Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

64 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köy Enstitüsü Yöneticilerinin Köken Ayrımcılığı, Gerginliği Arttırıyor!

 

27 Ağustos 1944 Pazar

 

Hüsnü Yalçın, yattığı yerden, Yıldız Dergisine bakarak:

-Vay anasını, resmi gerçekten su içinde çekmişler, baksana arkasındaki su yosunları görünüyor.

Ekrem takıldı:

-Ne yani fotoğraf çekerken arkasına ıslak yosun koyamazlar mı? Hüsnü:

-O olamaz baksana resim su içinde.

Ekrem, fotoğrafçı hilelerinden söz etti, su rengi cam arkasından çekseler camın rengi su zannı yaratır.

Arkadaşlar pazar sabahı rahatlar, arayan soran yok. Dilimin ucuna geldi, Ekrem'e:

-Gel de Çakı Efe ustanla bir boy ölç! dedim.

-Boy ölçme söz konusu değil ama beraber olmak isterim; sahi geleyim mi? Ben de:

-Efe çok sevinir, bu sıra biraz durgun! deyince Ekrem hazırlandı, birlikte çıktık. Onun grubunun çoğu Yapıcılık bölümündeymiş; Ekrem'i görünce bir "Heyyy!" çektiler. Çakı Efe Ekrem'e sarıldı. Ekrem, ince, uzun boylu daha çevik olduğundan ayak, bacak figürleri daha rahat gözlenebiliyor. Öğrenciler dikkatle izliyorlar ben çalarken ikisi de duracakmış gibi bakıştılar. Bense kasıtlı olarak Dağlı Zeybeğine geçtim, Ekrem özlemiş, devam edince Çakı Efe de ona uydu. Zil çalınca öğrenciler coşkuyla alkışladılar. Kahvaltıya birlikte gittik. Sıtkı Şanal Öğretmen geldi. 30 Ağustos Bayramı köyde kutlanacak, Askerlik Öğretmenimiz de arkadaşlarıyla gelecekmiş. 31 Ağustos sabahına dek Çakı Efe ile bana izin verdi. Pazartesi, Salı, Çarşamba, perşembe günleri sabah oyunları yürüyüşe döndürüldü. Mandolin çalışmaları da buna dahil. Belli etmedim ama sevindim. Dört günlük dinlenme az sayılmaz. Gerçi bana “Sen zaten dinlenmekten yoruluyordun, bakalım bu dört günü nasıl geçireceksin?” diyen oldu. Hiç bozuntuya vermeden Bizim Bölümün özelliğini anımsattıktan sonra Konservatuvarda gördüğüm 12 yaşındaki çocuğu anlattım. O çocuk okulu bitirince öğretmen olursa bir o öğretmeni bir de benim durumumu düşünüyorum. O benim yaşıma dek daha neler öğrenecek neler! Bu nedenle bu tür tatiller benim için açık kapatma günü sayılıyor. İsterseniz buyurun gözleyin! Gülenler oldu, estafurullah çekenler çıktı. Biri de; “Müzik öğretmenliği salt çalgı çalmak mıdır?” Bunu soran, pek az genel yemeklere gelen, iki ikiye hiç konuşmadığım biri, İlköğretim Şube Müdürü Ferit Oğuz Bayır'ın kızı diye göstermişlerdi. Fatma Özbay, onu uyarmak istedi ama geç kaldı, soru ortaya gelmişti bir kere! Ben,

-Doğal olarak değil, öyle olsaydı tüm çalgıcılar okullara dolardı. Bakın burada bile müzik öğretmeni yok. Burada bizler yoklukları doldurmaya çalışıyoruz ama su kabının gerçek tıkacı yerine eğreti tıkaçlar gibi birşey oluyor. Neyse ki burası böyle yarım da olsa birşeyler öğretiliyor. Bir ay önce yaptığımız gezilerde öğrendik ki Köy Enstitülerinin ancak üçünde gerçek müzik öğretmeni varmış. Öğretmen atamalarını yapanlar da sizin gibi düşünüyor olmalı ki “bir çalgı değil mi o da olmayıversin!” deyip Köy Enstitülerini müzikten yoksun bırakıyorlar. Bir yandan da ülkemizin her yöresinde oynanan oyunları öğrencilerin oynaması

 

için çaba gösterilir gibi yapılıyor. O oyunların müziğini kim çalıyor? Davulcular, zurnacılar. Davulcular, zurnacılar bunları nereden, nasıl öğreniyor? Kulak dolgunluğu ile. Kulak dolgunluğu ile müzik değil konuşma bile doğru öğrenilemez. “Celdim” “çittim” diyen Trabzonlu ile geldim gittim diyen İstanbullu arasındaki bu fark kulak dolgunluğunun yetersiz olduğunu göstermektedir. Hele, "Geli miyun, gidi miyon” diyen Erzurumlu ile, “Abe Asan, (Hasan yerine) sen üseyinin (Hüseyin yerine) nesi oluyon?” diyen Trakyalı gibi Anadolu'nun değişik bölgelerindeki farklı konuşmalar hep kulak dolgusu yanılmalarından gelmiştir. Köy Enstitülerinin değişik bölgelerde kurulması bu kargaşayı önlemeyi amaçlamaktadır. Örneğin Kızılçullu Köy

 

 

Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu (1938-1939 yılları)

Enstitüsü Ege Zeybekleri konusunda bunu başarmış, değişik yörelerde çalınan zeybekleri notaya alarak bir birlik sağlamıştır. Kimin yardımıyla biliyor musunuz? İyi yetişmiş gerçek bir müzik öğretmeni olan Ahmet Yekta Madran'ın ses eğitimi bilgisi, bitmez tükenmez gayretleriyle… Çünkü Ahmet Yekta Madran iyi bir Müzik eğitimi görmüş, mesleğini sevmiş, Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü Emin Soysal'dan da teşvik görünce Ege Bölgesi Efelerinin oynadığı Zeybekler gibi melodileri de notaya geçmiş, davul-zurna ilkel dönemi kapatılmıştır.

 

Emin Soysal

Kızılçullu Köy (Öğretmen Okulu) Enstitüsü Kurucu Müdürü

 

Bunları biraz da halâ öğretmenlik için bir öğretmenlik belgesini ele geçirmeyi yeterli zanneden kişiler için söylüyorum. Bunların çoğu ne yazık ki aralarında bulunduğum arkadaşlarım içinde de, "Gelin Ayşem suya gider eteğini tuta tuta!" türküsünü öğretince müzik yaptım! zihniyetinde olanlar var. Oysa köy ilkokulları ders proğramı, 4. 5. sınıflarda çift sesli müzik yapılmasını, kanon söylenmesini, majör-minör gamların öğretilmesini, bölgede söylenen gelenekler ya da doğal güzellikler üstüne yakılmış türkülerin notaya geçirilmesi istenmektedir. İşte ben, önce bunları yapacak beceriyi kendim kazanmak sonra da köye gidecek öğrencilere örnek olmak istiyorum. Bunun uzun bir yol olduğunu anlamış durumdayım. Az önce usta bir müzik öğretmeni olan Ahmet Yekta Madran'dan söz ettim. Onun yaptığını duymayan kalmadı. Beni asıl bu yola döndüren Vahit Lütfü Salcı Dede'dir. Bektaşi Dedesi olduğu için onu bilenler hep Dede der. Küçüklüğümde onu görünce ben de Dede dedim. Deyiş o deyiş, şimdi de Dede diyorum. Geçen gün ondan bir mektup aldım. Yazdığım mektupta Aşık Veysel'den söz etmiştim. Aşık Veysel'in bir türküsünü dinlemiş, çok beğenmiş, bir Folklor yazarı olarak Aşık Veysel'in söylem edasında Pir Sultan Abdal'ın havasını sezmiş, mektubum aracılığıyla Veysel'i kutladı. Notayı da gönderecek. Aşık Veysel bu olaya çok sevindi. Hasan Çakı Efe de vardı, bir de ondan dinleyin Veysel'in çocuk gibi sevindiğini. Dedem de Müzik Okulunda okumuş, bandolarda çalışmış, Bando şefliği yapmış, Bektaşi nefeslerini notaya almış, bu konuda Varlık Dergisi'nde sürekli yazıları çıkmaktadır. Varlık Dergisi'nde okudum, Konservatuvar Müzik Tarihi okutan (Profesör) Mahmut Ragıp Kösemihal bile Vahit Lütfi Salcı'ya "Ustam, üstadım! diye yazmış. (Bir İki Söz başlıklı yazı, geçen yıl Varlık Dergisi'nde çıktı) Bu dediklerim salt müzik için değil öteki dersler için de geçerli. Kitap okumayan, dergileri izlemeyip yurdumuzdaki bazı-şiir akımlarından habersiz bir Türkçe öğretmeninin köye göndereceği öğretmen, bilgisiz bir müzik öğretmeninden farklı olacak değil. Üstelik, sürekli çalışma alışkanlığı almayan köy öğretmeni maazallah aynı köyde yirmi yıl kalacak olursa o köyün hali günümüzdeki köylerden farklı olamayacaktır!

Bedia Öğretmen, gülerek söylemesine karşın alınmışlığını gizleyemeden:

-Bu sözler içinde bizlere de dokundurma var değil mi arkadaşlar? deyince Fatma Özbay Öğretmen:

-Yarası olan gocunsun, bence arkadaş yerdiği öğretmen tipinde bir öğretmen olmamaya kararlı, bunu alkışlamamız gerekir. O daha öğretmen olmadığı kanısında; olursa öyle bir öğretmen olmayı düşlüyor. Biz, her birimiz öğretmeniz. Kendimizin nerede olduğumuzu biliriz. O nedenle bize dokundurma söz konusu olamaz. Bence arkadaş, kendisi için çizdiği yolu anlattı. O yolda başarılı olmasını dilemeliyiz! Ferit Oğuz Bayır'ın kızı dedikleri ise:

-Okullarda Müzik öğretmeni olmayışının suçu neden Milli Eğitim Bakanlığının olsun? diye sordu. Soruya yanıt veren başka konuşanlar da oldu ama ben söze girince sustular. Ben de:

-Milli Eğitim Bakanlığının suçu var, demedim. Milli Eğitim Bakanlığı tümüyle Köy Enstitülerini yaşatma çabası içinde. Ancak, Bakanlık çatısı altında kimilerinin bireysel dar görüşlülüklerinin sağına soluna bakmadan yürümekte direndikleri görmezden gelinmemelidir. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı, Köy Enstitüleri için müzik aleti olarak mandolini seçmiş, bu kararı yazılı olarak yönetimlere göndermiş, arkasından da ödenek göndererek "Yüzlerle!" denecek sayıda mandolin aldırmıştır. Böyleyken, birileri:

-"Milli ya da geleneksel bağlama neden çaldırmıyoruz? diye yazı yazmakta, konuşmalar yapmaktadır. Ne yazık ki, bunların bir bölümü Milli Eğitim Bakanlığının önemli makamlarında oturuyorlar.

Bizi yan masadan dinleyen Nazif Balcıoğlu bana:

-İyi konuştun yeğenim, bu konuda düşüncelerini savunman seçtiğin meslek açısından yerinde; bunu da güzel yapıyorsun. Böylesini ne öğrenciliğimde ne de öğretmenliğimde görmedim ama yapılsaydı ya da yeni yeni yapılsa nasıl bir manzarayla karşılaşırız; Müzik Öğretmeni bağlama elinde, merdivenler ya da bir çok okulda görüldüğü gibi bir sandalyeye çıkıp İstiklâl Marşı söyletse nasıl bir görüntü ortaya çıkar? Bağlama ayakta çalınmayacağına göre, yöneten sandalyede söyleyenler esas duruşta! deyince Ekrem Ula:

-Neden otursun, bağlamayı boynuna takar! Ekrem konuşunca Hüsnü Yalçın da gülerek:

-Küçük bağlama yapsınlar, ya da mandolinlerin gövdesini saz gibi yuvarlak yapsınlar! Öyle mandolinlerin olduğunu söyledim. Mandolini küçümsemeyin dünyanın en saygın bestecileri bile mandoline saygı duymuş, mandolin için özel besteler yapmıştır. Örneğin Ludwig van Beethoven mandolin için özel beste yapmış, Wolfgang Amadeus Mozart ise ünlü operası Don Juan'da serenadı mandoline ayırmıştır. Bağlama için kimse beste yapmamış mı? sorusuna verdiğim karşılığa ise tüm masadakiler şaşırdı. "Cümbüş, ud, kanun, tamburun yaylısı, yaysızı, klarnetin zurnaya çevrilmişi bir arada çalınan Fasıl Heyetleri bile bağlamayı dışlamışlardır. Çünkü bağlama çok özel ses veren, salt doğaçlama söyleyenin sesine yardımcı olarak yapılmış bir halk çalgısıdır. Şekil olarak değilse bile işlev olarak benzeri çoban kavalları vardır. Onları da güzel çalanlar olur, tıpkı bağlama gibi. Aralarındaki fark, bağlamaya sesle katılırsın, kavalda bu şansın yok. Ben bağlamayı ya da kavalı küçümsemiyorum; onların ikisi de atalarımızın asırlar boyu kullandığı çalgılardır. Özellikle bağlama benim ailemin çalgısıdır. Ailemden her kuşakta en az iki kişi bağlama çalmıştır. Bektaşi Dedesi olan büyük amcamın söylediklerini anlamıyordum ama çaldığı bağlamanın sesini yıllardır unutamıyorum. 1933 yılında vefat ettiğine göre on yılı aşan bir süreçte kalan seslerin etkisini düşünün. Oysa oğlu Abbas Amcamla torunu, benim yaşımdaki Hilmi de bağlama çalmaktadır. Onların söylediklerini anımsıyorum ama bağlamalarının seslerini nedense anımsamıyorum. (Nedeni belli!)

-Pazar söyleşisini uzattık! diyenler oldu, çoğu nezaketen oturuyormuş kalkı kalkıverdiler. Sanırım onların çoğu bana şaştı; çalgı üstünde bu denli neden duruyorum? Ben de zaten onlara şaşıyordum. Zaten birisi açıkladı. Bağlama dediğiniz şu bildiğiniz saz değil mi? Radyoda "İnce Saz!" diye çaldıkları o değil mi? Bunu diyeni ayıplamadım. Ayıplanması gereken biri varsa o bendim. Bunu söyleyenlere kalkıp Don Juan operası serenadından söz ettim. Opera ne, Don Juan kim, serenad da ne mene bir nesne? Değerli İnsan Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel'in sesi kulaklarımda çınladı:

-Bu bölümü ben eklettim. Yüksek Köy Enstitüsü'nden köylerimize yeni bir şeyler gidecekse bu bölümden gidecektir. Kağnı süren kişi, at arabasına hatta traktöre binse salt bir hız duygusu ırgalanır, kafa tümüyle gene yerinde durur. Oysa önemli olan ruhsal alanda değişimdir. İşte Atatürk bunu çok önemsedi. Uzmanları çağırdı, nerede ne fabrikası açılacağını sordu soruşturdu, aldığı bilgilerden sonra onlara:

-Haydi çöcükler (Atatürk, Rumeli ağzıyla, biraz da şaka olarak çocuk sözünü böyle söylerdi) başarılar deyip geri çekilirdi. Ama güzel Sanatlarda bunu yapmadı, Konservatuvar açılması kararı verilince işleri adım adım izledi, binasının şekli gibi yerinin saptanması, uygulanacak planları birer birer gözden geçirdi. Ders programlarını atanacak öğretmenlere, tiyatroda, operada oynanacak oyunların yazım işlerine varana dek ilk iş olarak ele aldı. Günümüzde övüncümüz olan Konservatuvar, konserler. opera-tiyatro etkinlikleri bu ivedi girişimin sonucudur. Ankara içinde gibi görünen bu etkinliklerin öteki kentlere de taşması en büyük dileğiydi. İşte bu ışıktan güç alarak Güzel Sanatlar Bölümünü açtık. Başkentte olanları, yurdun en uzağındaki köylere değin iletecek sizler olacaksınız. Sözgelimi radyoda oynanan bir tiyatro ya da opera, halkımızın bilgisizliğinden hemen kapanmaktadır. Bu konuda bilgisi olan öğretmen aydınlatsa hepsi değilse bile dinleyenler çıkar. Bu bir başlangıçtır. Yarın onların yetiştirdiği öğrenciler radyo kapatmaz tersine açılması için uyarırlar. Toplumlar ancak böyle sabırla, kuşaktan kuşağa yenileşerek gelişen öteki uluslar düzeyine çıkabilir.

Kahvaltıdan sonra Ekrem bize yatakhanede yapılan değişikliği gösterdi. Bizim taraf değişmemiş. Değişen kızlar tarafı. Ancak iç içe geçen odalar yapılmış. İç odalarda kızların öğretmenleri kalacakmış. Kızlar bölümünün altı Yapı Bölümünün. Hüsnü takıldı:

-Kızları dinleyeceksiniz, bu öteki ölümlere haksızlıktır. Ekrem güldü:

-Birlikte olduğumuzdan bu yana ilk kez senin kızlardan söz ettiğini duydum. Dersler başlayınca her gece benim çalışma masama davetlisin. Gel de bana da öğret, nasıl dinlendiğini! Hüsnü sözünü geri aldı. Onlar köye gittiler, ben salona döndüm. Faik Öğretmene göre pişiremediğim Czerny 19 no.yu saat tıkırtısı gibi çırpmalı çalıştım. Çırpmalı 19 no'lu parça bana bir kuşu anımsattı. Kuzuları kırlara götürürken, kimi zaman yere yatar yeri dinlerdim. Göksu dediğimiz yörede bir keresinde bir kuş sesi duydum. O kuş da böyle öterdi. "gıgıık, guguuk, gıgıık, guguuk!” Kendisini göremedim ama yakınımdan uçtuğunu görmüştüm. Bunu anlattığımda Bektaş ağabeyim:

-O kekliktir, keklikler çiftini ararken öyle ses çıkarır demişti. Oysa sürüyle keklik görmüş, grup olarak ava gittiğimizde keklik vurmuştuk.

Piyanonun başında bunları düşündüm. Trakya, Lüleburgaz, Çeşmekolu köyü, Göksu yöresi, yalnız keklik sesi. . . . Kim bestelemiş bu parçayı? Ünlü Macar Piyanist, orkestra şefi, besteci Carl Czerny. Babası da ünlü bir besteci olduğu gibi Carl Czerny Ludwig van Beethoven'den ders almış, Franz Liszt'e öğretmenlik etmiş, Franz Liszt'en, Rus kökenli olmasına karşın Alman ekolünü seçen Anton ve Nikolas Rubinstein kardeşler, onları izleyen Camille Saint Saens'e geçen piyano çalış tekniği ondan sonra da öğretmen- öğrenci eliyle günümüze dek sürmüştür. Günümüz ünlü piyanistlerinden Wilhelm Kempf buna örnek gösterilmektedir. Çünkü o da Ludwig van Beethoven-Carl Czerny öğretmen öğrenci dizisinin son halkası (onun öğrencileri dünya uygarlık sahnelerinde konser turlarına çıkana dek) denilmektedir. Gerçekte bu dizi geriye, bir bakıma uzunca bir sürece (tarihe) dek uzamaktadır. Ludwig van Beethoven, kısa da olsa bir süre Wolfgang Amadeus Mozart'tan, Mozart da Franz Josef Haydn'la kardeşi Michel Haydn, özelikle de Johann Sebastian Bach'ın oğlu Carl Philipp Emanuel Bach'dan çok etkilenmiş, bunu da kendisi sık sık söylemiştir. (*) Böylece müzik ekolü denilen kendine özgü bestelerle virtüözlerin elindeki çalgıyı kullanma becerileri belli izleri sürdürmektedir. .

 

Carl Philipp Emanuel Bach (1714-1788

 

Genel müzik bilgilerimin artması, önüme çıkacak müzikle ilgili sorunları kolaylıkla çözebilmem için kimi kez ayrıntı gibi görünen bilgileri de yazıyorum. Örneğin konserlerde ya da plâk dinlerken çok defa yaptığımız yorumlarda kimi bestecileri Tanrısal bir destekle doğmuş gibi övüp geçiyoruz. Oysa onları gerçekte etkileyen bir önceki ustalar var. Biz o ustalardan habersiz oldukça tek kişilerin üstün yaratılışına saplanıp kalıyoruz. Bu durum, bizim çalışmamızı bir bakıma kösteklemektedir. Örneğin müzik alanında Mozart'ın 4 yaşında piyanoya oturması sahiden bir üstünlük olabilir ama Mozart'ın gelişmesi için yardım edenlere bakınca iş oldukça değişmektedir. Örneğin Johann Sebastian Bach'ın oğulları olduğunu biliyordum. Bu oğullardan birinin yetenekli çocuk Mozart'ın yetişkin Mozart olması için yaptığı yardımı öğrenince Mozart gözümde gene Mozart olarak duruyor. Ancak çalışma olayının deneyimle, deneyim kazanmış ustaların özendirmeleriyle donatılarak yürütülmesi gereğine, sonuç olarak ustalardan onların yaptıklarını kapma değil onlar gibi çalışma alışkanlığını edinme zorunluğunu duyuyorum. Czerny etütlerini çalarken daldan dala atlar gibi ünlü müzik ustalarının bir birlerine olan etkisini sezdim. Bu etki sonunda karşıma çıkan müzik dehası olarak anılan Mozart'in çevresini öğrendim. Etkilediği yüzlerce besteci bir yana onu etkileyen salt etki değil ona kendiliğinden geliştirilmeyecek teknikleri öğreten bir usta ile karşılaştım. Babası, "Büyük Bach" olarak tarihe geçmiş bir ünlünün oğlu olmak, onu görünüşte gölgelemişse de, gölgedeki bu oğul, 200 yıldır Viyana Klasikleri diye anılan, sahiden müzik dünyasında özel bir yeri olan akımın öncüsü olmuş. Barok Çağını yücelten babanın oğlu, bu çağın daha doğrusu bu çıtanın daha yükseğe kaldırılamayacağını sezmiş. Sanatın taklitçiler eline düşüp soysuzlaşmasını önlemek için çalışanın elinde yükselmesinin yollarını açmıştır. Viyana Klasikleri deyince ilk akla gelen Franz Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven'in eserlerinin rengi, biçimi, boyu, yalınlığı ya da yoğunluğu onları özendirmek için Carl Philipp Emanuel Bach tarafından önlerine konmuştur. Bunu ben değil sözünü ettiğim besteciler gibi tüm müzik uzmanları da böyle söylüyor. Buradaki durum her ne kadar bir deyimi anımsıyorsak da, onu da saygıyla söyleyip geçmek gereğini duyuyoruz:

-Boynuz kulağı geçer!"

Geçer ama birbirlerinden ayrılmaları söz konusu değildir.

*  * *

NOT: Köy Enstitülerinde geçen öğrencilik sürecimde özellikle yönetim katmanından beklediğim çalışma düzenini bulamadığımı, bulduklarımınsa eleştirilecek taraflarını o günkü koşullar içinde eleştirdiğimi yazdıklarıma göz atanlar görmüşlerdir. Ancak, sayıları az da olsa bizleri gerçek anlamda bilgilenmek için çırpınanları, Atatürk'ün özlemini çektiği uygarlık düzeyine ulaşmak için o alana ulaşanların gösterdiği çabayı göstermek için bize örnek olan öğretmenlerimizin ne denli uğraştığını, bunun karşılığı olarak bizlerin bu uygarlık yarışında (Bayrak yarışı örneği) bireysel de olsa nasıl çaba gösterdiğimizi kanıtlamak, çalışma alanı olarak seçtiğim, özellikle evrensel müziğin evrelerini öğrenmek için yaptığım çalışmaları zaman zaman tekrarlayarak bu konudaki içtenliğime okuyanları inandırmak istiyorum. Az önce okuduğunuz evrensel müziğin gelişmesindeki anıtsal sanatçıları (Nirengi taşlarını) kazanabildiğim bilgiler ölçüsünde anlatmıştım. Bir rastlantı, interneti karıştırırken üstünde durduğum konuyu tüm insanlığa sunan bir yazıyla karşılaştım. İlgilenenlere bir örnek olur, az da olsa bu konuda bir Köy Enstitülü öğrencinin 60 yıl önce neler üstünde ne düzeyde çaba gösterdiğinin kanıtı olarak aynen) aldım.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Carl_Philipp_Emanuel_Bach)

 

Carl Philipp Emanuel Bach, (d. 8 Mart 1714Weimar - ö. 14 Aralık 1788Hamburg), Alman besteci.

 

 

 

Johann Sebastian Bach'ın ve Maria Barbara Bach'ın beş oğlundan ikincisi olan Carl Philipp Emanuel Bach, klasik öncesi dönemin (pre-classical era) en önde gelen figürlerinden olup klasik dönemin en önemli kurucularından sayılır. Eserleri Rokoko ve Klasik dönemler kapsamında da incelenebilmektedir.

 

 

 

Hayatı ve çalışmaları

 

 

 

On yaşındayken babasının 1723'de kantörü olduğu Leipzig'deki Aziz Thomas Okulu'na (St. Thomas School) girdi ve aynı zamanda Leipzig (1731) ve Frankfurt(1735) üniversitelerinde hukuk eğitimine devam etti. 1738'de 24 yaşında hukuk derecesini aldı ve aynı andan hukuk kariyerini bir kenara bırakarak kendini tamamiyle müziğe adamaya kesin olarak karar verdi.

 

Birkaç ay sonra Prusya Kralı Frederick (Büyük Frederick) tarafından (Frederick'in prensliği zamanında), Sylvius Leopold Weiss'in referansıyla kraliyet hizmetine kabul edildi. Frederick'in 1740'ta krallığa yükselmesiyle Carl Philipp kraliyet orkestrasının üyesi oldu. O dönemde Avrupa'nın en önemli klavye ustalarındandı ve 1731'den beri yazdığı eserler arasında 30 kadarsonatharpsikord ve klavikord için konser parçaları bulunmaktaydı.

 

Berlin'de solo klavye için, Berlin Portreleri de dahil olmak üzere (en ünlüsü La Caroline'dir) çeşitli müzikal parçalar besteledi.

 

Ününü Kral Frederick ve Büyük Württemberg Dükü için bestelediği iki sonatla sağlamlaştırdı ve 1746'da oda müzisyeni pozisyonuna yükseltildi.

 

Berlin'de kaldığı süre içinde, babasının etkilerinin diğer eserlerinde alışılmış olandan daha yoğun bir şekilde kendini hissettirdiği Magnificat (1749), Easter Kantatı (1756), birkaç senfoni, en azından üç şarkı seti, birkaç dini olmayan kantat ve diğer birkaç eser bestelemiştir. Ancak temel olarak klavye üzerine odaklanmış olup yaklaşık ikiyüz sonat ve Mit veränderten Reprisen (1760-68) dahil olmak üzere diğer solo eserleri bestelemiştir. Klavye Enstrümanlarını Çalmanın Gerçek Sanatı Üzerine Deneme (Versuch über die wahre Art das Clavier zu spielen) (1753-62) adlı teorik inceleme eseri, 18. yy ortası müzik uygulamaları konusunda son derece aydınlatıcıdır. 1780 yılında üçüncü baskısına ulaşmış olan eser, besteciyi dönem Avrupa'sının önde gelen müzik kritiklerinden biri yapmıştır.

 

1768'de Hamburg'da Georg Philipp Telemann'dan Kapellmeister görevini devralmış, bu görevin etkisiyle kilise müziğine daha çok yönelmiştir. Sonraki yıl büyük güzelliğinin yanı sıra plan bakımından Felix Mendelssohn'un Elijah'ına benzerliğiyle de ilgiyi hak eden Die Israeliten in der Wüste oratoryosunu bestelemiştir. 1769 - 1788 arasında yirmiden fazla Passion, yetmişe yakınkantatlitanimotet ve diğer ayinsel eserler vermiştir. Aynı dönemde, enstrümental kompozisyondaki dehası, Franz Joseph Haydn'ın kariyenin etkisiyle daha da gelişmiştir. 14 Aralık 1788'de Hamburg'da 74 yaşında ölmüştür.

 

 

 

Müzikal Stil ve Mirası

 


18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çok yüksek derecede ünlü bir şahsiyet olmuştur. Johann Christian Bach ile de yakınlığı bilinen Wolfgang Amadeus Mozart'ın Bach için "O baba, biz çocuklarıyız. " dediği bilinmektedir. Ludwig van Beethoven onun dehasına büyük ve içten bir hayranlık beslemiştir. Bu konumunu büyük ölçüde, müzikal formun evriminde çok önemli bir dönemi işaret eden klavye sonatlarına borçludur. Stil berraklığı, anlatımdaki incelik ve dokunaklılık ve yapısal tasarımdaki özgürlük ve çeşitlilikle; İtalyan ve Viyana okullarından tümüyle kopmuş, bunun yerine, birkaç jenerasyon sonra yaygın olarak benimsenecek olan bir yaklaşımla döngüsel ve doğaçlamalı formlara yönelmiştir.

 

Soyut enstrümantal formların duygusal içeriğini derinleştirmiş ve modern anlamda piyano kullanım tarzının yaratılmasında nihai rol oynamıştır. Yapıtları içerik olarak buluşlarla, daha da önemlisi uç derecede bir öngörülemezlikle doludur ve tek bir yapıtının içinde bile geniş bir duygusal aralığa (gidiş-gelişlere) sahiptir. LassusMonteverdi ve Gesualdo'nun zamanından beri armonik rengi kendi için özgürce kullanan, belki de ilk önemli bestecidir. Böyle bakıldığında,Birinci Viyana Okulunun en önemli temsilcileriyle kıyaslanabilecek önemdedir. Kullandığı dramatik sonat stilinin Klasik dönem ustaları HaydnMozart ve Beethoven üzerinde çok güçlü etkisi vardır. Etkileri çağdaşlarıyla sınırlı kalmayıp, Felix Mendelssohn ve Carl Maria von Weber'e kadar uzanmaktadır.

 

Johannes Brahms C. P. E. Bach'a büyük saygı duymuş ve bazı yapıtlarını yeniden düzenlemiş olsa da, Robert Schumann'ın "Yaratıcı bir müzisyen olmasına rağmen babasının çok gerisinde kalmıştır. " şeklindeki ünlü açıklamasının da gösterebileceği gibi, 19. yüzyıl boyunca adı önemsenmemiştir. Helmuth Koch'un 1960'larda senfonilerini yeniden keşfedip kayıtlarını yapmasıyla ve Hugo Ruf'un klavye sonatları kayıtlarını yapmasıyla, C. P. E. Bach'ın yeniden doğuşu başlamıştır.

 

 

***

 

28 Ağustos 1944 Pazartesi

 

Arkadaşların ya haberi yok ya da unutmuşlar. Birlikte olduğumuz günlerde hiç görmedikleri bir olay, onlar kalkmış ayakta, ben yattığım yerden onlara söz atıyorum:

-Şu tonberg kutusunu açar mısınız? Ekrem

-Çakı Efe şimdi gelir, saati biliyor musun? diye sordu. Olayı uzatmadım, belli ki bilmiyorlar. Önce Efe'nin de şimdi yattığını, 31 Ağustos sabahına dek izinli olduğumuzu, izin nedenini de anlattım. İkisi de birer "İyi!" dedikten sonra kendilerinin de bir gün bayramları olacağını, onların da onun tadını çıkaracağını söylediler. Gene de Hüsnü geldi üstümden pikeyi çektikten sonra:

-Bari kalk, kahvaltıya gidelim. Kahvaltıda seni sorarlar, onların beklediği cevapları biz vermekte zorluk çekeriz. Gel, kendin anlat! Ekrem düzeltme yaptı:

-Yok yok, bize inanmazlar, içlerinden birileri görmek için gelmeye kalkar. Bozma şunların havalarını! Ekrem'e baktım, neşeli. Hemen yanıtladım:

-Kayseri'den hayırlı haberler var, belli! Hüsnü güldü:

-Sen bilmiyor musun? Kayseri’den ona her gün "Hayır!'lı haber geliyor. Ekrem Ula çok can arkadaş, şakalara hiç olumsuz taraftan bakmıyor. Hüsnü'ye gülümseyerek:

-Sen gelmemiş haberleri “Hayır!" olarak sayıyorsun; oysa o hayırlı günlerin birinden birisi "Evet”li olacak ki o da bana yetecek! Ekrem'in sabrını, kurduğu yaşam plânlarını alkışladığımızı söyleyerek kahvaltıya gittik. Kahvaltıya katılanlardan da soran oldu:

-Nasıl oldu da üçünüz birlikte geldiniz? Ekrem yanıtladı:

-Okul yönetimi bize ödev verdi, Üç Ahpap Çavuşları oynayacağız. Bunun için bize dört gün tanındı.

İnanan olmadı ama inanmış gibi kimin hangi rolü oynayacağı soruldu. Kıvırcık, Palabıyık, Arşakyan. Bana bakıp dürtüşerek gülenler oldu. Az bir duraksamadan sonra Aysel öğretmen “Kıvırcık için sizi seçtik!” dedi. Ben de güldüm, teşekkür ettim. Ancak saçlarımın kıvırcık olmadığını söyledim. Gülenler oldu. Fatma Öğretmen:

-Saçlarınızın rengi tutuyor, kıvırcık olması için biz yardım ederiz. Kıvırcık saçlı arkadaşlarımız var! İçlerinde kıvırcık saçlı Nebahat öğretmen var; ona bakanlar oldu. Nebahat Öğretmen renk değiştirdi biraz olumsuz bir tavırla:

-Benim saçlarım yapay kıvırcık değil, kendinden öyle. Saçlarıyla saatlerce uğraşanlar yapsın! dedi. Sıra Palabıyık'a geldi. Ekrem'e bakan oldu. Ekrem kestirdi attı:

 

Üç Ahbap Çavuşlar(Kıvırcık-Palabıyık-Arşakyan)

 

-Bana bakmayın, benim burnum bıyık için uygun değil, uygun olsaydı kendim bırakırdım! Bakışlar Hüsnü Yalçın'a dönünce Hüsnü, yumuşak bir sesle:

-Ben kabul ederim ama bir koşulum olacak; Palabıyık'ın bıyığı kadar saçı, seçtiğim birinizin saçından keseceğiz. Öyle at kuyruğu kılıyla kuyruğuyla falan çıkmam oraya! Hüsnü'den böyle yumuşak bir eveti de böylesi zorlu koşulu da kimse beklemiyordu. Kısa bir susuştan sonra bunun bir oyun olduğunu sezenler oldu; gülüşerek masalardan kalkıldı. Hüsnü Yalçın'ın at kuyruğu yakıştırması çok hoşlarına gitti ama, bunun ima olabileceği de akıllarından geçmiş olacak birileri kalkınca elinde olmayarak saçlarını yokladı. İçlerinde gülmeyen tek Nebahat Öğretmendi, ben de içimden ona takıldım; "Niçin!" Öğrencileriyle bizim salona geldiğinde sormaya karar verdim:

-Arkadaşlar arasında yapılan şakalar, birey olarak bizi hiç etkilemez mi? Ya da bir grup arkadaşın şakalarına aralarında olup da katılmamak doğru mu?

Bunları düşünerek salon gittim. İlk işim plâklar arasında uzun uzun üstünde durduğum Carl Philipp Emanuel Bach'ın eserlerine bakmak oldu. Ancak bir plâkta arkalı önlü iki eseri var. O da hediye plâklar arasında. Arp için solo Wq 139 do major, Flüt için solo, Wq 132 mi, minör. Plâkı pikaba koydum. Tek çalgı olduğu için birisi içerde çalışıyormuş gibi geldi. Melodiler güzel ama, senfoni ya da konçertolar gibi değil. Doyurucu bulsaydım Öztekin Öğretmen gelince hemen numaramı yapacaktım. Kuruntumu bir yana atıp Czerny etütlere başladım. Yeni parça düpedüz teknik çalışma, 1, 2, 5 ya da 1, 3, 4 nolu parmakları çalıştırıyor. Benim de en zayıf tarafım 4. parmak. 4. Parmağı akordiyonda çok iyi kullanmama karşın piyanoda sıkıntı çekiyorum. Çalışa çalışa o kusuru kapatıyorum, sanıyorum. Meğer o çalıştığım parça için oluyormuş, yeni parçalarda 4. parmak gene karşıma eğilip bükülmezliğini gösteriyor. Buna, kendimin dışında bir neden arıyorum; acaba bu tüm insanlarda böyle bükülmezliği yüzünden mi yüzük parmağı olarak seçilmiş? Yüzük parmağı seven insanları yüzüklerini taşıyarak ortak bir onur taşıyor. Bana göre bu onur, onun az hareketinden dolayı yüzüğü düşürmediğinden olsa gerek. Bundan olmasaydı sanırım klavyeli çalgıları çalanlar ona bu onuru vermezdi. Çalışırken güleceğim tuttu; işte yemekte arkadaşlara iki soru:

1. Yüzük parmağı olarak neden elimizin 4. parmağı seçilmiştir?

2. Mesleklerine göre kimler, parmaklar içinde yüzük taşıma onurunu 4. parmağa lâyık görmezler? Niçin?

İkinci soruyu yeterli bulmadım; içlerinden biri pekalâ; “4. Parmağı eksik olanlar!” karşılığını verebilir. Arkamdan bir ses geldi, döndüm; Öztekin Öğretmen gülerek:

-İbrahim, seni kıskanıyorum ama bu hasetlikten değil, benim yapmayı çok istememe karşın yapamadığım bir olayı gerçekleştiriyorsun. Kesinlikle kıskançlık değil ancak açıklaması da zor bir ilgi. Sessiz sakin, gaileli düşüncelerden uzak yalnız kendini önündeki parçaya bağlayıp saatlerce çalışman var ya, işte onu ben yapamadım. İstediğim hep buydu, şimdi de özlediğim budur. Bunu senin yaptığını görünce övünüyorum desem, kolayca bundan sana ne? sorusu sorulabilir. O nedenle sevgiye dayanan bir takdir, anlamında böyle diyorum!

"Sağolun!"dedim ama gerçekte ben de asıl söylemek istediğimi söyleyememenin üzüntüsünü yaşadım. Bu güzel sözlere karşı:

-“Yok öğretmenim, yanılıyorsunuz. Ben, saatlerdir piyano tıngırdatıyorum ama asıl kafamın içinde inanamayacağınız saçmalıklar düşünüyor, arkadaşlara gösteriş olsun diye söz düzenbazlığı hazırlıyorum. Geldiğinizi duyunca kendimin piyano başında olduğumun ayırdına vardım!” nasıl diyebilirim?

Bir "Sağolun!" ünlemiyle yalanımı örttüm.

Öztekin Öğretmen, bu karşılıklı gizli ya da gizlenemediği için açıklanması gereği duyulan yakın ilişkilerin açıklanmasından sonra Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un özellikle bizim bölüm adına bize bu hafta çok iş düştüğünü, 30 Ağustos Bayramı nedeniyle ordu mensubu konukların geleceğini, gelen gruplara bölümünüzün yetiştirdiği Enstitü bölümü gruplardan müzik çalışmaları gösterilmesini istediğini söyledi. Mandolin gruplarından dördünün konuk önüne çıkabileceğini, grup öğretmenlerinin uyarılmasını söyledim. Öztekin Öğretmen Kurmay Akademisinden, Harp Okulundan, Yedek Subay Okulundan, ayrıca Milli Savunma Bakanlığından ayrı ayrı dört grubun önemli olduğunu, onlarla fazla ilişkimiz olmadığından çoğu ilk kez bizi tanıyacağını bu nedenle biraz daha dikkatli hazırlanmalıyız! dedi. Çalışmalar bizim salonda olacağına göre dört konuk grubu için dört küme öğretmeninin önceden uyarılmasına karar verdik. Bu dört grubun çalacağı parçaları, söyleyecekleri şarkı, marş, türkü listelerim hazırdı. Öztekin Öğretmene gösterdim. Öğretmen listemi beğendi, ancak bir ek önerisinde bulundu. Konuklar ayrı zamanda geleceğine göre aynı şarkıları, türküleri, parçaları çaldırıp söyletmekte bir sakınca yok. Üç grup konuk için Harbiye Marşı doğal olarak uygun. Ancak Yedek Subaylara onların marşını söyletsek iyi olacaktı. Ben o marşı söylemedim benden sonra çıktı; sonra da ilgilenmedim; arkadaşlardan bir soruştursak!

Öztekin Öğretmen az duraksadıktan sonra elinin tersiyle:

-Adam sende, onlar zaten gelip geçici, binbir meslekten sivil kişiler; "Bizim marşı neden söylemediler?” demek akıllarından bile geçmez!" dedi. Dedi ama sonra da ne düşündüyse; "Onlar demezse demesin, onlar en son gün gelecektir. Asker düzeni bellidir, arkadaşlardan bulabilirsek öğretelim!” Nebahat Öğretmenin grubunu önerdim. Öztekin Öğretmen söyleyecek, gruplar akşam dinlenme saatlerinde de gelecek. Böylece 4 saat çalışmamız olacak. Bu süreçte bir marş değil, 2, 3 marş öğretilir.

Öztekin Öğretmen gidince anımsadım, kampta bir kaç kez dinlemiştik. Konservatuvarlı arkadaşlar söylüyordu. Sözlerini yazdığımı anımsadım. Yakında askerliğini yapan öğretmenlerden öğrenme olanağı var.

Yemekte, Öztekin Öğretmen gelmeden önceki halimi anımsayıp bir masaya oturdum. Konukların geleceğini herkes duymuş. Askerlik Öğretmenimiz Nuri Teoman'ın kişiliğiyle ilgi kurduğumuzdan biz üç arkadaş Kurmay Okulu öğrencilerini ön plân aldık. Harp Okulunda okuyan arkadaşım (İlkokul) İbrahim Sarıdemir nedeniyle, oradan gelecekleri daha çocuksu bulacağımı düşünüyorum. Milli Savunma Bakanlığından gelecekler asker kılığıyla gelirse omuzlardaki yıldız kalabalığı olanları yakından göreceğiz! Yakından general görmeyenler varmış, onu söyleyince Hüsnü Yalçın da ona katıldı; " Ben de!" deyiverdi. Güldüm:

-Nasıl olur arkadaşım, Edirne/Karaağaçtaki okulumuza geldi. Koridorda sırayla duruyorduk. Salih Omurtag, "Okulunuzu elinizden alacağız, savaş nedeniyle buna mecburuz. Savaşı kazasız geçirirsek gene döneceksiniz!" diyen Orgeneral kimdi? 1940 yılında Kepirtepe önünden geçen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün arabasını durdurduk. Resimler çekildi, İnönü'nün yanındaki uzun boylu Orgeneral Fahrettin Altay'ı da mı görmedin? Hüsnü özür diledi, sonra da açıkladı:

-Ben iki ikiye konuşma ya da çok yakınında bulunma, konuşma şeklinde anladım! diyerek sözünü düzeltti. Ekrem, Orgeneral Asım Gündüz'ü yakından görmüş, geçen yılki kamplarına da bir tümgeneral gelmiş. Bayanlardan da çok görenler olmuş ama yıldız sayılarının anlamlarını bilmediklerinden tüm mü müm mü olduklarını bilmediklerini söylediler. Benim sorular kaldı. Sanırım asker konuklar gelip gidene dek benim sorulara sıra gelmeyecek. Arkadaşlara anlatsam bu kez de onlar ikinci dinlemeye ilgi göstermeyecekler.

Yemekten sonra Ziya Kaplan Öğretmenin grubu geldi. Ziya Kaplan askerliğini yapmış, ancak; "Her askerliğini yapan Yedek Subay Marşını bilir!” diye bir kural olmadığını düşünerek sormadım. Mandolin için dört parça seçtik, ikisi iki sesli ikisi tek ses. Mini mini Kuzu, Şen Gemiciler iki sesli, İlkbahar, Sonbahar tek sesli. İki türkü, Zekiye, Menekşe, bir marş. Çocuklar Dağlar Marşını istediler.

Öğrencilere, olayı anlattım. Çok sevindiler; akşam dinlenmesinde gelmek istediler. Öteki gruplarla konuştuktan sonra grupları sıraya koyacağımı söyledim. Onların benden daha hevesli olduğunu görünce çok mutlu oldum.

Mandolin grubu gidince Öztekin Öğretmenle yaptığımız sıralamayı bir daha gözden geçirdim. Dağlar Marşını bir başka şarkı-türkü dizisine yazmışız. Söz verdim, geri dönüş olmaz. O gruba Ankara Marşı'nı yazdım. Böylece Yedek Subay Marşı sorunu da ortadan kalktı.

Akşam dinlenmesinde iki grubu çağırıp programlarını vereceğim. Böylece üç grup olaydan haberli olmuş olacak. Yarın öğlede de 4. grubu alınca, ilk denemeler tamamlanmış olacak. Zaten konukların öğleden sonra geleceği belirlenmiş. Yarın öğleye Nebahat Öğretmenin grubunu bıraktım. Harbiye Marşını da onlara yazdım. Mandolin grubu olarak 4. parçaları Harp Okulu Marşı olacak, bitince mandolinler ellerinde ayağa kalkıp söyleyecekler. Arkasından şarkılar türküler gelecek. Kendi kendimi büyük bir sınava hazırlamış sayıyorum. Piyano çalarsam, Diyabelli Rondo, Mozart 545 kv. Andante bölümü, arkasından Türk Marşı. Parçaları en az üçer kez tekrarladım. Çalışma isteğim kabardı. Bunu fırsat sayıp 6 Czerny parçasını arka arkaya bağlayıp bir parça durumuna soktum. Dördüncü parmağıma baktım, bir güzel çalışıyor. Birkaç saat önce yakındığım o değilmiş gibi özellikle Mozart Türk Marşının son dörtlü çırpmalarındaki hantallığı yok olmuş. Marşın bitişini sayısız tekrarladım. Sürekli pedallı olduğundan marşın bitişi oldukça etkileyici. Yıllardır Alman Radyosu tarafından Türkçe yayın başlangıcı ile bitişinde çalındığından radyo dinleyenlerin adını bilmese de kulaklarının tanıdığı bir ses olduğundan bir çok insan çalmaya başlayınca dikkat kesiliyor. Alkışlarda da öyle, en çok alkış ona geliyor.

O denli severek çalışmışım ki bir mandolin grubu gelince şaşırdım. Öğrenciler olayı birbirine iletmiş. Gelen grup Aysel Öğretmenin çok konuşan grubu. Ancak ayaklarının burnunu basa basa, sanki konuklar içerdeymiş gibi girdiler. Onlara da durumu anlattım. 4 mandolin parçasının biri iki sesli olacak. Aysel Öğretmen de geldi. Benden daha heyecanlı. Heyecanı, konuklardan çok, öteki grupların kendi grubundan üstünlükleri yöneticiler tarafından sezilir telaşı egemen gibi geldi bana. Hoş görüyorum, ilgilenmesi benim de çıkarıma. Saptadığımız parçaların adlarını yazdı. İlgisiz gördüğü öğrencileri sık sık uyardı. Ben de zaten bu grubu sona bırakmak istiyordum. Bunların, öteki gruplara göre biraz daha üstünde durulması gerekmektedir. Çalışmayı azıcık kısa kestik. Fatma Öğretmen geldi. Mandolin çalmada hepsinin önündeki grup. 2 sesli iki (aynı parçalar) parça seçtik. Bir de tek şarkı, Ilgaz. Bir Öğrenci bunu ilkokuldan beri söylüyormuş. Oldukça rahat, güzel de sesi var. Marş olarak Ziraat Marşı seçildi. Şarkılar: Kır At, İlkbahar, Sonbahar, Gül, tek olarak Ilgaz. Türküler: Menekşeler, Ziller, Eminem (Tininam) Arpa-Buğday, gerekirse Sarıkız!

Çocuklar gidince uzun süre Ziraat Marşı'nın piyano partisini çalıştım. Nota olarak zor değil ama sol elin dörtlü ya da beşli çırpmaları bana zor geldi. Yorulur gibi oldum; gerektiğinden çok ağır davranmışım. Gittiğimde arkadaşlar yemeği yarı etmişlerdi. Olayı herkes duyduğundan, gelecek gruplar için sayı tahmini yapıyorlar; kaçar kişilik grup olarak gelirler? Ayrıca öncelik kimde? Savunma Bakanlığı mı, Kurmay Okulu mu? sorusu yanıtlanmaya çalışıldı. Ben karışmadım, salt, olayı o denli önemsemediğimi, gelenlerin içinde genellikle çocukların çalışmalarını küçümseyenler bile olduğunu, bu tür saygısızların, programlar bitirmeden sessizce ayrıldıklarını anlattım.

Bu akşam fazla konuşulmadı, "İyi geceler” dilekleriyle dağıldık. Bizim tonberg özlediğim bir haber verdi. Şef İhsan Atakurt yönetiminde mandolin konseri. Fahri Yücel'le gittiğimizden beri hep bekledim (aradım diyemiyorum), bir türlü rastlamadım. Belki yaz mevsimi arası vermişlerdir, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası bile dinlenme yaptığına göre onlar neden yapmasın? deyip geçiyordum. Usta mandolinciler, su gibi akan kaynaşmış ses çıkartıyorlar. Parçalar hep ünlü bestecilerden, Scarlatti, Vivaldi, Rameau, Gluck, Haydn, Beethoven. . . Konser bitmeden uyumuşum.

 

29 Ağustos 1944    Salı

 

Sabah kalkınca arkadaşlar takıldı:

-Konserin sonunu dinlemedin, açıklama yapıldı; bundan sonra konserler her hafta çarşamba geceleri saat 10’da (22:00) yapılacakmış. Teşekkür ettim; “Haftanın o saatinde Tonberg benim!” dedim. Ekrem gülerek:

-O her zaman senin, bizim radyo dinleyecek halimiz var? Bunu bura için değil yaşam boyu olarak söyledim. Müziği meslek seçmişsin, elbet dinleyeceksin. Hüsnü adına konuşmuyorum, kendi durumumu bugünden görür gibiyim. Köy Enstitüleri'nde çalışsam da çalışmasam da kesinlikle gene yapı işlerinde çalışacağım. Radyo dinleyecek ya da ayda yılda bir konsere gitme durumum olsa bile bunlar çok aralıklı olacağı için (düğün, bayram işi) uçup gidecek. Bu nedenle seni bu konuda farklı düşünüyorum. Hüsnü güldü:

-Benim gibi her sabah bir program izler onunla yetinirsin! Ekrem biraz sesini yükselterek:

-Onu sen de bugün yapıyorsun; yarın çoluk çocuğa karışınca yapabilecek misin? diye sordu. Bu kez de Hüsnü direndi:

-Kim demiş onu? Çoluk çocuğa karışmak ne demek? Ben ta baştan Kerem gibi gurbet yolunu seçmişim; Kerem çoluk çocuk gördü mü ki, ben göreyim?

Ekrem acınır gibi yaparak Hüsnü'ye sarıldı. Ardından da:

-Kerem gibi olmamak senin elinde, gel beni dinle; seni Fatma ile başgöz edelim. Tanıyorsun işte, Hem de Ankaralı, Halep'e falan gideceği yok. O da senin gibi esmer. Hem de torpilli, Ankara'dan uzaklara gitmezsin. Bana dönüp onaylatmak istedi. Altı yıllık arkadaşımın huyunu bildiğim için (sinir gerilimi olmasın düşüncesiyle) Ekrem'e :

-Unuttun mu arkadaşım Mapy'ye aşık, Mapy Cortes'e. O nedenle Kerem'den söz ediyor. Aklı fikri Amerika'ya gitmek! Turhan Bey gibi (bir çok filmde Maria Montes'le rol alan bir Avusturyalı aktör) Hollywood'a kapağı atıp Mapy Cortes'e yakın olarak Kerem gibi yanacak.

Anlamsız olduğunu bile bile birbirimize takılarak kahvaltıya gittik. Biz gelmeden sorular sorulup yorumlar yapılmış, "Şimdiye dek gelmeyen Milli Savunmacılar neden böyle büyük bir grupla geliyorlar? Ekrem kendi açısından anlattı:

-Sormayın, askerlerle aramız çok iyidir; iki yıldır kamplardan onların takdirlerini topladık. Bu yıl arkadaşlar da katıldı, gördüler, askerlerden hiç bir yakınmamız yok. Kamp komutanı bunu okulun adını vererek tüm kamp birliğine söyledi. Buna karşın profesörleri, doçentleri bize de derse gelen Dil, Tarih-Coğrafyalı öğrencilerle bir türlü anlaşamadık.

Ekrem, son kampta olan bir olayı anlattı. (Bizim masalardan ekmeklerin çalınması olayını) Aynı fakülteden Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne atanan Hüseyin Yurdaydın da dinledi. Kendini olay dışında saydığından ya da yeni katıldığı topluluğa henüz tam olarak uyum sağlayamadığı inancından olacak, söylenenleri duymazdan geldi. Belki de kendi arkadaşları o sözü edilen gruptan değildi o nedenle olayların dışında kalmak istemişti. Zaten o konuda söz daha fazla uzatılmadı. Söz gene gelecek konuklara dönüştü:

-Acaba neleri görmek istiyorlar? Sorusu ortaya geldi. Ekrem buna da olası yanıtlar öne sürdü:

-Buraya gelmişken Hasanoğlan köyünü gezerler. Hüsnü'yü göstererek; "Arkadaşların çiftliğine uğrarlar. Ne güzel, yüzlerce yıllık köyde bulunmayan fidanlık, sebzelik, bağlar. Bence bağlar, buraya gelenlerin en çok dikkatini çekecek olaydır. Bir köyün bağlarına bakarlar (yolları köy bağlığından geçiyor) bir de İzzet Palamar'ın bağlarına, bu karşılaştırma Köy Enstitülerini anlatmaya yeter. Bu anlayış, bu çalışma köylere uzanınca tıpkı Hasanoğlan gibi beş altı yıl sonra oralarda da yeni bir yeşillik, bağ-bahçe görüleceği inancı, gelenlerde belirecektir. Bence tüm Köy Enstitüleri, ne yapıp yapmalı, bölgedeki halk üstünde etkisi olan kişileri okullarına getirip yaptıklarını göstermeli.”

Ekrem haklıydı, ona katıldım ama gene de bir eklenti yapmadan duramadım:

-Bunu yapanlar var, örneğin Ahmet Emin Yalman davet edilmiş, o da gelip görmüş, gördüklerini de kitapta yazdı! deyince Ekrem kızdı:

-Benim dediğim öyle menfaat peşinde koşanlar değil, gördüğünü kendi düşüncelerine katan, yenilikleri görünce içinde bir umut filizi uyanan yurttaş. Örneğin tüm öğrencilerin anne babaları, akrabaları, köylerden katılmak isteyenler. Bunlar sıra ile bayramlarda bir sıraya konup yapılamaz mı? Önce öğrencilere bu olay bir güzel anlatılır. Öğrenciler bu haberi ara tatillerinde anne-babalarına duyururlar. Bu tevatür köyde ilgi uyandırır. Araba ayağına gelince neden katılmasın?

Bedia Aygen Öğretmen gülümseyerek Ekrem'e:

-Bu güzel düşünceni sen yönetici olunca uygularsın! Sana katılıyorum ama onu bugünkü yöneticilerden beklemek çok erken. Az önceki örnek ortadayken başka türlüsünü nasıl bekleyebiliriz?

-Haydi, gene mi dedikodu? deyip kalkanlar oldu. Ekrem kendi kendine söylenerek kalktı:

-Bir kurt, bir çuval inciri gözden düşürür! derler, bizimki de öyle oldu! deyip yürüdü. Ahmet Emin Yalman kitabında Ekrem'den, yapacağı işlerden hem de büyük işlerden bol bol söz etmişti. Kitabı okuyunca Ekrem, kitabı önce elinden atmış sonra gene alıp yanlışları kendi kendine söylenerek öfkesini belirtmişti. "Yapmak istediklerimi sıraladım ama, ortaya koşullar koymuştum. O koşullar ortada olmadan bireylerin başarılı olamayacağını bastıra bastıra söylememe karşın, sözün o tarafını unutmak, düpedüz kasıttır, insanı enayi yerine koymaktır!” deyip kitabı bir kez daha atmıştı. Gene öyle sinirlendi, alnında çizgiler belirdi. İyi çalışmalar dileyerek ayrıldık.

Salona girip hemen piyanoya oturdum. Geleceği söylenen konukların sayısına düşündüm, oturacak yer sorunumuz var. On oniki kişi oturtabiliyoruz ama fazlası ayakta kalıyor. Böylece gelenlerin sayısı bizim için ayrı bir sorun oluyor. Ayakta bekleyenlere göre program, oturanlara göre program düşünmek zorundayım. Bunları düşünerek Diyabelli Rondo'yu tekrarladım. Başkalarına göre belki sevimli değil ama uzun süredir çaldığımdan bana, onu çalmak; "Merhaba!" demek kadar kolay geliyor. Rondoyu tekrarlarken Öztekin Öğretmen geldi. Öztekin Öğretmen gülerek:

-Biliyor musun, biz geçen gün yanlış düşündük; gelecekler, eğer gelirse ayrı günlerde ya da ayrı saatlerde, onlar için ayrı ayrı programa ne gerek var; çocukların hepsinin çalıp söylediği bir program yapalım, gruplar onu tekrarlasın! Buna çok sevindiğimi söyledim. Öztekin Öğretmen hemen eline kalem alıp tırnağıyla yokladıktan sonra yazmaya başladı:

-Önce Harbiye Marşı, Ankara Marşı, Ziraat Marşı. . . . Arkasından Mandolin orkestrası. . . . Bir oyun havası, Timurağa, bir türkü; Sarı Kız, bir Seybold melodi, arkasından 9. Senfoni'den uyarlanmış Sosyalliğe İmni. Daha sonra şarkılar; El gibi dolaşma Anadolu'nda, İlkbahar, Sonbahar, Bülbül. Türküler; Arpa-Buğday, Menekşe Buldum Derede, Süpürgesi Yoncadan, Ziller…. İşte bu kadar. Kalabalık gelenler bunları bile beklemez. Onları hiç hesaba katmayalım. Bizim salonumuz kalabalık ağırlamaya elverişli değil, sorumlusu biz değiliz. Sen gelen dört gruba da bu parçaları anımsattır.

4. Gruptaki tek söyleyeni anımsattım. Öztekin Öğretmen o konuda beni serbest bıraktı:

-Durum elverişli olursa, konuklar dinliyorsa, istediğin gibi değişiklik yaparsın. Zaten gelenlerden önce haberim olursa ben de geleceğim, seni yalnız bırakmam. Biliyorsun çok kez buradan geçerken durup bize damlıyorlar. Hazırlığımız böyle durumlar için. Ben bulunursam konuşup durumu sözlü olarak açıklarım. O zaman işin daha kolaylaşır. Sen de kendini hazırla, benim bulunduğum zaman kesinlikle çalmanı isteyeceğim. Gerçekte olaya sen de katılırsan bir anlam taşır. O zaman "Şimdi dinlediğiniz bu mandolinler birkaç yıl sonra böyle piyanoya dönüşecek!” demek benim için övünçlü bir zevk olacak. İşin gerçeği de bu değil mi zaten? Bu yıl aramıza katılan Ömer Çiftçi gibi bunların içinden de birileri bu bölüme geçecek. O geçenler de piyano ya da kemanı ilerletip gelen konukların karşısına çıkacak. Yaptığımız bu, anlatmak istediklerimiz de bunlar.

Öğretmen fazla kalmadı. Yazdıklarını, okunacak şekilde tahtaya yazdım. Birkaç kez kendim okudum. Bildiğim parçalar ama gene de kafamda bir düzene girsin istedim. Birkaç tekrardan sonra Maman oyunlu parça çalışmamızı anımsadım, onun daha etkili olacağını düşünüp Mozart 265 kv. Do major Varyasyonu açtım. Kendimi unuturca giriş bölümünü tekrar tekrar çaldım. Arkamdan birisi elini omuzuma koyunca durdum. Hasan Çakı Efe:

-Yemek saati geldi, gitmeyecek misin? diye sordu. Kalktım, koluna girdim birlikte yemekhaneye gittik. Geçen günler şiiri bulmuş okumak için uygun bir zaman bekliyordum. Bize ayrılan masaların bir ucunda yer bulduk. Balcıoğlu Öğretmen başta olmak üzere özellikle Efe'ye güzel sözler söylediler. Balcıoğlu:

-Efelerin Efesiiiii. . . diye uzattı. tam fırsatını bulduğuma sevinip ezberlediğim Ömer Bedrettin Uşaklı'nın Efenin Bayramı adlı şiirini okudum

 

Eğilmez başın gibi
Gökler bulutlu Efem.
Dağlar yoldaşın gibi,
Sana ne mutlu Efem.
 
Oyna yansın cepkenin;
Yansın güneşten tenin.
Gün senin, şenlik senin,
Bayramın kutlu Efem. . .

 

Şiir okuduğum söylenince duymadığını söyleyenler oldu. Bu kez tekrarlarken değişiklik yaptım.

 

Eğilmez başım gibi,
Gökler bulutlu Efem.
Herkes, yoldaşın gibi,
Sana ne mutlu Efem!
 

Der demez, Cemil Toygar hemen:

- Şiiri değiştirdin! dedi. Bu kez de yanında oturan arkadaşı, aynı zamanda o da bir Türkçe öğretmeni olan Balcıoğlu Öğretmen karşılık verdi:

-Yerinde bir değişiklik, makul ve makbul sayılır. Şair Uşaklıgil (Şairin soyadı Uşaklı,bilerek söylenmiştir) de duysa buna sevinir. Çünkü biz hepimiz Hasan Çakı Efemizden hoşnutuz, hepimiz onu arkadaş olarak bağrımıza basıyoruz.

Hasan Çakı bir süre bana baktı, çekingen bir sesle sordu:

-Sen benim dostum musun, düşmanım mı? Benim, karşılık veremeyeceğim durumlara düşmeme neden meydan veriyorsun? Sesimi olabildiğince yükselterek:

-Söyledim işte, herkes gibi ben de yoldaşınım. Yoldaş demek aynı yolun yolcusuyuz demektir. Bunun öteki anlamı da candan arkadaş demektir. Bunu ben söylemedim, senin "Hemşerim!" diyecek yakınlıktaki Uşak'tan bir Efe ruhlu şair söylüyor, adı üstünde Ömer Bedrettin Uşaklı.

 

Ömer Bedrettin Uşaklı

Cemil Toygar:

-“Şairin, Tahtacı Güzelleri adlı şiiri bir zaman meşhur olmuştu. Duygulu bir insandır, yakından tanırım; geçen yıl Kütahya mebusu olarak T.B.M.Meclisine girmeyi başardı” deyince, "Şairlerin hemen hemen hepsi Mecliste, neden onları seçiyorlar? sorusu ortaya atıldı. Derken söz salt şairlerin değil tüm yazarların T.B.M.Meclisinde olduğu ileri sürüldü. Cemil Toygar açıklama yaptı:

-Tüm yazarlar diyemeyiz, örneğin en sevilen şairlerimizden Faruk Nafiz Çamlıbel, meclise girmek istediğini açık açık yazmasına karşın duyulmazdan geliniyor. Çünkü onu Atatürk çok tutmuştu. Gerçekten şair olarak meclise girenlerin en iyisidir ama dışardadır. Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhun, Ali Ulvi Elöve, Celâl Sahir Erozan, Kemalettin Kamu, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Kutsi Tecer, Bakanımız Hasan Ali Yücel, az önce andığımız Ömer Bedrettin Uşaklı şairler, Falih Rıfkı Atay, Necmettin Sadak, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile bazılarını anımsayamadığım yazarlar T.B.M Meclisinde kısalı uzunlu sürelerde hep bulunmuştur. Örneğin Falih Rıfkı Atay aralıksız T.B.M. Meclisindedir.

Varlık Dergisi'nde Edebiyat üstüne soruşturma yazıları çıkan Şinasi Özden'e Ömer Bedrettin Uşaklı da düşüncelerini söylemişti. Onları anımsamaya çalıştım, ancak burada ortaya dökmeye hem cesaret edemedim hem de gerekli bulmadım. Notlarımı yazarken bunu anımsayıp dergiden, verilen cevapların bir bölümünü verildiği gibi aldım.

 

Soran, Şinasi Özden. . . ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI

-Konuştuğum edebiyatçıların çoğu "Milli Edebiyat" terkibinin lüzumsuzluğunu ileri sürüyorlar; bu hususta sizin de fikrinizi almak istedim.

-Edebiyat, dil sanatında hayatın görüşü demek olduğuna göre, onun da insan gibi bir muhiti bir iklimi vardır. Bugün biz, siyasi ve içtimai bütün bir fikir sistemiyle nasıl önümüze doğru yönelmiş bulunuyorsak, edebiyatımız da elbet bu yönelişin bir ifadesi olacaktır.

Eskiden tezyif mânasına gelen "Türk" kelimesinin bu mâna iftirasından kurtuluşu gibi "millî kelimesi de Osmanlı İmparatorluğunun şahsiyetsizliği, renksizliği, alafrangalığı karşısında yükselen fikir kalesinin bayrağı olarak ihtiyaçtan doğma bir kelimedir. Bence bu kelime, bizde, yalnız millî ve mahallî hususiyetleri aksettiren bir cemiyetin değil; aynı zamanda nasyonalist bir edebiyatın vasfıdır. "Kuvayi Milliye", "Millî Mücadele" terkipleri, hayatta niçin ve hangi sebeple doğmuşsa "Millî Edebiyat" Millî kelimesi de sanatta aynı ihtiyaçtan doğmuş ve ruh istiklâline kavuşmanın bir remzi olmuştur.

Ne acı bir tecellidir ki, duyuş ve görünüşümüzü de çok defa Fransa'dan almaya çalışmış olan bazı taklit müptelâları, bize mahsus hayat oluşlarının bile orada aynını arayarak "Fransa’da millî tabiri yok ya" diye hayretle bakıyorlar. Bu gibilere sorarsanız, her Türk'ün eseri millîdir, o kadar ki, bunlar kozmopolit edebiyatı da millî addederler; şiirde ve romanda memleketten bahsetseniz, derhal Pierre Loti'nin İstanbul'da yazdığı eserin Fransız olduğunu söyleyerek konunun ehemmiyetini olmadığına dair basma kalıp ve aşırma fikirlerini ortaya dökerler. Hemen hemen bir Türk'ün Fransızca yazacağı eserin de millî olacağını iddia etmeye hazırlanırlar.

"Millî Edebiyat" bizde işte bu türlü münevverler olduğu için vardır, ve daha sağlam bir şahsiyet içinde memlekete dönerek Türk Ediplerinin (Mektepten memlekete) gelmelerini ve memleketi (Türk Edebiyatı'nın) haline getirmelerini söyleyen büyük ve örnek üstatlarımız eksik değildir.

Memleket kelimesini Millî'den daha vazıh bularak diyeceğim ki, Memleket Edebiyatı ne alafranga duyuşun ve edânın, ne sıkıla sıkıla ancak posası posası kalmış yerlere ait kuru hayat klışelerin in edebiyatıdır, ne her konu bahsinde Pierre Loti'yi örnek veren geniş mezhepli edebiyatı, ne de bize yabancı isdeolpjilerin sinsi veya açık propaganda edebiyatıdır.

Memleket edebiyatı, en ferdî ve en hür mahsullerine kadar bu toprağı ve bu milletin katıksız edebiyatı, yurdun en büyük parçasıyla Anadolu'nun gerçek romanı ve tiyatrosu, kısaca yeni ve yerli bir edebiyatıdır.

Memleketi hemen hiç tanımadıkları için, onu aksettiren eserler vermedikleri için onu kötüleyenler, meselâ iyi ya da kötü şiirden bahsedecek yerde, memleket şiirini vatan ve milletten, Ayşe ve Fatma'dan bahseden değersiz eserlerin edebiyat, yahut Halk Edebiyatı'nın öylece tekrarı gibi göstermek isteyenler; bir gün ancak gerçek memleket edebiyatıyla milletlerarası bir mevki kazandığını göreceklerdir.

-Sanat adamı, bir ideale bağlanmalı mıdır?

-Sanat adamı, Tanrı'nın bahşettiği seçkin yaratılış ve yaşadığı cemiyet içinde ne yapığını bilen, eserini eserini şuurla yaratan adamdır. Sanat adamının yaratılışı ve iklimi, onun nasıl bir sanat meyvesi vermesi gerektiriyorsa, bunu yapacaktır. Sanatta gayeler için vasıtalık değil, iyi eser kötü eser düşünülebilir. Bizim için kıymet ölçüsü daima güzelliktir. Bir gaye güden eser güzelse bu sanat kıymetlidir, değilse onu zaten sanat dışı, adî bir âlet olarak kabul ederiz.

-Bu yakınlardaki tercüme faaliyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Son yılların tercüme faaliyeti elbette çok iyi karşılanmaya değer. Bu faaliyetin telif eserlere zarar değil, genç müelliflerin örnek Garp eserlerini tanımaları bakımından, fayda getireceğine kaniim. Yunan ve Lâtin kaynakları da elbette faydalı kaynaklardır. Fakat bunların mutlak mânasıyla yeni Türk sanatı için bir zaruret olduğunu sanmıyorum.

-Sanatta şekil meselesi?

-Sanatta ne şekil ve ne de mânânın sınırlarını çizmemiz ve bunlar üzerinde ayrı ayrı mütalâa yürütmemiz bence boş bir gayrettir. Meselâ şiirde şekil ve mânâyı birbirinden ayırabilir miyiz?

-Son nesil hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenebilir miyim?

- Yeni sanat nesli arasında, şüphesiz kıymetli gençler vardır. Fakat ben matbuatta bunlara karşı bir imza inhisarı olduğunu zannetmem. Böyle olsa bile, gerçekten bir sanat yolcusunun yolunu kesecek hiçbir kuvvet görmüyorum.

 

*  *  *

 

Hasan Çakı Efe için söylediğim kısa şiir sözü uzattı, yeni yeni konulara yöneldik. Yahya Kemal Beyatlı neden T. B. M. Meclisinde değil? Sessiz sakin konuşmaları dinleyen Hüseyin Yurdaaydın Öğretmen söze karıştı:

-Yahya Kemal Bey Cumhuriyet hükümetinin ilk meclisinde vardı. Sonra büyükelçi olarak İspanya'ya gitti. Elçilikten döndükten sonra da siyasetten uzak durarak kendini tümüyle şiire verdi. Cemil Toygar gülerek:

-Kendini tümüyle şiire vermek buysa sevsinler onun şairliğini, yılda bir şiir ya yazıyor ya yazmıyor. Hem büyük şair olarak anılıyor hem de kitapsız şair.

Nazif Balcıoğlu karşı oldu:

-Az olsun da temiz olsun! deyince ben:

-Mahurdan Gazel'i on yılda yazmış, diyorlar; bu doğru mu acaba? dedim. Balcıoğlu:

-Bunlar tevatür kabilinden sözler; ben de Vuslat şiirini sekiz yılda tamamladı diye duydum. Adam prensip edinmiş; "Şiirlerimi para karşılığı satmıyacağım!" demiş, bunda direniyor. Kenarda köşede çıkan şiirleri ondan habersiz neşrediliyor. Okul kitapları dışında şiirlerinin basılmasını istemiyor. Bence iyi de yapıyor. Büyük Şair payesini nasıl olsa almış.

Cemil Toygar:

-Bu görüşünüze katılmıyorum arkadaşım, yaşayan bir şair, okuyucusuna sırtını dönüp; "Ben keyfimce davranırım!" dememeli. Böyle derse bir ölüden farkı olmaz. Öyle olunca Nedim'den, Baki'den Fuzuli'den ne farkı kalır onun? Ekrem Ula dayanamadı:

-Edebiyatçılar derin konulara daldı, bizler o derinliklerde yüzemeyiz arkadaşlar, ben müsaadenizle! deyip kalktı. O kalkınca ötekiler de işaret bekliyormuş, Ali Kılıç Öğretmen de bunu bekliyormuş:

-Mabadı bir başka günde! deyip yürüdü.

Yemekten sonra herkes kendi uğraş alanlarına döndü. Benim uğraş alanım Müzik Salonu. Tam piyano başına oturmuştum, Nebahat Öğretmenin grubu geldi. Yeni programı onlarla ilk uygulayacağıma sevindim. Hemen tahtayı gösterdim, birlikte bir sıralama yaparak parçalar ad olarak anımsandı. Eksiği fazlası derken pencereden görünecek bir yerde iki tane cemse durdu. Yüreğim hopladı. Nebahat Öğretmen de heyecanlandı:

-Sahiden buraya geliyorlar!

-Gelsinler! dediğimi anımsıyorum. Hemen Harp Okulu Marşını çaldırmaya başladım. Çocuklar da heyecanlı ama mandolinlere iyi sarıldılar. Biz marşı bitirirken kapıdan giren grup içinden biri dikkat çekip gür bir sesle Harpokulu Marşını söylediler. Marş bitince içlerinden biri bize dönerek:

-Merhaba arkadaşlar! dedikten sonra özür dileyerek gidip Nebahat Öğretmenin elini sıktı. Bana da “görev başında oyalamayalım, sizin bir çalışma programınıza rastladık sanırım, buyurun çalışmanızı aksatmayalım!” dedi. Şaşırdım ama tek kurtuluşun programı kısaca özetleyip “Tüm okul öğrencilerinin gruplar olarak katıldığı çalışmalardan biri” deyip tahtaya bakarak programı olduğu gibi uyguladım. Bir yandan da bakabildiğim kadar dinleyenleri dikizledim. Çıt çıkarmadan dinlediler. Türküleri söylerken konuşanlar oldu, ne söylediklerini umursamadım. Son parça olan Ziller'de:

- Birini de yavrum birini-Harmana serdim kilimi, deyince oldukça yüksek sesle gülenler oldu. Tekrarlayınca onlardan da birileri katıldı. Türkü bitince alkışladılar. İlk konuşan geldi elimi sıktı, öğrencilerden biri sanmıştım, bir de baktım ki gömleğinin omuz üstünde 3 yıldız, Yüzbaşı. Gene Nebahat Öğretmenden özür diledi. Bana da çalışmalarımda başarılar diledi. Otuz kadar olduğunu tahmin ettiğimiz Harpokulu grubu böylece geldi gitti. Çocuklar önce biraz şaşkın bakıştılar ama sonra güzel birşey yaptıklarının ayırdına vardılar. Öztekin Öğretmen geç duymuş ya da cemseleri görmüş, koşarca geldi. Çocuklar çıkmıştı. Hiç bir soru sormadan:

- “Ne yaptınızsa iyi yaptınız bundan kuşkum yok.” Nebahat Öğretmen'e teşekkür etti:

-İbrahim senin için; "Çocuklarıyla çok ilgileniyor!" demişti; "Teşekkür ederim!" Bizim çalışmalarımız bunlar işte!"

Nebahat Öğretmen ayrılınca iki ikiye kaldığımızda azıcık olayı kurcalattı. Olduğu gibi anlattım: “Başlarında bir Yüzbaşı, çok sakin durup dinlediler. Zilleri söylerken sonlara doğru onlar da katıldılar. Onlar tam kapıdan girerken Harbokulu Marşını başlatmıştım. Kapıda durdular, bizim marş bitince yüksek sesle kendileri marşlarını söylediler.” Öztekin Öğretmen sesli sesli güldükten sonra sevinçli olarak ayrıldı.

Rüya görmüşüm gibi bir durumda ayaklarım beni piyanoya götürdü. Harbokulu marşını çaldım. Tek sesli çalmak, piyano çalanlar için ayıp olan bir olay. Sol elle ağız kalabalığı yaparak sesler ürettim, olmadı. Marşın piyano partisi ya da çok sesli notası vardır, onu bulup çalmalı derken aklıma bizim söylediğimiz Ziraat Marşı geldi. Onun piyano için düzenlemesini bulmuştum; sözde çalışacaktım. Arkadaşlar gelmeden onu çalmalıyım. Kalkıp notayı buldum, piyanoya yerleştirerek çalışmaya başladım.

 

 

ZİRAAT MARŞI Beste: Ahmet Adnan Saygun

Sözler: Behçet Kemal Çağlar

 

Birinci sesi ezber bildiğim için kolayıma geldi. Ancak çırpmalarda zorluk çekiyorum. "Nasıl olsa arkadaşların gelmesine daha çok var!" deyip ara verdim.

Yemekte üçümüz yalnız oturduk. Bedia Aygen Öğretmen nöbetçiymiş, bize takıldı:

-Sizi çağırmadılar mı? diye sordu. Biz sormadan açıkladı; bayanlar, Öğretmenler Lokalinde özel yemekteymiş. Ekrem:

-İyi öyleyse, biz de bu gece özel yemekteyiz, bakın onları çağırmadık.

Yemekten sonra Kulübemize çekildik. Harpokulu öğrencilerini bir kez daha onlara anlattım. Yarın da bir ya da iki grubun geleceğini düşünerek yattım.

 

30 Ağustos 1944 Çarşamba

 

Bugün bayram, kahvaltıya birlikte gittik. Cimnastikçiler hazır, Sıtkı Şanol Öğretmen gülümseyerek bana:

-Efe seni bekliyor, söyleyecekleri var sanırım! dedi. Teşekkür ettim. Tüm öğretmenler kahvaltıda. Köyün uzaklığı saat ya da km. olarak değil de adım üstüne tartışıldı. Sıtkı Şanol Öğretmen'in adımıyla, Bedia Aygen Öğretmenin adımıyla hesaplar yapıldı, yüksek sesle gülmeler oldu. İki gündür konuşmadığım Nebahat Öğretmeni dikiz ettim, hiç gülmedi. Bir sorunu olabileceğini düşündüm. Olsa nasıl yardım edeceğimi kendi kendime sorun ettim. Sonunda; sorununu söylerse yardım etmeyi yerinde bulup Hasan Çakı Efe'yi görmeye gittim. Çakı Efe oyun alanında Efe kılığıyla duruyordu. Beni görünce sevindi:

-Buradaki bayram uygulama yöntemlerini bilmiyorum, bana yardım et! dedi. Az sonra Sıtkı Şanol Öğretmen geldi. Çakı Efe ona da aynı sözü söyleyince Sıtkı Şanol Öğretmen pek umursamadan:

-Her sabahki çalışmalarımızı yer değiştirerek gelenlerin önünde biraz geççe yapacağız! deyip güldü.

Birlikte yönetim binasına gittik. Kümesi olmayan öğretmenler toplanmıştı. Öğretmenleri toplu olarak görmemiş olan Çakı Efe biraz garipsi baktı. Gerçekten toplu olunca kalabalık bir öğretmen yığını oluşmuştu. Okul Müdürü dışında fazla kimse ile görüşmemiş olan Efe, bir süre yabansı durdu.

Hidayet Gülen Öğretmen geldi, Efe'yi biraz övdü. Kendisinin Resim-İş öğretmeni olduğunu, buna karşın zeybek oyunlarına çocukluğundan beri merak duyduğunu söyledi; beni göstererek:

-İbrahim bilir, estikçe ben de zeybek hem çalar hem de oynarım. Ancak benim zeybeğim salon zeybeğidir, böyle büyük meydanlarda oynanan türündendir. Zaten, bize söylendiğine göre o zeybeği de bir kişi ilk kez bir topluluğa sunduğu için onun adıyla anılır; Rıza Tevfik, şu filozof ya da şimdiki gençlerin bildiği Sevr Anlaşmasını imzalayanlardan biri Rıza Tevfik Bölükbaşı. Bunu parantez içi söylemiş olayım, oyunlarınızı severek izliyorum! Öğrencilere de oyunları sevdirdiniz. Tatil olduğu için çok öğrenciyle görüşemesem de bana gelen öğrenciler bana bu kanıyı pekiştirttiler. Kimilerine oyundan söz ederken takılırım; "Sahi mi? Öyleyse hadi oyna bakayım!" derim, oynarlar. Bu gözlemlerim beni, böyle konuşacak inançlı bir kanıya getirdi.”

Sıtkı Şanol Öğretmen düdük çalıp sınıf gruplarını sıraya sokarak yürüyüş düzenine geçirdi. Öğrenciler de öğretmenleri gibi bir süre beklediler.

Benim yardımcım Hasan Tekin, bir arkadaşıyla akordiyonu getirdi. Okul Müdürü Rauf İnan, ellerini kollarını sallayarak yüksek sesle yardımcılarına bir şeyler anlatıyor, gösterisi yaparca ağır adımlarla yakınımıza dek geldi. Yardımcılarını ben de ilk kez bir arada görmüş oldum. Müdür Yardımcısı, Tahir Erdem, Eğitimbaşı Hürrem Arman (yüksek Bölüm) Eğitimbaşı Şeref Tarlan, Orta Bölüm, Sanatbaşı Mustafa Güneri, Müzikbaşı Mehmet Öztekin, Tarımbaşı İzzet Palamar. İçimden; "Aslan Mehmet Öztekin!" dedim. Ankara'ya konsere gittiği giysilerini giymiş. Ötekiler Müdür Rauf İnan'a uymak için inadına asker postallarıyla (Çorçillerle) otuz ağustos sıcağında ayaklarını pişiriyorlar. Bir sürü baş, deyip güldük. Oldu olacak biz de Md. Yardımcısı Tahir Erdem'i Başlarbaşı yapalım.

-Başlar Başı Tahir Erdem. Hepsinin başı! derken, Okul Müdürü öğretmenlere dönerek açıklama yaptı:

-Arkadaşlar, hem burada hem orada tekrar yapmamak için biz doğrudan oraya gideceğiz. Orada yerimizi aldıktan sonra töreni başlatacağız! deyip yürüyüş işaretini verdi. Sıtkı Şanol Öğretmen hazırmış, düdük çalıp beklemeden komut vererek yürüyüşü başlattı.

Hava oldukça sıcak. Terlemekten, susamaktan yakınanlar oldu. Arkasından da uyarmalar başladı:

-Soğuk su yanından geçeceğiz, sakın yanılıp da su içmeyin! Nedeni sorulunca Ramazan Ayı'ndan söz edenler oldu. Ramazan Öğretmene takıldılar:

-Bizde Ramazan hep var. Abdülrezzak Tığlı açıkladı:

-Ramazanın onuncu günündeyiz. Ancak bu köylülerin çoğu bu bakımdan toleranslıdır. Ali Kılıç Öğretmen:

-Kısa kes sözünü, Alevi mi demek istiyorsun?

Köye girerken bunları dinledik. Zaten kimsenin çeşmeye yaklaşmaya niyeti yoktu ama böyle bir gıcık konuşma yapıldı. Arkadaşım Hüsnü Yalçın'la ben 1941 yazını konuştuk; sekiz ay boyunca bu yokuşu günde en az iki kez inip çıkmıştık. Görüntü olarak köye girişte pek değişiklik yok.

Doğrudan İlkokul önüne çıktık. Okulda da bir değişiklik yok. Okul önünde yazıldığı zaman eleştirdiğimiz Hasanoğlan yazısı halâ yerinde. Bizim yaptığımız bahçe çatısı duruyor. Oralarda bir süre akordiyon, bir ara da hevesle keman çalıştığımı anımsadım. Öğle paydoslarında mandolinciler topluca çalışırlardı. Önce Behire Bil Öğretmen sonra yerine gelen Süheyla Öğretmen bizimle ilgilenmişti. Süheyla Öğretmene tutula yazmıştım. Hemşerim Şerif Baykurt geldi de kendimi toparladım. "Mı?" diye sorarken Sıtkı Şanol Öğretmen dikkat çekti. İstiklâl Marşını Öztekin Öğretmen yönetti. Arkasından Okul Müdürü önce Hasanoğlanlıları selâmladı. (Köyden oldukça büyük bir kalabalık katılmıştı) Kurtuluş Savaşı üstüne uzunca bir konuşma yaptı. Sözü köylerin kalkınmasına getirerek, tek çarenin önce çocukları okutmak olduğunu vurguladı. Okul Öğretmeni (yeni atanan) Hacı Karaca konuştu. Şiirler okundu. Bir öğrenci, Hasanoğlanlıların Köy Enstitüsü'ne kucak açarak, adlarını vermelerine teşekkür etti. Köylüler bunu alkışladı. Mustafa Güneri, Hasanoğlanlıların kuruluş günlerindeki yardımlarını hep saygı ve sevgiyle andıklarını söyledi. Sıtkı Şanol Öğretmen öğrencileri esas duruma getirince; öğrenciler, önce hazırlanan bahçede duruş şekline göre yerlerine yerleştiler. Oyun grubu ortaya çıkınca Hasan Çakı Efe ile ben de ortaya çıktım. Programda üç oyun vardı. Harmandalı, Arpazlı, Bengi. Çakı Efe durum alınca alkışlandı alkışları duymamış gibi ben tuşlara basıp uzun bir akor bastım; akoru kesmeden de harmandalıya başladım. Efe ortada bütün hünerini gösterdi. Öğrencilerde sanırım pür dikkat oynadılar. Efe bakınca Arpazlı'ya geçtik. Hareketli bir oyun olduğu için bireysel kururlar pek görülmüyor. Bengi başlayınca izleyenler dikkat kesildi. Efenin uyarılarını rahatça duydum. Efe son kez elini kaldırınca ben de sesleri azaltarak kestim. Sıtkı Şanol Öğretmen oyuncuları yerlerine gönderince gene Mustafa Güneri Hasanoğlanlılara teşekkür etti. Bizi, her zaman olduğu gibi bağrınıza bastınız, yaşayın, varolun! deyince Müdür Rauf İnan başta olmak üzere tüm katılanlar alkışladı. Öğretmenler kapıya yönelince köylüler yol vermeye kalkıştı. Müdür Rauf İnan köylülere işaret ederek bir "Güle güle!" çekti. Bu kez öğretmenler durdu, köylülerin ardından biz de çıktık. Sıtkı Şanol Öğretmen öğrencileri bir süre bekletti. Biz yokuşa çıkarken öğrencilerin geldiğini gördük. Öğrenciler düzgün adım yürüdüğünden bize yetişip geçtiler. Ramazan konuşmaları gene başladı. “İkramda bulunmadıklarına göre bunlar ramazana saygı duyuyor ki, demek Alevî değiller!” Ben de bunu duyunca içimden "Çüş!" dedim. Bunu söyleyenlerin, Aşık Veysel'in yanına geldiklerinde yaptıkları konuşmaları dinlemelerini isterdim. Dedim ama kime ne söyleyeceksin, Aşık Veysel sırılsıklam Alevî ancak karşısındakilerin şerrinden çekindiğinden suskun duruyor. Oysa gönlü, Pir Sultan'da, Gevheri'de, Yunus Emre'de, Dertli'de. Vahit Lütfi Salcı'nın yazılarını, gönderdiği mektubu okuduğumda gösterdiği yaşama sevincini keşki onlara anlatabilsem!

Öğrenciler, topluca büyük alana gidip oradan dağılacaklar. Öğretmenlerin çoğu evlerine döndü. Sınıf öğretmenleri büyük alana yöneldi. Nebahat Öğretmenin yavaşladığını gördüm. Yüksek sesle, "Bayram bitti, öğle çalışma sırası sizin grubun, bekleyeceğim! dedim. O da kısaca:

-Biliyorum! dedi. Sevinerek salona indim. Alt odadaki piyanodan sesler geliyor. Dinledim; Bella! Gitmemiş. Ben de yukarıki piyanoya oturdum; duymuş olacak hemen geldi. “Sabahattin Emmi gitti, ben kaldım. Kaldığım yer rahat; sizin kızların odası. (Fatma ile Düriye'nin) Yarın gidip pazar akşamı gene döneceğim!” Sevinmem gerekirdi, sevinemedim. Yarın trende beraber olabilir miyim? diye düşündüm. Nebahat gelirse nasıl bir seçim yapacağım? Bella'ya; "Pazar günü döneceksen neden gidiyorsun, burada kalıp çalışsan daha iyi değil mi?” diyerek ağız yokladım. “Senden başka kimse ile konuşamıyorum, herkes bana yabancı gözüyle bakıyor. Cumartesi, pazar günleri çok sıkılacağımı düşünüyorum.”

Pazar günü birlikte çalışacağımızı, cumartesi gününü de plâk dinleyerek geçirmesini önerdim. “Düşüneyim!” deyip pikaba gitti. Weber, Dansa Davet çalmaya başladı. Bella oturup efkârlı efkârlı dinledi. Üzüldüm. Yemek zili çaldı. Bella'yı yemeğe çağırdım, geç kahvaltı ettiğini, yemekleri Sabahattin Emmi'nin lokalinde yediğini söyledi. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmene neden Emmi dediğini sordum. Kendisi öyle istemiş; ablası da öyle diyormuş. O kaldı, ben yemeğe gittim. Arkadaşlarla buluştuk. İkisinin de yapılacak işleri varmış. Ekrem:

-Bizim bayramımız bu kadar; bunu bile kâr sayıyoruz. Enstitülere gidersek, bu böyle sürüp gidecek.

Bekledim, Nebahat Öğretmen gelmedi. Salona döndüğümde Bella gitmişti, düpedüz sevindim. Oturup Dansa Davet'in girişini tek ses olarak çıkarmaya çalıştım. Birden aklıma Ekrem'in arkadaşlara vaadi geldi; pazar günü sinemaya gidilecekti. Nebahat Öğretmeni oraya saptırıp yarın Ankara'ya yalnız olarak gitmeyi düşledim. Az sonra Nebahat Öğretmen öğrencileriyle geldi. Neşeliydi, gelir gelmez Harpokulu öğrencilerinden söz etti. Aynı programı tekrarladım. Öğrenciler yorgunmuş, yaptığıma onlar da sevindi. Ağız ucuyla "Sinemaya gidiyor muyuz?" diye sordum. "Öyle konuşmuştuk, bir değişiklik mi düşünüyorsun yoksa?" dedi. Sevindim. Hemen düşsel bir plan kurdum:

-Trene giderken ya da trende; Bella bir rastlantı önümüze çıkacak, gerekli ilgiyi göstereceğiz. (Nebahat bana uyacak umuduyla) Bakanlığa ablasına uğrayıp uğramayacağını soracağım. Dönüşte, kitaplıkta yapacağı değişikliklerden, piyanonun birinin hep boş kaldığından, çalışacak beklediğinden söz edip laf kalabalığı yaparak durumu rastlantısallığa getirmeye; hiç değilse öyle bir zan uyandırmaya çalışacağım.

Nebahat ayrılırken önce Etimesgut'a gitmek zorunda olduğunu, dönüşte buluşmamızı önerdi. Buna daha çok sevindim. Banliyönün uygun zamanlarda çalıştığını, dersten sonra oraya gidebileceğimi söyleyince Nebahat'ın yüzü güldü. Bu gülüş beni daha da rahatlattı. Hemen kafamdaki plândan vazgeçtim. Daha uygun bir tanışma ya da tanıştırma formülü bulmayı düşündüm. Nebahat gittikten sonra kendi gerçeğimle karşı karşıya kalınca piyanoya oturup bir tur Czerny, bir tur da Beringer 2 ya da Oscar Beringer parmak alıştırmalarından bir dizi tekrarladım. Kalktığımda bacaklarımın tutulur gibi olduğunu duyumsadım. Oldukça üzgün yemeğe gittim. Ekrem’le Hüsnü gelmedi. Anladım ki, İzzet Palamar onları gene alakoydu. Cemil Toygar Öğretmen yalnız oturuyordu. Sanırım insanlar yalnız olunca (benim gibi) bir başka oluyorlar. Cemil Toygar Öğretmen, her zamankinden daha yumuşak konuştu, okuldaki kimi aksaklıklardan söz etti. Öğretmen okulunda okuduğu günleri anlattı. Öğrencilerin böyle öğretmenlere yemek taşımasını eleştirdi. Kepirtepe Köy Enstitüsü ile Hasanoğlan'ı karşılaştırmamı istedi. Bunlar benim de aklıma takılan olaylardı; beklediği cevapları tam veremedim ama bu konularda bir yakınlığımızın olduğunu anlayınca daha değişik gözle bakmama neden oldu. Nazif Balcıoğlu yetişti, Cemil Toygar Öğretmenin omuzuna elini koyarak sordu; "Ne konuşuyorsun bu genç öğretmenle?” deyince ben hemen karşı soru yönelttim:

-Neden konuşmayacakmış? Suçlu muyum, hasta mıyım, düşman mıyım? Nazif Balcıoğlu Öğretmen bir süre yüzüme baktıktan sonra:

-Afedersin suç bende değil, dilimizde; küçük bir nüans hatası işleri böyle karıştırıyor. Cemil Toygar gülerek:

-Dilimiz üstünde konuşmak için güzel bir vesile, bunu değerlendirmeliyiz. Ne konuşursun? Ne konuşuyorsun? Birisi, konuşulan konuyu öğrenmek için, öteki konuşulan kişiyi küçümsemek hatta aşağılamak için. Bunları nasıl ayırırız? Nazif Balcıoğlu yanıma oturdu, çok yakından dönüp yüzüme baktı. Cemil Toygar'ın sorusuna:

-Bunu böyle açıklayamayız, bunu muhatap olanın iyi niyeti açıklar. Genç arkadaşım düşünür ya da düşünmüştür. Nazıf Balcıoğlu gelip sevdiği, çok çok çooook takdir ettiği bir genç arkadaşı için böylesi bir amaçla soru sorar mı? Cemil Toygar (benim tanık olduğum) ilk kez yüksek sesle güldü. Arkasından da; "Sormaz tabii!" Nazif Balcıoğlu Öğretmenin yemeği geç geldi. Ben kalkmak istedim, ikisi de birer elimden tutarak bırakmadılar. Türkçe'den, şiirden, romandan söz ettiler. Konuşma uzayınca daha doğrusu çok kitap okuduğumu, okuduğum şiirleri dinleyince benim, sandıklarından daha ileride olduğumu görünce açık açık yakınlık gösterdiler. Hiç kötülük düşünmeden salt takılmak için söylediğim sözü içimden eleştirdim. Başka bir zaman, örneğin bayan öğretmenlerin toplu olduğu bir zaman söyleseydim belki daha değişik etki yapardım ama biz bize olunca kanımca şakam ters anlaşıldı. Nedense ben de dönüş yapamadım, olay ciddi bir yöne yöneldi. Sonuçta gene kazancım oldu, olmadı değil ama dar bir alanda oldu. Nazif Balcıoğlu Öğretmeni tanıyordum; bu olay nedeniyle Cemil Toygar Öğretmeni de biraz daha yakından tanımış oldum.

Arkadaşlar oldukça geç geldiler. Gelince ağızlarını kokladım. Hüsnü, ne yaptığımı sordu; Ekrem daha deneyimli hemen;" Yok yahu, ramazanda da mı o olacak?" yanıtını verdi. Olayı anlayan Hüsnü güldü:

-Ben ne kadar safım, görüyor musunuz? Yüzlerimize bakarak, "Ne senin koklayışını, ne de Ekrem'in söylediğini aklımdan geçiremedim.” Ekrem bunu, Hüsnü'nün aşk denilen olaydan uzak duruşuna yordu. "Fatma Öğretmene azıcık yaklaşmak istese bak nasıl hassaslaşacak!” dedi. Fatma Öğretmen, arkasından Saliha Öğretmen ortaya geldi. Ekrem, ses tonunu değiştirerek Hüsnü'ye ağabeyce övütler verdi:

-Yarın Köy Enstitülerine atanınca buna gerek duyacağını, oralarda insanlar daha yalnızlık duygusuna kapılıyor. Bu duygu önünde sonunda insanı belli bir noktada durduruyor! dedi. Hüsnü, bu sözler üstüne biraz suskunlaşır gibi olunca ben:

-Mapi Cortes'i unutmayalım, bir yiğide bir aşk yeter! dedim. Mapi Cortes Ekrem'de çağrışım yaptı:

-İyi ki Mapi Cortes dedin, mahcubum, bizim sinema işi yattı! Neden diye sorduğumda üzülerek anlattı:

-Bir değil iki nedeni var. İyi ki iki nedeni var, yoksa çok daha mahcup olacaktım. Önce birinci nedeni söyleyeyim gelecek olanlar, planlarını değiştirmiş, başka bir tarihte gelecekmiş. İkinci neden daha önemli, Madam Küri filmi oynamıyormuş. İşin bir başka yanı yakınlarda oynamayacakmış da! Bu konu bir olayı da öğrenmemize neden oldu. Bildiğiniz gibi filmler A. B. D'den geliyor. İstanbul'daki film getirten şirket, filmleri getirtip dağıtıyormuş. Yeni gelecek filmler için de zaman zaman kendilerine bağlı olduğu sinemalara bilgi veriyormuş. İşte bu bilgilendirmede bir yanlışlık olmuş, daha gelmemiş olan filmleri gelmiş gibi duyurup reklâm afişleri gönderiyormuş. Bu kez henüz gelmemiş, ilerde gelecek filmlerden söz edilince sinema afişleri asmış. Gerçek anlaşılınca da sessizce afişler kaldırılıp yerine başka filmler konmuş.

Bunu duyduğuma sevindim. Nebahat'ı Greer Garson’u görmeye götürecektim. Ön açıklama yapmadan başka filme götürmek biraz umursamazlık sayılabilirdi. Gitmeden durumu açıklamak yerinde olacaktır! diye düşünüp, sevindim. Ekrem'e:

-Öteki arkadaşların haberi var mı? diye sordum. Ekrem:

-Olmaz olur mu? Gördüklerime kendim söyledim, göremediklerime de haber gönderdim; sözüm söz, borcumu ilk fırsatta yerine getireceğim! dedim.

Söz gene Aşık Veysel'e dönünce; Bektaşilerin değişmez ilkelerinden söz ettim. Ekrem gülümseyerek:

-Bektaşi, deyince anımsadım; duyduğumu size de duyurayım; Aşık Veysel'in memleketine gidişini neye yoruyorlar biliyor musunuz? Bektaşi oluşuna. Köyde sayısı az da olsa dindar geçinenler karşısında oruçsuz olarak dolaşmak istememesine! Olaya güldük ama sanırım içimizde bir burukluk oldu; insanlar ne denli acımasız; böyle yorumları içlerinde yaşatıp, çevrelerine yayabiliyorlar. Öte yandan da herkeste bir Aşık Veysel sevdası sürüp gidiyor!

Kendi kendimize söylenerek yattık.

 

31 Ağustos 1944  Perşembe

 

 Uyandığımda arkadaşlar kalkmıştı; Ekrem, akşamki konuşmaları anımsattıktan sonra bana; sözde beni rahatlatmak için söyledi ama bir bakıma beni yalanlama gibi geldi. Ekrem:

-Ya sen yanlış anlamışsın ya da sana yanlış aktarmışlar, Genel Müdür Hakkı Tonguç Müdür Rauf İnan'a; "Buradaki temsilcilerinin konuşmasından anladığıma göre 30 Ağustos bayramları nedeniyle hareketli bir hafta geçiren Milli Savunma Bakanlığı mensuplarından bir grup, sizin oraya da uğrayabilir, bunlar, bizzat bakanlıktan, Genel Kurmaydan, Harp Okulundan ya da Yedek Subay Okulundan olabilir!" demiş. Oysa sen hepsinden ayrı ayrı bekliyorsun! dedi. Ekrem'in düzeltmesini önce önemsemedim ama bugün 31 Ağustos, 30 Ağustos Bayramının devamı olduğuna göre gerçekten benim duyumum doğru olmamış olabilir. Buna bir bakıma sevindim; çünkü zaten yaptıklarımız ayaküstü etkinlikler, insanlar ayakta bakıp geçiyorlar. Zaten karşılarındakiler çocuk; "Çocuk işi!" deyip geçiyorlardır. Gene de bugünkü grupla hazır olacağım.

Kahvaltıda Cemil Toygar Öğretmen de vardı; beni görünce:

-Ummazsın belki ama ben de şiiri severim; öğrenciliğimde yüzlerce şiiri defterlerimde toplamışımdır. O nedenle Ömer Bedrettin Uşaklı'nın şiirinden söz etmiştim! deyip bir kağıt uzattı. Kağıda baktım, Tahtacı Güzelleri. Sahiden okumamıştım. Teşekkür ettim. İçimden de sevindim; nedense geldiği günden beri konuşmalarda hep ters düştüğüm Cemil Toygar Öğretmen'le bir konuda uyuştuğuma sevindim.

 

TAHTACI GÜZELLERİ
 
Güneşi baltaların
Ucunda taşıyarak,
Burdan daha çok uzak,
Bir ormana gidiyor
Tahtacı güzelleri. . .
Yemyeşil ormanların
Baştacı güzelleri. . .
Kırmızı, al, yeşil, mor
Fistanları rüzgârın
Elinde birer bayrak,
Gür siyah saçlar, gümüş
Paralarla karışık,
Omuzlara dökülmüş. . .
Çam kokusuyla dolu
Taşkın göğüsler açık,
Türkülerle gidiyor
Tahtacı güzelleri. . .
Kırmızı, al, yeşil, mor
Fistanları rüzgârın
Elinde birer bayrak. . .
Semiz katırlarıyla
Yapraklara basarak,
Ormanlardan ormana
Türkülerle gidiyor
Tahtacı güzelleri. . .
Yemyeşil ormanların
Baş tacı güzelleri. . .

 

Ömer Bedrettin Uşaklı

 

Şiire teşekkür ettim ama doğrusu biraz çocuksu buldum. Şiiri değil, öteki konuşmalarından biraz insanlara bakarak konuşan Cemil Toygar Öğretmenin şiir değerlendirmesini beğendim diyemem. Yine de bir anı olsun diye notlarıma ekledim. Necati, Fuzuli, Baki, Nedim, Emrah, Karacaoğlan, Gevheri, Aşık Ömer, Dertli, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şairleri okuyanlar için biraz çocuksu bir coşku eseri. . . Yine de benim şiir tarafımı depreştirdi.

Kahvaltıdan sonra kitaplığa uğrayıp Varlık Dergilerini karıştırmayı düşündüm. Ömer Bedrettin Uşaklı'nın ad vermeden umut bağladığı gençler Varlık Dergisi'nde vardır. Baki Suha Ediboğlu bile üç tanesini almıştı. Onun kitabı yeni çıkmış sayılır, 1944 baskılı, oysa Varlık, geçen yıllardaki sayılarında bir çok genç şaire yer vermiş. Onları bir elden geçirmekte yarar vardır. Kitaplığa girdiğimde şaşırdım; Bella Kent masada oturuyor. Tıpkı Bakanlık kitaplığında olduğu gibi. Birden ne söyleyeceğimi kestiremedim. Çok olağanmış gibi davranıp "Günaydın, ne zaman geldin?" diye sordum. Başıyla yan tarafı gösterdi. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen! Toparlanıp "Günaydın, Hoş geldiniz!" diyerek yaklaştım. Sabahattin Öğretmen söylediklerimi duymamış gibi "Merhaba, zaman zaman uğruyor musun buraya? Bu paketlere hiç el değmemiş gibi geldi bana!” dedi. Uğradığımı söyledim, “Ancak Varlık Dergileri önerilmişti derslerimizde. O nedenle dergiler geldikçe alıp okuyorum. Kitap okumak için fazla zamanım yok gibi. Benim piyano öğrenciliğim tıpkı ders yılı içi gibi sürüyor, her cumartesi konservatuvara gidip Faik Canselen Öğretmene çalıştığım parçaları dinletiyorum”. Bunu söyleyince Sabahattin Öğretmen gülümser gibi bakarak:

-Bak bu iyi işte; gene de arada kitaba bakmalısın! deyince Johann Wolfgang von Goethe'nin Wilhelm Meister'in Çıraklık Yıllarını okuduğumu söyledim. Oysa kitap bir aydan fazla bir zamandır elimde. Sabahattin Öğretmen:

-E, iyi işte, ben de bunu demek istedim. Demek Varlık okuyorsun? Sürekli okuduğun yazar var mı? Vahit Dede aklıma geldi hemen; "Sürekli yazmıyor ama yazacak diye beklediğim Vahit Lütfi Salcı var; onu hem çak yakından tanıyorum hem de müzikle ilgili yazdığı için bilgimi arttırıyorum.” Sabahattin Öğretmen duraksadı, yüzüme dik dik bakarak; "İlginç!"dedi, sonra da sordu:

-Sen piyano öğrencisisin, Vahit Lütfi Salcı folklörcü bir yazar; nasıl bir ilişki kurdun onunla?

-Kendisini tanıdığım için (beni okula yönelten, benimle gelip okul kaydımı yaptıran, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde kaldığım süreçte beni izleyen bir büyüğüm olduğu için) adını görünce okudum. Okuduğum yazılarda çok sesli müzikten yana oluşu da benim için çekici geldi. Bu arada konserlerde tanıştığım Müzik Tarihi Öğretmeni Mahmut Ragıp Kösemihal'le tanıştım. O da bana ilişkimi bilmeden onu okumamı önerdi. Hatta Mahmut Ragıp Kösemihal Öğretmen kendisine teşekkür eden bir yazı yazmış, onu okumamı önerdi. Kendisi Vahit Lütfi Salcı'nın araştırmalarını yıllardan beri okuyormuş, yazdığı yazıda "Bizim büyüğümüzsün!” diye saygılarını da sunmuş.

Sabahattin Öğretmen gülerek:

-Senin Vahit Deden bir Bektaşi dedesidir; bunun için mi Dede diyorsun? diye güldü. “Hem onun için hem de eşi aile yakınımızdan olduğu için ben çocukluğumdan beri ona "Dede!" derim!” deyince Sabahattin Öğretmen:

- Bak buna çok sevindim, senin okumak için iyi bir rehberin var! dedikten sonra Vahit Dede'nin nerede olduğunu, ne iş yaptığını sordu. Bildiğim kadarını anlattım. Sabahattin Öğretmen:

-Sizin bölümün görünmez ama çok önemli görevlerinden biri de Halk Müziğini yani türkülerimizi katıksız olarak toplayıp halka doğrusunu sunmaktır. İşte bu da Folklorculuktur. Sen bunun ustasını hazır bulmuşsun, sakın bırakma yakasını. Ben de severim onun çılgınca savunmalarını, gözüme çalınca alır okurum.

Sabahattin Öğretmen Bella'yı göstererek:

- Tanışmıştınız, ondan sonra karşılaştınız mı? diye sordu. Bella söze karıştı:

-Çok çok karşılaştık, hem burada hem de bizim kitaplıkta! dedi. Sabahattin Öğretmen, Bella'nın 2 Eylül cumartesi gününe dek burada kalacağını, burada, kitaplıkta çalışacağını, müziği çok sevdiğini, “gelirse piyano çalmasına…” derken Bella ekledi: "Plâk çalmasına!" Sabahattin Öğretmen güldü, Bella'nın sözünü tekrarlayarak, “çalışmalarınıza engel olmayacak zamanlarda” izin verilmesini rica etti. Piyanonun birinin tümüyle boş olduğunu, pikabın da öğle dinlenmesi dışında her saat çalabileceğini, o plâk çalarken benim alt odada çalışabileceğimi söyledim. Sabahattin Öğretmen “Bella'ya beraber git istersen” deyince Bella kalktı, birlikte bizim salona indik.

Bella sevinçli, belli etmemeye ya da sevincini saklamak için sevinecek nedenler öne sürüyorsa da gizli bir yanı olduğu gözden kaçmıyor. Plâkları daha önce görmüştü, yeni görmüş gibi bakıp "Aaaaa!” diye çığlık atması yapay gibi geldi bana. Hemen Weber'in Dansa Davet'ini koydu. Weber'in bizde fazla eseri yok ama ben Weber diye bir besteciyi Kepirtepe'de Kasım Kaveller Öğretmenin öğrettiği Avcılar şarkısından, daha sonra da Beringer piyano metodumda çaldığım Op. 3 no:1 sonatininden tanıyorum. Sonatin, Öğretmen-Öğrenci ortak çalışması olduğundan Faik Canselen Öğretmen'in titizliğini bildiğimden uzun süre sıkıntısını çekmiştim. Adı sonatine olmasına karşın oldukça uzundu. Uzun parçalarda Faik Canselen Öğretmen sıkıntımı anlar, mola verme yerine parçanın bestecisini anlatırdı. Avcılar Marşını tek sesli çaldığımda, onun alındığı Freischütz Operası'nı anlatmıştı. Araya küçük hikayeler de katıyordu. Örneğin Mozart, "Şu bizim dahi Mozart, Weber'in eniştesi!" deyince şaşırmıştım. Weber'in ölüm tarihini biliyordum, ölümü üzücü bir sıralamanın ilkiydi; 1826. 1827'de Ludwig van Beethoven, 1828 yılında da Franz Schubert ölmüştü. Mozart'ın ölümü 1791'di, onu unutmamıştım. Weber'in doğumunu daha sonra sanıyordum. Meğer Weber, 4 yaşındayken müzik dehası eniştesini kaybetmiş. Kuşkusuz ona sonraki yaşlarında eniştesini örnek gösterip onun gibi çalışmasını övütlemişlerdir.

Weber'i çok sevdiğini söyleyince Bella'ya bir Weber gösterisi yapmak için önce Avcılar Marşını tek ses ama akorlarla, pedal numaralarıyla çok sesliye benzettim. Arkasından da Sonatin'in Schuler bölümünü çaldım.

 

Carl Maria von Weber

 

Bella da Weber'in Oberon operasından söz etti. Kendisinin, o operanın bale sahnelerinde oynadığını söyledi, plâkları karıştırarak Mendelssohn'un Düğün Marşını çıkardı. Plâğı koyunca dinledik. Plâktan sonra da; "Bunlar ikisi birleştirilip opera yerine Müzikli Oyun olarak oynanıyor. Gerçekte iki besteci de konularını Shakespeare'in bir eserinden almışlar. Daha sonra bir çok besteci bu konuyu ele alıp kaynaştırmış!"

Bella'nın müzik bilgisi oldukça ilgi çekici. Piyano çalıyor. Ancak, pratiğe yatkın. Film şarkıları çalıyor. Bir filmde benim de dinleyince sevdiğim bir şarkı çaldı. Besame Mucho. (Öp beni)"Su Perileri Filminde söylemişlerdi!" dedim. Bella ise "Hayır, o şarkı vardı, o filmde de söylemişlerdir!" diyerek benim fiyakamı iyice bozdu. Kolay yenilmek istemedim hemen Schubert'in Serenadını arkasından da Rösleinı çaldım. Bella hiç umursamadan "Eeeeee!" çekip düşünür gibi yaptı, “Ave Maria'sını severim” dedi. Sonra da:

-Sabahattin Emmi bekler, gene gelirim! deyip gitti. Oldukça kafam karıştı. Öyle ki birden ağustos ayının 31 çektiğini bile unutmuşum, cumartesi gününü 1 Eylüle oturtup bu nedenle Ankara'ya gitmem gerekmeyeceğini hesaplayıp piyano çalışmayı bırakarak nota kitaplarını karıştırmaya başladım.

Hasan Çakı Efe geldi. Ondan resim istemiştim. Özür diledi:

-Mustafa Güneri defalarca, Hidayet Gülen ise özel olarak pozlar aldırıp beni çocuk gibi oynattı. O günlerden beri de görünce:

-Efe, senin fotoğraflari bir türlü tabettiremedik, inşallah hepsini birden alacağız!" deyip savuşturuyor. O nedenle ben sana benim değil gerçek efe resimleri bulup getirdim. Zaten sen benim değil efe resmi istiyordun, değil mi? deyip sözü bağladı. Üstelemedim. Hidayet Öğretmen'i görürsem ondan isterim, diye düşünüp geçtim. Efenin resimleri fotoğraf değil, basılmış resimler. "Elimde bulunsun!" deyip aldım. Biri oyunda çekilmiş resim, beden hareketleri hakkında bir fikir vermekte; diğeri de salt resim çektirmek için duruşta. Ancak, kılık konusunda bizi bilgilendirmektedir.

   

    

 

Hasan Çakı Efe "Yarın görevlendirildim, Şeref Tarlan'dan görevimi öğreneyim!" deyip gitti. O gidince duraksadım; o görevli olduğuna göre ben neden görevli değilim? Oldukça kaygılandım. Aklıma önce Müdür Rauf İnan'ın davul zurna merakı geldi. İhtimal, fırsat bu fırsattır deyip köylülerin alışkanlığından yararlanmak için oyunlara davulu sokacak. Sonra da "Halk böylesini istiyor!" deyip direncini sürdürecek. Oldukça kuruntulandım ama Öztekin Öğretmen olduğuna göre benim ortaya çıkmamın yanlış olacağını düşünerek kendimi rahatlattım. Schubert serenadlarının topluca bulunduğu kitabı açtım, Ave Maria'yı kolayca buldum. Kitap hem kalın hem de küçük boy baskı. Piyanoda durdurmakta zorlandım. Bir kolaylık bulmaya çalışırken Öztekin Öğretmen geldi. Gelir gelmez de:

-“Bu saatten sonra kimse gelmez. Demek gelecek askerler bu kadarmış! Bu da Müdür Rauf İnan'ın abartılı, romantik oyunlarından biri olmalı!" deyip kemanını sordu. Kemanının özel yeri var, alıp kutusunu açtım. Öztekin Öğretmen Mozart Menuet, Beethoven menuet, Toselli Serenat, Johann Sebastian Bach Air, Christoph Willibald von Gluck, Orfeo'nun aryası, Bocceheri’nin menuetini çalar.

 

                                                                                                            

Cristoph Willibal von Gluck                 Luigi Boccherini

 

Ave Maria'yı çalıp çalmadığını sordum. Güldü:

-Bir dönem birinci sıradaydı. İnsanların zevkleri zaman zaman değişiyor! dedikten sonra Ave Maria'yı çaldı. Bitirince de:

-Bach'ın Air'i onun yerini tuttu. Onu çalınca bunu geçiyorum. Benim çaldıklarım kendine özgü başkalık taşımaktadır. İleride sen de böyle bir yola gireceksin! deyip Mozart Menueti (bizde plâğı bulunan kv. 334 Divertimento no: 17) çalmaya başladı. Arkasından Luigi Boccherini menueti çalıp karşılaştırma yaptı. Ritim, ifade, ruha etki bakımından farkları anlattı. Gluck'un Orfeo'suyla Schubert'in Ave Maria'sını karşılaştırdı. Sonra da kemanı kutusuna koyarak:

-İşte bu kadar: hadi sen otur piyanona; dersler başlayınca sıkışacaksın. En az 10 arkadaş daha sıkıştırırlar bize. Bunlardan ikisi piyano seçse, piyano çalışma zamanın 1/3 oranında azalacaktır. Yöneticilerimiz, alt katın odalara bölümüne sırt çeviriyorlar ama öğrenci çoğaltmakta mahirler! diyerek yönetimi sözle çimdikleyip ayrıldı.

Yemekte, Bella için söz açılacağını umuyordum. Kimsenin umurunda değil. 30 Ağustos Bayramı'nın niçin köyde kutlandığı tartışıldı. Daha doğrusu tartışılmadı, duyuruldu. Cemil Toygar halkı savundu:

-Fakircikler adam yerine konduğunu görsünler. Askerlik yapıp dönünce bir daha askeri değil asker sözünü bile kendileri söylerse duyuyorlar. Bir an bizim köyü anımsadım; kahvede bıktırasıya askerlikten söz ederler. Salt erlerden değil generalleri ağızlarından düşürmezler. Örneğin General Fikri Tirkeş için söylediklerini bir türlü unutmuyorum. Ne var ki benim bildiklerimin burada geçerliliği yok. Kahve denilen olay, Hasanoğlan'da yeni. O nedenle benim söyleyeceklerim buranın gerçeğine ters düşeceğini düşünerek aklımdan geçirdiklerimi söylemedim. Suskunluğuma karşın sevinçli bir uyarı aldım:

 

 1 Eylül  1944 Cuma

 

Salona girer girmez arkamdan çalışma grubu geldi. Beklediğim gibi Ziya Kaplan Öğretmen başlarında. Geçen olay canlı canlı gözümün önünde. Harp Okulu marşını çaldık. Ziya Kaplan Öğretmen çok beğendi. Ancak ben, beklentim nedeniyle suskun bir tavır içinde gülümsemekle yetindim. Proğramımız dünden daha güzel oldu ama bunu kendimiz duyduk. Çocuklar gidince oldukça buruk olarak piyanoya oturdum. Kimsenin gelmemesinden değil burukluğum, Bella'dan geliyor. Nerede okumuş, hangi okulu bitirmiş de bu denli bilgi sahibi olmuş? Salt Weber, Mendelssohn meselesi değil öteki konularda da öyle. Biz müzik öğretmeni olmak için nelere katlanıyoruz; o ise müzik öğretmenliğini düşünmüyor bile;" Yapmak istediklerim var!" diyor. Ne yapacak acaba? Müzik, deyip saplanıp kaldım mı acaba? diye bir süre düşündüm. Düşünüyorum ama düşüncelerim bir noktada karanlığa kayıyor. Mendelssohn deyince keman konçertosu aklıma geliyor, şimdi bir de Düğün Marşı eklendi ona. Weber deyince aklım Avcılar Marşı ile Sonatine de. Oysa Bella ikisini de sarmaş dolaş edip araya bir de Shakespeare ekliyor. Ben, Shakespeare'in, birini tiyatroda izlediğim onu da okudum sayarsam yedi kitabını okumuş oluyorum. Ancak bunlar, kendi kutuları içinde durur gibi belleğimde duruyorlar. Onları, kendi kutuları dışında düşünemiyorum.

Bu düşünceleri bir yana itip sonun da Öztekin Öğretmenin uyarısını anımsadım; "En az on öğrenci ayrılırsa, bunların da ikisi piyanoyu seçerse çalışma süren üçte bir azalacak demektir!" Altı piyano öğrencisine iki piyano. Piyano başına üç arkadaş. Bunlar da benim gibi çok istekli olursa gerçekten benim işim zorlaşacaktır. Mehmet Zeybek arkadaşın isteksizliğinden yararlandığım için gönlümce çıkış yapmıştım. Belki son sınıfa geçen Mehmet Zeybek de kendi payına düşen zamanı kullanırsa ben sahiden dar sınır içinde kalacağım. Czerny etütlerini tekrarladım. Haydn iki sonatı ile Mozart 545 kv. sonatı iki kez çaldım.

Kendimi kaptırınca tüm olumsuzluklardan sıyrılıp zevkle çalışıyorum. Bu gün de öyle oldu; olumsuz bakışlarla çalmaya başladığım parçalar beni kendilerine çekince yemek saatine dek çalıştım. Arkadaşlar geldi, Ekrem, Hüsnü Çakı Efe bana takılarak kapıdan girdiler. Amacımın çalışmak olmadığını, birilerinin gelip çalıştığını görmesini istediğimi öne sürdüler. Ötekilerine söyleyecek söz bulamadım. Ancak Ekrem'e (sitem olarak) "Neyse ki beklediklerim çok uzaktan gelmeyecek!" deyince Ekrem bu kez durarak:

-Bak şimdi! Bizim söylediklerimizde iğne var mı? Hemen gıcıklık neden? Çakı Efe de:

-Yarın için ne düşünüyorsun? Spor gösterilerinden sonra bir grupla biz de endam göstereceğiz! deyince gülümseyerek:

-Çakı Efe ile dağlara bile giderim! dedikten sonra Ömer Bedrettin Uşaklı'nın şiirini bir daha okudum.

 

"Eğilmez başın gibi
Gökler bulutlu Efem.
Dağlar yoldaşın gibi
Sana ne mutlu Efem.
 
Oyna çıksın cepkenin,
Yansın güneşten tenin,
Gün senin, şenlik senin,
Bayramın kutlu Efem. . . .

 

Çakı Efe boynuma sarılınca ötekiler alkışladılar. Birlikte çıkıp yemeğe gittik.

Bizden önce gelip oturanlar konuşma konusunu seçip koyultmuşlar; "Kurtuluş Savaşı!" Ben de içimden; "Tam sırası, ne bilgileri varsa döksünler!" deyip oturdum. Toplar patlatıldı, Afyonkarahisar anıtı anlatıldı. Ulus Meydanı'ndaki anıt, Samsun'daki anıt karşılaştırıldı. Ulus dışındakileri görmediğim için ötekiler hakkında söylenenleri dinledim. Tek öğrendiğim, Samsun'daki heykelde de Atatürk, tıpkı Ulus Meydanı'ndaki gibi at üstündeymiş. Gönen Köy Enstitüsü'ne giderken Afyonkarahisar'dan geçmiştik ama gece olduğu için çevreyi görememiştik. Konya ile Kayseri Atatürk Heykelleri gözümün önüne geldi. Onlardan söz edilmedi. Ekrem Kayseri'yi sever, onun söze karışacağını bekledim o da tınmayınca yemeğimi kaşıkladım. Söz İstanbul'a geçince içim sızladı. İstanbul'dan üç kez geçtim, iki kez de ancak Sirkeci'ye kadar gidebilmiştim. Anlattıkları yer İstanbul'un en güzel yeriymiş. Bu kez geçerken Taksim denilen yere kesinlikle ben de çıkacağım. Geçenlerde Kurtuluş Savaşı'ndan, Demirci Mehmet Efeden dem vurulmuştu. Bu kez söz oralara kaymadı. Daha çok Cemil Toygar konuştu. İstanbul Muallim Mektebi dedi durdu. Muallim Mektebini, Öğretmen Okulu olarak neden söylemediğini düşündüm. Sorsaydım kesinlikle “alışkanlık!” diyecekti. Alışkanlık, ne mene bir olaysa bazıları bırakamıyor. Özellikle öğretmenlerin alışkanlığını anlayamıyorum. Onlar konuşurken bazı durumlarda öğrencilerin alışkanlığı için saatlerce söz söylerler kimi durumlarda da; "Alışkanlık tüü, kaka!" diyerek öğrenciyi döverler. Cemil Toygar yeni atandı sayılır, henüz sınıf verilmedi. Tüm Enstitü sınıflarına haftada iki saat derse gireceğime göre, ders yılı başlayınca onun sınıfına da girmiş olacağım. Sanırım bu açıdan konuşmalarıyla uygulamaları arasında çelişkileri göreceğim. Onlar konuştu, ben dinledim. Hüsnü koluyla dürtünce birlikte kalktık. Ekrem, radyo dinleyeceğimizi söyledi. Cemil Balcıoğlu ile Cemil Toygar, davete teşekkür ettiler, başka bir akşam için de geçerli olursa severek geleceklerine söz verdiler. Ramazan Öğretmenle Abdülrezzak Öğretmen salt teşekkür etti.

Kulübeye girince Hüsnü söylendi. "Canınız isterse!" Cemil Toygar için; "Sevemedim o adamı bir türlü. Konuşurken aynaya bakmaz mı bu adam? Bakmıyor sanırım. Baksa, söz söylerken dilinin karşısındakilerin üstüne üstüne gittiğini farkeder!" Ekrem dilini çıkararak; "Böyle mi?" diye sordu. Sonra da; "Sana öyle geliyor. Sevmedin onu, daha doğrusu, insan olarak onu değil konuşma tarzını sevmedin. Gerçekten konuşurken saldırgan bir hava yaratıyor!" Tonberg açıldı. Otuz Ağustos bayramı üstüne konuşmalar var. Feridun Fazıl Tülbentçi, arkasından, Nurettin Artam konuşma yaptı. Behçet Kemal Çağlar coşkun sesiyle şiir okudu.

 

ZAFER TEPE'de
 
Gökten üzerine titriyor Atan,
Önünde millet var, ardında vatan.
Rab arşından, bayrak burcundan;
Çık, gir gönlümeze, toprakta yatan!
 
Bir yıldırım saklıydı her bulutta,
Eğretiydi zevk de, şevk de, umut da,
Eğretiydi rahat nefes, güler yüz,
Sana türkü yakılmadan bu yurtta.
 
Otuz asır verememiş eşini,
30 milyon bekliyoruz başını.
Kandırmamış hiçbir kaynak, hiç bir şey,
Bir yıl yanmış öpmek için taşını:
 
Nice dudak kurttan kuştan uzanmış;
Otuz milyon ağız yurttan uzanmış,
Değil sade AFYON, BURSA, KÜTAHYA,
Alpaslanlar Malazgirt'ten uzanmış.
 
Şehit, gazi, var mı hazır olmayan?
Gelen millet:kâh binekli, kâh yayan.
Nasıl seni ziyarete gelmeyiz?
Tek Velî'sin efsanede kalmayan.
 
Bize barış, yüzünsuyu hürmetine,
Bahar, yaz, kış yüzünsuyu hürmetine,
Baştanbaşa bu yer, bu gök, bu deniz,
Karış karış yüzün suyu hürmetine!
 
Dünya değer çarığının sırımı,
Ben borçluyken sana bütün varkımı,
İnci dişlerine değen, yiğitim,
Mısır mıydı, çavdar mıydı, darı mı?
 
Millet derken"Gel al bütün varımı:
Özlediğin ana mıdır, karı mı?
Kara yerde göğün maviliğisin,
Kumral mıydın, esmer miydi, sarı mı?
 
Yeni terlemişti belki bıyığın,
Utanırdın bir göz atsa şu yığın;
Tek ahpabın yoktu; baş dostusun bak,
Şimdi hem Türk'lüğüm, hem insanlığın.
 
Sessizdin, siliktin köyde kim kime,
Kızardım bir yerde geçsen önüme,
Affet, şefaat et, sıra gütmeden
Suya gider gibi gittin ölüme!
 
Bize tek ayak da kanattan güzel,
Hayat, hayaldeki her tattan güzel;
Bir tek farklı şey var, bu yer yüzünde
Bir senin ölümün hayattan güzel.
 
Gözümüzde, gökte açtığın o iz,
Yolcusuyuz iyiye ve güzele biz,
Ya yaşatmak seni bu hür vatanda,
Ya da senin gibi ölmek ahdimiz.

Behçet Kemal Çağlar

 

Ekrem, Behçet Kemal Çağlar’ı Kızılçullu'dayken görmüş. Buraya da geldiğini söyleyince: "Burada şiir okumadı. Kızılçullu'da şiir okudu!” diye açıklama yaptı. Hüsnü, hayıflanarak; "Bizim fakir kepir'e şair mair gelmedi!" deyince karşı durdum; "Vahit Lütfi Salcı Dedemi halâ şair yerine koymuyor musun?” diye sordum. Behçet Kemal Çağlar'ın Onuncu Yıl marşını öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel'le birlikte, Ziraat Marşı'nı ise kendi yazdığını söyledim. Şiirden şairden söz ederek yattık.

 

2 Eylül 1944 Cumartesi

 

Ekrem'in sesine uyandım. “Alıştın bir haftadır, haydi meydana, Efeler seni bekliyor!” dedi. Sahiden öyle, 30 Ağustos Bayramı nedeniyle oyunlara ara verilmişti. Hemen hazırlanıp Oyun Alanı'na gittim. Çakı Efe meydandaydı. Efe uyardı:

-Tüm öğrenciler katılacak. Tek Harmandalı oynatalım Sıtkı Şanol Öğretmenle konuştuktan sonra yeni bir program yapacağız. O, sporlara ara vermek istiyormuş.

Nöbetçi Öğretmen olarak Ziya Kaplan geldi. Düdükler çalındı, Efe işaret edince Harmandalı çalmaya başladım. Uyumsuz yanlar görülmekle birlikte toplu olarak Harmandalı oldukça düzgün oynanıyor. Harmandalı ile başlayıp onunla bitirdik. Hasan Çakı Efe yeni bir sıralama yapacak, yarından sonra ona uyacağız.

Biraz hızlıca kahvaltıya gittim. Benim gerçek sorunum bundan sonra, deyip bir iç çektim. Kahvaltıdan salona geçtim. Konuşmamıza göre trende buluşacaktık. Bella gelebilir düşüncesiyle bağlık yolundan trene indim. "Trende karşılaşmak çok doğal!" diyorum içimden. Durağa inince Nebahat'ı yalnız olarak görünce sevindim. Nebahat sevindi:

-Yetişemiyeceğini düşündüm, geriye dönecektim! dedi. Biz konuşurken yanında birisiyle Bella geldi. Bana işaret edince yaklaştım:

-Arkadaşım var, onunla beraber olacağım, o benim için geliyor. Bir başka zaman buluşuruz! dedi. Gerçekten Bella'nın yanında çok güzel denecek düzeyde bir bayan vardı. İlk kez gördüğüm biri. Önce. Tatbikat Sahnesi provalarına gittiğimizde Rejisör Carl Ebert'in kızını görmüştük; o sandım. Trene binince yanyana geldik. Nebahat tanıyormuş, "Sili Usta ile çalışanlar var ya onlardan birinin kızı, İstanbul'da okuyormuş!" dedi. Tren kalkınca Bella geldi, açıklama yaptı. Eskiden beri tanışıyorlarmış. İstanbul'a gidince onlarda kalıyormuş. Bella anlattı ama, anlattığı güzel hiç oralı olmadan dışarıları gözetledi. Babası Hasanoğlan'da çalıştığına göre, hele Sili Usta ile birlikte çalıştığına göre benim babasını tanımam gerekiyor. Topu topu onlar ustadır. (Usta değil kendi ülkeleri olan Macaristan'da Profesörlük yapmış kimselerdir. Birisi Sili, birisi Gaspar, üçüncünün adını anımsayamadım. Ancak bayanın ten rengi Gaspar'ın kızı olabileceği kanısını uyandırdı. Bella ayrılınca aramızda konuştuk:

-Yabancılar hem güzel, hem de cesur oluyorlar. Nebahat iyice paniklemiş olacak:

-Onlar, kendileri hakkında söylenenlerden habersizler! dedi. Bunu söyleyince sordum:

-Bunlar hakkında dedikodu mu var?

-Bunlar için bir şey duymadım, hemen öyle söyledim. Kızın annesi de bizim okulda çalışıyor. O nedenle geldikçe gördüm, konuşmuşluğum yok. Etimesgut'a gideceğimi söyleyip Cebeci'de indim.

Giriş kapısına yaklaşırken Faik Öğretmenin geldiğini gördüm. Beyaz yazlık şapkası, beyaz ayakkapları, beyaz gömleğiyle Faik Öğretmen "İki dirhem bir çekirdek!" denecek derecede şık. Gülerek geldi. Benim elimi sıktı. Kapıcıya elini kaldırarak selâm verdi. Aşağıdaki odaların birine girdik. Önce kendisi bir bestesini çaldı. Gülerek:

-Adını sorma, daha belli değil, güzel bir şiir bulursam şarkı ya da marş olur, bulamazsam piyano parçası olarak kalır ya da ötekilere katarım!" dedi. Çernileri dinledi, beğendiğini söyledi. Mozart 545 kv. Andanteyi çok beğendi. Sonatın tamamına çalışmayı hakettin! deyip sonatın üstüne özel ödev işareti olan V benzeri çizgiyi çizdi. Bir kez de kendisi çaldı. Dersimiz bitince:

-Gelmişken ben biraz çalışayım, bu binada çalışmak benim için ayrıca bir zevk. Neden biliyor musun? diye sordu. Ben karşılık vermeden anlattı. O bina yapılırken bir taraftan dersler başlamış. Yağmur, çamur bir kışı öyle geçirmişler. Bana bakıp, güldü:

-Bunlar senin için yabancı sayılmaz, siz de benzer olayları yaşıyorsunuz! deyip gene güldü. Bu kez de:

-Sen de bir gün Hasanoğlan'a gelip aynı duyguları yaşayacaksın! dedikten sonra bir eliyle bana güle güle işareti yaparken öteki elini tuşlarda gezdirmeye başladı.

Faik Öğretmenin söyledikleri aklıma takıldı, bir türlü atamadım. Anafartalardan Ulus'a inerken aklım başıma geldi. "Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!" şarkısını anımsadım, Cebeci, Kurtuluş ya da Yenişehir durakları varken Konservatuvar'dan Büyük İstasyona yürümenin cezasını çektim. İstasyonda beklemedim, tren hazırmış, atladım. İnince Nebahat'la karşılaştım. Sinmiş gibi bir durumu var. Geçen hafta onarım vardı. Sözde bugün Okul Müdürü kontrola gelecekmiş. Bunu duyar duymaz, trene değil Sıhhiye'de inmek üzere otobüse atladık. Okul Müdürü ile karşılaşma otobüste pek olası değil. Nebahat otobüste, Müdür Rauf İnan'dan çok çekindiğini anlattı. Ancak ben, onun anlattıklarını dinleyince bir noktaya mim koydum. Nebahat'ın niyeti Ankara'dan uzaklaşmamak. Nebahat'in anlatışı uzadıkça bizim yolumuz da uzadı. Bir de baktık ki taş Köprüdeyiz. Meğer bindiğimiz otobüs mahalle mahalle dolaşan otobüslerdenmiş, Ulus'tan Yenişehir'e yönelince sevinerek, Sıhhiye'de indik. Ankara Sineması'nda Anna Karenina, Yeni Sinema da Lili Marlen. Anna Karenina'ya girdik. Nebahat Greta Garbo'yu bir kez daha görecek. Biliyorum, ilgisi Anna Karenina'ya değil Greta Garbo'ya. Sanıyorum onun kadınsı davranışlarını beğeniyor. Çok dikkatli olduğu zamanlar Greta Garbo'nun ideal kadın tavırları sergilediği anlar oluyor. Sadelik içinde olmasına karşın ilginç pozlar vererek ilgi toplayan Greta Garbo'nun güzelliği bir yana bakışları, el, kol hareketlerini özellikle de yüzünü, bakışlarını kullanması çok ustalıklı. Benim de bunlar ilgimi çekiyor. Besbelli akıllı, dengeli bir bayan.

                                                                                       

Anna Karenina ile Kont Wronsky                                               Filmin afişinde Greta Garbo

 

Romanını okuduğum için filmin konusunu biliyorum. Edindiğim bilgilere göre romanlar filmlere tıpkı yansıtılmazmış; gene de özüyle bir benzeşiklik olacaktır. Evli bir bayan, eşiyle çocukları olmasına karşın anlaşamıyor. Daha doğrusu bayan macera eğilimli, gönlünden geçenleri yaşamak istiyor. Sonunda bir kontla ilişki kuruyor. Bu ilişki giderek 2. bir evliliğe dek dönüşüyor. Bu kez de kont, onun yaptığını yaparca giderek bir soğukluk yaratıyor. Sonunda yaptıklarından pişmanlık duyup geri çekilmesi gerekirken Karenina trenin altına kendini atıyor. Bunu anımsayıp Nebahat'a küçük bir açıklama yaptım. Ancak sonucu, tren altına atılışını anlatmadım. Film başlayınca Karenina tüm şıklığı ile boy gösterdi. Aynı derecede şıklıklar içinde, insanlarla ilişkilerini bir süre sürdürdükten sonra Kont Wronsky ile yakınlaşır. Eşiyle uzunca bir ayrılma savaşı verdikten sonra da kaçamak olarak Kont Wronsky ile evlenirler. Anna Karenina, Kont Wronsky'i bir süre elinin içinde tutmaya çabalar. Ancak Kont Wronsky bir askerdir. Ordu ile bağlantılı olduğu için bir dizi sorumlulukları vardır. Bu yüzden Karenina'nın sınırlayıcı tutumuna karşı gelip kendi yolunda gitmek ister. Anna Karenina'nın kaprislerine bir yerde sınır koyar. Böyle bir çatışmada sonunda Anna Karenina evi terkedip gider. Gider ama nereye gideceğini de tam saptamamıştır, geçmişte tanık olduğu bir tren kazasını anımsar. Başına bu olayları sarmadan önce yaptığı bir tren yolculuğu sonunda trenden inerken bir kazaya tanık olmuştu. Birisi tren altında kalmış, insanlar çevresine toplanmıştır. Anna Karenina Kont Wronsky ile bu olay sırasında tanışmıştı. Tüm bunları anımsayarak kendini tutamaz rayların üstüne yatar.

Filmi, romanı anımsayarak izlerken bir yandan da Nebahat'ı dikizliyorum. Tıpkı Greta Garbo gibi olaylar ters gidince yüzünü ekşitiyor; çiftler arasında geçici de olsa barış olunca gülümsüyor. Filmin sonunda hiç yapmadığı tepkiyi gösterdi, kolumdan tutarak:

-Kalk çıkalım! Film bitmişti zaten, çıktık. Bir süre konuşmadan Ulus'a gitmek üzere karşı durağa geçtik. Durakta bekleyenler vardı, sanırım biraz da ondan bir süre konuşmadı. Birden:

-Gireceğimiz film de böyle mi? Eğer böyle ise girmeyelim! Ben:

-Tam bilmiyorum, şarkısı acıklı biraz, sanırım buradaki gibi bile bile ölüm yok. Adı, askere giden sevgilisi için bir bayanın söylediği şarkıdan alınmış. Radyoda zaman zaman çalınıyor. Yumuşar gibi olduysa da:

- Sinemaya gitmesek olmaz mı? diye sorunca anladım ki istemiyor. Dirseğinde tutup kenara çeker gibi yaptım:

-O zaman Ulus'a gitmeyelim! Nebahat gülümsedi:

-Ben de onu diyecektim! deyip geriye çekildi. Otobüs geldi, durak boşalınca ikimiz kaldık adını söylemeden dereden tepeden konuşarak Kızılay tarafına yürüdük. Geçen gittiğimde oturduğumuz banka iki genç oturmuş, birer kolları çapraz olarak omuzlardaydı. Bekledim, Nebahat buna ne diyecek? Az ilerideki bir banka da biz oturduk. Kasıtlı sustum; Nebahat, bunları görmezden gelirse bu işin sonu karanlık! dedim içimden. Ben böyle düşünürken Nebahat bana doğru eğilerek:

-Ne kadar rahatlar değil mi? diye sordu. Ben de hiç ilgilenmemiş gibi:

-Neden rahat olmasınlar? Buralara bu banklar neden konmuş, yaşlı insanlar otursun diye mi?

-Ne demek istiyorsun? deyip dirseğiyle itti. Çok sevindim ancak şımarmadım. Konuyu filme çevirdim:

-Film, sonucu düşünmezsek güzeldi değil mi? Anna Karenina'yı eleştirdi:

-Bir anne çocuklarını bırakıp nasıl gider? Konuşmuş olmak için yazar Tolstoy'dan söz ettim. Nebahat ondan hiç okumamış. Kreutscher Sonat'tan söz ettim. Orada da baba, çocuklarını düşünmeden eşini öldürür. Ancak, çocukları için yaşamı boyu acı çeker! dedim. Konuyu aşka yamadık. İkimiz de konuşmak istiyormuşuz, uzun süre nasıl karşılıklı olarak nasıl davranılması üstünde tartıştık diyemeyeceğim, adeta inatlaştık. Bence iyi oldu, Nebahat, çiçek gibi açıldı. Elimi omuzuna koyunca gülümsedi:

-Taklitçi olmayalım, elimi ben gelecek defa koyayım! deyip güldü. Yandakiler kalkıp gittiler. Tren saati yaklaştığı için kalktık, Kızılay durağına geçip otobüsle Ulus'a gittik. Ulus çok kalabalık. Gene de Nebahat'in gözleri Müdür Rauf İnan'ı arar gibi. Neden korktuğunu sordum. Bir bakıma iyi oldu; Nebahat baklayı ağzından çıkardı:

-Başka bir yere atanmak istemiyorum; olabildiğince Ankara'ya yakın bir yerde çalışmak istiyorum.

Bir an kendimi düşündüm; nerede çalışacağımı kestiremiyorum. Pazarören'de Okul Müdürü Şevket Gedikoğlu bana:

-İstediğin piyanoyu, akordiyonları alacağım, aklıma koydum, burasının sana, senin gibi birisine çoook çok, ihtiyacı var! demişti. Gönen'e gittiğimizde oranın Müdürü, sevgili öğretmenim Ömer Uzgil de; "Bekliyorum, en zayıf tarafımız müzik faaliyetleri!” demişti. Samsun/Ladik Müdürü Enver Kartekin ise oğlu Alpay'la eşi Sabahat Öğretmeni de katarak:

-Evcek seni anıyor, gelmeni bekliyoruz! demişti. Kepirtepe'deyken Alpay küçüktü ama, akordiyona bayılırdı. Akordiyon ilgisi onu bana yakınlaştırmıştı. Bunları anımsadığımdan Müdür Enver Kartekin' in çağrısına ısınıvermiştim. Nebahat'ın kesin kararı, bu duruma çok ters düşmektedir. Gerçi benim de gönlüm, Hasanoğlan'da kalmak sevdasında. Öztekin Öğretmen:

-Askerliğini bitir, seni buraya aldıracağım! diyor ama, buna kesin gözüyle bakıp avunmak istemiyorum. Nebahat'ın bir de geçemediği bir başka olay; ailelerimizin tanışması. Bu da benim işime gelmiyor. Annem yok, ölmüş . Babam da oldukça yaşlı. İki ağabeyim asker, ne zaman yakayı kurtaracakları belli değil. Çocuklu iki yengem eşleri yerine de evin işlerine koşuyor. Bu karmaşayı bir memur ailesinin kabulleneceğini düşünmüyorum. Ayrıca askerliğimin de süresi belli değil. Bunları düşünerek azıcık buruklaştım. Bir yanda gelecekte bir gün Nebahat'ın elini omuzumda duyar gibi olurken bir yandan da bunları düşünerek kendimi akordiyon omuzlarında Gönen, Pazarören ya da Ladik’te görür gibi oluyorum.

Ulus'ta inince Nebahat sordu:

-Neden suskunlaştın?

-Arkadaşların ısmarladığı Yıldız dergisini unutmayayım, onu düşünüyordum; başka bir istekleri var mıydı acaba?

Kitapçıya uğrayıp Yıldız'la Varlık aldım. Varlık, Eylül birinci sayısı çıkmış.

Kafamdaki olumsuzluklardan sıyrılarak; "Aile Bahçesi mi yoksa Gençlik Parkı mı?” diye sordum. Nebahat Gençlik Parkını seçti, oraya gittik. Orada da görünme korkusu sürdü. Konuşmalar bu korku üstüne oldu; "Görseler ne olur? Sorunun karşılığı hazır: "Olmaz!" Bu "Olmaz!" sözüne kızmama karşın yüzüne bakınca nasıl yumuşadığımı da şaşıyorum. Güzel bir yüz, gülünce yanakların altında oluşan çizgiler tüm şairlerin dilinde. Onların da bu çizgilere ilgi duyması beni cesaretlendiriyor. Demek ben de güzellik denilen, "Neyse o!" ben onun ayırdındayım. Birden güldüm, elimi uzatıp elini ellerime alarak:

-İşte görsünler! dedim. Nebahat, sandığım gibi elini çekmedi, aksine:

-Görsünler bakalım! dedi. Az önceki kuruntularımın hepsi dağıldı; sabah geldiğimizdeki duygularla trene indik. Oturunca filmden söz ettik. Anna Karenina'dan çok Greto Garbo üstüne konuştuk. Yıldız dergisinde okuduğum bilgileri aktardım:

-Kendisi İsveçli olmasına karşın Almanya 'da ünlü olmuş, öteki film yıldızları gibi sürekli gülücükler dağıtmadığı için "Gülmeyen Güzel" diye ad takılmış, kendisini ünlü yapan film çekici ile birlikte A.B.D'ye gitmiş, ünü orada daha da yaygınlaşmış. Şimdilerde dünyanın en güzeli olarak anılıyor!

Hasanoğlan'da inince benim de güzel bulduğum Nebahat'la haftaya gene birlikte gitmek üzere ayrıldık. Tüm Hasanoğlan'daki insanları görmez, duymaz, konuşmaz varsayarak ayrı yollardan kendi yerlerimize gittik. Az sonra ben yemekhaneye gittim. Nebahat, akşamları pek gelmiyor. O nedenle ben yalnız olarak rahatım. Bizim takım benden sonra geldi. Hoşbeşten sonra sorular soruldu, karşılık olarak Faik Canselen'den duyduklarımı anlattım.

Kulübeye dönünce tonberg, günün haberlerini kısa kısa verdi, Yugoslavya ile Bulgaristan iyice karışmış, Sovyet Kuvvetleri bir yandan Macaristan'a bir yandan da Polonya'nın Çekoslovak sınırına dayanmış. Neredeyse Alman Topraklarına dayanmış.

Ekrem, efkârlanarak:

-Nereden nereye? deyip bir süre geçmişi, Hitler'in söylediklerini tekrarladı. Ben de bir karikatürü anımsattım. Sözde Hitler:

-Heyt, bana, havada kaplan, karada sırtlan, tüm dünya kan kusturan Berlin'deki aslan derler! demiş. Dünya küresi ayaklarının altında Hitler nutuk söylüyordu. Şimdi ne olacak? "Şimdi ne olacak?” sözünü tekrarlayarak yattık.

Yatınca bir süre kendi kuruntularım sürdü, Nebahat ara ara gözümün önüne geldi, ikircil bir duygu içinde uyudum.

 

3 Eylül 1944 Pazar

 

Hüsnü uyandırdı, çekimser bir sesle:

-Bugün görevin yok muydu yoksa? "Var!" deyip toparlandım. Geç kalmamışım, Çakı Efe benden sonra geldi. Tüm öğrenciler oyunda. Yeni Yüksek Bölüm Öğrencisi Ömer Çiftçi Çakı Efe'nin yanında, Bir grup ayırıp ortaya aldılar. İç içe iki halka olarak önce harmandalı sonra Arpazlı oyunları tekrarlandı. Çakı Efe Ömer Çiftçi'ye teşekkür etti. Nöbetçi öğretmenleri Aysel Öğretmen'le Neclâ Öğretmen iç halkada bir süre oynadılar. Çıkınca da kendi kendilerine gülüştüler. (Becerdiklerine mi, yoksa beceriksizliklerine mi güldüler? Bunu tam olarak anlayamadım. )

Kahvaltıda bizim gruptan başka kimse yoktu. Pazar günleri genellikle böyle oluyor. Ekrem'in önerisiyle banyoya gitmeye karar verdik. Her zaman belli bir canlık gördüğümüz köyde bu sabah bir durgunluk vardı. Ekrem hemen yapıştırdı:

-Sahtekârlar, (bana dönerek), “Bu Aleviler hep böyle midir? Baksana oruç tutmazlar ama oruçluymuş havasında evlerine kapanırlar!” Aleviler hakkında bilgim yok. Benim bir nebze Bektaşiler hakkında bilgim var; o da şiir, şarkı sözleri üstüne. Onların şairleri, Bektaşilikleri saklanarak okullarda okutuluyor. Ekrem sordu:

-Kimler meselâ? Ben de Yunus Emre'den başlayarak, Fuzuli, Nef'i, Nedim, Aşık Ömer, Gevherî, Karacaoğlan, Dertli diyerek bir kaç ad daha sıraladım. Ekrem:

- Geriye ne kaldı? dedi. Geriye yokların kaldığını ama sun'i geçinenlerin hileleriyle onlara göre, çokluk olduklarının yalanları kaldığını söyledim.

Banyoya girince konuşmamızın yönü değişti. Hüsnü:

-Buraya geldiğimizde buralar çamurluktu; sıcaklarda mandalar yüzüyordu! dedi. Ekrem güldü:

-Manda çamurda yüzmez, serinlemek için yatar! dedikten sonra Kızılçullu'dayken uygulamaya gittikleri bazı köylerde çok manda olduğunu anlattı. Ben de:

-“Bizim mandalarımız vardır. Bir çift öküz yanında bir çift manda her zaman bulunur. Benim okula giriş param da yetişmek üzere beslenen bir çift malak parası” deyince malak sözüne bir süre güldüler. Hüsnü, manda, malak olayına çok yabancı. Sanırım Bulgaristan'ın dağlık yörelerinden; çünkü dağlık yörelerde manda bakılmaz. Manda ağır yapılı olduğu için düz yollarda çok yük taşıtmak için özellikle beslenir. Örneğin Trakya'nın Istrancaların güneyinden Meriç Nehrine dek uzanan ova köylerinde çok manda kullanılır. Pancar taşırken çok tanık oldum; öküz arabaları 600-700 kg. gelirken manda arabaları 900 ile 1200 kg arasında (geldiği yola göre) değişir. Manda, öküz, at, bakımları konusunda Hüsnü'ye takıldık:

-Sizin çiftlikte neden manda yok? Hüsnü sinirlenir gibi oldu:

-Ne bileyim ben, onu gidin bizim Şefe sorun. Şef, dediği İzzet Palamar. Onun cevabı hazırdı:

-Olmaz, kızarsa Tonberg'i kaybederiz; geri alır. Gülüşerek çıktık. Sıcağa kalmadan gelip döndüğümüze sevinirken Kulübeye neredeyse terli girecektik. Hava oldukça sıcak. Fazla eğlenmeden salona ayrıldım. Cumartesi açıklarımı kapatmam gerek. Aklıma takılan bir parça olunca onu yoluna koymadan rahat edemiyorum. Yemekten sonra gelecek bir grup var onlara da yeni bir parça eklemem gerekiyor. Çernileri su gibi yaptım. Beethoven Patetik Sonatın girişini çalıştım. Çok ağır, hareketsiz bir bölüm. Sıkılınca hemen son bölüme geçip zevkle tekrarlıyorum.

Öztekin Öğretmen'in çok sevdiğini söylediği oldukça güzel çaldığı Schumann'ın Rüya'sını açtım. Tek ses kolay; ancak parmak araları açık olduğundan biraz dikkat istiyor. Ezberleyince kolaylaşacağını düşünerek yemeğe gittim.

Yemek oldukça kalabalık, neşeli gülüşler uzaktan duyuluyor. Yeni bir karar verilmiş, grup olarak köye gitmek. Şaşırdık! Ekrem sordu:

-Köyde ne var? Biz az önce köyden geldik.

Bedia Öğretmen:

-Köye değil ayol, biz köyün üstünki bizim su kaynağına gitmek istiyoruz. Sili Usta orasını görmemizi önerdi. Kaç zamandır hep gitmek için konuşuyoruz. Bugün kesin karar aldık. Güneş dönünce yola çıkacağız. Köyden ötesi bir saat bile değilmiş. Öğretmenlere dönerek:

-Tamam değil mi arkadaşlar? diye sordu. Baktım Nebahat dahil hepsi "Tamam!" çekti. Birden söze karıştım:

-Beş Kavaklar, denilen yere gidilecek, ben orasını biliyorum, 1941 yılında okulun ilk suyunu oradan köy ilkokuluna getirmiştik. Hepsi birden:

-Hadi bizimle gel! dediler. Bir saat çalışmam olduğunu söyledim. Hepsi birden:

-Zaten biz de bir saat sonra yola çıkacağız! dediler. Ekrem'e baktım, başıyla "Tamam!" işareti verdi. Bu kez de:

- Ekrem de gelirse! dedim. Ekrem gülerek seni yalnız bırakacak değiliz değil mi Hüsnü? diye sordu. Hüsnü Yalçın gülerek:

-Anca da bir kanca da! deyince bir alkış koptu. Bu karar, iki yıldır, başkası dürtüklemeden yaptıkları ilk işbirliğiymiş. Herkes neşeli. Salona gittim. Ömer Çiftçi bir grupla geldi, kaytarıcı Aysel Öğretmenin sınıfı. Ancak Ömer Çiftçi onları uyarmış. Ağabeylerini kırmamak için her biri kuzu. Bildiğimiz programı tekrarladık. Ömer benim de işime yaradı. Bunu söyleyince:

-Ağabey, her zaman yanındayım, yeter ki sen iste! dedi. Onlar gidince Kulübeye döndüm. Bizimkiler hazır. Birlikte Kitaplığa gittik. Az bekleştikten sonra sekiz kişilik bir grup olarak yola çıktık. Ben eski günleri, 1941 yılı olaylarını anlatırken Hüsnü'nün susması bayanların dikkatini çekmiş, bir ikisi birden Hüsnü'ye "Sen beraber değil miydin neden konuşmuyorsun?" dediler. Diyenlerden biri Fatma Öğretmendi. Ekrem sık sık Hüsnü'ye:

-Gel seni Fatma Öğretmenle anlaştıralım! diyordu. Bir kahkaha attıktan sonra Hüsnü'ye yaklaşarak:

-Ermiş değiliz ama bizim de bir ileri görüş hesabımız vardır. Allah söyletir derler bunu unutma! dedi. Karşıdan bir yabancı, kent kılıklı bayan geliyordu, bayan öğretmenlerle selâmlaştı. Revirde çalışıyormuş, okulun su işlerini yapan, şimdi de yöneten ustanın eşiymiş. Onlar bunu söyleyince ben de ekledim, bir de güzel kızları varmış değil mi? diye sordum. “A, evet sen nerden biliyorsun?” deyince Nebahat söze karıştı, dün Ankara'ya ayni trenle gittik! dedi. Bedia Öğretmen yakından tanıyormuş, İstanbul'da okuduğunu anlattı. Bu arada 1941'den beri Hasanoğlan'da çalışan Gaspar Ustanın İstanbul'da evi olduğu ortaya çıktı. İnşallah bizim de olur! diyenler oldu. Köye girince İlkokul önünden dağ patikasına yöneldik. Bir süre dağ kayalık yerinde sızlanmalar olduysa da dik olmasına karşın ilerisi oldukça düzgünleşti. Fazla sızlanma olmadan Beş Kavaklar denilen yere ulaştık. Su kaynağında beton yığınlarını görünce iç çekerek buralarda kimler çalışmış diyenler oldu. Gene söze karıştım:

-Bizler, bunları, 1941 mayıs ayında benimle 10 kadar arkadaşım günlerce çalışarak yaptık. O zaman ben Sili Usta yanında uzman yardımcısı olarak çalışıyordum. Zaman zaman da Sili ustanın tesviye aletini sırtımda taşıyordum. “Zavallı” diyenler olduğu gibi “kahraman” olarak alkışlayanlar da oldu. Nebahat'a yan gözle baktım. Gayet soğuk kanlı, salt dinliyor.

Beş kavaklarda fazla kalınmadı. Ancak dönüş çok zevkli oldu, bayrak töreni anımsatılmasaydı daha zevkli bir dönüş olacaktı. Ancak güneş ufka inerken törende bulunma zorunluğu adımları sıklaştırdı. Tam zamanında yetiştik. Bayrak törenini Sıtkı Şanol kendisi yönetiyor. Marşı da öğrenciliğinde olduğu gibi gene Ömer Çiftçi söyletiyor. Bu işi bana yüklemediklerine çok sevinmiştim. Bundan böyle bu sorunu atlatmış olacağım. Çünkü Ömer bizim bölümde olacak.

Törenden sonra doğru salona gittim. Bir saatlik bir zaman var, inadıma çalıştım.

Akşam yemeğini de atıştırıp salona döndüm. Zaten bizden başka kimse yoktu, bayanlar, özellikle pazar akşamları yemeğe gelmiyorlar. Ekrem'in bu konuda bir sözü var sık sık o tekrarlıyor, o söylemese biz anımsatıyoruz:

-Neden gelsinler, zamanları var, evlerinde hanım hanımcık istediklerini pişirip yerler. İşte biz erkekler bunu yapamıyoruz!

Piyanoya oturunca Nebahat'ın düpe düz açık verdiğini düşündüm: Gaspar Usta'nın kızıyla Ankara'ya gitmiş olması bir açık verme değil de nedir? Oysa Ankara'ya gittiğini arkadaşlarının çoğundan sakladığını söylerdi. Belki de artık saklamıyor. Bunu, iyiliğime mi yoksa kötülüğüme mi yorayım? diye sorup kendi kendime cevap aradım.

-Demek artık saklamıyor! deyip Patetik sonatın girişini bir süre çekiçledim.

Kulübeye döndüğümde arkadaşlar Tonbergi dinliyordu. Neyzen Yusuf Paşa'nın segagah peşrevini, arkasından Kantemir'in Sazkâr Peşrevi, tamburi İzak Efendi'nin İsfahan Peşrevi derken uyudum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ