Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

65 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köy Enstitülerini Kuranlarla Birlikte Kutlanan İlk 17 Nisan Bayramı

 

12 Nisan 1944 Çarşamba

 

Akşam, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde okuyan öğretmenlerimi sayarken Resim-Almanca derslerimize gelen Ömer Uzgil öğretmeni anmadığımı anımsadım. Ömer Uzgil bana Mustafa Güneri Öğretmeni, o da hemşerim Şerif Baykurt'u anımsattı. Şerif Baykurt Süheyla Öğretmenin nişanlısıydı. Süheyla Öğretmen bir konuşmasında:

-Şerif'le okulda tanıştık! demişti. Öyleyse Süheyla Öğretmen de Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdi. O nedenle olacak sonradan Konservatuvarda öğrenimini sürdürüyor. Önemli bir durum değil ama belleğimdeki bu tür aksaklıklara kızıyorum.

Hava, beklemediğimiz kadar güzel. Hayret, karşı Elma Dağlarında karlar ışıl ışıl ama sanki çiçek açmış ya da beyaz bulutlar yere inmiş gibi.

Trene atlarken fotoğraf makinesinden söz edildi. Konuyu bilenler varmış:

-Yormayın kendinizi orada fotoğraf çekilmez! diyen oldu. Fakı Yörük, az konuşan, konuşunca da güldüresiye söyleyen bir arkadaş:

-Ah yazık! Fırsat bulmuşken arkadaş Atatürk'le bir fotoğraf çektirecekti (!) deyince gülmeyen kalmadı.

Doçent Dr. Halil Demircioğlu, buluşma yeri olarak, Büyük Millet Meclisi ön bahçesini vermiş. Söylediği saatte geldi. Durmuş Ali Uğur, yoklama yapıp öğretmene bilgi verdi. Öğretmen önce önünde durduğumuz binayı göstererek "Cumhuriyetimizin 2. B. M. M. binasıdır!” diyerek söze başladı. Az durduktan sonra sağ-sol yanları göstererek Ulus'a heykelin karşısındaki bina önünde durdu. Orasının eski T. B. M. M. binası olduğunu biliyorduk. Hemen soran oldu:

-Savaş sırasında nasıl yapıldı? Öğretmen binanın eski olduğunu, Ankara merkez olmadan önce o binanın Türk Ocağı olarak yapıldığını anlattı. Türkocaklarının, şimdiki Halkevleri gibi halkı bilinçlendirmek için kurulmuş birer kültür ocağı olduğunu, yapılan etkinlikleri anlattı. Heykel üstüne de kısa bilgi verdikten sonra Dil-Tarih, Coğrafya Fakültesi önüne indik. Üstteki yazının niçin konduğunu sordu. Alt kattaki büyük salona girdik. Salon önündeki sütunlar oldukça ürkütücü geldi. Doçent Halil Demircioğlu Durmuş Ali'yi yanına alıp gitmiş. Durmuş Ali Uğur'a kızanlar varmış, önce Bekir Semerci:

-Kim verdi onu öğretmene? deyince takılanlar oldu:

-Kıskanma onu öğretmen seçti! şakaları arasında Durmuş Ali geldi, öğretmenin bir sözünü söylerken alkışlayanlar oldu. Tartışmalara katılmayan bir grup dur durak bilmeden kim konuşsa alkışla karşılık verdi. Bu karışıklık sırasında öğretmen geldi, olaydan habersiz, en yakınındaki Süleyman Karagöz'e:

-Yarım saat mola, isteyenler verilen zamanı aşmamak üzere bina içini gezebilir! dedi. Süleyman Karagöz öğretmenin sözlerini tekrarladı. Olay, şekil değiştirdi. Durmuş Ali'nin bir ara:

-Benim de söyleyeceğim buydu! dediği duyuldu. Arkasından bir başka ses geldi:

-Hadi oradan, kendini nimetten mi sayıyorsun?

Yarım saatlik mola sonunda toplanıp Etnoğrafya müzesine gittik. Müze önünde durum aydınlandı. Girilecek salon küçükmüş. Halktan gelenleri bekletmemek için bizim gibi toplu gelenleri, halkın gelmediği zamanlara kaydırıyorlarmış. Bugün de bizi öğle paydosuna kaydırmışlar. Böylece bizim Gazi Eğitim Enstitüsü hesabı tutmadı.

Halkevi önünden geçerek Etnoğrafya Müzesi önüne gittik. Halkevini andıran (az küçük) bir bina. Öğretmen önce etnoğrafya hakkında sorular sordu. Değişik tanımlar yapıldı. Doğrusu ben bilmiyordum ama, söylenenleri dinleyince bu kez de hiç öğrenemeyeceğim kanısına vardım. Veli Demiröz, Durmuş Ali Uğur, Ali Bayrak, Azmi Erdoğan Eskişehir dolaylarında kazılardan söz ettiler. Höyüklerden söz edildi. Höyükler anılınca ben de bizim Lüleburgaz yakınındaki Umurca Höyüklerini, Yeni Bedir'deki höyüğü anımsattım. Oralara biz de öğretmenlerimizle gitmiştik ama, bize, kazılardan çıkarılanların başka yere götürüldüğü söylenmişti. Demek buralara getirilmiş! deyince öğretmen elini kaldırarak konuşmaları kesti, hepimize:

-Söyledikleriniz hep doğru, onlar bu tür müzelere getiriliyor ama etnoğrafya gerçekte, bir ulusun ya da insan topluluğunun (sınırlı toplulukların) tüm yaşamları, tarih içinde uğradıkları değişimi inceleyen bir bilimdir. Etnoğrafya müzesi de o toplumun tarihle birlikte geçirdiği evrelerin belgelerini inceleyip koruyan yerdir. Atatürk buraya geçici konmuştur. Halil Demircioğlu Öğretmen eliyle göstererek:

-“Karşıki Rasat Tepe'de Atatürk için özel bir anıt yapılacak, yapılan yarışmayı iki Türk Mimarı Emin Onat'la Orhan Arda kazandı” deyince Emin Onat, gözümün önüne geldi. Kepirtepe projesini de o kazanmıştı. Kendimi tutamayıp bunu söyleyiverdim. Yanımda duran Kadir Aytekin gülerek:

- Çüş! dedi. Öğretmen duydu mu duymadı mı bilemiyorum; ama ben duymuştum, o yeterdi. Kadir'e dönerek:

-Ortada eşek yokken çüş, denirse bir anlam taşımaz. Ama eşeğe değince eşek anlamazdan gelirse anırtıncaya dek sopa yer. Sopa atacak değilim ama okula dönünce Hidayet Gülen Öğretmenin yanında Emir Onat'ın Kepirtepe projesini kazanıp yaptığını onaylatınca sana ne diyeceğimi bil! dedim. Kadir, önce:

-Sen şakadan anlamaz mısın? diye sordu. Ben de ona:

-Bilgiyle şakanın karıştırılmayacağını bilmez misin? İçinde okuduğum okulun mimarı geliyor, okulun bir öğrencisi olarak okul çevresini gezdiriyorum. Bir süre sonra benimle gezerken arkadaş gibi sorular sorup güzel anılar bırakan bir insanın Atatürk için anıt yaptıracağını duyunca anarsam bunun karşılığı senin söylediğin ya da benim sana söyleyeceklerim olmamalı! Övgüyle kutlanmalı! Kadir, sakin sakin dinledi:

-Peki arkadaşım, burada bir anlaşmazlık var, ben senin düşünceleri bilmeden söylenen bir söz için söyledim. Nerde Kepirtepe, nerde Atatürk'ün anıtı? Aklımın kıyısından geçmeyen bir olay için öyle dedim, seni kırmak için değil. Lütfen kötülüğe yorma, seni üzmek aklımdan geçmez! deyip sarıldı. Yusuf Demirçin, Talip Apaydın, Mehmet Ünüvar araya girip Kadir adına özür dileyince konu kapandı. Zaten Öğretmen de az ilerideki yükseğe çıkıp Rasat Tepeyi gösteriyordu. Tepe, tam olarak Ankara Kalesi karşısında. Anıt-mezar hemen hemen o büyüklükte olacakmış. Az önce Atatürk'ün geçici yerinde söylenenler neredeyse unutuldu. Tek aklımda kalan mavimsi ışıklandırılmış aynı renge uygun mermerlerden başka bir şey görmemiştim. Atatürk'ün öldüğü duyulduğu gün Edirne/Karaağaç’taki okula gitmişim. O gün trende hep Atatürk konuşulmuştu. Bir hafta sonra Dolmabahçe'den Ankara'ya uğurlanmasını radyodan okulca izlemiştik. Okul doktorumuz Atatürk'ü yakından gören biriymiş, ara ara bir şeyler anlattı, ara ara da ağlamıştı.

Öğretmen bu arada bize karşıları, Çankaya, Dikmen, Sincanköy taraflarını gösterdi.

Dönüşte de Ankara Halkevi binasını anlattı. Orası da Türkocağı binası olarak yapılmış. Oradan inince de Ankara Spor binasını gezdik. Oradan çıkınca da istasyon karşısındaki paraşüt kulesine gittik. Paydos olduğu için salt bakıcıları vardı. Gençliği havacılığa alıştırmak için belli günlerde paraşütle atlama serbestmiş. Ancak önce kayıt yaptırma zorunluğu varmış. İstasyon önünde toplandık, öğretmen yoklama yaptırdı. Fatma ile Düriye gelmemişmiş, ben ayırdında değilim, adları söylenince toparlandım. Ne denli dikkatsizim, sınıfımızda iki kız var, bir gündüz sınıfça dolaşıyoruz kız arkadaşları var sayıyorum. Halil Dere hemen arkadaşlara duyurmak için:

-Konser salonuna girince Ayhan'ın olup olmadığını görüyorsun ama! Arkadaşlar güldüler. Ben de:

-Onu senin için yapıyorum, o gelirse uslu akıllı bana arkadaşlık ediyor, olmayınca asabi asabi dolaşıyorsun!

Kimi arkadaşlar, derslerin her gün böyle olması dileğinde bulundular. Tren saati gelince oldukça kalabalıkla karşılaştık.

Halil Dere önayak oldu, yapacağımız çevre gezileri için Elmadağlı, Küçük Yozgatlı kimselerle görüştük. Onlar bize pazartesi, çarşamba, cuma günlerinin öğleden sonralarını önerdiler. Saat 14-18 arası karşılıklı tren varmış. Lalabel'de binip inebiliyormuşuz. Halil Dere yanlış parmak saymış, 23 günü öğleden sonrayı seçti. 23 Nisan Kutlamalarına katılmıyoruz. Katılsak bile öğleye dek tören bitiyor. Geleceklerin listesi yapılırken başkalarının da özel hesapları varmış; uyardılar, 23 Nisan pazartesi değil pazara geliyor! Bu kez de geziyi pazara aldılar. Söylenen trene bağlı değiliz; Lalabel'e yürümeyi göze alınca ne gün olsa gidilir. Elmadağ'da fabrika var, Küçük Yozgat'ta ne var? Küçük Çapanoğlu. . . . . .

Tren durunca konuşmalar kesildi. Birbirini arayanlar, bir birine lâf yetiştirmeye çalışanlar yokuşa tırmandı.

Az sonra yemekte gezilerin tadından söz edildi. İbrahim Yasa, ardından Halil Demircioğlu atlatıldı. Sıra kimde? Hamdi Keskin Öğretmende! Onu da bir yerlere götürelim. 2. sınıflardan Enver Ötnü duymuş. Onun çok özel sözleri oluyor, gülerek:

-Onu götürseniz götürseniz “Yeşil Fıçı”ya! götürürsünüz. Yeşil Fıçı neresi? Enver Ötnü güldü:

-Yeşil Fıçı'yı bilmiyorsan kızanım, derslikte oturup Nedim'in gazelleri dinlemekten kurtulamazsın!

Yeşil Fıçı değil de Enver Ötnü'nün olayı Nedim'in şiirlerine yaslaması işin içine içkiyi kattığı kanısı uyandırdı. Ancak Hamdi Öğretmenin Yeşil Fıçı çağrıştırması nedir?

Yatınca bir süre aklıma takıldı. Fıçının ne olduğunu bilirim. Babam zaman özel meşe ağaçları bulup buluşturur, özel fıçı ustalarına fıçı yaptırır. Küçük fıçılar turşu için, büyük fıçılar şarap dolar. Şarap fıçılarını kolculardan kurtarmak için ne hileler düşünürler. İnhisar Kurumu şarap yapmayı yasak etmişmiş. Fıçıların geceleri yuvarlaya yuvarlaya köy dışındaki harmanlık sap yığınları altına ne zorluklarla götürüldüğüne tanık olmuştum. Bir fıçının da kendiliğinden patladığını, samanlar açılınca kokudan durulmadığını hiç unutmadım. Uyumaya çalışırken şarap kokusu duyar gibi oldum. Yoksa sigara içtikleri gibi şarap içenlerde mi var?

 

13 Nisan 1944 Perşembe

 

Yattığım gibi kalktım. Rüya bile görmemişim, buna sevindim. Kimi kez rüyalara kapılıp sabahın ilk dakikalarında tatsızlaşıyorum. Akşamki şarap şamatasını anımsadığım sırada Şevki Aydın'la karşılaşınca sordum. Şevki, önce kimin söylediğini öğrenmek istedi:

-Kim söyledi bunu? "Enver Ötnü!” deyince Şevki, elinin tersini ileriye doğru sallayıp:

-Bırak şu boşboğazın sözünü, aklınca Hamdi Öğretmenin içki içtiğini söylemek istemiş! Yeşil Fıçı diye bir meyhane varmış galiba, doğrusu ben de bilmiyorum! Enver Ötnü'nün bileceğini de sanmıyorum, arkadaş, aldığını satmayı çok sevenlerdendir.

Kahvaltıda, benim dünkü sinirlenmem gereksiz bulundu. Önce alınır gibi oldum ama sonra olayı, Profesör Emin Onat'ı tanımış olmamın sevincini yaşarca bir kez daha anlattım. Özellikle büyük binanın, bizim alın terimizle yapılan binanın yıkılmasını önlemesinin benim Kepirtepe'ye gönül bağlılığımın bağı olduğunu, Kepirtepe anılınca gözümün önüne tümüyle o bina geldiğini, o binayı yok saydığım an, orasını Yeni Bedir köyü merasından farksız gördüğümü anlattım. Sonunda da bir benzetme yaptım:

-Ben ev deyince (kendi evim için) yatıp kalktığım, yemek yediğim bölümler gözümün önüne gelir. Ahırları, kümesleri ya da öteki yerleri kesinlikle düşünmem. Kepirtepe için de öyle. O bina olmadan oradan geçsem her halde ağlarım.

Arkadaşlardan haklı bulanlar oldu. Abdullah Erçetin; “Müdür İhsan Kalabay, seni çok iyi tanımış arkadaş, onun söylediklerini unutma!” diye beni uyardı.

 

. . . . . . . . . . . . . . .

 

Ders için salona girince Enver Ötnü'nün sözünü anımsadım. Arkasından Şevki Aydın'ın sözlerini içimden tekrarlayarak güldüm:

-Arkadaş, aldığını satmayı çok sevenlerden!

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. Baharın güzelliği bize Nef'i'yi anımsatıyor ama biz gene de Nedim'den söz edeceğiz. Nedim'in bizi kendimize daha yakın saydığımız Halk Edebiyatımıza yaklaştıran bir yanı vardır. Ne yazık ki Divan Şiiri alanında öteki büyükler bu eksikliklerini duyamadan geçmişler. Bakın Nef'i delikanlılık çağını Hasankale-Erzurum dolaylarında geçirmiş. Bunu, o günlerde ünlü bir şair sayılan Gelibolulu Ali yazmaktadır. Yıl olarak da 1610'lu yıllar. Kesin olan şudur, Nef'i'nin çocukluğu bir şiir evreninde geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet'le savaşan Akkoyunlu Şah Hasan (Uzun Hasan) soyu, Yavuz Sultan Selim’le savaşan Şah İsmail, İran’da hüküm süren bir şair hanedanı dönemi yaşatmıştır. Özelikle Şah İsmail şiirlerini halk geleneklerine göre günümüzde de okunabilecek düzeyde Türkçe yazmıştır. O bölgede yetişen Nef'i'nin Türk Halk şiirine duyarsız kalması düşündürücüdür. Buna karşın yaşamı İstanbul'da özellikle de padişah, sadrazam yakınında geçmesine karşın halkın şiirine eğilmesinin bir anlamı olmalıdır. Bakın,

 

"Yine bahar oldu, coştu yüreğim,
Akar boz bulanık selli dereler
Sıla derdi, vatan derdi yâr derdi
İflâh olmaz bu dert beni Pareler
 
İtibar olmazmış yüze gülene
Canım kurban olsun kadir bilene
Kefen yetişmezmiş garip ölene
Belki yârin çevresine saraler
 
Hayâl oldu Aşık Emrah illeri
Deyin yâre gözlemesin yolları
Herkesin sevdiği giyer alları
Ko benim sevdiğim giysin karaler.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Bülbül ne yatarsın yaz-bahar oldu
Çağrışıp ötmenin zamanı geldi
Selviler yeşerdi çiçekler doldu
Cana can katmanın zamanı geldi
 
Benim yârim yanakları allıdır
Ak elleri deste deste güllüdür
Dertli olan bakışından bellidir
Her derdi atmanın zamanı geldi
 
Firkatla ağlayıp şevkle gülünce
Gözümden dökülen yaşı silince
Bir dilberin elin ele alınca
Yaylaya çıkmanın zamanı geldi
 
Aşık Gevheri de gider dostuna
Gidi rakiplerin bize kastı ne
Evvel bahar çayır çimen üstüne
Sarılıp yatmanın zamanı geldi
. . . . . . . . . . . . . . .
 
Sevdiğim cemalin çünki göremem
Çıkmasın hayalin dili şeydadan
Hakipâye çünki yüzler süremen
Alayım peyâmın badı sabadan
 
Kebûdı çeşm birahm etti nigâhın
Aşıkların göğe çıkardı ahın
Sordum gerdeninden zülfü siyahın
Bir cevap vermedi aktan karadan
 
Sevdiğim bendene düşerse hizmet
Kapunda kul olmak canıma minnet
Göre idim sende bûyi muhabbet
İstediğim budur sen bîvefadan
 
Nedimâ husnüne olmuştur âşık
Öyle bir âşık kim kavline lâyık
Kereme ne kadar değilse lâyık
Aretmez efendim şehler gedadan

 

Birinci şiiri en geç Nef'i günlerinde yaşayan Ercişli Emrah yazmıştır. Ercişli Emrah tek değil onun öncüleri de vardı, çırakları da, ikinci ise Nef'i ile yaşıt ya da az farklı yaştalar. Ancak Nef'i'nin Gevheri'den habersiz olduğu düşünülemez. Çünkü Kırımlı olan Gevheri, Nef'i'nin babası gibi Kırımlı Giray Han'ın hizmetinde bulunmuş, kendisi de şair olan Giray Hanla çok gezmiş, şiir ustalığını yaygınlaştırmıştır. Halk şiiri alanında olduğu derecede Divan Şiirinde de saygınlık kazanmış bir şairdir. Besbelli daha çocukluğunda şiire gönül kaptırmış olan Nef'i'nin halk arasında yetişmesine karşın halk şiirine uzak duruşu dikkat çekmektedir.

Üçüncü örnek için zaman söylemeye gerek yok, büyük Divan Şairimiz Nedim, kendini tanıtmaktadır. Gazellerinden tanıdığımız Nedim, bu kez bir gazelde değil Halk şiiri ürünü olan koşmada karşımıza çıkmıştır. Nedim'i bilmeyenler ya da yarım bilenler onun yazdığı koşmaları Aşık Gevheri ya da sonrakiler arasında sayabilir. Tek farkları, Halk şairleri bunlara koşma, Nedim şarkı demiş. Dikkat edilince görüleceği gibi, kalıp ya da kafiye düzenleri birdir. Biliyorsunuz koşmaların ilk dörtlüklerinde iki yöntem kullanılagelir. abab-ccc b, ddd b. . . . . . . / ya da abcb, ddd b, eee b . . . . olarak sürer gider. Dizeler 6/5=II ya da 4+4+3 = II biçiminde vurgulanır. Koşmalar bu vurgulamalar göre seslendirilir.

6+5=II örneği, Karacaoğlan,

 

" Şurda bir dilbere / gönül düşürdüm
Severim billâhi  / nic-olur olsun
Varır kapısında / kulluk eylerim
Dökerim kanımı / nic-olur olsun"
. . . . . . . . . . . . . .

4+4+3=II örneği, Aşık Ömer'den

 

"Kadir Mevlâm / seni sevmiş / yaratmış
Serdâr etmiş / dilberlerin / üstüne
Siyah zülfün / tel tel olmuş / uzatmış
Salıvermiş  / ince belin / üstüne"

. . . . . . . . . . . . . .

 

Halk şiirimizde kullanılan öteki kalıp Divan Edebiyatında da kullanılan (değişik olarak) kullanılan 4+4= 8 heceli Semai tarzdır. Konuları, koşmalarda olduğu gibi sevgi, güzellik doğa konularındadır, 3-5 dörtlükten oluşur.

 

Örnek, Karacaoğlan'dan:

 

"İncecikten  / bir kar yağar
Tozar Elif  / Elif diye
Ak elleri  / kalem tutar
Yazar Elif  / Elif diye"

. . . . . . . . . . . . . . .

Öğretmen bu küçük örneklerden sonra, kendi seçimimize bırakarak örnekler yazmamızı önerdi. Yarı şaka yarı ciddi:

-Yepyeni bir şiir değişimine giriyoruz. Divan şiirimiz gibi halk şiirimizin de geleceği pek parlak değil, elinizde örnekler bulunsun! deyip güldü. Öğretmenin bu sözünden cesaretlenenler parmak kaldırıp sordular:

-Siz yeni şiirleri sevmiyor musunuz? Öğretmen bu kez sahiden gülerek:

 

-"Günaydın! deyip az duraksadı. Arkasından da bir daha "Günaydın! deyip elindeki kitaptan okudu:

 

"Günaydın tavuklar, horozlar
Artık memnunum yaşamaktan
Sabah erkenden kalktığım zaman
Siz varsınız;
Gece, yıldızlar var, karım var,
Günaydın tavuklar, horozlar.

. . . . . . . . . . . . . . . . . .

Hamdi Keskin Öğretmen sayfa çevirerek;

 

Bayram
 
Kargalar, sakın anneme söylemeyin!
Bugün, toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye Nezaretine gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım.
Simit alırım, horoz şekeri alırım!
Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,
Bütün zıpzıplarımı size veririm.
Kargalar ne olur anneme söylemeyin!

. . . . . . . . . . . . . . .

Arkasından, hiç konuşmadan;

 

Pencere
 
Sarı bir zambak için
Karanlığın pençesinde pencerem.
Geceyi odamda geçirmek için
Bir ağaç cama vuruyor.
 
Üşüdün mü dışarda narin ağaç?
Yoksa hırsızlardan mı korkuyorsun?
Nafile, çoktan bağladılar ellerimi
Kırkharamiler.
 
Ve gafil köpeğim kapımda habersiz
Bir tavşan kovalıyor rüyasında.
Bulutlar şimdi insanların koynunda,
Sabahleyin sıvışırlar bacadan.

 

Soru sormak için el kaldıranlar oldu. Öğretmen, parmağıyla dudaklarını göstererek; Ağız Mızıkası! deyip okumasını sürdürdü:

 

Dün gece yatmak üzereyken
Evin önünden biri geçti
Ağız mızıkası çalarak.
Ve bana çocukluğumda
Akşam üzere mangal yaktığımız
Bahçe kapısını hatırlattı,
Emniyet Sandığı'ndaki evin.
 

Öğretmen gülümseyerek:

-Söyleyin şimdi söyleyeceklerinizi ya da sorularınızı sorun! Parmak kaldıran arkadaşların, şiirlerden çok yazanları öğrenmek istedikleri ortaya çıkınca öğretmen arkadaşları durdurup elindeki kitabı göstererek:

-Ben, dinlediklerinizi bu kitaptan okudum. Sizler de kitabı bulup okuyun, ondan sonra üstünde konuşalım. Seçtiklerim, benim seçimim, siz çok daha güzellerini bulacaksınız! Tekrarlamakta yarar görüyorum, ben öğretmen olarak şiiri yeni eski diye ayırmam. Birileri öyle ad taktıkları için öyle diyorum. Konuşmuyorsunuz ama sizler de bunları duyuyorsunuz. Bizler öğretmen olarak böylesi yeni ya da eski akımcılara öncülük edemeyiz, bu, öğretmenliğin mantığıyla uyuşmaz. Ancak örnekler üstünde konuşabiliriz. Bunu yaparken de bizlerden kesin bir kanı saptamaya çalışmayın. Birlikte çalıştığımız genç arkadaşların hepsi şiiri deniyorlar; hepsini de takdir ediyorum. Ama onları getirip size okumam. Sizler bulup okursanız, sizin fikrinizi de saygıyla dinlerim. Yaşayan şairler, bizim gibi birer duyarlı insandır. Anımsayın, Nef'i için söylenenleri duyunca, nasıl yanıtlar veriyor. Özellikle sanat alanında çalışanları eleştirmek, eleştiriliyor duruma düşürmek sanat severler için ayıp demeyeceğim ama kural dışı bir tavırdır. Bunu benden beklemeyeceğiniz gibi siz de asla yapmamalısınız. Kitabın kapağını bir daha gösterip:

-Okuyun, içeriğinde hepinizin seveceği şiirler var. Üstünde gene konuşuruz!

Öğretmenin, okuduğu şairlerin adlarını söylememesi eleştiri konusu oldu. Bu arada Varlık Dergisi okuyanlar şairleri sıraladılar. Onlar tartışırken ders salonundan ayrıldım. İçim burkuldu; ders yılı başından beri suskun durduğum, şiirde dendiği gibi içime bir gariplik çöktü. Oysa Varlık Dergisi kitaplığa geliyor. Geliyor ama önceden tanıdıklarımın yazdıklarına bakıp geçiyordum. Bundan böyle Varlık dergisini iyiden iyiye izleyeceğim.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Almanca dersinde beklemediğimiz bir durumla karşılaştık; öğretmen birer kağıt dağıttı. Kağıtlarda Almanca, beş Türkçe cümle var, bunlar çevrilecek. Almanca olanları hiç düşünmeden Türkçeden Almancaya çevrileceklere saplandım. İlk bakışta çok kolay gibi geliyor, yazmaya başlayınca sözcüklerin yerine konmadığını anlayıp değiştiriyorum. Birinci ders bittiğinde daha hiçbir doğru cümle yapamamıştım.

 

. . . Entschuldigen Sie. Bitte können Sie mir sagen wo die Sultan Ahmet Platz ist.

Biegen Sie von rechts in die dritte Strasse ein und fragen Sie noch einmal.

İst es weit?

Nein, nur in einer fünf minutigen Laufentfernung. İch versuche das Topkapı Palas und Blauen Mosche zu funden. Gehe links in die zweite Strasse ren und geradeaus. Vielen Dank!

 

Çevirisi: Lütfen, Cağaloğlu caddesini söyler misiniz? Sağdan gidip köşeyi dönünce oradan sorun. Çok uzak mı? Hayır beş dakika yeter. Ben, Topkapı sarayı ile Sultan Ahmet Camisini görmek istiyorum. Öyleyse lütfen ikinci caddeden doğruca gidin! Çok teşekkürler.

 

Türkçe:  Müsaade eder misiniz, buraya oturabilir miyim?

Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Biraz daha yavaş konuşabilir misiniz? Afedersiniz dediğinizi tam anlayamadım. Türkçe az biliyorum.

Almanca:  Erlauben Sie mir, Dart/kann, ich mich hierhin zetsen? Endschuldigung dass ich Sie gestört habe. Können Sie einbisschen langsamer reder? Entschuldigung, ich habe es nicht ganz mitbekommen was. İch sprehe etwas Türkisch.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Öğretmen doçent Niyazi Çitakoğlu, hiç konuşmadan kağıtları topladı. Hiç gülümsemeden:

-Sizleri değil kendimi kontrol için bunu yaptım. Ancak ucunda gene de siz varsınız, lütfen biraz kendinizi toparlayın. Buradan diploma alabilirsiniz ama bir yabancı dil bilmeden, hele bir yabancı dilden birazcık anlamadan yüksek okulu bitirmek hiç bir anlam taşımaz, bunu da unutmayın! deyip ayrıldı.

Öğretmenin arkasından bakıştık kaldık.

 

Yemekte bizim, Abdullah, Kadir, üçümüzün neşesi kaçık olunca ötekiler de etkilendi. Soru sormadılar ara kesinlikle üçümüz arasında ya da ikimiz arasında geçen bir anlaşmazlıktan dolayı sustuğumuza yorarak olabildiğince sakin bir yemek süreci yaşandı. Çarşamba günü programı atladığından bugün öğleden sonra Enstitü bölümüne gittik. Enstitü bölümü, bizim geleceğimiz günlere göre kendi programlarını ayarlamış. Benim sınıf beni bekliyormuş. Beni tanıdıklarından değil akordiyonu sevdiklerinden alkışladılar. Öğretmenlerini ara ara görüyordum, Bahçecilik Bölümüne gelen bir Profesörün kızıymış (sonradan kardeşi olduğunu öğrendim). Çok genç ya da öyle gösteriyor. Çocuklar üstünde çok olumlu etki bırakmış. Elini ağzına götürüp "Sus!” işareti yapınca, çıt çıkmıyor. Çocuklara söylettiğim şarkıları, türküleri hep biliyor. İşin ilginci kendisi de söylüyor, hem de benden çok söylüyor. İki saat çalıştık, ayırdında değilim, çalışma bitince üzülür gibi oldum. Öğretmen güler yüzle uğurladı. Çocuklar bana “gene gel!” deyince öğretmen, “Bir hafta arayla gelecek merak etmeyin, yarından sonra da sabah oyunlarına ağabey çıkacak!” dedi. Bu haber güzeldi ama bir an bacaklarımın kasıldığını duyumsadım:

-Her sabah akordiyonla ortalığa çıkmak (!?)

Salona dönüp akordiyonu yerine koyunca düşündüm; her sabah buradan alıp meydana taşımak yerine başka bir çare çare bulmak gerekecek. Bunu bölüm başkanımıza söylemeyi tasarlarken Hüseyin Çakar kendi deneyimini anlattı. O, yönetim binasında bir odaya koyuyormuş. Müdür Yardımcısı Tahir Bey’in gözetiminde olduğundan kimse dokunmazmış.

İçim rahatladı. Yeni tanıdığım Rahmiye Öğretmen tasamı yarı yarıya azalttı. Onun sınıfının bulunduğu grupta ötekilerini yola getirmek kolay olacak. Bu arada ben, hep Kepirtepe'deki çalışmalara saplanıp kaldım; Yusuf Asıl, Ahmet Güner üçümüz olanaksızlıklar içinde sürü toplar gibi öğrenci toplayıp oyun öğretmeye çalışıyorduk. Rahmiye Öğretmenin çocukları varken (son sınıflarda da çok iyi öğrenciler var, Ömer Çiftçi-Ahmet Kayalıdere-Galip Gürler-Turan Yiğit, benim tanıdıklarım Hasan Tekin-Ali Demirci) ayrıca öğretmenler katılırken benim işim kolaylaşacaktır. Hidayet Gülen Öğretmen'le Mustafa Güneri yönetici Öğretmen de benim güven duyduğum insanlar. Durup dururken kendime güvenim arttı. Neredeyse Cyrano de Bergerac gibi bağıra çağıra konuşacaktım:

 

"İstemem eksik olsun!
Şiirlerle yer yer
Dolaşıp da herkesten
Alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun!
Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek,
Göğe mi çıkarmalı?
İstemem eksik olsun!
. . . . . . . . . . . .
" Durmadan çalışmalı,
Az olsun, benim olsun;
Diyerek mutlanmalı! . . . . . . . . "

 

Kendi kendime güldüm. Talip Apaydın beni gözetlemiş; baktım o da gülümsüyor:

-Seni sevindiren bir konu varmış, ne güzel, o konuyu atlatmanın sevincini içinde duyuyorsun! Bunu ben de yaparım ! deyince Talip'in tahtaya ara ara yazdığı şiirleri anımsadım. Tam okumazdım ama Hamdi Keskin Öğretmenin okuduğu şiirlerden olduğunun ayırdına vardım. "Anadolu’nun Kaderinden Bahseden Şiirler! Bunu söyleyince Talip, Hamdi Öğretmenin okuduğu şairleri çok beğendiğini söyledi, onların şiirlerinden ezberinde olanlar ile varmış. Çevremizde arkadaşlar çoğalınca konuşmayı kestik. Alt odadaki piyanoya geçtim, oldukça özlemli bir istekle ezberlediğim parçaları çaldım. 17 Nisan günü bizim salona gelenlere parça çalabileceğimi Öztekin Öğretmen muştulamıştı. "Kesin değil ama gelenler olabilir!” Biz kendimizi her zaman hazır durumda tutmalıyız. Bizim bölümün özelliği bu. Bizden alırsa onu götürecek gelenler. Onları güzel izlenimlerle uğurlayabilirsek bizden onlarda o izlenimler kalacak; dinledikleri bir şarkı, bir marş ya da oyunlar bu bakımdan çok önemlidir. Yöneticilerin anlatacakları bir kulaktan girip ötekinden çıkacaktır. Bu uyarı nedeniyle dört parça seçtim. Mozart kv. 331-1'le son bölüm (Alla turca), Schubert, Moment Muzikal 3, Beringer'den Mozart Don Juan Zerlinda aryası, Diyabelli Rondo. Önümüzdeki üç gün bunlardan başkasıyla fazla ilgilenmeyeceğim. Ayrıca akordiyon da çalışmam gerekiyor. Omuzlarım bile akordiyonu unutmaya başlamış.

Yemekte benim duygularımı herkes paylaştı. Daha doğrusu onlar da benzer duygular içinde. Bir süre benzer düşünceleri konuştuk. Güzel Sanatlar Bölümü adını taşıyoruz ama, çalışmalarımız daha işin başı bile sayılmıyor. Tanımaya başladığımız besteciler bizim yaşlarımızda çoktan ünlü olmuş. Ressamlar da öyle. Filmlerde gördüğümüz bir çok rolü bizim yaşımızda olanlar yapıyor.

Yemekten sonra topluca büyük salona gittik, bizim haberimiz yokmuş, büyük bir grup 17 Nisan Bayramının hazırlığı içinde. Konuşacaklar seçilmiş, ellerinde söyleyecekleri yazılı, şiir okuyacaklar belirlenmiş, ellerinde şiirleri sıra bekliyor. Beş altı arkadaş da ortalıkta söz sahibi, buyruklar veriyor. Bunları öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca ile Okul Müdürü Hürrem Arman seçmiş. Arkadaşlardan alınganlık edenler oldu; bize neden haber vermediler? Hiç üzerime alınmadım. Haberim olsaydı, katılır mıydım? diye kendime sordum.

Yatınca da, az önce gördüklerimi değil yarınki dersi düşündüm. Acaba, geçen hafta Veysel Öğretmenin anlattığı La Prado müzesini konu edip Malik Aksel Öğretmeni nasıl konuşturabiliriz? Bu konu üstüne kuruntular kurdum. "Müzeler, savaşlar zarar görüyor ya da görmüyor. Leningrad kentini top ateşi altında tutan Almanlar Ermitaj Müzesine zarar vermedi mi? Paris, Alman yönetimi altında, orasını Almanlar korudular mı? Özellikle İspanya İç savaşı üstüne okuduğum yazılarda sanatçılar, şairler, ressamlar, şarkıcılar büyük bir kıyım geçirmişler. Largo adlı bir şairle Argentino adlı bir şarkıcı kurşuna dizilmiş. O iç savaşta La Prado müzesindeki eserler zarar görmedi mi? La Prado kataloğu adlı küçük bir kitaptan adlar yazdım. Titien, Tintoredo, Rafaello, Rembrand, El Greco, Goya… Bunları söyleyince Malik Öğretmen, sanırım memnun olur, gerekli bilgileri verir. Olaya iyimser bakarak, yanlış düşünmediğime sevinerek uyudum.

 

14 Nisan 1944 Cuma

 

Birileri, “O bilir, uyanmışsa sor!” dedi. Önce benden söz edildiğini anlamadım. Baktım Yusuf Demirçin, "Günaydın!” dedikten sonra, Veysel Öğretmenin renkli kağıt işine ne zaman başlayacaktık?" diye sordu. “Öğretmen önce bugün için söylemişti ama sonra değiştirip haftaya bıraktı!” deyince Yusuf teşekkür etti, sevinerek ayrıldı. Yusuf sevindi ama ben sevinemedim, bugün 14 Nisan, Bölüm Başkanımız bana, "Oyunlara ayın on beşinde katıl!” demişti, yarın katılacağım, ya bir aksaklık olur da gecikirsem arkadaşlara yetişemez konserden kalırsam kaygısına kapıldım. Şu işe bak, ilk gün daha bir kaygı. . . Hüseyin Çakar'la karşılaştım, en iyisini o bilir. Çakar, kaygımı azalttı:

-Haziran'a dek oyunlar topluca yapılıyor. saat 6:30-7:00 arası; her sınıfın öğretmeni başlarında. O nedenle bir gecikme ya da bir sorun olmaz. Saat 07:00’de işin biter. Haziran oyunlarında Efe gelince oyunlar öğrenme şekline dönüşüyor. O zaman sen öğrenme grubuyla zaman zaman zamanı uzatacaksın. Çünkü o zaman Efe söz sahibi olacak.

Sevindim o zaman ben akşama dek kalırım, şimdiki kaygım, cumartesi günleri konserlerden yoksun kalmamak.

Neşeli olarak kahvaltıya gittim. Kahvaltıda konu gene su kağıdı yapmak, harita bezlemek. Harita bezleme nedir, bilmeyen var. Hemşerim Kadir bunlardan biri:

-Ne var yani, bezi tutkallayıp haritayı yapıştırırsın! Bezle kağıt arasındaki farkı anlattım; bu fark nedeniyle kurumalar da farklı olur, harita buruşur. "Olsun! Kadir için farketmez!” diyen olunca tartışma başladı. "En iyisi hazır harita almak!” Kamil Yıldırım'ın önerisine uymaya karar verdik.

 

Malik Aksel Öğretmen büyükçe bir hasır örgüsü çanta ile geldi. Kapıdan girerken öğretmenin elinden çantayı almak isteyen oldu. Öğretmen çantayı verirken:

-“Bu çantayı size tanıdık diye veriyorum, yabancı olsa asla vermezdim. Bilin ki bu benim için bir hazinedir” dedikten sonra Veysel Öğretmenden söz etti:

-"Biz hem arkadaşız, hem meslekdaş, ayrıca öğretmen-öğrenci bağı olan kimseleriz. Geçen hafta Ankara dönüşü, sizin konuştuklarınızı biz de konuştuk. Öğretmenlik bir anlatma işidir, alın size ayağınıza bir müze getirdim!” dedikten sonra, resimleri çıkardı. Her biri kartonlara yapışmış resimleri nasıl tutacağımızı, nasıl bakacağımızı anlattı. Gülümseyerek:

-Alın size Prado müzesi! dedi. Oturdu, önünde açık duran bir kitaba bakarak müzenin açılış tarihini, yerini anlattı. Bir de resmini gösterdi.

 

La Prado Müzesi -İspanya/Madrid

 

Geçen gün gördüğümüz, Halkevi, Etnoğrafya Müzesi ya da Hariciye vekâleti olarak gösterilen binalar gibi beyaz bir bina. Öğretmen, müzenin iç savaşta zarar görmediğini sandığını; ancak açık açık taraf tutan sanatçıların gerçekten öldürüldüğünü, bir bölümünün de yurdu terketmek zorunda kaldıklarını anlattı. Paris, Louvre Müzesinden aşırmalar yapıldığı üstüne rivayetler çıkarıldığını, bunların doğru olmayabileceğini de söyledikten sonra savaşların acımasızlığını anlattı. “1800 yıllarında (Napoleon Bonaparte zamanı) Berlin Brandenburg kapısından koskoca anıt Paris'e getirilmişti. Ne oldu sonra? 1870 Savaşında bu kez Almanlar o anıtı alıp yerine koydular. Eski savaşlarda bunlar olağandı. Ancak günümüzde bunlar açık açık hırsızlık sayıldığından pek yapılmıyor. Savaşa da gerek yok, yurdumuzdaki değerli eserleri dostluk günlerinde alıp alıp götürdüler. Biliyorsunuz Berlin'de Bergama Müzesi var. Savaş mavaş yokken izin alıp Eski Bergama'yı Berlin'e taşımışlar. La Fontaine okuyorsunuzdur. Horoz bir inci bulmuş, bu benim işime yaramaz, bunun yerine bir avuç mısır bana yeter! demiş” deyip öğretmen acı acı güldü. La Fontaine'nin fablını hep anımsadık. Öğretmenin yumuşaklığından yararlanarak hepimiz birer ikişer mısra ekleyerek fablın tamamını okuduk.

 

Horozla İnci
 
Horoz çelebi bir gün
Bir inci çıkarmış çöplükten
Hemen kuyumcuya gitmiş:
- İyi bir şeye benziyor, demiş;
Gel al şunu da,
Bir mısır tanesi ver bana.
Cahilin birine babası,
Bir kitap bırakmış ölürken,
Eski bir el yazması.
Hemen gitmiş kitapçıya:
-Bak demiş kapağı meşinden.
Gel al şunu da,
Bir liracık olsun ver bana.
 

Arkadaşlar fablı okuyunca açıklama yapıldı: Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen böyle çevirmiş bunu. Dersimizde kendisi böyle okudu. Malik Öğretmen gülümsedi:

-Sabahattin çevirdiyse doğrudur; onun Fransızcası bir çoğumuzun ana dili olan Türkçesinden iyidir! İşte siz daha doğrusunu söylediniz, yurdumuzda ne var ne yok söküp söküp satmışız. Fablda hiç değilse horoz mısır, köylü para almış, biz, Türk halkı olarak zırnık alamamışız. Ege bölgemizin bir cami penceresi (bütün olarak işlenmiş) Londra müzesinde. Önemli şairlerimizin, az da olsa önemli bilginlerimizin eserleri hep dışarıya verilmiş. Bu nedenle savaşlarda ganimet olarak alınanlara fazla üzülemiyoruz. Ne var ki, savaşlarda tüm önlemlere karşın aşırmalar oluyor. Bir rivayet duydum; Almanya Başkanı Führer ki, kendisi için ressam diyorlar, sözde Louvre Müzesi'nin korunması için özel buyruklar vermiş. Umut edelim öyle olsun!

Öğretmen önümüzdeki masaya resimler koyarak, değiştirerek bakmamızı istedi. Her resmin altında yazılar var. Ressamların bilinen adlarının yanında parantez içinde öteki adları da yazılı. “Yazmak istiyorsanız onları da yazmanız gerekir; belki bir gün o ressamlardan bir başka tablo görür, ‘İşte bir tanıdık!’ dersiniz” deyip güldü.

Yazabildiklerim:

Botticelli-Kırda, masa çevresinde insanlar, at, köpekler.
Giovanni Bellini: 3 bayan bir çocuk
Van der Veyde: İsa, çarmıhtan indiriliyor.
Hans Memlik: Savaş meydanı,
Jerome Bosch: İki kederli kişi,
Andrea del Sarto: İsa ile Meryem,
Titien: Kılıçlı 2. Filip,
Titien: Tepsi taşıyan bayan,
Le Tintoret: İki bayan,
Le Greco: Saint Jean L'Evangeliste,
Rubens: Thomas More,
Velasquez: İsa Çarmıhta
"  : 4. Philippe
"  :Avcı ile köpeği,
Rembrandt: Artemise
Goya : La Maja vetue.

 

On beş ad yazabildim. Ötekileri arkadaşlardan alacağım. Abdullah Erçetin çok yazdı, biliyorum, öğretmenin yanında olduğu için kaçamak yapamadı.

Öğretmenler daha önce konuşmuş olacak, Veysel Öğretmen erken geldi, Malik Öğretmenle yavaş sesle konuştular. Veysel Öğretmen:

- Bizim konumuz bugünlük bitti! deyince değişik bir durum sezinledik. Veysel Öğretmen:

-Hava güzel, gelecek günlerde yağışlar olurmuş, bugün köye gidelim! deyince hepimiz sevindik. Öğretmen ek açıklama yaptı:

-Köyün içine girmemize gerek olmayabilir, ilgimizi çeken yerde durabiliriz! Zaten dışarı çıkmak için hazırlıklıydık. Sevinerek köyün hemen karşısında durakladık. Öğretmen belli bir alan gösterdi, hepimiz birer yükselti bularak oturduk. Oturduğumuz yerden köyün bir yanı, giriş sol rahat görünüyor. Hemen hemen hepimiz o tarafa dönünce öğretmen uyardı:

-Resim yapıyoruz, aynı fotoğrafı çekmek için bir noktaya bakmayalım! dedi. Öğretmen öyle deyince sağa dönüp ağaçların üstünden Lalabel tepesini çizdim. Su akağından başlayarak yan çizgilerle yükseltiler kurmaya çalıştım. Veysel Öğretmen aramızda gezdi. Bana, "Yönünü iyi seçtin, düşüncen de çok doğru amaaaaa...” diye uzattıktan sonra “pratiğin yok, çizgilerin eğreti oluyor, bari kalemi bastır da senin yapacağını kalem yapsın!” deyince gülesim geldi. Öğretmen, yatay çizgilerden bir kaç tanesinin üstünden gitti. Sahiden kağıdın üstündeki çizimler karşılarını andırdı. Göze çarpan bir iki çukurluğu yerine koydum. Öğretmen bana:

-Ne yapalım; sen zoru seçtin, düzlükler, uzaklıklar her zaman zordur! diyerek beni teselli etti. Hepimize dönerek, resim yapmak istiyorsanız önce resim yapmayı değil çalışmanızı bir düzene sokacaksınız. Sizler müzikte ne yapıyorsunuz? Önce beste mi yapıyorsunuz? Nerde o bolluk? Hiç metot çalışmadan Bach'tan, Mozart'tan çalacaksınız. Yok öyle bir kural. Resim de öyle, çizgi çizmeden resim yapacaksın olası değil. Konu önemli değil, eli resim alanında kullanma önemlidir.” Veysel Öğretmen salona dönene dek öğüt verdi.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Yemekte sıkıntıları atmak için her zaman olduğu gibi gene konu bulundu. Halil Yıldırım, önemli bir söz söylermiş gibi içlenerek:

-Anacığım bu kaşığı (kaşığı göstererek) doğru tutmam için benimle kimbilir ne kadar uğraşmıştır.

Nihat Şengül:

-Bak ama sonunda öğretmiş! deyince Halil:

-Orasını bilmem, sizi gördüğüm gibi kendimi görmediğim için bir şey diyemem! Kamil Yıldırım :

-Belki annesi başaramayıp başkasına havale etmiştir. Bir süre tıs-pıstan sonra karşılıklı yemek yemeler eleştirildi. Derken Köy Öğretmen Okullarına geldiğimiz günler anımsandı. Ben, “bizim bu konudaki uyarıcımız Fikret Madaralı Öğretmendi. Hiç kırıcı olmadan uyarıyordu!” deyince Kadir'le Abdullah güldüler; ikisi birden:

-Sadece sık sık "Sarsak!” dediğinden söz ettiler. Öteki arkadaşlar bu sözü pek duymamışlar. Onlara da "Salak!” diyen varmış. Abdullah'la Kadir'e dönerek:

-Bakın Fikret Madaralı Öğretmen hiç bir zaman "Salak!” demezdi. Çünkü salağı herkes biliyor. Oysa "Sarsak" sözünü salt biz biliyorduk.

Gülüşerek masadan kalktık. Güzel Sanatlar Salonun da toplandık. Binbaşı Nuri Teoman gelmeyecek ama yerine Yüzbaşı Sıtkı Ulay gelecektir.

Öztekin Öğretmen geldi. Gelir gelmez de uzunca bir Eeeeee! çektikten sonra “ilk büyük sınavımıza iki gün kaldı. Yarını da saymazsak bir pazarımız kaldı sayılır. O nedenle bu işi bugün şekillendirelim.” Önce kemancıları öne aldı. Kemancılar hazırlanırken ben alt odaya indim. Seçtiğim parçaları tekrar tekrar çaldım. Daha önce 4 parça seçmiştim, Mozart, Kv 331 1. Sonuncu (Alla turca), 2. Franz Schubert, Moment Musical no:3, Mozart Don Juan Operasından Zerlinda'nın aryası. Diabelli: Rondo. Bu kez bir başka parça beğendim: Mozart 545Kv, menuet bölümü, Beethoven Für Elise. Gerekirse Dia belli Rondo ile Mozart, Kv. 331 1. bölümü bırakırım. Çok seviyorum ama, sessizlik isteyen duyarlı bir parça. Ben kendi kendimle dalaşırken Abdullah geldi; "Yemeğe de mi gelmiyorsun?” deyince şaşırdım. Ben yukarı derse çıkmamışım. “Öztekin Öğretmen ne dedi?” deyince “Öztekin Öğretmen ayırdında bile değil; o kemancılara kızdığından seni aklından bile geçirmedi. Yarın konserden dönünce gene keman çalışması yapılacak.” Ne sevindim ne de üzüldüm, öylece duraksadım. Demek ki dört saat çalışmışım!

Yemekte kemancıların dertlerini dinledim. Bir zaman ben de keman çalışmışım. Behire Bil Öğretmen akordiyonu bırakmamı istemeseydi belki şimdi kemanda olacaktım. Behire Öğretmen ayrılınca Süheyla Öğretmen beni kemana oldukça ısındırmıştı. O da bırakıp gidince, hele tekrar Kepirtepe'ye dönünce ne keman kaldı ne de keman sevdası. Akordiyon meraklısı Asım Kaveller Öğretmenle de karşılaşınca benim yolum piyanoya kendiliğinden döndü.

Pazartesi günü ders olmayacağı için tüm arkadaşlar salonda toplandı. Gerçekte onlar zaman zaman toplanıyormuş ama ben görmüyormuşum. Toplanmış moplanmış diyorum ama yine de belli kümeler oluşturmuşlar. Bizim Kepirliler ötekilere göre bir avuç kadar. Onlardan da ayrılanlar olmuş. Mehmet Başaran çoktandır bir grupla oturuyormuş, şairler, yazarlar grubu. Baktım, Talip Apaydın da orada. Şiir deyince ilgimi çekti. Hamdi Keskin Öğretmenin gösterdiği kitaptan alan var mı? Halil Dere arkamdan çekti:

-Onlara ne soracaksın? Yarın Ankara'dan alırız. "Aklınla bin yaşa!” deyip yanlarına oturdum. Şiirdi şairdi derken, konu Kızılçullu-Çifteler çatışma konusuna dönüştü. Mehmet Başaran'ın aralarında oturduğu altı-yedi kişi için "Mahkemelik olan işte onlar!” dediler. Bu mahkemelik sözünü hep duydum ama kimseye sormadım, nedir bunun aslı? "Yasak kitap okumak!” Önce irkildim, aklımca ben çok kitap okudum, bunlar içinde yasakları oldu mu acaba? Konuştukça durum açıklık kazandı; yasak kitaplar öyle ortalıkta görünmüyormuş, el altından birileri birine veriyormuş. Özellikle “bir İtalyan yazarın” deyince gene şaşırdım. Çünkü bir İtalyan yazarın en az üç kitabını okumuştum. Ayrıca bir Fransız yazarın da İtalya Hikayelerini okumuşum. Okuduğum İtalyan yazarın adı geçince dikkatle dinledim, Pitigrilli değil. İçim rahatladı. Ancak bu kez de bir merak sardı; bu yasak kitap hangisi, neden yasak? Daha önce yasak kitap olayı dinlemiştim. Ancak onlar kadın erkek ilişkileri bakımından öğrencilere yasak edilmiş kitaplardı, Kaymak Tabağı, Çıplaklar Kampı. Yasak masak dinlemeden Çıplaklar Kampını okumuştum. Bunu söyleyince arkadaşlar hep güldüler. Onlar daha başka yasak kitap da okumuşlar ama o kitaplar öğrenciler için yasak kitaplarmış. Polis ya da mahkemeler onlarla ilgilenmiyormuş, burada söz konusu olan kitap hükümetçe yasak edilmiş, dilimize çeviren de hapsedilmiş. Hapsedilen yazarın adı geçince şaşırdım: Sabahattin Ali. Sabahattin Ali yılbaşı gecesi buradaydı. Öyle hapsedilmemiş, kitapları toplatılmış, satışı yasaklanmış. Dinledim ama inanamadım. Sabahattin Ali, Namdar Rahmi, Sabahattin Eyuboğlu, Sivas-Erzurum Kongrelerine katılmış Cevat Dursunoğlu bir arada olunca bunun yasaklısı olur mu? İçlerinde Halil Dere de var olmasına karşın konuşulanları hiç de ciddiye almadım. Talip Apaydın'ın şiirseverliğine inanıyorum. Mehmet Başaran arkadaşımız da kalkıp okumaz ama altı yıldır tanışıyoruz, onun gizli gizli şiir yazdığını biliyoruz. Haklı olarak o gruba gitmiştir.

Gene de kuşkulu kuşkulu düşünerek yattım. Yarınki konseri, Ragıp Öğretmenin kızını aklımdan geçirdim, Süheyla Öğretmenle karşılaşırsam nasıl davranmam, neler söylemem gerektiğini saptamaya çalıştım. Hemşerimi doğrudan sormayacağım. İki yıl önce nişan yüzüğünü attığını söylediğinde elini göstermişti. Eline bakmayı, bakarsam nasıl bakacağımı ince ince hesapladım. Bu olayda paylanma da olabilir. Bunca düşünüp doğu dürüst konuşma isteğime karşın böyle bir davranışla ayrılmayı da istemiyorum. Hemşerim Şerif'le Kırklareli'deki akrabalarımız bile bizim için tanıştılar. Herşeye karşın evlenirlerse tanışlığımız sürecek, tatsız bir olaya neden olursam utancım ağır olur. Bunları düşünüp, kuruntulanırken uyumuşum.

 

15 Nisan 1944 Cumartesi

 

“Yağmur, kırkikindiler başladı, şaşmaz geçen yıl da 15 Nisan’da yağmıştı” sözlerini duyunca yüreğim hopladı. Saat altıyı çeyrek geçiyor. Koşarak Tahir Bey’in odasına gittim. Rahmiye Öğretmen nöbetçiymiş. Gülümseyerek:

-Böyle havalarda dersliklerimizde oturup başka çalışmalar yapıyoruz. Size haber gönderdik, belki bulamadılar! dedi. Belli etmedim ama sevindim. Geri dönüp, gelecek sabahlar nasıl kalkacağımı düşünmeye başladım. Yer değiştirmeyi, hatta son sınıfların orada yatmayı bile düşündüm.

Arkadaşlar kalkınca hiçbir şey olmamış gibi ben de yağmurdan söz ederek onlara katıldım. 2. sınıflar deneyimli; "Burada yağmur yağıyor diye Ankara'da da yağmur yağmaz. Bu yağmurlar buranın özelliğidir!” Zaten kesilir gibi olunca Güzel Sanatlar salonuna dek koştuk. Öztekin Öğretmen şemsiye ile geldi. Önce:

-Konsere şemsiye ile gidecek değilim, merak etmeyin; bizi ıslatan hava kurutur da! Pencereyi açıp elini uzattı:

-İşte bu kadar, haydi trene! Gerçekten yağmur kesildi, derken trene binince gene başladı. Öztekin Öğretmen bu kez de:

-Merak etmeyin, yağmur Lalahan'dan öteye geçmez, bu, buranın mevsim yağmuru; Ankara'ya yağınca da buralar kurudur. Nisan sonlarına dek böyle olabileceği konuşularak Kurtuluş'ta indik. Gerçekten orada damla düşmemiş. Ancak, sanki yağmak için bekliyormuş gibi bir durum var. Yağar-yağmaz varsayımları arasında Konservatuvar kapısına ulaştık. Faik Canselen Öğretmenin yağmurdan falan haberi yok. Ancak bizim durumlarımızdan birşeyler sezdi:

-Ne o, yarış mı ettiniz; buradaki durakta neden inmiyorsunuz ? diye sordu. Faik Öğretmenin dediği durak alanı düzenlemesi için uzun zamandan beri kullanılmıyormuş. Bir süre öğretmenler ona gülüştüler. Faik Öğretmen:

-Ben eskiden o tarafta oturduğumdan orası yolumdu. Şimdi yönüm değişti, çoktandır oraya uğramadım!

Öğretmen alttaki piyanolu odanın dolu olduğunu söyleyip bizi yukarıya aldı. Tam oturmuştuk, kapı açıldı, bir genç, bizi görünce duraksadı, göz gezdirdi Faik Öğretmen’i görünce özür diledi:

-Sizi görememiştim! dedi. Faik Öğretmen:

-Önemli değil, ben kapı açılır açılmaz sizi gördüm "Ah işte Eftal şimdi bize bir resital verir! dedim!” deyince estafurullahlar karşılıklı söylendi. Eftal Bey fazla naz etmeden piyanoya oturup Beethoven Patetik sonatı çaldı. Eftal Dölen. Hiç duymadığım bir ad. Doğru yazmak için bir kaç arkadaşa ayrı ayrı sordum.

Faik Öğretmen teşekkür ederek konserinde başarılar diledi.

Faik öğretmen yerine oturunca:

- Geleceğin umut verici piyanist adayı! diye övdü.

Öğretmen çalınacak eserleri sıraladı.

 

1. Felix Mendelsshon    Uvertür Fingal Mağaraları

2. Wolfgang Amadeus Mozart Senfoni No: 38 Prager

3. Peter Tchaikovsky    Senfoni No: 6 (Patetik)

 

Öğretmen:

 

“Program için değişik karakterde bir konser izleyeceğiz. Romantik Mendelsshon'un tasvir ettiği bir doğa olayı. İngiltere kuzeyinden Atlas okyanusu büyük dalgaları yüzyıllarca karaya vura vura aşındırıp Britanya adalarının kuzeyinde büyük boşluklar açmış. Büyük dalgalar geldikçe o oyuklardan değişik sesler geliyormuş. Romantik Mendelsshon bundan etkilenip bir eser yazmış. Orkestradan o sesleri duyamayacaksınız ama, örnekleri içinde başarılı bir romantik uvertürdür. Uvertürler biliyoruz iki hatta üç amaçla yazılır. Birinci grup bir opera öncesinde, operada geçecek seslere kulakları alıştırmak. Bunlara opera uvertürü diyoruz. Sanıyorum bunlara gerçek örnekler dinledik. Örneğin Figaro'nun Düğünü, Satılmış Nişanlı uvertürü...” Arkadaşlar ekledi: “Coriolanus, Leonora...” “Öteki tür uvertürler de bir opera düşünülerek yazılır ama bu gerçekleşmeyince uvertür adı ile konser parçası olarak kalır. Beethoven'in Fidelio dışındakiler böyledir. Başkaları için de söylenebilir. İşte bugün birini dinleyeceğiz. Bir üçüncüsü de, barok dönemlerinde bestelenmiş kimi parçalara bu ad verilmiştir. Bildiğimiz uvertür dizimi söz konusu değildir. Barok kurallarına göre sıralanıp gider. Saraban, Gavot, uvertür, süit, Gige v. b. gibi. . . Felix Mendelsshon için söylenecek ilk söz, çok şanslı bir insanmış. Ne Sebastian Bach gibi 5-6 çocuk bakmak zorunda kalmış, ne de Mozart gibi geçim sıkıntısı çekmiş. Bir banker oğlu olarak doğmuş, gönlünce çalışmış ancak yatmamış, yoksulmuş gibi çalışmış, güzel eserler bestelemiş. Dinlediğiniz onun iki keman konçertosundan biri, keman konçertolarının önlerinde sayılır. Piyano konçertoları da öyledir. Müziğin tüm türlerini denemiştir. Ayrıca başarılı bir orkestra şefi olarak tanınır. Yazık ki o da genç olarak, 38 yaşında (çok genç sayılacak bir yaşta) ölmüştür.

İkinci besteciyi, her zaman (tüm dünya insanlarının olduğu gibi) sevgiyle, saygıyla anıyoruz. Müzik sanatının KUTUP YILDIZI olarak gökten bize bakıyordur. Yarım kalan sayısız parçasının dışında tamamlanmış 626 eser bırakmıştır. Öğrencilerim sık sık bu eserleri sorarlar. Arada seçim yapılmadan durmadan çalınan bu eserleri bilmek olanaksızdır. Ben bir pratik yol buldum, size de öneririm; Mozart 626 eser bestelemiştir. Bunların 50'si senfoni, 60'ı konçerto, 50'si Kuartet, 50'si Serenad, 25'i opera, 25'i Kantat-Din Müziği, 100'ü piyano ile piyanoya katılan çalgılar, 100'ü keman ile kemana katılan çalgılar, 100 üflemeli çalgılar, 66'sı da çocukların çalıp söylemesi için bestelediği kısa eserler diyorum.

Bugün dinleyeceğimiz 38 numaralı senfoni çok sevilen senfonilerdendir. Adı da vardır; Prager (Prag)

Neden Prag? Bunun nedenini pek iyi bilmiyoruz ama Praglılar Mozart'ı çok sevmişler. Tarih derslerinizden anımsarsınız, günümüzdeki Çekoslovakya eskiden Avusturya yönetimindeydi. Prag, eski bir kültür merkezidir, müzik konusunda başkent Viyana'yı izler. Konser salonları vardır, Viyana’da oynayan operaları getirtip izlerler. Mozart'ın ünlü operası Figaro'nun Düğünü için de ilk kez orada oynandı diyenler vardır. Konser vermek için de Mozart'ın Prag'a gittiği kitaplarda yazılmıştır. Belki yakıştırma ama Mozart için hep anlatılır. Mozart, bir konser için Prag'a giderken çok bunalmıştır. Hava sıcaktır, saatlerce bir at arabasıyla yolculuk eder. Güzel bir yeşillik görünce arabacıyı durdurur. O yeşillik denen yer, zamanın ünlü kontlarından, Duçek'lerin meyva bahçesidir. Mozart dalında meyvaları görünce duramaz, uzanıp koparır. Koparır ama bahçenin bekçisi kontun sadık adamlarındandır. Yardımcılarını çağırıp Mozart'ı apar topar kontun karşısına bahçe hırsızı diye çıkarırlar. Mozart imparator saraylarında el üstünde tutulurken yolda böyle bir olayla karşılaşınca şaşırır; çalma niyetinde olmadığını, kendisinin Prag'a konser için geldiğini, Wolfgang Amadeus Mozart olduğunu anlatır ama bu kez de Kont Duçek kuşkulanır:

-Bu Mozart olamaz! Eğer Mozart'sa piyano çalsın ki anlayalım. Kont müzikle pek ilgili değildir, ancak kızı piyano çalar. Kontun kızı çağırılır. Elma hırsızı (!) piyanonun başına geçince kız çılgına döner. Mozart paçayı kurtardığını sanırken Kont kontluğunu yapar: "Mozart, gideceği yere götürülecek, konser işleri bitince de konuğum olarak şatomda kendisiyle dostça görüşeceğim.” Adamları Mozart'ı konser yerine götürürler. Mozart el üstünde ağırlanır. Konser olayını geçirdikten sonra, eller üstünde tutularak Duçek Şatosuna götürülür. Mozart çok mutludur. Şatoda, dük için çalacaklarını düşünmekten öte bir isteği yoktur. Dük belli saatte Mozart'ı görkemli bir gösteriyle karşılar. Mozart'ın gözü insanlardan çok salondaki piyanoya takılır. Son günlerde geliştirilen ender bir piyanodur. Mozart, mutluluğunun doruğundadır, en beğenilen eserlerinden başka bilinen diğer bestecilerin melodilerini de tınlatır. Mozart gibi Duçek şatosu da olağanüstü bir süreç yaşamıştır. Ancak şato gibi şatoda bulunanlar da bir daha piyano sesi duymamıştır. Çünkü piyano çalan kontes Duçek kesin bir karar vermiştir:

-Mozart'ın çaldığı piyanoyu dinleyen kulaklarım bir daha piyano sesi duymayacak, Mozart'ın çaldığı piyanoya da başka el değmeyecek! Piyano sarılıp sarmalanmış, Mozart'ın piyanosu olarak korumaya alınmış...

Faik Öğretmen "Yaaa, böyle tutkulu insanlar da var. Ben bu olayı, olayı anlatan kitabı okuyandan dinlediğim için kendim okumuş gibi etkilendim.

Öğretmen, bir kez daha bize bakarak “yaaa!” dedikten sonra:

-Üçüncü dinleyeceğimiz Tchaikovsky'nin son senfonisidir. Huzursuz zamanında yazıldığı için dinleyenleri oldukça karamsarlığa çeker. Gene de bestecinin özelliklerini taşıması nedeniyle dinlemeye değer.

Öğretmen bizi serbest bırakınca her zaman olduğu gibi önce Ulus meydanına indik. Halil Dere unutmamış, elimden tutup Berkalp'a soktu. Baki Suha Edipoğlunu'nun kitabını aldım.

-Bu adam radyoda konuşuyor, değil mi? Oldukça da düzgün konuşuyor.

Kısa bir süre Kızılırmak Kıraathanesinde oturduk. Az sonra Asım Öğretmenle arkadaşı Muzaffer Erdölen geldi. (O da Müzik Bölümünde) Çarşamba günü onlara gideceğimizi ama sonradan vazgeçtiğimizi söyledik. Asım Öğretmen elini sallayarak:

-Tuh be, neden gelmediniz, biz çarşamba öğleden sonra yabancı dil derslerini asıp bölümlerimizde çalışıyoruz. Ben sana hep söylemek istiyordum, benimle görüşmek için geleceksen, en uygun gün çarşamba. Bak, bunu unutma!

Kıraathaneden çıkınca yandaki Tavukçuya gittik, çorba, pilâv, aşure yedik. Ortalıkta bizden kimse yoktu, Çay bahçesine inip kitabı karıştıracaktık. Karşıdan otobüse yönelen bir grup gördük. Onlar da bizi görünce Nihat Şengül işaret etti: “Betty Grable'nin filmi var, bir çok kızla oynuyor. Kocası da filmde trumpet çalıyor.” Halil Dere ile kısa bir duraksamadan sonra otobüse atladık. Ankara sineması salonu dopdolu. Bayan çok seviliyormuş, kocası ünlü Harry James de filmde Trumpet çalıyormuş. Trumpet mi trompet mi duyuyorum ama birinin çalışını dinlememiştim. Görünce:

-Ben bunu gördüm de dinledim de! dedim ama ne zaman, hangi filmde? Gene de gittiğime pişman olmadım. Güzel bir sarışın bayan, yanındaki kızları oynattı, şarkı söyledi. Betty Grable. Rüzgar Gibi Geçti'deki artistin adına benziyor. Clark Gable, Betty Grable. . . Bunları unutmayacağım.

Sinemadan sonra oldukça vaktimiz vardı. Otobüse atlayıp Ulus’a çıktık. Alıştığımız için Ulus'tan Cebeci bize yakın gibi geliyor. Erkenden vardık. Ragıp Öğretmen gelmemiş. Halil üzülerek yavaşça:

-O da gelmez! dedi. Bizim sözümüzü duymuş gibi Ragıp Öğretmen geldi, yerine oturdu. Dikkat kesildik, Ragıp Öğretmen kolunu solundaki sandalyeye koymadı. Ben de anladım; güzel bayan bugün gelmeyecek. İkimiz de içimize çekilerek, öylece konseri bekledik. Alkışlar başladığında Ragıp Öğretmen kımıldar gibi yapınca ikimiz de kapıya döndük ama kapı kapalıydı. Besbelli Ragıp Öğretmen de bekliyormuş, gelmediğini görünce kolunu her zamanki gibi ikinci sandalyeye dayayıp serilesiye oturdu. Uvertür başladı. . . Uğultulu bir şekilde başladı arada şiddetlenir gibi oldu, sönükleşti, üflemeli çalgılar biraz çığrıştılar. Tüm orkestra bir yanda bir üflemeli çalgı konuştu. Ben ürültü beklerken sessizlik uzadı gitti. Arada bir ıslık duydum. Bir ara düpedüz durdu. Islıklar dolaştı. Derken karşılıklı konuşma başladı, ardından bir sessizlik, Gerçekten denizin oyuklarını andıran sesler gelir gibi oldu ama ben daha fazlasını beklediğimden, umduğum gibi bitmedi.

. . . . . . . . . .

Ancak Mozart'ın senfonisi sahiden dikkatimi çekti, bir şeyler söylüyor ama anlayamıyorum. Ancak anlayamamaktan kederleniyorum. Başka çalınanlarda böyle bir duygum yok. Faik Öğretmenin hesabına güldüm. Mozart'ın bizdeki kataloğa göre sayısız Konterdans'ı, Kilise sonatı, Menuett'i Divertimento'su, Alman Dansı, Kuartet'i, Variasyonu, başka adda besteleri var; yüzer yüzer ayıracağına 50'şer yapsa daha iyi olurdu. Gerçekten 50 senfonisi, 55 konsertosu, 25 operası, 25 kuarteti, 25 piyano, 25 keman sonatı varmış. Serenatları ile İntermezzoları da 25'in üstündeymiş. Bir yandan da senfoniyi dinliyorum. Prag Çekoslovakya'nın merkezi, Mozart zamanında orası Avusturya'nın olduğundan senfonisine o adı vermiştir. Faik öğretmenin anlattığından sonra senfoninin adı için, niçin diye sormaya gerek kalmadı! diye sayıklarken alkışlar başladı. Başımı kaldırdım, çevremde herkes gülümsüyor. Besbelli Mozart müziğini sevmişler. Kontes Duçek'i düşündüm, kontun kızıymış, Mozart'a aşık bile olmuştur. Acaba evlendi mi? Halil Dere benim düşündüklerimden habersiz, karşılıklı bakışıyoruz. Belli ki o benden, ben ondan sormaya çekiniyoruz. Halil'in düşüncesi belli, kınalı saçlı. Fazla duramadı, sordu:

-Arada gelir mi? Az duraksadıktan sonra, ikimiz de:

-Gelse ne olacak? deyip gülüştük; daha fazlasını demeye cesaretimiz yok. Gelen giden olmadı. Sonunda Halil Dere hıncını Ragıp Öğretmenden aldı:

-Adamın umurunda mı? Konser boyunca kızın yerini tutup uyukladı ihtiyar domuz! dedi.

Konserden sonra ikimiz de birbirimize takıldık, ben şanssızlığın bende olduğunu, o da kendisinde olduğunu anlattı. Kızlar konusunda çok şanssızmış. Doğru dürüst birini bulup beğenememiş. Ben, bunun şanssızlık değil şans olduğunu söyledim:

-Bir gün o şans çıkacak, bir daha da senden ayrılmayacak. Şanssız olanların önüne her gün biri çıkar ama ikinci gün yok olur. Benim şimdiye dek 5-6 tane oldu ama hepsi yok oldu. İşte bunun için diyorum; şans denilen nesnenin ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Ben bunu bilemediğime inanıyorum. Bundan sonrası için de değişeceğini düşünmüyorum. Çünkü karşıma çıkanları ilk sevdiklerimle karşılaştırınca çok eksikler buluyorum. Oysa eskilerde de eksiklikler vardı belki ama ben o zaman eksiklik üstüne bilgisizdim. Giderek bilinçlendikçe kusurlar çabuk görülüyor.

Halil Dere gülerek:

-Yani sen bana körü körüne birine bağlan mı diyorsun?

-Kesinlikle öyle değil daha sabırlı, daha bilinçli yapacaksın bu işi. Ben senin bunu yapabileceğine inanıyorum.

Kızılırmak'ta öteki arkadaşlarla buluşup ikişer üçer gruplar olarak trene yetiştik. Bir tevatür, "Haftaya konser yok! Niçin? Yanıtlar sıralandı; 22 Nisan öğleden sonra tatil!

-Tatilse çocuklara tatil, orkestra üyeleriyle konsere gelenlere değil ya.

-Orkestra üyelerinin çocukları var, çocuklarına bayramlık alacaklar. Bir başka gerekçe de:

-Cumhurbaşkanı 23 Nisan için nutuk hazırlayacak!

-O çoktan hazırlamıştır nutkunu. Aradan biri:

-Onunki hazır zaten, tarihini değiştirir. Birileri çıkıştı:

-Kuzum siz, konsere gitmek mi istiyorsunuz yoksa gitmemek mi? İsteyen atlar trene gider! Aldığım kitabı gazete ile sarıp saklarken trende bir kaç arkadaş açıp okudular. Herkes açıp okuyunca ben de açtım. Şöyle bir karıştırdım. İlk ilgimi Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları çekti. Bu şiiri ezberlemek için çok çalıştım ama beceremedim. Halil Dere şaşırarak baktı:

-Deli misin sen? Şiir sevdiğimi söyledim, sayfaları açarak, Yahya Kemal Beyatlı'nın Mahurdan Gazeli'ni, Orhan Seyfi Orhon'un Vasiyet'ini, Yusuf Ziya Ortaç'ın Evim'ini, Faruk Nafiz Çamlıbel'in Eriyen Adam’ını, kitapta olmayan Veraset'ini, Necmettin Halil Onan'ın Bir Yolcuya’sını ezber okuduğumu görünce Halil Dere kitabı elimden aldı, ciddi ciddi yüzüme bakarak sordu:

-Deli misin sen?

Olayı yakınımızdakilere de söyleyince ilgilenenler oldu. Onlardan da ezber okuduklarımı dinleyenler oldu.

Trenden inip yokuşa tırmanırken ayakkabımın bağı çözüldü, eğilip bağlarken yanımdan geçenler fısıltıyla benden söz ettiler. İçlerinden birisi konuşana:

-Boş versene sen, modası geçmiş şeyleri okuyor, yeni şiirden haberi yok!

Karşılıklı konuştuğum birisi değildi, uzaktan izlediğim kadarıyla anlaşacağım biri de değildi. Sözlerini duymazdan geldim ama dedikleri içime de oturdu. Ahmet Emin Yalman geldiğinde konuşmuştu. Anlattıkları lafı güzaftı. Onunla şiir tartışması yapılamayacağını biliyordum. Ancak çevresi üstünde egemendi. Rauf İnan geldiğinde yanından ayrılmayanlardan biriydi. Olayı içime attım ama modası geçmemiş şiirler nelerdi? Buna gerçekten eğilmeye karar verdim. Ne var ki bunu sorarak yapamazdım; işi biraz zamana bırakmak gerekiyordu. Belki de eski şiirleri bize sevdirmek için didinen Hamdi Keskin Öğretmen sözü giderek bir gün oraya getirecektir. Bu olasılık Halk Şiiri sonrasında da olabilir.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Yemekte konu Mozart oldu. Ekrem Bilgin:

-Koskoca Mozart elma çalıyor. Parası yok mu onun aldırıversin arabasına!

Kadir Pekgöz Mozart'ı haklı gördü:

-Ne yapsın, dalında görünce canı istemiştir. Koskoca diyoruz ama adam zaten genç öldü. O zaman bizim yaşlarımızdadır.

Arkasından o zamanın arabaları konuşuldu; 4-6 bazan daha çok atla çekilirmiş. Üç Silahşörler, İki Şehrin Hikayesi romanlarını anımsadım. Filmlerden söz açıldı.

Gündüz bir grup toplantı yapmış, 17 Nisan günü için işbölümü yapılmış. Hiç öyle bir şey üstlenmeyi düşünmememe karşın ben de gittim. Bir köşeye toplanmış bir grup kendi havalarında çevreyle ilgisini kesmiş olarak birini dinliyorlardı. Benim sormama gerek kalmadan arkadaşım Ziya Fikri:

-Şunlara bakın, artık gemi azıya alırlar, kitapta Nazım Hikmet'in şiirleri var! dedi. Böylece Çifteler grubunda suçlananların gizli gizli Nazım Hikmet şiiri okuduklarını öğrenmiş oldum. Kitap serbest olarak satıldığına göre yasak olmasının nedenini sordum. Şimdiye dek şiirleri tümden yasakmış, şimdilerde zararsız olanlar serbest bırakılmışmış. Halil Dere de bana sordu:

-Hani sen şiir seviyordun, Nazım Hikmet'i nasıl duymazsın? Duymadığıma yemin ettim. Fikret Madaralı Öğretmenin Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Kemalettin Kamu, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, Celâl Sahir Erozan üzerinde durduğunu, ondan sonra gelen Sabahat Öğretmenin de bu saydıklarıma Şükufe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna ile Rıza Tevfik Bölükbaşı'nı eklediğini anlattım. Okuma kitaplarımızda başka şairler de vardı, onlar üstünde öğretmenler durmayınca biz de önemsemediğimizi sözlerime ekledim.

Sabah erken kalkmak için önlem düşündüm; Halil Dere'nin arkadaşlarından erkenciler varmış, Kemal Karadeniz! deyince sevindim. Onunla iyi konuşuyoruz ama ben daha yakın arkadaş olmak istiyordum, bu olay işime yarayabilir. Ben buna sevinirken Şevki Aydın Halil Dereye takıldı:

-Hemşerim konserleri kaçırmıyorsun, bari bir de enstrüman seç! Halil konuşurken benim sorunuma değindi. Şevki Aydın bana dönerek.

-Onun kolayı var, yönetim binasının gece nöbetçisi vardır Musa, ona söyleyelim, kaldırır. Hüseyin Çakar'ı hep o kaldırdı. Şevki, söyleyip ayrılmadı, bizi de alıp bekçinin durak yerine götürdü, tanışırdı. Birlikte bizim yatakhaneye gittik, yatağımı gösterdim. O denli sevindim ki, Şevki'nin boynuna sarılacaktım. Hemen yattım. Kuruntulara saplanmak yok, sabah erken erken görev başına! deyip gözlerimi kapadım. Sevinçten mi yoksa yorgunluktan mı, öyle uyumuşum ki. . . .

 

16 Nisan 1944 Pazar

 

Yattığımdan bir süre sonra ayağıma vuruldu. Rüya değil gerçek. Neredeyse “kim bu oyun bozan!” diyecektim. Uykumu alamadan uyanmak derken, gözlerimi açtım, görevli Musa. Gülümseyerek:

-Beş dakika önce uyandıracağım, rahat hazırlanırsın! deyip ayrıldı. Saatım tam doğru gitmez ama gene de saat, baktım zile 15 dakika var. Toparlanıp akordiyonu aldım. Bir sorunum da akordiyonu almaktı, o da burada çözüldü. Yönetim binasında sabah 07:00 ile akşam 20:00 arasında değişen nöbetçiler varmış. Akordiyonu onlar alıp götürüyormuş. Rahmiye Tarıman Öğretmen onu da öğretti. Kırk yıllık çalışanı gibi akordiyonu alıp duracağım yere çıktım. Oyun gruplarının başları var. 17 Nisan günü oynanacak oyunları tekrarlamak istediler. Son sınıflar hem hazırlıklı hem de disiplinli, zil çalınca şaşırdım. İçimden sordum:

-Ben ne yaptım ki şimdi, üç oyun havası çaldım. Yaz boyunca yapacağım bu mu? Bunun zor bir tarafı olmasa gerek! Üstelik oyun öğreticisi gelecekmiş. Ben oyunlara karışmayacağım. Oyunları yöneten hangi oyunu öğretecek ya da oynatacaksa ben ona uyacağım. Üstelik çok uzun bir süre de değil, yarım saat. Sevinerek kahvaltıya gittim. Kahvaltıda arkadaşlara durumu anlattım. Doğal olarak uydurma sorunlar, daha doğrusu gitmeden önce aklımdan geçen olumsuzlukların bir bölümünün olabileceğini öngörerek abartılı anlattım. Kahvaltıdan çıkarken Hüseyin Çakar'la karşılaştım. Hüseyin Çakar:

- Hayırlı olsun, zor değil ama bıktırıcı bir yanı var. Sen sabırlısın; lütfen o sabrını sürdür. Ben onu yapamadım işte; öyle ki, çok sevmeme karşın akordiyona elimi sürmek bile içimden gelmiyor. Ancak bende oyun öğretici yoktu, kendi arkadaşlarımla çalıştım. Onlar da başlı başına sorun oldular. Doğrusu beni biraz da bu bıktırdı. İkimiz de "Hayırlısı!” deyip ayrıldık.

Halil Dere beni bekliyormuş, alacaklarımızı alıp köyün yolunu tuttuk. Halil Dere durup durup benim ezber şiirlerimi kurcaladı. "Bunları nasıl ezberledin? İlkokulda başımdan geçen bir gurur olayından başlayıp Vahit Lütfi Salcı, ondan sonra Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı Öğretmeni anlattım. Ayrıca ailemin bir yanının Bektaşi olduğunu, büyük amcamın Bektaşi dedesi olduğunu, Pir Sultan Abdal, Genci, Şah İsmail, Yunus Emre adlarını daha okula gitmeden duyduğumu, iki amcamın bağlama çaldığını anlattım. Abbas Amcamın, çoğu kendirmesi olsa bile Aşık Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Ferhat'la Şirin hikayelerini bağlamayla çalıp söylediğini anlatınca Halil Dere şaşırdı. Ayrıca kahvemizin neredeyse köyün okulu sayıldığını, büyük bir köpekli gramofon olduğunu, 100 kadar plak bulunduğunu söyleyince Halil Dere:

-Desen ya sen daha çocukluğunda bizim bu yaşlarda duymadıklarımızı duymuşsun! Halil Dere, Alevilik duymuş ama Bektaşilik hakkında bir bilgi edinmemiş, onu sordu. Benim de Bektaşilik hakkında doğrusu anlatacak kadar bilgim yoktu. Köyden küçük ayrıldığım, sonra da ilgimi iyice kopardığım için okuduklarımla duyduklarımı karıştırıp anlattım. Kepirtepe'ye zaman zaman Vahit Lütfi Salcı Baba gelirdi. Ben ona Dede derdim. Gelince beni çağırırdı. O gelince Fikret Madaralı Öğretmen onu yalnız bırakmaz ikisi konuşur ben dinlerdi. Vahit Dede kendi yetişme dönemindeki olayları anlatırken, araya hep tanıklar sokar, şiirler okur, onların nerelerde yazılı olduğunu da söylerdi. Kendisinin sürekli gittiği Dergahı (Dinsel Dernek) anlatırken Yahya Kemal'in de oraya geldiğini anlatmıştı. Sanırım Fikret Öğretmen bundan kuşkulanır gibi oldu. Vahit Dede hemen Yahya Kemal'in bir şiirinden beyitler okudu.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

"Nefesler dinledik, saz-ı Rıza'dan!”

 

Saz-ı Rıza, Rıza'nın sazı, yani Rıza Tevfik'in sazından. Rıza Tevfik, Sevr Andlaşmasına imza atana dek çok ünlüymüş. Üsküdar’daki derneğe o da geliyormuş. Fikret Madaralı Öğretmen bilmem şaka bilmem ciddi Rıza Tevfik için:

-Yok canım, Rıza Tevfik'i biraz abartmıyor musun? deyince Vahit Dede, “öyleyse başka bir kaynak öneririm, Aka Gündüz'ün Bu Toprağın Kızları romanını oku, orada şu yazılıdır: Rıza Tevfik atına binip Cadde-i Kebire (Beyoğlu-İstiklâl Caddesi) çıkınca bütün halk yerlere eğilerek selama dururdu! der.” Bir kere de:

-O günlerin aydınları, sonradan Büyük Atatürk'ün yaptığı devrimleri, 1910 yıllarında Rıza Tevfik'ten bekliyordu" demişti.

İşte benim Bektaşilik hakkındaki bilgim bu. Yunus Emre'nin Hacı Bektaşı Veli yanında yetiştiği, Hacı Bektaşı Veli'nin Çelebi Mehmet zamanında kurulurken Hacı Bektaşı Veli’ye on askerini gönderip, sonradan Gülbank olarak adlandırılan

 

"Allah Allah illallah
Baş üryan, sîne püryan, kılıç al kan
Bu meydanda nice kelle kesilir,
Olmaz bir duyan.
Eyvallah eyvallah
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan,
Kulluğumuz padişaha ayan,
Üçler, yediler, kırklar,
Gülbank Muhammedî, Nuh u Nebî, Kerem-i Ali.
Pirimiz, Sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına "Hu!” diyelim
Huuu!”

 

duasının alınıp, Yeni Çeri Ocağının kaldırıldığı 1826 yılına dek Yeni Çerililere akşam sabah tekrarlanan dua da Hacı Bektaş'ındır. Halil Dere tarih dersinde Yeni Çeri Ocağının kuruluşunda Hacı Bektaş'ın dua ettiğini anımsadı ama duanın içeriğini hiç duymadığını söyledi.

Bir de benim adımın konması öyküm vardır, o da Yeni Ocağı kurulması gibi bir olay. Doğduğum zaman bizim köye (o zaman Trakya Yunan kuşatması altında) Bektaşi Dedeleri gelmiş; onlar değişik adlar altında halkı ruhen ayakta tutmak için gizli görevle geziyorlarmış. Kurtuluş Savaşı kazanılmış ama Trakya boşalmamış. Ben doğmuşum. Babam, adım için hayranı olduğu Enver ya da Cemal paşaların birinin adını koymak istiyor. Ancak annemle anne tarafım iyice yenilikçi, sokaklarda Kemal Paşa, İsmet Paşa şarkıları söyleniyor. Bu kararsızlık içindeyken Bektaşi Dedesi olan büyük amcam kendisinden daha kıdemli olan Dedelerle bize gelmişler. Babamın büyüğü olan amcam aralarındaki en kıdemli dededen benim adımı koymasını rica etmiş. Dede beni kucağına alıp babama sormuş:

- Peylediğin bir ad var mı? Babam aklından geçen adları sıralamış, İsmet, Kemal, Enver, Cemal! Dede hiç istifini bozmadan duasını okumuş:

-Allah'ım, düşman elimizi ayağımızı bağladı, elimizden rıskımızı çaldı, bildiğin gibi kıtlık içindeyiz. Allah'ım, bu mutlu kulunla birlikte bizlere de lütufta bulun! deyip bana da:

-Hoş geldin Halil İbrahim! Halil İbrahim bereketinle geldin, bizlerin yüzünü güldüreceksin! Gönlün şen, ömrün uzun olsun! demiş. Böylece adım Halil İbrahim olmuş. Oysa ne anne, ne de baba tarafımda böyle bir ad yokmuş. Salt bizimkilerde değil köyde de, ne şimdi ne de geçmişinde olmadığı gibi şimdilerde de de yoktur. . İşte Bektaşilerin kendi aralarında birbirlerine böylesi bir güven bağı vardır.

 

Okula döndüğümüzde bizim arkadaşların harıl harıl çalınacak parçaları çalıştığını gördüm. Öztekin Öğretmen gelmiş bir zılgıt verip gitmiş, gene gelecekmiş. Alt odaya geçip ben de zılgıt yememek için seçtiğim parçaları birer ikişer kez tekrarladım.

Yemekte de konu yarın gelecek olanlar. Kimler gelecek acaba? Kimleri tanıyoruz, kimlerin gelmesini bekliyoruz? Cumhurbaşkanı İsmet İnönü gelir mi gelmez mi? "Gelecek!” dendiğine göre onun bir sağlam kaynağı vardır. Konuklar gelince nereye gelecek? Toplu girecekleri yer, yemekhane var, orası da hazırlanmamış, eskisi gibi masalar yerlerinde. Bir bizim bina salonu var, orası da çok dar, uzun bir yer. Kalabalık toplanıp salonu doldurursa ancak tek kişiler çıkıp konuşur. Kalabalık gruplar ne oyun oynayabilir ne de koro şarkıları söylenir. Demek her ne yapılacaksa meydanda yapılacak.

Yemekten sonra Öztekin Öğretmen bizi topladı, yarın için açıklama yapacağını sanıyorduk tersine:

-Bu ne anlayıştır, bunun nesi bayram? Konuklar gelip okulu gezecek herkesi bir iş yaparken görecekmiş. Neyse biz hiç değilse dertli topluyuz; buyursunlar, salonumuz aldığı kadarına elimizden geleni dinleteceğiz. Gene de buna üzüldüm. Koskoca okulun toplu bir gösteri yeri yok. Tiyatro dersi okunuyor, küçük de olsa bir sahnesi düşünülmemiş. Neyse ki hava güzel, bize gelin derlerse gideriz. Şimdiki durumda burada olacağımızı düşüneceğiz. Öztekin Öğretmen, Okul Müdürü Hürrem Armanı kastederek:

-Görüş penceresini Köy Enstitüsü için açmış, Yüksek Köy Enstitüsüne göre genişletemiyor! deyip cebinden hazırlanan programı çıkarıp marşları, şarkıları, türküleri tekrarlattı. “Bunlarla nereye olsa gidebiliriz. Buraya gelenlere, gelenlerin sayısına göre sıralanıp söyleyeceğimizi söyleriz. Hüseyin Çakar, kendi bestesini çalar.” deyince ürperdim, beni düşünmüyor. İçimden "Olsun! derken öğretmen “İbrahim için bir şey diyemiyorum. O enstitü bölümünde akordiyon çalmak zorunda. Aynı zamana rastlamaz da burada olursa memnun olacağım, onda da bir iki parça katarsak proğramımız renklenir.”

Öğretmen bizi fazla tutmadı, serbest kaldık. Hüseyin Çakar haklı olarak yukarki piyanoya oturdu. Ben de aşağıya inip parçalarımı tekrarladım. Az sonra Zekeriya Kayhan'la Mehmet Gönül geldi. Zekeriya:

- Arkadeş, yarın bize de iş düşerse birlikte olalım. Bizim oyunlar biraz kıvraklık istiyor, acık çalışalım! Dağlı başta olmak üzere Bengi, Kordon, Harmandalı zeybeklerini çalıştık.

Benim yapacaklarım tam belirli olamamakla birlikte, olursa Enstitü bölümü gösterilerinde her zaman oynadıkları (kalabalık olarak) oyunları çalacağım; Arpazlı, Merzifon Alayı, Temurağa, Harmandalı, Bengi... Yüksek Bölümden bir grup kalkarsa onlara da hemen hemen onlar, ek olarak, Muğla ya da Soma zeybekleri. Bu işim belli, her zaman yaptığım. Bu nedenle aklım yeni bir durum olan piyano, onda ne yapacağım. Bir süre düşündükten sonra onu da unuttum… Salonda konuşma yapacaklar tartışıyordu, ilgimi çekti. Bunda 2. sınıflar egemen; içlerinde Abdullah Özkucur da var. Abdullah Özkucur'u 1941 yazında tanımıştım. Arkadaş düpedüz işlerden kaçıyordu. Kitap okumayı sevdiğini söylüyordu. Burada da ara ara konuştuk ama bölümlerimiz farklı olduğundan ilişkimiz sürmedi. Bu önemli günde ortaya çıkınca ilgimi çekti, dinledim; kendi yazdığı şiirini okudu. Doğrusu şaşırdım, o işten kaytaran Abdullah bu değil, o denli güzel şeyler yapmış, daha da yapmak istiyor ki, ona engel çıkaranlar kimse yok olsun! diyeceği geliyor insanın. Baş konuşmacı, ara ara ağız dalaşlarında sesini duyduğum Şevket Hızal, gene kavga ederce uzun bir konuşma yaptı. Kesin kurallar saptandı, yarın törende yapılanlar aksatılmadan bir kalemden çıkacak, dergide basılacak. Bu arada konuşulagelen derginin çıkacağı da tekrarlandı. Demek dergiyi derecekler belirlenmiş. Bekleyelim bakalım... Şevket Hızal'a kendi arkadaşlarından "Çok uzun olmasın!” diyenler oldu. Şevket Hızal onları susturdu. Hüseyin Serin'i şakacı biri olarak tanırdım, baktım o da var. Ahmet Emin Yalman geldiğinde de konuşmuştu. Besbelli çalışkan bir arkadaş. Bizim sınıftan Hayrettin Özer var. Hayrettin sessiz, sakin bir arkadaş, konuşunca da derli toplu konuşuyor. Gene öyle bir konuşma hazırlamış. Merak ettim söyleyeceklerini. Onun konuşmasını sona bıraktılar. Enstitü Bölümünden de öğrenciler katılacakmış, onlar gelince ben ayrıldım.

Güzel Sanatlar salonuna gidip ortalığı topladım. Pikap önü, kapanan dolap olarak yapılmış, orasını kapattım.

Erkenden yattım. Erken yatmak iş değil uyumak önemli, gelenler oldukça yanımdan geçenlerin konuşması benim uyumamı bir hayli geciktirdi. Gene de uyudum.

 

17 Nisan 1944 Pazartesi

 

Ayağımdan çekilmeden uyandım. Hem de yarım saat önce. Bizim tarafta bir kıpırtı yok ama aşağıda Enstitü bölümünde nöbetçiler arı gibi dolaşıyorlar. Yollar temizleniyor, ortalıkta gereksiz ne varsa kaldırılıyor. Bir de baktım Okul Müdürü Hürrem Arman Hidayet Gülen Öğretmeni yanına almış, yüksek sesle askerliğindeki bir teftişi anlatıyor. Teftiş günü için günlerce çalışmışlar. Askercikler ayrık otlarını bile elleriyle yolmuşlar. Sabah olmuş, kuvvetli fırtına, her yeri sallıyor. Ancak teftiş alanı düz, boş bir alan, tertemiz. Generalle yanındakiler gelmiş, general önce subaylarla konuşmak istemiş. Önce albaydan başlarken bir tangırtı olmuş. Çok ilerde üstüste yığılmış üstü örtülü boş bidonlardan biri yuvarlana yuvarlana hazıroldaki askerlerin yakınından geçerek ilerdeki çukurluğa yuvarlanmış. General konuşmasını keserek bidonu izlemiş. Subaylar duruma şaşırmışlar, paylanmayı beklerken General başını tüm subaylara çevirip:

-Başkası gelir mi? diye sormuş. Sonra da gülümseyerek:

-Sakınan göze çöp batarmış! Bunlar olağan olaylar! deyip teftişini sürdürmüş. Hidayet Gülen Öğretmen neşeli neşeli gülerek:

- Bizim bidonlar hep dolu, üstelik çukurdalar, o bakımdan rahat olalım! deyip bana sordu:

-Ne o İbrahim nöbetçi misin? Ben yanıt vermeden nöbetçi akordiyonu getirdi. Hidayet Öğretmen, başını sallayıp vereceğim yanıtın ne olacağını anladığını belirtip yürüdü. Bu sabah iki öğretmen sınıflarını birleştirdiler, ikisi de bayan, Rahmiye Tarıman ile Bedia Aygen. İki öğretmen oluşu daha düzenli oyun oynanmasını sağladı. Gündüz tören yapılırsa bu grubu çıkarmayı bile düşündüm.

Günün önemsenmesinden olacak, herkes kalkmış durumdaydı.

Çalıştırdığım sınıfların bayan öğretmenli oluşu bizim masa için konu oldu. Ben, öğretmenleri yeni tanıdığım için fazla bir şey söyleyemedim. Arkadaşlar içinde onları yakından gören varmış, ikisi için de olumsuz sözler söylediler. Biri çok yaşlı birinin de yüzü çilli imiş. Yüzü çilli olanı dün de gelmişti, onu biliyordum. Ama çilli yüzünün onu daha güzel gösterdiğini düşünmeme karşın sustum. Söz azıcık uzayınca:

-Çilsiz öğretmenler de var sıra onlara da gelecek; bakalım onlara ne diyeceksiniz? diye sordum. Kahvaltıdan kalkınca topluca Güzel Sanatlar Salonuna gittik. Az sonra Öztekin Öğretmen de geldi. Öztekin Öğretmen dün bize sakin olmamızı önerirken bugün oldukça sinirliydi. Bir ara birisi için attı tuttu. O kimsenin Yüksek Bölüm Eğitim başı olduğu kolay anlaşılmıştı. "Yaşlı başlı bir adam tüm işleri bir öğrenciye bırakmış! Bir öğrenci dediği de Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca’ydı. Gerçekten ortalıkta Eğitimbaşı yok, oraya buraya Hüseyin Atmaca koşturuyordu. Bizim oraya geldi:

-Siz haber verilinceye dek, buradan ayrılmayacaksınız! Mehmet Öztekin Öğretmen buna kızdı. Ancak az sonra Hüseyin Atmaca gene gelip açıkladı:

-Cumhurbaşkanının treni saat 10:00’da gelecek, İsmet İnönü eşiyle geliyor. Eşi yürümeyi severmiş; buraya dek yürürlerse ilk durak burasını yaparlar, burada dinlendirir, sizin programınızı izler! Hepimiz sevindik. Öztekin Öğretmen bu kez:

-Be birader, insan bunu baştan söyler! Olasılığı düşünerek programımızı tekrarladık. Biz şarkı söylerken kendi sesimizden dışarısını duyamadık, İsmet İnönü ile yanındakiler Yönetim binasına gitmişler. Dışardan gelenler oldu;

- Trenden inenlerden başka 20 kadar araba geldi! dediler. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, B. M. M Başkanı Abdülhalik Renda, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, C.H.P Grup Başkanı Gnl. Kazım Özalp, Dışişleri Bakanı Hasan Saka, Grup Başkan yardımcılarından Ali Rana Tarhan, C. H. P. Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal, Antalya Millet Vekili Rasih Kaplan, yazar Falih Rıfkı Atay, Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör, Ticaret Lisesi Müdürü Şevket Süreyya Aydemir, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı İhsan Sungu, Teknik Öğretim Genel Müdürü Rüştü Uzel, Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Semsettin Sirer, Konservatuvar Müdürü Tevfik Ararat, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürü Esat Altan'la Milli Eğitim Bakanlığında görevli Şube Müdürleri vardı.

Enstitü bölümü meydanda çok düzenli toplanıp dağıldı. Beden Eğitimi Öğretmeni Sıtkı Şanol'un en küçük kusurlara ön vermediği belli oluyordu.

Okul Müdürü Hürrem Arman konukların az ilerisinde durarak oldukça yüksek bir tümsekte konuştu. Önce Hasanoğlan köyünün, çevre özelliklerinin durumu hakkında bilgi verdi. Halkın okula karşı ilgisi nedeniyle dört yıl içinde olan değişiklikleri anlattı. İklimin değişmeyen bir karakteri olduğunu, bunun tarım için çok elverişli olduğunu, okulun kısa zamanda yetiştirdiği fidanlıkları eliyle gösterdi. Köylülerin bu gerçeği kavradığını, alışılagelen yöntemleri bırakıp aşıcılığa yöneldiklerini anlattı. Okul Müdürü bundan sonra okulun kuruluşuna kısaca değindikten sonra gelişmesini sayılar bildirerek anlattı. Sözü Yüksek Bölüme getirerek, bu bölümün çoğu büyük özveri göstererek gönüllü gelen, saygın Öğretmen kadrosunu övdü. Şimdilik trenden yararlanıldığını, kısa zamanda Ankara-Hasanoğlan arasında daha pratik ulaşım düşündüklerini, üst makamların desteğiyle bunu gerçekleştirince Hasanoğlan halkı için de yeni olanaklar sağlanacağını anlattı.

Okulun hızla gelişmesi halkı da harekete geçirdi, eskiden olur olmaz konuları abartarak suça düşen insanların daha barışık yaşadıklarını, son iki yıl içinde köyde tatsız bir olay yaşanmadığını anlattıktan sonra sözü önce Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün geleceği üstüne getirdi, bir kaç yıl içinde açılacak okul sayısını muştuladıktan sonra tüm Türkiye gibi Hasanoğlan Köy Enstitüsü, öğrenci alım yöresinin genel durumunu anlattı. (Ankara, Çankırı, Kırşehir) Bu arada Yüksek Bölüm Öğrencilerinin başlarında değerli Sosyolog Dr. İbrahim Yasa'nın bilimsel araştırmalar yaparak enstitümüzle çevre köyler arasında daha içtenlikli bir ilişki kurmak için bilimsel çalışmalar başladığını sözlerine ekledi. Bundan sonra da tüm yurtta başlayan, büyük bir utku ile sürdürülen çalışmaların başarılacağından, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün özellikle ilköğretime, dolayısiyle de Köy Enstitülerine yaptığı maddî-manevî destekten söz etti.

 

 

Okul Müdürü Hürrem Arman, Cumhurbaşkanını karşılayıp Hasanoğlan'a "Hoşgeldiniz!” dedi

 

Okul Müdürünün konuşmasından sonra kısa bir duralama oldu, Enstitü Bölümünden bir kız elinde bir kağıtla çıktı. Konuşur gibi bir şeyler söyledi. Pek anlaşılmadı ama yakınındakiler alkışladılar. Yüksek Bölümden de şiirler okuyanlar oldu. Şiirler okunup öğrenci konuşmaları yapılırken oyuncular düzgün bir şekilde yerlerini aldılar. Ben de onlara uyduğum için öğrencilerin konuşmalarının sonunu dinleyemedim. Öğretmen Sıtkı Şanol komut verip kendi de oyunlara girince rahatladım. Bu rahatlık beni kurtardı, parçaları çok rahat çaldım. Enstitü Bölümünün programı bitince daha önce konuşmamıza uyarak akordiyonu durdurmayıp olabildiğince bastırarak Harmandalıyı çaldım. Zekeriya, Mehmet Gönül, bunun kendileri için bir çağrıydı. Onlar çıkınca Dağlı'ya geçtim. Ekrem Ula hesapta yoktu bir de baktım o da ortalığa çıktı; hem de oynayarak. Ekrem çıkınca Enstitü bölümünden alkışlar geldi. Dört oyun konuşmuştuk. Zekeriya 3. oyunun sonunda elini arkaya uzatarak işaret verdi. Su gibi terlemişim ayırdında değilim. Konuklar kalkınca konuşmalar arttı. Beni ilk, hem de candan kutlayan Hidayet Gülen Öğretmen oldu. "Gözlerim yaşardı, senin bu işe başladığını anımsıyorum. Böyle güzide bir topluluk önünde çalacağını düşünmüyordum ama bu işi başaracağın umudumu hiç yitirmemiştim. Arkadaşlardan da kutlayanlar oldu. Terli merli Güzel Sanatlar salonuna koştum. Oraya gidenler olduğunu duymuştum. Ben içeri girince Mehmet Öztekin Öğretmen:

-Ne iyi ettin, yorgunsun ama en kolaylarından da olsa iki parça çal! dedi. Az sonra Genel Müdür, bir grupla geldi, yanındakilere ayaküstü açıklamalar yaptı. Geniş bir salon inşaatına başlandığını, tiyatro, sergi, gösteri işlerini o salonun karşılayacağını anlattı. Onlar konuşurken dört beş kişi geldi, hemen açılarak yer gösterdiler. Başbakan Saraçoğlu benim hemen yakınıma oturdu. Hakkı Tonguç ona da kısaca bilgi verdi. Şükrü Saraçoğlu bana:

-Bizim Ödemiş Zeybeğini niçin oynatmadın, bilen yok mu? dedi. Bildiğimi, onun da oynandığını, proğramı uzatmamak için kısa kestiğimizi söyledim. Başbakan gülümseyerek, “bir daha gelişimde sizinle ben de oynayacağım, çok severdim, birden heveslendim!” dedi. Öztekin Öğretmen işaret edince piyanoya oturup Türk Marşı ile Für Elise'yi 2'şer kez tekrarlayarak çaldım. Aksaklık yapmadım. Konuklar alkışladılar. Bu kez kemancılar başladı. Ancak onlar da tam proğram uygulamadılar. Çünkü dışarlarda serbest dolaşan konuklar girdi çıktı. Hüseyin Çakar kendi bestesini çaldı. Beste yapması Başbakanın da ilgisini çekti, sorular sordu. Gelenler çok memnun olarak ayrıldılar. Özellikle Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç bizim bölümden çıkarken Öztekin Öğretmenin elini uzun süre elinde tutarak kutladı, bizleri de şapkasını çıkararak selamladı.

 

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, Güzel Sanatlar Bölümü önünde konuklara bilgi veriyor.

Onlar çıkınca, bir süre başka gelen olur diye bekledik. Gelenlerden tek Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nu tanıdım. Ötekiler kimlerdi? Bizim salondan çıkanlar az ileride durdu. Duranlar arasında yazar Falih Rıfkı Atay'ı tanıdım. "Falih Rıfkı Atay'’ı tanıdım!” derken Mehmet Yelaldı geldi. Gülerek “sen tanımışsın, bense konuştum. Üç arkadaştılar, şimdi köydeler, sen benzetmişsin” dedi. Bize gelen grup uzaklaşınca bir başka grup geldi, yanlarında Ali Kılıç Öğretmen, gezdirdiği insanların sormasına söz bırakmadan orasını burasını göstererek bizim binaya girmeden duvarda yazıyı soran oldu. Sanırım soran bazı gerçekleri biliyordu salt onun için sordu. Merdivende duruyordum; içimden de sevindim, bana da bir söz düşecek umuduna kapılarak ben de ilk kez görüyormuşum gibi baktım. Ali Kılıç Öğretmen gayet duyarsız olarak:

-Öteki enstitülerden gelen öğrenciler geldikleri yuvalarının özlemini gidermek için onları asıyorlar, biz de onları üzmemek için engel olmuyoruz! dedi. Dondum kaldım, kimse yokmuş gibi ya da kim gelirse gelsin! derce salona çıktım tüm gücümle piyano çalmaya başladım. Kafamın içinde de Ali Kılıç Öğretmeni durdurup

-“O binanın değil, tüm ötedeki binaların yazıları bir elden çıktı, Hidayet Gülen Öğretmenin elinden. Onlar 1941 yazında Hasanoğlan Köy Enstitüsüne katılan Köy Enstitülerinden gelip o binalarda çalışan ekiplerin anısına asılmıştır. Ancak o ekipler 20 kişilik gruplar olarak gelip 20 kaldıklarından binaları bitiremeden gitmiştir. O nedenle bu binanın bir başka özelliği vardır. Bu bina, Hasanoğlan'a tüm okulca gelip 280 öğrencili Kepirtepelilerin temelden çatısına çıkardığı, içinde oturulacak duruma getirip bıraktığı ilk bina olma özelliğini taşımaktadır. O küçük Kepirtepe yazısı 280 öğrencinin, evinden, ailesinden geri gelmeyecekmiş gibi ayrılarak 8 ay gece gündüz çalışanların simgesidir. Bunu önce kendin öğren, soranlara da doğrusunu söyle!”

diye söz hazırladım. Tam kalkacaktım, kalabalıkça bir grup geldi. Göğüslerindeki rozetlerden tanıdım Asım Öğretmenin rozetleri var. Hemen sordum, hemen ilgilendiler: Asım Müzik Bölümünde biz Pedagoji bölümündeyiz. Gene de piyanodan kalktım, doğrudan fazla bir şey soramasam da onların konuşmalarını dinledim. Özdemir adlı biri benimle ilgilendi, benim yaşımı küçük olarak düşünmüş olacak kardeş diye söze başladık; söz uzadıkça aramızdaki yaş farkının 2 olduğu ortaya çıkınca arkadaşça konuştuk. Bir çok arkadaşıyla anlaşmışlar, bir süre Köy Enstitüleri'nde çalışacaklarmış. Özdemir'i arkadaşları çağırdı, topluca bizim Yüksek Bölüm Öğrencileriyle tanışacaklarmış. Bizim öğrenci topluğunun kimlerden oluştuğunu biliyorum; bir başkan Hüseyin Atmaca dışında bir de Rahmi Özdemir'i tanımıştım. Öğrenci yönetiminin bir odası var, birileri sık sık oraya girip çıkıyor ama ben ilgilenmedim. O nedenle Özdemir'i uğurlayıp piyanoya döndüm. Yalnız çalışırkenki rahatlık başkası olunca nedense olmuyor. Karışan görüşen olmasa bile sanki birisi "Olmuyor!” diyecek gibi geliyor insana. Kendi kendime bir hayli çalıştım. Bu arada yeni aldığım şiir kitabını anımsadım, Hamdi Keskin Öğretmene yapıldığı gibi Sabahattin Öğretmene de bu kitaptan söz açılacak, belki tartışmaya da kalkışılacaktır. Kitabı baştan sona gözden geçirmeyi düşündüm. Kitabın önsözünde yazarı Baki Süha Edipoğlu:

-Bu kitapta, aşağı yukarı son yüzyıl Türk şiirini topluca göreceğiz.

Türk dilinde, ağır bir tempoyla da olsa Tanzimat'tan başlayarak sadeleşme (Durulaşma, anlaşılır olma) atılımı sayısız kalemlerin (yazarların) çabalarıyla günümüzdeki duruluğa ulaştı. Şimdi temiz sularıyla gürül gürül akan bu coşkun ırmakta eli kalem tutan her Türk aydınının payı vardır. Bir yandan Divan edebiyatında yüzyıllar boyu Arap ve Fars dillerinin etkisiyle mısralar dizen, bu dış kaynaklı kazanımların giderek zayıflaması, öte yandan tüm duruluğu, ana dil (Anne-baba konuşması) Türk Halk dili kurallarına bağlı kalan Halk şiirinin giderek güçlenmesi Osmanlı İmparatorluğunun tutarsız sanat anlayışının tutarsızlığını kanıtlamıştır. Halk denilen kaynaktan beslenemeyen bu tutarsız anlayış, (Divan Edebiyatı anlatışı) şimdi çocuklarımıza bir müze olayı havası içinde verilmektedir.

Divan Edebiyatının bütün şiir ve sanat değerlerini kabul etmekle birlikte ne tarafından bakılırsa bakılsın, neresinden görülürse görülsün gerçek insanı, gerçek doğayı yansıtmayan bu anlayışı Tanzimat dönemi insanı bir süzgeçten geçirmiş, oldukça bir Milli anlayışa kavuşturmuştu. İşte bu anlayış, Yenileşme başlangıcı olarak aldığımız 1920 yılına bir temel sayılmıştır. Bundan böyle şiilerde olmazsa olmaz sayılan yâr, gül-bülbül-bezm-saki-Mahbub-Bûy-bûse sözleri kalkmış, bunların yerine gerçek nesneler konmuştur. Bir yenileşme, bir Cumhuriyet yanlısı olan Ziya Gökalp, kesin yolu çizmiştir.

"Başka dile uymaz annenin sesi,

Her sözün, ararsan vardır Türkçesi!”

Kitabın yazarı Baki Süha Ediboğlu’nun açıklayıcı önsözünden başka Prof. Dr. Necmettin Halil Onan'ın da bir açıklama-bilgilendirme yazısı var:

Bu zorunlu değişimin bilincini kavramış bulunan Yeni Kuşak şairlerin eskilere benzeyen bir ucundan başlayıp ummayacağımız bir özgürlüğe açılan ucuna dek şiir örneğiyle karşılaşıyoruz. Ne denli ustalıklı olursa olsun eskilerin içinde beğenmediklerimiz olduğu gibi yenilerin içinde de olacaktır. Niçin beğenmediğimizi açıklayabilecek bir bilinç süzgecinden geçirerek savunma yapabilirsek söz konusu şiirin, Şiir Değerlendirme Merdivenindeki gerçek yerinin bulunmasına yardımcı olmuş oluruz.

Kitapta Ayrıca Cevdet Kudret Solok'un bir yazısı var. Şimdiye dek özellikle ayrıntılayarak üzerinde hiç durmadığımız bir konu:

1-Dil sorunu,

2. Ölçü sorunu,

3. Şekil sorunu,

4. İfade sorunu,

5. Ahenk sorunu

Cevdet Kudret Solok, kitabın yazarı Baki Süha Ediboğlu'ndan az farklı düşünüyor. Şiir dilinde yeterince duru anlatım henüz sağlanamamıştır. Durulaşmanın sürmesi gerekir. Şiirde vezin ya da ölçü kesinlikle hece olmalıdır Türkler müslümanlığı benimsemeden önce hece kullanmıştır, dilimizin yapısı bunu gerektirir. Şekil olarak da halk ozanları koşma biçimini kullanmıştır. Rıza Tevfik başlangıçta bunu başarmıştır ama sonrakiler kişiselliğe ya da Batı etkisinde kalmıştır. Şiirde İfade konusu da henüz olgunlaşmamış iki yönde gitmektedir; ya eskiyi taklit ya da atılım yaparak yadırgacılığa çıkmaktadır. Şiir dolaylı olarak içinde müzik bulundurmaktadır, bu nedenle Ahenge önem vermek zorundadır. Cevdet Kudret Solok bu açıdan Baki Süha Ediboğlu'nun kitabını beğeniyor, seçtiği şiirlerin, beklenen yeni Türk Şiirine örnek olacak nitelikte olduğunu muştuluyor.

Kitap, şairlerin yaşamları üstüne de bilgiler veriyor, varsa başka eserlerini de belirtiyor. Birer birer saydım, kitapta tam 33 şair, 196 şiir var. En çok övgü alan şair Yahya Kemal Beyatlı, en uzun şiir Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları (dize yoğunluğu bakımından), sayı olarak en çok şiiri alınanlar: Hasan Ali Yücel, Kemalettin Kamu, Ömer Bedrettin Uşaklı, Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Nabi Nayır.

 

Kitaptaki Şairler
 
1.Baki Süha Ediboğlu
2. Necmettin Halil Onan
3. Cevdet Kudret Solok
4. Yahya Kemal Beyatlı
5. Orhan Seyfi Orhun
6. Yusuf Ziya Ortaç
7. Enis Behiç Koryürek
8. Halit Fahri Ozansoy
9. Faruk Nafiz Çamlıbel
10. Nazım Hikmet Ran
11. Hasan Ali Yücel
12. Şükufe Nihal Başar
13. Halide Nusret Zorlutuna
14. Kemalettin Kamu
15. Ömer Bedrettin Uşaklı
16. Ahmet Kutsi Tecer
17. Necip Fazıl Kısakürek
18. Ahmet Hamdi Tanpınar
19. Sabri Esat Siyavuşgil
20. Vasfi Mahir Kocatürk
21. Yaşar Nabi Nayır
22. Ziya Osman Saba
23. Behçet Kemal Çağlar
24. Ahmet Muhip Dıranas
25. Cahit Sıtkı Tarancı
26. Hamit Macit Selekler
27. Feridun Fazıl Tülbentçi
28. Mustafa Seyyit Sütüven
29. Fazıl Hüsnü Dağlarca
30. Bedri Rahmi Eyuboğlu
31. Orhan Veli Kanık
32. Rifat Oktay (Oktay Rıfat)
33. Melih Cevdet Anday

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Otuz üç şair yazdım ama Sabahattin Öğretmene konu açılır o da üzerinde durursa işime yarayacak. Durmazsa, sanırım ben de Talip Apaydın'ın tahtaya yazdıklarını okumaya başlayacağım. Bu sözüm yaşayan şairler için geçerli, geçmiş dönemi nasıl unuturum? Burhan Toprak’ın dediği gibi Yunus Emre’yi duyarak okurum ama gene o yerdi diye Fuzuli'den vaz geçmem. Şah İsmail'i de okurum Yavuz Sultan Selim’i de.

Yavuz Selim'in:

 

“Merdumu dîdemi ne füsûn etti Felek
Giryemi etti füsûn bağrımı hûn etti Felek
Şirler kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri ahûya zebûn etti Felek!”

 

Ya da, Şah İsmail'in:      . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

" Heya, gönül kuşi derler mene ne
Bîsatı ayş acep rûzigâr imiş mene ne
Dedileler oldu deli, Leylin zülfüne Mecnun
Deminde ol dahi bîkarar imiş mene ne"

 

Neden demeyeyim. ?     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Ya da Gevheri'nin:

 

"Ala gözleri sevdiğim dilber,
Her gülün sözüne bülbül uyar mı
Ben bir divaneyim, bir şey bilmem ya,
Güzel olmayanı gönül sever mi? "

. . . . . . . . . . . . . . . .

 

Bunları yazdım ama toplu olarak ne Sabahattin Öğretmene ne de arkadaşlara anlatacağımı sanmıyorum. İşte bir alışkanlık! 6 yıl önce Fikret Madaralı Öğretmen bu çalışma biçimimi beğendiğini söyledi, kendi çalışmalarından söz etti. 7 yıl günlük tutmadan sonradan vazgeçtiği için üzüntüsünü belirterek beni buna özendirdi. Şimdi de ben aklımca bir gün işime yarar diye durmadan yazıyorum. Sabahattin Öğretmen de:

-Yazı türüne bağlanmak önemli değil, günlük not tutun, gelecekteki kullanışınıza göre o şeklini alır! deyip geçiyor. Bakalım benim notlar gelecekte nasıl şekil alacak?

 

Akşam yemeğinde her masaya bir konuk geldi. Konuk, Antalya/Akseki ilçesindenmiş. İlçesini anlattı. Aksekili büyük din adamları gibi her meslekten emekliler de varmış. Oralılar emekli olunca başka yere gitmezmiş. Bir gün Akseki'ye bir ilköğretim müfettişi gitmiş. Sabahın erken saatlerinde kahveye benzer bir yere buyur etmişler. Adam Müfettiş ya, selam verip gitmiş en baş köşeye oturmuş. Bir süre sonra yerli biri gelmiş, ancak giyim kuşamı yerli değil, girer girmez herkes ayağa kalmış. Geleni tanıtmışlar. Eski Antalya Milli Eğitim Müdürü. Müfettiş Antalya’da görevli olduğundan o Müdür hakkında çok olumlu bilgi kazanmışmış. Müfettiş terbiyeli insan, kalkıp yerini emekli müdüre vermiş. Onlar söyleşilerini yaparken iki yaşlı daha gelmiş. Oradakilerin hepsi kalkmış. Emekli Milli Eğitim Müdürü kalkıp Müfettişi kaydırarak, gelenlere yer açmış. Gelenlerden biri eski Diyanet İşleri başkanı, biri de Antalya eski valisiymiş. Müfettiş gene kaydırılmış. Arkasında emekli generaller, eski bakanlar gelmiş. Her gelene emekli olmadan önceki durumuna göre yer veriliyormuş. Sonunda İlköğretim müfettişi ayakta kalmak zorunda kalınca emekliler takılmış:

-Müfettiş gençtir, biz gençliğimizde oradan çok söyleşiler dinlemiştik.

Arkadaştan Antalya, özellikle Aksu Köy Enstitüsü üstüne bilgiler aldık. Bu arada duruyu yapıldı, ders öğretmenleri Sabahattin Eyuboğlu ile Yunus Kazım Köni Öğretmenler gelmemiş. Bir sevinç gösterisi yapıldı. Zaten Gazi Eğitimli konuklarımızın Çubuk Gezisi varmış, bizim de katılmamızı istemişler. Olay bir sevinç gösterisine dönüştü. Salonda bir süre konukları dinledik. Kitaplarını okuduğum, satranç oynarken tanıdığım Dr. Halil Fikret Kanad'ı sordum. Çok iyi, yurdumuzun tek Pedagoji doktoru olarak gösterdiler. Dok. Ziya Talat Çağıl'ı sordum. Onun için biraz yutkundular. Sınıfta kalanlar uğruna uğraşlarını desteklediklerini; ancak kendisinin yardım almadan yapma sevdasında olması kendini yalnız bıraktığını söylediler. Konuştuğumuz iyi oldu. Zil çalınca sevinerek yattım, rahat uyumuşum.

 

18 Nisan 1944 Salı

 

Sabah kendim kalktım. Rahmiye Öğretmen Ankaralı olduğundan dün ağabeyiyle gitmiş. Yerine Aysel Öğretmen geldi. Aysel Öğretmeni uzaktan görüyordum, yakından daha güzel buldum. Gözlük takıyor ama gözlükler sanki süs. Akordiyonu çok seviyormuş, doğrudan sordu:

-Bana öğretir misin? Önce şaka sandım:

-Öğrenmek istiyorsanız neden öğretmeyeyim? Hemen boş zamanımı sordu. Ben de 15 Haziran-1 Kasım arası dört buçuk ay boşum! deyince kaşlarını çattı:

-Şaka mı ediyorsun! Durumumu anlattım. Sahiden Aysel Öğretmen içtenlikle öğrenmek istiyormuş. 15 Haziran'da başlamak üzere karar verdik. Kendisinin bir ay izini olacakmış, isterse onu da burada geçirebilirmiş. Annesi burasını seviyormuş, yazın burada kalabilirmiş. Bu arada Aysel Öğretmenin Md. Yardımcısı olduğunu ya da olacağını öğrendim. Aysel Öğretmen, çok nazik, çok yumuşak tavırlı ama öğrenciler karşısında asker gibi, çok zıt bir ilişki duyar gibi oldum. Yoksa öğrencilere karşı göründüğü gibi değil mi? Gene de sevindim, bakalım, haziran ayına kadar nasıl bir izlenim edineceğim.

Kahvaltıda öğrendim, bizim bölümden Çubuk Barajına kimse katılmamış. 2. sınıflardan Satılmış Aslantaş geldi çağrıda bulundu. Ekrem Bilgin mantıklı bir savunma yaptı:

-Gelen konuklar hep 2. sınıf, bizden de 2. ci sınıfların gitmesi uygun olur. Satılmış Aslantaş barışık bir arkadaş:

-Haklısınız, öyleyse ben bizimkileri zorlayayım. Sonradan öğrendik, bizim 2. sınıftan Mehmet Yelaldı ile Mehmet Zeybek dışında hepsi gitmiş.

Bizim Kepirlilerden kiminle karşılaşsam parmaklarını sayıp 1941 18 nisanını anımsatıyor. Bir ara Lalabel'e gitmeyi, ortadan köye bakarak gelmeyi konuştular. İlk öneriye katılmıştım. Sonradan fikir değiştirmek isteyen oldu; tren yolunu izleyerek Lalabel'e gitmek, oradan köye geçmek. İkinci öneriye katılmadım, hem yol uzatılıyor hem de tren yolunu izlemek oldukça engebeli yerlerden geçmek zorluğu var. En iyisi topluca Hasanoğlan İlkokuluna gitmek! Mustafa Saatçı her zamanki şakasını yaptı:

-Akşam da camide yatalım! Derken yufka ekmek yemek, Hacı kadını bulmak, Muhtar Ahmet Çakır'a teşekkür etmek gibi değişik öneriler arasında Hidayet Gülen Öğretmen anımsandı, "Onun atölyesi açıktır. O akşam, geç vakte dek karagöz oynattı, şimdi atölyesindedir.” Hidayet Gülen Öğretmen'in atölyesine gittik. Gerçekten atölyesindeydi, çalışan çocuklar vardı, kendisi de Tarımbaşı İzzet Palamar'la konuşuyordu. Biz gidince İzzet Palamar ayrıldı. Hidayet Gülen Öğretmen gene neşeli sözler söyledi, fıkralar anlattıktan sonra sözü Kepirtepe'ye götürdü. Oradaki kendi yaşamından söz etti. Biz, Hidayet Öğretmen sözü buraya gelişe getirsin diye beklerken o, özellikle ayrıntılara dalınca arkadaşımız Hüsamettin Orhan bir sözü bahane edip:

-Sonra da buraya geldik! deyiverdi. Hidayet Öğretmen kaşlarını çatarak:

-Bırakın çocuklar hiç değilse bugün buraya gelmeyelim! Zaten buradayız ama, sanki bir kafeste gibiyiz. Ben kendimi öyle sayıyorum; siz öyle değil misiniz yoksa? Her şeyimiz var gibi, öyle bir görüntü içindeyiz ama o herşeyin içindeyken sanki hiçbir şey alamıyoruz gibi geliyor bana. Hani bizim Kepirtepe'nin bir köyde deposu vardı, saraylardan getirilmiş envai tür eşya. Ama ben oradan Karagöz oyunu için gerekli olanları alamamıştım. Ne yararı oldu bana? Şimdi de başka türlü bir durum var. Geleceğe yönelik büyük projelerimizin olduğu söyleniyor. O projeleri biz mi, yani sizler mi uygulayacaksınız? Peki akşamki konuklarımız ne yapacak? Hepiniz duydunuz, akşam konuşan Müfettiş adayı:

-Sizler köylerde görev alınca bizler sizin sorunlarını çözmede destekçiniz olacağız! dedi. Adamlar destekçilik zihniyetini taşırsa onun karşıtı köstekçiliği de öğrenmiş olacaktır. Bu gece bunu düşündüm. On destekçi arasında bir köstekçi çıksa işimiz bitiktir. Ben bugün böyle düşündüm, yarın değişebilirim ama sizlerin önünüzde umulmadık engeller olacak. Hem de bu engeller başka yerden gelmeyecek, devletin yetiştirdiği kaynaklardan gelecek! deyip kalkan Hidayet Öğretmen bize çay ikram etti. Söyledikleri için:

-Bunlar benim sezgilerim, yanılmış da olabilirim. Hep söylemek istedim ama dilimin ucunda tuttum. Müdürünüz Nejat'ı müdürlükten başarısızlık yüzünden aldılar. Başarısız Nejat'a bakıyorum, (ad vermeyeyim, buradaki başarılılara (!) da siz bakın, 10 kadar Enstitü gezdim, hiç birinde o başarısız Nejat'ın yaptığı bina gibi bir bina yok. Olmayacak da. Göreceksiniz. O bina için maalesef; bugün de sözleri geçenler, yıkılır, onu kaldırıp yerine dayanaklı bina yapalım! diyenlere orasını denetleyen mimar onurunu ortaya koyarak yıktırmadı. O mimar şimdi Atatürk'ün anıt mezarını yapıyor. Katılan dünya mimarları içinde birinciliği aldı. Adamların mantalitesi bu. Yurdun dört yanı depremden çökerken mimar projelerini bir yana itip küçük kulübe yapma zihniyeti öteki eğitim projelerinde başarılı olur mu? Haydi, hep birlikte olur! diyelim. İşte Kepirtepe! Ben Kepirtepe deyince, sizleri, arkadaş-ağabey Nejat İdil'le

 

Kepirtepe Kurucu Müdürü NEJAT İDİL

onun yapılışını inceden inceye gözlediği o binayı hep birlikte düşünürüm. Bir de ona küçük, diyenler çıkıyor. Ayol, o zaman böyle toplama öğrenci düşünülmüyordu. Sınavla öğrenci alınacaktı. Bina yapıldığında 80 öğrencisi vardı. İdeal olarak 200 öğrenci düşünülüyordu. Ben o zaman iyi, şimdiki kötü demiyorum. Olay karşılaştırılacaksa zamanın koşulları içinde karşılaştırılmalı! dedi.

İzin isteyip ayrılırken, Hidayet Öğretmen her zaman beklediğini söyledi. Hidayet Öğretmenden ayrılınca hepimiz düşünceye daldık. Yemek zili çalınca düşlerimiz dağıldı, Hidayet Öğretmenin çalışkanlığından söz ederek yerlerimize oturduk. Yemeklerden, geziye gidenlerden, Çubuk Barajından söz ederek daldan dala atlayan konuşmalarla Güzel Sanatlar Salonuna gidince bir kaç arkadaş vardı. Mehmet Yelaldı geldi, gelir gelmez de bana:

-Hadi gel biraz çalışalım.

Yukarda bir süre çalıştık. O parçayı ezberlemiş, rahat. Ben takip edemiyorum. Ona uymak için akor basıp gidiyorum ama hileli bir durum. Gene çalışmak üzere ayrılınca piyano bölümünü alıp bir süre çalıştım. Birkaç kez çalışırsam ezberleyeceğim. Ancak piyano bölümünde esas güzel melodi yok. Parçanın piyano için düzenlemesini bulup parçayı çalmayı düşündüm.

Ondan sonraki zamanda kendi parçalarımı çalıştım. Bir ara çıkıp kitaplığa gittim. Sami Akıncı gazete okuyordu; beni görünce:

-Bak, senin prof. Mustafa Şekip Tunç'un yazısı var oku! dedi. Mustafa Şekip Tunç'un neden benim olduğunu sormak gereğini duydum. Sami kasıtlı söylememiş, gerçekten ben bir psikoloji dersinde onun bir yazısından söz etmiştim. Sami onu anımsayıp söylemiş.

Prof. Mustafa Şekip Tunç Avrupa uygarlığı üstünde duruyor. Avrupa uygarlığını övmüyor da, yermiyor da. Ancak bu büyük uygarlık kendi çıkardığı büyük savaşlar sonunda ne olacak? Dünya tarihine bakınca tek üstün uygarlık Avrupa uygarlığı değil, geçmiş dönemlerde kendi çağlarının büyük uygarlıkları olmuştur. Örneğin Mısır, İran uygarlıkları tarıma dayalı olmakla birlikte o günlerin olağanüstü uygarlığıydı. Yunan, Roma için de söyleyebiliriz bunu. Bunlar içinde tek Yunan uygarlığı arta kalmıştır. Bu da biraz rastlantısal, biraz da coğrafi konumundandır. Prof. Mustafa Şekip Tunç 16 Nisan 1944 günkü yazısında böyle diyor. Ardından da, sözü İstanbul'a yani Bizans'a dayayıp, Fatih Sultan Mehmet'in Bizans saltanatına son verince oradan kaçan sanatçı, düşünen, çalışan insanların eski Yunan kültürünü Avrupa’ya taşıdıklarından, yeni dediğimiz Avrupa Kültürü böylece Eski Yunan Kültürü görüntüsü şeklinde görüldü. Günümüz Avrupası kendine özgü kültür yaratabilseydi mirasına oturduğu görkemli Roma kültürünü sürdürebilirdi. Günümüz Avrupa Kültürü bu yüzden Yunan havası ya da kokusu vermektedir. Ne var ki, bu savaşın sonu görünmeye başlamış gibidir. Yeni Dünya yani A.B.D. bu savaş sonunda bayrağı alacak gibidir. Öyle olunca gelecekteki dünya kültürü tümüyle Eski Yunan-Avrupa kökenli bir dünya kültürüne dönüşecektir. Bunun da geçici olacağı umudun kapılmamak gerekir. Çünkü öteki tarıma dayalı kültürlerin bundan böyle dirilmesi, bilim-teknik gelişmişlikle perçinlenen Batı Kültürünü durdurması olanaksızlaşmıştır. Sonuç olarak şunu demek doğru olacaktır:-Şimdiye dek Batı kültürüne ayak uyduramamış uluslar bundan böyle bu kültür karşısında ayak diretemeyeceklerdir. Ben böyle düşünüyorum, başka bir yol var mı? Varsa onu ben göremiyorum.

Prof. Mustafa Şekip Tunç, bence yeni bir söz söylememiş, Atatürk'ün belirli zamanlarda tekrar tekrar söylediklerini herkesin anlayacağı şekilde dile getirmiş. Ancak, Atatürk'ün söylemek istediklerine değinmeden geçmiş, Türk Ulusu olarak biz de eski uygarlıklardan biriyiz, bundan kimsenin kuşkusu yok. Batı uygarlığını da benimsiyoruz. Ancak, uygarlıkları oluşturan toplumların oluşması salt teknik ilerleme ya da savaş kazanma değil, o toplumu birbirine bağlayan başka yapıştırıcıları da vardır. Din anlayışı, toprağa bağlılık, giyim-kuşamdan, aile anlayışı, akrabalık anlayışından çocuk yetiştirmeye dek bir sıra gelenek. Bunlar da tümden geçilecek mi? Yoksa ayıklamalar yapılacak mı? İşte Atatürk'ün öne sürdüğü önemli etkenler bunlar, bunlardan yapılacak ayıklamalardır.

Gelenler olunca tartışmamızı sonraya bıraktık. Sami Akıncı ile konuşmak bana iyi geldi, Güzel Sanatlar salonuna dönerek çalışmaya başladım.

Bu sıra Mehmet Yelaldı geldi, Toselli Serenad'ı anımsattı:

-Elin küçük çocukları çalıyor, biz neden çalmayalım? Bu söz, benim için bir itekleme oldu. Ben önce keman bölümünü tek elle denedim. Yelaldı bu kez kemanla katıldı. Tek elle alaturka olarak çaldık. Arkadaşlar bunu bile beğendiler. Ben iyice cesaretlendim. Bütün kusur bendeydi, kemanı dinlemiyordum. Kulaklarımı kemana verince Toselli Serenad ortaya çıktı. Bir süre tekrarladık. Yelaldı, kendi keyfince çaldığında ritim ona göre değişiyor. Gerçekte kuşkusuz bir ses değişmesi oluyor. Oysa piyano ölçü olarak ortaya bir sınır koyuyor. İşe biraz da kulak alışkanlığı girince Mehmet Yelaldı pek hoşnut kalmadı. Arkadaşlara:

-Daha çok çalışacağız! diyerek ayrıldı. Benim için yeni bir girişim oldu. Oturdum bu kez, kendim ezberleyene dek çalıştım.

 

Ankara'dan dönenler olmuş, çoğunun elinde gazeteler var. Bizim bayramı yazmışlar. Kimlerin geldiğini yazanların listeleri bile var. Çoğu da adları ya da unvanları hep yanlış yazmış. Benim ilgimi çeken Cumhuriyet Gazetesi oldu. Gazeteyi alıp baştan sona okudum. Nadir Nadi, başmakalede Prof. Hilmi Ziya Ülken'i överek şehircilik konusunda uyarılarına dikkatleri çekiyor.

Gazetede Alman-Sovyet ordularını karşılaştıran bir yazı okudum. Sanırım bir Amerikalı asker yazmış. Sovyet ordusunun yaşını 26 olarak gösteriyor. Çarlık ordusu dağılınca sivillerden toplama bir ordu. Kuranlardan biri şimdiki yönetici Stalin'miş. Stalin'e bu savaştaki başarısından ötürü mareşallık verilmiş. Stalin İhtilalden beri sayısız madalya almış. Ancak o bunları değil, işçilerle ilgili bir olay nedeniyle aldığı bir küçük madalyayla bu mareşallık madalyasından başkasını takmazmış. Savaş başladığından beri Almanya'ya karşı Leningrad'ı savunan da bir sivilmiş. Gazete günümüzde Sovyet Devletini yönetenleri de adlarıyla yazıyor. Bir yığın generalin yanında bir de partili sivil bulunuyormuş. Gerçek komutanlar, Stalin'e göre sivillermiş, hepsinin üstü de Stalin'miş. Askerlik öğretmenimizin anlattığının tam tersi. Ona göre sivillerin komutanlık yapması olanaksız. Kurmaylık aşamasını yaşamayan bir kimsenin savaş yönetmesi olanaksız, deyip Adolf Hitler'i eleştiren Nuri Teoman Binbaşı bu yazıya ne diye diyecek? Üstelik Stalin’i İhtilalden önce sabıkalı, soygunculuk yapan biri olarak anlatırlardı. Çok değil bir kaç ay önce bizim Eğitimbaşımız Tahsin Türkbay, Stalin'in tren durdurup soygun yaptığını, ortağının paraları alıp kaçtığı için Stalin'in yıllarca onu izlediğini, bulunca da hemen öldürdüğünü anlatmıştı. Soyguncu, katil Stalin! Fransa'yı 14 günde yenen, Hollanda, Belçika, Danimarka, Norveç devletlerini bir gecede işgal eden, Afrika ortalarına dek giden, Avusturya, Çekoslovakya, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Polonya devletleriyle Sovyet Rusya'nın tüm güneyini alan Alman ordusu, “Wehrmact”, “Bir hırsız emrindeki çapulculara yenilecek!” denmeye başlandı. Babacığım buna şimdilerde çok üzülüyordur. O, hep bunun tersini bekliyordu. Çünkü onu, unutamadığı Bulgaristan'daki yaşamından Ruslar etmişti. Çocukluk düşleri sürüp gidiyordu (93 ya da Plevne Savaşı) öncesi günleri. . . . . .

Gazetenin arka sayfasında, İsmet İnönü ile birlikte bizim okula gelenleri bir arada saydıktan sonra yapılan konuşmalar da aktarılıyor. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel:

- “Ülkümüz, garblı milletlerin vardıkları amaca ermektir" Bu söz doğru mu? Vardıkları amaca ermek, yerine ulaşmak olsa daha iyi olmaz mıydı? Sanırım gazete yazarı sözü değiştirmiş! Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ise:

“Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinde yetişen evlâtlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm oldukça yakından, candan takip edeceğim!” buyurmuştur. (Güleceğim tuttu, İsmet İnönü de bizim öğretmenlerin bazıları gibi çalışmayanlarla, başarısızları görmezden gelecek (!)

 

 

18 Nisan 1944 tarihli Cumhuriyet Gazetesi

 

İki gazeteyi de katlayıp kitaplarımın arasına koydum. Sami'ye yapacağım öneriyi de hazırladım:

-Birinci gazetedeki konuyu İbrahim Yasa Öğretmenin dersinde açalım! İkinci gazetedeki Almanya Sovyet ordu karşılaştırmasını da Askerlik dersinde, Üsteğmen gelirse ondan soralım, gazeteyi de yanımızda bulunduralım!

Çubuk Barajı gezisine katılanlar pek iyimser görünmediler. Yakın masada oturan Musa Eroğlu, Cahit Erten, Nüzhet Ökmen, Vasfi Anıl, yüksek sesle konuştular. "Gazi Eğitim Enstitüsünü bitiren bir müdürle (buraya gelenlerden) çalışacak olanlara şimdiden sabır” dilediler. Hepsi disiplinden, resmi mevzuaattan söz ediyormuş. Öyle bir de dersleri varmış, bu derste Köy Enstitüleri üstünde durulup, açık açık da Köy Enstitülerindeki disiplin gevşek buluyormuş. Gazi Eğitim Enstitüsünden gelen öğretmenleri söylemişler: Hakkı İzzet, Veysel Erüstün, Malik Aksel, Sait Yasa, Refik Epikman öğretmenler sizden geliyor! demişler. Onların öğretmenliği bile eleştirilmiş. Bunu duyanlar sinkaflı sözlerle karşılık verdi. Üzüldüm, Asım Öğretmen oraya girmek için can atıyordu. Orada böyle bir ayrılıkla karşılaştıysa üzülmüştür. Gerçi bizde de buna benzer ayrılıklar var. İçimden kendimi yokladım. Bana bir yabancı sorsa Hayvan Bakımı Bölümündekileri kendimle bir sayar mıyım? Gerçi orada sevdiğim arkadaşlar var, zerrece ayrılık düşünmüyorum ama uzak yerlerde acaba arkadaşları düşünmeden salt o bölüm için ne derim? Sonuç olarak hayvanlarla uğraşıyorlar, deyip keserim. Şimdiki okul müdürümüz Hürrem Arman'la gördüğüm öteki müdürler, ayrıca şimdiki Güzel Sanatlar Bölümü başkanı Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirmiş. Daha önce iki öğretmenim Adem Gürçağlar'la Ahmet Korkut Öğretmen o bölüme gidip bitirdiler, onların hepsini iyi tanıdım. Bu nedenle Musa Eroğlu ile Vasfi Anıl’ların dediklerine katılmak istemedim. Özellikle Ahmet Korkut Öğretmen o denli özverilidir ki hiç unutamayacağım bir davranışını tekrar tekrar anlatıyorum. İlkokul 5. sınıfta beni Ahmet Korkut Öğretmen okutmuştu. O güzün Kırklareli Ortaokuluna girmeyi planlıyordum. Babamla, babamın ablasının köyü Babaeski/Sofuali köyüne giderken Ahmet Korkut Öğretmenin köyünden geçmiştik. Ahmet Korkut Öğretmenin babası Adem Ağa, babamın eski dostuydu. Adem Ağa babamı o gece bırakmadı. Ahmet Korkut Öğretmen de köydeydi. Benim ortaokula yazılacağımı duyunca sordu:

-Diplomanı aldın mı? Almamıştım. Salt diplomam değil nüfus kağıdım da okuldaydı. Onlarsız ortaokula yazılmaya gidecektim. Bunu öğrenen Ahmet Korkut Öğretmen ata atlayıp 2 saattan uzak Hamitabat köyüne gitmiş, benim için gerekli olan belgeleri almış, babama duyurmadan bana teslim etti. Yapılacak başka işleri de ayrıca anlattı. Örneğin nüfus kağıdım hala eski yazılıymış, değişmesi gerekirmiş. Ahmet Korkut öğretmenin hiç bir sorumluluğu yoktu. Ancak, benim boş yere başvuru yapıp bu evrakları sonradan sağlamaya çalışacağımı düşündüğünden bu yardımı yapmıştı. Böylesi insanların girip orada okuduğunu bilerek, böyle sorumsuz insanların değerlendirmesiyle bir kurum ardından söz edilmesini doğru bulmadım. Ayrıca bu konuşmaları yapanların da çok iyi arkadaşlar olduğunu biliyorum. Nasıl bir olay üzerinde konuşuldu ki arkadaşlar böyle bir kanıya vardılar? Belki de yeni yeni bir çok kimse Köy Enstitülerini yerli yersiz yermeye başladı, onların etkisiyle böyle bir tatsız karşılaşma olmuştur. Oysa dünkü konuşmalar ılımlıydı. Gerçi orada da “Biz âmir, siz memur” havası estirilir gibi bir durum sezilmişti ama ben bunu köyde çalışan arkadaşlar için doğal karşılamıştım. Elbette Müfettiş müfettişliğini yapacak, öğretmen de yaptıklarının hesabını verecektir.

Yatınca bunları düşündüm. Kepirtepe'deyken köye gittiğimde Eğitmen Mustafa Ağabey'e uğruyordum. Gezici Başöğretmen Mehmet Turan sık sık 15-20 gün ara ile, Müfettiş Hamit Gürsel de bir iki ayda bir geliyordu. Böylece ben Gezici Başöğretmeni daha çok görüyordum. Böyleyken Mustafa Ağabeyi suçlar gibi bir konuşmasına tanık olmadım. Müfettiş Hamit'i ise çok sayılı görmüşümdür. Gördüklerimde de benim yanımda Mustafa Ağabeyi hiç yermedi ama ağzından övgüye benzer bir söz çıkmamıştı. Son sınıftayken Eğitim Bilimi derslerimizden birinde bölge müfettişleri de bulundu, bölgelerindeki okulları anlattılar. Dikkat ettim, Müfettiş Hamit Gürsel en çok bizim köy okuluyla Eğitmen Mustafa Ağabeyden, köy Muhtarı Çavuş Amcadan söz etti, örnek gösterdi. Böyle bir kanısı olan insan bunu çalışanlara duyursa iyi olmaz mı? Nitekim Mustafa Ağabey bir keresinde, müfettiş gittikten sonra:

-Bu adamlara ne yapsan beğendiremezsin. Biz Eğitmen arkadaşlar ilçeye inince konuşuyoruz, çoğu devamı sağlayamıyor, çoğunun okul bahçesi susuz. Bizim okulu biliyorsun, yetiştirdiğim aşılı meyve bahçesine gelince tıka basa yiyor da bir kez olsun onu benim yetiştirdiğimi ima eden söz söylemedi. Allah razı olsun Mehmet Turan sık sık gelip ağabeylik yapıyor da içim rahatlıyor! demişti. . Şimdi aynı durumda yeğenim İsmet. Salt o da değil, Yakup, Arif, İdris, Recep, Mehmet, Ahmet, Sefer, Ali, Fettah, Hüseyin, Hilmi. . . . Hilmi'cik; "Ben Sırınsıllı'da oluğum sürece oraya müfettiş gelemez!” diyordu. Arkadaşlar da:

-Bir kez olsun gelir, sonrakileri sen zaten göremezsin, çünkü seni o köyden kovar! derlerdi. Hilmi arkadaşın ikide bir, "Anam, anacığım!” diyerek annesini anması uzun süre şakalaşmalara neden oluyordu. Bunları anıp gülümsüyorsa işleri iyi gidiyor demektir.

Nedense ötekileri geçip Hilmi'yle konuşurken uyumuşum.

 

19 Nisan 1944 Çarşamba

 

Kendiliğimden kalktım. Rahmiye Öğretmen gelmiş. Aysel Öğretmeni beklerken yeni tanıdığım Fatma Öğretmen geldi. Fatma Özbay, Ankara Gazi Lisesi Müdürünün kardeşiymiş. Ağabeyi de burada derse geliyormuş. Çok nazik bir öğretmen, öğrencileri de onu çok sayıyor. Akordiyon çalarken hep bunu düşündüm. Bizim Kepirtepeli öğrenciler öğretmenlerini mi sevmiyor yoksa Trakya insanı daha mı görgüsüz? Oyundan sonra bunu öğretmenlere söyledim. İkisi birden hem güldü, hem de şaka ettiğimi söylediler. Rahmiye Tarıman Öğretmen:

-Onlar sizden çekiniyor, akordiyon çalışınız onlar için olağan üstü bir olay! Yoksa onlar saygısızlığından değil eski alışkanlıkları yüzünden itişip kakışmadan duramazlar. Sizi çok kızdırıyorlar mı? Kızmak değil de meram anlatma bıkkınlığı çekiyoruz. Giderek biz de onlara alışıyor; bir çok suçu kabahate çevirip barışımızı sürdürüyoruz. Fatma Öğretmen benim geldiğim Enstitüyü sordu. Trakya deyince yüzü güldü, İstanbul'a yakınlığından söz etti. İstanbul'u iyice biliyormuş.

Kahvaltıda sözü açıldı, Fatma Özbay'dan söz ettim. Bilenler varmış, sert matematikçinin kardeşi! dediler. Oysa Fatma Öğretmen çok narin bir insan. Bizim bölüme uğramadan salona gittik. Öğretmenimiz İbrahim Yasa biriyle konuşa konuşa kapıya dek geldi, arkası bize dönük bir süre pipo çekerek karşısındakiyle konuştu.

Öğretmen içeri girince kendisiyle kapıda konuşanı anlattı. "O genç bu köylü, bu köyde doğmuş, buradan Ankara'ya gidip liseyi okumuş, askerliğini tamamlamış, şimdi de Amerika'ya gitmek istiyormuş, bana gitme yollarını sordu. Ben Amerika'ya nasıl gittiğimi anımsamıyorum ama gelirken bir hayli zorluk çektim!” deyip güldü. Amerika için açılan bir sınavı kazanarak gittiğinden Devlet yardımı görmüş, ayrıca tek olarak değil, grup olarak gitmişler, ayrılıklar orada olmuş. Öğretmenin yumuşaklığını gören Sami Akıncı parmak kaldırdı Uygarlıkların toplumlar üstüne yaptığı kalıcı etkileri sordu. Öğretmen soruyu anlamazdan geldi, ya da öyle atlatmaya çalıştı. Sami direnerek, sözü örneklere döktü. Okullarda okutulan Cebir dersini Arapların bulduğu söyleniyor. Oysa ben sürekli matematik çalışıyorum, bir Arap bilginin ne geometride ne de Aritmetik alanında adını görmedim. Gördüklerim hep eski Yunan filozofları. Mısır için de, hep büyük Mısır uygarlığı deniyor. Mısır piramitlerinin dışında kitaplarımızda bize öğreneceğimiz bir şeyler veriliyor. Sabahattin Öğretmen bir kitaptan parçalar okutuyor. (Arkadaşlar kitabın adını söylediler, öğretmen anımsadı, Montaigne! dedi.) Sami, Montaigne 16. yy'da yaşamış, biz onu 20. yy'da okuyoruz. Oysa onun tanıklarının yaşadığı çağa bakıyorum hep İsa takviminden önce ya da o günlerdeki kişiler. Bu kişilerin o zaman söyledikleri yazar Montaigne'e kaynaklık ettiği gibi bize de ışık tutuyor. İbrahim Yasa Öğretmen gülümsedi. Sami'ye:

-Sen işi o denli sağlam yerinden yakalamışsın ki bu bizim dersimizi de aşan bir konu. Amerikalı bilginler de bugün bunun derdinde. Sen gazeteyi ver de birlikte okuyalım. Gazete bendeydi, Sami bana bakınca gazeteyi açıp öğretmene verdim. İbrahim Yasa Öğretmen:

-Anladım, siz birliktesiniz! Benden önce Sami:

-Birlikteyiz Öğretmenim, tarihi ikimiz de seviyor, sosyolojiyi de tarihin bir parçası sayıyoruz. Öğretmen bu kez:

-Parçası değil bedeni, bakın iskeleti demiyorum, bedeni. Çünkü iskeleti desem, işin içine cansızlık girer. Oysa sosyoloji tarih içinde yaşamaktadır. Yakın tarihin kronolojik tarafı kuru bir söz gibidir. Örneğin (İ. S.) 30. yılda İmparator Augustus öldü derler. 30 yıl orda kalmıştır ama toplumdaki değişmeler, olumlu olumsuz etkiler yıllarca sürmüştür. Öğretmen bunu anlattıktan sonra gazeteyi alıp kendisi önce gözattı sonra da tekrarlaya tekrarlaya okudu.

Yazarın son görüşüne ise katılmadığını anlattı. Roma, büyük bir imparatorluktu, aldığı yerlerin gerekli gördüğü değerlerini topladı ama onları tam sindiremeden dağıldı. Eski Yunan uygarlığı da, ilk günlerdeki gibi gitmemektedir. Avrupa’nın benimsediği Yunan uygarlığı çok sınırlıdır. Amerika ise Avrupa’dan geçen Yunan uygarlığını yeterli bulmamakta, yeni arayışlar içindedir, dedikten sonra Avrupa'daki klasik müzik yerine Amerika'da caz müziğinin benimsendiğini söyledi. Filmleri, savaştaki yeni şekilleri saydı. Sonunda da yazar Prof . Mustafa Şekip Tunç'u övüp konuyu kapattı. Bir süre önündeki kitaba baktıktan sonra:

-Ben sizden 17 Nisan gününü soracaktım. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Milli Eğitim Bakanımızla oraya bağlı tüm sorumlular geldi. Onların konuşmalarına göre onlar sizlerden çok umutlular. Siz de onları hemen hemen hiç bir okula nasip olmayan bir birliktelik içinde gördünüz. Bu da ilginç bir sosyolojik olaydır. Bunu sizler nasıl değerlendiriyorsunuz? Şükrü Koç söz aldı:

-Sağolsunlar, geldiler, kendilerini yakından gördük. Bu bizim için güzel bir anı da olabilir. Ancak köylere giden arkadaşlarımızın çoğu muhtarların gösterdiği yerlerde yatıyormuş, çoğunun 3 aylıkları bile ödenmemiş. Başımızdaki büyüklerimizin ilgisi bizi mutlu etti ama arkadaşların ceplerindeki arkadaş mektupları bizim mutluluğumuzu gölgelemektedir. Öğretmen gülümsedi:

-Yarım elma, gönül alma! diye bir sözümüz vardır. Büyüklerimiz buna inandığı için bunu yapar. Bir de Mevzuat Hazretleri vardır, onu uygulayanlara yarım elma hatta bir elma etki etmez. Haklısınız; arkadaşlarınız köylerde işte o Mevzuat Hazretleriyle karşı karşıyadır. Bireysel durumum üzerinde konuşmak istemem ama bu olay benim bireyselliğimi aştığı için anlatmakta bir sakınca görmüyorum. Öğretmen okulunu bitirip öğretmen oldum. Sınav açıldı, arkadaşlarımla hep girdik, ben kazananlar arasındaydım. Beni Amerika’ya gönderdiler. Başarılı oldum, doktoramı da verip ülkeme gelmek üzere yola çıktım. Bindiğim gemi savaş nedeniyle Avrupa'ya yaklaşırken aldığı emir üzerine geri döndü. Geriye dönüş o dönüş, savaş bitene dek ben Amerika'dan memleketime dönemedim. Bu iki yıl yaşamak için mesleğim üstünde bir üniversitede çalıştım. Yollar açılınca ilk gelen ben oldum. Beni oraya gönderen Bakanlık dönünce göreve atamadı. Nedeni? Ben iki yıl kaçak çalışmışım. Kaçak olmadığımı kanıtlamak için çalmadığım kapı kalmadı. Her kapısını çaldığım da hep güler yüz gösterdi. Bu arada askerlik görevim başladı. Şu anda askerim, askerliğim bitince ne olacağını merakla bekliyorum. İşte bunun için ben yetkililerle Mevzuat Hazretlerini hep ayrı düşünürüm.

Öğretmeni, acıyası bakışlarla dinlerken Doçent Halil Demircioğlu geldi:

-Zilleri duymadınız galiba! diyerek öğretmenle birlikte bizleri de selamladı. Öğretmenler kısa bir fiskos yaptılar, gülüşerek ayrıldılar. Halil Demircioğlu Öğretmen de gelen konukları yakından tanımamızın manevi yararlarından söz etti. İnönü'nün neden mareşal olmadığı sorusu soruldu. Soru giderek, sırası gelmeden rütbesi yükselenler derken gene Stalin'in Mareşallığına, buna karşın Adolf Hitler'in basında onbaşı olarak anılmasına geçti. Öğretmen mareşallığın her ulusta olmadığını, olan ulusların da bunu kurallara bağladığını söyledi.

Bizim Osmanlılarda Padişahın onayına, Cumhuriyet döneminde ise B. M. M'nin onayı gerektiğine, A. B . D'de hiç olmadığına, Almanya ile Fransa'da değişmez kurallara bağlandığına, Sovyetler’de de yeni bir yöntem uygulandığına, örneğin askerlik bile yapmamış bulunan Josef Stalin'in şimdi Mareşal olduğuna, salt o değil savaşta büyük başarı gösteren başka sivillerin de mareşal yapıldığına değindi. Adolf Hitler için ise “geleneksel kurallara çok bağlı olan Alman ordusu bu gelenekleri bozmamak için Hitler’i Mareşal değil Führer sözüyle anıp gözünü boyadılar!” deyip güldü. Sözde Führer kutsal anlamda en büyükmüş. Bizdeki "Ulu! anlamı gibi bir anlam taşıyormuş.

Öğretmen bundan sonra sözü biraz değiştirerek kahramanlıkların çoğu kez şanslara dayandığını, sonsuz bir kahraman olamayacağını, tarihte büyük adlar bırakmışları sırayla andı. Kartaca Kralı Anibal’ın, o günkü koşullarda Afrika’dan gelip Roma'yı kuşattığını, bununla kalmayıp Anadolu'ya dek geldiğini, niçin geldiğini kimsenin bilmediğini, oysa şansının çoktan bittiğini bile kestiremediğini, Makedonyalı İskender'in Hindistan Seferinin de bir kahramanlık olduğunu, ama dar sınırlı bir zaman için geçerli olduğunu, Hun Hükümdarı Attila'nın amacının Roma'yı parçalamak olmasına karşın anlamsız bir sırada Balkanlara sarktığını, güçlerini zayıflatıp güçsüz bir duruma düşerek Romalılarla anlaşmak zorunda kaldığını, bunu bilen deneyimli Romalıların Attila'yı öldürttüğünü anlattı. Daha sonra Jül Sezar’a, Cengizhan'a, Timur'a değindi:

-Bunlar hep bir kahramandı. Ancak kahramanlıkları, kendi halklarını anlamsız savaşlarda kırdırmaktan öte gitmedi. Öğretmen, bu konuda Fatih Sultan Mehmet'i beğendiğini söyledi: Bin yıllık Yıkılmaz-Kutsallık adı yakıştırılan Bizans'ı yıktı, üstüne oturdu. Ben kahramanım! diyerek daha ileri gitmedi. Aldığı yerleri sindire sindire kendine yurt yapma yolunu tuttu. Ardından gelenler onun politikasını uygulasalardı, fazlasını bilmem ama tüm Balkan yarımadası Türk Yarım adası olacaktı. Günümüzde savaşanlara bakın; Hitler ordulara emir verip kırdırıyor ama elinde ne kalacak? Geçici bir süre bir kaç ülke. Onu Fransa bir yüz yıl önce denedi. Napolyon Bonapart, kardeşlerini, generallerini ülkelere kral yapmıştı. Nerde o krallar? Hepsi mefta oldu.

İşte, Mustafa Kemal bu açıdan bakınca gerçekten tarihin acı olaylarından ders almış bir liderdir. Batılılar; Yunanlıları üstümüze bıraktıkları zaman kendileri savaşın yıkıntılarıyla uğraşıyordu. Osmanlı ise iyice bitikti. Yunanistan savaşta yıpranmamıştı. Mustafa Kemal bu tür bilgilere sahip bir komutan olarak Yunanistan'a dersini verdi. Bizden hile ile alındığını bile bile Ege adalarına bile dokunmadı. Sonunu düşünmeyen bir kahramanlık sevdası taşısaydı, hemen adalara el koyardı. Bu yetmez, hileli bir şekilde bizden ayrılan Arnavutluk'a da el atardı. İnanın o günler hiç bir Batılı ülke buna hayır diyemeyecekti. Çünkü Avrupa Devletlerini kışkırtan Rusya saf dışı kalmıştı. Saf dışı olmasından başka tarihte görülmemiş bir içtenlikle bizi destekliyordu. İngiltere ile Fransa savaştan, Suriye-Irak, Arabistan, Yemen olmak üzere büyük ganimetler almıştı. Bir şeyler koparamayan ötekiler onlara fena halde tepkiliydi. Ancak bir süre sonra onlar gene birleşeceklerdi. Onların hepsiyle uğraşmak bir kahramanlık olamazdı. KAHRAMANLIK, senin olan değeri korumak amacıyla yapılırsa kutsaldır. Onun dışındakiler saldırganlıktır ki, bunu tarih affetmez!

Öğretmen, daha sonra Japonya-A.B.D savaşına da değindi, Japonya Avrupalıların zayıflığını biliyordu. Burnunun dibinde Hindi Çini, Java, Borneo-Sumatra gibi zengin toprakları Hollanda, Belçika-Portekiz gibi küçük devletler sömürüyordu. Bunları onlardan almak için savaşa girdi ama A.B.D Japonya’nın daha fazla güçlenmesini istemediğinden, onu durdurmak için bahane arıyordu. Japonya kendi kazdığı kuyuya kendi düştü. Amerika Almanya'yı Avrupalılara bırakıp tüm gücüyle Japonya'ya yüklenip, onun kazandığı yerleri şimdi kendisi alacak. Böylece Japonların düş kurdukları Doğu Asya İmparatorluğu A.B.D'nin eline geçmiş olacak. Bunlar şimdilik bizim görebildiğimiz olasılıklar. Bakalım sonuç ne olacak?

A.B.D'nin bir sömürge durumundayken nasıl bu kadar geliştiğini soran oldu. Öğretmen saatine baktıktan sonra:

-Benim de çok merak ettiğim bir konuydu bu. Öğrenciliğimde çok sordum ama inandırıcı cevaplar alamamıştım. Sonra üstüne düştüm, kendim bir sonuç çıkardım. Bu sonuç, Atatürk'ün yurdumuz için yaptığıyla çok benzerlik taşıyor. Bunu konuşalım! deyip ayrıldı.

Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, nasıl bir benzerlik kuruluyor acaba?

Yemekte uzun uzun konuşuldu, sinemaları, gemileri, yeni yeni keşifleri, otomobillerden tahta kurusuna dek, Dale Carnegie'den Bing Crosby'e dek her şey söylendi, İç savaş; Rüzgar gibi Geçti, Lorel Hardy, Charlie Chaplin anıldı ama bir benzerlik bulunamadı. Tek benzerliği özgürlük savaşlarımızda bulduk.

Öğleden sonra Öztekin Öğretmenin Enstitü Bölümü son sınıflara uygulama dersi vardı; beni de götürdü. Böylece hem akordiyon çaldım, hem de çocuklarla daha da yakından tanıştım. Çoğunlukla çocuk şarkılarını tekrarladılar. Çocuklara nasıl şarkı öğretilir? Sanırım bunu doğru öğreniyorum. Önce şarkının melodisini çalıyorum. Çocuklara yeni şarkı filan demeden oynar gibi en yüksek esi, en alçak sesi çıkartıyorum. Mırıltı gibi de olsa sese katılmalarını istiyorum. Arkasından şarkıyı yazıp okuması kalıyor. Her sınıfta erken kavrayışlı çocuklar bulunuyor, onlardan yararlanarak ana hatlarıyla şarkı ortaya çıkıyor. Bugün çocukların daha önce bilmediklerini söyledikleri Bülbül şarkısını çok rahat öğrettim. Bülbül, ne güzel kuş, Uçuşu da çok hoş-Daldan dala konar-Güle bakıp coşar. Sonbahar şarkısını çaldım. Bilen ya da duyan varmış. Sınıfına göre biraz yaşlı olduğu belli biri kalktı:

-Öğretmenim hep biz bunları söyleyeceğiz? Ne demek istediğini anlamıştım; hemen Zekiyem, Arpa-Buğday-Menekşe türkülerini arka arkaya çalıp sordum:

-Bunları biliyor musunuz? Biliyoruz! diyen oldu. "Tamam işte siz bunları söyleyeceksiniz. Ancak öğretmen olduğunuzda önünüze okula ilk gelenler olacak, onlara önce birincileri, Beyaz Kedim, Kınalı Kuzum, Eşeğim ya da Köpeğim şarkılarını öğreteceksiniz. Zekiye; Ayşe, Fatma ya da Altın Yüzükler sonra gelecek! dedikten sonra soru sorana:

-Anlatabildim mi? diye sordum. Ondan önce bütün çocuklar:

-Anladık öğretmenim! dediler.

Çalışmadan sonra ders öğretmeni gibi Mehmet Öztekin Öğretmen de teşekkür etti. Ders öğretmenine:

-Bundan sonra beni aramanıza gerek yok, işte yetkili Müzik öğretmeniniz, yaz boyunca size yardım edecek! Az şişinir gibi oldum ama belli etmedim, biraz mızmızımsı bir sesle :

- Elimden geleni yapacağım! dedim.

Salona döndüğümde arkadaşları neşesiz görünce sordum:

-Ne oldu? "Daha ne olsun? İki sınıf bir arada ter toprak içinde iki saattir çalışıyoruz!” Öğretmen koşullu ara verdi:

-Yarım saat sonra başlıyoruz!

Alt odaya inip piyano çalıştım. Mozart 545 kv'nin menuett'ini iyice pişirdim. Yarım saat sonra yukarı çıkınca baktım bizimkiler bu kez Mehmet Öztekin Öğretmenin yönetiminde iki sesli çalışıyorlar. Öztekin Öğretmen durmadan “birinci kemanlar yavaş, ikinci kemanlar nerdesiniz?” diye soruyor. Belli ki çalışmaları sürecek.

Bunu fırsat bilip kitaplığa çıktım. Hamdi Keskin Öğretmen Halk Şiirimizin mısra, kafiye (Uyak), kıta, tür özellikleri diyordu. Onlara örnekler vermiştim. Başlıca iki tür kullanmışlar: 11 Hece, 8 hece yani koşma 11 hece, semai 8 hece. Koşmalarda 11 hece genellikle 6+5=11 olur. Kimi şairler bunu, +4+4+3=11 yapmışlardır. Doğrudan 11 heceli olanlar da vardır, karışık olanlar da.

 

Karışık bir örnek.  Karacaoğlan'dan:

 

Dokuz aylık yoldan /sefere geldim  6+5
Dünya denen yere /indirdin beni
Koymadın bir zaman/ murad alayım
Geldiğime pişman/ ettirdin beni
 
Bunca vakit kucaklarda eğlendim
Eğlendim de çaputlara belendim
Bir zaman da beşiklerde sallandım
Anamın sütüne kandırdun beni
 
Peşine de deli gönül peşine
Değirmenler döner çeşmim yaşına
Varır varmaz on üç ondört yaşına
Kara sevdalara sardırdın beni
 
Yirmisinde /bozbulanık/ sel idim  4+4+3
Otuzunda /çevre yanım /göl idim  4+4+3
Kırk yaşımda /hayrım şerrim/ tanıdım 4+4+3
Türlü sevdalara/ yeldirdin beni   6+5
 
Ellisinde yönüm /yokuşa düştü
Altmışımda hazır/ bildiğim aştı
Yetmişimde gayrı/ tebdilim şaştı
Artık yavaş yavaş/ indirdin beni
 
Seksenimde/ kemiklerim/ ezildi
Doksanımda /beratçığım /yazıldı
Yüz yaşımda /kabirciğim /kazıldı
Şol kara toprağa/ gönderdin beni
 
Karacoğlan der ki /yakıp yandırdın
Aşkın dolusunu /verdin kandırdın
Azrail'e beni / geri aldırdın
Birden doğmamışa/ döndürdün beni

 

Karışık bir 8'li Mesnevi Karacoğlan

 

Ala gözlü /benli dilber  4+4
Koma beni /el yerine   4+4
Altın kemerin/ olayım  5+3
Dola beni /bel yerine   4+4
 
Hicine gönlüm /hicine  5+3
Yiğide ölüm /gecine   5+3
Al beni zülfün / ucuna  5+3
Koklayayım tel/ yerine  5+3
 
Gelip karşımda / gülsene 5+3
Şu benim halimi /bilsene 5+3
Zülfünden bir tel /versene  5+3
Koklayayım /gül yerine  4+4
 
Karacoğlan der/ nolayım  5+3
Kolun boynuma /dolayım 5+3
Nazlı yar kölen /olayım  5+3
Kabul eyle kul/ yerine   5+3

 

Koşmalarla semailerin kafiye ya da uyak sıralaması benzeşiktir.

aaab-cccb-dddb. . . . aa ba-cccb-dddb-. . . . . ya da ab ab-cccb-dddb-. . .

 

Örnekler: Koşma.

 

"Döndüm dolaştım ben gurbet illeri  a
Dünyaya çıkmaya yol bulamadım  b
Bahçelerde gördüm bir çok gülleri  a
Sevgilime benzer gül bulamadı "   b. . . . . . . . . . . . . . . . .
. . . . . . . . .

 

Örnekler: Koşma: 

"Sabahtan uğradım ben bir güzele   a
Güzel ağlatmadı güldürdü beni   b
Ben güzelden bu keremi ummazdım  c
Ak göğsü üstüne kondurdu beni. . . "   b

. . . . . . . . . . . . . . . . .

 

 

Örnekler. Koşma:

 

"Bitti m'ola Şam ilinin hurması   a
Gitti m'ola ala gözün sürmesi   a
Hama'nın Humus'un telli turnası   a
Turna, yarin selam saldı gel diye"   b

. . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Örnekler. Semai: 

"Gök yüzünde tüten olsam    a
Yer yüzünde biten olsam    a
Al benekli keten olsam    a
Yar boynuna sarsa beni"    b
. . . . . . . . . . .

 

"A benim aç gözlerim     a
Yâre muhtac gözlerim    a
Geçti güzel kervanı     b
Oturmuş baç gözlerim. . . . "   a

. . . . . . . . . . . . .

Örnekler, Sadettin Nüzhet Ergun-Karaca Oğlan kitabından.

Hamdi Keskin Öğretmen, elindeki kitabı göstererek (Baki Suha Ediboğlu'nun-Türk Şiirinden Örnekler) bu kitaptan edinenler, beğendiği şiirleri işaretlesin, birlikte okuyalım; niçin beğendiklerini bize de anlatsınlar, dinleyelim! demişti. Kitaptan seçtiklerimi yazıyorum.

 

Orhan Seyfi Orhon

 

Vasiyet
 
Dostlarım toplanın öldüğüm zaman;
Riyayı o günlük bir yana atın. . .
Tutunuz tabutun bir kenarından,
Bir derin çukura beni fırlatın.
 
Kalınca büsbütün sizden uzakta
Vücudum çürürken kara toprakta,
Uzanın rahatça sıcak yatakta,
Yaşamak gururu içinde yatın.
 
Yüzyüze getirmez bizi asırlar,
Meydana vurulsun saklanan sırlar,
Sayılsın şahsıma ait kusurlar,
Kormayın içine yalan da katın.
 
Anlayım kimlermiş dost sandıklarım,
Muhabbetleri kıskandıklarım,
Anlayım ne boşmuş inandıklarım,
Şu yalan dünyayı bana anlatın.
 
Dostlarım anmayın artık adımı. . .
Siliniz gönülden eski yâdımı,
Kırınız sonuncu itimadı;
Ölünce bir daha beni aldatın. . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Nazım Hikmet Ran

 

Bugün Pazar
 
Bugün pazar,
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa
Gökyüzünün bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygı ile toprğa oturdum.
Dayadım sırtımı beyaz duvra,
Bu anda ne düşmek dalgalara
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben. .
Bahtiyarım.

. . . . . . . . . . . .

 

Karıma Mektuptan Bir Parça

 

Dışarda bahar geldi karıcığım,
Bahar.
Dışarda,
Bozkırın üstünde birden bire
Taze toprak kokusu,
Kuş sesleri vesaire.
Dışarda bahar geldi karıcığım
Bahar.
Dışarda bozkırın üstünde pırıltılar. .
Fakat sanma ki seviniyorum.
Malûm
Faslı bahar
Bir mevsimi aşufte eda.
Bir mevsimi dilküşadır ama
Ne eyleyeyim ki bir hayli kötü, olmaz işler düşündürür.
Düşünmekten başka yapacak işi
Düşünmekten başka hürriyeti olmayan adama
Gün ikindiye geçer.
Gölgeler dökülür duvarlarına
Sen yattığın yerde kulaklarında sesler,
"Ben nerdeyim? " dersin. "Buradaysa da kendin? "
Derken efendim
Başlar tutuşmaya
Demirli pencerenin camı
Yani dışarda akşam olur.
Bulutsuz bir bahar akşamı.
Ve içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
Velhasıl
Pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
Bilhassa faslı baharda ram eder kendine içerdeki adamı
Hürriyet denen ifrit. . .
Bu bittecrübe sabit karıcığım,
Bittecrübe sabit.

 

Son şiiri okuyunca üzüldüm, bu şiir değil, bir mektup. Mektup ama şiir gibi duygulandırıyor insanı. Bunu okuyunca adamın karısı nasıl da ağlamıştır!

Neden hapis yatıyor ki? Bunları düşünürken Lüleburgaz'daki hapishaneyi düşündüm; Hükümet binasının önünde, eski kale duvarlarını andıran bir görüntüsü vardı. Bizim köyden Yol Parası vergisini zamanında vermemiş olan birkaç kişiyi oraya kapatmışlardı. Çıktıklarında birinin "Allah göstermesin, Allah kimseyi oraya düşürmesin!” dediğini anımsıyorum. Ünlü hikayecimiz Ömer Seyfettin Balkan Savaşında esir düşmüştü. Esaret günlerinde günlükler yazmak istemiş. Doğal olarak her istediğini yazamayacaktı ancak bazı günlerinde de yazmak istediği halde sıkıntıdan bir şeyler yazamadığını söyler. İşte o günler kim bilir neler yazabilecekti de yazamadı!

Bu tür olumsuz duygular içinde uyudum. Öyleyken rüyamda Elmadağlarında karda gezdim, Elmadağları, düz bir ova durumundaymış. Uzaktan öyle görünüyormuş. Üstüm başım kar oldu, derse nasıl gideceğimi düşünürken uyandırıldım.

 

20 Nisan 1944 Perşembe

 

Kupkuru kalktığıma sevindim. Son sınıflar sabah çalışmalarını sıraya koymuşlar. Bedeneğitimi Öğretmeni de çıktı, birlikte oynadılar. 60 kişilik büyük bir grubu Sıtkı Öğretmen bir kaç kez durdurup, tek tek, ikişer ikişer oynattı. İki öğrenciyi de oyundan çıkardı. Sıkıldım ama ses çıkaracak durumda değilim. Oyun bitince salt sevindim. İyi ki Sıtkı Şanal her sabah gelmiyor. O yalnız perşembe günleri son sınıflara çıkıyormuş. Önümüzdeki perşembe günü de köylere ders uygulamalarına dağılıyorlarmış. Biz son sınıfta Turgutbey köyüne gitmiştik. Burada Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne bağlı üç tane uygulama okulu varmış onlara gidip uygulama yapıyorlarmış.

Uygulama derslerinin yapmacıklığı söz konusu oldu. İbrahim Şen "Uygulamadan en küçük bir yarar görmedim!” deyince karşı olanlar oldu:

-“Uygulama bize cesaret verdi, bunun değerini bilmeliyiz!” övütleri arasında, “çocuklara verebilecek neyimiz vardı ki?” sorusu soruldu. Ben, bildiklerimizin çokluğundan söz ettim, Öğretmen okullarından daha çok bilgili olabileceğimizi, ancak sınav yapılmadığından, bizlerin öğrendiklerimizin düzeyinden habersiz olduğumuzu anlattım. Bunu söylerken kendime göre bir takım karşılaştırma yapabilecek ölçeklerim vardı. Kepirtepe Köy Enstitüsü son sınıftayken oraya beşi bayan biri erkek altı ilkokul öğretmeni verilmişti. Erkek, Asım Kaveller, müzik derslerine giriyordu. Güzel akordiyon çalıp şarkılar söylüyordu. Bu üstünlüğü onun genel kültürünün üstündeydi, bize farklı görünüyordu. Öteki bayan öğretmenlerle fazla ilişki kurmadık ama onlar, kültürlü olmalarından çok bayan olmaları nedeniyle uzak durarak bize göre farklı göründüler. Karşı karşıya gelip birlikte çalışsaydık, onların bize göre çok zayıf taraflarını görecektik. Kendimi tutamadım, sabahları gördüğüm üç öğretmeni örnek verdim, bilgileriyle değil öğretmen olmanın verdiği yasal hakları kullanarak çocukları el altında tutmaya çalışıyorlar. Yasal hak deyince yanlış anlaşıldı, hemen soruldu:

-Dövüyorlar mı? Hayır tam tersine çocukları olabildiğince hoş tutuyorlar. Ama hoş tutmak da öğretmen için bir yasal haktır. Öğretmen olmayan sıradan bir bayan o hoşgörüyü gösterse acaba tüm erkek öğrenciler şimdiki içtenliği gösterir mi? Arkadaşlar, kıkırdaşarak masadan kalktı. Dersliğe gidene dek de neler olabileceği varsayımları sıralandı.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

 

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi:

-Yanılmıyorsam bugün bir serbest ders yapacağız. Konumuz gene şiir. Ancak şiir adı altında şiir kokmayanlar olursa, onları da kokuyormuşçasına arada geçiştireceğiz! dedikten sonra kısa bir açıklama yaptı. Önce Divan Şiiri'nin yüzyıllar boyu bir bakıma kendisiyle yarışarak çok bir yüksek noktaya çıktığını, şairleri bol bahşişle özendiren Hanların; Hakanların eski debdebesi kalmadığından, bahşişlerin azaldığını, sonunda da şairlerin bu yarıştan çekildiğini anlattı. Şahlara, Padişahlara değil de halka söyleyen halk şairlerinin ise dur sus bilmeyen söyleşilerinin devam ettiği görülünce şiir tutkusu olanlar yüreğindekini doğal yollarla halka iletmeyi durdurmadı. Ancak onların kuralları sınırlıydı. Onlar kalıp değil dillerini ortaya döküyordu. Köklü bir Divan şiiiri anlayışı olan bir çok şair Divan Şiiri mazmun ya da kalıplarını da alarak Halk şiirini daha renklendirdiler. Aşık Ömer, Gevheri, Emrah'lar, Karacaoğlanlar, Dertliler ortaya çıktı. Onlardan önce biri, Yunus Emre halk diliyle büyük başarı kazanmış, Bektaşi ocakları aracılıyla tüm ülkede tanınmıştı. Gezginci halk ozanları, bunlardan bazıları halk arasından topladığı, Arzuyla-Kamber-Kerem ile Aslı gibi söylemleri efsaneleştirerek yaygın bir halk şiiri oluşturmuştu. Divan Şiirinin okumuş tabakası halk şiirine de kurallar koyarak değişik denemelere geçildi. Bilindiği gibi Batı ülkeleriyle de ilişki kurarak sanat alışverişi yapılmaya başlandı. Özellikle Şinasi, Namık Kemal'le şiir, tiyatro, Abdülhak Hamit Tarhan'la şiir tiyatro, Ahmet Mithat Efendi ile yazı değişimleri etkili oldu. Ölçü olarak aruz gene egemendi ama Abdülhak Hamit, az sonra Tevfik Fikret-Cenap Şehabettin, Mehmet Akif, aruza bağlı olarak şiirde büyük bir şema değişikliği yaptı. Bunlar Aruz kalıplarına yeni şekil verirken Halk ozanlarının sürüp getirdiği şekil-konu geleneği de değişti. Örneğin Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ziya Gökalp, halk söylemlerinden esinlenerek manzum destanlar yazdılar. Böylece biçim olarak iki bölükte Divan Şiiri-Halk şiiri değimiz Türk Edebiyatı Cumhuriyet dönemine oldukça karışık biçemlerle girdi. Dilimizin kesinlikle Türkçe olarak benimsenmesinden sonra bir Acem-Arap bileşimi olan aruz kitaplıklarımızda kaynak kitap olarak yerini aldı. Tarih boyunca Türk Halkının özgün şiiri olan halk şiiri, yeni yetişen şairler için yeterli değildi. Çünkü o da, Divan şiirinde olduğu gibi geleceğe yönelik büyük bir gelişme gösteremeyecek dar kalıplar içinde kalmıştı. Hece-kafiye- konu-biçim. Cumhuriyet anlayışının yeni oylumuna uyan şairler, kendi anlayışına göre bir arama tarama çabasına kapıldılar. Bu çabalar içinde çoğumuza yabancı gelen söylemler de olacaktır.

Biz bunların tümüne birden yeni şiir diyeceğiz ama öyle değil, yeni gibi yazılmış şiirler içinde çok beğendiğimiz şairler çıkacaktır. İşte bu da bize, şiirimizin daha geniş alanlara yayılması için en güvenilir şairler de katılmaktadır. Yeni diye okuyacağımız örnekler içinde çok garip konular da olabilir. Unutmayalım ki, halk şiirimizde de çok garip konular işlenmiştir. Örneğin 16. yy'da yaşamış bir halk şairimiz Kazak Abdal:

 

"Eşşeği saldım çayıra,
Otluya, karnın doyura,
Gördüğü düşü hayıra
Yoranın da avradına!”

 

diyerek küfrü şiire sokmuştur. Daha sonra da böylelerini görürüz, Örneğin 16. yy'da yaşamış Kaygusuz Abdal:

 

"Terketmedim benliği
Bilmedim insanlığı
Suretim Âdem velî
Huyumsa eşek gibi
 
Ârifler sohbetinde
Marifet söyleseler
Ben de hemen duramam
Ürerim köpek gibi. . . . . .

. . . . . . . . . . . . .

16. yy'da yaşayan Pir Sultan Abdal, bir Kadı için söyler:

 

"Koca başlı koca kadı!
Sende hiç din iman var mı
Haramı helâli yedin
Sende hiç din iman var mı
 
Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı. . . . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . . .

Ünlü hicivcimiz Şair Eşref işi daha ileriye götürüp Sadrazamlara, Padişahlara hicvetmiş

 

"Besmele duymuş olan şeytan gibi
Kahrolursun "Höt!” dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın ki sen
İzzet-i nefsin Arap İzzet gibi. . . . . . . . . . (Arap İzzet, Sadrazam-Başbakan)

 

Padişahım görüyorsun, çoktan,
Çıkıyor hadiseler hiç yoktan
Arap İzzet kılavuzun oldukça
Burnunu kurtaramazsın boktan.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Öğretmen bunları özellikle okuduğunu, bunların hep var olduğunu, ancak kesin kalıplı sanat şiirleri arasında fazla taraftar bulamadığını, yine de özendirici yanının sürüp geldiğini anlattı. “Bu yüzden genç şairlerimizin yeni arayışları içinde benzerlerinin de bulunabileceğini, bu tür hiciv ya da taşlamaları sevmiyorsanız bunu yeni şiire değil genelde şiir olgusu içinde olduğunu düşünmelisiniz!” deyip elinde kitap olan arkadaşları uyardı:

-Okumak istediğiniz şiiri birkaç kez okuyun. Şiir doğru olduğu gibi gerektiği hızla yüksek sesle okunmalıdır! dedi. İlk şanslı Muttalip Çardak oldu, Ziya Osman Saba'dan:

 

Bir Sokaktan Giderken
 
Taşında otlar biten şu sokakta yürümek,
Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden.
Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı.
Su içmek, o tasasız günlerin çeşmesinden.
 
Kalbe âşina burda bütün rastladıklarım,
Her şey eskisi gibi, Yarabbim herkes iyi,
Bana büyük babamı hatırlatan ihtiyar,
Çocukluk arkadaşım, sarı benekli kedim.
 
Bütün günahlarımı affetrmiş sanki Rabbim.
Duyuyorum kalbimde tatılmamış sevgiyi,
Ah sade koşmak, koşmak istiyorum içimden:
Aradığım diyara bu yol çıkacak gibi. . . .

 

Öğretmen Muttalip'e bu şiiri niçin seçtiğini sordu. Muttalip şiirle kendisi arasında yakınlık bulduğunu söyledi. Öğretmen şiir okuyup okumadığını sordu. Muttalip Güzel Sanatlar Bölümünde olduğunu, özellikle aylardır tiyatro tarihinde adı geçen şairlerin şiirlerini buldukça okuduğunu, ancak onlar düz yazı olarak çevrildiğinden şiir tadı alamadığını söyledi.

Öğretmen gözetler gibi dersliğin üstünde gözlerini gezdirirken Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen, Sami'nin soru soracağını sandı:

-Sor bakalım! deyince Sami şiirini seçtiğini söyledi. Öğretmen, okumasını istedi. Sami Akıncı Ahmet Muhip Dıranas'dan:

 

Dağın Ardında Gün Battı
 
Dağın ardında güneş battı
Çömelmiş kapı eşiğinde
Anam yün eğirir batı vakti
 
Ninnidir tüten bacalardan
Gelin sallar beşiğinde
Ya bir haydut, ya kahraman.

 

Öğretmen güldü, Sami'ye dönerek:

-Ahmet Muhip'i tanırım, iyi şairdir. Sen onun anne babalara yaptığı uyarıyı beğendin de seçtin! Doğru söylüyor, sallanan beşiklerde kimlerin yattığını bilmek bir kehanettir. Ancak anne-baba bu kehaneti çözme yerine uzlaşıcı yolu bulabilir.

Tam karşımdaydı, Halil Basutçu'yu dürtükleyen oldu (Mehmet Başaran kendi okumaya çekindi, kitabı da açıp uzattı) Halil Basutçu Bedri Rahmi Eyuboğlu'ndan okudu.

 

Gitti Gider
 
Bulut yağmurunu yağdı geçti
Deniz dalgalarını serdi gider
Ömrüm gözlerime değdi geçti
Ömrüm vaitleri verdi gider
 
Toprak bir sadaka verilmiş durur
Gökler davul gibi gerilmiş durur
Yollar yüzükoyun serilmiş duru
 
Serin yıldızlarla çevrilmiş içim
Yine serden geçip devrilmiş içim
Devrilmiş göklere boşanır içim
 
Gurbet çırıl çıplak bahçemde durur
Mevsimler giyinir kuşanır gider.

 

Muzaffer Kayhan, Orhan Veli Kanık:

 

Bayram
 
Kargalar, sakın anneme söylemeyin
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye nezaretine gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım.
Simit alırım, horoz şekeri alırım.
Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar.
Bütün zıpzıplarımı size veririm kargalar
Kargalar, ne olur anneme söylemeyin.

 

Mehmet Gönül, Oktay Rifat'tan okudu.

 

Kitabın yanında defter vardır.
Defterin yanında bardak
Çocuk bardağın yanında
Çocuğun yanında kedi
Ve bir beyaz karanfil.
Ve neden kıravatım, kitaplarım
Ve şu küçük cıgara tablası
Yıldızların yanında değil?

 

Ali Bayrak, Melih Cevdet Anday'dan;

 

Ölmüş Bir Arkadaştan Mektup
 
Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek. .
Yalnız biletsiz biniyorum vapura ve trene
Pazarlıksız alış veriş yapıyorm.
Geceleri evimdeyim, rahatım yerinde.
(Bir de sıkılınca pencereyi açabilsem)
Başımı kaşımak, çiçek koparmak,
El sıkmak istiyorum arada bir.

 

Zil çalarken, Hamdi Keskin Öğretmen uyardı :

- Dergilerde beğendiğiniz şiirleri getirin birlikte okuyalım. Biz edebiyat dersi yapıyoruz; seçicilik yapmıyoruz. Sevdiklerimizi ayırır, bir kenara kor, zaman zaman okuruz! deyip ayrıldı.

Öğretmenden sonra salonda kalanlar çok neşeliydi. Biz Almanca dersi için ayrıldık.

Doçent Niyazi Çitakoğlu, oldukça durgun hareketlerle yerine oturdu. 17 Nisan günü gelmemiş, daha doğrusu gelememiş, Oysa çok gelmek istermiş. Çantasından Ulus, Cumhuriyet gazetelerini çıkardı. Özellikle Cumhuriyet Gazetesini "Fi" tarihinden beri okuduğunu, onun yazdıklarına özellikle önem verdiğini anlattı. Ben sormak üzereyken Hasan Üner Vatan Gazetesini sordu. Niyazi Çitakoğlu Vatan Gazetesini, tek kişinin buyruğunda giden bir bisiklete benzetti. Bir süre sonra da “derse geçelim mi?” deyip bir sayfalık bir metin çıkardı. Metin gotik harflerle yazılmıştı. Sami Akıncı dışımızdakiler hiç birimiz okuyamadık. Öğretmen bir süre çalışma övüdü verdi ama etkili olmadığını görünce tahtaya model harfli bir yazı yazıp salt harflerini yazmamızı istedi.

 

Yazarken içimden kendime söylendim: Üç orta, üç de lise olmak üzere altı Almanca kitabım ciltli olarak elimde. Bunların, orta 3'le lise kitaplarında bu harflerle parçalar var; üstünde çalıştıklarım da oldu. Neden dikkat edip de o harfler üstünde durmadım? Yazılanı okumak bir hünerse okuduğunu yazmak da bir hünerdir. İşte bundan yoksunluk, tembellikten öte bilinçsizliğin bir örneğidir. Dişlerimi acıtasıya sıktım. Nasıl bir olaysa sol kulağımda sıcak bir kıpırdanma, sağ kulağımdaysa uzun süre çınladı. . . . . .

Öğretmen bir şeyler düşünür gibi başını tuttuktan sonra:

-Haftaya gelemeyebilirim, dersinizin olduğunu unutmazsanız çıkardığınız harflerin eksiklerini tamamlayıp cümleler yazın. Bu yazı herhangi bir metinden de olabilir, şiir de. . . deyip ayrıldı.

Yemeğe biraz isteksiz gittik. Yemektekileri neşeli bulduk. "Yarın Sanat Tarihi yok, ola ki Veysel Öğretmen de gelmeyebilir. Elmadağ'a gidelim mi?” Ben birden katılmadım:

-Piyano parçalarım çoğaldı, onları atlamam gerekiyor! Sorun edilmedi, göbeğimiz yapışık değil ya! deyip karar verdiler. Zaten kararları Veysel Öğretmenin kararına bağlıydı.

Yemekten sonra çoktandır yapmadığımız nota yazma, porte çizme ile ara işaretleri çalıştık. Tek vuruşluk sus için Öztekin Öğretmenden zılgıt yedik. Hepimiz bir ve harfi çiziyoruz. Öğretmen, biraz sesini yükselterek :

-İş, zevk alınarak yapılırsa bir anlam kazanır. Çocukların karşısına geçince bir sus işaretini bile düzgün yazamayan müzik öğretmeni olmak niyetindeyseniz, bu niyetinizi başka kapıda gerçeklendirebilirsiniz! deyip eliyle kapıyı gösterdi. Üstüme alınmadım, çünkü yaptıklarımda kusurlar oluyordu ama dikkatimi hiçbir zaman başıboş bırakmıyordum. Öztekin Öğretmen bir çok kere yazdığım notaları alıp elden geçirmişti. Gene de biraz kahırlandım. Bu, bugün ikinci bir uyarı oldu; Almanca Öğretmeni haklıydı. O konuda kendime halâ şaşıyorum, değişik biçimli bir yazı okuyup da merak edip bunu denememek oldukça vurdum duymazlıktır.

Alt odadaki piyanoda uzun süre çalıştım. Mozart 331 Kv. baştan sona iyi gidiyor, sol el çırpmaları da başardım. 545 kv. de yakında tamamlanacak. Ancak ben bunları kime çalacağım? Bizim arkadaşlar, 331 Kv.'nin salt arkasındaki Alla Turca ya da bizim dilimizle Türk Marşı'nı dinliyor. Oysa sonatın bence en güzel yerleri 1. ile 5. arası.

Yemekten sonra topluca yeni Kantine gittik. Yapı Bölümü için önemli bir iş değil. Öğretmenler kantininin altına tıpkısını yapmışlar. Tek fark öğretmenlerin özel, yuvarlak büfeleri, yüksek tabureleri var, bizimkiler biraz kahve işi. Neyse ki masalar örtülü, satranç, domino oyunları var. Bir köşede de kitaplar yığılı. Ben de kitaplara takıldım. Kitaplıkta aranılan kitapların çoğu orada. Kitaplıktan alanlar oraya bırakıyor besbelli. "Sigara İçilmez!” yazılı ama, baktım, çoğu sigara içiyor. Çok kalmadan gittim yattım. Yarın gene Sıtkı Şanol Öğretmen gelecek.

 

21 Nisan 1944 Cuma

 

Sessizlik içinde kalkmak, şunun bunun takazasından rahatsız olmadan çıkmak iyi ama kimi zaman da bu ayrılık insanın yüreğinde bir burukluk yaratıyor. Sanki yatanlar daha haklı, daha özgürmüş gibi garip bir duyguya kapılıyorum. Bedeneğitimi Öğretmeni Sıtkı Şanoğlu çıkınca kuşkulandım. O olunca bayan öğretmenler kenara çekiliyor. Nedenini bilmediğimden hemen kendimle bir ilişki kurdum:

-Yoksa beni mi deniyor? Çünkü öğrencileri, sert uyarılarla sıra yapıp koşturdu, komutayla dağıttı topladı. Vaktimizi aldığını söyleyip ayrıldı. Böylece oyun süremiz azaldı. Ben kuruntulanırken Rahmiye Öğretmen durumu açıkladı. 23 Nisan Bayramı kutlamasında bu grup köy okuluna katılacakmış. Oradaki töreni Sıtkı Öğretmen yönetecekmiş. "Sıtkı Öğretmen çok titizdir!” dedi. Sıtkı Öğretmeni tanıdığımı söyledim. 1941 yazında bize öğretmen olarak gelmişti. Mustafa Güneri Öğretmenle ikisi bizim Kepirtepe'lilere katılan iki yeni öğretmendi. Sıtkı Öğretmeni ancak nöbetlerden tanıyorduk.

Kahvaltıda La Prado Müzesinden söz açılınca karşı duranlar oldu. Halil Yıldırım:

-Eee, yeter be kardeşim, dünyada başka konuşulacak bir şey mi yok?

Öyle der demez, dünyada konuşulacak başka şeylerin neler olabileceği sayılıp döküldü. İçlerinde ağıza alınmayacak sözler yanında önümüzdeki konserde dinlenmek istenen eserler bile vardı. Neşeli bir hava içinde salona döndük.

Halil Yıldırım'a "Malûm olmuş!”

Malik Aksel Öğretmen yerine oturur oturmaz çok sakin bir sesle:

-Aralıklarla da olsa büyük müzelerde hıfsedilen (korunan) büyük eserleri konuştuk. Hatta bunların binalarının nasıl sağlandığını da irdeledik. Peki, bu binalara bu eserler kendi geliyor herhalde! Bu konu üstünde bir kaç söz söylersek işin gerçek yanı orta yere daha anlaşır olarak çıkacaktır. Binaların adı müzedir ama onlar daha önce başka işlerde kullanılmıştır. Söz gelimi 14. Louis Louvre sarayında otururken başka bir saray yaptırmış, eski sarayın müze olarak kullanılmasına izin vermiştir. Önemli olan o sarayı dolduracak değerli eserleri nasıl bulmuşlardır? İşte olayın anlatılmasının en zor tarafı budur. Gerçi tarihten biliyoruz, 16. yy'da bir başka Fransız Kralı İtalya savaşını kazanınca yüklü bir sanat hırsızlığı yapmıştır ama bu da yeterli değildir. Binlerden söz edilen eserlerin akıl kaynağı halktır. Sanatçı eserini halka güvenerek yapar. Bu ne demektir? Birisinin hoşuna gidecek, parasını ödeyip alacaktır. Büyük bedel ödeyen insanlar onu korumasını da bilir. İnsanların ömrü zamana göre çok kısadır. O resim sever, sevdiği eserin korunması için bir koruyucu arar. İşte o koruyucu müzedir. Yüzyıllar içinde bu tür insanlar bir koruyuculuk olayı oluşturmuş, işte buna müzecilik diyoruz. Tüm müzeler böyle değildir elbet. Uygar ülkelerin büyük müzeleri böyle oluşmuştur. Bizde bir sadaka sözü geçer, fakirlere yeri geldiğince üç beş kuruş verilir. Uygar ülkelerdeki varsıllar da yerine göre, eski ya da yeni gözde eserleri müzelere bağışlarlar. “Damlaya damlaya göl olur!” sözü işte burada tam yerinde söylenecek sözdür. Bakın biz de Cumhuriyet Döneminde bir başka yol deniyoruz. Zaman zaman yarışmalar açıyoruz. Bu yarışmalar bir özendirmedir. Devlet Resim Sergisi Açıyoruz. Bu sergiye katılmak için bir jüri önünden geçmek gerek. Jürinin beğendiği resim ya da heykeller büyük sergi salonlarında sergileniyor. Bunlardan devlet belli bir ölçüde satın alıp Türkiye Cumhuriyeti Resim-Heykel Müzesi geliştiriyor. Bizim bu işte geç kalışımızın nedeni din adamlarımızın dinsel yaptırımlarının yanlış uygulanmasındandır. Peygamberimiz “İstanbul kentini alacak komutanın adı Fatih'tir, bu adı Tanrı buyurdu!” demiştir. Fatih Sultan Mehmet, Floransalı/İtalyan Giovanni Bellini'ye resmini yaptırıyor da bunun ne anlama geldiği üstünde kimse durmuyor. Öğretmen oldukça duygulandı. Yurdu kurtaranların boy boy resimleri önünde özgür olarak dolaşıp Allah'a şükredenlerin, bir gün insafa gelip resim düşmanlığını, salt resim değil sanat, temizlik, güzellik düşmanlığını bırakacaklarını umduğunu söyledi. Öğretmen bu arada Osmanlı Sarayıyla dincilerin de birbiri ile çatıştıklarını, bunu da halktan gizlediklerini anlattı. Sarayda yetişen hanedan çocuklarının özel resim çalışma atölyelerinin olduğunu söyledi: Abdülaziz'in oğlu Veliaht Yusuf İzzettin ile son halife Abdülmecit birlikte resim çalışmışlar.

-“Abdülmecit Efendi oldukça başarılı olmuştur. Dolmabahçe Sarayında özel bir salonda resimleri korunmaktadır. İşte size bir halk sözü daha: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Müslümanlarca resim yapmak günah. Oysa Abdülmecit Efendinin oldukça başarılı tablolarının birinin konusu Ludwig van Beethoven'in ünlü Arşidük Üçlüsü; piyano, keman, viyolonsel. Baylı-bayanlı üç sanatçıyı, belki de Avusturya İmparatoru Josef karşısında çalıyormuşçasına resmetmişlerdir. Ne güzel bir olay! Ancak, Osmanlı halkı onları göremedi...”

Öğretmen, önümüzdeki derse gelemeyeceğini, jüride bulunduğunu, belki bir sonraki haftaya da yetişemeyeceğini söyleyip ayrıldı.

Veysel Öğretmen gecikti. Gelmeyecek sanısının çoğaldığı an geldi. “Sizinle bir gezi yapalım, belki görmeyeniniz vardır, burada çok faal bir resim atölyesi, hatta atölyeleri de diyebiliriz, konuştuğumuz zaman gözümüzde büyüttüğümüz renkli kağıt işlerini yapıyorlar, yakından görelim.” Gide gide Hidayet Öğretmenin bizi konuk ettiği yere gittik. Resim atölyesi bizim salon büyüklüğünde (aynı tip binalardan). Hidayet Öğretmenin atölyesi de o salonun alt odasındaymış. Ancak Hidayet Öğretmen odanın bir duvarını geriye çektirip yerini büyütmüş. Biz üst salona çıktık. Haftada bir saat dersleri olmasına karşın salon dolu. Çoğumuzun gözüne takıldığından sınıf sayılarının çokluğuna yorduk. Atölye nöbetçisi öğrenci Mesut Aygen’in dördüncü sınıfın tek, sınıfların da 30 öğrenci olduğunu söylemesi bizi şaşrttı. Hidayet Öğretmen tavırlarımızdan bir şeyler anladı, hemen:

-Buradaki olanaklar sizin geldiğiniz okullara göre çok farklı. Burası Başkente yakın, ağlayıp sızlanınca sesimizi duyuyorlar. Belki de biz yüzsüzlük edip duyuruyoruz! dedi. Biz çocukların masalarına dağıldık. Bazı çok meraklı arkadaşlar deneme yaptı. Ders proğramlarımız arasında fark varmış, onlar bizden önce paydos etti. Konuşa konuşa salona döndük. Veysel Öğretmen:

-Onların programını öğrenip boş günlerine gidebiliriz! deyince sevinenler oldu. Oysa öğretmenin sözü gelecek yıllar içindi. Önümüzdeki günleri saymaya kalkınca Veysel Öğretmen düzeltme yapıp

-“Önümüzdeki yıllar gene birlikte çalışırsak!” deyince kimi arkadaşın yüzü değişti.

İçimden geçirdim, "Ne fark eder? Sıcak yerimizde çalışıp dururken, karda kışta başka bir yere taşınmak, üst-baş kirletmek! ...”

Veysel Öğretmen gidince oldukça tatsız konuşmalar oldu. Muttalip Çardak bana doğrudan "Bencil!” dedi. Başka bir yere resim yapmak için karda-kışta gitmek istememek bencillik değil, benliğini korumaktır. Kurulmuş düzeni beğenmemek, birlikte çalıştığı arkadaşlarının düşüncelerini sormadan onların başını derde sokmak bencilliktir. Şimdiye dek bu sözü sözlükten okumadan kullanmak ise düpdüz bencilliğin ötesinde ahmaklıktır...

Öztekin Öğretmen geldi, ilk iki saat koro çalışması yaptık. Bir saat kadar da nota yazdık. Serbest kalınca piyano çalışmak istemedim. Kitaplığa gittim Tercüme dergisinin birinde Johann Wolfgang von Goethe'nin gotik yazıyla yazılmış bir şiirini gördüm, bulursam ondan bir tane almayı kurdum. İnce uçla üstünden gitme kurnazlıklarını düşündüm. Sonra da kendime güldüm:

-Ne kazanacağım bundan?

Kalkıp Kantin'e gittim. Halil Dere Satranç öğreniyor. Beni görünce konseri sordu. "Konsere gidiyoruz!” deyince sevindi. Güzel filmler de varmış. Halil Dere’nin güzel filmler dediği de Korsikalı kardeşler, Kurt Adam falan. Onları beklemeden yattım. Gerçekten bir kurt adam varmış, Ansiklopedide resmi var, adamın adı da var, Boris. Rusya ormanlarında bulunmuş.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ