuş! ” sözleri gene tekrarlandı. Oysa uygulama 28 şubatta başlayacak. Söz döndü dolaştı, Askerlik dersine geldi; giderek Binbaşıya dönüştü. Özellikle de “ Sınıf geçme konusunda bir kaygınız olmasın! ” sözleri, haylaz takımının çok hoşuna gitmiş, “ Hiç değilse ondan kurtulduk! ” gibi sözler edildi. Böyle sözlere kızdığım için, biraz sıkılarak yanlarından geçip sırama oturdum. Kadir Pekgöz, “Bay Majör, Lüleburgaz’a gitmeyecek misin? diye sordu. Majör sözünü duymayanlar biraz şaşırdılar. Benim bu tür sözlü şakalara karşı tepkimi bildiklerinden Kadir’e çıkışacağımı beklediler. Oysa ben Kadir’e gayet yumuşa olarak, “Yok, ben bugün akşama dek akaordiyon çalışacağım Bay Minör! ” dedim. Majör, minör sözleri herkesin ilşgisini çekince Kadir durumu açıkladı. Sami Akıncı hemen düzeltme yaptı:

-Majör binbaşı değil, tabur komutanı ya da başı! dedi. Söz gene Binbaşıya gelince kim olduğu üstüne bilgi alma yolları arandı. İlk akla gelen, öğretmenlere sormak, oldu. İrfan Öğretmene ya da Namık Öğretmene sorulacak; tanıyorlar mı, ya da tanıyan tanıdıkları var mı? Binbaşı. “Lüleburbaz’ı iyi bilirim!” dediğine göre, buranın eskilerinden olması gerekir. Öğretmenler Subay klubüne gidiyorlar, tanımışlardır. Yaşar Binbaşıyı iki yıl önce bize Hamdi Bağ Öğretmen tanıtmıştı. Beden Eğitimi dersimize gelen Rukiye Dökmen Öğretmenin subay eşini de Hamdi Bağ Öğretmen tanıyordu. Akordiyon çalacağımı duyunca Yusuf Asıl “ Ben de gelebilir miyim?” diye sordu. Arkasından Ahmet Güner takıldı. birlikte Atölyeye gittik. Yusuf kendine tezgahlar arasında bir yer açtı, ben zeybekleri çalınca oynayacak. Ahmet önce Yusuf’a “ Bencil! ” dedi, sonra da kapı ardındaki alana gidip durdu. Üçümüzde bir süre güldük Ayrı yerde bir birlerini görünce hareketleri yadırgayıp duruyorlar. Bu arada ben de tempoda aksaklıklar yapıyorum. Bu isteyerek olmuyor, gerçekten birine bakarken gözlerim ötekine kayınca ellerimde de bir aksama oluyor. Harmandalı ile başlamıştık. Durduk, tezgahları birleştirip yer açtık tam olmasa da ikisine yetecek bir alan oluştu. Bir iki tekrardan sonra bizim Efeler coştu. Bir kaç kez ara vererek bildiğimiz tüm oyunları tekrarladık. Yorulunca tezgahlara oturup Hasanoğlan’da yorulup terlemeleri göze alıp oyunlari öğrendiğimize sevindik, o günlerdeki çalışmalarımızı andık. Özellikle Eskişehir/Çiftelerli Mustafa Atavcı’ya borçlu olduğumuzu tekrarladık. Mustafa Atavcı’ya ben mektup yazdım yanıt vermemişti. Bu kez üçümüz yazmaya karar verdik. Konuşa konuşa dersliğe gittik. . Derslikteki arkadaşlar sıralara serilmişler iki üç saat önceki sözleri konuşuyorlar: Binbaşı şunu dedi, binbaşı bunu dedi…. Pencereden baktık bir grup çocuk asfalta çıkmış, yokuş yukarı gidiyorlar. Yusuf, “ Biz de bu tarafa gidelim! ” deyince biz de yola çıktık. Araçlar yolu iyice temizleyip kurutmuş; birinci dereye dek yürüdük. Arkamızdan bir grup daha geldi. Sol tarafımızda Meyve Bahçesi, kar kalkıyor, bahar geliyor, Salih Ziya Büyükaksoy sözleri gülmeler arasında tekrarlandı. Arkadaşların neşesini bozma da olsa ben de, “ Ekmekler küçülüyor, yemekler azalıyor, mideler doymuyor! ” dedim. Güldük benzer konuşmaları yaparak bu kez de Lüleburgaz taraftaki tepeye çıktık. Tepeden Ergene’ye dek deliksiz kar örtü öyle duruyor. Yorumlar yaptık. “ Biz, oldukça tepedeyiz. Ergen’ye göre burası yüksek. Kuşkusuz bu yüzden okul yerine Kepirtepe denmiştir. Besbelli Ergene çukura düşüyor. Rüzgarlar karı çukura süpürdüğünden oralarda kar derinliği bize göre fazladır. Bu yüzden tepeler kadar erime çabuk olmaz!” İşte bir coğrafya dersi…. Dersliğe döndüğümüzde beni bekleyenler olduğunu gördüm. 8. Sınıflar birlikte çalışıyorlar ama bu kez B Dersliğinde kısa bir eğlenme yapacaklarmış, izin almışlar, benim de gelmemi istiyorlar. Severek geleceğimi, Ahmet Güner’le Yusuf Asıl’ı da getireceğimi söyledim sevindiler. Ben de böyle toplantılar olmasını istiyorum ama önayak olmayı düşünmüyorum. Hasanoğlan’da oyunlara başlayanların toparlanması için bu küçük eğlenceler özendirici olacaktır. Bizim sınıftakilere bakınca Hasanoğlan’a hiç gidilmemiş aylarca orada oynayanlar, alkışlananlar görülmemiş, hergün öğle aralarında müzik çalışmaları yapılmamış, konuk gelen ekipler onlarca oyunu oynamamış, Okul Müdürleri, Genel Müdür bu konuda konuşmamış, taaa Ankara’dan kalkıp oyunları izlemeye gelmemiş, gibi bir unutma süreci yaşanıyor. Ben, “En az yirmi oyunu, ayrıca müziğini öğrendim! ” diye gururlanırken yanımdakilerin bunlardan habersizce durmalarına şaşıyorum, zaman zamna da kuşkuya düşüyorum. Salt oyunlarda değil öteki çalışmalarda da. Sili Ustanın, Mustafa Güneri Öğretmenin adını anan yok. Gelen ekipler de hiç anılmıyor. Üç dört mektup aldım. bunları az sayıyorum, kimi zaman da üzülüyorum. En az yirmi arkadaşla sözleşmiştik altısına ben yazdım dördü karşılık verdi. Başka yazanlar vardır ama elime ulaşmamıştır, deyip teselli oluyorum. Yanımdaki arkadaşlara bakıyorum onlarda böyle bir sorun yok. Okul Müdürü, “ Okulumuzun etkinlik programları değişecek, yeni çalışmalara başlayacağız! ” deyince arkadaşların yeni bir söz duymuş gibi sessiz sakin biraz da hayretle dinlemelerini hiç unutamıyorum. Oysa biz bunları, Hasanoğlan’da yaşadıkHasanoğlan’a o gün inen ekipler ilk olarak gelip okul bahçesinde bizlere oyunları gösterdi, şarkılarını söyledi. Samsun/Ladik Köy Enstitüsü Müdürü Nurettin Biriz, “ Biz salt gönüllerde değil, salt bina yaparken ya da Tarım bahçelerinde çalışırken değil, şölenlerde şarkılarımızda, meydanlarda horonlarımızda elele tutuşurken de biriz, birlikteyiz! ” dediği zaman hep birlikte alkışlamıştık. Arkadaşlara sorasım geliyor, “ Hangi şarkıda bu birliğe katılıyorsun, hangi oyunda ya da horonda el ele tutuşuyorsun? Tutuşmadan geçtim tutuşanları nasıl kösteklemeye çalışıyorsun? Bunu bana değil kendine sor. ! ”

Yemekten sonra akordiyonu alıp 8 B dersliğine gittim. Çevremdeki arkadaşların hangisi A’dan hangisi B’ ayırdetmem olanaksız ama ben hepsini çalışmalardan tanıyorum. Onlar da beni akordiyondan çok, çatılardaki beraberliğimnizden tanıyıp sayıyorlar. Belki içlerinden pek azı müzik nedeniyle yakınlık gösteriyor. Hasan Çetin, Mehmet Aydemir, Doğan Güney, İlyas Özcan, Ali Ergin, Musa Güner v. b. Bunların sayısı azdır. Oysa İş ortaklığı olanların adlarını burada sılamamak olanaksızdır. Hasan Arabacı, Hasan, Hasan Gülümser, Hasan Bozkurt, Hasan Tuna, Hasan Akyol , Mehmet Karadeniz, Mehmet Özeren, Mehmet Ak, Ahmet Has, Numan Beyazıt, Mürsel Dilek, Mehmet Özalp, Haydar Mandacı, Selim Gezen, Rafet Topuz, İrfan Taşkın, Fevzi Üner, Cavit Kafkas, İsmet Özcan, Ali Kıpçak, Tevfik Uğurlu, Namık Yücel, Kamil Varlık, Vehbi Dinçer, Süleyman Gege . . Bunların birilerini nöbetlerde, çoğunu ise Hasanoğlan’da çatılarda tanıdım. Şakacı Kamil Varlık’la Hasan Aarbacı’yı, Çalışkan Hasan Gülümser’i uyumlu Süleyman Gege’yi, Ahmet Baştürk’ü nasıl anımsamam. Haftalık eğlence gerçekte, önümüzdeki haftalarda yapılacak çalışmaların duyurulması amacıyla yapılmış bir ön toplantıymış. Okul Müdürümüz onların dersliklerine de gitmiş, yeni etkinlikler için duyurular yapmış. Bunlar anlatıldı. 8. Sınıf kızları iki türkü söyledi, toplantıların değişmez şarkıcıları Ali Ergin-Musa Güner ikilisi iki İstanbul şarkısı söyledi. Hasan Çetin bağlama çaldı. Önce Ahmet Güner’le Yusuf Asıl iki zeybek oynadı, arkalarından dört kişi de değişik iki zeybek oynadı. Hep birlikte okul şarkısı söylendi. Doğan Güney bir parça çaldı (Schubert-İlkbahar, dedi)Ben akordiyonla Macar Dansı-Çardaş Früstin-O Çiçorniya-Gülnihal parçalarını çaldım. 15 gün sonra okulca yapılacak toplu eğlence buluşmak üzere toplantı sona erdi. Bizim sınıftan Yusuf Asıl, Ahmet Güner, üçümüz vardık. Toplantıyı hazırlayanlar, biz sormadan:

-Biz kimseyi çağırmadık. Çağırsaydık zaten gelmezlerdi, deyip geçtiler. Akordiyonu yerine koyup dersliğe döndüğümde konu tartışılıyordu. Ben girince sustular. Konuşulanları duymadığım için söz olsun diye Ahmet’e sordum, “ O oynayan dört kişi nasıl oynadı, beğendin mi? dedim. Ahmet beğendiğini söyledi. Hiç kimse söze karışmadı. Durumu anladım, kitap açıp bakmaya başladım ama okuduğum falan yoktu. 15 gün sonra öğrencilerin okul yönetimiyle birlikte yürüteceği oyunlara karşı nasıl tavır alacaklar? Bir süre düşündüm. Sonra da bu düşüncemden vazgeçip Gül’e düşledim: Güzel bir kız. Kendini güzel göstermek için de oldukça çaba harcıyor. Değişik bakışları var. Kimi zaman aklımdan geçenleri apaçık anladığını söyler gibi bakıyor. Gülüşü de sanki anladıklarından memnunmuş gibi tatlı. Bu bakışlar insanı aldatabilir. İşte o zaman tam rezalet olur. Tatlı tatlı bakışmaktan öte bir şey düşünmediğime göre daha ileri gitmeyi şimdilik yersiz buluyorum. Bir an için düşlerimden sıyrılıp kendi kendime: “ Binbaşı, majör, tabur komutanı, Röslein derken şubat ayını da bitirdik. Bir bakıma kış mevsimi bitti. Aralık-Ocak-Şubat tamam. Gerçi bizim köyde sık söylenen sözler vardır, bu sözlere göre, eğer doğruysa daha 20 gün kış var demektir. “ Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır! ” . Önlemini almadan mart ayını karşılayanlar için söylenen bir söz. “ Kış bitti! ” diye odununu sağlamazsan üşür, çaresiz kazmanın, küreğinin sapını yakmak zorunda kalırsın! anlamını taşır. Bir başka söz de, “ Martın dokuzu dondurur öküzü! ” Mart dokuzunda o denli söğuk olur ki, öküzler bile donar. Mart dokuzu denilen gün de bizim bildiğimiz ayın dokuzu değil, eski martın yani şimdiki martın 20 ya da 21. günü. Böylece sanırım bizim daha 20 günlük kışımız var. Ancak ben bunu arkadaşlara söylemem. Çünkü onlar, bunu ben söyleyince kışı ben yapacakmışım gibi tavır alırlar! Gene az önceki görüntü aklıma takıldı:

-Gittiğime sevindim ama kendi kendime sordum:

-Bu bir rastlantı olabilir mi? Röslein geldi tam karşıma oturdu. Elimde olmayarak onun bakışlarını izledim. Kimi zaman çocuk, arkadaşlarıyla konuşurken hepten çocuk. Kimi zamansa büyükmüş gibi bakıyor. Aynı bakışları Süheyla Öğretmende, C’de, E’de çok gördüm. Güzel oluyor ama nedense ben onun öyle büyümesini, ya da büyükmüş gibi görünmesini istemiyorum. Hiç değilse ben buradan gidene dek çocukluğunu sürdürmelidir. Oysa şimdiden duygularını saklayamaz gibi bir durumu da var. Kimi zaman ilgisizmiş tavrı takınıyorsa da çabucak gevşetiyor. Akordiyon çalarken tam önümde durduğu için yakından baktım. Aldırmazmış gibi öyle durdu, ama bakışları aldırıyordu. Hele . Gülnihal’i çalınca. tümden Gülnihal oldu, çıktı; güldü, söyledi, neredeyse kalkıp oynayacaktı. Onun için çaldığımı biliyordu, (Daha önce bunu konuşmuştuk)sevinci ondandı. . Bir ara da unutmadığını anlatmak için yanındakine “ Benim şarkım! ” dedi. Bu nedenle hep bildiklerimiz var ama gene de bilinmezmiş gibi sürmeli, şarkılar, şiirler gibi güzelliklerini görüp duyalım, ötesini geleceğe bırakalım. Süheyla Öğretmen gibi, “ İlerde bir gün seninle görüşmek isterim, çalışmış, başarılı olmuş bir genç olarak, o günü sabırla bekleyeceğim, bunu unutma! Bunu düşler, sen de beklersen, o günün güzel bir olduğunu birlikte yağayacağız! ” Ne güzel dilek! Bunu ben de Gül’e söyleyebilirim. Süheyla Öğretmenle karşılaşmak için, çalışacağım, bekleyeceğim. Sahiden böyle bir karşılaşma olursa sanırım o gün en mutlu günüm olacak. Olacak mı acaba? diye sormuyorum. Olması için, karşılaşınca boynumun bükük olmaması için çalışıyorum. Süheyla Öğretmen Konservatuvarda, kaç yıl okuyacak? O, “ Çooook! ” demişti. Ben, nerede, neye çalışıp da konservatuvara gideceğim? Belki de sözde kalacak bir söz! ” Gene de umutlanıp seviniyorum. “ Kaybedilmiş bir oyunun ayrıntılarıyla avunmak! ” diyemiyorum. İçimden gelen bir ses, “ Niçin olmasın?” dedikçe “ Elbette olacak! ” deyip diretiyorum. Bana göre bu çok güzel bir duygu. Süheyla Öğretmenden önce arkadaşı Behire Bil Öğretmen vardı, ondan ne kaldı ki? Vardı, yok oldu. Oysa Süheyla Öğretmenin güzel dilekleri yaşıyor, onları anımsayıp mutlu oluyorum, çalışırsam başaracağıma gitgide inancım artıyor. Başarınca da başkalarının gittiği yoldan gitmemem için hiçbir engel düşünemiyorum. Süheyla Öğretmenin benim gibi bir çok öğrencisi vardı. Oysa bu sözler yalnız bana söylenmişti. Bu bile benim için bir çalışma nedeni olmaktadır. Sanırım nedenlerin en büyüğü değilse bile kuşkusuz en güzelidir.

 

1 Mart 1942 Pazar. .

 

Uyanınca bir süre düşündüm. Kimi zaman ortada hiçbir düşüğncem yokken yatmama karşın karmakarışık rüyalar görüyorum. Kimi zaman ise iyi ya da kötü karmaşık düşüncelerle yattığımda, yattığım gibi kalkıyorum. Rüya görmem gerektiğini düşünüyorum ama belleğimde hiçbir iz kalmamış olarak uyanıyorum. Acaba rüya mı görmüyorum yoksa görmeme karşın unutuyor muyum? Bu konuıda hiç kimseden de bir olay duymuşluğum yok. Zaten rüyalar üstüne bugüne dek tüm bildiklerim; babamın anlattığı kısa birkaç olay. Babam rüyaların, yemeklerle, karın tokluğuyla ilişkisini anlatırdı. Tok karınla yatılınca rüya görülürmüş. Çok ender de insanlar içinde bulunduğu sıkıntılı durumlarda bir kurtuluş gibi sevindirici rüyalar görüp, sıkıntılarını bir ölçüde atlatırlarmış. Pek ender olarak, gelecekle ilgili rüya görüldüğü de biliniyormuş. Okuduğum (Sonradan Fikret Madaralı Öğretmen de derste okudu)Rüya adlı öyküyü anımsadım: Henryk Sienkievicz yazmış. O gerçekten doğruysa, babamın az da olsa “ Görülür! ” dediği rüyalardan olmalı. Adam rüyada gördüğü olayla örtüşük olarak rüya görüyor. Ben bunları düşünürken, arkadaşlar tartışıyorlar:

-Mart ayı kaç gün çeker? Mehmet Yücel güldü, “ Daha bugün biri, kaç çekerse çeksin, biraz sabredin bakalım! “ 30! ” diye bağıranlar oldu. Birisi de “ Kalanını sen çekersin! ” Mehmet Yücel:

-Bakın işte, sizin beklediğinizi söylememek için formül bulundu, yarını sorduğunuzu düşünüp sorunuzu yanıtladılar. Kapıya vuran oldu. Öğretmen kaygısıyla toparlanıp çıktık. Tahtada duyuru: Saat 16’00 da banyo. Buna sevinen de var sevinmeyen de. Sevinenler, temizliklerini düşünenler. Sevinmeyenler ise, insanların bakışları arasında hamama girmenin utancını taşıyanlar. Bunlara, her banyo günü soruluyor: Sizi kim görüyor? kimden utanıyorsunuz? Hamama gitmekten utanılacak olsa, getirip mahalle arasına hamam yapmazlar. Konuşma bizim kahvaltı masasına da geldi. Hilmi Altınsoy kendini savundu:

-Ben hassas bir insanım, alınganım; manidar bakışlardan incinirim! Mehmet Aygün gülerek yanıtladı:

-Hilmi Altınsoy, her zaman vurdumduymazdır ama hamam yolunda duyarlaşır! Yusuf Asıl kolayını buldu. “ Lüleburgaz’a girerken Hilmni Altınsoy’un gözleri bağlanacak! ” Bu kez de ben bu öneriye karşı oldum. “ Arkadaşımızın duyarlı olduğu bir yerde gözlerini bağlamak doğru olmaz. Çünkü onun orada duyarlı oluşuna neden olan birileri vardır. Bu kez onlar, arkadaşı böyle gözü bağlı görünce feryadı basarlar. Sussalar bile içlerinden kederlenirler! ” Hilmi dayanamadı:

-Siz benimle konuşamazsınız! deyip kalktı. Kahvaltımız zaten bitmişti, gülüşerek biz de onu izledik. Hilmi bir süre önden yürüdü, az sonra döndü, matematik ödevlerini sordu. Mehmet Aygün, soruları verebileceğini söyleyince bir birine sarılarak yürüdüler. Derslikte de hamama gündüz gitme tartışması yapılıyordu. Bu kez Sefer Tunca’ya çattılar. Sefer Tunca da gündüz gitmeme taraftarıymış. Sefer buna karşı oldu:

-Ben çok önce, daha Lüleburgaz’dayken elimizde paketlerle gidilmesine karşıydım, şimdi kamyonla gidip hamam kapısı önünde iniyoruz; arasında fark var! ” deyip savunuyor ama, ötekilerin amaçları kızdırmak olduğundan savunmaları duymazdan geliyorlar. Sonunda tartışma tatlıya bağlandı:

-Yakında kendi banyomuzda temizliğimizi kendimiz yapacağız! Bzim sınıf bugün dinleniyor. 7. 8. sınıflar işbaşında. Salih Baydemir, “ Onların sayısı çok ama işler çoklukla olmuyor. Tatilden önce bıraktığımız işleri dönüşte öylece bulduk! ” birden bir gürültü koptu:

-Olur mu yan? Ssana öyle gelmiştir. Bahçeler temizlenmiş, fidanlıklar sulanmış! Salih güldü, bizim atölyede Naci öğretmenin söylediklerini tekrarladı. Naci Öğretmen:

-Onlar sizin gibi işleri temelden öğrenmediler. Hala sizin gölgenizdeler. Özellikle bizim alandaki işlere yabancılar. Bu nedenle işler sizin izinden dönmenizi bekledi! demişti. Salih bunu söyleyince konuşmaların yönü değişti. Konu geçen yıllara, özellikle de Hasanoğlan’daki çalışmalara gitti. Oradaki çalışmalarda bizim sınıf genellikle önemli uçlarda çalıştı, öğretmenlere yakın bulundu. Öteki sınıflar da bizim uyardımcımız olarak çalıştılar. Böylece onlar hemen hemen sorumluluk yüklenmeden işleri biraz ucundan tutmuş oldu. İşte bu anlayış onları biraz çekingen yaptı. Böyle konuştuk ama duvarcılar tümüyle bize katılmadı. Sayıları çok olduğundan taşıma işlerinde onlar çok işe yarıyorlarmış. Derken onların küçük sınıf olmaslarına karşın içlerinde çok yaşlı öğrencilerin bulunduğu öne sürüldü. Konuşmalara katılmayan Sami Akıncı gülerek:

-Vallahi arkadaşlar ayıp olacak ama, bizden iki sınıf küçük olanlar arasında benden yaşlı olanlar var. “ Kim! ” diye sormayın. Yusuf Asıl gülerek, ben onları biliyorum. Hele 8. sınıfta benden yaşlıların sayısı bizim sınıftan çoktur. Ben onlarla konuşurken “ Ağabey” diyorum. Yusuf Asıl hem söyledi hem de güldü. Bu kez de Mustafa Saatçı:

-Kızlar da senden yaşlı, onlara abla diyor musun? diye sordu. Sorunun gerçek amacını anlayan Yusuf, “ SS’ye teyze, diyorum, yanıtını verdi. Gülmeler oldu. . Çoktandır kızlar konuşulmuyordu. Gene dile dolandı. Yusuf’un sinirlendiği, onun köylüsü ya da hemşerisi olarak öne sürülen uzun boylu kıza takılmalardı. (Boyunun uzunluğu nedeniyle önce sırık sonra da sırıklı dendi. )Gerçekte Yusuf kızı savunmuyor; adının onunla birlikte anılmasını istemiyordu. Bu kez de çok sinirlenince arkadaşlar yatıştırdılar. Mustafa Saatçı sözünü geri aldı. Arkadaşlar Yusuf Asıl’la tartışırken konuşmalar beni gerilere götürdü. Benim bildiğim Yusuf gerçekte kızların biri üstüne aklınden birşeyler geçiriyor. Hem de Mustafa Saatçı ya da öteki gelgeç takımı gibi değil sanırım daha yürekten gelen bir eğilim. Hasanoğlan’da Milli Oyunları oynarken bu durum oldukça açığa çıkmıştı. Süheyla Öğretmenin ayrılmasıyla durdurulan Milli Oyun çalışmaları, kızlarla iletişimimizi aksatınca konu da kapanır gibi oldu. Sanırım Yusuf’un bu konuda gerçek tepkisi bununla bağlantılı olacak. Uzaktan bakıp Yusuf’un yüzünü izliyorum. Birşey gizlediği yüzünden besbelli oluyor. Kendi duygularına göre çok kapalı kalmasını istediğinden ip ucu verecek yorumlara bile sert tepkisi bundandır. İçimden, “ Birkaç gün sonra oyunlara başlayınca gizli kalan tüm eğilimler ortaya çıkacak, Yusuf elinde olmayarak içindekini ortaya dökecek. O, ne denli saklasa da gözleri, bakışları onu yalanlayacak! ” diyorum. Gülümseyerek baktığımı görünce Yusuf yanıma geldi. Öfkeli durumu birden değişti. Bana çıkışır gibi:

-Sen neden öyle kurnaz kurnaz bana bakıyorsun, hani sen de kızlara takılmalara karşıydın, şimdi neden susuyorsun? diye sordu. Ben işi azıcık şakaya dönüştürmek istedim:

-Biliyorsun kızlar bize oyun oynadılar. Hasanoğlan’da Milli Oyunlar için gelip gelip yalvarıyorlardı. Hasanoğlan’dan ayrılınca arayıp sormadılar. Aralık, ocak, şubat ayları geçti, şimdi mart ayına girdik. Gelip oyun sözü edeni yok. Mustafa Saatçı bütün kızların ona geldiğini söyleyerek arkadaşları güldürdü. Ahmet Güner, “ Abi işte mart geldi biz de çalışmaya başlayalım! ” deyince, Yakup, Hilmi, Mehmet Aygün, Recep Kocaman oyunlara katılacaklarını söylediler. Oyunlar birden öteki konuların önüne çıktı. Yusuf sakinleşmiş olarak kağıt kalem alıp, daha önce yaptığımız planları bir kez daha yazdı- çizdi.

Öğle yemeğinde konumuz oyunlardı. Bildiğimiz oyunların hepsi yazılı, ayrıca Osman Bayatlı’nın kitabını da bulduk. Tüm Ege Zeybeklerini veriyor. Dağlı ile Haarmandalı dışında öteki oyunların melodi notaları da var. Harmandalı notasının bir fazla eki ile Dağlı Zeybeğinin de bir eksik ölçüsü var. Ancak ben onların doğrusunu Hasanoğlan’da öğrendiğimden benim için sorun yok. Ahmet’le Yusuf da oyunları çok iyi biliyorlar. Oyunları da ben öğreticimiz Mustafa Atavcı’dan öğrendiğim gibi yazmış, Mustafa arkadaşa da imzalatmıştım. Aynı oyunları daha sonra İzmir/Kızılçullu ekibiyle oynamış, doğruluğunu onaylatmıştık. Dersliğe dönünce, Bir süre daha oyunlar üzerinde tartıştık. Önce çok heveslilerden bir grup kurulacak. Ben bu girişime katılmadım. Hasanoğlan’da bizimle çalışmaya başlayan 20 değil en az 3o arkadaş vardı. Onlara haber vermeden yeni grup kurmamalıyız. Onlara duyurup, katılmayacak olanları düşerek yerine yenileri çağırılabilir. Sonunda arkadaşlar bana hak verdi.

Kamyon okul önüne gelince saate baktım, on dakika var. Kazım Usta bizim pencerelere bakmaya başlayınca arkadaşlar telaşlandı. “ Vallahi hiç dinlemez, gelmediler, deyip çeker gider! ” diyenler oldu; koşarak kamyona atladık. Kazım Usta gülerek:

-Binbir işim var, yetişemiyorum, ne olur on dakika önce gidelim! dedi. Tamam olunca yola çıktık. Hamamda bir uyarıyla karşılaştık. Saat 17’30 da asker gelecekmiş. Ona göre elinizi çabuk tutun. Sami Akıncı konuştu. “ Zaten bu bizim buraya son gelişimiz. Kendi banyomuz onarılıyor. Atık suların bahçelere gitmesi kanal değiştirilerek önlendi! ” dedi. Bak ben bunu bilmiyordum. Hep sormak istiyordum, bizim banyo neden kullanılmıyor? diye hep sormak istiyorum, sonra da unutuyorum. “ Bizim banyoya göre hamam daha rahat! ” diyen olduysa da işin içine asker sözü karışınca üstünde kimse durmadı. Ali Aga, konuştu:

-Askerler bizi buradan da etti. Düzeltme yaptılar:

-Ali Aga, bizi Edirne/Karaağaç okulumuzdan askerler değil Generaller etti. Onu kastediyorsan doğrusu bu! ” Ali Aga güldü:

-Yaaa, öyle mi? Okula dönerken konumuz bu oldu:

-Ali Aga “Ya, öyle mi?” niçin dedi? Kendisine sordular, güldü, konuşmadı. Ali Aga duymuyor, Ali Aga, söylediğini unuttu, Ali Aga kızdı! ” türünden sözleri Ali Aga duydu ama söyleyenlere hep gülerek baktı. Yusuf Asıl “ 6 Ali bizimle alay ediyor! ” diye yüksek sesle bağırdı. Bu kez Ali Aga biraz daha yüksek bir sesle:

-Yaaa, öyle miiii? deyip arkasını döndü. Dersliğe girince de kimseyle konuşmadan sırasına oturdu.

Bayrak törenine çıktık. Hamdi Bağ Öğretmen komut verdi. Havanın oldukça serin olduğunu tören için dururken anladık. “ Hava ya gene soğuyacak ya da geceleri serin olacak! ” diyerek dersliklere girdik. Akşam yemeği, mercimek çorbası, bulgur pilavı…Yemekleri eleştirmemek için karar aldık. Bizim masanın kararı böyle. Hilmi Altınsoy bu kararı çok beğendiğini söylüyor. “ En güzel karar bu karardır! ” diyor. Arkasından da:

-Yemek eleştirsek ne olacak yani, birisi bizi duyup düzeltecek mi yani?” diye soruyor. Bunları o denli tekrarladı ki, sonunda arkadaşlar dayanamadı özellikle Mehmet Aygün:

-Biz Hilmi'yi bu karardan düşelim, o istediği kadar eleştirsin; ne denli eleştirse şimdiki kadar uzatamaz. Böylece daha az söz dinlemiş oluruz! Hep güldük ama Hilmi bizden ayrı düşmeye razı olmadı:

-Konuşmayacağım vallahi, konuşursam Mushaf çarpsın! ” deyip sustu. Bu kez de Harun Özçelik söze karıştı:

-Öyle yeminli, çarpımlı konuşmayalım, günahtır. Hilmi’ye :

-Sen şimdi ne söyledin yani? Hiç mi konuşmayacaksın, yoksa yemekler üstüne mi konuşmayacaksın? Mushaf hangisi için seni çarpacak? Hepimiz güldük. Hasan Üner Hilmi’nin yardımına koştu:

-Gelin bunu salt mercimek çorbası için sayalım, hemşerim öteki yemekler üstüne gene konuşsun! Böylece bizim masada bundan böyle mercimek yemekleri Hilmi Altınsoy tarafından eleştirilmeyecek.

Derslikte matematik çalıştım. Lise 1. sınıf Geometri çok kolay, Teoremler çok basit geliyor ama Cebir problerinden zorlanıyorum. Geometriden Simetrik Noktaları, Simetrik Eksenleri çalışırken Sami yanıma geldi. “ Bu konu çok kolay ama arkadan zorları gelecek! ” dedi. Sami’nin zor dediklerini de biliyorum alan ölçüleri, üçgenlerin, dörtgenlerin, dairelerin, poligonların alan ölçüleri. Ben oraya gidene dek dersler kesilir. Bizim derslerin oraya der sürmesi söz konusu olamaz. Çünkü arkadaşların çoğu daha dairenin alanını, bir dik üçgenin alanını bulamıyorlar. Geçen derste öğretmen tahtaya bir üçgen çizdi. “ Bunun üstüne bir teorem söyleyelim! ” dedi Sorduğu on kişiden hiç birisi “ Bir üçgenin iç açılarını toplamı 180 derecedir! ” diyemedi. Arkasında da pararleller için sordu. “ Paralel iki doğru birbirini kesemez ya da Birbiriyle kesişmeyen doğrular paraleldir! ” diyen olmadı. Sonunda öğretmen:

-Böylece, bizde teorem fikri oluşmamış! deyip konuyu değiştirdi. Öğretmen konuşurken, “ Bir üçkende iki dik açı olamaz, dik açılı bir üçgenin öteki açıları dik açıdan küçüktür, bir dikaçılı diğer iki açısının toplamı 90 derecedir. “ sıralamasını rahatça yaptım.

Yatarken de geometri düşündüm. Bu arada gündüz oyunları anarken Hasanoğlan’ı düşledim. Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen, Sili Usta, Mustafa Güneri Öğretmenler ne yapıyorlar? Onlar bizden sonra öteki okullardan öğrenci toplamışlar, o çocuklar orada nasıl yaşıyorlar? Biz burada oldukça tamamlanmış okulumuyzda sıkıntı çekiyoruz. Onlar bize göre daha zor durumdalar. Bize tatil verilince hemen evlerimize dağılıyoruz. Bu bile başlı başına sevinilecek bir olay. Hasanoğlan’da tatile çıkmak bile oldukça zor.

Hasanoğlan köyü, çevresindeki uçsuz bucaksız dağlar gözümün önüne gelip dikildi. Okul alanından gördüğümüz Elma dağları ne kadar uzaklarda kalıyordu. Neredeyse Trakyanın tamamı kadar geniş bir alan. Trakya ile karşılaştırmaya çalışırken uyudum.

 

2 Mart 1942  Pazartesi.

 

Uyanınca ilk aklıma gelen gene Hasanoğlan oldu. Biz Hasanoğlan’da zaman zaman konuşmuş bir dizi kararlar almıştık. Nelerdi onlar? Arkadaşlar ya tümden unuttular ya da işlerine gelmediği için tınmıyorlar. Örneğin biribirimnizin köylerine gidecektik. Bunu benimle birkaç arkadaşın dışında kimsenin istemediğini biliyorum. Bu nedenle başkalarından bu önerinin yapılacağını beklemiyorum. Trakya Gezisi yapacaktık. Bu kararların bazılarını Selçuk Korol Öğretmen önermişti. İşte buna sevindim, derslerin birinde ya da nöbetlerinde anımsatacağım. Özellikle 19 Mayıs Bayramı’nda törenden sonra Kakavaya gidebiliriz. Duraksadım:

-Kakavaların kesimn için belli bir tarih vardı sanırım? Bu düşüncemi bir süre gizli tutacağım, araştıracağım. Şimdiden açıklarsam o güne dek tartışmalarda konunun cıvığınçıkarırlar. Ancak Çorlu, Saray, Pınarhisar, Kırklareli, Babaeski, Uzunköprü, Malkara,

Keşan, Gelibolu gibi yerleri sıra ile gezebiliriz. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen yakın zamanda söyledi, haziran ayında Edirne Fidanlığına gidecekmişiz. Sanırım Edirne’yi o zaman bir kez daha göreceğiz; bu yüzden orasını saymadım. Hazırlanıp inerken Selçuk Öğretmenin sesi geldi. “ Kuşlar der ki uyan uyan-Tembel olur çok uyuyan! Size bu şarkıyı da mı öğretmediler?” diyerek ranzaların arasında dolaştı. Ben dolabımı düzenliyordum, Selçuk Öğretmen gülerek, “ Üst katlarda uyuyup kalan olur mu? Kapıları kapattıracağım! ” dedi. Ben, “ Üst katlar boşaldı öğretmenim! ” dedim. Öğretmen yavaş sesle:

-Biliyorum, “Korku dağları beklermiş!” sen bu sözü bilirsin!” dedi. “Korku dağları beklermiş!” Bu sözü çok duydum ama güzel bir açıklamasını sanıyorum duymadım. Dersliğe gidince tahtaya yazdım. Arkadaşların kimileri telaşa kapıldı:

-Türkçe ödevi mi? Sözü bir çok arkadaş açıkladı ama, SelçukÖğretmenin yatakhane için söyleme nedenini tam yakıştıramadık.

Kahvaltıda mercimek çorbası kahvaltı konuşmalarını gene Hilmi Altınsoy yıkma nedeni oldu. Sonunda Hilmi: “

-Arkadaşlar siz beni zorla yiyecek düşmanı yapmaya çalışıyorsunuz. Şurada tatlı tatlı çorbamı içerken bari lütfen beni rahat bırakın! Hepimiz güldük. “ Asıl rahat bırakılanlar biz olduk, rahat bırakmış olan da Hilmi Altınsoy! Çünkü o artık mercimek çorbasını tatlı tatlı içiyor! ” Öğretmenler geldi. Değişik giysili, gri renk Latif Yurtçu Öğretmen. Arkadaşlar:

-Baharı en çok özleyen oymuş! yorumunu yaptılar. Bense Latif Yurtçu Öğretmenin keman çalışını düşündüm. Yayı hiç çekmiyormuş gibi oynatıyor ama kemandan çok tok ses çıkıyor. Yayın üst ucuyla çalıyor. Oysa Süheyla Öğretmen dirseğimden itekleyerek yayı boydan boya sürdürürdü.

Fikret Madaralı Öğretmen zil kesilmeden dersliğe girdi. O da giysi değiştirmiş. Gülerek: “

-Eee, yavaş yavaş baharı getiriyoruz. Bu yıl kış oldukça uzun sürdü! deyince, Sami Akıncı:

-Bizim için daha uzun oldu öğretmenim! dedi. Öğretmen:

-Ne o sizin ayrı bir mevsiminiz mi var? diye sordu. , Arkadaşlar “ Hasanoğlan! ” deyince Fikret Madaralı Öğretmen:

-Aaa, evet, ben onu unuttum, siz bir süre Orta Anadolu Sonbaharı da yaşadınız! diyerek masa üstüne bıraktığı çantasını alıp, içinden bir dergi çıkardı. Az düşünerek bir anımsatma yaptı:

-Size, Okuma kitaplarımızda parçalarını okuduğumuz yazarları kısa kısa da olsa hiç değilse ad olarak tanıyın! demiştim. Sanırım bu övüdümü tutuyorsunuzdur! dedikten sonra tane tane sıraladı:

-Hüseyin Cahit Yalçın! Derslikte derin bir sessizlik oldu. Parçayı, parçada geçen konuşmayı anımsadım ama parçanın adı bir türlü dilime gelmedi. Gene de parmağımı kaldırdım. Arkadaşlar bana baktılar. Sami Akıncı da hızla parmağını kaldırdı. Öğretmen gülerek. “ İyi iyi, tahterevalli oynuyorsunuz. “ Bu, hayra alamettir; yarışlar insanın kendine güvenini arttırır! ” dedi. Parçanın adını anımsadım, gülümsedim. Öğretmen söylediği söze gülümsediğimi sandı, bana bakarak “ Öyle değil mi?” dedi. Bu kez de:

-Çok sabırsızlanıyorsun, hadi söyle bakalım! ” derdemez “ Kayıkçı! ” diye yanıtladım. Öğretmen bu kez Sami Akıncı’ya döndü: “ Doğru mu?” diye sordu. Sami başıyla doğru işareti verdi. Öğretmen, “ Şimdi o yazardan bir anı okuyacağız, ancak ben daha değişik bir konu üstünde duracağım, dikkatle dinlerseniz, aydınlanmış olacaksınız. OTUZ YIL ÖNCE BEN ÖLMÜŞTÜM. Başlığı duyunca bakıştık. Yazarın yaşadığını biliyoruz. Öğretmen bakışlarımızdan ne anladıysa, “ Sabredin bakalım! ” dedi, okumayı sürdürdü. Yazar o günlerde yöneticileri eleştiren yazılar yazıyormuş. Padişah taraftarları karşı tavır alanları sokaklarda vuruyormuş. Hüseyin Cahit için de vurma kararı verilmiş. Galata köprüsünde kalabalık arasında yürürken vurulması istenmiş, vurulmuş. Ancak bir yanlışlık olmuş. Hüseyin Cahit’e çok benzeyen o zamanın ünlülerinden bir başkası ölmüş. Vuran yakalanınca ya da daha sonraki zamanlartda durumu böyle anlattığı için yazar bunu anlatmış. Öğretmen bunu okuduktan sonra 1. Dünya Savaşı’nın nasıl başladığını, Saray-Bosna’da Avusturya Veliahtı’nın vurulması, Sırp Kralı’nın Fransa’da vurulmasını anlattıktan sonra gazeteden Ankara’da girişilen bir önemli cinayetten söz etti. Almanya Büyük elçisi von Papen öldürülmek istenmiş. Amaçları neymiş. Öldürülseymiş neler olabilirmiş. Gene Avusturya Veliahtine getirdi, “ Düşmanlar, bizi savaşa sokmak için en zayıf yerlerimizi yokluyorlar! ” dedi. Zil çalınca öğretmen çıktı.

 

Türkçe Öğretmeni Fikret Madaralı ile tüm sınıf bir arada Mart/1942

Arada sesini koridorda yankılanan radyodan böyle bir haber duyanlar olmuş ama kimse önemsememiş. 2. Derste de gene bir dergiden parça okuduk. Genellikle bildiğimizi sandığımız bir konuydu ama okudukça daha doğrusu öğretmen sorunca bilmediğimizi anlayarak yeni bilgiler edindik; Tiyatro, Karşılıklı konuşmalar, Ayrı kişilerin anlattıklarını toplayıp bir fikir çıkarma. Oyun olarak, karşılıklı konuşma ya da ayrı kişilerin sözlerini karşımızdakilere duyurma tekniği üstüne çaklışmalar. Okul piyesi olarak Aka Gündüz’ün Mavi Yıldırımı, Reşat Nuri Güntekin’in İstiklal’i andık. Öğretmen ödev verdi. Bir öğrenci ile öğretmen, bir müşteri ile satıcı konuşturulacak. Ödevler defterlere yazılacak; defterler incelenip notla değerlendirilecek.

Not: Ankara’daki Cinayet anımsatılarak, Tarih öğretmeninden, başka cinayetlerle ilgili bilgi istenecek. Öğretmen çıkınca sevinç gösterileri yapıldı. “ Selçuk Korol Öğretmen en az iki ders cinayet anlatır! ” diyenler oldu. Bu arada kimi arkadaşlar da şimdi sormayalım, o ne zaman sözlü sözü ederse o zaman soralım! ” önerileri yapıldı. Az sonra Selçuk Öğretmen geldi. Günaydın , dedikten sonra:

-Fikret Öğretmenle konuştuk, bana soracağınız soruyu önce o sordu, ancak benim Yakın Tarihimizde bildiğim bir cinayet vardır, Mahmut Şevket Paşa cinayeti, onu kısaca anlatacağım. Aslınca tarihimiz cinayetlerle doludur. Özellikle padişahların çoğu kendi eceliyle ölmemiş, öldürülmüşlerdir. Bugün Başbakan dediğimiz, Padişahlık döneminde ülkeyi asıl yöneten Sadrazamların ise neredeyse ¾ öldürülmüştür. Bunları anlatmaya kalksam, siz okulu cinayet konuşmaları içinde tamamlarsınız. O nedenle ben size ilginç bulduğum Mahmut Şevket Paşa olayını anlatayım, ötekilere de yeri geldikçe değiniriz! ” Öğretmen az duraksadı, “ Türkçe Dersinde bu konu nasıl açıldı?” diye sordu. Bekir Temuçin, durumu anlatınca öğretmen:

-Peki öyleyse deyip 2: Abdülhamit döneminden söze başlayıp o dönemin özelliklerini Jön Türk ettikliklerini anlattı. Sonunda padişahın indirilmesi için tüm yurtta başkaldırılar başladığını ancak 33 yıldır tahtta oturan padişahın da azımsanmayacak taraftarı olduğunu sonunda 31 Mart Olayının patlak verdiğini, İstanbul’da padişah yanlılarının egemen olması nedeniyle Yenilikçilerin güvendiği 2. Orduyu harekete geçirerek İstanbul’u bastığını, isyana talkışanların da birer ikişer yakalanıp cezalandırıldığını anlattı. “ İşte bu ordunun başkomutanı Mahmut Şevket Paşaydı. Mahmut Şevket Paşa isyanı kolayca bastırdı ama padişah yanlıları tümden yok olmadı geçici olarak sinip zaman kazandılar. Padişah devrildi, ancak öldürülmedi, göz altında tutulmak üzere Selanik’e gönderildi. Yerine geçen padişah 5. Mehmet Reşat yenilik taraftarı gibi göründü ama bir yandan da saraydaki eski düzeni korudu. Bu arada Mahmut Şevket Paşa sadrazam oldu. Ünü yurt çapında yayılmıştı. İstanbul halkının gösterdiği büyük ilgi karşısında kendisini rahat sayıyordu. Özellikle halk arasına çıkıp sıradan bir yurttaş gibi geziyordu. Bu durumdan yararlanmak isteyen eski padişah yanlıları 2. Abdülhamit’i geri getirmek için gizli gizli çalışmaya başlamışlardı. Önlerinde en büyük engel olarak Mahmut Şevket Paşa’yı görüyorlardı. Onu öldürünce ortalık karışacak, onlar da bu karışıklıktan yararlanıp emellerine kavuşacaklardı. Mahmut Şevket Paşa’nın geçtiği yolları saptayıp plan kurdular. Mahmut Şevkt Paşa özellikle cenaze arabaları ile karşılaşınca arabasını durdurur cenazeye karşı insanlık görevini aksatmadan yapan bir insandı. Bunu saptayan katiller bir cenaze arabası düzenleyip Mahmut Şevket Paşa’nın yoluna çıktılar. Mahmut Şevket Paşa arabasını durdurunca tabut içindeki caniler ateş edip paşayı vurdular. Caniler yakalandı, içlerinde saray damatları, 2. Abdülhamit hayranları vardı, cezaları ölümdü, hepsi asıldılar. Benim şimdilik söyleyeceğim bukadar, ilerde bu konuyu, 1. Meşrutiyet, 2. meşrutiyet dönemlerini gene konuşacağız! ” Öğretmen sözünü kesince yüzlerimize baktı. Parmak kaldırdım, katillerin asıldığı gece babamın İstanbul’da olduğunu, Beyazıt Meydanın asılanları gördüğünü içlerinden birirn Topal Tevfik olduğunu söyledim. Öğretmen gülerek: “ Doğrudur, caniler tek Topal Tevfik değil on kadar arkadaşı vardır. Bunlar da yakalananlardır. Gizli kalmış daha niceleri vardır. Ancak biz bu kadarını biliyoruz. Bunlar hakkında kitaplar yazıldı, isteyenler o kitapları okur daha ayrıntılı bilgileri alırlar! ” Öğretmen, “ Bizim zamanımız sınırlı! ” derken zil çaldı. Öğretmen gülerek: İşte bu kadar, haftaya başka olaylara da değiniriz, bizim tarihimizde cinayetler boldur; dört Halifemizin üçü katledilmiştir. Ancak siz bu cinayetlere pek merak sarmayın, aklınızı takarsanız tarihi yanlış öğrenirsiniz. Tarihte daha güzel olaylar vardır! ” Öğretmen gülümseyerek ayrıldı. Salih Baydemir yüksek sesle:

-Vay be, adamlara bak, cenaze arabasından ateş edip adam öldürüyorlar! Mustafa Saatçı:

-Asla kabul etmem, beni vuracaklar Gelin Arabasından ateş etsinler Mehmet Yücel:

-Olmaaaazzzz! Sana motosikletten ya da tanktan ateş etmeliler! tartışma yayıldı, kimisi kimisine eşekten, kimisi attan, kimisi manda arabasından ateş ederken Okul Müdürü kapıdan girdi. Müdür Beyin deeslere düzenli girmediğini bildiğimiz için girince ayağa kalkıyoruz ama “ Günaydın! ” demesini beklemiyoruz. Zaten o da Günaydın falan demiyor. Gene öyle geldi, girdi; dersliğin boşluğunda kendi kendisiyle konuşur gibi önüne bakarak yürüdü. “ Mustafa Güneri mektup yazdı, hepinizin gözlerin öpüyor! ” dedi. “ Anlattına bakılırsa orada güzel çalışmış bir o kadar iş yapmışsınız. Hadi bakalım bu yaz burada da gayretlenip bizden istenen işleri tamamlayalım; bunu sizden bekliyorum! ” dedi. Lüleburgaz tarafına dikilecek çamlardan, Tarım binasının büyütülmesinden, Elektrik santralının genişletilmesinden söz etti. Özellikle tarım işlerimizin artacağını, ekmeklik buğdayı bile kendimizin sağlayacağını, bunda biraz geç kaldığımızı, ancak bunu oteki tahıllarla kapatacağımızı, bu yıl mısıra önem vereceğimizi anlattı. Bu arada “ Bu yıl proğramınız oldukça dolu, on günlük bir Edirne proğramınız var, yirmi günlük de aslerlik eğitiminiz olacak. Siz bir de izin diye tutturacaksınız. Bunda da haklısınız. Pekiyi bize ne kaldı? Haziran, temmuz gitti Ağustosla eylülde ne yaparsak yapacağız. Bari bahar aylarını iyi değerlendirelim. Salih Öğretmen anlatacaktır, onu iyi dinleyin. Gelecek yıllarda karnımızın doymasını o kolaylaştıracaktır. Bugüne dek Belediye başkanı diretti, ekmeklerimiz normal gelmişti. Onun da hükmü geçmez oldu. Bundan böyle ekmeklerimiz de eksildi. Yarından başlayarak günde 300 gram payımız olacak. Bu, kısa sürebileceği gibi uzayıp gidebilir de. İşte gelecek yıllarda bu duruma düşmemek için biraz çaba harcayacağız! ” Müdür Bey susunca arkadaşlar:

-Buğday mevsimini kaçırdık! dediler. Müdür Bey güldü:

-Buğday mevsimini geçen yıl yetkililer de kaçırmış olacak ekmekler bundan böyle mısır unu ile karışacak. Gelecek yıl biz de öyle yaparız; mısır ekimi daha geçmedi. Gayret size düşüyor. Sizinle açık açık bunu konuşmak istedim. Bugüne dek olduğu gibi bugünden sonra da hızlı bir tempoyla çalışacağız! ” Zil çalınca Müdür Bey, başıyla selam verip ayrıldı. Bir süre bakıştık, kimse konuşmadı. Mehmet Yücel: “

-Adamın başı dertte, bizi, bizden çok düşünüyor! deyince yorumlar başladı. “ Ekmekler azaldı azalacak, derken işte o da oldu! ” Gülmeler, yorumlar başladı:

-Mısır unu katılacakmış, daha önce de çavdar unu katılmıştı. Bir de mısır olsun! diyerek yemeğe gittik. Gerçekten yemekte minicik dilimlerle karşılaştık. Hilmi Altınsoy:

-İki lokma ! deyip ağzına soktu. Arkadaşlar. “ Boğulacaksın! ” diye uyardılar. Hilmi:

-Daha iyi ya, bir lokma ekmekten boğuldu derler! deyince arkadaşlar birden:

-Aç gözlü, başkasının ekmeğini gizlidern yutmaya çalışırken boğulmuş! denebileceğini anımsatınca Hilmi Altınsoy:

-Vay anasını, ben onu yapmayı aklımdan geçiriyordum; böyle bir sonucu ise hiç düşünmemiştim; umutlarım boşa çıktı! deyip güldü. Neyse bolca bulgur pilavı durumu biraz kurtardı. Fazla yakınma olmadan kalktık. Atölyede öğretmenler bir birlerine bakarak yavaş sesle konuştular. İrfan Öğretmen açıklama yaptı. Bu ay cumartesi günleri tam çalışma, pazar günleri de öğleye dek çalışma yapılacak. Salı, perşembe, cumartesi günleri bizim sınıf tam olarak tarımda çalışacak. Pazar, pazartesi, perşembe günleri atölyede çalışılacak. Durumu anladık. Bizim için atölye açısından önemli bir değişiklik yok. Bundan böye yarım gün eksik geleceğiz. Uzun süre kar altında kalan kerestelerin yerini değiştirdik. Eğilenleri ters döndürdük. oldukça zorlandık. Islak kalaslar iki kat ağırlaşmış. Yusuf Asıl “ Şişmanlamışlar! ” deyince öğretmenler güldü. Naci Öğretmen, Yusaf’a:

-Aklın fikrin birşeylere kulp takmakta; kültür derslerinde de böyle konuşuyor musun sen? Salih Baydemir:

-Kültür derslerimizin yarısı boş geçiyor. Yusuf o zaman çok yorulduğundan öğretmenli derslerde yorgunluktan susmuş oluyor! öğretmen bir kahkaha attı. “ Anladım, sen arkadaşını kırmadan daha doğrusu açık açık ele vermeden gerçeği anlattın! ” dedi. Yusuf az düşündü, Salih’e karşılık verdi:

-Arkadaşımız atölye derslerinde çok yorulduğundan kültür derslerinin boşunu dolusunu ayırmadan tümünde susuyor! Bu kez Naci Öğretmen Yusuf’u uyardı:

-Ama sen şimdi Salih’e incitici yanıt verdin. Onun sözünde inciticilik yoktu. Sen düpe düz sataştın! deyince arkadaşlar ikisi birden:

-Bizim şakalarımız böyle, bir birimizin sözünden incinmiyoruz! deyince Naci Öğretmen:

-İşte bunu duyduğuma servindim, arkadaşlığın böylesi sürekli ve de dayanıklı olur! Öğretmen ellerimize baktı, benim elimi tuttu:

-Sen bugün akordiyon çalamayacaksın! Bugün çalışacağımı, ancak tarım derslerine gittiğim günleri düşündüğümü söyleyince Naci Öğretmen:

-Farketmez, İrfan Öğretmen anahtarı verir, sen gene gelip açar kapatırsın; gerektiğinde de Hamdi Öğretmene götürüp verirsin! deyince gülümsedim. Bu kez de Naci Öğretmen:

-Sen bunun için mi durdun durgun bakıyordun? diye sordu. Teşekkür ettim. Paydos zili, çalınca yalnız kaldım, uzun bir süre baslarla oynadım, zeybekleri tekrarladım. Uzunca bir süre çalıştım. Kampana çalınca toparlandım. Meğer yemek zamanı gelmiş, telaşla kapıyı kapatıp arkadaşlara karıştım. Yemek masasında gene ekmekler konu oldu. Mehmet Aygün:

-Merak etmeyin arkadaşlar kendi mısırımızı çıkarınca doyasıya ekmek yiyeceğiz! Ne demek istediğini anladım ama anlamazdan gelip mısır unundan bizde yapılan kaçamaktan söz ettim. “ Ballısı olduğu gibi yağlı-pekmezlisi de olur, çok severim! ” dedim. İnananlar olduğu gibi inanmayanlar da çıktı ama eleştirmeler önlenmiş oldu. Bu arada Hilmi Altınsoy, “ Mısırlar ne zaman ekilir?” diye sorunca gülüşmeler başladı. Üzümü bilip bağı bilmeyen, şekeri bilip pancarı bilmeyen Hilmi Altınsoy’un mısırı da bilmemesi onun çiftçi çocuğu olmadığı kuşkusunu çoğalttı. Giderek:

-Sen de memur çocuğumusun?” soruları çoğaldı. Hilmi kızmadı ama doğru dürüst bir yanıt da veremedi. Hasan Üner savunma yaptı. Ancak o da Hilmi’yi değil nedense kendisini savundu. “ Sizin bildikleriniizi herkes bilmek zorunda mı?” diye sordu. Meğer o da bilmiyormuş. Dersliğe bunları konuşarak döndük. Derslikte bu kez Yusuf Asıl öteki arkadaşlara sordu. Sonuç olarak mısır ekimini ay olarak kimse doğru dürüst söyleyemedi. Mehmet Yücel gülerek:

-Kafanızı yormayın, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen sizi çağırınca öğreneceksiniz! Arkadaşlar bir ağızdan, “ Tamam! ” dediler. Böylece benim söylediklerim bir kez daha gürültüye gitti. Bir süre düşündüm, Hüsnü Yalçın yanıma geldi, elinde bir kitap var. Bana gösterdi:

-Çok güzel, oku! ” dedi. Kitaba baktım, anımsadım. Ben bu kitabı okumuştum: Pazartesi Hikayeleri. Hepsini değilse bile üç dört tanesini hiç unutmadım; özetlerini de yazdım! ” deyince Hüsnü Yalçın gülerek” Şaka ediyorsun! ” dedi. Son Dersi, Bilardo Partisini, Ayna’yı, Peynir Çorbasını söyleyince inandı. Oturdu bir süre konuştuk. Ayna, bir kızdan söz ediyor. Kız mı, kuş mu ne? Masal gibi bir şey. Anlatmak istediği ne? Peynir Çorbası bir tiyatrocuyu anlatıyor; çorbasını ateşe koyup tiyatroya gitmiş. . Tiyatroda oynarken çorbasını düşünüyor. Oysa oynadığı rol, çok önemli, kimi kez kral, kimi kez büyük bir kahraman. Söz gelimi kral rolü yaparken aklında peynir çorbası. Bunları söylüyor ama kuşkusuz yazar bize başka şeyler de anlatmak istiyor. Ben anlatınca Hüsnü Yalçın güldü. “ Doğru anlatamadım galiba! ” deyince ; arkadaş bana:

-Hayır anlatamadın değil, çok güzel anlatıyorsun da , yazar nereden bilecek onun çorba düşündüğünü? Ben ona gülüyorum. Galiba ben anlamadan okuyorum! Biz konuşurken Hasan Üner geldi. Yazarın buna benzer bir kitabı varmış: Değirmenimden Mektuplar. O kitabı da anımsadım: Remzi Kitabevi’nin kırmızı çizgili kitaplardan. Zil çalmak üzere, kalkıp hazırlandım. Kadir Pekgöz görmüş; “ Hemşerim, seni gözetliyorum, hazırlandığını görünce ben de toparlandım! ” dedi. Kadir sözünü bitirirken zil çaldı. Birlikte çıktık. Hava yumuşak gibi. Kadir’in amacını anladım, Müdür Beyin bugünkü konuşması hakkında fikrimi almak istiyor. Bir yorum yapmamak için sözlerini hep değişik açıdan anladım. “ Ne var ne yok deyişine, köyden yeni haber aldım; değişen bir şey yok! ” dedim. Ağabeyi Hüseyin’i sordum. Ranzaya atlayıp çıktım. Kadir’le konuşmak istemedim ama kendimden saklayamadım. Sahi bu sabah Okul Müdürü bizimle ne konuştu? Edirne/Karaağaç Fidanlığına gideceğimizi biliyorduk. Zamanı söylenmemişti. Bu kez aşayı yukarı onu öğrendik. Askerlik kampını da üsteğmen söylemişti. Onu da öğrenmiştik. Müdür Bey bize salt yaz tatili yapacağımızı muştuladı. Onu da ağız ucuyla:

-İsteyeceksiniz! diyerek kesin konuşmadı. Öte yandan “ Ders yılı bitiyor! ” dedi ama derlere başlarken kendisi geleceğini söylediği Öğretmenlik Bilgisi derslerine düzenli gelmediği gibi sınav falan da yapmadı. Öteki dersler için de sınav mınav sözü etmedi. “ Önümüzde iki yıldan az bir zaman kaldı! ” demesi, sınavsız okulu bitireceksiniz, anlamı taşımaktadır. Sınav yapılmadığına göre yeni yasanın buyruğu olan, “ Başarılı öğrencilere okuma olanağı sağlanır! ” sözü de gerçekleşmeyecek, demektir. Belki de hepimizi köylere gönderecekler. Köye gidince de oradan ayrılabilirsen ayrıl. Düşündükçe üzüldüm, üzüldükçe de düşünüm. Sık sık esnemeye başlayınca gözlerimi kapattım. Bir süre öylece kaldım. Kendi köyüme gitmek zorunda kalırsam ne yaparım? Mustafa Ağabeyin anlattıklarıın anımsadım. “ Köyler dedikodu yuvası, çalışanlar başta olamak üzre hemen bir kulp takarlar. Ağzıyla kuş tutsa onlara yaranılmaz! Umarım se4n b öuyle bir duruma düşmezsin, köyü iyi biliyorsun. Şimdiye dek olumsuz bir tepkiye olanak vermediğin iyi bir işaret! ” demişti. Bunu anımsayınca önce bir ürperti duydum: Gurur mu? Korku mu? Onu bile tam ayıramıyorum.

 

3 Mart 1942 Salı

 

Zil çaldı, gözlerimi açtım, Kadir başını uzattı. “ Hemşerim akşamki konuşmamız yarım kaldı. Müdür Beyin sözlerine bakılırsa bizim hepimizi köylere gönderecekler. Ben kendi köyüme kesinlikle gitmek istemiyorum. Sen ne düşünüyorsun? Sen de benim gibi düşünüyorsan köyleri değişelim; buna ne dersin?” Hiç düşünmeden “ Olur, sen öyle istiyorsan neden olmasın? Baban yıllardan beri bizim köylü sayılır. Köylüler “ Kara Hafız’ın oğlu deyince selama dururlar! ” Kadir çok sevindi. Arkadaşın bu denli sevineceğini düşünmemiştim. Onun sevinmesine ben da sevindim. Ancak ben köye, hangi köye olursa olsun; köye gitmeye( İçimden) razı değilim. Çaresiz kalırsam Hamitabat’a koşarak giderim. Giderek Kadir’in önerisini ben de benimsedim. Akşamki karamsarlığım birden gitti. Derslikte İsmet’le karşılaşınca İsmet takıldı, “ Dayı, hani bizim köye gidecektik, neden karar değiştirdin?” deyince şaşırdım. Kadir olayı hemen duyurmuş. Salt duymakla kalınmamış herkes başının çaresine bakmaya başlamış. Benim için, “ O böyle düşündüğüne göre bunda bir iş vardır! ” demişler, kendilerin yer peydahlamaya başlamışlar. Mehmet Yücel sorunca olayı anlattım. “ Olay tümüyle Kadir’in kuruntusuna dayanmaktadır ama, sonuç olarak çaresiz kalınıp bu yapılırsa ben razı olurum. Çünkü kendi köyümü istyemiyorum ama köyümden uzağı da düşünmüyorum! ” Kadir arkadaşın telaşı yüzünden arkadaşlara yeni bir konu çıkarmış olduk. Bu arada Trakya köylerini gezme düşüncesi önem kazandı; yakın köylerden başlayıp giderek olabildiğince uzakları da görmek. Ahmet Gürsel Öğretmen unutuldu. . Oysa geçen ders ayrılırken, doğrular, üçgenler, dörtgenler, daireler üstüne tanımlarla teorem kurmalar ödevleri vermişti. Konuya derslikte kimse değinmedi.

Kahvaltıda ekmeklerin küçüklüğü kadar rengi de ilgi çekti. Karışmış mısır unu ekmek renklerini daha beyaz gösteriyor. Önce Hilmi Altınsoy:

-Ekmekler küçüldü ama hiç değilse rengi değişti, neydi o kara ekmekler! Bizim yemek masası tartışmalarında Hilmi Altınsoy baş çekici. O ne derse karşısında olmak gibi bir gelenek oluştu. Yusuf Asıl, Mehmet Aygün sürekli Hilmi’yi izliyorlar; o bir şey deyince kesinlikle bir zayıf tarafını yakalayıp üstüne gidiyorlar. Dersliğe giderken Ahmet Gürsel Öğretmenle karşılaştık. Öğretmen gülümseyerek bizden önce “ Günaydınlar! ” dedi. Ayrılınca Hilmi’nin sesi çıkmadığı öne sürüldü. Mehmet Aygün:

-Arkadaşımız tahtada konuşacak! deyip güldü. Hilmi durdu, bağıra çağıra:

-Tencere tencereye şeyin kara demiş! dedi sustu. Geçenler vardı, onları bekledi. Mehmet Aygün’e dönerek:

-Senin benden ne farkın var ki bana takılıyorsun? Dersliğe gidene dek tartışma sürdü. Zil çalınca öğretmen kapıda döründü. Defterini çikardı, sanki yoldaki tartışmaları duymuş gibi:

-İlk numara ile başlayalım! deyip 4 Mehmet Aygün’ü tahtaya kaldırdı. Paralel doğrular, kesişen doğrular, Dik üçgenler, ikiz kenar üçgenler yazdırdı. Ayrıca dar açılı, dik açılı, geniş açılı üçgenleri ekledi. Bunlar üstüne birer teorem kurmasını istedi. Mehmet Aygün paralel çizgiler, kesişen çizgiler üstüne doğru sözler söyledi ama öğretmenin yanıtını karşılayamadı. Öğretmen Mehmet Aygün’e oturmasını söyledi. 6 Ali ile 7 Fettah arka arkaya kalktı, ikisi de kapı arkasına sıralandı. Ahmet Gürsel Öğretmen, tahtayı yakından görmeleri için böyle yapıyormuş. 11 Recep Kocaman, Kesişmeyen iki doğru paraleldir, Kesişen doğrular paralel değildir. ! ” deyince Ahmet Gürsel Öğretmen:

-Ha şöyle, hiç değilse hiç değilse! ” diyerek Recep Kocaman’a kapıyı araladığını söyledi. Bu arada Sami Akıncı’ya baktı, “ Sıra bekliyorsun ama, sıran geç gelebilir! ” deyip son numaralara geçti. 79 Ahmet Güner’i kaldırdı. Ahmet Güner’e üçgenleri tekrarlattı. “ Üçgenlerin içaçı toplamı 180 derecedir! ” Bu bir teorem olabilir mi? diye sordu. Ahmet Güner sustu. Kapı yanında bekleyen 6 Ali Güleren elini kaldırdı. Öğretmen “ Söyle! ” işareti verince Ali Güleren: “ Olamaz öğretmenim, onu siz söylediniz! ” deyince öğretmen dikkat kesildi: “ Bak bak, ben söyleyince teorem olmuyor, arkadaşın söyleyince de mi teorem olmayacak?” Öğretmen güler gibi bize baktı, kendi kendine “ Eksantrik bir idrak. Buna salt idrak diyemeyiz, bu belki idrak-i dakik! ” deyip bir süre Ali ile Ahmet Güner’e baktı. Bu kez gülerek Ahmet Güner’e” Yanılmıyorsan sen Efe oyunları oynuyorsun, gördüğüm kadarıyla güzel de oynuyorsun. Biraz da bizimle bura da oynasan olmaz mı?” diye sordu. Oyunları nasıl öğrendiğini orunca Ahmet Güner beni de göstererek Hasanoğlan’a gelen ekiplerden öğrendiğimizi anlattı. Ahmet Ghürsel Öğretmen ilgiyle dinledi. “ Kendiliğinizden Zeybek öğreniyorsunuz bizim derse gelince susuyorsunuz. Bu doğru mu?” diye sorduktan sonra bana dönerek, “ Tahtaya gel bakalım zeybekleri nasıl öyrendiğinizi görelim! ” dedi. Hiç alınmadım, tahtaya indim. Tahtadaki sıranın tersinden başlayarak ikişer teorem kurdum. Öğretmen, “ Neden tersten başladığımı sordu. “ O taraf üzerinde konuşmalar yapıldı, o nedenle dedim. Öğretmen özellikl üçgenler üzerinde durdu. Üçgenlerin içaçıları toplamı 180 derece dediğine göre iki açısı da dik olan üçgen çizebilirmiyiz? deyince ben, bir doğruyu dik kesen tüm doğrular paraleldir, teoremine gere çizmeyi düşünmemiz bile söz konusu olamaz! ” Öğretmen Ahmet Güner’e dönerek” Gösterdiğin tanık seni kurtarma yerine kendini kurtardı, bundan bir ders al, ses sen ol kendini kendin savun! ” Bana dönerek” Senin bir akit yapmıştık, ben o akiti unutmuyorum, yüksekten düşünlerin acısı çok olur, biliyor musun?” dire sordu. “ Biliyorum o çok acıyı duymamak için de çalışıyorum! ” dedim. Öğretmen beni dinlememiş gibi baktı: “ Bunu sakın unutma! ” dedi. Yerime oturmamı söyledi. Yerime otururken zil çaldı. Öğretmen çıkınca arkadaşların bazıları çevremi sardılar. Değişik görüşler ortaya atıldı. Yeğenim İsmet” Dayı, sen Ahmet Gürsel Öğretmeni seviyorsun ama o seni kesinlikle sevmiyor, bir eksiğini bulsa yerin dibine batıracak! ’İsmet’in sözüne katılanlar da oldu karşısına geçenler de. Ben iki tarafı da susturdum: O benim bileceğim iş, ne amaçla olursa olsun Ahmet Gürsel Öğretmen beni çalıştırıyor, başarımı ona borçluyum. O olmadığı zaman bir adım ilerleyemedim. Korkutarak da olsa onun yardımını görüyorum! ” Öğretmen geri geldi. Gelir gelmez benim sıram önünde durdu, benim sözlerime yakın sözler söyledi. “ Çocukluğun, gençliğin çoğunlukla kolay ya da ucuz etkinliklere kaydığını, bunu önlemek için değişik yöntemler uygulandığını, bunlardan birinin de verilmiş hakları geri almak olduğunu, öğretmenler için ancak bu uygulama olanağı bulunduğunu anlattı. “ Amacım korkutmak değil, ama kurallarımın ne olduğunu söylemektir. Bunu bile bile tercihini yapanlara güle güle demekten başka elimden bir şey gelmez. Bu da benim öğretmenlik görevim. Sizler de öğretmen olacaksınız. Sanırım o zaman bu konuşmaları anımsayacaksınız, sizin de tutacağınız yol bu olacak! ” Öğretmen 2. derste 78 Hüsnü Yalçın ile 77 Emrullah Öztürk’ü kaldırdı. Daha çok Emrullah ile konuştu, bir ara azarladı, bir ara sevecen sözler söyledi. Okulu bitiremezse Bulgaristan’a gidip gitmeyeceğini sordu. Bize dönerek “ Bulgaristan’da okulların çok disiplinli olduklarını, krallarının Alman asıllı olduğunu bu nedenle Alman eğitimcilerinin etkisinde kaldıklarını, Emrullah’ınsa ummadığı kadar gevşek davranan bir durumda olduğunu anlattı. 76 Arif Nöbetçi, 75, 74 Revirde, 73 dişçiye gitmiş. 72 Hüseyin Orhan’la 70 Halil Basutçu sorulara olumlu yanıtlar verdi. Sıra bene gelince, öğretmen oturmamı söyledi. 63 Hilmi Altınsoy tahtaya kalktı. Hilmi kalkınca ilk olarak 4 Mehmet Aygün’e baktı. Mehmet Aygün’ün gözleri yerdeydi, sanırım Hilmi’nin baktığını görmedi. Ben ikisine de baktım. Elimde olsa da kalkıp sabahki tartışmalarını onlara anımsatsam. Öğretmen “ Başa dönelim! ” diyerek Mehmet Aygün’e sorduğu soruların benzerlerini sordu. Hilmi sustu. Zil çalınca öğretmen “ Haftaya hazırlan, bırakıp geçmeyeceğiz, ders yılı bitiyor! ” deyip ayrıldı. “ Üsteğmen geldi! ” sesleri yayıldı. Ben inanmadığım için pencereden baktım. Üsteğmenin gelmesi bence önemli değil, “ Binbaşı gelir de hazır bulunmazsam olay çıkar! ” kaygısındayım. Üsteğmeni görünce rahatlıyorum. Üsteğmen geldi. Üsteğmen, kışın bittiğini bundan böyle bahar günlerinin gün günden geleceği ile söze başladı. Okul Müdürümüzün kamp sözü soruldu. Üsteğmen kamplar konusunda uzun uzun bilgiler verdi. Üsteğmeni konuşturmak için Mahmut Şevket Paşa cinayeti ortaya getirildi. Üsteğmen bu tür olaylara ilgi duyuyormuş. Bunlar Kurmay Okullarında çok önemseniyormuş bu nedenle bunları değişik belgelerden inceliyormuş. “ Size severek anlatırım! ” dedikten sonra önce Mahmut Şevket Paşa, sonra Talat Paşa, Resneli Niyazi, Cemal Paşa ile Enver Paşa’nın öldürülmelerini sıraladı. Sonunda da bunları ders olarak değil, her Türk genci gibi bizim de bilmemizi istediğinden anlattığını tekrarladı. Buna karşın özellikle Mahmut Şevket Paşa ‘nın öldürülüşünü tarih dersi olarak öğrendik. Ben, Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa’ların öldürülüşlerine çok üzüldüm. Bunları ad olarak çok dinlemiştim ünlü olduklarını bilmiyordum. Babam Enver Paşa ile Cemal Paşa’dan çok söz ederdi. Talat Paşa’yı nedense babamdan hiç duymamıştım. Ben doğunca adım için Enver ile Cemal adları düşünülmüş. O günler Kemal Paşa ile İsmet Paşa da çok ünlenmiş Babam dört ad seçmiş. Enver, Cemal, İsmet, Kemal! ” Ya bunlardan birisi ya da ikişer ikişer olacakmış. Enver Cemal-İsmet Kemal gibi. O günler konuk olarak Bektaşi dedeleri gelmiş. Onlara saygı duyarak adımı koymaları istenmiş. Paşaların adları da söylenmiş. Ancak Dede, sözleri dinlemiş ama duasını okuyup adımı Halil İbrahim deyivermiş. Gerekçesi ise, O sıra Trakya Yunan işgalinden yeni kurtulmuş; işgal altında ekim yapılamadığından korkunç bir kıtlık olmuş. (Öyleki o yılın adı geçmiş yıllarda olduğu gibi şimdilerde de Kıtlık Yılı olarak anılır.) Bu nedenle Dede” “ Adın uğurlu, Halil İbrahim bereketinle gelip, aramıza katıldın rahmetin bol, ömrün uzun olsun! ” demiş. Bu olayı babam sık sık gülerek tekrarlar, Paşaları saygıyla anar ama Enver Paşa ile Cemal Paşa’nın öldürülüşünden nedense söz etmez. Babamın çok sevdiği bir de Resneli Niyazi vardır. Babam onun bir köprüde vurulduğunu anlatır ama. hangi köprüde, ne zaman olduğunu belirtmez. Niyazı paşa falan değilmiş, rütbesinin küçüklüğüne karşın Girit Savaşında büyük kahramanlıklar yapmış bir askermiş. Üsteğmen, “ Bir asker olarak” Mahmut Şevket Paşa’ya sonsuz şünkranları olduğunu bu nedenle öldürülmüş olmasına anımsadıkça yürerği yandığını tekrarladıktan sonra tarihimizde ibret alınacak çok cinayetler işlendiğini özellikle de padişahların, sadrazamların öldürülüşleriyle Batı uygarlığının arkasına düşmemizin yakın ilgisi olduğunu tekrarladı. Son olarak da “ Tarihi seviyorsanız derslerinizde bu konuları öğretmenlerinizden isteyin. Böylece hem tarih olaylarını öğrenmiş olursunuz hem de tarihi hatalarımızı iyi öğrenirsiniz! ” deyip biraz neşesi kaçmış olarak ayrıldı. Üsteğmenin neşesiz ayrılması arkadaşların gözünden kaçmadı. Mehmet Yücel arkadaş:

-Bizlerden birkaç yaş büyük gencecik bir insan, bize bilgi vermek için, kendisince keder veren konuları tekrarlıyor. Bundan böyle bu tür soru sormayalım, adam gönlünce neşeli olaylar anlatsın. İşiniz mi yok sizin, ölümler, yıllarca önce olmuş, olaylar da unutulmuş gitmiş. Onları başka kitaplardan da okuyabilirsiniz! Mehmet Yücel’e:

-Haklısın arkadaş ! diyenler yanında, “ İskelet va’zeriyor, İskelet Ceylan köy İmamı, İskelet, Hafız Mustafa’yı kıskandı! ” gibi sözlerle karşıladılar.

Yemekte Üsteğmeni neşeli neşeli konuşurken görünce, onun üzüntüsünün de bizimkiler gibi gelip geçici olduğunu, derslikten çıkınca, hiç değilse görünüşte uçup gittiği kanısına vardık. Harun Özçelik, hepimize güzel bir örnek verdi. “ Tarihte geçmiş olayları anlatan Tarih öğretmenleri anlattıkları olaylardan, Üsteğmen gibi etkilenmiş olsa hepsi genç yaşlarında veremden ölürler. Demek onlar da dersten çıkınca o konuları çabucacık unutuyorlar” ! Hilmi Altınsoy, hepimizden önce Harun Özçelik’e teşekkür etti:

-İşte ben bu nedenle tarih olaylarına uzak duruyorum, onları içime atıp üzüleceğime onları dışımda tutuyorum! deyip, güldü. Salih Baydemir Hilmi Altınsoy’a yanıt verdi:

-Sen de tahtaya kalkınca “ Pazara çıkarılmış tavuklar gibi gözlerini kapayıp dururken tarih öğretmeninin aklından geçenleri düşünmelisin! ” Bu kez varsayımlar başladı. Fikret Madaralı Öğretmen ne düşünmüştü? Selçuk Korol Öğretmen ne düşünür? Yusuf Asıl Fikret Madaralı Öğretmen için:

-Sorduğu soruyu Hilmi Altınsoy bilemeyince, Fikret Madaralı Öğretmenin ilk aklına geleceğin, Hilmi’yi tutup pencereden dışarıya atmak, Selçuk Korol Öğretmeninse dizlerinin üstünde dört ayak tutarak sırtına binip asfalt yola bakmak, geçer! Deyince, Yusuf’un varsayımından sonra kimseden konuşamadı; hepimiz yüzlerimizi kapatarak güldük. . Geçenler “ Size neler oluyor?” demeye başlayınca toparlanıp kalktık. Yusuf Asıl, Fikret Madaralı Öğretmenin çok tekrarladığı bir sözü anımsattı daha doğrusu yaygınlaştıracak ölçüde gündeme getirdi: “ Yazarlar özellikle de şairler, okuyucunun varsayacağı bir takım olasılıkları düşünür, o olasılıkları konusu içine alarak okuyucuya bir duygu ipucu verir. Okuyucu da bir duygunun kendisinde oluşacak çağrışımlar yoluyla okuduğu şiire(Ya da parçaya) yakınlık duyar. Oluşan bu yakınlık okuyucuyu daha iyi kavramaya giderek de sevmeye götürür! ” . Hilmi Altınsoy’un pencereden atılması ya da dizüstü çökertilmesi şekilsellikten öte belli bir öfke belirtisi olarak algılandı. Birden arkadaşlar geçmiş dersleri anımsatarak birilerinin neden olduğu olaylarda öğretmenlerin tepkilerini sıraladılar: Fikret Madaralı Öğretmenin Fettah’a, Rukiye Dökmen Öğretmenin bana, Ahmet Gürsel Öğretmenin adı geçince tartışma çıktı, Ali Güleren, Emrullah Öztürk, Fettah Biricik, Ali Önol arasında seçim yapılamadı. Hasan Üner, Hasanoğlan’da kalan Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmenin Salih Baydemir’e kızmasını anımsatınca Hasanoğlan günleri anımsandı: Çoban Mehmet’in hepimize, tüm Kepirtepe öğrencilerine öfkesinden söz edildi. Oldukça güldürücü sözler söylendiyse de çoğunluğun beğendiği bir varsayım bulunamadı. Bu kez olay ters döndü, öğrenciler Çoban Mehmet için neler düşünmüştü, onların öfkeleri nasıl şekillendirmeliydi? Mehmet Yücel, ellerini şaplatarak, “Haksızlık etmeyelim, o adamcağız ayrılarak bizi rahat bıraktı. Bir varsayım yapmak istiyorsanız, bizi okşayarak, yüzümüze gülen, Çoban Mehmet olayında da ortalıkta bırakan Hüsnü Baykoca için bir değerlendirme yapın!” Bu kez de Halil Basutçu ile İsmet Yanar birlikte: Biz de onu bıraktık, onu da oyunumuz dışında bırakalım! ” öyle yaptık.

Öğleden sonra bizim sınıf Tarım çalışmaları için hazırlandı. . Yemekhane önünde toplandık. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen yarı ciddi, yarı şaka bize, “ Siz derslikte daha kalabalık oluyorsunuz ya da benim gözüm öyle görüyor. Oysa bahçede sayınız azalıyor. Bir yoklama yapalım da yanıldığıma inandırın beni! ” dedi. Gerçekten 6 arkadaşımız eksik çıktı. Salih Ziya Öğretmen biraz alıngan olarak, “ Nerede bunlar? Benim dersimde kim kime izin veriyor? Bunu ben de öğreneyim” dedi. 18 Sami Akıncı, 42 Mustafa Saatçı, 49 Harun Özçelik, 51 Bekir Temuçin, 53 Ali Öçnol, 74 Mehmet Başaran yok. Halil Basutçu eksik numaraları öğretmene verdi. “ Şu, şu, şu, Revirde! ” derken öğretmen kestirdi. Öğretemen: “ Ben dersimde bulunmayanları bildiririm, izin verenler niçin izin verdiklerini sorumlulara verirler deyip yürüdü. Okulun Lüleburgaz tarafına, daha önce çakılmış kazıklar arasında çizgiler çekip çamurumsu toprağı belledik. Daha doğrusu belleyemedik. Çabuk kuruması için on cm’lik bir üs tabakayı soyduk. Salih Ziya Öğretmen öyle adlandırdı. “ Yumurta soyar gibi bir şey! ” dedi. Hazırladığımız yere çam dikilecek. Ali Güleren, öğretmen yanından sordu: Öğretmenim buraya ne ekeceğiz?” Öğretmen bir an durdu, “ 6 Ali, dikkat et buraya ekim yapılmayacak, burasını dikim için hazırlıyoruz. Bu iki sözün anlam farkını sakın benden sorma, bunu size anlatamamış olmanın acısını duyarım! ” Öğretmen başını sallayıp gitti. Arif Kalkan az ilerisinde olan Yusuf Asıl’a sordu. Öğretmen şimdi ne düşündü?” Yusuf, duraksamadan asfalttan İstanbul tarafına süzülüp giden bir otobüsü gösterdi: “ Otobüsün arkasından Yeni Bedir köyüne dek koşmak! ” . Gülenler oldu. Ancak Mehmet Yücel başta olmak üzere bir grup arkadaş bu varsayımı benimsmedi. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen, Ali Aganın oradan dönüm gelmeyeceği kuşkusu taşıdığından bunu asla yapmaz! ” Bu söz, bir önceki varsayımı gölgeledi. Sanki olmuş gibi, konu Ali Güleren için acıklı bir duruma dönüştü: Biz ayırdında değiliz, arkadaş ne yapıp yapıyor öğretmenlerin gözünden düşüyor! ” Söz değiştirilip tersinden söylendi: “ Arkadaş belki öğretmenlerin gözüne girmek için çıkış yapıyor ama, umduğunun tersi oluyor! ” Bir süre tarım derslerinde yaptığı çıkışlar konuşuldu. Çok söz söylendi ama öteki derslere göre tarım çalışmalarında pek önemsenecek bir olay da anımsanmadı. Bu kez de öğretmenlerin kendi aralarındaki konuşmaların etkisiyle, her olaya tüm öğretmenlerce değerlendirilip suç varsa neden olanın üstüne yıkılıyor! ”

Paydos zili çalınca öğretmen, “ Yarın tüm gün beraberiz. Ancak günü yarıya böleceğiz yarım gün burada yarım gün derslikte. Dersliğin zamanını siz seçin! ” Arkadaşların bir bölümü “ Öğleden sonra derslik! ” dediler. Öğretmen, “ Öylerse kahvaltıdan sonra buradayız! ” deyip ayrıldı. Belleri barakaya götürdük, su bidonlarına koyup dersliğe döndük. Çok yorgun değilim ama bugün atölyeye gitmek istemedim. Yarın da aynı çalışma olacağına göre, öğleden sonra paydosta çalışmak üzere akordiyona ara verdim. Mektupları okuyorum. (Değirmenimden Mektuplar) Bu mektuplar sanki benim için yazılmış. Bak işte, böyle de yazılır; ne görürsen yazabilirsin. Yeter ki yazacak cesaretin olsun! . Alphonse Daudet. (Alfons Dod ya da Dode) Bu yazardan ben daha önce Tarasconlu Tartarin okumuştum. O bir romandı ya da bir kişinin başından geçen bir biriyle ilişkili öykülerdi. Bu da onu andırıyor ama kişilerin değişmesi şekil benzerliğini bozuyor. Bir ara başımı kaldırıp arkadaşları dinledim, varsayımlar sıralanıyor: Salih Ziya Öğretmen çalışmaya gelmeyenlere ne ceza verecek? Hiç bir ceza veremeyecek görüşünde olanlar çoğunlukta. Mustafa Saatçı Elektrik santralında çalışıyor. Sami Akıncı Muhasip Hikmet Bey’e yardım ediyormuş. Ötekiler de revirde yatıyor. İsmet bağırdı, “ Haftaya ben de revirde yaracağım! ” Gülenler oldu: “ Neden haftaya? Git şimdi yat! ” Hilmi Altınsoy İsmet’i uyardı: “ Yatacaksan yarın yat, yoksa sıranı alırım, ben zaten özürlüyüm, ne zaman istesem yatarım! ” Kendi kendime: “Boş konuşmalar!” deyip okumayı sürdürdüm. Yazar, kitabına “ Değirmenimden Mektuplar” demiş ama gerçekte söylediği değirmende yaşamamış. “ Böyle bir kır yerde yaşansa” gibi düşünmüş, kentlerde özellikle de Paris’te yaşayanlara bir şeyler anlatmaya çalışmış. Yazarın daha doğrusu iyi bir yazarın nerede olsa konu bulup yazabilir, düşüncesini anlatmış. Anlattığı kişiler de bir çok romanda anlatıldığı gibi saygınlığı olan kişiler değil. Değirmenci, Noter, Arabacı, yolcular, çalışanlar. Bunlar bizim çevremizde de var. Bir değirmenci anlatmaya kalksam kimi anlatabilirim? Tek bildiğim değirmenci Sagup. Hamitabat Köyünde Milletvekili Zühtü Akın’ın değirmenini çalıştıran usta. Değirmen, Su değirmeni değil, motorla çalışıyor. Buğdayını götüren belli bir süre bekleyip ununu alıyor. Dört çuval buğday götüren iki çuval un alıp dönüyor. Yarı yarıya yakın. Aradaki fark buğdayın una dönüşmesin ileri gelen farkla değirmenin üğütme payı sayılıyor. Değirmenci Sagup ustadan hiç kimse hile beklemiyor. Gerçi kimileri götürdüğü buğdaydan daha kaliteli bir un beklediklerini söylüyorsa da bu kuşkuları uzun sürmüyor. Çünkü düşüncelerini kanıtlayacak bir belge ya da bir gözlem yok. Değirmenin ilk çalışmasında buğdayını vermiş olanlar bir ölçüde şanslı oluyor. . Ondan sonrakilerde karışma olasılığı hep bulunuyor. Mektupların değirmeninde bu sorun değil. Orada da kuşlar, derenin görüntüleri, kurgu ayrıntıları anlatılmışSagup Ustanın değirmeninde un tozundan göz gözü görmüyor. Bir de motor sesi: Pop, pop, pop, pop, pop, popppp…Bu ses değirmen çalıştığı zaman geceleri bizim köyden çok rahat duyuluyor. Değirmen motorunun sesini özellikle yazın çok rahat duyanlar kesinlikle Sagup Ustadan söz ederler: “ İyi insandır, Mazlumdur, Kahramandır! ” İyikliği: Herkese selam verir, herkesin selamını alır. Mazlumluğu: Bulgar mezaliminden kaçıp gelmesi, yıllardır yalnız olarak yaşamasındandır. Kahramanlığı ise tek başına o tak tuk edip çalışan motoru kullanabilmesinden ileri gelmektedir. Sagup Ustayı düşündükçe arkadaşımız Mustafa Saatçı’nın da bir gün kahraman olarak anılacağını var sayıyorum. O da motor sever biri. İyi insan Mustafa (Belki de Hazfırlık ya da İmamlık da eklenecek )Mazlum Mustafa, (Sanmam Mustafa Saatçı’ya mazlum sıfatı eklensin.) Kahramanlığını saymıyorum çünkü o şimdiden SS deyip duruyor. Hasanoğlan’dan döneli beri azaldı ama, bu kez de belli gruplar arasında fısıltılar sürüyor. Sanırım gizleme dönemine girildi. Bir hafta sonra oyunlara başlayınca gizli durumlar birer ikişer açıklığa çıkacaktır.

Öyküleri atlayarak okuyorum; Mösyö Seguin’in Keçisi ilgimi çekti. Üstüste iki kez okudum. Fikret Madaralı Öğretmenin tanımına uymayan bir öykü. “ Olabilir ya da olması düşünülebilir olayları anlatan yazıları öykü olarak biliyoruz. Oysa Mösyö Seguin’in Keçisi’in olması ya da olabilirliği bence düşünülemez. Fikret Madaralı Öğretmene soracağım. Öğretmen Nasrettin Hoca Fıkralarını anlatırken benzer hayvan fıkraları da anlatmıştı. Kurtla Kuzu, Kargayla Tilki, Aslanla Fare. . Onlarda hayvanlar konuşuyor ama, bunlardaki konuşma yakıştırmaları, insanlarca birer varsayımdı. Mösyö Seguın’in keçisi düpedüz konuşuyor! Yat zil yaklaşırken kısa diye seçip okuduğum Prensin(Veliaht) Ölümü cok acıklı bitti. Daha doğrusu bitmedi ama öykü kesildi. Çok anlamlı bir öykü. Bu konuda ne denli düşünsem az olacak. . Keşke okumasaydım, bu gece uykum kaçabilir. . Öyküden çok Ballad nedir onu düşündüm. Ballad daha önce geçti ama hangi kitaptaydı. Anımsar gibi oldum. Şaheserler Antoloji’inde olabilir. Sanırım şiir türü yazılar. Yatarken salt Prensi düşünmemek için balladları belleğimden araştırdım, gele gele okuduğum şiirler geliyor. Bu kez de ezberlediğim şiirleri unuttuğumu anlayıp üzüldüm. Han Duvarlarını’nın çoğunu ezberlemiştim. Oysa ilk on dizeden öte atlaya zıplara ara dörtlüklere ulaşabildim. Neyse ki Röslein’ın iki dörtlüğü aklımda. Röslein (Grospe-Grospen=Tomurcuk, tomurcuklanmak) Gül’e Grosperös mi diyeyim, yoksa Rösgrspe mi? En iyisi, Grosperöslein, tomurcuk kır gülü. Kır gülü, yaban gülü olarak da anılıyor; ya böyle aygılayıp üzülürse? Nasıl olduysa gideceğim yere gitmekte gecikmişim. Koşarak tarlaların arasında gidiyorum. İki tarafımda da gündöndü tarlaları. Gündöndüler çiçek açmış her biri tepsi gibi. Benim bildiğim gündöndü çiçekleri böuyle açılınca güneşe döner. Oysa bunların döndüğü tarafta güneş yok. Durup güneş arıyorum, ortalıkta güneş de yok. Korkuya kapılıyorum. Gündöndülük içinde yolum daralıyor. Geri dönmeye kalışırken uyanıyorum: Yatar yatmaz rüya görmüşüm. Bir süre rüya düşündüm. Ben gül çiçeyi düşünürken Gündöndü tarlasıyla karşılaştım. Bu, iyi mi, kötü mü?

 

4 Mart 1942 Çarşamba

 

İsmet yüksek sesle “Kakava için Kırklareli’yi seçerseniz on kişi benim konuğum olur, ötekilere karışmam!” deyince Yusuf Asıl, İsmet’e bizim on arkadaşımız tamam ötekiler düşünsün! ” deyince, Arif Kalkan, “Onlar da bir çaresini bulurlar!” dedi. Sefer Tunca, “ Biz onları mı düşüneceğiz?” diye sordu. Mehmer Yücel, “ Kırklareli’de güzel oteller vardır, açıkta kalmazlar! ” Mustafa Saatçı, “ Yirmi arkadaş kolay değil en az iki otel ister! ” İdris Destan bir gece değil mi uyumasalar ne olacak? Bekir Temuçin, “ Açıkta kalmaktan korkan Kakava’ya katılmasın, Harun Özçelik, Kakava düzenleyenlerin çadırlarında kalırlar! ” Sami Akıncı gülerek sordu: “ Merak ettim, siz şimdi ne konuşuyorsunuz? Öteki arkadaşlar dikkat kesildiler. Sami Akıncı’nın soruşu benim de ilgimi çekti. İlk konuşan Yusuf olduğundan söz ona bırakıldı. Yusuf: “ İsmet on arkadaşı konuk alacak, en iyi arkadaşı benin, öyleyse benim yerim var; bu nedenle öyle konuştum. Yusuf Asıl’dan sonra ötekiler de aynı sözü tekrarladılar. Konuşan sekiz kişi olanca bu kez öteki iki kişi soruldu. Onların da benimle İsmet’in kendisi olduğu öne sürüldü. Kadir Pekgöz: “ Çok doğal, dayısını götürecek, bırakacak değil ya! ” deyince Mehmet Yücel Kadir Pekgöz’e “ Hiç de öyle değil, söylediğin doğru değil, İsmet dayısını değil, dayısı İsmet’i götürecek! ” Bu kez bir başka öneri geldi: “ Bugün Kakava makava anmayalım. Selçuk Korol Öğretmen tarihteki cinayetleri anlatsın; yazılı ya da sözlü yoklama yapacağı sıralarda Kakava sözünü açalım! ” Öneri çok yerinde bulunduBu kez soru sormalar geri bırakıuldı. Kahvaltıya ekmeklerden söz ederek girdik. Masalarda biraz siyahlaşmış yovarlaklar gördük. Kahvaltıda ekmek yerine papates yiyecekmişiz. Seversek, bundan sonra hep böyle olacakmış. Bu bir denemeymiş. Benim papatesim biraz büyükçeydi, Hilmi elimden alıp ölçtü. Hepimizin tanıdığı bir sınıf sonraki Hasan Arabacı nöbetçi, papates karşılaştıran Hilmi’ye, “ Hemşerim hiç ölçme, Ağabeye onu ben ayırdım! ” dedi. Hilmi sözü şakaya çevirdi, “ Benim önümde olsaydı ben de aynı davranışta bulunurdum! ” deyip sözü kesti. Hasan Arabacı’yı Hasanoğlan’da tanımıştım. Çalışkan bir arkadaştı. En belli özelliği de çok konuşması, sözünü esirgemeden söylemesiydi. Kamil Varlık’la atışmalarını hiç unutmadım. Kepirtepe’ye döndükten sonra onlarla ilişkim azaldı. Ben, boş zamanlarımda hep marangozluk atölyesinde akaordiyon çalıştığım için zaten kendi sınıfımdakilerle bile ancak derslikte karşılaşıyorum. Patatesler hoşumuza gitti. Ben, köyde de papatesi çok severdim. Gerçi böyle ekmek yerine yediğimi anımsamıyorum ama, papatesi kendimiz yetiştirdiğimiz için bol bol yeriz. Arkadaşlar da fazla yakınmadılar. Bu kez de tarım çalışmalarında papates ekimnine fazla yer verilmesi önemi üstüne konuşmaya başladık. Yusuf Asıl, Salih Ziya Öğretmene hemen söyleyecekmiş, kahvaltıda hep papates yemek istiyormuş. Bunları söyleyince arkadaşlar birden çıkıştılar: “ Senin başka işin yok mu, çok istiyorwsan git babanın tarlalarında papatesçilik yap! ” Yusuf duraksadı, birden yalnız kaldığını anladı, bana baktı. Ben de gülerek: “ Pişirmeden yiyebilirsen ben sana özel olarak getirtebilirim! ” dedim. Bu kez de Mehmet Aygün, Yusuf papates yerse şişmanlar, pırtla olur! ” deyince, konuşmayı duyan Arif Kalkan: “ O zaten şimdiden pırtla! ” deyince tartışma yandaki masaya sıçradı. Öğretmenler gecikmeli olarak kahvaltıya geldiler. Öğretmenlere bakarken öğretmen masasındaki ekmekler ilgimizi çekti: “ Onlara neden ekmek konmuş?” Yanda meklemekte olan nöbetçi Ahmet Baştürk yanıtladı: Öğretmenler akşam yemeklerine katılmadıkları için akşamki ekmek paylarını sabah alıyorlar. Hasan Üner Yusuf Asıl’a takıldı: “ Yusuf, öğretmenlerin patates paylarını isteyebilirsin! ” Bu kez Yusuf Asıl iyice öfkelendi: “ Ben açgözlü değilim, aç kaldığımda yiyecek alacak param da var. Şaka olsun diye konuştum, siz bunu kakaya çevirdiniz! ” deyip kalktı. Yusuf’un arkasından hepimiz kalktık. Ben yavaşça Yusuf’u uyardım: “ Sakın o sözü bir daha tekrarlama, Selçuk Öğretmen duyarsa derslikte alınan plan bozulur! ” Yusuf duraladı: “ Hangi planı?” diye sordu. Açıkladım: Derslikte verilen karara göre bir süre Kakava sözü edilmeyecekti. Kaka sözü de Kakavayı andırdığından çağrışım yaptırır, Selçuk Öğretmen konuşmaları anımsayıp kendisi açar! ” Yusuf, gülerek, “ Ohoooo! Sen şimdi beni yumuşatmak işimn böyle söylüyorsun ama ben zaten kızmış falan değilim! ” deyip Mehmet Aygün’e sarıldı. Tam o sıra Arif Kalkan geldi, Mehmet Aygün’e “ Vurma çocuğa! ” deyip Yusuf’a sarıldı. Böylece papates tartışması, önce çatışmaya tırmandı ama sonunda kucaklaşıf sarılmalarla bitti. Bugün gene öğleye dek Çam fidanlığında çalışacağız. Öteki sınıflar, bizim geçen hafta başladığımız ekimi neredeyse bitime yaklaştırmışlar. Bizden az sonra Salih Ziya Büüyükaksoy Öğretmen geldi. “ Günaydın! ” dedikten sonra ilk sözü: “ Gördünüz işte, ekmekler karardı, ekmekler azaldı derken ekmekler kesildi. Kendi buğdayımızı kendimiz yetiştirince bu olmayacak! ” Öğretmen sözünü bitirmeden 6 Ali “ Papates ekelim öğretmenim! ” dedi. Öğretmen Ali Güleren’e baktı: “ Sen yaşa emi! ” dedi güldü. Arkadaşlar da güldü. Bu kez öğretmen arkadaşlara: “ Ben Ali’nin sözüne güldüm, siz neden güldünüz?” Öğretmen sorusunu iki kez tekrarladı: “ Siz neden güldünüz?” Bekir Termuçin yanıtladı: “ Biz siz güldüğünüz için güldük! ” Öğretmen bu kez: “ Benim gülüşüm, Ali’nin sorusundan daha mı güldürücü oldu?” Hepimiz sustuk. Bir süre öğretmen de sustu. Öğretmen ne düşündüyse konuyua açıklık getirme gereğini duydu. “ Kimi zaman toplu durumdaki insanlar arsında duygusal anlaşmazlıklar çıkar. Bu maksaktı olmaz ama kendiliğinden ortaya gelir. Ancak bu farklı durum, topluluğu oluşturan bireyler arasında çok değişik görüntüler yansıtır. Ben, buğday ekmenin önemimden söz ederken hepiniz beni dinlediniz. Sanırım beni bu uyarım için de haklı buldunuz. Ancak sustunuz. “ Sükut ikrardan gelir!” özlü sözü uyarınca susuşunuzu olumlu bir tavır olarak düşünürken arkadaşınız ap ayrı bir çıkış yaptı: “Patates ekelim! ” Neden buğday değil de papates? Konuyu ben açmıştım, ekmeklerin kısıtlanması hepimizi ilgilendiriyor. Geleceğe yönelik doğacak umutsuzlukların Abartılmasını önlemek için bir takım önlemleri düşünmek, tasarılar arasından ortaklaşa seçimler yapmak umutsuzluğumuzu önler, bizi umuda yöneltir. Sizleri de bu düşüncelere çekmek amacıyla başladığım sözü arkadaşınız, ne amaçla olduğunu anlayamadığım ters bir yöne çevirdi. Siz de, gene benim anlamakta zorluk çektiğim bir yaklaşımla kahkahayı bastınız. Tekrar soruyorum; arkadaşınızın sözü mü konuşma konumuzun amacına ters düşüyor, benim sözüm mü?” Öğretmenin alışmadığımız türden asılmış olması bizi iyice şaşırttı. Bir birimize doğrudan bakamayacak türden boyunlarımızı büktük. Bu kez öğretmen: “Yok canım, olay o denli derin düşünecek türden önemli değil, bu bier tercih meselesi. Olaya iki taraftan da bakılabilir. İki taraftan bakınca tavırlar da en az iki boyut kazanır!” dedikten sonra bizim suskunluğumuz sürünce bu kez öğretmen bir olay anlattı. Mahallede bir insan ölmüş. Ölen insanlara yapılan defin işi için komşular toplanmış, gereken hizmetler yapıldıktan sonra ölenin naşı camiye getirilmiş. Musalla taşındaki ölüye son dualarını okurken (Rüzgarlı bir günmüş) Hocaefendinin sarığı düşmüş, rüzgar sürüyüp uzaklaştırmış. Başı açılan hoca bir bocalama geçirmiş. Sessizlik içinde duran insanlar, hocanın bocalamasından etkilenmiş olacak bir kıpırdanma olmuş. Gülenler uyarılmış, suslar, puslar yapılırken rüzgar anafor yaparak gocanın sarığını daha ileriye götürmüş. Bu kez yakındakiler sarık için koşmuşlar. Sarık herkesin gözü önünde durmadan yer değiştiriyormuş. Topluluk şaşkın bakışlarla hocanın sarıopğını işlerken nereden geldiğibi bilinemeyen bir kedi yavrusu koşup sarığın üstüne oturmuş. Sarık için giden kişi birden irkilip geri durmuş. Bir birini izleyen bu rastlantısal değişmeler de topluluk içindeki insanların bir bölümü gülmüş bir bölümü de sus pus etmiş! ” Bunları anlatan öğretmen sonunda, “İşte size karmaşık ama insanların başka başka olaylardan etkilenip başka başka tavır takınmasını gösteren bir öykü. Olmuştur, uydurmadır her ne ise kendinizi oraya yerleştirip nereye dek kendinizi tutacağınızı düşünebilirsiniz. Belki de siz sonuna dek gülmeyeceksiniz ama gülenleri de bir ölçüden sonra hoş görmeye başlayacaksınız! ” Öğretmen bel küreğiyle çukur açan İdris Destan’a “ Sen ne yapıyorsun İdris!” diye yüksek sesle sordu. İdris çok kez dalgınlık yapan arkadaşlarımızdan sayılır. Telaşlandı, “ Ben gülmem öğretmenim, cenazede gülünür mü?” dedi. Öğretmen gülerek, “ Sen bir peygamber adı taşıyorsun, doğal olarak gülmezsin! ” dedi. Öğretmeni okula çağırdılar, nöbetçi öğrenci geldi. Öğretmen gidince işler durmadı ama çeneler açıldı. Öğretmenin anlattığı cenaze öyküsünün salt sarığın uçuşu, kerdinin ortaya çıkması değişik şekillerde tekrarlandı. İmamın kafası açılınca kıldırdığı namazın geçerliliği tartışıldı. Öğretmen dönünce gen sessizlik sürdü. Öğle yemeğinde ekmeklerin azlığına karşın pilavların çokluğunu farkettik. Ayrıca üzüm hoşafı da bize çokmuş gibi geldi. Öğleden sonra Salih Ziya Öğretmen gene eskisi gibi neşeliydi. Besle üzrinde konuştu. Mehmet Yücel’le Bekir Temuçin’i kaldırdı, Arkadaşlar yanyana durdular. Biri sınıfın en uzunu biri de en kısası. İkisi de çok zayıf. Öğretmen güldü; “ Üç yıldır hep bieliktesiniz, aynı yemekleri yiyorsunuz, (Fettah Biricik’le Abdullah Ertçetin’i gösterdi) arkadaşlarınıza bakın, onlar nasıl gelişiyor! ” dedi. İsmet Yanar, Mehmet Yücel’i göstererek: “ Arkadaş yemek seçiyor! ” yemek seçmese benim gibi kilo alır! ” diye kendini örnekledi. Salih Ziya Öğretmen bana bakarak” Bu biraz da soya çekimle ilgili arkadaşınızı üzmeyelim! ” deyince Mehmet Başaran: “ Mehmet Yücel’in kardeşi Namık da zayıf, uzunboylu! ” deyince Salih Ziya Öğretmen; “ Tanıdım, onu da tanıdım, o da zayıf! ” deyip güldü. “ Bu gidişle hepimiz zayıf süşebiliriz! ” dedi. Zil çalınca öğretmen ara verdi, zilden sonra da oldukça geç geldi. Öğretmen gelince Ali Güleren parmak kaldırdı. Çoğumuz şaşırdık, Ali Aga derslerde kolay kolay parmak kaldırmazdı. Acaba sabahki konuşmaya gene mi dönmek iste?” gibi düşlerken öyle olmadı; Ali:

-Öğretmenim, Belediye ekmek payımızı küçülttü. Ekmeği Belediye yaptığına göre diyecek bir sözümüz yok. Acaba un alıp ekmek yerine yufka yaptırsak olmaz mı?” Arkadaşlardan gülen oldu ama öğretmen öneriyi iyi karşıladı. “ Bak bu düşüncen güzel, işte gelecek yıl buğdayımız bollaşınca istediğimiz gibi, ekmek istediğimiz zaman da yufka yapacağız! Kendi çıkardığımız ürünleri satmaya kalkışmazsak dilediğimiz gibi kullanma hakkına sahibiz! ” dedi. Öğretmen bunu dedikten sonra Ali Güleren’e bir süre baktı. Gülerek bu kez:

-Sen Trakyalısın, buralarda yufkaya pek sağlıklı bakmazlar, nereden aklına takıldı bu yufka işi?” diye sordu. Bu kez tüm arkadaşlar:

-Hasanoğlan’da çok yufka yedik! yanıtını verdi. Bekir Temuçin, Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, İsmet Yanar, Mehmet Yücel, yufkayı da aşarak Hasanoğlan’daki yemek işlerini anlattılar. Öğretmen gülümseyerek dinledi. Öğretmeni dikkatle izledim. Bir ara kendisine baktığımı görünce öğretmen bana döndü:

-Sen de bir şeyler söyleyeceksin galiba! ” deyince ben, “Yemekler için değil ama arkadaşların Hasanoğlan’ı anımsamalarına sevindim. Geldiğimizden bu yana orasını pek anmıyorlardı! ” dedim. Öğretmen gene güldü: “ E, oradan ayrılalı da pek okadar uzun zaman geçmedi canım, 15 aralıkta geldiniz, ocak , şubat birkaç gündür de martı yaşıyoruz. . Bundan sonra özlemeye başlarsınız! ” Arkadaşlardan Hilmi Altınsoy, Fettah Biricik, Yakup Tanrıkulu, İsmet Yanar söz birliği etmişçe:

-Biz orasını özleyecek kadar sevmemiştik! diye karşılık verdiler. Bu kez susanlar arasından değişik sesler çıktı. Öğretmen:

-Bakın arkadaşlarınızın bir bölümü size katılmıyor! dedi. Paydos kampanası konuşmamızı kesti. Salih Ziya Öğretmen son olarak. “ Hasanoğlan, ilerde geniş kadrolu bir okul olacak. Baş Kente yakın oluşu ora için başlı başına bir şans. Ayrıca daha geniş, sulak bir alanda kuruldu. Bunlar bizim okullar için önemli etkenlerdir! ” deyip yürüdü. Ellerimizdeki araçları Tarımevine bırakıp ayrıldık. Dersliğe dönünce Salih Ziya Öğretmenin sözleri değişik yorumlara neden oldu. “ Başkente yakın olmak ne sağlar ki? Temel atma töreninde gördük, İlköğretim Şube Müdürü Ferit Oğuz Bayır’dan başka kimse gelmedi. Bizim Kepirtepe’ye Kırklareli Valisi, Lüleburgaz, Çorlu, Babaeski kaymakamları gelmişti! ” Mehmet Yücel gülerek “ Küçümsemeyin, orada da köyün muhtarı Ahmet Çakır gelmişti! ” diyerek işi şakaya çevirdi. Yorgun değilim ama derslikte oturmayı yeğledim. Sahiden biz Hasanoğlan’dan ayrılalı gün hesabıyla daha üç ay olmuş. 6 Aralık 1941’le 4 Mart 1942 arası 80-82 gün eder. Yıllar geçmiş gibi konuşuyoruz. Neden böyle oldu? Oradan dönünce köylere gittik. Köylerde bıktırıcı bir kış tatili yaptık, ondan mı böyle oldu? Bir süre bunu düşündüm. Ondan fazla arkadaşla mektup sözleşmesi yapmıştık. Altı arkadaşa yazdım ancak dördünden yanıt aldım. Salim Öztorun, Veli Dalak. Salim esas okul binasının resmini göndermiş. Eskiden kalma bir bina. Bizim binadan daha yüksek, sanırım dört kat. Veli’nin okulunda müdür değişmiş. Okul, bağlı olduğı Kayseri iline 60 km. Bizimki gibi, bizim Kırklareli de Babaeskiden gidince(Otomobil yoluna göre) 60 km. Bizim köyden kese gidince 40 km. Salim okulun uzaklığını yazmamış. En yakın kasaba, Bulanık’mış. “ Okul tren yoluna 30 km. “ Ben memleketime trenle gidiyorum! ” diyor. Memleketi Dörtyol’muş. Dörtyol, portakal bahçeleriyle ün yapmışmış. Dörtyol’da Atatürk’ün de portakal Bahçesi varmış. Ladik’le Arifiye’li arkadaşlartdan da bekliyorum. Enis Deveci ile Selahattin Odabaşı, Beşikdüzülü Lütfü’nün de yazacağını sanıyorum. Kemençeci Lütfü. Çünkü mektuplaşmayı o istemişti. Kendi kendime mektup falan derken elim Değirmenimden Mektuplara gitti. Önce Arlesli Kız’ı okudum. Başlıktakı kız sözü ilgimi çekmişti. Daha sonra babayiğit delikanlı mert Jan da ortaya çıkınca sevinerek okumayı sürdürdüm. Sevincim kursağımda kaldı. Arlesli Kız mı şanssız yoksa mert Jan mı atlatıldı. Üzülerek kitabı bir süre kapattım. Bizim köyde olan bir öyküyü anımsadım. Köyün güzeli olarak adı anılan Güzel Arzu, ilk evliliğinde anlaşamadığını söyleyip evine dönmüştü. Evine dönünce de ayrıldığı eşini küçümseyen konuşmalar yapmıştı. Boşadığı eşi ise Arzu için tek söylemedi. Benim çok yakın arkadaşımdı; gene gene söylediği:

-Zorla güzellik olmazmış, ayrılmak istedi ayrıldık! Bir yıl kadar geçtikten sonra Arzu ikinci evliliğe kalktı. Mert Jan gibi çevrede çok sevilen, bizim köyde doğma olmasına karşın başka bir köyde büyüyüp serpilmiş bir deklikanlı ile anlaştıkları duyuldu. O sıra karşılaştığımızda Arzu’nun ayakları yerde değildi, sevincinden uçacak gibiydi. Düğün gününden söz edildiği bir sırada damat adayının ortadan kaybolduğu söylentisi ortalık çalkalandı. Güzel Arzu yaslara büründü, ortalıkta görünmez oldu. Bir süre sonra, boşandığı eşi ya da yandaşlarının biri tarafından oynanan oyundan söz edildi. Sözde, evlenmek üzere olduğu sözlüsünü evine çağırmış. Sözlüsü kapıya gelip vurunca başka bir kapıdan bir erkeğin kaçtığını görmüş. Kaçan erkeğin içerden çıktığını gören damat adayı, Arzu’nun kapı açmasını beklemeden geri dönmüş, hiç kimseye görünmeden köyden ayrılmış. Daha sonraki zamanlarda da bu konuda kimseyle konuşmamış. Konuşmamış ama kısa zaman sonra başkasıyla evlenmiş, çocukları olmuş, yaşamını sürdürmüş. Arzu uzun süre kısmet beklemiş, yıllar sonra çocuklu bir kimse ile evlenip bir daha köye gelmemek üzere ayrılmış. Öyküdeki gibi ölüm yok ama sonuç olarak ikisinde de oyuna gertirilmiş insanların yaşamları karartılmış. Birinde Mert Jan ötekinde Güzel Arzu! Kitabı kapattım arkama yaslanıp dururken Hüsnü Yalçın geldi. Ne okuduğumu sordu. Hüsnü sorunca kendime göre bir kurnazlık düşündüm. Hüsnü’ye “Üzüntülü bir öykü okudum, dinlersen anlatırım! ” dedim. Hüsnü Yalçın çok arkadaş canlı, severek dinleyeceğini söyledi. Arlezli Kız yerine Güzel Arzu öykümü anlattım. Hüsnü çok beğendi. “ Dinledim ama kitabı verirsen bir de kendim okumak isterim! ” deyin az bocaladım. İki öykü kaldığını, bu gece onları bitirip yarın vereceğimi söyleyerek zaman kazandım. Yemeğe birlikte gittik. Sabah, öğle, ayırdında değiliz ekmeklerimizi yemiştik. Akşam papateslerle karşılaştık. Ekmek yerine patates, etli bolca bulgur pilavı üzüm hoşafı. İlhan Görkey Öğretmen masalar arasında gezdi, bir iki masa önünde durup konuştu. Bizim masaya uğramadı. Uğramadı ama bizim masaya neden uğramadığı varsayımları uzadı gitti. Hilmi Altınsoy’a göre bizim çalakaşık yeyişimizden memnun olduğumuzu anladığı için konuşmaya gerek görmemiştir. Yusuf Asıl’a göre ise Hilmi’nin çabuk bitirip biraz daha isteyeceğini sezdiğinden uzaklaşmıştır. Biz tartışırken İlhan Görken Öğretmen geldi. Konuşmalarımızı duymuş gibi:

-Sizi uzaktan gözledim, besbelli ki memnunsunuz, teşekkür ederim. Ekmek sıkıntısını azaltmak için değişik yemekler deneyeceğiz, yakınmaları azaltacağız! deyip gitti. Bir süre birbirimize baktık. “ İlhan Görkey Öğretmen neden bizimle böyle konuştu?” Dersliğe dönünce de bu konuşma üzerinde duruldu. Arkadaşlar sonuç olarak, İlhan Ghörkey Öğretmenin beni tanıdığına yordular. Beni biraz da pohpohladıklar. Oysa ben kendi içimden duyduğum kuşkular nedeniyle sayısız varsayım arasında bocaladım kaldım. Bir kaç gündür yemeklerden sızlanmalar vardı. Ekmeklerin azalması bu sızlanmaları giderek arttırdı. Küçük öğrencileri genellikle büyük ağabeyler kışkırtırlar. Akordiyon nedeniyle küçük öğrenciler benim çevremde çok toplanıyorlar. Bundan kuşkulanıp bana bir kulp takılır mı? Yoksa İlhan Görkey Öğretmenin kulağına böyle bir söz mü gitti? Yemekten durgun olarak kalktım. Dersliğe gidince de kitap üstüne kapanıp bir süre düşündüm. Sonunda:

- Benim böyle bir sorunum yok; verilen yemekleri yiyorum. Ekmek eksikliği uzun sürecekse, haftada bir tava ekmeği getirtip, ayrıca yerim. Bu türlü bir olanağım olduğuna göre ben neden ekmek sorununa bulaşayım? Benim durumumu okul Müdürü başta olmak üzere herkes biliyor! deyip kendimi rahatlattım. Birden iyimserliğim arttı. Bu kez Hüsnü Yalçın’a gidip az önce anlattığım öyküyü kitaptan okumadığımı, bizim köyde olan bir olayı anlattığımı, ancak kitaptaki öykünün de ona benzediğini anlattım. Hüsnü inanamadı, kitabı aldı, aradı. Bu kez Arlesli Kızı kendisi okudu. Konuşmalarımıza Halil de katıldı. Yat ziline dek konuştuk. Yatınca bir süre gündüz yaaptığım hesaplamaları tekrarladım; Hasanoğlan’dan ayrılalı yarın 83 gün olacak. Mart sonunda yüz günü geçecek. Bir süre düşününce: “ Aralık ayında bir yıl olacak! ” deyip gözlerimi kapadım. Süheyla Öğretmenni gözümün önüne getirince ürperdim. Şerif Baykurt hemşerim ne oldu? Şerif Baykurt bana:

-Hemşerim o şimdi canının istediği gibi konuşuyor ama benim elimden kolay kurtulamayacağını da biliyor. Onun otoriter bir babası vardır, beni de çok sever. Ressamdır, benim çizimlerime bayılır. Süheyla bunları hesaplamak zorunda kalacaktır! demişti. Süheyla Öğretmen daha doğrusu Süheyla Başokçu, güzel kız, öykülerdekiler gibi bir kötülüğe uğramasa bari!

 

5 Mart 1942 Perşembe

 

Uyanınca akşamki konuşmaları anımsadım. İlhan Gökey Öğretmen neden öyle dedi? Hilmi Altınsoy birden birine çıkıştı: “ Yahu işi mi yok onun, bundan sonra yapılacak dersten ne hayır gelir? İlgimi çekti. Hilmi’den önce Hüseyin Orhan açıkladı: “ Boş geçen coğrafya dersine Selçuk Korol Öğretmen gelecekmiş! ” dedi. Sordum, Hilmi buna neden kızıyor? Ders sayısı arttığı için kızıyormuş. Bu kez ben de : “ Dilerim, fizik, kimya, Aklmanca, müzik, resim dersleri de dolar. Hiç değilse okulu bitirmeden tüm dersleri birkaç ay okuruz! ” Hilmi dayanamadı: “ Breh breh, doymadınız ders okumaya. Öğretmen olunca yaşamınız boyunca okuyacaksınız! ” Hüseyin Orhan güldü. “ Arkadaşım sen şimdiden doymuş durumdasın; yaşam boyunca ne yapacağını merak ediyorum! ” Hasan Üner gülerek: “ Arkadaşın gözü yükseklerde, belki de hiç öğretmenlik yapmadan doğrudan yönetici olacak örneğin müfettiş olup gezecek. O zaman okumaya gerek yok. Başmüfettiş, hani geçen yıllar buraya gelen Hayrullah Örs kitap mı okuyor yani?” Sami Akıncı duymuş: “ Aman iki gözüm, Hayrullah Örs gece gündüz kitap okuyor hem de Almanca’dan Türkçeye, Türkçeden Almancaya çeviriler yapıyor! ” dedi. Sami konuşurken Mustafa Saatçı geldi. Az dinledikten sonra Hilmi de çevirir, nesi eksik ki?” deyip poposunu oynatarak gitti. Hilmi sinirlendi ama söyleyecek söz de bulamadı. Mustafa Saatçı’nın arkasından bağırdı: Sen daha iyi kıvırıyorsun! ” Dersliğe gidince bu kez Kadir Pekgöz’le tartışmaya kalkışan Hilmi Altınsoy’a birkaç arkadaş birden çattı: “ Sabah sabah kime horozlanıyorsun? Hem şakaya kalkışıyorsun hem de şaka götürmüyorsun! ” Arif Kalkan daha ileri gitti: “ Susmayanı sustururlar, bu yolla susturulanlar usmanın acısını çekerler. Aklını başına topla da kendin sus! ” İsmet Yanar, Mehmet Yücel Arif Kalkan’a takıldılar: Yaşa Arif Kalkan, ünlü hatip Demosten, çıkar ağzından çakıl taşlarını! ” Bu sözden de Arif Kalkan. Alındı. Arif’in konuşmadında azıcık tutukluk vardır. Arkadaşımız 24 İbrahim Ertur gibi o da kimi harfleri biraz pürüzlü çıkarır. Ancak sinirlenince daha düzgün konuşur. Demosten sözü bu nedenle daha önce de söylenmişti. Bu kez doğrudan alkışlanmasına karşın o alınganlık gösterdi. Kahvaltıda Sdelçuk Öğretmeni gördük. Gri yeni giysilerle gelmiş. Yusuf Asıl, Selçuk Öğretmen derse gelir gelmez Kakava sözü edecek dedi. Mehmet Aygün karşı oldu. Sonunda iddialaştılar. Yusuf gülerek öğretmen etmese bile ben anımsatacağım o da zorunlu konuşacak! ” dedi. Sorduk, nasıl anımsatacaksın? Yusuf: “ Öğretmenim siz Kakava hazırlığını yapmışsınız giysilerinizden anladık! ” diyecekmiş. Gülüşerek dersliğe gittik. İlk ders coğrafya. Gelen giden olmadı. Sami Akıncı haftalık programın pazartesi günü başlayacağını öğrenmiş geldi, açıkladı. Mayıs 1942 ayı sonuna dek uygulanacak haftalık porgram:

 

Türkçe 2 ders.

Pazartesi-  Fizik  1 ders.

Re-. iş 1 ders.

Mate.  2 ders.

Salı    Kimya 2 ders.

 

Tarih 1 ders.

Çarşamba  Coğraf. 1 ders.

Tabiat-B. 1 ders

 

Perşembe  Türkçe 1 ders.

Alman. 2 ders.

Bed. Eğ. 1 ders.

 

Cuma   Mate. 1 ders.

Öğr. Bil. 2 ders.

 

C. tesi  Asker. 2 ders.

Müzik 2 ders

 

Not: Çarşamba ile Cuma günleri birer saat boş bırakılan dersler, Matematik-Türkçe öğretmenleri tarafından gerekli görünce doldurulacaktır.

 

Proğramda değişen bir şey yok. Öğleden sonraları için ise bir açıklama konmamış. Eskiden pazartesi, Salı, Perşembe, Cum günleri iş atölyelerine Çarşamba günleri ise tarım çalışmalarına çıkıyorduk. Bu kez onlara değinilmemiş ama, “ Eskisi gibi! ” denilerek geçiştirilmiş. Hangi eskisi gibi? Dört gün atölyelere, bir gün tarıma mı yoksa iki gün iş atölyelerine üç gün tarıma mı?” Sami Akıncı: “ Ne bileyim ben arkadaşlar, bana bunu tahtaya yaz dediler, geldim yazdım. İlhan Görkey Öğretmen karşıdaki odasında, bunu da siz gidin sorun! ” Sami Akıncı bir süre sorgulandı: “ Nasıl olsa o çalışmaya çıkmıyor, onu ilgilendieie mi? Sami Akıncı bu söze yanıt verdi: “ Bu sizi ilgilendirmez, siz bir yerde çalışıyorsanız ben de bir başka yerde çalışıyorum. Sizin yaptığınız işleri herkes yapıyor ama benim yaptıklarımı ancak ben yapıyorum ki, oraya sizi değil beni çağırıyorlar! ” Herkes sustu. Tam sessizlik içinde, önce alkışladım sonra da “ Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az! ” derler. Ben sözümü bitirmeden Mehmet Yücel: “ Onu da anlamayana Lüleburgaz Belediyesi bando gönderecekmiş! ” dedi. Ben , “ Acele etmesinler, okulu bitirirken o bandoyu dinleyenler yaşamları boyu unutmayacaklardır! ” Fettah Biricik sordu: “ Bunlar ne konuşuyorlar, ben hiç bir şey anlamadım! ” deyince, birkaç kişi birden “ Acele etme Belediye Bandosu gelecekmiş, o zaman anlarsın! ” Bekir Temuçin fısıldadı: “ Müdür Bey geliyor! Müdür Bey kapıdan girerken. “ En düzenli yapmanız gereken dersi bu yıl ne yazık ki yapamadınız. Ben başlangıçta işlerimin yola gireceğini umduğum için bu dersi isteyerek almıştım. Ne demişler?” Evdeki hesap çarşıya uymaz! ” Bir kez daha anladım, bizim yönetici hesaplarımız, ders disiplinine uymuyor. Özellikle bu bizim gibi yeni kurulan, her yönüyle baştaki insanın sorumluluğuna bırakılan yerde bir süre daha da uymayacak! ” Müdür Bey tahtaya baktı. Çok değişik bir sesle sordu: “ Bizim dersi başka güne mi almışlar?” Sami Akıncı yanıtladı: “ Evet efendim! ” Müdür Bey güldü. “ Bu proğramın altındaki imzamı görünce, sanırsınız ki bunu ben değiştirdim. İşte işler hep bu minval üzre! ” dedikten sonra tahtaya gidip tebeşir aldı. Pedagoji yazdı. Yan tarafa da Peda-goji , sonra pedagogia-pedagogie gibi sözler yazdı. Bize dönerek gençliğine dönük anılar anlattı. Öğretmen okulunda okurken iyi öğretmenleri varmış. Bunlar derslerinde sürekli Pedagöji Bilimini över, onlara da iyi birer pedagog olmalarını önerirlermiş. Öğretmen olduğu günler yaptığı araştırmalarda pedagog sözünün tarihteki anlamını görünce irkilmiş. Çünkü okluduğu kitapta, pedagogun anlamı, “ Efendisinin çocuğunu okula götüren köle! ” olarak yazıyormuş. Bu konuda uzun uzun düşünmüş, sözlerin zaman içinde anlam değiştirdiğini, giderek çok geniş kapsamlı kavramlara dönüştünü anlamış giderek de grçekten Pedagog olmaya heveslenmiş. “ İşte bu hevesim sonunda da karşınızda Okul Müdürü olarak bulunuyorum! ” dedi. Pedagoji öğrenimi yaparken başka ülkelerin pedagoji çalışmalarını incelemiş, sayınız ünlü pedagogun görüşlerini öğrenmiş, kitaplara adı geçen sayısız pedagogu dostu gibi tanımış, onlarla konuşur gibi fikirlerini anımsayarak karşılaştığı öğrenci sorunlarını çözme dene meleri yapmış. Yüzlerimize bakarak. “ Ben bazan konuşurken yüzünüze uzun uzun bakarım. Eğer karşıma bir sorundan dolayı gelmişseniz, inanı ki, “ Bu çocuğun sorununu, John. Locke mu, Pestalozzi mi, yoksa Herbart mı daha doğru çözer, diye düşünürdüm. Sakın bu sözümü duyunca “ Eyvah, yandık! ” diye feryat etmeyin. Başlangıçta böyle olan bu huyum deneyim kazandıkça değişti. Onlardan aldıklarım, giderek bende bir bilgi katmanı oluşturdu, şimdilerde o bilgi katmanından yararlanıp karşılaştığım öğrenci sorunlarını rahatça çözüyorum. Müdür Bey son sözünü söylerken zil çaldı. gülümseyerek,  “ -Çöööözüüüyoooruuuuuummm! ” deyip çıkı. Müdür Bey, “ Allahaısmarladık! ” demeden gidince gene geleceğini bildiğimizden kıpırdamadan oturduk. Müdür Beyin büyük pedasgoglardan söz etmesi bana Beyaz Zambaklar Memleketinde’ki Snellmanı anımsattı. Yeri gelirse ondan söz etmayi tasarlayarak. Finlandiya’yı anımsadım. Snellman’ın yaptıklarını anımsayabildiğimce toparladım. Müdür Bey, biraz gecikerek geldi. Gelince de İsmail Hakkı Baltacıoğlu’ndan söz etti. “ Siz de tanıdımız onu, çok değerli bir pedagogtur! ” , derken Hüseyin Serin Hasanoğlan’na geldi! ” deyiverdi. Müdür Bey gülümsedi, “ Aman sakın karıştırmayın, Mi, lli Eğitimimizin üst kademelerine tırmanmış iki hatta üç ünlü İsmail Hakkı vardır. Bizimki onlardan ayrılmak için adını Ismayıl yazar! ” deyip baktı. Ben, oturduğum yerden “ Alpullu’ya geldi! ” deyince, Müdür Bey, “ Evet Alpullu’ya davet ettik, sağ olsun bizi kırmadı geldi. Yakın zamanda buraya da gelecek sözünü aldık! ” dedi. Yeni Adam dergisini sıraya çıkardım, Müdür Bey gördü: “ Elim değdikçe okurum, üstat her konuda bize ışık tutar. Yeni Adam dergisini okumanıza sevindim! ” dedikten sonra öğretmen okullarında, bu konuştuklarımızı kitaplardan okuduklarını. Oysa kitap bilgilerinin, onları yazanların seçmeleri olduğunu, okuyanların bunlardan bir ders çıkaramadığını, ders çıkarmak için kişinin söz konusu olaya girmiş, onu yaşamış olması gerektiğini anlattı. Daha önce bir çok bina yapıldığını görmüşsünüzdür. Bu binalar için söyleyeceklerinizle kendimizin yaptığımız binayı anlatırken seçeceğimiz sözlerin farklı olacağını, işte bu fartlılığın pedagojide çok önem taşıdığını söyledi. Tahtanın önünde durarak tekrar pedagoji sözünü gösterdi. Tebeşir alıp sözü ikiye böldü: Peda-goji. Peda= çocuk, goji = bilim. Yazdı. “ Buna çocuk bilgisi demek, aklımızdan geçiyorsa da bu öyle yalın bir çocuk bilgisi değil. Bakıcılar da çocuklarla uğraşırlar, altını temizler, yemeğini yedirir, burnunu silerler. Bu konularda oldukça deneyimli çocuk bakıcıları vardır. Ama bunlar pedagog değildir. Ya pedagog kimlerdir? İşte siz bunun yanıtını yaşayarak vereceksiniz. Eline teslim edilen çocuğu, onun doğal zekasını duraksatmadan ilerleten, ilerlemesi için çocukla çocuk olup onu saptırmadan eğiten usta öğretmenlere günümüzde pedagog denir! ” Pedagojinin bir dikkat, bir akıl işi olduğunu, bunları çocuk sevgisiyle karıştırıp öğrencilerine örnek olan öğretmenlerin birer pedagog olduğun tekraraladıktan sonra bize dönerek:

-Bunu olup olmayacağınızı kesinlikle düşünmeyin, öğretmen çıktığınızda göreve başladığınız gün, “ Canım bahasına da olsa ben bu çocuklara yararlı olacağım! ” sözünü kendinize verir de sözünüzü tutarsanız siz de bir Pestalozzi olur çıkarsınız!

 

                  

                            Okul Müdürümüz Nejat İDİL

 

Müdür Bey, bundan sonra Pestalozzi’yı anlattı. Onun fakir çocuklarını toplayıp sanat öğrettiğini, bu konuda kitaplar yazdığını anlattı. Tarihte ilk kez bir kimsenin, fakir halk çocuklarını okutmak için ortaya çıkıp yaşamı boyunca çalıştığını, bu nedenle de bir çok ülkede Pestalozzi’nin heykelleri dikildiğini söyledi. Zil çalınca bize bakan Müdür Bey, “ Sanırım ilk defa beni böyle iki saat konuşturdunuz. Bunu gerçekte siz değil Pestalozzi konuşturdu. Bilmezsiniz, Pestalozzi yapmak istediği işin başarısını direterek üstüne gitmekte bulurmuş. İyi işler zorludur, zorlu işler kolay olmaz! ” dermiş. Bir olay anlatırlar: Pestalozzi ünlü imparator Napolyon Bonapartla görüşmek istemiş. Napolyon gelmesini söylemiş ama tam bir hafta Pestalozzi’yi içeriye aldırmamış. Pestalozzi inatla Napolyon’un kapısında beklemiş. Sonunda İmparator Bonapart Pestalozzi’yi içeriye almış. Pestalozzi-Bonapart görüşmesinde nelerin konuşuldupğu üstüne çok şeyler yazılmış ise de Pestalozzi’nin görüşlerinin Prusya’da yaygınlaşan, yöntemlerini benimseye akulların çoğalmasından kuşkulanan Napolyon, Prusya Kralının: “ Napolyon’la yaptığımız savaşı kaybettik. gelecek savaşları kazanmak için halkımızın okullarlar aracılığıyla daha yetişkin olmasını sağlayıp, güçlü bnir ordu kurarak öcümüzü almalıyız! ” sözlerini Pestalozzi’ye anımsattığı bilinmektedir. GerçektenBerlinde o günler, Krallık emri ile ilk Pestalozzi okulu açılmış, onun görüşleri tüm Prusya’da benimsenmişti. Prusya’nın bundan sonra birden güçlenip Fransa’yı üstüste bozguna uğratmasını Pestalozzi eğitim ilkelerinin benimsenmesine bağlayanlar çoğunluktadır. Müdür Bey kapının önünde durdu: Pestalozzi bize yani öğretmenliği meslek olarak seçenlere hem bir öğretici hem de bizi tuttuğumuz işte yeni durumlara itici bir önderdir. Bu konuda daha çok duracağız. Sanırım sizler Pestalozzi’yi ömür boyu konuşacaksınız, Allahaısmarladık, geleceğin Pestalozzi’leri! ” deyip ayrıldı. Müdür Beyin arkasından ayağa kalkıp oturduk. Kısa bir süre kimseden ses çıkmadı. Mustafa Saatçı: “ Arkadaşlar, Pestalozzi olmadan öğrenmek istiyorum, bu Prusya Devleti nerede?” diye sordu. Tarih derslerinde Prusya çok geçti ama arkadaş tarih dersiyle pek ilgili değildi. İsmet Yanar: Prusya, Rusyanın eski adı. Aslında Türkçe Pis Rusya, sözü kılaltılmış Prusya olmuş! ” gülmeler yanında, “ Uydurma! ” diye bağıran oldu. Bekir Temuçin: Prusya Rusya olsaydı, Almanya’yı çoktan yenerdi. Tam tersine Prusya, şimdiki Almanya, Napolyon’un korktuğu Fransa’nın başına geldi! ” dedi. Gözler Sami Akıncı’ya çevrildi. Sami Akıncı, Bekir arkadaşımızın doğru söylediğini, Alman Birliği kurulunca Prusya adı kalktığını anımsattı. Böylece İsmet’in Pis Rusya sözü ortada kaldı. İsmet bana çıkıştı: “ Dayı beni neden desteklemedin?” Bu kez ben, İsmet’i desteklediğimi söyledim: “ Pis Rusya, bana göre güzel bir ad. Bizim en kanlı düşmanımız, ona temiz ya da güzel diyecek değiliz! ” Bir anda Rusya-Prusya adları sık sık duyulmaya başlandı. Almanya’ya gene Prusya neden denmiyor?” Prusya denseydi şimdi Rusya ile Prusya savaşıyor denecekti. Rusya’ya da şimdi Rusya denmiyor düzeltmesi yapılmasına karşın bir süre yerli yersiz şakalaşmalar sürdü. Konuşmalar uzayınca Halil Basutçu: Nereden nereye? Müdür Bey, “ Pestalozzi’yi konuşacaksınız! ” dedi; biz Prusya’yı, Rusya’yı konuşuyoruz! ” deyip güldü. Yemekte etli mercimetle bulgur pilavi yedik. Ortalıkta sorular dolaştı: “ Her gün bulgur pilavı mı yiyeceğiz?” Mehmet Yücel yanıt verdi; “ Bulgur buğdaydan yapılır. Ne yapsın Müdür Bey, bize buğdayı ekmek olarak veremeyince pilav olarak vermeyi yeğliyor! ” Mehmet Yücel’in sözüne kızanlar oldu; susması söylendi. Ancak, şaka olarak söylnmesine karşın olayda bir gerçek payı var. Çünkü bulgur pilavi çok veriliyor, doyduğumuzu anlıyoruz. Bir süre bunu konuştuk

Atölyede öğretmenler bir süre kendi aralarında konuştular. Bir ara da Namık Ergin Öğretmen geldi. Namık Ergin, Hamdi Bağ, Naci İnan öğretmenler bir yerlere gittiler. İrfan öğretmen bize “ Bal yemek ister misiniz?” diye sordu. Hepimiz : “ İsteriz! ” deyince öğretmen, “ Her birimiz bir kovan sandığı yapacak! ” dedi. Buna ben çok sevindim. Geçen yıllar tasarlayıp da yapamadığım kovan işini bu kez, gerçekleştirecektim. İrfan Öğretmen çizilmiş ölçüleri büyük masanın üstüne koydu. Kişi başına dendi ama parçaları gene toplu hazırlamaya başladık. Az sonra Hamdi Bağ Öğretmen geldi, Yusuf Asıl’ın elinde uzunca bir tahta vardı. Öğretmen, Yusuf’a ne yapacağını sorunca Yusuf kovan yapacağını söyledi. Hamdi Öğretmen: “ O koca tahtayla kovan olur mu? deyince Mehmet Aygün: Yusuf çok bal almak için kovanı büyük yapıyor! ” dedi. Bu söz öğretmenleri çok güldürdü. Paydosa dek bu konuşuldu. Gerçekte söz Mehmet’indi ama olay Yusuf üstüne çekilip onun özellikleri sayılıp döküldü. Paydostan sonra uzun bir süre akordiyon çalıştım. Notaları sıraya koydum. Hidayet Gülen Öğretmenin kazaskasını başlayışla bitirişte çalmaya başladım. Türkçe yayın yapan Alman radyoru gibi benim de başlayış, bitiş müziğim oldu. Alman Radyosu yıllardır Türk Marşı ile açılıp kapanıyor. Dersliğe gidince arkadaşların harita başında toplandıklarını gördüm. Haritada Japonya’yı gösterip “ Ne kadar da küçükmüş! ” dediklerini duydum. Ben de sokulup baktım. “ Küçük ama koskoca Çin’i yendi, topraklarını aldı! ” dedim. Arkadaşlar: Ne Çin’i, Amerika’yla şavaşıp yeniyormuş, Çin Hindistanı’nı almış! ” dediler. Köyde o denli savaşlardan söz edilmişti ki, sanırım bıkmıştım; okula dönünce fazla söz eden olmayınca ben de savaşla ilgilenmemeye başlamıştım. Asskerlik derslerine üsteğmen geldikçe savaş konusu açılınca dinler fazla yorumlara katılmazdım. Arkadaşların birden bire Amerika-Japonya savaşlarına ilgi duyması beni de etkiledi. Japonya ile Almanya tüm dünyayı mı alacak? Hindistan, Çin Hindi ya da Hindiçin dedikleri yerler zaten İngiliz sömürgesi. İngilizlerin yerine Japonlar geçerse onlar için sorun olmaz. Değirmenimden Mektuplar’dan kalan hikayeleri okudum. Bir tanesi neredeyse tanıdık çıktı. Çekirgeler. Hikayeyi okuyunca, o günlerdeki konuışmaları anımsadım. İlkokulu bitirmek üzere oluğum yıldı. Mayıs ayı başında kahvede tüm konuışmalar çekirge üstüne oluyordu” Karınca köyünde çekirge görülmüş. Gündalan köyü tarlalarını çekirgeler yok etmiş. “ Çekirgeleri tek tek bi, liyordum ama öyle tarla batıracak, ağaç kurutacak olarak düşünemiyordum. Birgün tüm köy erkeklerinin kazma kürek almış, Mezarlık Sırtı deni, len tepeye gittiklerini gördüm. Tepenin bir tarafı Üsküpdere’ye, bir tarafı da Kurudere’ye dayanıyordu. Bizim köylüler iki dere arasına bir çizgi çekip hendek kazmaya başladılar. Kuzeyden gelecek bir çekirge akımı, bu hendeklerle önleyecekmiş. Hendek hazırlandı ama bir süre çekirge falan gelmedi. Ancak herkesin kulağı söylentilerdeydi. Bir akşam, söylenti yayıldı; kuzeyden gelen çekirge sürüsü Deveçatak köyüne yaklaşmış. Yön değiştirmezse yarın sabah bizim köy tarlalarına girebilirmiş. Tüm köy hazırlık yaptı, yığınla sap, eski bezler, tenekeler doluzu gazyağ hazırlandı. Yetişkinler hem gülüyor, eğlwendirişi öyküler anlatıyor hem de açık açık bir büyük felaketten söz ediyorlardı. Sabah erkenden Ali Asğabeyim ata binip Deveçatak köyüne gitti. Ali, ağabeyimi bekleyenler geciktiğini görünce çekirgelerin yön değiştirdiğini sandıklarından karşılıklı “ Geçmiş olsun! ” demeye başladılar. Ancak bu7 iyimserlik kısa sürdü, ALİ Ağabeyim Mezarlık Sırtından atı dörtnal sürerek geldi. Attan inerken de “ Geliyor! ” diye soluk soluğa olayı anlattı. Deveçatak köyü üstündeki yükselti ağaçsız olduğundan çekirgeler batıdaki ormana yönelmiş. Ormana yönelince. , orman boyunca gidecekleri varsayılarak, Deveçataklılar Ali Ağabeyimi yanıltmışlar. Çekirge ormana girdikten sonra yön değiştirip bizim köye yönelmiş. . O denli hızlı geliyormuş ki, Ali Ağabeyim: Şimdilerde bizim Gübreye(Bizim büyük tarla) gelmiştir! ” dedi. Kahvedekiler koşar adımlarla kazdıkları hendeğe gitti. Bektaş Ağabeyime takılıp ben de gitmeye hazırlanırken, Köy Bekçisi: “ Çocuklara yasak, ateş yakılacak, gaz dökülecek. Çekirge sürüsü dayanınca duvarları bile yıkıyor! ” dedi. Ben gitmekten vazgeçtim ama çekirge sürüsüne bizim kahve dayanacak mı diye düşünmeye başladım. Baktım babam çok rahat, sordum: Babam, “ Mezarlıktan bu yana gelemez, arada derin dere var. Çekirge sürekli uçamaz, arada atlar. zıplamak için topraktan destek almak ister. Suya düştüğünde ölür. Bu nedenle köy için bir korkuluz yok ama mezarlıktan adalığa yönelirse tüm bahçeler yok olacaktır! ” dedi. Bir süre sonra hendek boyunca alevler yükseldi. Kurudere’den Üsküpdere’ye ebem kuşağı gibi yuvarlak bir alev sonra da koyu bir duman kapladı. Hendekle mezarlık arasında bir süre koşuşmalar oldu. Birilerinin köye geldiğini görünce arkadaşım Hilmi ile babamdan izin alıp hendeğe gittik. Çok yakınına izin vermediler ama gördüklerimiz de yetmişti. Hendek falan yoktu, yanık bir alan, tüten eskiler, meşe kozalaklarını andıran kararmış yığınla çekirge parçaları. Biz bakarken eşeklerle su taşıyan görevliler geldi. duman çıkan yerlere su döktüler. Köye dönerken yüzlerce çekirgenin önümüzde uçupştuğunu görunce telaşlandık” Hepsi ölmemiş! ” Büyükler açıkladı, onların önemi yok, onları buraları tenhalaşınca leylekler temizler! ” Sonraki günlerde süre dönüp dönüp mezarlık sırtına baktık, gerçekten oralarda, öteki zamanlara göre daha çok leylek dolaşıyordu. Bir hafta sonra bir gün köy imecesiyle hendekler kapatıldı. Kalan izler bir süre Çekirge Hendeği olarak anıldı: Çekirge Hendeğinin az ilerisinde, Çekirge Hendeğinin bu tarafında gibi…. Bizim Çekirge Savaşı ucuz atlatıldı ama yazarın anlattığı Afrika Çekirgeleri sanırım daha korkunş. Orada savunmalar kişilere bırakılmış. Turco burada da geçiyor. Turco Türk anlamında kullanılıyorsa bence bu yanlış, Afrikalı nden Türk olsun. Yazarın bir başka öyküsünde de geçmişti. Babamın anlattığına göre Bulgarlar da Türklere Turko diyormuş. Yatarken de Çekirgeleri düşündüm. Afrika çekirgeleri daha korkunç yaratıklar olacak. . Bizdeki gibi ormanları tarlaları değil bahçeleri, bağları batırıp gidiyormuş. Üstelik su kaynaklarını da doldurup geçtiklerinden insanlar susuz kalıyormuş. Bizim köyü düşündüm, öyle bir sürü köye gelse tüm kuyular dolar. O kuyuların temizlenmesi de olanaksız gibi. İnsanlar susuz kalacaktır. Köye gidince kuyuların kapatılmasını önerebilirim. Zaten bunu yapanlar var. Abbas Amcam ilk örneğini vermiş. Salt çekirge için değil herşey için, öncelikle suyun temiz kalması için mnkuyunun ağzı kapatılmalı. Neden kapatmıyorlar? Güldüm, bunu bilmeyecek ne var? Açıp kapatma onlar için zor yapılacak bir iş. Tembeller nasıl olsa açık bırakacak, deyip ötekiler de kapatmaktan vazgeçmiştir. Köydeki kuyular bana gene anımsatmalar yaptı. Sık sık gittiğim iki kuyu gözümün önüne geldi. Yatarken bunları düşünmek istemememe karşın ne yapıp yapıyor kendi kuralımı kendim bozuyorum.

 

6 Mart 1942 Cuma

 

Bekir Temuçin tın tın sesiyle konuşuyor: “ Üsteğmen gelirse kimin ölümün anlattıralım?” Mehmet Yücel uyardı: “ Öyle dangır dungur soru sorulursa oyalanmak istediğini anlar, sinirlenirse bütün işler bozulur. Sorulacaksa dersi ilgilendiren, hiç değilse tarih dersinde geçen sorular sorulsun. Ben öneride bulundum: “ Abdülaziz’in öldürülmesini soralım. Herkes sustu, “ Nerden çıktı şimdi bu?” der gibi yüzüme bakanlar, arada gülenler de oldu. Derslikte anlatacağımı söyleyerek ayrıldım. Arkadaşlar toplanınca ayağa kalkarak” Padişah Abdülaziz’in ölümü, babamın anlattığına göre 93 harbinin çıkmasına neden olmuş! ” diyerek söze başladım. “ . Abdülaziz Devlet-i Muazzama(Büyük devletler) tarafından sevildiğini bildiği için Rusya bize savaş açmaktan çekiniyormuş. Ondan yirmi yıl kadar önce böyle bir savaş açmış ama(Kırım Savaşı) öteki devletler bize yardım ettiği için Rusya yenilmiş. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi arkasından da öldürülmesi Osmanlı Devletini yalnız bırakmışBunu fırsat sayan Rusya Sivastopol yenilgisinin öcünü almak için İstanbul’a (Yeşilköy) dek gelmiş! ” . Ben bunu anlatınca arkadaşların büyük bir bölümü sustu. İsmet başta olmak üzere, Orhan, Yusuf, Bekir, Kadir biraz çekinik de olsa bana “ Sen sor, Üsteğmen yanıt veirirse dinleriz! ” dediler. Dediler ama bu kez ben hem sormaktan vazgeçtim hem de tüm sınıfı aşağılayıcı sözler söyledim. “ Trakya köylerinin çoğu 93 Savaşından sonra Bulgaristan’dan gelen göçmenlerce kurulmuştur. Bunu Ömer Seyfettin’in öykülerinde okuduk Beyaz Lale Balkan Savaşını anlatmakla birlikte daha önceki 93 Savaşında nice Türk kızı kirletilmiştir. Bunları size anne-babalarınız anlatmadı mı? Yoksa sizinkiler düşmanlarla dostmuydular?” Herkes yüzüme baktı. İçlerinden birisi karşı söz söyleyecek olsaydı kesinlikle dövmeyi göze almıştım: . Sami Akıncı, çok sakin olarak, göçmen çocuğu olduğunu söyledi. 93 Savaşı’nın değilse bile Balkan savaşı üstüne çok acıklı öyküler dinlediğini, ancak bunları bir süre toparlamadan anlatamayacağını bildiği için üstünde durmadığını. Zaten babaannesinin anlattıklarını öğretmenlere iletmekte yarar ummadığını tekrarladı. Sami Akıncı’nın konuşması gerginliği azalttı. Az sonra da Üsteğmen geldi. Gelirgelmez de yarım kalan konumuz deyip, 1. Dünya Savaşı’na neden olan Avusturya veliahtı Ferdinand’in Saray-Bosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle söze başladı. . Uzun süre savaşı anlattı. Söz ÇanakkaleSavaşı’na geldiğinde zil çaldı. 2. Derste Bizim savaşları anlattı. Yenilgi sonunda dış ülkelere giden savaş sorumlusu Türk büyüklerinden salt Talat, Enver, Cemal Paşaları değil sivillerden de öldürülenler olduğunu anlattı. Öldürme olaylarının çok yaygın olduğunu, savaş olmadığı zamanlar da devlet sorumlularının canlarına kıyıldığını, Amerike gibi uygar bir ülkede bile iki cumhurbaşkanının öldürüldüğünü, birkaç yıl önce Sırp Kralı’nın Fransa’da, Rus Çarı’nın ise kendi ülkesinde eşiyle, çocuklarıyla birlikte kurşuna dizildiğini anlattı. Sözü Ankara, Alman Büyük elçisi cinayetine getirerek “ Parayla suç işleyenelr oldukça insanlar ölecek, öldürülen insanların öcünü almak için de savaşlar yapılacak! ” deyip, “ Von Popen ölseydi belki de biz şimdi savaşa girmiş olacaktık. katillerin amacı, Türkiye-Almanya arasındaki dostluğu bozup bizi savaşa itmekti. İğrenç emellerine ulaşamadılar! ” Üsteğmen tahta önüğnde durup yüzlerimize baktı. “ Benim bu konuda şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, dersimizi ilgilendiren konularda sorularınız olursa yardımcı olurum! ” deyip durdu. Bekir Temuçin “ Gazetelerde Japonya ile Amerika arasında savaştan söz ediliyor. Japonya hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bu iki devlet bir birinden çok uzak, niçin savaşıyorlar, nasıl savaşıyorlar?” Üsteğmen güldü: “ Senin gibi akıllı, bilgili ne istediğini bilen milyonlarca insanı düşün, tam bil miyorum ama galiba 60 milyon insan; al sana Japonya! ” Japonya 300 milyonluk Çin’le kedi fare oyunu oynar gibi bölüp parçaladığından başka 1905 yılında Rusya’yı da dize getirmişti. Bizden çok uzakta olduğundan fazla bilgimiz yok ama çok savaşçı bir ulus olduklarını kanıtladılar. Şu anda da Asya Kıtası’nın yarısını almış durumdalar! ” Zil çalınca Üsteğmen durdu, “ Haftaya devam ederiz! ” deyip ayrıldı. Arkadaşların bir bölümü Bekir Temuçin’i sardı: “ Akıllı çocuk, Japon Bekir! ” diye takıldılar. İşin ilginci hiç birimiz bir Japon adı söyleyemedik. Hasan Üner, okuduğu bir kitapta Japon çocuğu olduğunu adının da “ Hiç” olduğunu söyledi ama, çoğunluk : “ Öyle ad olur mu?” deyip geçti. Japonlar için “ Küçük Adamlar” demeyi uygun buldular. Bu kez de Bekir Temuçin alındı: “ Boyumuz küçük diye ağlayacak mıyız? Sizin boyunuz büyük büyüklüğüne ama başarılarınızın büyükklüğünü söyleyemezsiniz! ” İsmet Yanar: “ Yaşa arkadaşım, doğru söylüyorsun, boy büyütmekle şey büyütmekle insanlar başarı kazanamaz. Önemli olan akıl, kafanın içi! ” İsmet’in arkası kapıya dönük yüksek sesle konuşurken Seçuk Korol Öğretmen geldi. İsmet’e “ Ne o tos vuracak kafa mı arıyorsun?” diye sordu. İsmet susup yerine oturdu. Selçuk Öğretmen: “ Yeni proğramı ben de yeni aldım. Coğrafya dersi çok gecikmeli yürüyecek. Dersiniz boş olduğu için geldim. Ders yapmasak bile yapacaklarımız için konuşalım! ” deyip öğretmen masasına oturdu. Şimdiye dek okuduğumuz konuları sordu. Konuşanlar olayı biraz karıştırdılar. Selçuk Korol Öğretmen Sami Akıncı’ya konuşulanların özetini yapmasını istedi. Sami Akıncı: “ Birinci sınıfta coğrafya dersini çok iyi okuduk, ikimnci yıl bu dersimiz boş geçti. Üçüncü yıl sonlarına doğru Hasanoğlan’a gidince kısa bir dönem okuduk. Şimdi dördüncü sınıftayız; siz gelirseniz ders kesimine dek Coğrafya okuyacağız. ! ” Selçuk Öğretmen gülerek: “ İşte bu kadar. Son öğretmeninizi biliyorum, Reşat Tekinay’dı! ” deyince arkadaşlar: “ İlk öğretmenimiz de Sabit Soysal’dı! ” diye eklediler. Selçuk Öğretmen, kitap verilmeyeceğini, bu nedenle birer büyük defter tutmamız gerekeceğini, zaman zaman araştırma yapacağımızı anlattı. Coğrafya dersinde geçen uzunluk ölçülerini sordu. Bu ölçülerin nasıl oluştuğunu önce sordu, doğru yanıt alamayınca kendisi anlattı. Konuştukça yeni konular ortaya çıktı. Köylerde kullanılan uzunluk ölçülerini toparlayamadık. En doğal ölçü birimi olarak adım ortaya getirildi ama adımı küçültemedik. Parmak kaldırp, ayak, karış, el, parmak, ölçülerini öne sürdüm ama bunları santin olarak değerlendiremedim. Zil çalınca Selçuk Öğretmen, “ Güzel bir Coğrafya dersi yaptık! ” demesine karşın bizim kafalarımız iyice karıştı. Bundan sonraki dersimniz boştu. Ders boyunca coğrafya dersini konuştuk. Sabit Soysal Öğretmen bize Kutup Yıldızını, Büyük Ayı, Küük Ayı yıldız takımlarını öğretmişti. Oysa 6 Haziran 1941 tarihinde çadırda ders yaparken gelen Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bu yıldızları sorunca doğru yanıt verememiştik. Be nim verememiştik sözüm tartışmalara neden oldu, o derste bulunmayanlar da konuşmalara katılınca iş tartışmaya dönüştü. 6/6/1941 günü olarak yazdıklarımı okuyunca birileri sustu. Öyle ki ben salt dersi değil Hasan Ali Yücel’in yaptığı şakaları da yazmıştım. Arkadaşiları bu şakaları anımsayınca durum değişti. Örneğin ben en sonra “ İngiliz! ” deyince aferin beklerken Hasan Ali Yücel: “ Başka kim kaldı ki?” deyince arkadaşlar ozama da gülmüştü. Bakan Newton’un ulusunu sormuştu Arkadaşlar, Fransız, Alman,  Amerikalı, Çek, Polonyalı, Danimarkalı, Holandalı, İsveçlşi, Norveçli, İspanyol, Yunanlı, Bulgar demişti. Arkalarından ben, “ İngiliz” diye bağırınca gülerek: “ Başka hangi ulus kaldı?” diye sormuştu. Öğle yemeğine bunları anımsayarak gittik. Çoktandır ara verilen köfte yedik. Patates, köfte pekmez. Öğleden sonra kovanların yapımını sürdürdük. Sali Ziya Öğretmen geldi, bir süre bize takıldı, bir süre de İrfan Öğretmene, “ Evlenince bahçeli bir evde oturması, tavuk bakmasını, sebze yetiştirmesi özellikle de arıcılık yapmasını önerdi. “ Bunların üçü yapılınca, evde karı-koca kavgası olmazmış. Yumurta hazır gelirmiş, sebze kendiliğinden yetişirmiş. Her kovan bir şeker fabrikasıymış. Salih Öğretmen gidince, İrfan Öğretmen benden sordu: “ Sen bilirsin, Salkih Öğretmenin evinde bunlar var mı?” Bilmediğimi söyleyince İrfan Öğretmen şaşırdı: “ Siz öğretmenlerin nerelerde oturduğunu merak etmez misiniz?” Şimdiye dek yalnız Fikret Madaralı Öğretmenle Hasan Çevik Öğretmenin evlerini öğrendim. Onlar da Alpullu’da kaldığımız yıldı. Hasan Çevik Öğretmenin evi tarım bahçemizin içindeydı. Fikret Madaralı Öğretmen de dört arkadaş çağırmıştı, Sinanlı Köyünde oturuyordu. Lüğle burgaz’da kim nerede oturdu, hiç ilgimi çekmedi. İrfan Öğrtetmen gülerek: “ Sen böyle söyleyince ötekilere sormuyorum. Benim bildiğim öğrenciler, özellikle öğretmenleri izleyip oturdukları semtleri öğrenirler. Demek sizde böyle bir ilgi yok! ” deyip konuyu değiştirdi. Kovanları tamamlayamadık. İrfan Öğretmen, “ Zararı yok tamamlanmış sayılır, pazartesi burada olacağız. Cumartesi, pazar günleri bizim atöyle dinlenecek! ” dedi. Mevsim nedeniyle tarım işleri öne alımış, çalışılacaksa tatil günleri tarımda çalışılacakmış. İrfan Öğretmen, ayrıldı. Arkadaşlar, ortalığı toplayıp çıkınca akordiyonu alıp, çok sessiz parmak çalışmaları yaptım. Baslarda çalmayı iyice pişirdim. Okul şarkılarını baslarda çalmayı öğrendim. Bas sıralarını yeni yeni öğreniyorum. Sıralanışında ters yönü atlayarak izliyor. Eller ters yönde gittiğinden kolay olmuyor. İki eli ayrı kullanmak gerekiyor. Ona çalışmaya başladım. Volga Volga da önce baslarla çalıyorum. Sonra ince seslerle girince çok güzel oluyor. Gülnihal için de bir yönten buldum: Girişi baslarla yapıyorum. Yine bir Gülnihaaalll! ” diye uzatınca çok hoşuma gidiyor. Martılar’ı, Çok Ağladım’ı, La Polama’yı, La Komparsita’yı çok isteyenler var. Onları istediğim gibi çalıyorum. Başlangıç müziğim Kazaska! Ona başlayınca çocuklar gülüşerek Hidayet Gülen Öğretmeni anıyorlar. Dersliğe gittiğimde kimseye takılmadan sırama oturup Değirmenimden Mektupları bitirdim. Bu kitapta güzel öyküler okudum ama öykülerde geçen bir söze takıldım. Turco(Turko)bu söz Türk demek. Başka kitaplarda da karşılaşmıştım, onlarda Türk anlamına geliyordu. Almanya radyosunun Türkçe yayınları başlarken çalınan müziğin adı da “ Allaturca! ” imiş. Türk işi, Türk usulü anlamı taşıyormuş. Oysa bu öykulerde Turco için, İşçi, piyade eri, at bakıcı gibi anlamlarda kullanıyorlar. . Örneğin Çekirgeler öyküsünde çekirge pisliklerini Turco’lar temizliyor. Cezayir’deki Bir Fransız çiftliğinde Türk olur mu? Son öykü Kıra Çıkan Kaymakam, bu öykü çok hoşuma gitti. İlkbaharda kuzuları kıra götürünce ben de öyle çimenlere uzanır, saatlerce bulutlara bakardım. Böyle yatarken uyuduğum çok olmuştur. O nedenle Kaymakamın yaptığına hiç şaşmadım. Bir ay sonra çevremiz yeşerince uzaklara gidip öyküdeki kaymakam gibi bir süre sırtüstü yatıp bulutlara bakmayı bir daha deneyeceğim. Kitabı kapatıp gülümseyince Halil Basutçu: “ Kitap hoşuna gitti belli, kapatınca

gülümsedin! ” dedi. Son öyküyü ona da anlattım. Arkadaşın gülmesini beklerken, arkadaş: “ Onu yazan, kaymakamı gözetlemiş mi ki, öyle yazmış?” dedi. Yutkundum: “ Bilmem, öyle yazmış işte, öyle yazdığı için de hoşuma gitti! ” deyip kestim. Yemekte Üsteğmenden söz açıldı; Hilmi Altınsoy: “ Neşeli adam! ” dedi. Mehmet Aygün: “ Aynı zamanda çok bilgili! ” diye ekleme yaptı. Bu bilgileri nasıl topladıkları, soruldu. Hasan Üner parmaklarıyla bizimle arasındaki okul yıllarını hesapladı. “ Bizden tam yedi yıl fazla okumuş! ” deyince şaşırdık. Lise 3 yıl, Harp Okulu 4 yıl. İbrahim Ertur arkadaşımız yanımızdan geçiyordu, o bilir; onu ağabeyi geçen yıl teğmen olarak kıtaya çıkmıştı. Yanıtı değişik oldu: “ Orta okuldan sonra 8 yıl! ” deyip gitti. İnanamadık. Dersliğe gidince bir daha sorduk. Harp Okulunu bitirince de bir süre yetiştirme kurslarını izliyorlarmış. Üstelik, seçtikleri sınıflara göre de bu süreç uzayabiliyormuş. Ayrıca bizim üsteğmen birkaç yıl liselere derse gitmiş. O nedenle de okumuş olabileceğini düşünerek çok bilgililiğinin nedenlerini saptamış olduk. Salih Baydemir bir kahkaha attı: Buna göre Yaşar Binbaşı bilgi allamesidir ama bize zırnık koklatmıyor! ” dedi. Salih’in zırnık, allame sözleri bir süre gülme nedeni olarak ortada dolaştı. 8. Sınıftan Hasan Gülümser, Ali Ergin, Musa Güner geldi. Yarın gece kendi aralarında çalışmayapacaklarmış, beni de çağırdılar. Oyun yok salt şarkı, türkü söylenecekmiş. Benim de aralarında olmamı istemişler. “ Yusuf Asıl’la Ahmet Güner’i de çağırın! ” deyince çağırdıklarını söylediler. O zaman gideceğimi söyledim. Bir süre arkadaşlarla konuştular. Sınıf öğretmenleri Faik Bakır Öğretmenmiş. Haftanın belli akşamlarında gelip Öteki Köy Enstitüleri’ndeki etki, nlikler üzerine yazılmış yazılar okuyormuş. Özellikle İzmir/Kızılçullu Köy Enstitüsünde Zeybeklerin tüm öğrencilerce oynandığını, Zeybekleri Efelerin öğrettiğini okmuşlar. Ayrıca yüz kişilik korolarının olduğunu, ellişer kişilik ke man, mandolin orkestralarının olduğunu anlattılar. Ben bunları daha önce biliyordum Ancak bunlasrı benden başkalarının da öğre nmiş olmasına sevindim. Bu kez: “ Onların öğretmenleri var. Müzik öğretmenleri şarkılar bestelemiş ünlü biri, daha geçen yılbiz Hasanoğlan’dayken gelen arkadaşlar, okulun iki akordiyonu olduğunu söylemişlerdi. Generl Müdür İsmail Hakkı Tonguç, biz Hasanoğlan’dayken bana, “ Akordeon al maları için tüm Köy Enstitüleri’ne yazı yazdım demöesine karşın bizim okula hala akordiyon alınmadı. Bu gidişle alınacağı da yok! ” dedim. Arkadaşlar gülerek: “ Olsun, bizim var; o bize yeter! ” dediler. Buna da sevindim. Onlar gidince Hüsnü Yalçın geldi. Hüsnü Yalçın uzaktan uzaktan beni izliyormuş. “ Öteki çocuklarla senin gibi candan ilgilenen yok. Bu huyun çok hoşuma gidiyor. Ben de sen in gibi yapmak istiyorum ama bir türlü ilişki kuramıyorum. Bizim sınıftakilerle arkadaşlık yapmak çok zor. Beni, m pek umudum kalmadı. Okulu bitirince birkaç arkadaşım olsun istiyorum. Köylerde de böyle yalnız kalırsam biliyorum, benim yaşamım zorlaşacak! ” Arkadaşı yatıştırmak için, akordiyonu öne sürdüm. Akordiyon olmasaydı ben de aynı durumda olacaktım! ” diyerek arkadaşa arkadaş olmaya çalıştım. Yat zili çalınca, geleceğe yönelik arkadaşlık olayını uzun uzun düşündüm. Burasını bitirince arkadaşlardan hiç arkadaşım olur mu? Nedense hiç biri için bir karar veremedim. Hüsnü Yalçın gibi benim de arkadaşlığım bizim sınıftakilere kalırsa sanırım yok gibi bir şey olacak. Mehmet Yücel dışında yeğenim İsmet de dahil hiç birine güvenim yok. Halil Basutçu dürüst arkadaş ama herkesten uzan duran bir anlayışı var. Hasan Üner’le Yusuf Asıl var. Onlar da daha çocuk. Sefer Tunca ile Arif Kalkan mert arkadaşlar ama onlar da uzak yerlerde. Okulu bitirmiş, köywe öğretmen olarak atanmış gibi bir süre kara kara düşündüm. Neyse ki köy möy derken E. . Abla ile C aklıma geldi. Azıcık sıkışır gibi oldum. Öylece uyumuşum.

 

7 Mart 1942 Cumartesi

 

Uyandım ama öyle yatıyordum. Hilmi Altınsoy, “ Bugün ne derslerimiz var?” diye sordu. Yan uzağımdeki, Orhan da Hilmi’ye “ Yeni programı mı soruyorsun eskiyi mi?” deyince ilgilendim. Hilmi, sözünü değiştirip: “ Bugün ders var mı, yok mu?” deyince Kadir az ileriden: “ Bugün mısır tarlası kazacaksın, mısırcı, unuttun mu?” diye takıldı. Mısırcı sözü Hilmi’ye dokunmuş, söylenmeye başladı: “ Biz konuşurken gelip sözümüze ne karışıyorsun?” gibilerde sert sözler söyledi. Arkadaşlar, kollarına girerek ikisini de dışarı çıkardılar. Cumartesi bapar günleri tarım çalışması yapılacağını İrfan Evren Öğretmen , dün bize söylemişti. Dersliğe gidince aynı tartışmalar sürdü. Neyse ki, yeni proğram tahtada yazılıydı, ona göre haftaya bugün Askerlik dersi, ile Müzik dersleri olacak. “ Müzik dersleri boş olduğuna göre bundan böyle Askerlik dersinden sonra boş kalacağız! ” Sözü nedense sevinç yarattı. Konuşmaların dışında durmama karşın birden: “ Müzik öğretmeni de gelecek, Müdür Bey söyledi, unuttunuz mu?” dedim. Bana bakanlar oldu: “ Ne zaman söyledi?” Yanıt beklediler, “ Unuttunuz mu, Kırklareli Ortaokulu Müzik öğretmeni cumartesi günü gelecek pazart akşamı gidecek. Bu zaman içinde fisebillah müzik çalışması yapılacak! ” Olayı anımsayanlar güldü, anımsamayanlar inandı. Birileri: “ Bu da nereden çıktı şimdi?” Cumartesi günlerimiz de mi gitti?” demeye başladılar. Kahvaltıda Hilmi tekrar sorunca, sözümün şaka olduğunu, bu sözü Müdür Bey söyledi ama olay gerçekleşmedi! ” dedim. Hilmi rahatladı. Bu kez de mısır ekimi ortaya getirildi: “ Mısır nasıl ekilir?” Yusuf, Hasan, Mehmet bilmediklerini söyledi. Bana sordular: “ Mısır ekilir mi yoksa dikilir mi?” Hilmi’yi gösterdim: “ O söylesin! ” Hilmi, “ Bilmiyorum! ” diyemedi, “ Size öğretmek zorunda mıyım? Biraz sonra nasıl yapıldığını öğrenirsiniz! ” deyip kesti. Yusuf Asıl duramadı, bana: “ Söyle de öğrensin, aslında Hilmi ekilme ile dikilme arasındakı farkı da bilmiyor! ” dedi. Tartışmayı kesmek için” Kazılan tarlaya belli aralıklarla çapa ile yer açılıp ekilir! ” dedim. Hilmi herkesten önce: “ Ne var bunda bilmeyecek, tohumları saçıyorsun işte! ” dedi. Güldük” Hilmi Altınsoy, mısır ekmeyi bilmiyormuş, bu açıkça anlaşıldı; üstelik anlatınca da anlayamadı! ” diyerek dersliğe döndük. Hilmi, kızmadı, “ Siz, adamı deli edersiniz ama bende deli olacak kafa yok! ” deyip tartışmayı kesti. Zil çalınca topluca Tarım atölyesi, ne gittik. Naci Birkök Öğretmenin yerine gelen öğretmen Besim İyitanır oradaydı. Bizimle hiç ilgilenmedi. “ Salih Bey’i bekleyeceksiniz ! ” deyip arkasını döndü. Öylece bakışırken kıkırdamalar başladı. İdris Destan açık açık gülünce Besim İyitanır çok kaba bir tavırla “ Gülenleri ben ne yaparım, biliyor musunuz?” diye bağırdı. İdris önce korkar gibi yapıp sustu. Birden döndü, “ Gülen bendim ama size gülmedim. Suç işlediysem beni cezalandırın. Benim yüzümden arkadaşlarımın azarlanmasına razı olamam! ” dedi. Besim İyitanır İdrise dik dik baktı: “ Vay vay vayyyy! Arkadaşlarının azarlanmasına razı olamazmış. Arkadaşlarını azarlayan kimmiş?” deyip arkasını döndü. Başında kasket, ayaklarında çizme, gri kilot pantolon, kahve rengi ceket, beyaz gömlek, bolynunda çiçeklşi bir kravat, ceketin üst cebinde bir kırmızı mendil. Öteki öğretemenlerde pek görmediğimiz bir giyimi var. Sağ elindeki çubukla çizmesine vura vura bir süre İdris’e baktı. Kocaman gözleri sağa sola döndü. Arkasını dönüp gitti. Arkadaşlar öyle suskun beklerken dayanamadım, “ Adamın gözleri amma da büyük! ” dedim. İsmet, yavaça: Dayı korkmadan onun gözlerine mi baktın?” diye sordu. Olağan üstü bir şey yapmış gibi: “ Evet! ” deyince gülenler oldu. İçlerinden biri: “ Dikkatlı bakmamışsın baksandın görürdün, adamın bir gözü kördür! ” dedi. İnanamadım, “ B en iki tane iri gözü gördüm ! ” deyince, “ Göz yerinde ama görmüyor. Zaten bu nedenle pek netameli değilmiş! ” baktımbaşı eğik olarak konuşan Sami Akıncı . Salih Ziya Öğretmen geldi(İdris’in korkusu yüzünden okunuyor) “ Günaydın! ” dedikten sonra, günden, güneşten söz etti. Mısır ekilecek alanı gösterdi. Önce bir çapalama yapmamızı, çapalanan yerlerde kesekler bırakılmamasını tembihledi. Bana takıldı, “ Çiftçi Başı senin kepirinden taha verimli ürün alacağız, çünkü bizim kepir, terütaze, yüzyıllık nadas, ilk kez mısır büyütecek. Göreceksiniz mısırların boyu boylarınızı aşacak. Gülerek Hasan Üner’le Mehmet Yücel’i gösterdi. Seni değil, seni kastediyorum, tarla içinde sen kaybolacaksın! ” diye elini Mehmet Yücel arkadaşın başına uzattı. Bu sıra Besim İyitanır Öğretmen yakınımıza geldi. Konuşmaları gülmseyerek dinledi. Gülerken dişleri çıktı. Dişler çarpık çurpuk, sigaradan kiremide dönmüş, gibi. Gözlerine baktım ama göz yuvarlaklarının kusurunu göremedim. Ben bakarken birden döndü: “ Sen dinlemiyorsun! ” dedi. Yüzü tümüyle gözümün önün deydi. Nasıl oldu bilmem gözüm kusurlu gözüne takıldı, “ Dinliyorum! ” deyip yere baktım. Salih Ziya Öğretmen, görderli gruplar oluşturarak iş bölümü yaptı. Kürekleri alıp az ilerideki mısır tarlasına geçtik. Okul yüzünden futbol alanına dek uzanan eğilimlı yeri kazmaya başladık. Daha önce işaret konduğu için karşılıklı çalışmaya başladık. B ek küreği ile kabartıp tırmıkla topakları kırıyoruz. Yavaş sesle konuşmalar sürüyor, “ Salih Ziya Öğretmen bu adamla nasıl geçinir?” Bu adam! ” Besim İyitanır yerine geçti. Bu Adam, kaba dayı, bu adam öğretmen değil, bu adam tarımdan anlamıyor! ” Zil çalınca bnen arkadaşlardan önce hazırlandım. Öğretmenler yakınıma gelmişti. Salih Ziya Öğretmen: “ Biz gecikirsek siz aynı tempo ile işlerinizi sürdürün! ” diye yüzüme baka baka söyledi. “ Peki öğretmenim! ” dedim. İçimden sevindim. “ Adam, benim ayrıcalığımı anlamıştır! ” diye beklerken birden bana” Ne o sen hemen gitmeye hazırlandın, arkadaşlarından bir ayrıcalığın mı var?” diye çıkıştı. Bayrağı hazırlayacağımı söyledim. Salih Ziya Öğretmen gülerek “ O, bizim Bayraktarımız! ” dedi. Bana da “ sen git, hazırlığını yap! ” dedi. İçimden söylenerek ayrıldım. Hem kızdım, hem de kendimi sorguladım : “ Ben şimdi bu adama ne yaptım?” diye düşünmeye başladım . Birinden kurtulmaya çalışırken bir başkası karşıma çıkıyor! Bununla çatışmayacağım! Bayrak törenine yetiştim. Töreni Namık Ergin Öğretmen yönetti. Yemekte herkesin gözleri Kızlar Masasındaydı, hepsi özel giysiler giymişiler, Lüleburgaz’a gideceklermiş. Değişik giyinince içlerinden bazıları çok güzelleşiyor. Hilmi Altınsoy, seçimini yaptı4 tanesiyle evlenebilirim! ” dedi. Annesi gelince bunları gösterecekmiş. Bunların kimler olduğunu söylemedi. Kızların adlarını söyleyerek yüzünün değişmesinden anlamaya çalıştık. Sonunda Yusuf Asıl, “ Hilmi’nin soyulmuş patatates gibi yüzü var hiç değişmiyor! ” dedi. Hilmi bundan alınmadı, belli etmemek için öyle bir tavır takındığını söyledi. Sonunda, Madam diye ad takılan kızı Hilmi’ye uygun buldular. Hilmi kızdı, “ Bopş yere beklemeyin anam buraya gelmeyecek! ” deyip kalktı. Ben de kalkıp Hilminin dirseğinden tuttum, birlikte dışarı çıkınca arkadaşları bekledik. Yanımızdan geçerken Gül, “ Lüleburgaz’a gezmeye gidiyoruz, istediğin bir şey var mı?” diye bana sordu. . Hilmi birden şaşırdı” Abi, bu kızı sen nasıl bağladın bu sana aşık! ” dedi. Yanıldığını anlattım. Özellikle o kızla benim ilgilenmediğimi, bu nedenle de memnun kaldığından benimle çok rahat konuştuğunu anlattım. Hilmi, “ Ben de açık yürekle konuşsam bana da yaklaşırlar mı?” diye sordu. Kesinlikle yaklaşacaklarını, korkmadıkları kimselere neden yaklaşmayacaklarını sordum. Hilmi sevindi. Arkadaşlar gelince bu kez benim söylediklerimi, kendi düşüncesi olarak öne sürdü. “ Kızların hepsiyle arkadaş olacağını söyleyerek yürüdü. Salih Baydemir, “ Kızlar senden çekinmezler, şimdiden yaklaşabirsin! ” deyince tartışma başladı” Ne demek istiyorsun?” Derslikte bir süre “ Ne demek istiyorsun?” sorusu soruldu. Bu kez de İdris Destan” Nerden çıktı bu adam?” diye dertlendi. “ Bu Adam Bahçe Tarımı öğretmeniymiş. Sebzeciliği ondan öğrenecekmişiz. Arif Kalkan İdris’e, “ Arkadaşım bu adamla iyi geçinemezsen bahçende sebzeler olmayabilir! ” Bir yandan “ Yaaa, salatalıklar, marullar, ıspanaklar tatsız olur! ” Olumlu olumsuz konuşmalar yaparak Mısır Tarlası’na gittik. Bize gösterilen yer, bnir dönümmüş. Arkadaşlar küçümsediler: “ A, ne kadar azmış! ” Bir dönüm, 1000 m2. 25 kişiyiz, her birimize 40 m2 düşer! ” dedim. Bir çoğu etrafına baktı. Ali Önol’a takıldım: Sami Akıncı’yı arıyorsun ama gerek yok binin 1/25’i 40 eder! ” dedim. Sabahki düzenimizi olduğu gibi sürdürdük. Salih Ziya Öğretmen geldi, kazışımızı beğendiğini söyledi, ayrıldı.

Bir süre O Adamı bekledik. Neyse ki gelmedi. . 40m2 karenin büyük bir alan olduğunu bir çok arkadaşımız bugün toprak kazarak öğrendi. Tırmıklamayı da sayarsak 80 m2 iş yaptığımızı söyleyenler çıktı. Harun Özçelik, Sami Akıncı, Mehmet Başaran, Recep Kocaman, Mustafa Saatçı yok. Onlara sütlü mısır verilmeyecek. Recep Kocaman nöbetçi, affedildi. Mustafa Saatçı elektrik santralinde çalışıyor. Harun Özçelik’le Mehmet Başaran revirde çalışıyor! ” deyince gülenler oldu. “ Onlar zaten sütlü mısır sevmezler, onların özel ciğer kızartmaları var! ” diyenler oldu. Ya Sami Akıncı? Geçen yıllar kooperatifte pinekliyordu. Şimdi ne yapıyor? Ömer Uzgi, l gitti İlhan Görkey geldi. “ Ali Hoca gitti, Hoca Ali geldi! ” Ali Aga birden çıkıştı: “ Sizin Ali’lerle ne derdiniz va, ikide bir Ali deyip duruyorsunuz?” İsmet , bir den alevlendi: “ Ali dediler Kaz Ali demediler! ” Arkadaşlar güldü. Ali Aga duymamış gibi başını çevirip gitti. Paydostan sonra akşam çalacağım parçaları ayırıp bir daha gözden geçirdim. Ezber biliyorum ama kesi nlikle ezber çalmak istemiyorum. Arkadaşlar ezberi kolay sanıyor. Notayı görünce olağan üstü bir olay sanıyorlar. Bunu bildiğim için en basit parçalarda bile notaya sarılıyorum. Akşam yemeğinde Hasan Gülünser Lokma tatlısı getirdi. Sahki konuşmaları anımsayan Mehmet Aygün, “ Kızlar mı gönderdi?” diye sordu. Hasan Gülümser de gülerek, “ Evet! ” dedi. Oysa kızların gönderdiği falan yoktu, bir arkadaşından almıştı. Hilmi Altınsoy kendi düş gücüyle olayı çözdü: “ Hasan Gülümser aracılık yapıyor! ” Peki ama kiminle kim için?” Onu kendisği biliyor ama asla açıklamayacaktır. 8 A dersliğinde sayılı öğrenciler toplanmış. Biz de Yusuf, Ahmet, ben üçümüz gittik. Her zaman olduğu gibi gelec ek ünlerde yapılacak etkinlikler sayılıp döküldü. Okul Müdürü onlarla da konuşmuş, bizden farklı olarak onlara belli ip uçları da vermiş. Hatta yönlendiriciler için “ Her zaman gelip benimle konuşabilirsiniz! ” demiş. Kızlardan da bir grup geldi. Çoğunluğu 8. sınıf olan kızlar, oyunları sürdürmeyi istediklerini tekrarladılar. n çok isteklilrden biri de N. Biliyorum içinden gelerek konuşmuyor. Salt Gül’e engel olmaya çalışıyor. O konuştuıkça Gül, tatlı tatlı gülümsüyor. N’ye pek inanmadığımı açık açık belirttim. “ Kırk kişilik liste yaparız, onmların yarısı gelmez, biz de yirmi kişi ile rahat rahat çalışırız! ” dedim. Ne sordu, “ Abi neden öyle diyorsun? Ben, söz veriyorum, geleceğim! ” Hasan Gülümser arka çıktı, “ N söz verdiyse gelir! ” Benim böyle konuşmam da anlamsızdı. Nedense Hasanoğlan’daki durumu anımsadım, öyle konuştum. Süheyla Öğretmene yaranmak için oyu nlara katılırken o ayrıldığı gün daha ayağını kesmişti. Ali Ergin’le Musa Güner yeni türküler hazırlamışlar. Köşküm Var Deryaya Karşı. Bunu çok sevdiğim için, soluksuz dinledim. Mahmut Ağabeyimin baş şarkısıydı. Köşküm var deryaya karşı, Kırımdan gelim, adım da Sinan’dır, Drama Köprüsü, Alişim, Çubuğum yok, bizim plakların en çok dinlenenleridir. Ayrıca, Hasanoğlan’da dinlediklerini de toparlamışlar. Keklik, Püskül, Meşeli (Arifiye) Sen bu yaylaları-Cıgaramın dumanı (Beşikdüzü) Bursa (Savaştepe)türkülerini söylediler. Bunları biz de dinlemiştik ama, Arifiyelilerin Meşeli’sinden başkasını zor anımsadım. Bir de Harunilelilerin Kozanoğlu’sunu anımsar gibiyiğm. Onların öğretmenleri Vahdet Kayıt çok güzel söylüyordu. Toplandık, konuştuk kararlar aldık15 Mart 1942 gününden başlayarak her cumartesi akşamı çalışma yapacağız. Ben değişikklik olsun diye tangoları çaldım. Çok dikkatli dinleyenler oldu. Kızlar güldü. Meğer onlar aralarında dans ediyorlarmış. Radyo açık olduğu zaman tangolar saatini hiç kaçırmıyorlarmış. Benim de radyodan yararlandığımı söylediler. “ Evet! ” dedim ama aslında benim dinlediğim falan yoktu. Ancak içime bir kurt düştü, “ Nasıl dinleyebilirim? Zil çalınca dağıldık ama benim aklım takıldı. Tangoları nasıl dinleyeceğim? Yatınca uzun süre planlar kurdum. Önce hangi saatte çalınıyor. Saati öğrenince o saatte radyoyu nasıl dinleyeceğim. İsmet geldi, yarın paydostan sonra Yeni Bedir’e gidip gelelim. Hoşuma gitti. Bir merhaba deyip döneceğiz. Yengemden yüz bulursam biraz da ekmek alabilirim. Birden radyo sıkıntısını atlattım; yengeme ekmetlerin küçüldüğünü nasıl söylerim? Ya babama duyururlarsa? Babamın aç kaldığımı düşünmesini kesinlikle istemem. Öyleyse ekmek sözü yok. Başka yiyecek önerilirse alırım….

 

8 Mart 1942 Pazar.

 

Uyanınca gördüğüm rüyayı anımsadım. Sayadere dediğimiz dört kardeş tarlalardaymışız. Dört kardeş o tarlaları bölüşüyoruz. En küçükleri olduğum için bana soruyorlar, “ Hangisini alıyorsun? Arkamı dönüp ağabeylerimden uzaklaşıyorum. Kenarlardan birini alırsam, domuzlar, ya da öteki zararlı cablılar benim tarlamı önce zarara uğratacaklar. O nedenle ordalardan birini seçmeye karar veriyorum. Söylemeden önce ağabeylerimin yüzlerine bakıyorum. Ali Ağabeyim bana gülüyor. Ötekilerse Ali Ağabeyime çatıyorlar: “ Çocuğun yüzüne gülüp kandırmaya çalışma! ” Bektasş Ağabeyime bakıyorum, ben bakınca o yüğzünü öbür tarafa çeviriyor. Gücendiği besbelli. Nasılsa birden okula geldiğimi anlıyorum: “ İşte ben geldim, benim okulum burası! ” diyorum. Ağabeylerim: “ Aaaa, ne kadar da güzelmiş! ” diyorlar. Çok seviniyorum. Gözlerimi açtığımda şaşırıyorum. Karanlık, ben üç katlı ranzanın en üstündeyim. Bir süre üzüntülü üzüntülü sustuktan sonra birden bir sevince kapılıyorum” Yatağımda olmak ne güzel! ”

Dün konuşurken revirdeki arkadaşlar için ileri geri konuşmalar olmuşu. Sami Akıncı duymuş, bana geldi, “Sen hesaplamışsın, herkes ne kadar kazdıysa ben de payımı akaz xağım, arkamdan konuşulmasını istemem!” dedi. Nedern bana söylediğini sordum. “ Sen hesaplamışsın, doğrusunu öğrenmek için! ” deyince, “ Dediğini yaparsan sana yardıma katılacağım, kişi başına 40 m2. bir kenarı 6, bir kenarı 7 metreye yakın bir dörtgen tam bizim dersliğin tabanı kadar! ” dedim. Sami kiç bir şey demeden gitti dersliğin kenarlarını adımladı. Muhasip Hikmer Bey, Salih Ziya Öğretmenden izin alarak çalıştırmış. Arkadaşların çoğu, “ Olmaz öyle şey, izinli olunca onun kazması söz konusu olamaz! ” diye konuşmaya başladılar. Kahvaltıda bu konu konuşuldu. Hüseyin Serin nöbetçi, ortalıkta dolaşıyor. Öğretmen masasının yanında Gül’ü gördüm ayakta bekliyordu. Besbelli nöbetçi. Hilmi Altınsoy da görmüş. “ Ne o Artlik konuşacak birini bulmuşsun! ” diye takıldı. Hüseyin gibi Gül’ün de Pomak olduğu biliniyordu. Onların konuşması ise Bulgarca anlamını taşıyordu. Hüseyin’in en sinirlendiği bir durum. Hüseyin renkten renge girdi ama benim yanımda olduğu için Hilmi’ye, yiyecekmiş gibi bakmakla yetindi. Başını sallayarak gitti. Hasan Üner Hilmi’yi uyardı, “ Artlik döver haberin olsun, onu fena kızdırdın! ” dedi. Hilmi, aldırmazdan geldi. “ Ağabey varken bana dokunamaz! ” deyip güldü. Bu kez Hasan, “ Sen öyle bil, Ağabey seni bu sözün için savunur mu sanıyorsun. sen baltayı taşa vurduğunun ayırdında değisin! ” dedi. Arkadaşlar bana baktı. “ Konuştuğunuzu tam olarak anlamadım, ancak ben Hüseyin’le bir kez kavga ettim; o suçluydu, boynunu büktü, olay kapandı. Durup duruken ben gene üstüne gitmeye kalkarsam bu kabadayılık değil terbiyesizlik olur. O bunu kolay kolay kabul etmez. Buna bardağı taşırma derler. Böyle durumlarda göğüs göğüse kavga yerine hileye baş vurulur. İşte cinayetler böyle işlenmektedir. Hüsyin benim önüme açık açık çıkmadıkça ben onunla karşılaşmam! ” Hilmi birden bozuldu. “ Sen bunu o kız için söylüyorsun ben bunu biliyorum! ” Bu kez de ben, “ Ha şunu bileydin, sen şakanı düşünmeden kılıç oyunu gibi sağa sola saldırarak girdin. Kendini D’Tanyan mı sandın? dedim. Arkadaşlar güldü, Hilmi özür diledi. Masadan kalkarken Salih Baydemir, “ Böylece herşey aydınlanmıştır! ” dedi. Bir süre konuşmadan dersliğe gittik. Derslikte Sami Akıncı’nın çalışma isteği benimsenmedi. İsmet Yanar, “ Dayımın verilmiş sözü var, o bari gitsin çalışsın! ” dedi. Herkes güldü. Bu kez de Sami Akıncı, “ O zaman da ben gider yardım ederim! ” Gülüşürken zil çaldı. Tarım atölyesinin yolunu tuttuk. “ O Adam gelecek mi?” Mehmet Yücel, “ O Adamda Pazar günü çalışacak göz var mı! ” deyince O Adamın gözleri konuşulmaya başlandı. “ Görüyor-Görmüyor! ” Hiç beklenmedik bir çıkış Hüsnü Yaçın arkadaştan geldi. Geçen yıllar Fikret Madaralı Öğretmenin bize okuduğu bir şiiri, Kör Adam’ı okumaya başladı. “ Kör Adam, kör gözleriyle gelecekleri görür gibi bakardı! ” Şiir bir çok olayı anımsattı. Uzunca tartışılan o şiirdeki Kör Adam’la bizimkinin bir ilişkisi olmadığı okunusu oldu. Arkadaşların çoğu ise Hüsnü Yalçın’ın o zaman çok sevdiğimiz şiiri bugün anımsatması, böylece görmeyen insanlar üstüne yorumlar yapılmaması, türünden öneriler durumu yumuşattı. İdris Destan en çok duygulanan arkadaşımız, açıkladı: “ Biz onun görüp görmediğini bilmiyoruz; görmediğini bilerek de sataşmıyoruz ki. Ancak o görmüyormuş gibi yapıp da görmüş görmüş horozlanıp kalp kırıyor! ” Bu kez arkadaşlar, İdris Destanı alkışladılar: “ Ağır konuşuyormuş ama söylediği sözler olgun bir ağırlık taşıyormuş. ! ” Bu kez İdris, “ Sizin sözü nereye getireceğinizi biliyorum: “ Ne Şamın şekeri, ne de arabın yüzü! ” deyip, gitti. Konuşmaları uzaktan izliyordum. ancak İdris Destan’ın sinirlenip gitmesini anlayamadım. Hasan Üner açıkladı: “ Olgunluk molgınluk gibi sözler yaşlıların yaptığı konuşmalardır. İderis’e, yaşlı anlamında “ Moruk! ” diyorlar. İdris sözün oraya gideceğini anladığı için kızdı! ” Mustafa Saatçı Hüsnü Yalçın’den Kör Adam şiiri bir daha istedi. Hüsnü, “ İmam Efendi içtenlikli olduğunu bilsemen azon kez okurum, sonunda ne olacağını, İdris gibi ben de biliyorum! ” Bu kez Sami Akıncı: “ Hüsnü oku arkadaşım ben de istiyorum, kim ne derse desin sen o şiiri güzel okuyorsun! ” Hüsnü gülümsedi, “ Sami’ye canım kurban! ” deyip şiiri bir daha okudu. Birileri alkışlarken İsmet Yanar: “ Öğretmenim Bakar nedir?” diye bağırdı. . Geçmişte bu soruyu Fettah Biricik Fikret Madaralı Öğretmene sormuştu. Öğretmen de tek söz olarak “ Okuz! ” diye yanıt vermişti. Bakarın öküz anlamına geldiğini öğrenene dek arkadaşlar, öğretmenin Fettah’a öküz dediğini sandılar. Oysa öğretmen kapıdan çıkarken sorulduğu için başını döndürüp “ Bakar! ” demişti. Durum sonradan anlaşıldı ama şakalaşmalarda ilk anlaşılanı Fettah’a hep söylediler. Fettah da onları dinlemek zorunda kaldı ya da karşı durarak yeni açıklar verdi. Bu kez de öyle oldu; İsmet’e: “ O sensin! ” deyip sıyrılacağını sanmıştı. İsmet kurnaz davrandı: “ Sana göre benim, o ya da sen olmam doğal. Ama bu senin Bakar olduğunu değiştirmez! ” Bu kez Fettah’ın çevresindekiler, susmasını söylediler. Konuşulmalara, tartışılmalara karşın arkadaşlar içtenlikle çalışıyor, kazıp tırmıklıyordu. Alt yollardan öğretmenleri gözetlerken Elktrik santıralından Salih Ziya Öğretmenle Müdür Bey ansızın çıktı geldi. Müdür Bey, “ Kolay gelsin mi diyeceğiz, ziyade olsun mu? Her ikisini de diyelim hatta daha fazlasını dileyelim, zekalarınız pırıldasın, kollarınız güçlensin! ” dedi. Bekir Temuçin’in yanında durdu. “ Buraya ne ekeceksın usta?” diye sordu. Bekir Timuçin “ Çam dikeceğiz efendim! ” dedi. Müdür Bey bize bakarak, başını salladı: “ Bu nedir bu, ekeriz-biçeriz! ?” Salih Ziya Öğretmen güldü. Bekirin yanındaki Kadir Pekgöz yanıtladı: “ Tohumları ekiyoruz, fidelerle fidanları dikiyoruz! ” Müdür Bey, çömelip toprağı yokladı. Kalkınca: “ Bakın işte burada ayrılıyor yollarımız; siz ince eleyip sık dokuyorsunuz, bizse çala kalem, toprağa her şeyi ya ekeriz; ya da dikeriz. O farklı şeyler bizim için farklı değildir. Salt biz değil sizin sittin senedir toprakla haşır neşir olan çiftçileriniz de bizim gibidir. Dahası onlar ekmezler, tohumu toprağa atarlar. Gübreyi de tarlaya atarlar, suyu bahçeye salarlar, yoğurda maya çalarlar. Sizler bunları daha da çoğaltabilirsiniz! ” Öğretmele Müdür Bey, çamur mamur demeden yanımızdan dereye doğru yürüdü. Müdür Bey gri giysiler giymişti. Mehmet Yücel” Arkadaşlar işte bahar geldi. Müdürümnüz baharı karşıladığına göre bundan sonra soğuk olmayacaktır! ” Yarın daha “ Mart’ın dokuzu! ” diyenler oldu. Mart’ın dokuzu, dondurur öküzü! ” Ali Önol sınırlendi: Böyle bir söz yok, uyduruyorsunuz! ” Ali kendi kendine: . “ Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır! ” var, diye söylendi. Gerçekten öteki söz var mı?” tam saptayamadık. Ancak Ali Önol’un karşı oluşu açıktı. Öküz möküz diyerek gene hemşerisi Fettah’a takılma olacaktı. Ali Fettah’a gelecek sözü önlemeye çalışmıştı. Olay böyle açıklanınca birden karar değiştirdim. “ Öyle, öküzlü bir söz var, bulup size göstereceğim! ” dedim. İnananlar oldu. İyi ki söylemişim böyle bir sözün oluşu Fettah’ın işine yaradı, hemen gülümsedi. . Kazan arkadaşlardan biri, tak diye bir sert neneye vurunca, durdu: “ Burada bir şey var! ” dedi. Gülerek “ Altın küpüdür! ” diyenler oldu. Odur budur derken, toprak altından çıkan altın küplerinden söz edildi. Birisi de geçen yıllar okuyup ezberlediğimiz “ Dur Yolcu! ” şiirini anımsattı. “ Dur Yolcu, bilmeden gelip bastığın- Bu toprak bir devrin battığı yerdir-Eğil de kulak ver bu sakıt yıpğın-Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Ezberlediğimiz şiirin dört dizesini zor toparladık. Bu7 kez karşılıklı sorular başlattık. “ Biz dalgalar fırtınalar kahramanı yiğitleriz. Ötesini kim söyleyecek? . . . “ Haber sorar gezeriz! ” Mehmet Yücel yetişti, “ Postacımısın be kardeşim, haber topluyorsun?” Postacı haber toplamaz, belki dağıtır! ” Kampana çaldı. “ KörAdam kör gözleriyle gelecekleri görür gibi bakardı! ” Sami Akıncı, söylendi: “ Tanrı aşkına söyleyin, şunun neresi güzel! ” İsmet Yanar’ın inadı tuttu, “ Ben çok seviyorum, herkesin güzeli farklı olur. Sevmeyenler dinlemesin! ” Yemeğe girinceye dek tartışmalar sürdü. Kapıdan girerken Halil Basutçu Hüsnü Yalçın’ı uyardı. Sakın bu şiir tartışmasına karışma! ” Öğle yemeğine Okul Müdürü de geldi. Muhasip Hikmet Bey, Asaf Bey, Ahmet Gökay yemekteler. Pazar günleri onlar pek gelmezlerdi. Etli nohut, bulgur pilavı, üzüm hoşafı. Uuzun zamandır yediğimiz en güzel yemekler. Tulumba tatlılarını, Revanileri, Kaymaklı ekmek tatlılarını unuttuk. Son günlerde nedense etli yemekler arttı. Mercimek, nohut, fasulye yemeklerimiz etli oluyor. Arada sulu köfte dedikleri, içince yuvarlak yuvarlak eti olan bir çorba çıkıyor. . Soğumadan verilince onu da severek yiyoruz.

Derslikte Sami Akıncı : “ Arkadaşlar, un utmayalım, yarın, program değişikliği var! ” deyi, nce bir grup, “ Ne değişikliği, iki dersin günleri değişmiş, o kadar! ” dediler. Oysa Sami, yat-kalk zillerinin de değiştiğini kastetmişti. “ Siz bilirsiniz! ” deyip sustu. Gerçekten saatlere ben de bakmamıştım. Gerçek değişiklik saatlerdeymiş. Kalk zili 6’oo, 620-6’45 spor, 6’45-7’15 Kahvaltı, 7’15-7’55  Derslikte Sabah Çalışması, 7’55-8’00 Ders hazırlığı, 8’00-8’50 1: ders. 8’50-9’00 ara. 9’00-9’50, 2. ders. 9’50-10’00, ara. 10’00-10’50 3. ders. 10’50-11’00 ara. 11’00-11’50 4. ders. 11’50-12’00 yemek hazırlığı. 12’00-13’00 Öğle aralığı. . 13’00-17’00 Atölye çalışmaları. 17’00-18’30 dinlenme-oyun, bireysel çalışmalar. 18’30-20’00 kitap okuma. 20’00-20’30 Akşam yemeği. 20’30-21’30 ders çalışma, ödev hazırlama. 21’30-21’55, temizlik, uykuya hazırlık. 22’00 uyku. 6’20-6’45 arası spor deniyor. Beden Eğitimi öğretmenimiz yok, biz ne yapoacağız? Tüm arkadaşlar bunun telaşınakapılı. “ Bir öğretmen gelir! ” diyenler çıktı. “ Kim gelecek? Değişik adlar söylendi. Mustafa Saatçı: “ Bakın işte bu gibi durumlarda benim kulağım deliktir, hemen duyarım ama söylemek istemem, çoğunuz sevini, biliyorum ama birkaç kişi üzülecek onları şimdiden üzmek istemem. Mustafa Saatçı söylemek istemeyince olasılıklar öne sürüldü. O dendi bu dendi hatta Lüleburgaz Ortaokulu öğretmeni Hasan Beyin adı geçti. Ona da “ Cuk! ” çekilinde bu kez Ben, “ Besim İyitanır! ” dedim. Arkadaşlar hem kırılasıya güldü, hem de kesinlikle olmaz dediler. Oysa Mustafa Saatçı da onu söylemek istiyormuş. B ir süre güldükten sonra onun olmazlığında karar kıldık. “ Adam zaten özürlü bir de gelip bizimle koşar mı?” Mehmet Yücel diretti, “ Neden olmasın, okulun atları var, biner ata, bizi dilediği gibi koşturur. Uzun süre güldük. “ 18’30-20’00 arası bir buçuk saat kitap okunur mu?” ikinci olarak takınılan saat bu oldu. Salih Baydemir, Ali Önol, Emrullah Öztürk, Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin bu saate karşı oldular. “ Bu saatte hangi öğretmen gelir? sorusuna da yanıt arandı ama, bu, öteki kadar güldürmedi. Bayrak Töreni zili çalınca toparlanıp çıktık. Bayrağı indirip Marşın bitimini beklerken denense sabahki şiiri düşündüm. Necmettin Halil Onan. Ezberlediğim şiirlerden biriydi. Aklımdan tekrarlamaya çalıştım, olmadı Dersliğe döner dönmez Şiir Defteri’mi açtım. “ Ezberlenecek! ” diye yazdığım tam on üç şiir var. Bunlardan altısını kendim seçmişim yedi tanesimni Fikret Madaralı öğretmen vermiş. Enis Behiç Koryürek: Gemiciler, Süvariler, Kemalettin Kamu, İzmir Yollarında, Akdenizden Geçerken, Necmettin Halil Onan . Bir Yolcuya, Ziya Gökalp: Lisan, Süleyman Nazif: Türk İlahisi…Kerndi seçtiklerim: Orhan Seyfi Orhon: Anadolu Toprağı, Faruk Nafiz Çamlıbel: Çoban Çeşmesi, Rıza Tevfik Bölükbaşı: Fikret’in Mezarında, İbrahim Alaettin Gövsa: Namık Kemal, Celal Sair Erozan: O Geliyor. Yahya Kemal Beyatlı: Mahurdan Gazel, Ziya Gökalp: Ahlak…. . Yahya Kemal’in Mahurdan Gazel’i son ezberlediğim. Lise 1. Sınıf Edebiyat kitabımda var. Kısa ama sözlerini çoğunu iyi bilmiyorum. Kısa açıklaması var. O kadarını bilsem yeter. Fikret Madaralı Öğretmen bu şiiri çok övmuştu. Şair Yahya Kemal Beyatlı o on satırlık küçük şiiri on yılda tamamlamış. Neredeyse her dize vbir yıl sürmüş. Bu belki şaka söylenmiş bir sözdür. “ O güzel yüzüne bir Lahur şalı attığını gördüm. Gül yanakları üzerine de nurdan yaşmak tutmuş. Merdivenlere etekleri sürünerek binbir nazla sarayından indi. Eteklerini tutarak üç çiftli bir kayıkğa bindi. Öyle parlayarak gitti ki suların üstünden ay geçiyor sandım. Sadabat halkı geldiğine görünce uzaktan alkışladılar. Bu güzellik karşısında ben de kendimi tutamadım uzaktan bu şiiri okudum(Ya da yazdım)Şiirleri düşünürken okuduğum kitaplar da bir yandan aklıma takıldı. Fikret Madaralı öğretmen okuduğunuz kitapların beğendiklerinizi, kısaca yazın, özellikle niçin beğendiğinizi belirtin diyor. Okuduklarımız bir çoğunu yazdımYazdım ama onları yanımda bulunduramıyorum. Ayrıca alıp okunacak ölçüde düzgün yazdığımı da söyleyemem. Geçen yıl Fikret Öğretmen iki defterimi aldı, iki gün sonra verdi. Açık söylemedi ama sanırım yazımı rahat okuyamadı. Gerçi o” Sen benden daha iyi yazmışsın! ” dedi ama onunkiler nasıl dı ki? En iyisi, okuduğum kitapların adlarını bir kez daha sıralayayım: Okuma sırası olması zorunlu değil salt okuduğumu bildireyim, yeter. Öğretmenimn okudukları: Küçük Paşa, Çıkrıklar Durunca, Çalı Kuşu, Yaban, Kuyucaklı Yusuf, Bir Öğretmen Konuşuyor, Anadolu Notlar, Giyom Tell.

Beyaz Zambaklar Memleketinde, Mefküreci Muallim, Bu Toprağın Kızları, İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Mahcupluk İmtihanı, Beyaz Lale, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Cihan Şampiyonları, Don Kişot, 80 Günde DevriAlem, DenizlerAltında 20000 Fersah, Aya Seyahat, Dost Toprak, Ana, Akdeniz, Arkadaş, İki Şehrin Hikayesi, Jerminal, Taraskonlu Tartaren. Üç Silahşörler, Monte Kristo, Kırmızı ve Siyah, Sefiller, Thais, Benim Üniversitelerim, Ana (Gorky) Kazaklar, Mai ile Siyah, Sinekli Bakkal, Kavgam, İki Yeni Gelinin Hatıraları, Goriot Baba, Eugenie Grandet, Izlanda Balıkçısı, Açlık, Madam Bovary, Basubadelmevt, Harp ve Sulh, Vişne Bahçesi, Penguenler Adası, Dorian Gray’in Portresi, Maske, Yeşil Gece, Semaver, Araba Sevdası… Değirmenimden Mektuplar. Bir süre duraksadım. Sorulunca bir çırpıda işin içinden çıkacağımı sanıyordum Oysa kitap adlarını bile doğru dürüst yazamadım. Üstelik bu kitapların yazılış özellikleri de var. Örneğin Taihs mi, yoksa Thais mi? gibi. Ayrıca yazarların adlarını kendi dillerinde yazmak oldukça zor. Örneğin Alphonse Daudet gibi. Ayrıca kitaplarda geçen kişi adlarını bakmadan doğru yazmam olanaksız. Söz Gelimi Balzac’ın İki Yeni Gelinin Hatıralarındaki iki bayanın adlarını doğru söylemem söz konusu olamaz! Yat zili çaldığında kendimi suçlu sayarak yatmaya gittim. Arkadaşlar konuşuyor: “Biz şimdiye dek bir saat kadar sallanarak yatıyorduk. Bundan böyle bu zaman çok kısalmış. “Çok değil yarım saat, yarım saat, yaz için yeterli ancak kışın için iş biraz zorlaşır!” Konuşmaları dinlermiyorum ama gene de duyuyorum. “ Neden böyle tartışma yapıyorlar. “Zil çalınca ona uyacaksın! ” Aklımdan anımsayıp okuduğum kitap sayısı 60’ı geçmiş Okulu bitirmeden bunu 100’e çokarmak niyetindeyim. Oysa arkadaşların bir çoğu ya üç kitap okudu ya da beş. Onların böyle bir derdi yok. Ahmet Güner’i düşündüm çok iyi bir arkadaş. Kitap okumak deyince rengi değişiyor. “ Yahu ben başkasının anlattığını okuyup da ne kazanacağım? Benim hayatım başka onun ki başka! ” deyip geçiyor. Yeğenim İsmet daha ileri gidip kitap yazanlara sinirleniyor: “ Onlar daha iyi mi yaşıyorlar san ki?” diye bir de soru soruyor. Arkasında da “ Zaten çoğu ölüyor ya da öldürülüyor; kendilerine hayırı olmayanları okuyup birşeyler öğreneceğime inanmıyorum! ” İsmet’î bu konuda konuşturmamak için ona okumaktan söz etmiyorum. “Sen de şarkı söyle! ” diyorum. İsmet ona da karşı. “ Şarkı söyleyen şarkıcılar var, onlar söyler ben dinlerim! ” deyip onu da gereksiz buluyor. “ Öğretmenliği, de yapma! ” diyenlere, “Ah ah, anne-babamı kandırabilsem onu da bırakacağım ama, onları kıramıyorum. “ Bir kere başladın, yarım bırakırsan ele güne karşı ayıp olur! ” deyip konuşmama bile izin vermiyorlar! ” İsmet’e üzülerek yattım. Sahiden böyle mi düşünüyor? Oysa İsmet zeki, istese derslerini çok daha yükseltebilir. Daha yüksek okullara kuşkusuz gider. Evleneceği kız mı böyle istiyor acaba? Eğer o istiyor dıye İsmet okuıma şansını kullanmazsa çok yazık olacak. İsmet’in sevdası daha mı derin acaba? Ne ilginç, ben A’yı da C’yi de sevmiştim. A ile bağlantı kuramadım kesin fikri ne olurdu tam bilemiyorum ama, konuştuğumuz zamanlarda onun düşüncesi, okumaktı. Ona göre insanlar de denli okursa o denli bilgili olurlar. Bilgili insanlar da mutlu insanlardır. C’yi tanıdım, o alın yazısı denilen gelecekle ilgili olaylara inanıyor. “ Annelerimizin ölümü bizim yolumuzu değiştirdi! ” deyip karşısındakine özgürlük tanıdığını belirtiyor. Rahatlatıcı bir tavır. Zaman zaman pişmanlık duysa bile işleri büsbütün çıkmaza sokmuyor. İsmet’in Benli’si çok mu bencil. Ben gördüm, çok uysal birine benziyor ama İsmet’i yönlendirmeye kalkıyorsa şimdiden yanılttığını söyleyebilirim. Öğretmenin karısı, ilkokulu bitirmiş, öğretmeni yönlendiriyor. A’nın bana söylediklerinin tam tersi. “Az okumuş, çok okumuşu yönlendirecek! “Müderris Ahmet Amcamı anımsadım, onların ailesinde buna benzer bir durum sezmiştim. Amcam Müderris, önce Medreselerde ders vermiş, sonra Darül Fünun’na geçmiş, oradan emekli olmuş. Yengem Mahalle Mektebinde okumuş. Bunu kendisi söylüyor. “Mahalle Mektebinde okudum ama medreselerde ders verecek kadar bilgiliyim! ” deyip kahkahayı basıyordu. Amcam susar arada, “İstisnalar kaideleri bozmaz, cancağızım. Seninle biz ikimiz de istisnayız. Sen, bende olanları göremiyorsun, bense sende olmayanları rahatça görüyorum! ” Amcamın bu sözünü önce anlamamıştım. Son gidişimde Hasan Büyükeren amcam rahmetle anarken çok tekrarladığı bu sözü açıklayınca anladım. “ Sen bende olanları görmüyorsun, bense sende olmayanları görüyorum! ” İki istisna: Biri göremeyen öteki eksiklikleri saptayabilen! Umarım ben yanılırım da İsmet böyle bir sıkıntıya düşmez.

 

9 Mart 1942 Pazartesi

 

Zil çaldı. İnanamadım. Benim saat 6’05. Her gün birkaç dakika ileri gidiyor. “ Mart dokuzu soğuk yapmadı ama uykularımızı aldı! ” diyenler çıktı. Bekir Temuçin. “ Daha durun, Eski Mart Dokuzu için on gün var, daha çoksoğuk olur! ” deyince birkaç kişi birden “ Ağzını hayra aç! ” diye çıkıştılar. Selçuk Korol Öğretmenin sesi geldi. “ Kapılar kapanacak, içerde kalan olmasın! ” Telaşla çıkıp dersliğe gittik. Okulun önünde toplananlar var. Selçuk Korol Öğretmen düdük çaldı, herkesi dersliklerine yolladı. Sabah sporları haftaya başlayacakmış. Sabahları henüz çok serinmiş. Derslikte bizim arkadaşlar güldüler. “ Biz bu işin olmayacağını biliyorduk! ” Nereden biliyorsunuz?” Bu saatte Lüleburgaz’dan öğretmen gelmezmiş. Burada kalan öğretmenler de ancak küçük sınıflara yetermiş. Biz varsayımlar öne sürerken kahvaltı zili çaldı, erkenden Kahvaltı ettik. Her zamanki kalktığımız saatte Sabah Çalışması başladı. Lise kitabından yazı türlerini okudum. Fıkra, Makale, Sohbet, Roman, Hikaye, Şiir, Seyahat Yazısı, Masal, Tiyatro, Nutuk. İlk iki dersimiz Türkçe, Fikret Madaralı Öğretmen gülerek geldi. “ Yeni çalışma proğramınız hayırlı olsun! ” dedi. Bekir Temuçin, “ Uykumuzu alamadık! ” . Öğretmen, “ Akşam erken yatacaksınız, o normal bir şey. Önemli olan bu ayrıntılı etkinlikleri yararlı bir ölçüde sürdürmektir. Birileri bunları düşünüyor ama uygulama olasılıklarını pek hesaba katmıyor. Sabah çalışmalarınızda ben de bulunmak isterim, konuşuruz, birlikte okuruz. Ne var ki benim o saatte yaya gelmem ya da özel araba tutmam gerekecek. Bunu, okul sağlayacak deniyor, bir gün sağlayacak elbet. Ancak proğram bugün uygulamaya kondu. Ne zaman sağlayacak?”Spor saatinde ne yaptığımızı sordu. Oturduğüumuzu söyleyince, “ İşte bu kadar! ” deyip, güldü. Konuşurken sıraların arasında gezindi. 6 Ali Güleren’i dik oturması için uyardı. 15 Hüseyin Serin ‘i de Ali’ye örnek gösterdi. Bizim sıranın yanından geçerken sıra üstüne salt öğretmen görsün diye koyduğum Lise 1. Edebiyat kitabını aldı. Sayfaları çevirdi, Bir yazı okudu. Falih Rıfkı Atay yazmış. Anlatılanları rahat anlayıp anladığımı sordu. Anladğım, ancakı bilmediğim üç-dört söz geçti, onları sordum. . Öğretmen, o sözlerin ad olduğunu Boğa Güreşleri yapılan ülkelerde o adların kullanıldığını anlattı. Boğa Güreşlerinin en çok İspanya’da yapıldığını, böylece o sözler İspanyolca sözlerdir. Onları olduğu gibi belleyeceğimizi söyledi. Örnekler verdi. “ Otomobil, lokomatif, Radyo, Gramafon, asfalt, sözlerini nasıl kullanıyorsak bunlar da böyle söylenip geçilecek! ” dedi. Öğretmen, bu sözlerin dışında yazının anlatış biçimini sordu. Çantasından bir kitap çıkardı, o kitaptan da bir parça okudu. Bu parçada Samsun anlatılıyordu. Ancak Samsun olduğunu bize öğretmen söyledi. Halkın Müslüman olanların olmayanların ayrı oturduğunu, giyimlerinin ayrı olduğunu, Müslümanların fakir, Hiristiyanların varlıklı olduğunu öğrendik. Öğretmen yazarın Evliya Çelebi olduğunu, çok gezen biri olduğuynu, gezdiği yerleri anlattığını, 17. yüz yılda yaşadığını anlattı. Gülerek bir başka sayfa açtı. Burada da ip cambazlarının iplerde gezişlerini anlatmıştı. Güldük ama anlatılanlara pek inanmadık. Öğretmen “ Bu yazılardan neler öğrendiğimizi sordu. Bekir Temuçin parmak kaldırdı: “ Bu son yazıdan ben, insanların eskiden de çok yalan söylediğini öğrendim! ” dedi. Öğretmen bu söze çok güldü, “ Elbette, insanlar o kadar doğrunun yanında ara sıra yalan da söylerler. Ancak biz bunlara yalan demiyeceğiz. Anlatılanlar yalan olsaydı, 300 yıldır okunup gelmezdi. O nedenle biz bunlara yalan değil olayı büyüterek anlatma diyoruz. Abartılı anlatım. Don Kişot’u okuyup okumadığımızı sordu. Hasan Üner’le ben parmak kaldırdım. Öğretmen arkadaşlara “ O kitabı okuyun! ” deyince arkadaşlar kitaptan parça okuduklarını söylediler. “ Bakın o kitap da abartılı anlatımlarla donatılmıştır. Bir çok olaylara inanmadan gülüp geçeriz. Burada inanıp inanmamak değil, okurken etkilenmek önemlidir. Yüz yıllardır okunduğuna göre elbette birşeyler vardır. İşte bunu almak için okumak gerekir. Bundan sonra öğretmen Seyahat yazıları üstüne bilgi verdi. Parmak kaldırdım, 80 Günde Devrialem! ” derdemez. Öğretmen, “ Bakın işte o kitap da ilginç bir seyahati anlatmaktadır. Anlatılanlar abartılmıştır ama okuyan, başka yerlerden kolay kolay öğrenemeyeceği bir bilgiyiburada rahatça kazanır. 2. Derste öğretmen gülerek geldi, “ Silbaştan diye bir söz vardır, biraz öyle olacak, bir süre yazı çalışması yapacağız! ” deyip kağıt çıkarmamızı istedi. Yazılı olacakmış gibi kağıtları çıkarıp adımızı numaramızı, günün tarihini attık. Öğretmen, “ Dizeleri arka arkaya getirerek İstiklal Marşı’nı yazmamızı söyledi. Önemli olan yazdığınız yazıyı benim rahat okuyabilmem, sizin de okunacak açıklıkta yazı yazmanızdır; zil çaldığında kağıtlar toplanacak! ” Bunun bir tür sınav olduğunu anladım, dikkatlice yazmaya başladım. Çok rahat olarak yazarken bir yanlışımın ayırdına vardım: 5. dörtlükle 6. dörtlük yer değiştirmiş. 6. dörtlük öne alınmış…Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Dedim zil çaldı. Kağıdım da bitti. Yanlışımı önce söylemeyi düşündün sonra vazgeçtim. Öğretmen kağıtları topladı, gitti. İki dersimiz de boş. Yarın Matematik dersi var. Oturup çalışacağım. Önce Gerometri kitabını açtım. Ahmet Gürsel Öğretmen, “ Boş kaldığın günler istersen bunların hepsini çizersin demişti. Önce biraz çizim yapacağım. Üçgen çizimleri: 1. A=3’o, ha=8, B=70’o, 2. b=6, nc=4, C=59’o…3. B=47’o, ha=6. 4. h=3, B=46’o. Bekir Temuçin çalıştığımı gördü, geldi problem sordu: “ Öyle ağızdan söylenenleri anlamadığımı, yazıp verirse yapabileceğimi söyledim. “ Sıramdan alıp geleyim! ” deyip gitti. On dakika sonra elindeki kağıtla geldi. 1-İki kardeş ayrı ayrı çalışıyormuş. Ağabey daha güçlü olduğu için daha az zamanda daha çok iş yapıyormuş. Ağabeyin 6 günde yaptığını kardeş 9 günde yapabiliyormuş. Babaları birlikte çalışmalarını istemiş. Kardeşler aynı işi kaç günde bitir miştir? İşimn tamamı bilindiğine göre kardeşlerin bir günlüğünü buluruz. Ağabey 1/6 , kardeş 1/9, bunları toplarız: . Toplamak için de paydalar birleştirilir. 1/6+1/9=5/18 bir günlük. 18’in 5 parçası bir gün olduğuna göre 18/5=3, 6 gün eder. B ekir şaka ediyor sandım, biraz şaşırmış olarak yüzüme baktı. 18’i %’e neden bölüyoruz? Verilen ögelere göre yaptığımız işlende 5/18 çıktı. Bu bir matematik sonuç. Bu aynı zamanda bir iş günü karşılığı oluyor. 5/18 bir gün olduğuna göre 18’de daha kaç 5 olduğunu arayacağız. Her 5 bir gün olacak? Bekir “ Şimdi anladım, deyip bir çığlık attı. Kağıdında bir başka soru vardı: İki arkadaş 70 km uzaklıkta birbirinden ayrı çalışmaktadır. Bir tatilde buluşmak isterler. Kararlaştıkları günde karşılıklı olarak yola çıkarlar. Tam altı saat sonra karşılaşırlar. Birisi saatine bakar. Karşısındakine: “ Çok hızlı geldin, doğrusu ben biraz ağırdan aldım! ” der, mahcup olduğunu söyler. Öteki saate bakmamıştır. Buluşmuş olmaktan memnundur. Karşılıklı konuşmaya dalarlar ama, saatli arkadaş için bu bir duygusal sorun olmuştur. Kendisi saate bakarak 6 saatte 30 km gelmiştir. Arkadaşın geldiği km’yi satte yürüdüğü km’yi denklem kurarak bulmak. . Güldüm, Bekir bunu ezberden yapar. 40/6=6, 66 Yuvarlak olarak arkadaş saatte 6 km. 66 metre yürümüştür. Ancak denklem kurulmak istenmesi mi? yanılttı, yoksa soruda bir noksanlık mı var? tam anlamadım.

Geometride terimler giderek çoğalıyor. Yan açı, aksiyon, Postulat, yöndeş, terseş, ipotez, hüküm.

Bunların anlamlarını defterime yazmam gerekiyor. Ne söylediklerini kitaba bakarak anlıyorum ama esas anlamlarını her zaman bulduramıyorum. İrfan Evren Öğretmen yemekte duyurdu, biz atölyede çalışacakmışız. Tarım çalışması yerine atölyede kovan sandıklarını tamamlayacağız. Bunu duyunca Hilmi Altınsoy yapıcılar adına bizi eleştirdi. Haksızlık ediyormuşuz. . Mehmet Aygün, “ Arılar aile olarak yaşar, biz aileler için ev yapıyoruz. Yapıcılar da duvar örer, ev yaparlar. Demek ki ikimiz de ev yapıyoruz. Hilmi iyice sinirlendi: “ Yok yok, kuşlar da aile olarak yaşarlar, gidin kırlangıç yuvası yapın1” Biz hep birlikte: “ Onları da yapacağız. Ancak sen kovanlardan bal yiyemeyeceksin! ” dedik. Bu kez de Hilmi: Beni kızsırmayın, gece gider bal aşırırım! ” Bunu yapamayacağını, kovandan bal çalınamayacağını, bunu yapmak için çok usta olunması gerektiğinği anlattık. Bu kez de Hilmi, hepsinden vazgeçtiğini, bizimle inatlaşmaktansa bal yememeyi yeğlediğini söyledi. Yusuf Asıl sayıyormuş: “ Bu, Hilmi’nin üçüncü pes edişi! ” diye sayı söyledi. Hilmi sustu. Ancak Salih Baydemir: “ İnanmıyorum, Tekirdağlılar kolay pes etmez! ” deyince Hilmi: “ O güreşte hemşerim, bu adamlarla laf yarışı yapılmaz, pes etmeyeyim de ne yapayım?” Gülüşerek kalktık. Harun Özçelik Revirde yatıyor, onu gördük, iyi; yarın çıkacakmış. Naci İnan Öğretmen yıllık izin almış, geldi, bize “ Sizi görmeden gidemedim! ” dedi. İzni 15 günlükmüş, . Gelir gelmez çatılara başlayacağız! ” Üzüldük. Sanki temelli gidiyormuş gibi içimde bir eziklik oldu. Naci Öğretmen bunu anladı, beni teselli edici sözler söyledi. Buna da ayrıca üzüldüm. Kederimi gizleyemedim, giderayak öğretmeni üzdüğüme de üzüldüm. Hamdi Bağ Öğretmen 7. sınıflara dikenli tel sırıkları hazırlatıyor. Hamdi Bağ Öğretmene öyle alışmışım ki, başka çocuklarla konuşurken azıcık duraksadım. Hepsinin adını söylüyor, takılıyor. Bizimle şakalaştığı gibi onlara da güldürücü sözler söylüyor. Hüseyin Yalçın, Celil Asltın, Nuri Altınsever, Mustafa Çörek, Recep Türköz benim nöbetlerden tanıdığım çocuklar. Onlar da bizim sınıf gibi, yaşı küçük olduğu besbelli Nuri Altınseven’le Recep Türköz aynı sınıfta. Hamdi Bağ Öğretmen Recep Türköz’e de ağabey, diyor. Tıpkı bana dediği gibi. Bir süre onları dinledim. Öğretmenler konuşarak bir yerlere gittiler. Çocuklar hemen başımıza toplandı. “ Biz de bunları yapacak mıyız?” Ben, “ Biz yaptığımıza göre siz neden yapmayasınız? Şimdi biz buradayız o nedenle biz yapıyoruz, biz ayrıldıktan sonra doğal olarak siz yapacaksınız! ” RecepTürköz, sıkılır gibi konuşuyor ama biraz düşünerek söylüyor söyleyeceğini:

-Siz ağabeyler iyi yetiştiniz, biz sizin kadar şanslı değiliz! “ Bina yapmak şanssa gerçekten bir biraz daha şanslıyız, buradaki büyük bina gibi Hasanoğlan’da da binalar yaptık. Ancak Okulun daha yapılacak binaları var. Yatakhane ile yemekhane, atölyeler yeni plana göre yapılacak, ayrıca öğretmenlere evler yapılacak. Bunlarda çalışırken siz de ustalaşacaksınız! ” Öğretmenlerin geldiğini görünce ayrıldılar. İrfan Öğretmen geldi. 7. sınıfların ilgilendiğini anlamış, onları çağırdı, arı kovanlarının yapılışı için bilgiler verdi. Önce çizilen planı gösterdi. Çizimlerin büyütülüşünü, sonra kesimleri anlattı. Bizim kestiklerimizi çizimler üstüne koyup sandıkların çatılmasını gösterdik. Yapılmış bir kovanın yanına eğreti yaptığımızı koyup karşılaştırdık. İlgimi çekti, 7. sınıflar konuya bizim arkadaşlardan daha çok ilgi gösterdi. Paydosta ayrılırken küçüklerin selam vererek ayrılmaları ayrıca hoşuma gitti. İçlerinde Nuri ile Celil’i çok az tanımışım. Recep Hasanoğlan’da da toplantılara katılıyordu. Rüştü hemşerim sayıldığı için onu geldiği günden beri tanırdım. Paydosta bir süre akordiyon çalıştım. Az kalsın unutuyordum, yeni çalışma düzeni başladı, yoklama yapılacakmış. Akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Az sonra İlhan Görkey Öğretmen geldi. Gelir gelmez de günlük çalışmaların yeni düzeninden söz etti. Büyük sınıf olarak bizden yardım istedi. “ Ay sonuna dek deneme olarak uygulayacağız, ondan sonra ise aksamasına asla göz yummayacağız! ” Arkadaşlar, “ Nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sorunca İlhan Görkey Öğretmen gülerek: “ Önce aksaksız sizin uymanızı bekliyoruz. Başka yardımlarınız için zaman zaman gereksinim olacak, bunları o zaman konuşacağız! ” Sami Akıncı, spor saati , derken, İlhan Görkey Öğretmen: “ Sözü oraya getirecektim. Uygulanan proğram Milli Eğitim Bakanlığının tüm Köy Enstitüleri için hazırladığı bir proğram. Bizim okulumuzda Beden Eğitimi Öğretmeni yok, bunu uygulamakta zorlanacağız. Havalar iyice ısınınca deminki sözylediğim gibi bu saatte sizlerden yardım isteyeceğiz. Kesin bir kararımız yok. Öğretmen arkadaşların görüşlerini alacağız. Bana baktı: “ Ne haber, yardımcı olmayı düşünüyormusun?” dedi. Soruyu anlamazdan geldim, Kırklareli Ortaokul Müzik Öğretmeni gelecekti, gelmedi! ” dedim. “ O atama değildi, özel olarak pazar günleri çalışmak için düşünülmüştü. Ancak tren saatleri değişti, o işten vazgeçildi. Zaten gelseydi de bizim işimizi görmeyecekti. Çünkü bize sürekli burada bulunacak öğretmen gerekli! ” Ahmet Güner, “ Bildiğimiz oyunları öğretiriz! ” deyince, İlhan Görkey Öğretmen gülerek: “ Ben de onu diyecektim ama biçim Çeşmekollu anlamazdan geldi! ” dedi. “ Ben yanlış anladım, oyunları seve seve öğretiriz. Arkadaşlarla daha önce verilmiş kararlarımız var! ” dedim. İlhan Görkey Öğretmen” İşte bu kadar, el birliğiyle işlerimizi sürdüreceğiz. Üst makamların verilmiş sözleri var, umarız birkaç öğretmen verilir. İçlerinde sporcu olursa buna ayrıca sevineceğiz. ! ” İlhan Görkey Öğretmen gidince, varsayımlar ortaya döküldü özel istekler, niyetler açıklandı. . Mustafa Saatçı hemen bir oyun öğrenecekmiş. Hangi oyun? Onu kesinlikle söylemiyor. İşte o oyunu her sabah kızlara öğretecekmiş. İsmet benim akordiyonu alıp yalnız Mustafa Saatçı’nın zeybeğini çalacakmış. Akşam yemeğinde Yusuf Asıl en neşelimizdi. Bir yıla yakındır tasarladığı oyun öğreticiliğine başlayacak. Ancak hemen bir koşul koydu: “ Bizim sınıfa kesinlikle oyun öğretmem! ” “ Sen öğretmezsen biz de gidip senin öğrettiklerinden öğreniriz! ” Yusuf gülerek : “ Ben de onu istiyorum işte, gidin kendinizden küçüklerden öğrenin! ” Salih Baydemir , “ Buna sevindim, kimse bana oyun öğretmeye kalkmasın, bu bunda yokum. İnsanların çıkıp ortaya oynamasını da doğru bulmuyorum! ” Dersliğe dönünce Yusuf Asıl’ın sözüne tepkiler oldu. : “ Sen arkadaşlarına düşman mısın? Yusuf kendini savundu. Ancak daha önce söylediği: “ Gitsinler kendilerinden küçüklerden öğrensinler! ” sözü gülmelere neden oldu. Halil Basutçu: “ Biz senden öğrenince de gene kendimizden küçük birinden öğrenmiş olacaktık! ” deyince herkes güldü. Bu kez de söz başka yorumlara neden oldu. Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, İbrahim Ertur: Biz Recep Türköz’den öğreniriz, o bizden yaşça büyük! ” dediler. Yaşlı olduğu sanılan başka öğrenciler sıralandı. Bu arada İbrahim Öznal’ın, Rasim Dereli’nin , Cavit Kafkas’ın adları geçti. Arkadaşların bu denli konu üstünde durması Yusuf’un hoşuna gitmiş; sözünü geri aldığını söyleyince: “ Olmaz, sen kuralı koydun, bu sınıfın en küçüğü sensin öyleyse bize oyun öğretemezsin! ” Sonunda Yusuf öncekinden daha zehir bir söz söyledi: “ Öğretemen ben de biliyorum, ben zaten öğretmeyeceğim oyunlsrın nassıl oynandığını göstereceğim. Sizin çoğunuza devletin koskoca öğretmenleri bile bir şey öğretemiyor, benim ne haddime size oyun öğretmek! ” Mehmet Yücel gülerek: “ İşte bukadar, deminden beri ne uzatıyorsun be kardeşim?” Ömer Uzgil Öğretmen bir ders yılı Almanca okuttu, bir Dunkoff öğrendik, bir de der Esel. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen dört yıldır, yalvar yakar patlıcanla patatesi öğretemedi. Unuttunuz mu, Ömer Tunalı Öğretmen beden Eğitimi dersinde bizi yola çıkarmaz, tarlalıkta gezdirirdi. Adamcağız araba altında kalacağımızdan korkuyordu. ! ” Bu sözleri kimse üstüne alınmadı ama herkes gülerken sıraları oynattı. Mehmet Yücel’e tekrar tekrar aynı soru soruldu: “ Nereden buluyorsun bu lafları?” Yanıt hazır: “ Sizi tanıyan herkes söyler bunları! ” “ Sen farklı mısın?” Mehmet Yücel: “ Benim de sizden farkım yok, “ Üzüm üzüme baka baka kararır! ” derler. Farklı olsam ne olacak? Yusuf Asıl farklı bir şey yapmış işte, pişman ettirinceye dek karşı olup hevesini kaçırmanın bir anlamı var mı?” Halil Basutçu: “ Asıl oyuncu başı burada, başından beri susuyor. Siz de : “ Bizim yaşlı öğreticimiz var, demiyorsunuz. Belli ki niyetiniz oynamak değil, Mehmet Yücel’in dediği gibi, karşınızdakinin hevesini kırmak. ! ” Ben, öyle düşünmediğimi söyledim. Benim hevesimi, benim yaptığımı yapamayanlar kıramaz. Logaritme cedvelini ezberlemiş Sami Akıncı matematik hevesimi kırabilir, Güzel şarkı söyleyen Abdulla Erçetin’den sonra kolay kolay şarkı söyleyemem, Harun Özçelik’in resimlerine bakınca bir süra duraksarım ama belli bir marifeti olmayan, üstelik de kendi durumunu tam değerlendirmeyenlerin şamatalarından hevesim kırılmaz. Benim hevesim kendimle ilgilidir. Kendime güvenerek yapabileceklerimi yapmaya çalışırım. Çok çalışınca elimden geldiği kadarını yapacağıma inanıyorum. Sınıf arkadaşlarımın oyun oynamaması umurumda değil. Siz unuttunuz sanırım ama ben unutmadım; bu konuşmaları bundan sekiz-on ay önce Hasanoğlan’da çok konuşmuştuk. Çoğunuz “ Oyuna ne gerek var?” derken ben, Külhan denilen yerde yeni yeni oyunlar öğreniyordum. Öğrendiğim oyunların bir önemi varmış, bakın İlhan Görkey Öğretmen dersliğe girince ilk sözü bana söyledi. Bir hafta sonra alıp akordiyonu isteyenlere müziğini çalarım, bilenler bilmeyenlere öğretir. Gerektiğinde bildiklerimi de gösteririm. Bakın şimdi Kepirtepe’deyiz. Bir yıl önce Hasanoğlan’daydık. Bir yıl içinde değişen bir şey yok. Ama ben, en az yirmi yeni oyun öğrendim. Ders notlarımı da biliyorsunuz. Sizin çoğunuz ders kitabı olmayışına seviniyorsunuz. Oysa ben ders kitabı olmayışına üzülyorum. Lise 1. sınıf kitaplarını aldım, okuyorum ama, öğretmenlerin onları izlememesi nedeniyle çalışmamı tam gösteremiyorum. Gene de belli bir düzeyi sürdürüyorum. ! ” Yat zili çaldı. Bir süre kimse kımıldamadı. Konuşan ben değilmişim gibi, umursamadan kalktım yürüdüm. Kadir Pekgöz takıldı:

-Kızma, bizim arkadaşlar böyle, alıştık bir birimize. Kimsenin içinde fenalık yok. Senden çekindiklerinden biraz uzak durmaya çalışıyorlar. Ayrı ayrı hepsi seni takdir ediyorlar! Kadir’e teşekkür ettim. Ben bir şeye alınmış değilim. Halil’in sözü zerine öyle konuştum. Birisi kalkıp “ Bana oyun öğret! ” dese gülüp geçerim. Sen de biliyorsun ki, üç yıldır akordiyonu dersliğe getirmedim. Geçen akşam 8 A dersliğinde çaldım. Öteki sınıflar da çağırınca giderim. Ama bizim derslikte kesinlikle akordiyon çalmayacağım. .

Yatınca da bir süre bunu düşündüm. Arkadaşlara ayrı ayrı bir diyeceğim yok ama bir araya gelince hepsi huy değiştirip başkalaşıyorlar. İlhan Görkey Öğretmenin sözünü anımsadım. Benden nasıl bir yardım isteyecek acaba? Bunu ben değil arkadaşların düşünmesi gerekiyor. Onlardan neden yardım istemedi? Kadir’in sözünü de düşündüm: Gerçekten arkadaşların çoğu ayrı ayrı benimle iyi anlaşıyor. Derslikte bir iki sevmediğim kimse yüzünden hepsini paylıyorum. Onlara, “ Benim sevmediklerimi siz de sevmeyeceksiniz! ” demeye hakkım yok. Sefer Tunca Fattah Biricik’in yakın köylüsü, birlikte gelip gidiyorlar. Sefer benimle de arkadaşlık yapıyor ama her durumda Fettah’ın yanında. Ona kızmaya hakkım yok. Ali Önol için de aynı durum. Yatarken daha sakin düşünüp değerlendirme yapıyorum.

 

10 Mart 1942 Salı

 

Salih Baydemir nöbetçi. Bunu durunca şaşırdım. “ Nasıl olur?” demeye kalmadı, Sami, Akınsı yanıtladı: 28 İdris Destan, 49 Harun Özçelik, 53 Ali Önol revirde olduğu için sıra atlan mış. Birden İdris Destan için üzüldüm. Son günlerde sık sık rahatsız oluyor. Okul doktoru Sezai Feray son yoklamasında rahatsızlığı önemli bulmuş, İstanbul’a gönderilmedini istemiş. Bugün yarın İdris arkadaşımız İstanbul’a gidecekmiş. Harun Özçelik de bir süredir revirde. Ali Önol için diyeceğim yok; sağlam görünüşlü ama sık sık rahatsız ıolduğunu söyleyip revire gidiyor. Cuma günü nöbetçi olacağımı öğrendim. Bugün öğleden sonra Salih’le arı kovanlarını tamamlayacaktık. Salih boya işini iyi yapıyor, onsuz boya yapacağız. Derslikte bir süre Matematik defterimi karıştırdım. Defterime balınca tüm bilgileri biliyorum. Oysa öyle deği, o bildiğimi sandıklarımın çoğu az değişik biçimde karşıma çıkınca yabancılaşıveriyorlarEn çok dikkatsizliklerim de parantezli denklemlerde oluyor. Örneğin, 3a+4(b+c)=3a+4b+4c gibi basıt bir sayıda bile kimi zaman b ed ya da c dörtle çarpılmadan yalın olarak çıkıyor. Öğretmenin özel olarak son verdiği denklemlerden biri olan -3(4 x-2a-2b)= -12 x+6a+6b eşitliğini çözerken parantezden çıkarırken 2’yi atlamam beni utandırdı. Bugünkü derse salt matematik düşünerek girmek istiyorum. Kahvaltıda ekmek. çay, zeytin. Patatesi akşama bırakmışlar. Salih Baydemir gülümseyerek yanımıza geldi. Hilmi Altınsoy takıldı: “ İşin iş, kız nöbetçi arkadaşın var! ” Güleç yüzlü esmer bir kız nöbetçi. Hasan Üner tanıyor. “ O sahipli, sakın baltayı taşa vurmayın! ” Bu söze karşı oldum, “ Biz neden baltayı taşa vuracak mışız? Onun sahibi gelip bize çatarsa o asıl baltasını taşa vurur! ” Hasan yavaşça bana: “ Sen bilmimiyor musun, senin sevdiğin biri; Hasan Gülümser! ” Birden şaşırdım: “ Ben tanıyorum ama böyle şeyleri konuşmuyorum ki! Hasan gelip bana niçin söylesin?” böyle konuştum ama içimden de bu benim için bir kusur olabilir mi? Arkadaşım sevgilisini bana söylemek zorunda mı? Acaba bu söz doğru mu? Böyle yayılırsa onlar zarar görmez mi? Konuyu değiştirip, sözü matematik dersinden söz ettim. Salih Baydemir’e övüt verdim: “ Matematik dersine gel, öğretmen iyi karşılar! ” Salih bunu düşünmediğini ama benim haklı olduğumu söyleyip gitti. Kahvaltıdan sonra bir süre düşündüm; Hasan Gülümsere sorayım mı? Sormamaya karar verdim; bana ne? Ahmet Gürsel Öğretmen zille birlikte dersliğe girdi. Güler yüzle “ Günaydın! ” dedi. Çantasını masasına koyup bize baktı” Bir süredir sizin için ileri geri konuşuldu, okulun adı değişti, dersler azaldı, işler çoğaldı türü sözler dolaştı. Öğrenim sürenizden bir yıl kısaldığı doğrudur. Bu iyi mi oldu kötü mü? bunlar ayrıcas tartışılabilir. Ancak bugün memnuniyetle öğreniyoruz ki derslerinizin azaldığı doğru değildir. Beni sevindiren bu haber içinizde kimi arkadaşlarınızı mutlu etmeyecektir biliyorum. Ancak gerçek acı da olsa gerçektir. Kesin olarak bildiğim bir şey varsa o da gerçekler çalışkan insanlar için o kadar ürkütücü değildir. Haber beni sevindirdi, diyorum çünkü biraz olsun matematik bilmiyen insanların nerede olursa olsun öğretmenlik yapması söz konusu olamaz. Sözüme dikkat edin bakın, biraz olsun diye bir sınır koyuyorum. ! ” Öğretmen konuşmasımnı kesip masaya gitti, dergi gibi bir kağıt destesi aldı, kaldırarak bize gösterdi. “ Hepimizin bağlı olduğu yüksek bakanlık dersimizle ilgili açıklama yapıyor. Daaha doğrusu bizi bunları yapmaya zorluyor. İşte derslerimizde öğrenmek zorunda olduğumuz matematik konuları. Bunları size öğretmek bizim görevimiz, aynı sorumluluk duygusunu taşıyarak öğrenmeniz de sizin göreviniz! ” dedikten sonra yazının genel başlığını okudu. “ Bir bölümünü atladığını söyledikten sonra 1V. sınıf Cebir konularını başlık olarak yazdırdı: Cebir sayıları, bunlar üstüne işlemler, FonksiyonlarCebşir ifadeleri, birinci derece denklemler, bu konuda problem çözme çalışmaları(Çarpanlara ayrılması, orantı özellikleri, birinci dereceden iki, üç bilinmeyenli denklemler, uygulamalar problem çözmeler. Yüzeydedikeksenler, koordinatlar, fonksiyonlar, grafikler, eşitsizlikler. Öğretmen gülerek: “ Hemen korkuya kapılmayalım, bunlar bir birine bağlı bir zincirin halkalarıdır. İçinizde bunları kendi kendine çözen arkadaşlarınız vardır. Bunlar size benim kadar yardımcı olacaktır. ! ” dedikten sonra geometri bölümünü okudu. “ Geometride bildiğim şekiller üzerinde proble3m çözmeler ağırlık kazanmakta, yapılan çizimlerin, ölçümlerin daha cebirsel hesaplarla yapılması karşımıza çıkıyor! ” dedikten sonra daire, çevre alanları, orantılı paralel sistemi, üçgenler üstüne kurulmuş teoremler, çokgenler, benzer çokgenler, bunlarla ilgili genel problemlerÖklit, pisagor teoremleri, dairelerde orantılar, harmonik noktalar! ” deyip sustu. Bir süre baktı, gülerek ben seviniyorum, okulumuz, herhangi bir okuldan daha az bilgi alıyor kimse diyemeyecek. “ İşte okuduklarımız” diyebileceğiz. Şimdi söz sizde; size sataşan birine aynı sözleri söyleyebilecekmisiniz?” 8-10 arkadaş birden Söyleyeceğiz! ” deyince öğretmen çok mutlu olduğunu söyledi, zil çaldı galiba deyip kapıya yöneldi. Zil çalmamıştı, öğretmen kapıyı açarken zil çaldı. Bu kez öğretmen bize baktı “ Gir mi, yoksa çık mı? diye sordu. Yakınındaki Bekir Temuçin” Teneffüs öğretmenim’” deyince öğretmen çıktı. Arkadaşlar karşılıklı konuşmaya başladılar. Bir grup” Değişen ne var ki? onlar eskiden de vardı ama biz onları öğrenemedik! ” Fettah Biricik’in başını çektiği bir grup öğrenmemekte direnecekleri işaretini yaptılar. Hiç ummadığım arkadaşlardan bir kaçı da Kadir Pekgöz, Bekir Temuçin, Yusuf Asıl: “ Eller öğrenirken biz deden öğrenmeyelim?” Öğretmen bu sözü duymuş, gülerek “ İşte bu kadar! ” deyip girdi. Bundan böyle yapacağımız çalışmalar üstüne kısa bir açıklama yaptıktan sonra. . Cebir dersinde kullandığımız  x, y, z, , pi, kare simgesini tahtaya yazarak geniş bilgi verdi. Bu kez de bir uyarıda bulundu. “ Az önce kısaca değindiğim, bu sınıfın konularını iyi öğrenmeniz için geçmişe sarılmanız gerekecek. Çümnkü saydığımız konuların başlangıcı geçen yıl hatta geçen yıllar a uzanıyor. Hiç değilse 3. sınıf bilgilerinizi tazelemeniz zorunlu! ” deyip elindeki kağıttan 3. Sınıf konularını okudu. Birinci dereceden iki bilinmeyenli deyince, sesler çıktı. Öğretmen” Anlıyorum, dersler boş geçti, okumadınız ama, okuyacağıonız bölümlerde aynı konular geçecek. Onları öğrenirken, bunları geçelim diyemeyeceğiz. Trigonometri bilgisi verilirken sinüs, kosinis, tanjant (Tangent) aralarındaki ilişkileri bilmeden nasıl olacak?” Öğretmen gene, yılgınlığa düşülmemesini önerdi, belli zamanlarda çalışmaları arttırır size yardımcı olaya çalışırız! ” dedi. Birden bana döndü: “Değil mi İbrahim? biz bunların bir çoğunu geçen yıl mektuplaşarak çözdük. Doğrusu sizlerden de sorular bekledim. Siz de haklısınız, sizi de rahat bırakmadılar. Hele o Hasanoğlan göçünüz, ayrı bir yılgınlık oldu! ” dedi. Arkasından: “Bunlar şimdi hep geride kaldı, çalışacağız, geri kaldığımız konuları öğreneceğiz. Atalarımız: “ Damlaya damlaya göl olur, damlacıklar sel olur. “ Bilgilerimiz de öyle olmuyor mu?” deyip tahtaya gitti. Tahtaya  x+ x2-2 x=? Yazdı. Geri çekilerek 15 Hüseyin Serin’e sordu. Hüseyin tahtaya gitti ama sessizce durdu. Öğrtetmen kim? derken daha sözünü tamamlamadan Kadir Pekgöz kalktı. Tahtaya gitti. Tahtada yazılıları söyledi durdu. Sami parmak kaldırdı ama öğretmen bana baktı. , kısaltma yaparak  x2- x yapabileceğimizi,  x değeri için bir ip ucu verilmezse bir şey yapamayacağımızı söyledim. Öğretmen değil mi yaaaaa! ” deyip  x+ x2- 2 x =20 yazdı. Bunun da denklem olarak çözülmesi zor ama küçük sayı olduğu için ezberden bulacağımızı söyledim.  X2-  x=20,  x= 5. Hangi sayıyı  x’e katarsak bir sayının karesi olur? 5…. 5 x5=25, 5= 20…. . Öğretmen bu kez Sami Akıncı’yı kaldırdı. 2 x + 5y =45 yazdı. Sami, 2  x= 45 – 5y arkasından  x=45 – 5y /2 yazdı. Sami kndi kendine konuşarak sonucu yazdı:  x = o, y = 9. “ Olamaz! ” diye bağırdım. Öğretmen: “ Dur, dur, dur! ” diye uyardıktan sonra sordu: Neden olamaz? Arkadaş denklem çözmedi, yerine sayılar koyarak ezberden yaptı. O zaman bu denklem değişik sonuçlar verir. Öğretmen: “ Gel verdir bakalım! ” deyince tahtaya gittim.  x= 10, y = 5 yazdım. 2  x 10 =45 – 25= 20 = 45 – 25=20=20…Öğretmen güldü. “ Sen de benzerini yaptın cebir yoluyla çözmedin! ” dedi. Ben, “ Öğretmenim, bu yolla değişik sonuçlar çıkar, dedim. İsterseniz bu sonuçları çoğaltabiliriz. Örneğin  x = 15 olur, y =3 olur. Öğretmen, “ Öyleyse sen bunu değişmeyecek bir sonuç verecek yolla çöz! ” dedi. O anda zil çaldı. Öğretmen bana: “ Sen yap, gelecek derste aynı konuları işleyeceğiz! ” Arkadaşlar öğretmene, dersimizin boş olduğunu söylediler ama öğretmenin 8. sınıflara dersi varmış, ayrıldı. Öğretmenden sonra Sami Akıncı: “ Haklısın, ben kısa yoldan öyle yaptım ama sonradan kusurumu gördüm, şimdi senin dediğini de yaptım! ” dedi. İkİ dersimizs de boş. Gelen olmazsa matematik çalışmaya karar verdim. Sami yaptım, dedi ama sormadım bile, küçük bir problem, ben daha büyüklarını daha geçen yıllar yapıp mektupla öğretmene göndermiştim.

2 x= 45-5y=  x= 45-5y/2, 45 - 5y/2=20/2=10,  x=10 y= 5…Bekir Temuçin çalışkan arkadaşlarımızdan. Ancak beden olarak çok zayıf. Sanırım o nedenle düzenli çalışamıyor. Gene de sınıfımızın sayılı çalışkanlarından. Okula girdiğimiz günlerde Sami Akıncı ile yarış ediyordu. Sami Akıncı sürekli gizledi ama biz onun ortaokula gittiğini öğrendik. Ancak ne kadar gitti, sınıf geçt6i miyoksa bıraıktı mı? Onu tam öğrenemedik. Ayrıca bir kantar işinde çalışmış olduğunu söylediler. Okula geldiğinde daha ilk derste kendini göstermişti. İşte o günlerde Bekir Temuçin de özellikle matematik dersinde Sami Akıncı ile başabaş gidiyordu. Daha sonraları benim çalışmamı bir türlü değerlendiremedi. Öyle ki, şimdilerde bile benim başarılı oluşumu bir türlü aklına yatıramıyor. Sanırım bu nedenle, dersten sonra yanım geldi, yanıtlayamadığı bir soruyu sordu. Kasıtlı sorduğunu bile bile aldım. “ Yaş farkları 15 olan iki kardeş. Yaş toplamlarının 1/5’i, küçüğünün 3/8’ine eşit. Bunu denklem olarak gösterir misin?” gösterdim:  x – y = 15,  x + y /5 = 3 x/8, payda birleştiririz. Ortak payda 5 x3 x8= 120/5=24,  x=24 y= 9 24 – 9 = 15

Bekir geldi gitti, ama bende bir kuşku uyandı. Kalkıp Hüsnü Yalçın’ın yanına gittim. Emrullah başka sıraya oturmuş, biz bize bir süre konuştuk. Bir ara baktım, Bekir Sami Akıncı ile konuşuyor. İçimden “ Bücür, gene bir fitnelik düşündün! ” Kısaltarak yaptığım hesabı ayrıntılarıyla yapıp sıranın üstüne koydum. Yanlış manlış diyen olursa başlarına kakacaktım. Kimseden bir ses çıkmadı. Gene matematiğin başına çöktüm.

Sinüs, kosinüs, tanjan, kotanjan, trigonometri, logaritme sözlerine takıldım. Öğretmen : “ Bu ıstılaları Türkçe okuyacaksınız ama, ilerde onlar karşınıza kendi dillerinde yazıldığı gibi çıkacaktır. Sözgelimi tanjan, tanget, kotanjan, kotangent olacaktır. Bizim cebir deyip geçtiğimiz matematiğe, belki öğrenmişsinizdir, Almanca’da Algebra olarak geçer! ” dem işti, Almanca Lugatı açıp sözleri aradım. Yalnız Tangente’yi buldum o da Hattı mümas yazıyor. Cep Kılavuzumda ise sadece hat var. karşılığı, hat, çizgi, yazı, yol olarak gösteriliyor. Çizgi olduğunu ben de biliyorum.

Yemek zili çaldı. Kapıdan çıkarken nedense Bekir Timuçin koluma takıldı, Latif Yurtçu öğretmenin kemanını dinlemiş, çok güzel çalıyormuş, onu anlattı. Ben de Ahmet Gürsel Öğretmenin çaldığı kemandan söz ettim. Yemekhaneye öyle gittik. Amhet Gürsel Öğretmen neşeli neşeli birşeyler anlatıyordu. Öğretmeni görünce Tangente’i anımsadım. “ Hattı mümas! ” Yemekte, çorba, bol nohutlu pirinç pilavı, pekmez (suyu) patates. Ekmek akşama kalmış. Arkadaşlar Salih Baydemir’e çıkıştılar: “ Öğle yemeği ekmeksiz olur mu?” Salih her zamanki yumuşak tavrıyla yanıtladı: “ Omur mu ne demek? Görüyorsunuz işte; demek ki oluyormuş! ” Salih gidince arkasından Hilmi: “ Bu Kara Salih bazan kazık gibi söz söylüyor! ” dedi. Arkadaşlar, özellikle de Mehmet Aygün Salih’i savundu: “Az konuşur ama yerinde konuşur!” Hasan Üner, sözü Salih’in iş derslerindeki başarısına götürdü. Böylece Hilmi Altınsoy’un sözü kesildi. Kara Salih sözünü Salih Baydemir duysaydı, kesin bir kavga çıkardı. Salih’e bunu bir Tekirdağlı hemşerisinin söylemesi, onun katlanamayacağı bir hakaretti.

Atölyede yarım kalan işlerimizi sürdüdük. Kovanları çatıp boyamaya hazır duruma getireceğiz. İrfan Öğretmen: “ Kovanların en zor tarafı petek çerçeveleridir, biliyor musunuz?” deyip bir örnek hazırladı. Hasan Üner’i, Yusuf Asıl’ı, Recep Kocaman’ı o işe verdi. Öğretmen, “ Yüz kadar yapacaksınız deyince, ilk tepki Yusuf Asıl’dan geldi: “ Şaka ediyorsunuz Öğretmenim! ” İrfan Öğretmen güldü: “ Ne şakası, her kovan için 10, 10 kovan için 100 etmez mi?” deyince arkadaşlar bakıştılar. “ Küçücük arılar bu kadar balı nasıl yapar?” Hamdi Bağ Öğretmen geç geldi. Geldiğinde de usuf Asıl’a “ O küçük çerçeveleri ne yapacaksın?” diye sordu. . Yusuf Asıl, peteklik yaptığını söyleyince öğretmen, “ Hazır fırsat eline geçmişken barı petekleri büyük yap, fazla bal alınsın! ” dedi. Yusuf, kendisi için ayrı bir büyük petek yaptığını, onu gözetip dolduğunda alacağını söyleyince, İrfan Öğretmen, “Bu bir hırsızlık olur, hepimizin hakkını yemiş olacaksın! ” Hamdi Öğretmen söze karıştı: “Aman yapmayın, çocuk hayalen olsun biraz bal yesin. Zaten balları insanlar arılardan çalmıyor mu?” deyince yeni, bir tartışma konusu ortaya çıktı. “ Biz arılara güzel evler yapıyoruz, onları rahata kavuşturuyoruz, buna karşılık olarak biraz bal alırsak bu hırsızlık sayılır mı? Bu arada Namık Ergin Öğretmen geldi, o da bizim tartışmamıza katıldı. Ancak Namık Öğretmen: “Yapmayın efendim, sizden ev isteyen var mı? Balları yemek için bahane uyduruyorsunuz!” Namık Öğretmen, “Bal tutan parmak yalar! ” derler. Siz bal mal tutmuyorsunuz, bal yalamanız da olası değil! ” Yusuf Asıl önce kendisi güldü, arkasından da: “ Bal tutan parmak yalar, sandık tutan da sandık yalar! ” Öğrertmenler üçü birden: “ Sen çok yaşa Yusuf, sen çok haklısın. Bakın biz hep yaptıklarımızı yalıyoruz. Ortalarda ne bal var ne de petek! ” Kovanları tamamlayıp dışarıya dizdik. Boyamaları arılığa taşınınca yapılacak. Arkadaşlar 20 petek kalıbı yapmış” Beş günde tamamlarız! ” deyince İrfan Öğretmen: Yarın hepimiz, çalışır tamamlarız! ” dedi. “ Yarın Tarım dersimiz var! ” diyecek oldum. Öğretmen” Salih Bey, size izin verecek! ” dedi. Arkadaşlar sevindiler. Bu kez de İrfan Öğretmen Hamdi Bağ Öğretmene: “ Bak iki gözüm, bunlar bizden memnun, buradan kurtulabilecekleri bir durum doğmuşken gitmeyip kaldıklarına seviniyorlar! ” Hamdi Bağ Öğretmen de “ Ellette iki gözüm, seven kalpler kolay anlaşır, biz onları seviyoruz, onlar da bizden ayrılmak istemiyorlar! Geçen yıl biliyorsun, onlarsız burası bize ne kadar anlamsız gelmişti! ” Yusuf Asıl: “ Gelmeseydik ne yapacaktınız?” diye sorunca Hamdi Bağ Öğretmen: “ Biz devletin görevlisiyiz, öylece durun deseydi duracaktık. Duracaktık ama üzgün bir duruş olacaktı, geldiniz, sevincimiz sonsuz oldu. İrfan Evren Öğretmen gülerek Ali’ye oldu olanlar, gitti gelmeyiverdi! ” Hamdi Bağ Öğretmen: “O senin dediğin bir şarkıdır: “ Gitti de gelmeyiverdi” Demirbilek de gitti gelemeyiverdi. Ancak son mektuplarında ondukça değişik sözler kullanıyor. Öğrencilere alışmış. Ayrıca atölye için her türlü olanak sağlanıyormuş! “İrfan Öğretmen gülerek: “Darısı bizim başımıza! ” dedi. Bakışıp gülüştüler. Paydos zili çalınca öğretmenler ayrıldı. Arkadaşlar öğretmenlerin konuşmalarından anlam çıkarmaya kalkıştılar. “Darısı bizim başımıza!” ne anlama geliyor?” Bizim de öyle olsa, biz de o tür bolluğa kavuşsak, anlamları taşımaktadır!” dedik ama, bu kez de bizim okulun farklı bir durumu mu var? gibilerde kuşkuya düştük. Naci İnan Öğretmen izinli gitmeden önceki bir konuşmada Namık Öğretmen: Ödenek gelmeden bir daha kimsenin kapısını çalmam! ” demişti. Sarkadaşlardan sonra bir saat akordiyon çaldım. Bir iki gün ara verince parmaklarımın ağırlaşmasına üzülüyorum. Bir iki ay ara versem, sil yeni baştan mı çalışacağım? Oyunlar başlayınca en çok gerekecek oyun havalarını sıraladım: Timurağa, Hoşbilezik, Arpazlı, Merzifon-Sivas Halayları.

Dersliğe gittiğimde arkadaşların yeni gelen Bahçecilik öğretmeninden yakındıklarını dinledim. Konuşurken alay ediyormuş, gereksiz yere azarlıyormuş. Pek inanamadım ama yakınanların bir bölümü güvenilir arkadaşlar. Arif Kalkan, Sefer Tunca, Hüsnü Yalçın, Halil Basutçu. Bunlar çalışkan arkadaşlar. İçimden: “ Eğer bunlara da iyi davranmıyorsa, başımıza gelecek var! ” deyip yerime oturdum. GEÇEN Türkçe dersimizde öğretmen yazı yazdırmıştı. “ Yazılarına bakacağım, ilerleme var mı yoksa işte gevşeme mi var, göreceğim! ” demişti. Benim yazımda ilerleme olduğunu biliyorum. ArkadaşımHalil bunu bana sık sık söylüyor. Kendisinden daha okunaklı yazdığımı da ekliyor. Ben ona katılmıyorum ama yazımın giderek güzelleştiğini de biliyorum. Ancak yazı şeklimi ben beğenmiyorum. Ben İ; lkokula giderken daha güzel yazıyordum. O zaman bitişik yazıyordum. Şimdi ayrı yazmaya başladım. Harfler ayrı ayrı yazılınca o denli uyuşmuyor. Bir süre yazı denemesi yaptım. Lise 2. sınıf Edebiyat Tarihi kitabından şiirler okudum. Hiç bir şey anlamadıklarım var. Arkalarda birkaç tanesi açık yazılmış, türkü gibi şiirler, onları biraz anlar gibi oldum. Yemekte de arkadaşlara onu anlattım: “ Liselerde okuyanlar bunları nasıl anlıyorlar?” Yusuf Asıl hiç umursamadan: “ Nasıl olsa lisede değiliz! ” Hilmi Altınsoy daha rahat: “ Bana ne liselilerden?” Bu kez de ben: “ Elimizde kitabımız yok, biz nereden çalışacağız?” deyip sızlana kimler? Alın size bir Edebiyat kitabı! ” Dersliğe de bu tartışmaları yaparak döndük. Hilmi Altınsoy salt tartışmak için kimi zaman sözün tersini söyler, bu akşam da öyle. Ayrılıp sırama gittim. Arkamdan Hasan Üner elinde kitaplarla geldi. . Gülerek: “ En çok okunan kitaplardan bir tanesi geldi, kulağıma eğilerek: “ Kızlardan zorla getirttim! ” dedi. İlgiyle : “ Hangisi?” diye sordum. Hasan, “Hangisi değil, hangileri diyeceksin, çünkü iki kitap! ” Anna Karenina, yazarı Leon Tolstoy-Harp ve Sulh, Kazaklar, Ba-sü Badelmevt yazarı. Az düşündüm, duraksadım. Hasan uyardı: “Sonra bir daha istesen de uzun süre elimize gelmeyebilir! “Aldım. Yazarın adı bile değişik yazılıyor. Kimi kitaplardan Leon Tolistoy, kimi kitaplarda da Leo Tolstoy oluyor. Kitaplarda geçen adlar da öyle: Stepan, Stephan, Stephane diye yazılıyor. Rus yazarlarının kitaplarında hep böyle. Kitabı açar açmaz gene böyle bir durumla karşılaştım. Stepan Oblonski. Oblonski saygınlık kazanmış bir yargıçtır. Baş yargıç olmuştur. Bir prensesle 7-8 yıllık evlidir. Biri oğul bir kız iki de çocukları vardır. Ancak yargıç Oblonski eski çocuk eğitimcisiuyle ilişiki kurmuş, o ayrılıp gittikten sonra da mektuplaşmaktadır. Bu mektuplardan biri karısı prenses Dolly bulmuş, çok kızmış, Stepan Oblonski’yi payladıktan başka, “Yüzünü görmek istemiyorum!” deyip ayrılmak üzere kapısını yüzüne kapatmıştır. Oblonski karısından özür dilemek için kıvranmakradır ama karısı buna yanaşmamaktadır. Yargıç Oblonski karısına yaklaşmak şöyle dursun yatmak için eve bile gelememektedir. Prenses Dolly’nin sert davranışı Oblonski ailesinin ev düzeninin de bozmaktadır. Evde çalışan görevliler başıboş kalmış gibi işleri gevşetmektedirler. Oblonski tedirgindir, karısından özür dilemek için çareler aramaktadır. Ayrılmayı kesinlikle düşünmemektedir. Çocuklarını sevdiği için onları bırakamayacaktır. Prenses Dolly’nin de çocukları çok sevdiğini bildiğinden ayrılmayı düşünmemektedir. Bir yolunu bulup özür dilemekten, uslu uslu durup yeni baştan uyumlu bir yaşam sürdürmekten başka bir şey düşünemez. Gerçekte, geçmiş yaşamı da pek övünçlü değildir. Zaman zaman karısıyla dalaştığı olmuştur. Ağabeyinin bu durumunu bilen Kız kardeşi Anna Karenina ağabey-yenge arasını bulmak üzere geleceğini duyurur. Oblonski buınu Dolly’ye söylemek ister. Ancak Prenses bu haberi duymamış gibi davranır: O senin kardeşindir, kendin görüşürsün! ” deyip Anna Karenina ile görüşmeyeceğini söyler. Oblonski kendi sorunlarıyla uğraşırken eski bir arkadaşı çıkar gelir. Kostantin Levin (Constantin Lervine) Levin, Oblonski’nin eski fakat çok sevdiği bir arkadaşıdır. Bilgili, atak, vartlıklı biri olmasına karşın kendine özgü yaşam düşünceleri olan bir kimsedir. Bu kendine görelikliği neden iyle gösterişten kaçar, bu yüzden de ortalıta pek görünmez. Oysa ortalıkta dolaşanlar, Levin’in sevmediği tipler dolaşmakta gösterişli çalımlarıyla güncel olaylarda adlarını gezdirmektedirler. Konstyantin Levin yaşamından memnundur ama onumn da bir sorunu vardır. İnce eleyip sık dokumaya çalışırken bekar kalmıştır. Evliliği daha fazla geriye atmak istemez. Geçmişte de bunu düşünmüştür. Örneğin ilk düşündüğü ya da evlenmek için seçmeyi tasarladığı eş adayı, En candan arkadaşı olan Oblonki’nin karısı Prenses Dolly idi. Prenses Dolly 3 kız kardeşin en büyü idi. Üçkız kardeş de hem seçkin aile kızı hem de güzeldi. Levin bunu düşünürken arkadaşı Obnlonski erken davrandı. Levin buna darılmadı. Bu kez bir küçüğü olan Natali (Nathalie) için düşler kurdu. O da ummadığı bir hızla Lvov adlı bir politikacı ile evleniverdi. Levin sonunda en küçük kız Kitty’ye aklını taktı. Ancak Kitty daha küçüktü; beklemeye karar verdi. İşte Kitty büyümüştü, onu istememesi için bir engel yoktu. Kitty çok güzeldi. Üstelik Kitty’nın ailesi çok ünlü bir aile idi . Onlarla ilişki kuran yüksek katmanlarda işlerini kolay yürütüyordu. Oblonski’nin üst tabakada oluşu da bundandı. Kitty’i istemeye karar verdi. Arkadaşı Oblonski’nin bu konudaki fikrini alacaktı. Hazırlandı, salt bu iş için Moskova’ya gitti. Konstantin Levin’in Moskova’da yaşayan ağabeyi vardır. Sergey Kosnişev(Serge Kosnichef) Onunla da görüşmeyi planladı. Tasarladığı planları Moskova’ya gidince uygulamaya koydu. Önce Oblonski ile buluştu, niyetini ona açmadı ama onun açması için bir süre bekledi. Sonunda Oblonski konuya değindi. Levin yumuşak karşılayarak, sözün Kitty de olacağını söyledi. İki arkadaş değişik konularda bir süre görüştüler. Oblonski, Kitty ile Levin’in buluşma önerisinde bulundu. Bir süre sonra bu da gerçekleşti. Kitty, şen şakrak, spor, dans seve n özellikle de buz pateni tutkunuydu. Levin’le buz patenine gitti. El ele tutuşarak dolaştılar. Levin içinden bu işin olabileceğine inanmaya başladığı bir sırada Oblonski Levin’e bir uyarıda bulundu: “ Dikkat et, Kitty’nin bir sevgilisi vardır. varlıklı, yakışıklılıyla ünlü kont Vronski( Wronsky) Levin, Vronski üstüne çıkarılan sözlerden habersizdi ya da öyle göründü. Ancak yakışıklı, genç özellikle de Çarın yakın çevresinden oluşuna takıldı. Önemsemez göründü ama, içinden kuşkuları da atamadı. İki arkadaş bir lokantaya girdiler. Oblonski Kont Vronki’den söz etmekle iyi etmediğini anladı, arkadaşını rahatlatmak için kadın konusunu açtı. Biraz da kendi içini dökmek için konuştu. Kitap ilgimi çekti. Zil çaldığında şaşırır gibi oldum. Anna Karenin’nın adı geçti ama kendisi bir türlü ortaya çıkmadı. Onun çıkmasını beklerken zil çaldı. Tek öğrendiğim Oblonski Anna’ın ağabeyi. , Kitty de prenses Dolly’nin küçük kardeşi. Levin’in isteyeceği Kitty’nin sevgilisi de Kont Vronski. Kitty’nin yengesi olacak Anna gelecek. , bu insanların arasında nasıl bir ilişki olacak ki, kitanın adı onunadını taşıyacak?” Yatağıma girince bunu düşündüm. Hasan ranzaya çıktı sordu: “ Okumaya başladın mı? Başladım ama o kadar kalabalık insan var ki, kimin ne yaptığını pek anlamadım! ” dedim. Hasan da “ Ben kitabı sevdim ama içinde geçen kişilerden üçünü bilemedin dördünü öğrenip kalanları kafamdan siliyorum; daha doğrusu onları kafama almıyorum! ” deyip ayrıldı. Hasan yarın nöbetçi, bir gün sonra da ben nöbetçi olacağım.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ