Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

30 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Okula Dönüş Sevinci - Unutulmayacak Bir Yolculuk Arkadaşı

 

14 Mart 1939 Salı

 

“Bu bizim saat!” deyip kalktım. Bizim saat Fahri Öğretmenin cehopenini çalıyor. Nedir bu cehopen ki? Herhalde bir şarkı! Kalktım. Hem sevinçliyim, hem üzgün. Eve iyice alışmıştım. Sevinçliyim, hava açık, okuluma gidiyorum. Yaz tatiline gelince daha rahat olacağıma inanmaya başladım. Babamla İlyas Usta geldiler. Onlar daha önce buluşmuş sabah kahvelerini içmişler. Babam ablasına, Elfide Halama birşeyler paketlemiş. Boş bulundum babama sordum, “Ne bunlar?” Babam, “Dişsiz ablacığıma yumuşak birşeyler!” dedi. Utandım. “Göremediklerime çok selamlar!”  deyip babamın, ablamın ellerini öptüm. Beni uğurlamak için akşamdan hazırlanan Gülsüm kardeşime baktım, gülümseyerek uyuyor. “Ben, sana şaka söylemiştim, tatlı uykumu senin için bölemem!”  der gibi yüzünü, kaşlarını oynatıyor. “Güzel uykular kardeşçiğim” deyip, ellerini tuttum, gür, uzun, güzel saçlarını okşayıp ayrıldım. Babamın, ablamın ellerini öptüm. İçimin sızladığını duydum. Sanki birşeyler kopar gibi oluyordu. Kendimi zorlayarak arkamı döndüm. Dış kapının önünde Ağabeylerim, yengelerim beni bekliyormuş, hepsi candan başarılar dilediler, dillerince dualar ettiler. Köyün sağ kenarından çeşme tarafına sapıp, harmanlıktan kestirme olarak yolumuza koyulduk. Alaca karanlık denilen karartı çabucak geçti. Çeşme sırtına tırmanırken güneş doğdu. Bizim, Müsellim sırtı dediğimiz büyük tarlanın yanından Müsellim yoluna saptık. Buraları benim çok iyi bildiğim yerler. Daha geçen gün buralarda av için dolaşmıştım. İlyas Usta hiç konuşmuyor. Nedenini sordum, “Herkes çok konuştuğunuzu söylemişti! Oysa siz susuyorsunuz.” İlyas Usta, “Onlar cahil olduğu için her türlü sözü doğru olarak dinlerler. Sizin gibi okumuş efendilere yanlış sözler anlatılırsa, anlatan gülünç duruma düşer!” Ben karşılık verdim. “Ben öyle düşünmüyorum, yaşlı insanların geçmişinde gördüğü çok önemli olaylar vardır, onlar, bunları kesinlikle doğru anlatırlar. Daha doğrusu nasıl yaşadılarsa öyle anlatırlar. Bunlar ne olursa olsun benim hoşuma gider. Örneğin Çavuş Amca bana dün Salih Omurtag için çok güzel bilgiler verdi. Arkadaşlarım bana Salih Omurtag için Orgeneral demişti. Halbuki Salih Omurtag henüz orgeneral olmamış.” İlyas usta bunları dinleyince “Öyleyse, beni isteyerek dinleyeceksen, o zaman ben önce kendimi tanıtayım!” dedi:

Şimdi Yunanistan’da kalan Serez şehrindenmiş. Ailesi oldukça varlıklı, ortakçı çalıştıran çiftlik sahibiymişler. Serez, çok verimli toprağı olan bir ova üstündeymiş. Bu nedenle Serez üstüne güzel sözler söyleniyormuş. “Serez ovası, altın yuvası!”  gibi. Girit Savaşı sonunda Yunanistan’la aramız bozulunca birlikte yaşadığımız Rumlar, Müslüman halka zarar vermeye başlamışlar. Özellikle Balkan savaşında biz yenilince, önce Bulgaristan sonra Yunanistan Serez’i elden ele değiştirmiş. Bu değişme Serez Müslümanları için felaket olmuş. İlyas Usta 1910 yılında 20 yaşlarında asker olmuş. Osmanlı ordusunda bir nefermiş. Kurası İşkodra taraflarına düşmüş. Balkan savaşında birlikleri arada sıkışmış, Arnavutluk’a sığınmışlar. Bu kez Arnavutluk başkaldırmış. Onlara katılmayan, oradaki Osmanlı birlikleri tutuklu saymış. Ordu komutanları Esat Paşa Arnavutluk’a sığınmış. Daha sonra da Arnavutluk kuruluşunda görevler almış. Bir süre sonra tutuklu askerler bırakılmış ama, nedense herkes kayıtlı olduğu yere göre işleme tabi tutulmuş. İlyas Usta Serez doğumlu olduğu için Yunanistan’a gönderilmiş. Bu kez Yunanistan, İlyas Usta durumundakileri Türk oldukları için tutuklu saymış. Bu sıralar 1. Dünya savaşı başlamış, Serez, Fransa tarafından işgal edilmiş. Osmanlı devleti oraları iyice bırakınca bir süre sonra İlyas Usta, asıl vatan deyip Anadolu’ya geçmiş. Büyük Savaş bitiminde bu kez Anadolu’da kargaşa başlamış. İlyas Usta tam yurttaş kimliğine giremeden Kurtuluş Savaşı başlamış. Azınlık durumunda kalan İlyas Usta umutsuzluk içinde gündelik işlerle yetinmek zorunda kalmış. Kaybettiği ailesini bulma umudunu da iyice yitirmiş. Kurtuluş Savaşına katılamamış çünkü, Yunan uyruklu sayılıyormuş. Uzun uğraşlardan sonra Türk uyruğuna geçmiş ama bu kez, Savaş öncesi Serez’den çıktığından mubadele hakkını da kaybetmişmiş. Sonuç olarak Serez ovalarında varlıklı yaşayan İlyas usta, koşup geldiği kendi ülkesinde yoksul duruma düşmüş. Bu kez sil yeni baştan yuva kurmuş, çocuk sahibi olmuş, lokmasını bileğiyle kazanmaya başlamış. Şimdi köylerde yapılar yapıyor, geçimini bu yolda sağlıyormuş. Kendi deyimiyle bazen “Başından geçenleri anlattıkça boşalıyor, kendini bilmezlere de övütler veriyormuş!” İlyas Usta böyle söylüyor. Artık oğullarını yetiştirmekten öte hiçbir amacı yokmuş. Oğullarından birini Lüleburgaz’da bir işe yerleştirmiş. Oğullarını ben tanıyorum, büyüğü Sami, küçüğü Hüseyin. Sami, okuldayken oyun arkadaşlarımdandı. İlginç bir gösteri yapardı. Yere yüzükoyun yatardık, Sami belimize bir ip bağlar, ipin ucundan dişleriyle tutup kaldırırdı. İlyas Ustaya bunu anlattım, güldü. Meğer çocukluğunda o da aynı numaraları yaparmış. Zaten çocuklarına bunu anlattığı için, onlar da denemelere kalkışmışlar. Sami bunu iyi başarmış ama Hüseyin başarısız olmuş. İlyas Ustanın dişlerine baktım. Baktığımı anladı, dişlerini gösterdi. Arkalarda iki çürüğü olmuş. Çok tartakladığı halde öndekiler sapasağlammış. Bugünlerde tam 50. yaşını doldurduğunu söyleyen İlyas usta, zayıf görünüyor ama çok güçlü. Yüklü eşeği sağa sola sapınca göğüsleyip yola döndürüyor.

Müsellim Köyüne girerken İlyas Usta güldü, “Esat Paşa mesat paşa derken yolu yarı ettik, hatta yarıyı geçtik bile!”  dedi. “Mademki böyle öyküleri seviyorsun, bir tane daha anlatayım, bu da Esat Paşa üzerinedir. Benim için acı bir Esat Paşa anısıdır!” Yolumuz köyü boydan boya kesiyor. Köy, köpek dolu gibi, her kapıdan birkaç köpek yola havlayarak çıkıyor, biraz bakıp dönüyorlar. İlyas Usta beni güldürmek için köpeklerin bu durumu üzerine şakalar söylüyor. Ona göre köpekler yabancılara saldırırmış, kendinden olanlara saldırmazmış. Kendinden olanı da sahibi görünümüne göre seçermiş. Bu nedenle tıkırtımızı duyup heyecanla sokağa çıkan köpekler bizi görünce içlerinden “Hııı, bunlar bizden!” deyip sakinleşiyorlarmış. Özellikle eşekli bir insanı gören köpek saldırmazsa, kesinlikle o evin işleri eşeklerle görülürmüş. Bizi de eşekle görünce yatışmaları bundanmış. Benim kılığımı göstererek “Sen yalnız bu sokaklardan sakın geçme, geçmek zorunda kalırsan, yanına bir köylü al, köyden çıkınca, ayrıl!”

Bu sözlere gülerek yol üstündeki kahveye uğradık. Kahvedekilerle de İlyas Usta hemen sıcak ilişki kurdu. Zaten tanıdıkları varmış. Onları bulamadı ama onların yakınları bize sahip çıktı. Konuşurken gülerek, bana söylediklerini doğrulatmak için köyde çok köpek olduğunu söyledi. Köylüler, “Bir nedeni yok adet olduğu üzere her ev bir köpek besler!”  deyince. Bu kez eşekleri sordu. Konuşanlar, eşeklerin de her evde birer ikişer bulunduğunu söylediler. Eşekler çok işlerine yarıyormuş. Müsellim’den çıkınca anımsattım, “Esat Paşa üstüne söyleyecekleriniz vardı.” İlyas usta “Söyleyeceklerim Esat Paşa üstüne değil kendimin, benim üstüme ama, olaya Esat Paşa neden olduğu için ben öyle diyorum. Delikanlı çağımda asker oldum. O zaman Balkanlar çete baskınlarıyla çalkanıyordu. Benim bağlı olduğum birliklerin ünlü komutanı Esat Paşa adlı biriydi. Arnavut Esat Paşa derlerdi. Üstlerimiz bize Esat Paşa’yı çok büyük adam olarak tanıtmışlardı. Ancak bu büyük adam bizi, yakalayıp mahkum ettiğimiz çetelerin eline bırakarak onlarla işbirliği yaptı, böylece felaketimizi hazırladı. Çektiğimiz sıkıntılar karşısında biz Esat Paşayı bir hain, bir şeytan olarak anmaya, lanetlemeye başladık. Bu ahlarımız tutmuş olacak hain Esat Paşa hizmetine koştuğu bir Arnavut tarafından vurularak öldürüldü. O öldü gitti ama onun zararına uğrayan biz masum insanların ahı bitmedi. Otuz yıl sonra bile ilk nefretimle lanet ediyor, beddualarımı arttırarak Tanrı’dan öcümün alınmasını istiyorum. Bu dileğim, bu gün olduğu gibi dün de böyleydi. Birgün bu konu açılmış, dinleyenler beni sonuna dek konuşturmuşlardı. O zaman İstanbul’da çalışıyordum. Niyetim İstanbul’da kalmak, gönlümce bir iş tutmaktı. Savaşlar bitmiş Cumhuriyet kurulmuş insanlarda yeni umutlar doğmuştu. Arayınca iş buluyordum, umutlarım giderek artıyordu. Önemli bir iş almıştım, onu bitirmek üzereydim. Bir gün işimin başındayken iki polis geldi, (Yanlarında iki jandarma), beni karakola götürmeye kalktı. Şaşırdım, yanlışlık olacağını düşünerek, gitmek istemedim. Bunu tavrımı karşı koyma sayıp, beni kargatulumba denen yöntemlerle önce karakola götürdüler sonra da tutukevine sözün tam anlamıyla tıktılar. Tek sorulan şu oldu. “Sen Arnavut Esat Paşa hakkında konuşmuşsun.” “Evet konuştum!” “İkrar etti!” deyip evrak düzenlediler. Bir hafta sonuç bekledim. Beni bir ay sonra sorguya çektiler. O gece kahvede konuştuklarımı aynen söyledim. Haklı olduğumu kanıtlamak için bir tek sözümü bile atlamıyor, aynı sözleri tekrarlıyordum. Tam üç ay bekledim. Üç ay sonra mahkemeye çıkarıldım, sorgulandım, sözde beraat ettim. Yaşlı bir yargıç bana övütler verdi. “Acı olaylar yaşamışsın, hepimizin acısı var. Yeni bir yaşama girdik. Özgürlük havası içinde aramıza eski düşmanlar da sızmış durumda. Geçmişi fazla karıştırmadan konuşmakta yarar var. Sen bir Arnavut Esat paşadan söz etmişsin. Bu ülkede sayısız Esat Paşalar var. Geçen yılki Belediye Başkanımızın da Arnavut Esat Paşa olduğunu bilmiyordun değil mi? Bu sana bir ders olsun!” Hakim gülümsemiş, “Bana bak bakayım, ben de Arnavutluk’tan gelmeyim, belki de Arnavutum. Sen nereden geldin? ”diye sormuş. “Serez” deyince yargıç “Sana da bir süre sonra Rum diyebilirler. Sözlerini dikkatli kullan!” deyip uğurlamış. İlyas Usta alıştığı çevrede iş bulma şansını yitirmiş, yeni çevreler aramış. Sonunda bir inşaat işinde karar kılıp dülger olmuş. Pancar köye girmeden Alpullu’ya yöneldik. Buradan ötesini ben anlattım. Tarım bahçemizi gösterdim. İlyas Usta biraz şaşırarak sordu “Siz de tarlada mı çalışacaksınız?” Bu kez ben okula dek tarlada değil bahçede, niçin çalışacağımızı, köydeki Mustafa Ağabeyi örnek göstererek açıkladım.

İlyas Ustadan üzgün ayrıldım. Bizim kahveye hep uğrardı, çocuklarını da tanıyordum. Başından böylesi olaylar geçtiğini duymamıştım. Böylesi olaylara girmiş olacağını da düşünmüyordum. Bu konuşmalar bende yeni bir düşünce uyandırdı. Yaşlıların anlattıkları, onlarca çok önemli, biz onları dinleyip geçiyoruz ama, onlar sürekli o olayların içinde yaşıyorlar. İlyas ustanın Esat Paşası başlı başına bir kitap doldurur. Üstelik bir değil iki Esat Paşa. Ayrılırken Kiremitçi Hasan amcama selam söyledim. İlyas usta tanıyormuş. Güldü: Sorulur mu, dülgerler kiremitçileri tanımaz olur mu?

Saat tam 14:00’te okula girdim. Okul cıvıl cıvıl, gelenler çok. Küçük sınıflar tamam gibi. Kapıdan girer girmez Ömer Uzgil Öğretmenle karşılaştım. Beni görünce durdu, önce “Geldin mi?” dedi sonra da “Hoş geldin!” diye ekledi. Önce alt kattaki dolaplara indim. 15 Hüseyin, 24 İbrahim, 7 Fettah, 16 Sefer, 53 Ali, 18 Sami, 42 Mustafa gelmişler. Arkadaşları görünce hiç gitmemiş gibi bir duyguya kapıldım. Çantamı dolabın üstüne koydum. Adaşım İbrahim geldi, benim çantama baktı “Valizi yeni mi aldın?” diye sordu. Çantaya “Valiz” deyişi ilgimi çekti. Her halde doğru söylüyordur. Ağabeyi yıllardan beri yatılı okullarda. Çanta ya da valizi vardır. İçimden birkaç kez valiz, valiz, valiz, dedim. Özlediğim dolabımı boşaltıp temizledim. Herşey yerli yerinde duruyor. Hüsnü Yalçın yanıma geldi. Sordum, pek sıkılmamış. Belki de öyle demek gerektiğini düşnüyor. Ders çalışıp çalışmadığımı sordu. “Hiç çalışamadım!” deyince inanamadı. “Sen hep çalışırsın ama, çalışamadım!” dersin, deyip güldü. Hüsnü sürekli çalışmış. Ne iyi. Beraber dersliğe çıktık. İki haftadır, zil mil dinlemeden istediğim gibi gezmiştim. Birden kapana kısılmış duygusuna kapıldım. Az sonra zil çalacak, Öğretmen gelecek gibi, çevreme bakındım hemen toparlandım. Sami Akıncı gelmiş, Ömer Uzgil çağırmış, haftalık ders değişikliğini yazdırıyormuş. Bazı derslerin yerleri değişmiş. Mustafa Saatçı geldi. Tatilin çabuk bittiğinden yakındı. Ava gitmiş. Ne avladığını sordum. Türkü söyleyerek yanıtladı. “Kekliği düz ovada avlarlar!” …Keklik avlamışmış. Sayısız keklik vurduğunu söyledi. “Ben de ava gittim ama bir tüfek bile atamadım, hep avcılar vurdu. En sonunda havaya bir el attım” deyince güldüler. Mustafa Saatçı, “Sen önce yalancılığı öğreneceksin, ondan sonra avcı olacaksın. Yalan söylemesini bilmeyenler avcı olamazlar!” Vurduğum halde vurmadım diyemez miyim? “Hayır , tersini söyleyeceksin, vuramadığın zaman olmayacak!” Seferi, Fettah, Ali Önol geldiler. Fettah durmadan anlatmaya başladı. Tatilleri iyi geçmiş. Biz konuşurken Lüleburgaz’dan bir grup geldi. Ceylanköylüler, Hüseyin Orhan, Recep Kocaman, Tekirdağ grubundan Salih Baydemir, Hasan Üner, gelenler arasından. Gece de bir İstanbul treni varmış, onunla da gelecekler çıkacaktır, diyorlar. Konuşmadan çok ders çalışmak istiyorum. Arkadaşlar gene çocukça konuşmalara başladılar, Onlara uymak istemiyorum. Onlar konuştukça düzenli çalışmak da zor oluyor. Kitabın birini açıp biraz baktıktan sonra kapatıyorum. Bir saat içinde ders kitaplarını elden geçirdim. Kitapları açınca geçtiğimiz konuları anımsayıp seviniyorum. Genellikle çok unutmamışım gibi geliyor. Oturdum biraz yazı yazdım. İlyas Ustayı düşündüm, anlattıklarını yazabilecek miyim?

D’Artagnan geldi aklıma tekrar tarih kitabını açtım. Tarih kitabımızda kahramanlar var ama böylesi yok. Kitaptaki kahramanlar hep krallar, komutanlar, savaşları başkalarına yaptırmışlar. Hem okuyorum hem de konuşulanları dinliyorum. Herkes kendine göre yiyecek birşeyler getirmiş, anlatıyorlar. Ben yiyecek hiçbir nesne getirmedim. Uzun yaya yolumda taşımak zor. Doğrusu getirmeyi düşünmedim de. Ablam daha önce sormuştu, kesinlikle istemediğimi söylediğimden, ayrılırken yiyecek konusu bile edilmedi. Yiyecek taşımayı kendime yakıştıramadım. Bana göre yiyecek düşünmek, taşımak biraz çocuk işi. Arkadaşlar istasyona inip gelecekleri karşılamak istiyorlar, beni de çağırdılar. “Yaya dört saat yürüdüm, yorgunum!” deyip onlara katılmadım. Tarih, coğrafya, tabiat bilgisi derslerinden tuttuğum notları okudum. Matematik, geometri ödevlerimi gözden geçirdim. Hepsini anımsamış olarak arkama yaslanıp dururken birden aklıma geldi, “Ya Almanca? ”Birden ürperdim, bildiğim birkaç sözcük uçup gitmiş. Kitabı açtım, tekrar tekrar geçtiğimiz parçaları tekrarladım. “Hallo! İst dort Herr Turgut Efe? ”-“Hallo! Was wünschen Sie? “Die Mutter knocht jetzt nicht…. Ne diyor bunlar? Yeni karşılaştığım günkü gibi garipsedim. Okudukça anımsadığımı anladım korkum çabuk geçti. Hüsnü takıldı. “Geldiğinden beri oturuyorsun, çok mu yoruldun? Köyün yakın değil miydi?” Yolların çamur olduğunu, arabaların köy yollarını çok bozduğunu öne sürüp savunma yaptım. Oysa oturuşum yorgunluktan falan değil, dersler başlayınca olumsuz bir duruma düşmemek içindir. Hüsnü Yalçın-Emrullah Öztürk, okulda rahat kalmışlar. Alpullu içinde rahat dolaşmışlar, Babaeski’ye gidip gezmişler. Sinanlı’ya gitmişler. Günleri pek sıkıntılı olmamış. Okul haberlerini sordum. Okulumuz için, tam kesin değil ama, Lüleburgaz üstünde duruluyormuş, uygun bina aranıyormuş. Bina bulunamazsa yeni bina yapılacakmış. Hüsnü arkadaşın söyledikleri bizim köylülerin söylediğinden farklı olmadı. Biz konuşurken Sami geldi. Haftalık proğram değişmiş, yeni ders konmuş. Daha doğrusu ilk günler okuduğumuz Kooperatifçilik yeniden konmuş. Öteki ders de Yurttaşlık Bilgisiymiş. Yarın ilk ders gene Türkçe.

Tarım notlarıma baktım. Bir ödev, Bağcılık. Bağların durumu. Bağların canlı olduğu zamanlar, İlkbahar-yaz-sonbahar. Bağların ilkbahar işlemleri. Çubuk budama, toprağı kazma. Öteki bakımlar. Yaz işlemleri, en az iki kez kazma ya da otları alma, ilaçlama, üzümleri, koruma (Kuşlardan, tilki, köpek, özellikle domuzlardan) Sonbahar işlemleri, üzümleri toplamak, ezmek, şıra, pekmez, şarap, turşu, hardaliye yapma. Karpuz Ekimi. Önceden seçilip sürülmüş tarla mart sonlarında bir daha sürülüp, ocak ocak küçük çapalarla tohumlar ekilir. Nisan ortalarında birinci çapası yapılır, ota sarılması önlenir. Mayıs ayı başlarında son çapası yapılıp büyümeye bırakılır. Arada yabani otlar toplanır. Gerekirse ilaç atılır. Karpuz, kavun yeşil olarak yenir. Karpuzdan pekmez yapanlar bulunur. Kavunların bir bölümü kışın saklanarak uzun süre korunmaktadır. Karpuz da kavun da daha tam büyümeden toplanarak turşu yapılmaktadır. Pancar. Pancar tohumu Pancar işletmesince sağlanıp ekilir. Özel makineleri vardır. Daha önce hazırlanmış tarlalara mayıs başında ekilir. Kimi bölgelerde nisan ayında da ekimler olur. Ekilen toprağın özelliğine göre ekiminden 20 gün sonra ilk çapa vurulur, 15 gün sonra da ikinci çapası yapılarak büyümeye bırakılır. Pancarlar sonbahar ortalarına dek büyümeyi sürdürür. Çıkarma işlemleri Şeker İşletmesi tarafından izinle başlar. Yine aynı izinle pancarlar fabrikaya taşınır. İsteyenler kendi gereksinimleri için bir miktar pancarı ayırıp kaynatarak pekmez yaparlar. Bağcılık için özel makas, pancar için özel kazma çapa ya da çepinleri kullanılır. Bunları yazmışım. Bunları biliyorum ama, sorulduğunda doğru dürüst anlatabilecek miyim? Deftere yazdığımı bile unutmuşum. İyi ki okudum, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen bana kesinlikle birşeyler soracak. İzinden önce “Kaç dönüm tarlanız var?” diye sormuştu. Bu kez kendi tarlalarımı bile söyleyebileceğim.

Not: Çiftçiler kendileri de pancar ekebilir. Genellikle bir pulluk çizgisine tohum atılır, ikinci pulluk çizgisiyle birinci çizgi örtülerek üçüncü çizgile gene tohum bırakılarak ekilir. Pancar çıkarmak için çatal bel kullanılır. Pancarın derindeki bölümü incedir, yukarıya çıktıkça kalınlaşır. Beli derinden yukarıya destekle bastırınca pancar zedelenmeden çıkar. Bu araca “Bel” de diyenler vardır. Pancar beli. Tatile çıkmadan önce bu konuda bir çok tasarım vardı. Ablamdan üzüm turşusu yapılmasını öğrenecektim, kullandığı maddeleri yazacaktım. Öğle unutmuşum ki, birkaç kez üzüm turşusu yediğim halde anımsamadım. Şimdi düşünüyorum turşu içinde acımsı sert ağaç kabuğu gibi bir nesne var, o nedir? Geçmiş dönemlerde de “Bu acı nesne nedir” diye sormuştum. Ablam, “O acı ama turşuya ayrı bir tad veriyor!” deyip adını vermişti. Hep unuttum. Benzer bir yapıda olan hardaliyedekinin hardal olduğunu biliyorum, unutmadım ama turşudaki aklımdan çıktı.

Meriç grubu geldi. Daha doğrusu önce gelmişler ama, Alpullu’ya alış verişe çıkmışlar. Ali Önol durmadan konuşuyor. Fettah da öyle. Soru soruyor, cevabını dinlemeden yeni sözlere başlıyor. Sefer Tunca gülümseyerek susmayı yeğliyor. Ona “Nasılsın? ” denince “Nasıl olalım? İyiyiz işte!”  diyerek karşılıyor. Fettah çevresindekilere takılmayı özlemiş olacak durup dururken Hüsnü Yalçın’a “Kaksi dobralisi?” dedi. Hüsnü alındı, ses çıkarmadı. Fettah bir daha tekrarladı, “Kaksi dobralisi?” Hüsnü, biraz buruk olarak Fettah’a “Sen sözün yarısını söylüyorsun. Bu sözün devamı vardır. Burasını istersen ben ekleyeyim. Ancak incineceksin. Çünkü orasını daha çok kadınlara söylerler!” Fettah sustu, renklendi. Fettah’ın yüzü en küçük tepkilerden etkilenir, kızarır. Bu özelliğinden dolayı Mehmet Yücel bir ara “Kadın Fettah”, daha sonra da “Madam!”  adını takmıştı. Biraz da bunu anımsamış olacak, Hüsnü Yalçın’a kinle baktı ama ses çıkarmadı, sustu. Susması iyi oldu. Fırsat düşmediği için susan Sefer Tunca tatilinin nasıl geçtiğini anlattı. Sefer ağır ağır konuşur ama söylediklerini rahat söyleyen bir arkadaşımız. Konuşunca ben severek dinliyorum. Trenden inenler geldi. İsmet, Arif, Yakup, Abdullah, Halil Basutçu, Bekir Temuçin, Mehmet Aygün. Kuzey postası tamam, deyip gülüyorlar. Başka bir deyimle Edirne ile Kırklareli yakın kanatlarında oturanlar gelmiş durumda. Şimdi güney postası bekleniyor. İsmet çok iyi. İsmet okulda daha rahat. Köyde özellikle evde böyle çocuklaşamıyor. Çünkü kardeşi Sabri babasını sahiplenmiş, annesini hiç dinlemiyor. Bu durumda İsmet açıkta kalıyor. Sanırım okulda kendini daha rahat sayıyor. Muhittin Eniştem bunu sezdiği için İsmet’e “Bu yıl okulun keyfini çıkar, belki seneye Sabri’yi de oraya veririz!” diyor. Bunu duyunca İsmet’in yüzü asılıveriyor. İsmet’i iyi buldum. Geldi sarıldı, bana büyük olarak davrandığını belli etti. Köydeki tavırlarını sürdürdü. Dilerim bunu değiştirmez. Halil Basutçu da iyi. “Tatilin nasıl geçti? ”diye sordum, “Nasıl olacak, gittik geldik!” dedi. Sanırım bu, “İyi!” anlamına geliyor. Gidip de gelmemekten kaygılanmış da olabilir. 4 Mehmet Aygün ise “Arkadaşlar olmayınca nereye gitsem üzüleceğim, bunu iyice anladım. Yazın daha uzun tatile gidersek ne yapacağım? Bunun üzüntüsü şimdiden başladı!” dedi. Hepimiz güldük. “Hep beraber sizin köye gidelim!”  diyenler oldu. Bu kez de “Ben sizi nasıl beslerim, babam o kadar varlıklı değil, sizinle birlikte beni de kovar!” deyip kesti attı. “O zaman sen bizim köyleri gez, birer ikişer günlük yemekten dolayı seni kimse evinden atmaz!” önerisi yapanlar oldu. Arkadaşlar, belli ki şakalaşmayı özlemişler. Sami Akıncı tahtaya haftalık ders proğramını yazdı. Matematik-Türkçe. Güldük, ne değişmiş ki, derslerin yeri değişmiş. Sami “Bu değişiklik değil mi?” diye sordu. Matematik Öğretmeni, Türkçe Öğretmeninden önce gelecek. Her söze gülüyoruz. Ben alt kata indim ama hiç dikkat etmedim. Yarım kalan hamam inşaatımız tamamlanmış. Hüsnü söyledi. Nazmi, Hamdi, Namık Öğretmenler çalışmışlar.

Zil çaldı, akşam yemeği. Emrullah nöbetçi imiş, geldi haber verdi. Her zamanki gibi yemek hazırlanmış. Yemekhane tamamına yakın doldu. Küçük sınıfların büyük çoğunluğu gelmiş. Yemekten kalkarken Lüleburgaz grubu geldi. 6 Ali Güleren dışında tüm arkadaşlar tamam oldu. Ali için yakıştırmalar başladı, “Ali Aga kaybolmuştur, Ali Aga yaya olarak gelecektir!”  türünden konuşmalar yapılıyor. Muratlı İstasyonunda treni kaçıran birini görenler olduğu gibi, trenin ardından birinin koştuğunu görenler de olmuş. Kimisi de “Ali Alpullu’ya geldiğimizi unutup gene Edirne’ye gitmiştir!” diyor. Ben Mehmet Yücel’in yakıştırmasını bekliyorum, acaba o ne diyecek? Mehmet Yücel rahatsızlık geçirmiş. Bu nedenle konuşmak istemiyormuş, susuşu bundanmış. Üzüldüm, “Geçmiş olsun!” dedim. “Hani Lüleburgaz’a gelecektin?” diye sordu. Lüleburgaz’a gidişimi anlattım. Rahatsız olmasına karşın, uzun uzun güldü. Meğer o da, o yağmurlu günde Lüleburgaz’da imiş. Tıpkı benim gibi bir bakkal dükkanında beklemiş. Ceylanköylü Hüsnü Ceylan’ın dükkanında. İşin ilginç yanı ben bu dükkanı biliyorum. Ağabeyim alış veriş için sık sık uğrar. O gün de kesinlikle uğramıştır. Mehmet Yücel’le karşılıklı gülüp, “Vay anasını!”  çektik. Neyse yazın aynı yerde rahatça buluşacağız. Artık Lüleburgaz’da bir ortak bildik yerimiz var.

Sıra Kadir’e geldi. “Neden bizim köye gelmedin?” diye sordum. Kadir Pekgöz, çok da açıkgöz, “Sen söz vermiştin neden gelmedin? ” diye dikeldi. Ben ona söz vermemiştim, bu kesin. Gitsem onu nerede bulacaktım? Kadir onların köy geleneklerine göre daha kahve yaşını doldurmamış. Kesinlikle kahvelere almazlar. Çok iyi biliyorum, belli bir yaşa gelmeden, Hamitabat’ta çocuklar kahvelere giremez. Bunu söyledim. Kadir buna da karşılık verdi, şimdi öyle değilmiş. Ben de, “Babanla konuştum, bizim kahveye geldi, uzun uzun konuştuk. Baban bana “Sen rahatsın, kahvede oyalanıyorsun, Kadir evde sıkılıyor. Kahvelere çıkma şansı da yok, arkadaş evlerinde vakit geçiriyor!” diye söyleyince Kadir yutkundu, “Haklısın, doğrusu da öyle. Ağabeyimle birkaç kez kahveye gittim ama, orada da sıkıldım. Sizin köye gitmeyi de düşündüm. Ancak ben sizin köyde de sıkılırım, yabancılarla konuşmak bana zor geliyor. Kendi köyümde bile bir çok insanı yabancı sayıp uzaklaşıyorum. Ama sana güzel güzel haberler getirdim. Senin o kızı, ablayı gördüm, konuştum. Arkadaşı N. evlendi, sen tanırsın ağabeyimin arkadaşlarından R. aldı. Çok yakından gördüm, çok güzel. Cesaretin varsa kaçırma onu, seni çok iyi tanıyor. “Hatırladın mı? ”diye sorunca, “Çok iyi tanıyorum, unutur muyum? Biz iyi arkadaştık, okuduğuna çok sevindim!” demiş. Kadir’e inanamadım. Beni kandırmak için böyle bir plan kurabilir olasılığını düşünerek, “Yaz tatilinde umarım buluşacağız, ben sizin köye sık sık geleceğim. O zaman duruma bakıp plan yaparız!” deyip anlattıklarını umursamaz bir tavırla dinler göründüm. Ben Kadir’le konuşurken İsmet yanımıza gelmiş, ayırdında olamadım, konuşmaları dikkatle dinlemiş. Bana, “Dayı aşk olsun, bana hiçbir sırrını vermiyorsun, bundan hiç söz etmemiştin. Edirne’de hemşireyle konuşurken içimden hep, Dayım bu kıza aşık olsun, bir sevdiği olursa daha neşeli olur, daha mutlu çalışır, diye düşünüyordum. Bunu olmadığını görünce senin adına üzülmüştüm. Demek öncelere dayanan bir takıntın varmış, bunu sürdür.” İsmet kendiliğinden konuştu. Onların köyünde benim iyi tanıdığımı söylediğim delikanlıların arasındaki M. A’nin kardeşi ile İsmet sözleşmişler. Kız İsmet’i beklemek üzere yemin etmiş. M. A. ağabey hariç tüm aile bunu uygun bulmuş. Annesi zaten çoktan benimsemişmiş. Bu durumdan İsmet çok memnunmuş, mutluymuş. İsmet’i dinledim, kutladım. Ama benim durumumun çok farklı olduğunu anlattım. Önce C olayını söyledim. “Sana benzer bir durum benim başımdan da geçti. Ancak koşullar değişti. Ölümler bizi ayırdı. C, ne bizde ne de kendi ailesinde korunamayacak duruma düştü. Bu nedenle ben bu tür, uzayacak bağlantılardan ağzımın tadını aldım. Kadir’in anlattığı da benzer bir olaya dönüşecektir. Üstelik kızın ailesi kolay kolay karşı konulamayacak türden güçlü. İstemediklerini onlara zorla yaptırmak olanaksız gibi. Bunu sevgi yoluyla yaptırmak da denenebilir ama bunu da A ile konuşarak kararlaştırmak zorunludur!” İsmet hak verdi. “Gene de işi ciddi tut, her yolu dene!” dedi. “Dayı yeğen ne konuşuyorsunuz?” diyenler oldu, konuyu değiştirdik. En üzücü haberi Bekir verdi. Tatilde Edirne’ye gitmiş. Önce Edirne tren istasyonuna oradan da Karaağaç istasyonuna geçmiş. Bizim okul tıka basa asker dolmuşmuş. Nöbetçiler binanın yakınına bile yaklaştırmıyormuş. Bekir, “Orası benim okulumdu yakından görmek istiyorum” deyince askerler, “Ne okulu, orası asker kışlası, okul mokul değil!” deyip çevirmişler. Bizim bindiğimiz faytonlarda askerler geziyormuş. Bu habere hepimiz bozulduk. “Biz düşman mıydık ki okulumuzu geldi asker aldı!” deyip içlendik. Oysa Edirne’deki öteki okullar, derslerine devam ediyorlar. Birden bire hepimizin içi burkuldu. Mehmet Yücel konuştu. “Yakında bize bir asker kışlası daha bulacaklar. Lüleburgaz’da olması isteniyormuş. Bulunmazsa yeni bina yapılacakmış. Hüsnü Ceylan amca, bana böyle söyledi!” En doğrusunu Öğretmenler anlatacak, onlar bilirler. Lüleburgazlılar benim gibi düşünmüyorlar. Gidip gelme kolaylığı için Lüleburgaz’da olmasına seviniyorlar. Gidip gelme kolaylığı doğru da bir de işin tanıdıklarla her gün burun buruna olma durumu var. Kırklareli’deki Hasan Amcamın etkisinde kalıyorum her halde. O öyle diyor, ilgisi olsun olmasın, görünce gelip sokulurlarmış. Örneğin Baştabiple çarşıya alışverişe çıkmışlar, işlerini sürdürüyorlar. Söz gelimi, köye geldiğinde Hasan Amcamı gören bir genç sokulup, “Ben seni tanıyorum, nasılsın?” deyip dakikalarca söze tutuyormuş. Hasan Amcam, “Çok kez görmezden gelir kaçar gibi uzaklaşırım. Arkamdan koşar, “Beni tanıyamadın galiba!” deyip aklından geçenleri anlatırlar!”  diye çok dertlenir. Hele Atiye Yengem, “Ben kocamla çarşıya, pazara çıkamam, Hasan’ı gören takılır, dakikalarca ortalıkta onu beklerim. Sonunda sinir olup eve dönerim. İkimiz de burnumuzdan soluruz, öfkemiz geçmeden bir birimize bir şey demeyiz. Sonunda birlikte çıkmamaya karar verdik!” Bu söylemlerin etkisi vardır, kesinlikle. Ancak bu tatildeki konuşmalar bile benim kanımı pekiştirdi. Lüleburgaz’da kalırsak kimi zaman canım sıkılacak. Mehmet Yücel’e bu düşüncemi anlattım. Beni haklı buldu, ancak “Buna çabuk alışırız. Amcan evli olduğu için sorunu büyüyor. Biz daha çocuk sayılırız, işimize gelmeyince bir as… çekeriz, bir daha yanımıza desturla gelirler. Bizim Hüsnü Amca öyle yapar. Herkes buna alışmıştır. Dükkanına izinle gelirler, izinle çıkarlar. Böyle olunca insanda bir üzüntü olmaz!”

Neşeli arkadaşlarımızdan birisi de Yusuf Asıl. Tatilini çok iyi geçirmiş. Orta okul kasketini giymiş. Herkes onu ortaokulda sanmış. Çertkezköylü Harun’la buluşmuşlar. O da aynı numarayı yapmış. Onlarda ortaokula giden çok çocuk varmış, Şeritsiz kasketle gezmek istememişler. Arkadaşlar onların açıkgöz tavırlarını hem eleştirdiler hem de alkışladılar. Ancak kasket konusu bir daha gündeme geldi. Kasketlerimiz neden şeritsiz? Mustafa Saatçı en çok dertlenenlerden. Sıranın üstüne oturdu, sağ eliyle sol eli parmaklarını yatırarak sayıyor: Tarım dersi okuyoruz, Tarım liselerinin şeriti yeşil, ortaokul dersi okuyoruz, onların şeritleri sarı, Öğretmen okulundayız, onların şeritleri eflatun. Bizim şeritlerimiz bunların üçünden renklerle neden olmasın? Bravo, doğru söylüyorsun! Yaz tatilinde kasketlerimizi kendimiz bu üç renkle süsleyeceğiz. Herkeste bir sevinç belirtisi. Sami Akıncı uyardı, “Arkadaşlar, Müdürümüz bize bir söz verdi. Biz de Müdür Beyin sözüne uyduk, sustuk. Müdür Beyi bekleyelim, bir sonuç çıkmazsa, dediğinizi yapalım.” Buna da “Tamam!” dendi.

Zil çaldı, zil sesiyle birlikte Ömer Uzgil kapısı önüne çıktı. Bildiğimiz bir görünüm. Yataklarımıza çekildik. Ben biraz ağırdan aldım, yavaş yavaş çıkıyorum. Halil arkadaş, “Ne o, karar mı değiştirdin? Hani önce yatıyordun?” “Ona yarın akşam başlayacağım!”  dedim. Yorganı başıma çektim. Düşünmeden uyumak istiyorum ama, bir türlü kafamı durduramadım. Biri geliyor biri gidiyor. Üç renkli şerit önerisine takıldım. Neden olmasın? Olmasına olur da, olunca ne olacak? Biz bu okula gelirken şeritli kasket giyeceğimizi biliyor muyduk? Kasket yerine saçlarımızın uzamasına izin verseler daha iyi olmaz mı? Bundan sonra da ben bunu isteyeceğim. Saçlarımın uzamasına izin verilsin! Bu fikir hoşuma gitti, birden içimdeki sıkıntı dağıldı, sağ yanıma dönüp uyudum…

 

 

(*) Razgrad Bulgaristan’da bir belde. Osmanlı Döneminde yoğun bir yerleşim birimidir. 1. Murat Döneminde Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Önemli bir tarihsel geçmişi olan bu Türk Yerleşim beldesinde bulunan Türk mezarlarını 1933 yılında Bulgarlar kaldırma girişiminde bulunurlar. Orada yaşayan Türkler buna karşı durunca olaylar çıkar. Bu olaylar bir süre Türkiye-Bulgaristan arasında sorun olur. Bulgar gençliğinin olumsuz tutumuna karşın Türk Gençliği yurdumuzdaki Bulgar mezarlarına çiçek koyarak karşılık verir. Sonuçta anlaşma yapılır ama, başlangıçta karşı duranlardan bir çok kimse haklarından yoksun duruma düşmüştür.

 

 

15 Mart 1939 Çarşamba

 

Zilden önce uyandım. İlk dersimiz matematik. Derslerin yerini neden değiştirdiler acaba? Belli dersler, yer değiştirmiş durumda. Ben böyle düşünürken zil çaldı. Köyle buranın arasındaki farklardan birisi bu. Zille yat, zille kalk. İkincisi de ışıklar. Köyler karanlık içinde. Bizim zaman zaman evde, sürekli olarak da kahvede karpit lambaları yakılır, komşuların kandillerine göre gene de aydınlıktır ama, çok büyük angaryesi var. Babam yarı gününü onlarla uğraşarak geçiriyor. Elektrik olsa babamın işleri çok kolaylaşır. Köyde elektrik olur mu ki? Arkadaşlar laf atarak geçtiler. Ben de toparlandım, kahvaltıya indim. Bizim gazete masası kaldırılmış. Halil’e söyledim. “Daha önce kaldırıldı, unutmuşsun!” dedi. Anımsadım, kitap odasına taşınmıştı. Kahvaltıda bir değişiklik yok. Öğretmenler geldi. Ahmet Gürsel, Fikret Madaralı, Hamdi Bağ, Namık Ergin, Ömer Tunalı, Ömer Uzgil, Adem Gürçağlayan, Nazmi Aybar, hepsi güle söyleye kahvaltı ediyorlar. Bu sabah en çok ses tınlatan matematik Öğretmenimiz Ahmet Gürsel. Ne anlatıyorsa, arada bir yüksek sesle “Edirne!”  dediği duyuluyor. Sık sık da dönerek bizim tarafa bakıyorlar. Benim gözlerim hep Öğretmenlerde. Bu nedenle yiyecekleri konuşmadan yiyorum.

Dersliğe varır varmaz anımsayıp geri döndüm. Tören var. Törene Müdür Bey de geldi. Adem Öğretmen elinde düdükle çıkınca beni bir gülmek tuttu. Halil susturmaya çalışıyor. Toparlandım, yarım ağızla İstiklal Marşı’na katıldım. Ömer Uzgil Müdür Beye “Konuşacak mısınız?” diye sordu. Müdür Bey, “Sen şimdi açıklamalarını yap, ben bir başka gün konuşurum!” dedi. Ömer Uzgil Öğretmen 2. çalışma dönemimizin başarılı geçmesini diledi, büyük tatile yaklaştığımızı söyledi, “Öğrencilerin tatilleri güzel geçirmesi bazı koşullara bağlıdır. Bu koşulların başında sınıflarını geçmeleri gelir. Bu nedenle önümüzdeki günleri iyi değerlendirin!” dedi. Dersliklere dağıldık. Yan gözle arkadaşlara bakıyorum, bir çoğu rahat. Ömer Uzgil Öğretmenin söylediklerini duymamış gibiler. Yerlerimize tam oturamadan Matematik Öğretmeni geldi. Giysileri yeni. “Günaydın!”  dedi, “Sağol!” dedik. “Otur!” işareti verdi. Ellerini bir birine şaplattı, “Eeeee, 15 güne bile çıkaramadığınız tatilinizi 14. günde döndünüz, günlerinizi nasıl geçirdiniz bakalım?” dedi, güldü. Bir süre hepimizi süzdü. “Siz şimdi benim hemen Fisagor teoremini soracağımı tahmin ediyorsunuz ama katiyen öyle yapmayacağım. Belki daha zor sorular soracağım, eğer bunlara da doğru cevap veremezseniz, gülerek bir ders saatı geçirmiş olacağız!” dedi. Bana döndü “66, senden başlayalım” deyip sorusunu sordu. “Tatile gideceğini duyunca ne düşündün, buradan nasıl ayrıldın, evine nasıl vardın, burasını kaç gün sonra anımsadın?” Ben, soruyu anlamamış gibi bakındım. Bu duraklamamdan yararlanmak isteyenler parmak kaldırdılar. Öğretmen onlara döndü. “Arkadaşınız tatile gitmedi mi? ” diye sordu. “Gitti!”  dediler, Öğretmen, “O halde izin verin söyleyeceklerini söylesin!” Ben, “Tatile çıkacağımızı çok önce söylüyorlardı. Ancak kesin gideceğimizi tatile çıktığım cumartesi öğle yemeğinde öğrendim, hemen hazırlanıp, izin kağımı alarak yola çıktım!”  deyince Öğretmen hayretle “Yaya mı yola çıktın?” Evet. “Kaç saat yürüdün?” Aslında yolum 4 saat ama, arkadaşım Kadir’le gittiğim, onun köyünden dolaştığım için 5 saat yürüdüm! Öğretmen iyice ilgilendi. “Anlamadım, buradan yaya olarak köyüne 5 saat yürüyerek mi gittin?” Kadir’e göz kaş ederek “Doğru mu bu?” dedi. Kadir kalktı, “Doğru Öğretmenim, bizim köye saat 9’da (21:00) vardık, arkadaş oradan da kendi köyüne yürüdü!”  Öğretmen, “Bu olağanüstü bir cesaret, örneği az görülen bir kendine güvendir. Bakın arkadaşınız, daha doğrusu arkadaşlarınız benim beklemediğim bir olay yaşamışlar. Onlara “Aferin!” demekten başka bir söz bulamıyorum. Eeee, sonra ne yaptın?” “Gece saat 10:00’ da kahveye (kendi kahvemiz) girince herkes şaşırdı. Beni böyle görünce, okuldan kovulduğumu dünmüşler. Bir süre benimle tutuk tutuk konuştular. Durumu anlayınca sevindiler. Arkasından da övmeye başladılar.” Öğretmen “Haklılar, doğrusu ben kır hayatında bu cesareti gösteremem. Çünkü karanlığa uyum alışkanlığım yoktur!”  Öğretmen, “66, seninkini anladık, bundan sonra da bizi şaşırtıcı bazı olaylar çıkacağını seziyorum; onları da başka zaman anlatırsın. Örneğin avcılık falan, filan?” Ben “bir avcılıkla, bir düğün, bir de yağmurlu bir gün yolculuğum var!”  Öğretmen “tamam, bir başka gün onları da dinleriz!” derken bu kez Kadir parmak kaldırdı. Öğretmen, Kadir’e “Sen de söyle bakalım!” Kadir, Kırıkköyde köylülerin bizi durdurmaya çalıştığını, bir saatten fazla orada oyalandığımızı ekledi. Öğretmen, “Bak bak bak, daha neler varmış!” dedikten sonra başka arkadaşlara sordu. Başka arkadaşların hiç biri bizim gibi yorucu bir yolculuk yapmamış. Sefer, Fettah, Ali biraz yol yürümüşler ama, yanlarında insan varmış, gündüz yolculuğu yapmışlar. At arabasıyla, atla, eşekle gidenler var ama, kendi kendine ya da iki arkadaş yürüyen çıkmadı. Öğretmen bu kez, köyde nasıl zaman geçirdiğimizi sordu. “Kısa kısa, karşılaştığınız, karıştığınız olaylar olabilir. Bunlar hoşlandığınız ya da sizi üzen olaylar da olabilir.” Harun Özçelik, Çerkezköy’de olan bir tren kazasını anlattı. Yük vagonları devrilmiş, günlerce yolun açılması için çalışılmış. Arif Kalkan, onların köyünden her gün asker geçmiş. Bandolu yürüyüşler yapılmış. Halk “Savaş olacak!” diye telaşlanıyormuş. Konuşmalar, yavaş yavaş Öğretmenin beklediğinin dışına çıkmış olacak, Öğretmen uyardı. “Ben, sizin karıştığınız münferit olayları bekliyorum!” dedi arkasından “Münferit” sözünü açıkladı. Kısa, bir ya da birkaç kişi arasında geçen, kavga, tartışma, avcılık, güreş, tek başına bir iş başarma vb. Sami gülerek “ben tüm günlerimi ders çalışmakla geçirdim. Ara ara da okula giden kardeşlerimi çalıştırdım!” dedi. Öğretmen bir süre Sami arkadaşımıza baktı. Arkasından “Güzelllll!” dedi. Daha sonra “O zaman ben sorayım!” diyerek yüzlerimize baktı. Önce Bekir Temiçin’e “Tatilinde geçirdiğin bir günü anlat!” dedi. Sözünü bitiremeden zil çaldı. Öğretmen, “Sonra devam ederiz” deyip çıktı. Arkadaşlar biraz şaşkın aynı zamanda da memnun. “Matematik dersinde böyle şeylerin konuşulduğunu ben şimdiye dek hiç duymadım!” diyerek Mehmet Yücel gülüyor. Arkasından kimi arkadaşlar. Öğretmenin, bizi alıştırmak için böyle yaptığını ileri sürdüler.

Öğretmen geldi. Sıraları gözden geçirdi. “Eksik var mı? ”diye sordu. 6 Ali eksikti. Ali’yi anımsattılar. Bekir’e döndü, “Hadi anlat bakalım!” dedi. Bekir bize anlattığını tekrarladı. Bekir, “Edirne’ye gittim!”  deyince Öğretmen gülümsedi, “Eeeee, ne varmış bunda? Edirne’ye ben de gittim!” diyerek güldü. Bekir duraksadı. Öğretmen gene “Eeeee, ne oldu Edirne’ye gidince? ” diye tekrar sordu. Bekir, “Eski okulumuza uğradım!” derdemez Öğretmen, “Anladım, bunun arkasından hüzün gelecek. Bu duyguları ben yaşadım, Geçelim onu!” deyip, Bekir’i okşadı. Eli Bekir’in omuzunda dururken hepimize, “Memleket hizmetindeyiz, öğrencisiyle, Öğretmeniyle, askeriyle hepimiz bize düşeni sabırla yapmak zorundayız. Bir gün çadırda bir başka gün konaklarda, Allah korusun zorunda kalırsak bir başka dün de dağlarda, sınırlarda, cephede olacağız!”  Öğretmen az duraksadı, gözleri dolu dolu oldu, “Benim babam şehit, bilmezsiniz, ben şehit oğluyum. Babam yok ama babamla övünmeme doya doya yeten madalyası var!” Hepimiz soluksuz durduk. Öğretmen “Yeter bu kadar sohbet, haydi bakalım, bizi bekleyen, sayılar, rakamlar, çizgiler, şekiller var. Onları uykularından uyandıralım!”  dedi. Arkasından değişik bir ses tonuyla “Onlar bizim uykularımızı çok kaçırıyor, değil mi?” diye sordu. Tebeşiri aldı, tahtaya karışık durumda şekiller çizdi, Daire, silindir, üçgen, dörtgen, kare, kesişen kesişmeyen doğrular, açı işaretli üçgenlerle tahta doldu. Her birinin yanına küçük daireler çizdi, içlerine birden başlayarak rakamlar yazdı. Sonra da açıkladı. “Daire içindeki sayılar, bitişik şeklin numarasıdır!”  Sami Akıncı ile Harun Özçelik’i kaldırdı. Önce Sami’ye sordu. “7 nolu şekil nedir?” Sami duraksamadan “Dik üçgen!” dedi, yerine oturdu. Harun’a, “Bir numaralı şekil?” deyince Harun daireyi gösterdi. Numaralı şekilleri, sorulan arkadaşlar doğru gösterince Öğretmen “Gerçekten bu tatil size yetmemiş, doyasıya tatil yapsaydınız bunların yarısını unuturdunuz!” dedi. Tebeşirle daireyi bir halka içine aldı. “Gelin bugün bu şekli de tıpkı üçgenler, dörtgenler gibi yakından tanıyalım!” Harun koştu, daire dışındaki şekilleri sildi. Öğretmen dairenin de silinmesini söyledi. Tahta temizlenince Öğretmen daha büyük daireler çizdi. Dairenin yaşamımızdaki değişik şeklillerini sordu. Kuyu ağızlarından, un eleklerinden, kalburlardan, minare şerefelerinden, cami kubbelerinden örnekler verdik. Öğretmen gülerek “Amma da çok daire varmış, dikkat ederseniz, hayatımızda daire üçgenden daha çok. Arasanız daha bir çok yerde daire vardır.” Bu söz üzerine saatler, küpeler, araba tekerleri eklendi. Öğretmen sanki onu bekliyormuş gibi, “Araba tekerleği!” denince, “Evetttt, bir araba tekeri çizelim bakalım, becerebilecek miyiz!”  deyip bir daire daha çizdi. Tam ortasına minicik bir küçük daire daha çizdi. Orta nokta ile çember arasına çizgiler ekledi. Bize dönerek “Bu söylediklerimi sizler çok iyi biliyorsunuz, bunun ayırdındayım. Ancak çizdiklerim bundan sonraki söyleyeceklerimle doğrudan ilgili olduğu için böyle bir yöntem uygulamaktayım. Geometri bilimi, inceliklerini bilsek de bilmesek de yaşamımızın içinde vardır. Biz geometri kurallarını bilmeyerek, bir bakıma körü körüne uygularız. İşte işimizi gören arabaların tekerleri, içerde bir küçük daire dışarda bir büyük daire aralarında eşit uzaklıkta ince birer tutak. Bunları elimizdeki cetvellerle ölçünce dairenin geometride ne olduğu apaçık ortaya çıkacaktır!”  Öğretmen teker olarak çizdiği daireyi bırakıp öteki dairelerden birine geçti. Ortasına bir nokta koydu. Çemberin bir noktasında karşı noktasına orta işaretinden geçen bir çizgi çekti. Çizginin üstüne ÇAP yazdı. Orta nokta ile bir yan çember arasına da YARIÇAP yazdı. Tekrar araba tekerine geçerek, “tekerin yerde dönen bölümü neymiş? Bir doğru oluşturan dikmeler neymiş? Merkezle taban arası yarı dikmeler neymiş?” diyerek bizi konuşturdu. Zil çaldı. Öğretmen “Çok uzun tuttuk ama bu konu bir cümle ile özetlenebilir; Çember, çap, yarıçap! Buna bir de yabancı yardımcı katılacak, onu da gelecek derste konuşacağız!” Bunu ben biliyorum, “Pi” sayısı. Çemberi, çapa bölünce çıkan sayı: 3.1416!”  Öğretmen çıkınca çoğumuz şaşkınız. Öğretmen alışmadığımız konularda konuştu. Eski konulara hiç değinmedi. İyi oldu ama, bu, bizim beklentimize hiç uymadı.

Arkadaşlar karşılıklı konuşurken Türkçe Öğretmenimiz geldi. Elinde kitaplar. “Günaydın!” “Sağol!” Yerimize oturduk. Öğretmen, tüm dersliği süzdü. “Kim yok?” diye sordu. “6 Ali!”  diye söylediler. “Yakın hemşehrisi yok muydu? Haberleşen falan?” dedi kimse ses çıkarmadı. Fikret Madaralı Öğretmen de tatilimizin iyi geçip geçmediğini sordu. Soruları tek tek yerine hepimize birden sordu, yanıtlarda biraz karışık oldu. “İyi geçtiğine memnun oldum. Zaten tatil değil 15 günlük bir dinlenme” deyince, Yusuf Asıl, “Öğretmenim, 15 bile değil, bugün de kalsaydık 15 olacaktı!” deyince, Öğretmen “Vay açıkgöz, 14 günü küçümseyip 1 günde mi gözün kaldı?” deyip güldü. “6 Ali de senin gibi düşünmüştür. Şunu oldu olacak 15 yapıp gideyim demiştir!” Yusuf azıcık bozuldu. Yeni Adam dergim gelmiş, çağırdı bana verdi. Tatilde kitap okuyanları sordu. Herkes okuduğunu söyledi. Okuduğu kitabı anlatmak isteyen olup olmadığını sordu. Dört beş arkadaş el kaldırdı. Az düşündükten sonra ben de kaldırdım. Öğretmen el kaldıranlara baktı. Karar değiştirdi. “Unutmayın, size konuşma fırsatı vereceğim, benim bir kitabım var, ondan okuyalım!” dedi. Yazarı Refik Halit. Yazar yurdumuzdan sürgün edilmiş. Uzun yıllar dışarda kalmış, sonunda dayanamamış, yurdumuza yakın bir kente gelmiş, oraya gelip giden yurttaşlarla konuşup özlem gideriyormuş. Sınırlarımıza yakın bir yerde bir gün küçük bir Türk kızı görmüş, onunla Türkçe konuşmuş. Küçük Ayşe yurt dışında olmasına karşın güzel Türkçe konuşuyormuş.

Yazıyı dinledik. Öğretmen beğenip beğenmediğimizi sordu. Hepimiz “Beğendik!”  dedik ama, neden beğendiğimizi bir türlü Öğretmene beğendiremedik. Ben iki kez kalktım, niçin beğendiğimi anlattım. Öğretmen, “Başka, başka, başka?” diye sordu. Benden sonra Sami Akıncı da kalktı, ona da başka? sorusu soruldu. Zil çaldı, Öğretmen çıkınca, herkes “Başka, başka, başka!” dedi durdu. Öğretmen döndüğünde aynı konu üzerinde durmadı. İstiklal Marşı’nı daha önce okumuştuk. O zaman ilerde üstünde duracağız demişti. Bugün aynı konuya döndük. Abdullah Erçetin’e, İsmet Yanar’a, Kadir Pekgöz’e, Ali Önol’a okuttu. Hepsine “Aferin, güzel okudunuz!” dedi. Hüseyin Orhan’ı kaldırdı, vazgeçti oturttu. “Mısra mısra oku, açıkla!” dedi. Hüseyin Orhan anlayamadı ya da anlatamadı. Tekrar Abdullah Erçetin’e döndü, açıklamasını söyledi. Abdullah tümden sustu. İsmet satır satır açıklamaya çalıştı. “Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı Hilal!” dizesinde, çehreni sözü ile nazlı Hilal tamlamalarını tam açıklayamadı. Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen söz verdi. Sami Akıncı, çehre ile nazlı Hilal tamlamasının ilişkisini açıkladı ama o da kurban olayım deyişinde yanıldı. Öğretmen güldü. “Açıklamak isteyen var mı?” diye yüzlerimize bakarak birkaç kez sordu. “Demek yok!” dedi. Parçayı açtırdı, baştan yavaş yavaş okuyarak dize dize açıkladı. “Kurban olayım!”  deyimi gelince, bunu konuşmalarda duyup duymadığımızı sordu. Uzunca sustuk. Yusuf Asıl parmak kaldırdı “Kurbanın olayım! diye duydum!” dedi. Öğretmen nerede, ya da nasıl bir konuşmada duyduğunu anımsamasını istedi. Yusuf Asıl, birisi arkadaşına kötülük yapmış, arkadaşı ona “Sen bunu bana nasıl yaparsın, ben senin arkadaşınım, ben sana hep iyilik ettim. .” diye anlatırken on dolayında parmak kalktı. Öğretmen Mehmet Yücel’e söz verdi. Mehmet Yücel, “Senin için canımı veririm, senin için yapmayacağım, yardım, fedakarlık yoktur!” deyince Öğretmen, “İşte bu kadar!”  dedi. Daha sonra, bu tür sözlerin halk arasında çok kullanıldığını, bizim de bilerek bilmeyerek bunları kullandığımızı, ancak bundan sonra bunlara dikkat etmek zorunda kalacağımızı anlattı. Başka örnekler istedi. “Kulun olayım, kölen olayım!” diyenler oldu. Öğretmen, “Salt bu sözün benzerlerini değil, dilimizde bu tür sözleri bulup seçmeye çalışacağız. Örneğin, Süt kuzusu, ağırbaşlı, boşboğaz, yavaştan almak, üstüne atmak, niyeti başka, çıt kırıldım. Bunlara benzer sözleri buldukça defterlerinize yazın. Türkçe ödev defterlerinin bir bölümünü buna ayırın!”

Ödev, İstiklal Marşı açıklanacak, sözcükler, deyimler defterlere yazılacak. Tatilde okuduğumuz kitaplar çok kısa olarak özetlenecekler. Buna sevindim, ben Üç Silahşör’ü özetlemiştim. İlk günün daha yarısında yorulmuş gibiyim. Zorluktan değil, nedense derslerde sıkıldım. İki Öğretmen de kitaplara bağlı ders yapmadı. Ben kitaplara göre çalışıyorum. Onlar kitaba uymayınca biraz şaşkınlaşıyorum. Dilerim gelecek günlerde onlar gene kitaplara dönerler.

Yemekler bildiğimiz gibi et haşlama, pirinç pilavı tulumba tatlısı. Tatile çıktığımız gün de tulumba tatlısı vardı. Ben bunu söyleyince Halil Basutçu hemen “Sen tatlıları hiç unutmazsın, gelecek yıl bile sorsalar, tulumba tatlılarını hangi günler yediğini sayarsın!” dedi. Olacak şey değil belki ama nedense bazı olayları anımsıyorum. Dersliğe gittiğimizde gene bir tartışma, hamamın kalan yerleri tamamlanmış ama bize gene iş bırakmışlarmış. Hem de kirli su kanallarını kazacakmışız. “Ne zaman su aktı ki kirli su diye tutturdunuz? ”diye çıkışanlar oldu. Bunların başında İsmet geliyor. Bu kez İsmet’e takıldılar: “Sen işten kaçan birisin, işi mi savunuyorsun?” Tartışmalara hiç katılmadım. Gene de Yusuf Asıl, İsmet’e “Bu dayısını savunuyor, ondan böyle konuşuyor!” gibilerde bir dokundurdu. Kitaba bakıyordum, başımı kaldırdım “Bana bak, söyleyeceksen dön bana söyle, arkanı bana dönüp beni ilgilendiren sözler karıştırma, ağzının payını veririm. Unutma, payını alacak ağzını bir süre kullanamazsan çok sıkılırsın!” Yusuf bana döndü “ben sana ne dedim?” Güldüm, kalktım, arkamı Yusuf’a dönerek karşı duvara “Hey Yusuf’un babası, çocuğunu ne kadar şımarık yetiştirmişsin, gelmiş burda bana sataşıyor. Onu şımartacağına biraz besleyip büyütseydin daha iyi olmaz mıydı? Gel de şimdi ağlarken gör, bakalım hoşuna gidecek mi?” Sıradan çıktım. Hüsnü Yalçın önüme çıktı, “İlk günde kavga etmeyin, ne olur!” dedi. Kavga etmeyeceğim, kavga etmemek için dışarı çıkıyorum. Ancak siz bana sataşana sorun, nesine güvenip de bana laf çakıştırıyor? Yürüdüm, derslikten çıktım. Zil çaldı, alt katta toplandık. Öğretmenler hepsi geldi. Hasan Çevik, Hamdi Bağ, Namık Ergin, Naci İnan. Hepsi neşeli. Namık Öğretmen, “Bakın siz yokken biz neler yaptık. Biz siz olmadan iş görüyormuşuz, bunu unutmayın. Düşünün bakalım, biz olmadan siz böyle yapabilecek misiniz? Arkadaşlar, “Yapamayız!” diye bağırdılar. Hasan Çevik Öğretmen “Yaparsınız, yaparsınız! İnsanlar, iş başa düşünce olağanüstü işler başarırlar. Yeter ki yapma istekleri, kendilerine güvenleri olsun! Önce kendine güven!” Hamdi Bağ, Namık Öğretmene, “Namık, bana şimdilik dört yeter!” dedi. Beni yanına çağırdı. Arkamdan Harun Özçelik, Salih Baydemir bir de Yusuf Asıl’ı saydı.

Marangozluk atelyesine yöneldik. Öteki arkadaşlar yapıcılıkta kaldılar. Hamdi Öğretmen keser, destere, çekiç, tutkal, çivi hazırladı. Ellerimize paylaştırarak “beni izleyin!” dedi. Arka arkaya dizilerek, okulun üst katına çıktık. En üst katta ilkokula ait, bozulan, gevşeyen sıra, sandalye, masa, kara tahtalar var. Sıra ile onları onarmaya başladık. Hamdi Öğretmen, Salih’le Harun’u, Yusuf’la beni eşleştirdi. Yusuf’a şaka olarak, “Bak küçük, ağabeye uyacaksın, o ne derse yapacaksın, karışmam haa!” dedi. Harun Özçelik’le Salih Baydemir gülmekten kırıldılar. Yusuf biraz somurtuk. Hamdi Öğretmen bana, “Bunlar neden gülüşüyorlar? ” diye sordu. Yusuf duramadı, ağlamaklı bir sesle bizim kavga ettiğimizi söyledi. Hamdi Öğretmen bana “Ayıp, sen ağabeysin, dengini bulamadın mı, böyle ufaklıklarla mı boy ölçüyorsun?” deyince ben, “Hayır Öğretmenim, ben onunla boy ölçüşmeye kalksam aşağılara eğilmiş olurum. O zaman da kesinlikle olayın ayırdında olurum. Arkadaş ayak uçlarına kalkarak, yetişemediği halde benimle boy ölçüşmeye çalışıyor. Sorun bu kadar basit. Üstelik ben kavga etmedim, etseydim, şamarlardım. Ancak ben okulda böyle bir iş yapmayacağıma, kendi kendime söz verdim. Arkadaşı sadece uyardım.” Öğretmen Yusuf’u omuzundan, beni elimden tuttu. “Haydi barışın, ikiniz de benim dostumsunuz, beni kırmadan bir daha aranızda en küçük bir zıtlaşma olmamalı. Dostluk en güzel duygudur. Ben sizinle kurduğum dostluğu hiç bozmayacağıma yemin ediyorum. Siz de bunu yapabilirseniz aranızda hiçbir pürüz kalmaz!” Yusuf ağladı, bana sarıldı, aynı durumda ben de ona sarıldım. Öğretmen bir süre bize baktı, daha sonra sıraların onarımını verdi. Sıraların çoğu geçmeli, kimileri yerinden oynamış, çıkıkları temizleyip tutkalladık, işkencelerle sıkıştırdık. Biz çalışırken Baş Öğretmen Ferit Bey geldi. Bize çay getirtti. Oturdu bizimle konuştu. Kendisi de yatılı okumuş. Yatılı okullardaki arkadaşlıkların yaşam boyu sürdüğünü kendi yaşamından örnekler vererek anlattı. Çalışmalarımızı çok beğendiğini söyledi. Alpullu’yu çok seviyormuş.  “Mart sonlarına doğru burası Cennet olur!” dedi. Her yer birden yeşerirmiş. Hamdi Öğretmen gelince Ferit Beyle birlikte Ferit Beyin odasına gittiler. Bize, “Zil çalınca aletleri alıp aşağıya inin, işkenceler takılı kalsın!” dedi.

Az sonra zil çaldı, alt kata indik. Yusuf’la birlikte dersliğe girince bir çok arkadaş şaşkın şaşkın baktı. Biz, Yusuf da ben de, bir şey söylemeden yerlerimize oturduk. Ben, Salih ya da Harun olanları anlatır, böylece olay aydınlanır, diye düşündüm. 6 Ali gelmiş. “Hoş geldin!”  dedim. Ali “Pek hoş gelemedim, Muratlı’da uzun zaman tren bekledim, tren gelince de nasıl oldu bilmem, treni kaçırdım. Kalacak yer bulamadım, Tekirdağ’a döndüm. Ancak şimdi gelebildim!” 15 Hüseyin takıldı, “Ali Aga, Keşan üzerinden yaya gelmiş!” Bir süre gülüşler sürdü. Konuşmalardan anladım; arkadaşlar gerçekten hamam sularını uzağa götürecek hendek kazmışlar. Hendekleri derin kazıyorlarmış, “Yaza kadar bitiremeyiz. hendek bitmeden banyo yapmazsak, bitleniriz!” diye şamata yapıyorlar.

Sami Akıncı, yarınki dersleri tahtaya yazmış. Coğrafya- Almanca. Almanca’dan sıraladığım sözcükleri okuyorum. Gott-Allah, doch-fakat, der erste- birinci, der Löffel-kaşık, das Gebirge-dağlık, klug-akıllı, hart-sert, die Mitte-orta, der Satz-cümle, die Lüge-yalan, der Wagen-araba. Böyle uzayıp gidiyor. Ad olan sözcüklerin başına artıkel (Das, der, die) yazıldığını, bu sözcüklerin ilk harflerinin büyük harfle yazıldığını öğrendim. Sözcükleri iyi bilirsem başarılı olacağımı sanıyorum. Hüsnü bana öneride bulundu. “Sözcükleri karışık yazma, ya anlamlarına ya da yazılışlarına göre sırala, daha kolay ezberlersin!” dedi. Bir de öyle deneyeceğim. Coğrafya dersi için babamdan yeni bir bilgi aldım: Istranca dağları ile Ergene arasına düşen alanda çiftçi toprakları hızla kayboluyormuş. Yağmurlar yararlı toprakları sellerle aşağılara taşıyormuş. Örnek olarak bizim köyün altındaki Hamitabat Söğütlüğünü gösterdi. Oraları köy kurulduğu yıllarda verimli yerlermiş. Şimdi ise düpedüz kumluk. Kırıkköy’e dek tüm vadi kum olmuş. “Kum giderek bizim köyü de basacak. Kum yığıldıkça su aşağıda kalıyor. Hem susuzluk başlıyor, hem de kumda yetişen yabanıl bitkilerden başka hiçbir bitki yetişmiyor. Hamitabatlılar güzelim tarlaları söğütlük olarak bıraktılar!” Yeri gelirse Tarım Öğretmenine söylediğimi coğrafya Öğretmenine de anlatacağım.

Okulun yeri gene konuşulmaya başlandı. Recep Kocaman Pınarhisar’dan haber getirdi. Oraya da bir heyet gitmiş inceleme yapmış ama uygun yer bulamadıklarını söylemişler. Hasan Üner’le Hilmi Altınsoy “Bizim okul için en uygun yer Tekirdağ!” diyorlar. Orada boşalmış asker kışlaları varmış, Tekirdağlılar da okul istiyormuş. Deniz varmış, balıkçılık yaparmışız. Arkadaşlar birden bağırdılar. “Başımıza bir de balıkçılık mı çıkarmak istiyorsunuz? Demircilik, marangozluk, yapıcılık bir de balıkçılık mı olsun?” İsmet daha ileri gitti. “Kalaycılık, nalbantlık. Bunlar da birer meslek. Bunları unutmayın!” Sami Akıncı dışında hepimiz, kitapları bıraktık, söylenenlere katılıyoruz. Yemek zili çalınca konu değişti. Yeni konu nöbet işleri. Nöbetler baştan mı başlasın sondan mı? Bir baştan bir sondan. Sami kesinlikle “Olmaz, Ömer Uzgil Öğretmen bunu kabul etmez, öyle olunca nöbetçi olanları izlemek zorlaşır!” dedi kesti. Gene eskiden olduğu gibi, ikişer ikişer 4-6, 7-11, 15-16, 18-24 vb. Ben bir baştan bir sondan olsun diye direttim. Bana karşı olanlarından başında İdris Derstan vardı. İdris Destan, “Senin belli bir amacın olmasa böyle diretmezsin, önce amacını açıkla” diye tutturdu. Bir süre İdris’e baktım, gülümsedim, bir şey anlamadı; sonunda açıkladım. “Seninle nöbet tutmak için!” deyince şaşırdı. Bu kez arkadaşlar açıkladılar: 4-79, 6-78, 7-77, 11-76, 15-75, 16-74, 18-73, 24-72, 26-70, 28-66… Herkes kahkahayla güldü, İdris Destan, özür diledi, “Ben onu düşünememiştim!” dedi. Bu kez ben, “Özür dilemeye gerek kalmadı zaten de bu istekten vazgeçtim!” dedim. Bu kez de İdris Destan başladı “Bir baştan, bir sondan olsun!” demeye. Karar değişmedi. Ancak İdris tedirgin oldu, yatınca da yanıma geldi. Gücenmediğimi söyledim. Dahası öyle bir şey düşünmediğimi, onun karşı koyması üzerine güçlü bir nedenle onu kendi tarafıma çekmeyi düşündüğümü anlattım. Arkadaş buna inandı, rahatlamış olarak gitti.

 

16 Mart 1939 Perşembe

 

Zille uyandım. Akşamki gerginliğim gitmiş. Coğrafyadan çok Almancayı düşünüyorum. Daha doğrusu Ömer Uzgil Öğretmenin gözünden düşmek istemiyorum. Tatile çıkarken bana olan güveninin etkisi altındayım. Arkadaşlardan veli belgesi isterken beni izinli bırakması bence önemli bir güven. Yola çıktığımızda Kadir haklı olarak “Sen olmasaydın ben yarına kalacaktım. Akşam tren var ama, gece Lüleburgaz’a insem ne yapacaktım?” demiş durmuştu. Hasan elinde bir kitap, bana seslendi: “Bak sana bir Ruzname buldum!” Ruzname! Ben bu sözü duydum ama birden toparlayamadım. “Ne Ruznamesi?” “Madaralı Öğretmenin dediği Ruzname!” Gittim aldım. Ömer Seyfettin’in kitaplarından biri. İçinde bir bölüm, başlığı Ruzname. Anladım. Hasan “Al oku, ne olduğunu daha iyi anlayacaksın!” Aldım. Ruzname içerik olarak ilgimi çekti, dersleri bir yana bırakıp karıştırdım. Ömer Seyfettin’in öteki yazılarından farklı. Belli bir beldede geçen her gününü kısa kısa yazmış. Tarih, gün adı, o günün olayları. Bazen de saatleri vermiş. Bu tür yazılara Ruzname deniyormuş. Fikret Madaralı Öğretmen bana “Sen Ruzname yazıyormuşsun öyle mi?” demişti. Ruzname, yani hergün yaptıklarımı, gördüklerimi yazarsam bunlar Ruzname olacaklar. Kahvaltıya gittim. Halil Basutçu, “Yeni bir kitap okuyorsun, tatilde bitirememiş miydin?” diye sordu. Anlattım. Hasan yanımıza geldi. O da açıkladı. Dersliğe döndük. Olayı tam toparlayamadım ama gene de çok sevindim.

Ben Ruzname düşünürken Sabit Soysal Öğretmen geldi. Güler yüzle dersliğe girdi, “Günaydın!” dedi. “Sağol!” dedik, işaret verdi, oturduk. Öğretmen tatil konusunda açıklamalar yaptı. Öğrenciliğinde tatilleri sevmediğini, tatil dönüşlerinde notlarının hep düştüğünü anlattı. “Umarım siz farklı olursunuz!” dedi. Harita başına geçti, “Bugün hem geçmiş dersleri anımsayalım hem de dersimizi biraz daha genişletelim!” deyip uzun cetveli aldı, Karadeniz kıyılarından başlayarak önce deniz kıyılarını, sonra kara sınırlarını gösterek yurt sınırlarındak önemli noktaları belirtti. Daha sonra yükseklikleri, ormanları, ovaları, gölleri, nehirleri belirtti. Bunların haritalardaki genel renklerini ayrı ayrı gösterdi. Bu kez aynı biçimde Trakya yöresine geçerek, orasını da tane tane anlattı. Bir süre sustu. “Tüm Türkiye’yi anlattım ama sizden Trakya’yı eksiksiz isteyeceğim!”  dedi. Birinci ders bittiğinde çok rahatladım. Trakya bölgesini çok iyi bildiğimin ayırdındayım. İkinci ders, kitabımızdan sayfalar okuttu, açıkladı. Haftaya yazılı yapacağını, çalışmamızı, özellikle notu zayıf olanların iyi çalışmalarını tembihleyerek ayrıldı.

En çekindiğim derse geldik: Almanca. Almanca sözlerin hepsini unutmuş gibiyim. Hüsnü ile konuşuyoruz. Hüsnü arkadaşın Almancası iyi. Hiç değilse ben öyle görüyorum. “ İch bin ein Dunkof!”  diyorum. Hüsnü gülüyor. “Sen beni deniyorsun, bilerek yanlış söylüyorsun!”  diyor. “Kesinlikle böyle biliyorum!” diyorum. Gülüyoruz. Öğretmen dersliğe girince durduk. “Guten Tag!” “Vir antvortete, Güten Tag!” “Sitsen sie!” Oturuyoruz. Ömer Uzgil Öğretmen gene yeni bir giysi diktirmiş. Bu kez kahve rengi. Önce o da tatilimizin nasıl geçtiğini sordu. Arkadaşlar birden konuşunca ilk sıralardan başlayarak kısa kısa anlatmamızı istedi. Yusuf gönüllü kalktı anlattı. Harun Özçelik’e sordu. Bana baktı, soracak sandım, başını Kadir’e çevirdi, “Sizin yolculuğunuz nasıl geçti?” dedi. Kadir kısaca, güzel olarak anlattı. ”O halde sizin yol sorununuz önemli değil, baharları, yazları kolay gidip geleceksiniz!” dedi, geçti. Mustafa Saatçı’ya sordu. Mustafa tatilde traktör sürücülüğüne çalışmış, onu anlattı. Öğretmen, bunu çok önemli gördüğünü söyledi, “Yararlı bir tatil yapmışsın!” dedi. Öğrendiğimiz sözcüklerle cümle kurma çalışmaları yaptık. Bana, köye giderken nasıl gittiğimi sordu. “Lanksam lanksam” deyince güldü. Sami Akıncı ile uzun uzun konuştu. Kitaptan sırayı bozarak karşılıklı konuşma parçasını verdi. İki arkadaş karşılıklı okuyarak cümle kurmaya alışacakmışız. Almanca dersimiz korktuğum kadar olumsuz geçmedi. Öğretmen herkese yumuşak davrandı. Ders sonunda muştuladı, 20 Mart günü Şeker Fabrikasını gezeceğiz, şekerin serüvenini öğreneceğiz!” dedi. “Auf Widersehen!” SERÜVEN? Serüven nedir ki? Hasan Üner yanıtladı; “Macera!” Guliverin Maceraları. . . .

Derslere alışmış durumdayız. Öğretmenlerin çoğu ile karşılaştık. Bir de yarını geçirirsek tüm Öğretmenleri görmüş olacağız. Fettah Biricik, Recep Kocaman nöbetçi. Küçük sınıflar da tamamlanmış. 80 kişi, yemek salonu cıvıl cıvıl. Ömer Tunalı 4. sınıfların, Adem Gürçağlayan 5. sınıfların masa başlarında oturuyor. Karaağaç’ta Fikret Madaralı Öğretmen de bizim masalara birkaç kez oturmuştu. Nedense sonra vazgeçti. Şimde arada bir Hamdi Bağ, bazı bazı da Namık Ergin Öğretmen oturuyor ama sürekli değil. Nedense onların geldiklerinde pek memnun olmuyoruz ancak gelmedikleri zaman da “Neden gelmediler? ” diye yakınıyoruz. Konu fabrika gezisi, herkes şeker aşırma planı kuruyor. Gizli cep yapıp doldurmayı düşünenler var. Şeker aşıranları ele vereceklerini öne sürenler var. Tartışıyorlar. Şeker hırsızlarının göreceği cezaları belirleyenler bile var. Cezalar verilirken herkes ceza verme yarışında. O zaman şeker hırsızı kim olacak? Mustafa Saatçı birer birer alıp ağzına atacakmış. Daha kapıdan girince başlasa çıkıncaya dek doyarmış. Ben güldüm, “Hava alırsın, biz iki kat dolaştık ortada şeker görmedik. Ortalıkta hep pancarlar vardı!” dedim. Mustafa sordu. “Sahi siz o zaman gerçekten fabrikayı gezdiniz mi?” Gezmesek, gezdiğimizi neden söyleyelim? ”İsmet atıldı “Sen bizi yalancı mı sayıyorsun?” Kavgaya dönüşmeden yatıştırdık. Mehmet Yücel Mustafa’ya “Arkadaşım, sen fabrika müdüründen rica et, bu defa bizi öteki katlardan gezdirmeye başlatsın!” Öteki arkadaşlar karşı koydu “Biz şeker meker istemiyoruz, fabrika müdürü (Mustafa’yı kastederek) İmamı özel olarak oradan gezdirmeye başlatsın!” Nedense biri bir öneride bulunsa hemen tartışma başlıyor.

Zil çalınca alt kata inerken aynı konuşmalar sürdü. Dünkü işlere devam. . . Hamdi Bağ Öğretmen bizi çağırdı, gene üst kata çıktık. Kuruyan tutkalları kazıdık, yapılacak sıraları ayırıp gerekeni yaptık. Paydos saatine doğru okul Baş Öğretmeni Ferit Bey gene geldi, bize teşekkür etti. Sıraları gösterdiği yere taşıdık. Takımlarımızı alıp atölyeye indik. Atölyeyi topladık, temizledik. Perşembe günü başlayacağımız çalışmalara hazırlık yaptık. Naci Öğretmen geldi, yaptığımız temizlik için bize birer “Aferin!” çekti. “Ben de sizden bunu rica edecektim!” dedi. “Gelecekte de gene siz kirletirsiniz!” deyip güldü. Zil çalmış, duymamışız, çıkınca alt katta kimsenin kalmadığını gördük. Sami Akıncı tahtaya yarınki dersleri yazmış:Tabiat Bilgisi-Yazı. Bu program hoşuma gitti. Tabiat Bilgisine bolca çalışacağım. Hemen kitabı açıp konuları sıraladım. Yazı dersi ödevlerim tamamdı. Tükçe ödevimi de daha önce zaten yapmıştım. Üç Silahşörler’den üç sayfa yazı. Arkama yaslandım, tüm arkadaşları arkalarından gözledim. Yerinde hiç durmayanları seçmeye çalıştım. Gördüğüm kadarıyla sürekli kıpırdayanların başında, Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, Fettah Biricik, Mustafa Saatçı geliyor. Bunlar, sürekli ya yanındakilere ya da öndekilere söz atıyorlar. Dördü arasında bir ayırım yapılsa Fettah birinci olur. Zaten soyadı Biricik. Bunu birinci yapsak iyi olacak. Halil Basutçu’ya anlattım. “Sen onları şimdi görmüş durumdasın, ben ilk günden beri biliyorum. Sen, İdris Destan’ı saptayamamışsın. O da ötekilerinden geri kalmıyor. Halil, “ Asıl şaştığım Sami Akıncı, sıra arkadaşı Mustafa Saatçı’nın bu durumuna nasıl katlanıyor? ”diye, güldü. Biz böyle bakıp konuşurken Mustafa Saatçı huylandı, bize laf attı. “Neden bana bakıp gülüyorsunuz? Sizi gördüm, suçüstü yakaladım!” dedi. Halil, “Asıl sen yakalandın, gözlerin niçin arkalarda onu söyler misin?” Yakınındaki Arif Kalkan Mustafa’yı tuttu öne çevirdi. “Sırada böyle oturacaksın oğlum!” dedi. Herkes güldü. Mustafa Saatçı bu kez Arif Kalkan’a “Baba, baba, babaaaaa!” diye takıldı. Mehmet Yücel duramadı Arif’e “Sustur şu İmam oğlunu!”  uyarısında bulundu. Arif, “Sus benim İmam çocuğummm!” dedi. Derslikte gülmeyen kalmadı.

Akşam yemeğine gülerek gittik. Yemekte Sabit Soysal, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenler var. Salih Ziya Öğretmen nöbetçi olabilir. Bence iyi. Ancak kimi arkadaşlar buna sinirleniyorlar. En sevdiğimiz Öğretmenlerden olmasına karşın, dersinin Tarım, yani bedensel çalışma olduğu için iş sevmeyenler salt bu nedenle bu Öğretmene yan bakıyorlar. “Derslikte gelip konuşsa da bizi bahçeye götürmese!”  diyenlerle karşılaşıyorum. Sanki matematik dersine gelse sevecekler? Yemekten sonra uzun süre Salih Öğretmeni bekledim, gelmedi. Gelseydi bizim köy üstüne soracaklarım vardı. Babamın anlattığı sel kumlarını nasıl önleyebiliriz? Ayrıca av hayvanlarının özellikle ardıç kuşlarıyla ardıçların da giderek azalmasını soracaktım. Olsun bir başka derste ya da nöbetinde sorarım. Ben bu konuları unutmayacağım. Hasan Üner’in verdiği Ruzname’yi bitirdim. Ömer Seyfettin aynı zamanda bir subaymış. Savaşa da katılmış. Savaş sırasında düşmanlarca tutuklanmış, tutuklu günlerinde yazmış Ruzname’yi. Acıdım, neler çekmiş! Açlık, susuzluk, uykusuzluk. Hele yakınınki arkadaşlarının, askerlerin ölmeleri, içler acısı. Sonunda düşman eline düşmek ayrıca, büyük bir felaket. Balkan Savaşı’nı babam anlatırken, öyle üzüntü içinde dinliyordum. Ömer Seyfettin, kendisi de çekmiş o acıları; yaşayarak yazmış o yazıları.

Ömer Seyfettin’in yazdıkları ile babamın anlattıkları arasında kimi zaman kolayca bağlantılar kuruyorum. Ömer Seyfettin’in anlattığı Tuhaf Bir Zulüm’le babamın anlattığı Domuz Ormanı öyküsü, sanki biri ötekinin devamı gibi. Ömer Seyferttin’in Tuahaf Bir Zulüm öyküsünde insanlar Bulgaristan’daki yerlerini domuzlar nedeniyle bırakmış, ana yurduna gelmiş. Hem de Padişah’ın çiftliğine gelmiş konmuş. Karşılarına ise burada, öyküdeki gibi sayılı domuz değil, düpedüz domuz sürüsü çıkmış. Hem de Padişahın topraklarında domuz çiftliği ile burun buruna gelmek onlar için nasıl bir yıkım olmuştur, bunu düşünemiyorum bile! Bizim köyle çevresindekilerin kuruluş tarihleri bir birine yakındır. Hemen hemen hepsi Bulgaristan prensiliğinin bağımsız krallığa dönüşmesi sürecindedir, 1890-1900 yılları arasıdır. Karıncak, Deveçatağı, Bayramdere, Çeşmekolu, Hamitabat, Kavakldere, Kızılcıkdere köyleri birkaç yıl aralıkla kurulmuşlardır. Hepsi de Emlak-ı Şahane üstündedir. Emlak-ı Şahane Istranca dağlarının Ergene ovasına dek orman uzantısıdır. Ancak bu ormanların aralarında o zamanlar yer yer çiftlikler bulunuyormuş. Örneğin bizim köyün payına düşen bölümde koyun çiftlikleri varmış. Bizim Kurudere olarak andığımız yörede koyunların yattığı yerler günümüzde de bu özelliğini korumakta, gübreli topraklar bol ürün vermektedir. Bu nedenle biz buradaki tarlalara Gübre deriz. (Gübreli tarla anlamında) Bizim Gübre’nin doğusundaki büyük derenin doğu sırtında da söz konusu domuz çiftliğinin bulunduğu yerlere günümüzde Domuz Gübresi adı sürdürülmektedir. Hamitabat-Deveçatak yolundan gidenler Domuzgübresi denilen yerden geçerler…. . Domuzormanı, Domuzgübresi derken aklım gene köye gitti. Adaşım İbrahim bakalım bu defa evliliğini iyi götürebilecek mi? İlk evliliğinin bozulmasında İbrahim’den çok annesinin suçu olduğunu söyleyenler olmuştu. Bu kez teyze dilini tutar herhalde!

 

17 Mart 1939 Cuma

 

Nasılsa zil çalmadan uyandım. Fısıltı olarak konuşmalar duyuluyor. Zil çaldı, birden konuşmalar arttı. Hilmi Altınsoy, yanındaki Hasan Üner zil sesinden uyanmadılar. İkisine de baktım, şaka değil uykudalar. Herkes kalkmış konuşa konuşa dolaşırken uyumaları biraz acayibime gitti. Sonra da kemdimi düşündüm, kimi kez ben de bunu yapıyorum. Hilmi Altınsoy’u dürtükledim, zor uyandı. O da Hasan’ı uyandırdı. Beraber hazırlanıp aşağıya indik. Kalk zili ile kahvaltı arası çok uzun değil. Biraz sallanınca ancak yetişiliyor. Bu sabah öyle oldu. Kahvaltıya girince gözlerim önce Öğretmen masasına kayıyor. Aradığım ilk kişi ilk ders Öğretmeni oluyor. Eğer o Öğretmen varsa benim için ders başlamış sayılıyor. Kahvaltımı ederken o dersi aklımdan geçirmeye çalışıyorum. Belli bir konuda tutukluğum olursa ivedi koşup o konuyu gözden geçiriyorum. Bunun bana çok yararı olduğuna iyiden iyiye inanmış durumdayım. İşte, tam karşımda Fikret Madaralı Öğretmen. Her zaman olduğu gibi masadaki öteki Öğretmenlere yüksek sesle birşeyler anlatıyor. Sabit Soysal, Namık Ergin, Hamdi Bağ, Ömer Uzgil Öğretmenler kahvaltıda. Ömer Tunalı ile Adem Gürçağlayan Öğretmenler kendi sınıflarının masalarında kahvaltı ediyorlar. Bizim sınıfın Öğretmeni Fikret Madaralı Öğretmen ama nedense o çok seyrek geliyor. Daha doğrusu yemeklere aralıklarla geliyor. Bundan olacak bir alışkanlık oluşmadı. Kimi kez Hamdi Bağ, kimi kez de Namık Ergin Öğretmenler geliyor ama onlar da aralıklarla oluyor. Kahvaltıdan sonra dersliğe koştum, tarih kitabını şöyle bir karıştırdım. Unuttuğum bir yığın konu var. Kendi kendime, “İlk derste beni kaldırıp hepsini sormaz!” diye bir teselli buldum. Ben bunları düşünüyorum. Arkadaşların bir kısmı “Dersimiz nedir?” diye soruyor. Oysa ders akşamdan beri tahtada yazılı: Tarih!

Zil çaldı, Öğretmen hemen geldi. Kolunu altında kitapları masaya bıraktı. Bize dönerek “Tatil sonunda Öğretmenler genellikle öğrencileri yoklar. Böyle düşünen Öğretmenler, notu kırık öğrenci tatilde çalışmıştır, sıcağı sıcağına kaldırıp böylesinin notunu düzeltmesine yardımcı olmak ister. Kaldırdığı öğrenci umduğu gibi çıkmamışsa bu kez gene kırık verir, “Hak etti, çalışsaydı, çalışmayanı sınıf geçirmek zorunda değilim!” deyip bir bakıma rahatlar. Biz bü tür Öğretmenlerden değiliz. Çalışmak zorunda olduğunuzu size duyura duyura uyarıp, çalıştırmak, başarılı olmanız için sonuna dek yardım etmek istiyoruz. Bu ndenle size hemen tahtayı göstermiyoruz. Bugün geçmiş dönemin tüm konularını kısaca gözden geçireceğiz. Konuları özet olarak tekrarlayınca çoğunu anımsayacaksınız. Belli konular unutulmuşsa onları bir daha okuyup (eliyle Tarih haritasını gösterek) haritaya hazırlanacaksınız!” İlk konudan başlayarak kısa kısa okuduğumuz dersleri özetledi. Göçlerden Yunanistan sonuna dek tüm konuları bir kez daha anlattı. İkinci derste de konuların özetleri üzerinde durdu. Ancak bu kez sorular yöneltti. Okuduğumuz ülkelerin çoğu krallarının adlarıyla anılmaktadır, bunun nedenlerini sordu. Mısır uygarlığı ile Yunan uygarlığını karşılaştırmamızı istedi. Benim de aralarında bulunduğum beş arkadaşa bu soruyu sordu, verdiğimiz yanıtları yeterli görmedi. Sami Akıncı parmak kaldırdı. Sami’nin yanıtını beğendi, kendisi daha genişleterek uzun uzun karşılaştırma yaptı. Ehramların yapılışlarındaki zorluklar, insanların ömür boyu köle olarak çalışmaları, sonuç olarak ehrama bir firavunun gömülmesine dikkatimizi çekti. Buna karşın Yunanistan uygarlığında bireylere yayılan becerilerin daha insancıl oluşlarını, ustaların tanınması, yazılı belge bırakarak kendisinden sonrakilere ışık tuttuklarını belirtti. Ders sonunda ise gelecek derste benzer sorular soracağını tekrarladı. Öğretmen gidince kendi kendime utandım. Sorduğu soru bilinmeyecek türden değildi. Azıcık dikkatle kitaptaki resimlere baksaydım, doğru yanıtı bulabilirdim. Gerçi ben öteki arkadaşlar gibi susmadım gene de birşeyler söyledim ama, Öğretmen yeterli görmemiş olacak ki Sami’ye sordu. Sami arkadaş benim değinmediğim özelliklere değindi, başarılı oldu. Üzgün üzgün oturdum, kaldım.

Sabit Soysal Öğretmen güleç bir yüzle geldi. “Günaydın!” dedikten sonra gene “Nasılsınız!” diye sordu. Arkasından dersimizin adıyla söze başladı. Tabiat Bilgisi ne demektir? Tabiat nedir? Bilgi nedir? Tabiat sözünü doğru dürüst açıklayamadık. Doğruya yakın sözler söyledik ama, kesin bir tanım yapamadık. Ben pek karışmadım. Öteki arkadaşlar öncelikle Sami Akıncı, İsmet Yanar, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel defalarca kalkıp tanım yaptılar. Sonunda Öğretmen “İçinde doğup büyüdüğümüz varlıkları bize tanıtan bilim!”  olarak genel bir tanım yaptı. Daha doğrusu bu konuda bir çok bilimin başlangıcı, bilimsel konuları yalınlaştırarak ilk tanıtmaları yapan bir “Önbilim” olarak tanımamızı anlattı. Örnekler verdi. Çevremizde sayısız varlık için ilerde öğreneceğimiz birçok bilimler tanıyacağımızı, onların konularında dikkat edince bu derslerde okuduklarımızı anımsayacağımızı anlattı. “Tıp bilimleri (Anotomi-Fizyoloji) insanı, Zooloji biliminin hayvanları, Botanik bitkileri, Jeoloji toprak katmanlarını inceleyecektir!” dedikten sonra gülerek. “Sizlerin önemsemeden teğet geçtiğiniz konuların ne denli önemli olduğunu okudukça anlayacaksınız. Umarım o zaman bu günleri anımsayarak konulara sizi ısındırmaya çalışmamın nedenini anlayacak, daha hoşgörüyle değerlendirme yapacaksınızdır!” Ben Öğretmenin söylediğini pek dikkatle dinlememişim. Arkadaşlar, “Sağolun!” deyince dikkat ettim. Mehmet Yücel kalktı, “Sizin gayretlerinizi, iyi niyetinizi biz, bügün de görüp minnet duyuyoruz!” dedi. Bu kez Öğretmen teşekkür etti. İkinci derste Öğretmen gözlemlere dayalı sorular yöneltti. Ders boyunca hem güldük hem de yer yer utanacak duruma düştük. Etoburları özet olarak tekrarlarken, köpekler üstüne çok şeyler bildiğimi söyleyerek parmak kaldırdım. Öğretmen, köpek renklerini sordu, dri, kara, beyaz, alaca, kahve rengi gibi birkaç renk saydım. Öğretmen güldü: “Köpeklerin daha çok rengi olabileceğini de düşün!”  dedi. Arkasından köpeklerin tırnaklarını sordu. Tırnaklarından sonra dişlerini sordu. Bilemedim. Öğretmen:“Bilemiyeceğini biliyordum, şaka olsun diye sordum!” dedi. “Gözlemin ne olduğunu iyi bilinmedikçe iyi gözlem de yapılamaz, siz de zamanla öğrenecek başarılı gözlemler yapacaksınız!”  diyerek hoşgörüsünü belirtti. Bütün bu hoşgörülü, neşeli dersin sonunda Sabit Soysal Öğretmen, gelecek derste yazılı yapacağını bildirip gülerek ayrıldı. Öğretmen derslikten çıkınca arkadaşlar “İşte bu olmadı, güle oynaya ders yapıp sonun da bu şaka yapılır mı?” gibilerde takılmalar oldu. Mehmet Yücel “Ebenizin körü, devlet sizi besi domuzu gibi beslemek için toplamadı, çalışıp iyi öğrenci olmanızı, doğal olarak, yediklerinizin ödenmesini bekleyecek!” deyince kimileri güldü, kimileri “Sen kendine bak iskelet!” dedi kimileri de “Haklısın arkadaş devlet bizden başarı bekliyor!” diye bağırdılar. İdris Destan, tarım derslerine iyi bakmayanlardan biri olarak ad yapmıştır. Bu arada “Öğleden sonrayı düşünün, kazma kürek taşıyacağınızı unutmayın!” diye dikkat çekti. Konu değişti.

Yemekte herkesin gözü Salih Ziya Büyükaksoy’a döndü. Salih Öğretmen yemekte neşeli neşeli birşeyler anlatıyor. O konuşurken herkes dinliyor. Bizim masa oldukça uzakta ne konuştuklarını hep merak ettim ama duymak olası değil. Yemeği ağır ağır yedik. Halil de benim gibi Salih Ziya Öğretmeni seviyor, ona daha çok saygı gösteriyor. Salih Öğretmen için, “En rahat Öğretmenlerden birisi!” dedi. Rahat sözünü pek anlamadım, sordum. “Rahat, telaşsız, sabırla dinliyor, öfkelenmiyor, gülerek yaptıracağını yaptırıyor!” deyince. “Ben de öyle bir inasan olmak isterim!” dedim. Halil “Sen zaten öylesin. Ancak şimdilik sadece dediğini yaptırma çabası içindesin. Oysa Salih Öğretmen ötekilerini de yapıyor!” Arkadaşlar güldü. Ben duramadım, “Ne iyi hiç değilse birini yapıyorum. İnsanların çoğu hiç birisini yapamıyor.” Güldüler “Gene acele ettin, sabırsızlığını gösterdin!” dediler. Olsun! Kapıdan çıkarken bir küçük öğrenci Halil’le ikimizi Öğretmenin çağırdığını söyledi. Biz, hangi Öğretmen derken Salih Öğretmen el etti. Biz döndük o da bize doğru geldi. Halil’e depo anahtarını verdi. “10 çapa, 10 çepin, 10 kazma alınacak, zil çalınca okul önünde toplanılacak!” dedi. Halil gülüyor, “Bakalım şimdi neler söylenecek?” Derslikte kimseye bir şey demedik. Halil, okul önünde toplanacağımızı söyledi. Halil bana, “Sen neden susuyorsun, Öğretmen ikimize görev verdi!” diyor. Ben de “Haftaya da ben söylerim!” deyip savunma yaptım. Zil çalınca söylenen yerde toplandık. Öğretmen geldi, gülerek “Küçüklere çepinler, orta boylulara kürekler, uzun boylulara çapalar!” dedi. Alacaklarımızı aldık yola çıktık. Sıra ile gitmeyi hiç birimiz düşünmüyoruz. Ancak Öğretmen “yolda dağılmayın, topluca yürüyün!” diyor. Mehmet Yücel yavaşça şarkı söylüyor. “Kazmalar elimizde, şarkılar dilimizde biz gideriz tarlaya…” diyor. Bir tartışma başladı. “O şarkı öyle değil!” Mehmet Yücel güldü, “Şarkıyı nasıl biliyorsanız siz de öyle söyleyin!”

Bir aydır gelmediğimiz bahçemiz bıraktığımız gibi duruyor. Yeni yeni çimen çıkmaya başlamış. Öğretmen “Bak bak bak, biz yokken tüfeyliler türemiş!” dedi. Tüfeyli, dediği çimenlermiş. Onlar yeşil yeşil güzel duruyormuş ama, bizim toprağımızın gücünü emiyormuş. O nedenle çimenleri, bizim yerimizde olunca sevmiyormuş. “Gitsinler boş yerlerde büyüsünler!” dedi, güldü. Önce çapalılar, bizim grup daha önce hazırlanmış tarhları derince kazdık. Çepin grubu arkamızdan hem kesekleri dağıttı, hem de toprağı çepin yüzlerini vurarak bastırdı. Kürek grubu bir süre mola yaptı, arkamızdan su kanallarını düzgün bir şekle soktu. Ayrıca tarh kenarlarını biraz yükselterek belirli sınırlar oluşturdu. Konuşa konuşa çalıştığımız için arkadaşlar rahat, kimse olumsuzluk belirtisi göstermiyor. Çoğunlukla konuşma konularını Öğretmen açıyor. Örneğin “Nereye gideceksek orada daha rahat çalışma olanağı sağlayacağız, küçük çapta makinelerimiz olacak, şimdiki yaptığımız işleri makinelere yaptıracağız!” deyince arkadaşlar kendilerini makine çalıştıran kişiler yerine koyuyorlar. Onlar böyle konuşurken ben Sarımsaklı Çiftliğini düşünüyorum, hiç böyle bir çalışma görmedim. Makine dediklerinin her biri en az bir ev büyüklüğünde. Üstelik onların çalıştığı alanların her biri bizim bahçenin 4-5 katı. Orada da böyle küçük alanlarda çalışmaları gene insanlar yapıyor. Bizim köyden oraya gelenlerin ellerinde çapa ya da kürek gibi aletlerin olmadığını hiç görmedim. Ses çıkarmıyorum. Hava güzel fide ekimi için hazırlanan yerleri bitirdik. Tohum atılacak yerler hazırladık. Orasını da önce kazmıştık. Bu kez ekime hazırlık kazısı yapıyormuşuz. Biz kazdık, çepinciler düzeltti. Kürekçiler alanı dörde böldü. Haftaya ekim yapacakmışız. Fideler Türkgeldi Çiftliğinden alınacakmış. Öğretmen daha önce gitmiş gün almış. Öğretmen saatine baktı “Yol payımızı kullanalım, kapıdan girerken zil çalmış olsun!” dedi. Toplanıp yola çıktık. Biz yola çıkarken Hasan Çevik Öğretmen eve dönmüş, karşılaştık, “Salih Öğretmen, bir yorgunluk kahvesi içelim!” dedi, Salih Ziya Öğretmeni evine götürdü. Bizim için de “Onlar yolu biliyorlar, uslu uslu giderler!” dedi. Ayrıldık. Hayret bir durum arkadaşlar bugün çok hoşnutlar durumdalar. . Fettah, İdris Destan, Yakup Tanrıkulu bile küçük, bahçe makinesi kullanma hayali kuruyorlar. Okula girerken gerçekten zil çaldı. Götürdüğümüz aletleri Halil’le teslim alıp depoya koyduk. Bundan böyle her çarşamba günü bu iş böyle sürecek, herhalde biz de bu sorumluluğu sürdüreceğiz. Halil, “Olsun, elimizde kalmıyor, on dakika fazla çalışsak ne olur?” diyor. Ona ben de katılıyorum.

Sami tahtaya yazmış, yarınki dersler de belli oldu. Türkçe-Resim. Resim dersini bir saat yapıyorduk, iki saat olmuş. “Türkçe yazılı olacak!”  dedim. “Hayır!” sesleri yükseldi, yazılı haftayaymış. Türkçe defterimi gözden geçirdim. Üç Silahşör özetini Hasan Üner’e okudum. Hemen bir yanlış buldu. D’Artagnan’ın İngiliz olduğunu yazmışım. Meğer o da Fransız’mış. Neden öyle yazdım, anlayamadım. Gerçi baş tarafta bir karışık durum var ama daha sonra açık açık Gaskonyalı olduğu defalarca belirtiliyor. Hasan çok dikkatli. Son verdiği Ömer Seyfettin’in Ruznamesi için “Adam aylarca yazmış!” dedim. Hasan düzeltme yaptı “Bir yıldan bir ay fazla!” dedi. Utandım. Ayrılınca dikkatlice baktım. Gerçekten bir yıldan bir ay kadar fazla bir süreci yazmış. Küçük Hasan, deyip geçiyoruz ama Hasan biz büyüklerden çok daha dikkatli, çok daha iyi belliyor. Öteki derslere çalışmadığı için öne çıkmıyor. Çalışsa kesinlikle Sami Akıncı ile yarışabilir. Hüsnü Yalçın çok sevinçli, uzun zamandır mektup almadığı iki tanıdığından mektup almış. Hasan Hepyılmaz, Halil Kocabalkan. Ben ikisini de görmedim ama görmüş gibiyim. Hüsnü o denli övüyor ki ikisinin de benim arkadaşım olacaklarına inanıyorum. Hüsnü mektup yazdıkça selamımı ekletiyorum. Yeni bir olay, 5. sınıftan iki öğrenci geldi, bizi maça çağırdı. Cumartesi günü konuk kaldığımız okulun 5. sınıf voleybol takımıyla maç yapacaklarmış. İlkokul çocukları hergün çalışıyor, görüyoruz. Bizimkiler çalıştı mı ki? diyecek oldum, çalıştıklarını söylediler. Meğer onlar Okul Müdüründen izin almışlar, cumartesi, çarşamba, pazar günleri çalışıyorlarmış.

Çocuklar gidince Hüsnü’yle konuşmamız bir süre daha sürdü. Bizi dinleyen, daha doğrusu iyi dinlememiş olan Emrullah Öztürk de bize döndü, bana bakarak “Anladığım kadarıyla sen Bulgarları seviyorsun ama, onlar sevilecek insan değillerdir. Bak bu mektup yazan arkadaşlar da onların zulmünden kaçmış, evlerinden uzak yerlerde o gavurlar yüzünden aile özlemi çekmektedirler!” dedi. Önce anlamadım, dikkatli dinlememiştim. Hüsnü uyardı: “Yapma Emrullah, arkadaşın Bulgarları sevdiğini nereden çıkardın?” deyince; toparlandım. Bu arada Halil de söze karıştı, Emrullah’a: “Sen, böyle bir kanıya nasıl vardın?”  diye sordu. Beni de dürttü. Az duraksadım, düşünerek, daha önce tekrarladığım bizim aile durumunu daha doğrusu babamın bana anlattıklarını tekrarladım:

Babam “1900 yılında doğru dürüst askeri olmayan Bulgaristan 12 yıl sonra Balkan Savaşında bizi yendi, İstanbul’a kadar da gitti!” diyerek hayıflanır durur. Buna Bulgaristan’ın başarısı değil Düvel-i muazzamanın oyunu, der. Babama göre Düvel-i muazzama, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Almanya, Amerika, Japonya’dır. Bunlar isteyince tüm öteki kefereler de onların yanında yerlerini alırlar. Babam, Balkan Savaşı’ında öteki köy insanlarıyla birlikte Anadolu’ya geçmek için hazırlanmış, ailecek Tekirdağ’a gitmiş. Tekirdağ’da vapur bekleyen insanlar, taşıyıcı iki vapura doldurulup Bandırma ile Mudanyaya’ya taşınıyormuş. 2. parti giderken vapurun biri Ereğli önünde batmış. Babamın bir büyüğü Ali Amcam ailesi ile bu kazada kaybolmuş. Babam ikinci vapura kalmışmış. Vapur beklerken Bulgar askerleri Tekirdağ’a girmiş babamları tutuklu saymışlar. On gün kadar böyle yaşayan babam, tanıdık yerli Rumların yardımıyla Lüleburgaz’a gelmiş. Birkaç ay sonra evine dönebilmiş ama savaş sonuna dek göz altında tutulmuş. Zaman zaman komitacılar baskın yapmış, köyün camisini, okulunu yakmışlar. Bunları anlatan babamın öfkesini gören ben, Bulgarları nasıl severim? Gene de babam yerli Rumlara, Bulgarlara kızmıyor, onun hıncı askerlerle yöneticileredir. “Al benden de o kadar!” dedim ama Emrullah arkadaş, sanırım fazla etkilenmedi. Yüzünü ekşitip önüne döndü. Halil’in uyarısı nedeniyle sözü uzatmadım, sustum. Biraz alındım. Yat zili çalınca duygular içinde yattım. Tatil dönüşü yol arkadaşım olan İlyas Ustayı dinledikten sonra savaşların kötülüğünü daha iyi anladığımı düşünerek Emrullah’ın sözünü önemsememeye karar verdim. İşkembeden verilmiş bir hüküm!

 

18 Mart 1939 Cumartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Şaşırdım, Nasıl da hepimiz unutmuşuz, biz bugün Şeker fabrikasını gezeceğiz. İsmet’e seslendim. “Eyvah” çekti. Beşinci sınıfların yatakhanesine koştu. Cavit’le öteki ilgilileri bulmuş, Öğretmenleri Adem Öğretmene duyurmuşlar. Adem Öğretmen bizim sınıfın izleyici olarak bulunmasını istemiş. Okul Baş Öğretmeni Ferit Beye duyurmuşlar. Ferit Bey, bir gün sonraya, pazar günü öğleye ertelemiş. Ne iyi. Biz, “Ne olacak?” derken işler yoluna sokulmuş. Kahvaltıda durumu iyice öğrendik. Herkes sevindi. Adem Gürçağlayan, sınıfının başında kahvaltı etti. Zilden biraz sonra geldi. Kendi sınıfıyla ilgilendiği için geç geldiğini gene belirtti. “Yoksa ben görevimi aksatmam!” diyerek her zamanki gibi açıkladı. “Geç oldu ama, başka konuşma olanağı bulamadık, dersimiz hafta sonu. Gelenektir, Öğretmenler tatil sonlarında öğrencilerin tatil durumlarını soraralar. Tatiliniz nasıl geçti? Müzik çalıştınız mı?” dedi, güldü. Arkasından “Sizi bilmem ama ben on gün yılmadan keman çaldım, dağarıma beş altı parça ekledim!” Arkadaşlar “Bize de çalın Öğretmenim!” diye bağırdılar. Öğretmen, “Durun yahu, ben çalgıcı değilim, çalgı çalmam.” “Bize de dinletin derseniz, dersin birinde kemanımı getirir, dinletirim!” Arkadaşlar düzeltme yapıp “Bize de dinletin!” dediler. Öğretmen başını eğerek “Peki efendim, severek dinletirim. İsterseniz bunu haftaya bırakalım!” dedi. Hep birden “Sağolun!” dedik. Arkasından gene tatil konusuna dönüldü. Öğretmen köylerde radyo olup olmadığını sordu. Kadir Pekgöz, Recep Kocaman, İsmet Yanar köylerinde radyo olduğunu ancak kendilerinin pek dinleyemediklerini anlattılar. Öğretmen “Başka?” deyip yüzlerimize bakınca ben, gramofon dinlediğimi, plak şarkılarını eskiden beri dinlediğim için yarım yarım ezberlediğimi anlattım. Öğretmen, “İşte bu çok iyi, gramofon öğreticilik açısından daha yararlıdır. O plakları tekrar tekrar çalarak şarkıları öğrenirsin, dolayısiyle sesin de açılır. Bundan böyle sen bunu yap, ciddi ciddi çalışırsan şarkıcı bile olursun!” Arkadaşlar güldü, “ O şimdi de şarkıcı” bile diyen oldu.

Öğretmen “son çalışmamızı anımsayalım!” deyip, Bekir Temuçin’in çizdiği porteye önce bir do yazıp çizgi çekti, bir de sol yazdı; onun üstüne gam sıraladı. Bize döndü “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu. Bir an sessizlik oldu, parmak kaldırdım “İki bütün bir yarım!”  deyince, “Kalk yaz!” dedi. Fa diyezi ekleyerek sol majör gamını yaptım. Önce kendisi okudu. Arkasından ilk sıradan başlayarak hepimize okuttu. Sefer Tunca, Arif Kalkan, Ali Önol, Ali Güleren, Mustafa Saatçı, Emrullah Öztürk, Salih Baydemir ikişer kez okudular. Ben bu gruba girmediğime sevindim. Halil’e “Tahtaya kalkmasaydım ben de orada olacaktım!” deyince Halil, “Sen çoğumuzdan güzel okudun, kendini neden öyle sayıyorsun? ” diye sordu. “Ayırdında olamıyorum herhalde!” 2. derste İstiklal Marşı başta olmak üzere, tekrar tekrar şarkıları söyledik. Onuncu Yıl Marşını, Gençlik Marşını tekrarladık. Bunları bundan sonra meydanlarda, yollarda yürürken söyleyecekmişiz. Öğretmen beğendi her halde. “Yürürken daha canlı olursanız, etrafı çınlatırsınız!” dedi. Tahtadaki gamı göstererek, “Bu beşli kuralını uygulayarak öteki gamları bulmaya çalışın!” 4 diyezli dahil ödev. İşte ben de bu kuralı biliyorum. bunun sevincini yaşadım.

Arkadaşlar marş söylerken Fikret Madaralı Öğretmen gülerek dersliğe girdi. “Günaydın!” deyince birden durduk, “Sağol!” dedik. Öğretmen, “Şu bizim inkıtaa uğratılan Kooperatifçilik dersimiz geri geldi; kaldığımız yerden sürdüreceğiz!” diyerek yerine oturdu. “Ders durdurulunca, haklı olarak siz de unuttunuz. Zaten önemli bir şey okumamıştık. Konuşa konuşa eski bilgilerimizi tazeleyeceğiz. Kooperatifçilik aslında uygulamalı bir ders, ilerde kooperatifimiz olunca tıpkı marangozluk, tarım gibi bunu da yaparak öğreneceğiz!” Sami Akıncı parmak kaldırdı, “Biz burada bir okul kooperatifi kurabiliriz!” dedi. Öğretmen “Ne güzel düşünce, ama burada bu olanak yok. Üstümüzdeki okul bunu düşünmemiş, şimdi de düşünmüyor. Bir bakıma Kooperatif de karşı olabilir. Biliyorsunuz kooperatifler aynı zamanda bir alış-veriş yeri. Burada açılınca onların çocukları da alış-veriş yapacak. Bu kimi velilerin hoşuna gitmeyebilir. Kendi okulumuz olmadığından biz burada bu anlayışa karşı gelemeyiz. Bu nedenle, Sami arkadaşınızın dileği şimdilik yürürlüğe konamayacaktır!” Öğretmen, ilk derslerde yaptığı konuşmaları tekrarladı. Arkadaşlara bulundukları yerlerde kooperatif olup olmadığını sordu. Kooperatif çeşitlerini, kooperatiflerin yararlarını tekrarladı. Kooperatif dersi için kitap yokmuş. Bu nedenle birer kooperatif defteri tutacağız. İlk görevimiz, kooperatiflerin tanımı, yararları….

Hava güzel, Ömer Öğretmen haber gönderdi. Beden Eğitimi alt bahçede yapılacak. Toplandık, Alt bahçe oldukça kirli. Daha doğrusu yapılan kazılar sonucu topraklar dağılmış. Yola çıktık. Ömer Tunalı Öğretmen düdükle bir süre yürüttü. Yeni bir çalışma yüz adım ritmik koşma, yüz adım uygun adım. Düzgün koşamıyoruz, düzgün yürüyüşe geçemiyoruz. Öğretmen gülünce işi daha çok gevşetenler oldu. Öğretmen durdu, bir süre baktı. “Arkadaşlar, yapın dediğim yapılamayacak bir hareket değil, bunu okur yazar olmayan askerler yapıyor. Biraz dikkat edelim!” Utandık, iki tekrardan sonra “Çok güzel, aferin!”  seslerini duyduk sevindik, Öğretmenin de yüzü güldü. Özellikle zıplamada düdük kullanınca kolay atladık, bu birlik sağlamamızı kolaylaştırdı. Oldukça yorgun olarak okula döndük. Arkadaşların bazıları, “Bu yorgunlukla fabrika gezilmez!” diyor. Ötekilerse “Siz gelmezseniz biz daha çok şeker yeriz, gelmeyin, kalın dinlenin!” diyorlar. “Cumartesi yemekleri özellikle tatlılar benim beklediğim tulumba, revani olursa tüm yorgunluğum geçer!”  deyip yemeğe giriyorum. Ancak bugün, revani ya da tulumba değil kaymaklı ekmek tatlısı. Bu da fena değil. Konuşmaları dinlemeden yemeğimi yedim. Salih Ziya Öğretmen yemekte yok. Fabrikaya gelmeyecek mi acaba? Bense onun gelmesini çok istiyorum. Saat 14:00’te fabrika kapısında olacağız. Rıfkı Bey mi gezdirecek, Ziya Bey mi? Bilgiç bilgiç bunu soruyorum. Halil soruyor, fabrikada başkası yok mu, neden bu ikisini söyleyip duruyorsun?” Ben, “En yetkili onlar!” diyorum. Biz konuşurken Salih Ziya Öğretmen derslik kapısında göründü, “Yanınıza kalem kağıt almayı unutmayın, törenden sonra yola çıkacağız!” dedi. Sevindim, Salih Öğretmen geliyor. İçimden de bir sıkıntı bastı. Rıfkı Beyin iyi tavırlarına karşı, onlara soğuk davranıp kaçtım. Galiba İsmet’i de onlardan ben soğuttum. O gelirse şimdi ne diyeceğim? Törende, bizim sınıfın fabrikayı gezeceği uygun zamanlarda öteki sınıfların da sıra ile gideceği duyuruldu. Fabrika gezilirken gruptan kopulmaması, anlatılanların dinlenmesi, konuşmalar yapılırken engelleyici tavırlardan kaçınılması, makinelere yaklaşılmaması, çarklara benzeri yürüteçlere el sürülmemesi söylendi.

Törenden sonra Ömer Uzgil, Salih Ziya Büyükaksoy, Namık Ergin, Hamdi Bağ Öğretmenler bizimle yola geldi. Tam söylenen saatte kapıda olduk. Kapı açıldı. İki görevli bizi karşıladı, İsmet’le gittiğimiz kapıya götürdüler. Merdivende bir görevli önce hepimize “Hoşgeldiniz!” dedi sonra Öğretmenlerin ellerini sıktı. Bu kişi bizi gezdiren yetkili Ziya Beydi. İçeri girince kısa bir açıklama yaptı. Öğretmenlerle konuşa konuşa uzun bir koridor geçildi. Bir boşlukta gene açıklama yaptı, dar bir koridorda yürümeye başladık. Arkadaşlar şaşkın şaşkın bakınıyor. Burası pancarların suda yıkandığı bir kanal, Su hem temizliyor hem de pancarları yuvarlayıp azıcık bir yüksekten havuza atıyor. Ziya Bey aramızda dolaşarak hepimize aynı bilgileri verme gayreti içinde. İsmet’i tanıdı, gördüğüne sevindiğini söyledi. “Arkadaşın!” deyince koştum, selam verdim, elimi sıktı. Arkadaşlara karşı değişik bir durum doğdu. İsmet’i tanıyınca onun elini sıkmamıştı, benim elimi sıktı. Özellikle de elini uzatarak sıkması beni çok gururlandırdı. Havuzlardan sonra pancarlar gene su aracılığıyla bir başka odaya gitti. Burada kuru pancarlar yuvarlanarak odacıklara girdi. Kapalı bir yerden geçtik, bu kez pancarlar doğranmış olarak gene kapalı odacıklara girdi. Biz de bir karanlık yerden geçtik, aydınlığa çıkınca kahve rengi, şarapları andıran sularla karşılaştık. İsmet’le biz buraya kadar gelmiştik. Bundan sonra borularda akan sıvılar başladı. Sıvı birkaç yerde hep şarap rengi gitti. Ziya Bey yüksek sesle anlattı. Karışımlardan söz etti. Gene bir yerde durduk Bir arkadaş, “bu renkli sudan renkli şeker mi olacak?” diye sordu. Ziya Bey, “renkli şeker istemiyorsanız biz onu beyaz yaparız, isterseniz şimdi yapalım!” dedi güldü. Geçtiğimiz ilk bölmede bembeyaz sıvıyla karşılaştık. Arkasından daha katılaşmış beyaz hamurların yürüdüğünü izledik. Bir sonraki bölmede bizim hamur sandığımız sıvının üstüne düzenli baskı yapan bıçaklar gördük. Bu bıçaklar kesme şekeri oluşturan bıçaklı baskı kutularıymış. Bir sonraki bölümde kesme şekerler kutulara, gene özel makinelerle doldurulup kutular son duraklarına dizildiler. Hepimiz şaşkınız. “Şeker fabrikası bu kadar küçük müydü?” diye soranlar oldu. Namık Öğretmen saati gösterdi, “Tam 2 saat 20 dakikada gezdik!” deyince daha çok şaşırdık. Ziya Bey, hepimize birer kutu şeker verdi. Fabrika parti parti çalışıyormuş. Şimdi kesme şeker işliyormuş. Toz şeker işlemi daha kısa oluyormuş. Şeker hamuru kuruma odasına girince savrulan kazanlardan kurumuş olarak un olarak dökülüyormuş. Yerine göre toz olan şeker siparişlere göre, kutulara, çuvallara, ya da daha büyük bidonlara yine makineleriyle dolduruluyormuş. Ayrılırken Rıfkı Beyi sordum. “O Uşak fabrikasına geçici görevle gitti, yakında geleceğini umuyoruz!” dedi. Ziya Beyin İsmet’le bana ilgisi bütün arkadaşları etkiledi. “Ne iyi insan” diyenler oldu. Böbürleneceğim tuttu, “İnsan değeri biliyor, saygılı insan, bizim ona gösterdiğimiz saygıya, saygıyla karşılık veriyor, böylelerine olgun insan denir. Böyle davranmayan davarlara da çiğ insan denir!” dedim. Mehmet Yücel, “Arkadaşım haklısın, taşı gediğine koydun. İçimizdeki çiğ insanlar bunu unutmasınlar!” dedi.

Fabrikadan sonra Namık Ergin, Ömer Uzgil Öğretmenlerle birlikte okula döndük. Salih Öğretmen ayrılırken hepimize, “Gezerken not tutamadığınızı biliyorum, çünkü ben de tutamadım. Konuşa konuşa bir birinize anımsatarak nota geçirmeye çalışın. Daha sonra genel bir değerlendirme yapacağız!” dedi. Okula hem mutlu hem de biraz şaşkın döndük. Fabrikanın dışardan büyüklüğüne bakıp değer biçiyorduk. Oysa onun büyüklüğü, gerçek büyüklüğü içindeymiş. Her birimiz bir yerinden başlayıp yanımızdakine anlatmaya çalışıyoruz. Pancarların yıkanması bile bizim için olağanüstü bir buluş üstüne kurulmuş. Hele kup kuru duruma dönen kalıntıların (pancar küspeleri) nereye atılacağını sorunca Ziya Beyin, “Onlar daha işlem görecek, kullandığınız renkli renksiz ispirto bunlardan oluyor. Gezdiğimiz yerin ardındaki bölüm İspirto bölümüdür. Belli bir birikimden sonra orası da çalışır. İsterseniz bir başka gün orasını da görürüz!” demesi bizi ayrıca şaşırttı. Pancarları tarlada düşünüyorum. Kesip yenince kekremsi bir tatlı tat verir. İspirtonun nasıl yakıcı bir sıvı olduğunu çok iyi biliyorum. Öte yandan bayıldığım şekerin tadını çok iyi biliyorum. Bu farklı şeyler o pancarların içinde nasıl duruyor? Sonra da makinelerle nasıl ayrılıyor? Dersliğe dönünce konuşmalarımız fabrika, şeker üstüne oldu. Alpullu deyince fabrika aklımıza gelecek, o denli ilgimizi çekti. Durup durup ondan konuşuyoruz. Akşam yemeğinde gene tatlı var, “Fabrika Müdürü bizi sevmiş, fazladan şeker gönderiyor” gibilerde takılmalar yapılıyor. Hakem İsmet, yarınki maç saatini duyurdu. Öğle yemeğinden önce saat tam 11:00’de ön bahçede sahanın sağ tarafı bizim okul için ayrılmış. Öğrenciler kendi okulları için ayrılan yerlerde durmak zorundaymış.

Neyse konuşmalar şekerden, fabrikadan maça kaydı. Halil’le konuşa konuşa not hazırladık. Oraya girdik, buraya girdik yerine pancarların su bendine atılarak kıyımına dek geçen olayları, kıyımdan sıvılaşıncaya dek geçen olayları, sıvılaşmış durumdan şekere dönüşünceye dek geçen olayları sıraladık. Oradan ötesini hep biliyoruz. Halil gülüyor. “Oradan sonraki olayları biliyor muyuz sanki? ” diye soruyor. Şeker yenince miğdemizde ne oluyormuş! Benim yediklerim, eriyip gidiyor. Başkalarınkileri bilmem. Maç muç derken yine “Yenilirsek ne olacak? Biz mi yenilmiş olacağız?” Mustafa Saatçi şiddetle karşı koyuyor, “Yenilgiyi kabul etmeyiz!” Mehmet Yücel yanıt veriyor: “O zaman yenmeye de hakkın olmaz, o halde maç yapma!” “Bizi dinlemiyorlar” diyenler oldu. Bunlara karşı, “Bizi dinlemiyorlarsa, bizimle ilgileri yok demektir, bu konuyu üslenip tartışmayalım. İlk okul yenerse bu kez biz onlarla maç yapıp boyumuzu gösterelim.” En güzel öneri olarak benimsendi. Yarın onlar kazanırsa, maçtan sonra bir başka maç için öneride bulunulacak.

Zili bekliyordum, “Tın!”  edince kalktım, ivedi bir hazırlık sonunda yattım, başımı örttüm. Uyanığım. Hilmi geldi, söyleniyor. “Abi nasıl yapıyorsun bunu? Ne zaman geldin, ne zaman diş firçaladın, ne zaman uyudun? Başın yorgan altında nasıl uyuyorsun? Ben dünyada bunu yapamam!” Hilmi’nin sesi uzadı gitti. Karşılarda bir yerden bağırıyor. “Yetişin boğuluyorum, kurtarın!” diyor. Koşanlar oluyor. Ben kıpırdamıyorum. “Şaka ediyor, o başı açık yatar!” diyorum. Yabancı biri bana sataşıyor, “İnsanlar hep yatakta boğulmaz, sudan da boğulur, dumandan da!” Arkamı dönüyorum, Ne su var ne de duman? “Hilmi şaka söylüyor!” diye bağırdım. Sesimden kendim uyandım. Her halde gece yarısı, herkes derin uykusunda. Bir süre uyuyamadım. Hilmi yakınımda uyuyor. Kendisine yardım için koşmadığımı duysa sinirlenir. “Arkadaşlık bu mu? ”der. Gene uyudum.

 

19 Mart 1939 Pazar

 

Konuşmalar duyuyorum. Rüya mı, yoksa gerçek mi? “Dikkat” çekildi, arkasından da   dürtüklendiğimi duydum, uyandım. Hilmi, “Pazar günleri gevşetiyorsun, haydi kalk!” Arkasından da, “seni rüyamda gördüm!” deyince toparlandım,  “Nasıl gördün, ne yapıyordum?” Hilmi oralı değil, “bir yolda yürüyordun, arkandan bağırdım çağırdım, duymadın, gittin!”  “O kadar mı?” Hilmi, “Rüya bu, daha ne olacaktı? ”İçimi çektim, “Hayırdır!” dedim. Herkesin ağzında maç. Kahvaltıda her pazar görmediğimiz sayıda Öğretmen var. Hasan Çevik Öğretmen bile gelmiş. Halil 5. sınıflar için “Biz onları küçümsüyoruz ama onlar bizden daha girginler! Tüm Öğretmenleri bugün bahçeye çıkarırlarsa şaşmam!” dedi. Derslikte değişik konularda tartışmalar sürerken zamanın geçtiğini pek anlamıyorum. Cavit Kafkas geldi, “Abi maça gelmiyor musun?” Bakındım herkes gitmiş. Bir Sami Akıncı bir de Ali Aga var. Kalktım, ön bahçeye çıktım. 80 kişi neredeyse tam kadro, Öğretmenler için iki tarafta sandalyeler sıralanmış. İlkokul Öğretmenlerinin çoğu bayan. Kızlar çevrelerinde kümeleşmiş. Namık Ergin Öğretmenle bir bayan Öğretmen İsmet’le Mehmet Yücel’e birşeyler anlattılar. Mehmet, İsmet’in karşısında; maç başladı. Düdük İsmet’te. Birinci oyunda ucu ucuna gidildi, sonunda ilkokul aldı. İkinci oyuna gene onlar iyi başladı. Sonra sonra bizimkiler ilerledi. Halil adlı bizim bir oyuncumuz büyük çaba göstererek oyunu aldı. Halil, Hasan, Ali, Cavit. güzel kurtarışlarda çocuklar adlarını söyledikçe öğreniyorum. Bizimkiler giderek açıldı, derken birden yağmur başladı. Öğretmenler ayaklandı. Bayan Öğretmenler kızları alıp üst salona geçtiler. Namık Öğretmenle Ferit Bey konuştular. Maç durduruldu. Haftaya devam etmek üzere paydos edildi. Biz aşağıya ininceye dek sucuk olduk. Şaşılası bir durum, yağmur çok uzun sürdü, her yer göl oldu.

Öğle yemeğine bir grup Öğretmen katıldı. Yemek salonumuzda ilk kez bayan Öğretmen gördük. İsmet’le Mehmet Yücel’i çağırdılar. Baş Öğretmen Ferit Bey tarafsız hakemlik yaptıkları için teşekkür etti. Ne olduysa, Öğretmenler yemekten kalkmadan hiç birimiz masalardan kalkamadık. Onlar kalkınca ancak kımıldadık. Dersliğe dönünce İsmet’e takılanlar oldu. Sözde İsmet bir bayan Öğretmene bakmış. Sonunda İsmet kendisinin zaten bir sevgilisi olduğunu söyledi. “Ah Benli, vah Benli” gibi sözler söyledi. Meğer ilkokul 5. sınıfta yüzünde benli olan uzunca boylu güzel bir kız varmış. Böylece İsmet’in sevgilisi ortaya çıktı. İsmet’e fena halde kızdım. Teyzem bana olayı anlatınca saklayacağıma söz vermiştim. İsmet Benli olarak köyde Benliler ailesinden Mehmet Ali’nin kardeşini kastediyordu. Arkadaşlar getirip buradaki kıza çevirdiler. İsmet benden özür diledi, “buradaki kızmış gibi tatile dek idare ederim. Kız nasıl olsa beşinci sınıfta, okulu bitirip gidecektir, konu öylece kapanır gider!” dedi. Ben de “Dilerim öyle olur!”  deyip sustum. Ancak arkadaşlar sürekli “hangi kız?” deyip kurcalıyor, ilgilerini sürdürüyorlar. Bu kez ben, “Yöneticiler okulları bir birine yaklaştırmaya çalışırken, böyle bir söz çıkarılması doğru görülemez. Hele çocuğun ailesi duyarsa bu büyük bir sorun olur” yönünde birkaç kes uyarı yaptım. Bu etkili oldu, arkadaşlar beni haklı buldu, konu kapanır gibi oldu. Ya da şimdilik durdu. Arkasından İsmet’e de azıcık çıkıştım. “Kızın babası Rıfkı ya da Ziya Beyin tanıdığı olabilir. Ayrıca böyle dedikodulara sinirlenen bir kişi de olabilir. Dahası okula gelip sorun bile çıkarabilir!” . Bu sözlerim olayı oldukça korkutucu bir duruma soktu. İsmet sustu, takılanlar da suskun tavırlar aldılar. Tüm bunları söylememe, susturucu etki yapmama karşın gene de sinirli olarak yattım. İsmet geldi, konuşmak istedi, konuşmadım. Üzüldü gitti. Bu kez onu üzdüğüme de üzüldüm. Öylece gergin uyumuşum.

 

20 Mart 1939 Pazartesi

 

Zili gene duyamadım. Birden gürültü oldu, uyandım. Hilmi bugün erken uyanmış. “Rüyamda fabrikayı bir daha dolaştım, yalnız dolaştığım için kapıyı bulup çıkamadım, kapı açtırmak için bağırırken uyandım!” diyor. Böyle rüyaları ben de görüyorum. Hasan Üner Hilmi’nin rüyasını yorumladı. Hilmi Fabrika Müdürü olacakmış, uzun süre bu işte kalacakmış. Konuşa konuşa dersliğe iniyoruz. Bize takılanlara da Hilmi’nin rüyası ile yorumu tekrarlandı. İdris Destan yeni bir yorum yaptı. Hilmi, şeker çalmak için fabrikaya girmiş onu gören bekçiler kapıyı kapatmış. Hepimiz güldük. “Böyle rüya yorumu olmaz!” Hilmi bu yoruma karşı çıktı. Kahvaltıda Ahmet Gürsel Öğretmen var, ya yazılı ya da sözlü olacağız. Ben yazılı olacağını söyledim. Halil tarafsız. “Nasıl olsa biri olacak, Öğretmen geçen hafta bunu açıkça söyledi!” diyor.

Dersliğe girmeden zil çaldı, geri döndük. Hava yağmurlu. Daha doğrusu dün öğlede başlayan yağmur aralıklarla hep sürdü. Yeni yaptığımız Banyo binası ile okul arasındaki tören alanı göl olmuş durumda. Alt salonda toplandık. Adem Gürçağlayan Öğretmen ses verdi. Ancak düdüğü iyi ses çıkarmadı, birkaç kez tekrarladı. Gülerek “Düdük nezle olmuş!” dedi. Özellikle, küçük sınıflar güldüler, “gripin verelim” dediler. Ömer Uzgil Öğretmen duyuru yaptı. “6. sınıflar bugün öğleden sonra Atatürk Evi’ni gezecekler! Geziye öğle yemeğinden sonra çıkılacak!” Salih Öğretmen daha önce bunu söylemişti. Ancak o, fabrikayı gezdiğimiz gün için demişti. Sevindik. Arkadaşlar hem seviniyorlar hem de “Keşke şimdi olsaydı, matematik sınavı atlamış olurdu!” diyorlar. Sevinerek, kaygılanarak sıralarımıza oturup hazırlıklarımızı yaptık.

Ahmet Gürsel Öğretmen “Günaydınnnnn!” diyerek geldi. Kaşlarını çatarak “Kağıt hazırladık mı? diye sordu. Biraz kısık seslerle hazırladığımızı söyledik. “O zaman başlayabiliriz!” deyip üç geometriden üç aritmetikten 6 soru sordu. 6 sorudan birini bırakabileceğiz. 5 soruyu doğru yapan tam numara alacak. 6 soruyu yapan da tam numara alacak ama böylesi, gelecek günler için Öğretmenin kanaati üzerinde etkili olacakmış.

1-Kesirli bir büyük sayının kesirli bir sayıya bölünmesi, (32. 600 liranın üç kardeşe, büyük 2 pay, ortanca, 1, 5 pay, küçük 1 pay almak üzere)

2. 1/3, 3/4, 7/8, 2/6, 4/5 sayılarının bileşik kesir durumuna getirilmesi,

3. 1, 3, 7, 9, 3 sayılarının ne gibi özelliği vardır? Bunlar kendileriyle çarpılınca çıkan sayılar, ilk özelliklerini değiştirir mi?

4, Eşkenar üçgenlerde kenarların değişmesi açıları etkiler mi? Örnekle açıklayın.

5. Pisagor teoremini düşünerek, bir üçgenin büyük kenarı karesini  biliyorsak, küçük kenar kareleri toplamını da biliyoruz demektir. Küçük kenarların karelerini çizebilmemiz için oluşacak üçgenin hangi elemanlarını bilmemiz gerekir? Çizerek gösterin.

6. Bir dairenin oluşması için çemberle çap arasında bir orantı bulunmaktadır. Bu orantı hangi durumlarda dairenin çizimini engeller? Örnek vererek anlatınız.

Soruları okudum. Hepsini yapacağımı anladım, geometrilerden başladım. Önce 6. soruyu yaptım. 3. 1413 ölçeği, yani pi sayısı göz önünde tutulur. 100 cm. lik bir daire için 5 cm. lik çap verilirse, ya da 9 cm. lik bir daireye 10 cm. lik çap verilirse çizim gerçekleşmez. 5. Büyük karenin bir kenarı ile oluşacak üçgenin gerçekleşmesi, adı geçen kenarın iki uç açılarının ya da bir açı, bir kenar daha verilirse oluşur. Çizerek gösterdim. 4. Eşkenar üçgenlerde kenar değişmesi açıları etkilemez. Kenarlar değiştikçe büyük ya da küçük benzer eşkenarlar oluşur. Örnek çizerek anlattım. Aritmetik soruları daha kolay geldi. Onları daha çabuk yapıp kağıdımı orta sıralarda verdim. Kağıdını veren dışarı çıktığından, ben de arkadaşlarla alt kata indim. Arkamdan gelen arkadaşlar Öğretmenin benim kağıdıma baktığını, gülerek, başını sallayarak okuduğunu söylediler. Kendime güvenim vardı, bu sınavda da o denli başarılı oldum ki, Öğretmenin bir kusur bulması söz konusu olamazdı. Konuşmalara katılmadım. “Ne verirse versin, ben bu soruları bildim!” Arkadaşların bir bölümü geç kaldı, Öğretmen onları bekledi. 2. dersin bitimine yakın herkes kağıdını vermiş, dersliğe döndük. Öğretmen kağıtları toplamış. Herkese sordu. Çoğunluk 5, beşin altında söyledi. Sami, 8, 9 olabilir dedi. Bana sordu. Not söyleyemem ama iyi yaptığımı sanıyorum, dedim. Öğretmen güldü, “Arkadaşınız 6 soruyu da yapmış, gelecek sınavlar için iyi puvan kazandı. Ancak sınavlarda doğru yapmak kadar, soruları dikkatli okuyup yanıtlamak da önemli. Arkadaşınız bir geometri sorusunu ikizkenar üçgeni, eşkenar olarak okumuş, öyle yanıtlamış. Yanıtı mükemmel ama ikizkenar üçgeni sorusu atlanmış durumda. Bir soru da aritmetikte buna benzer durum olmuş. Kağıtlarınızı dağıttığımda göreceksiniz.” Bana, “Sen bunlara sakın üzülme, başka sınavlarda daha dikkatli olacağından eminim. Doğrusu senden gözüm korktu, benden tam numarayı alacaksın. Şu anda da almış durumdasın. Dikkatsizlik atlamaların olmasa yanıtlarının hepsi mükemmel!”  Öğretmen zili beklemeden çıktı. . . . Ben bir fırsat kaçırmanın üzüntüsü içindeyim. Ama Öğretmenin söyledikleri de hoşuma gitti. “Sen tam numarayı almış durumdasın!” Mehmet Yücel yanıma geldi. Beni kutladı, “Aferin sana, adamdan söke söke numara alıyorsun!” dedi, sonra da, “ Öğretmenlerin iyileri rasgele not vermez. Bir kez tam not verince onun sürmesini ister. Ahmet Gürsel Öğretmen o Öğretmenlerden. Sen ondan tam numarayı alacaksın, bundan sonra da öyle gidecek.” Mehmet Yücel arkadaşın konuşması beni çok rahatlattı. Yüzüm güldü. İsmet geldi, o da “Dayı üzülme, Öğretmen açık açık söyledi, öbür yazılıda daha dikkatli olursun!”

Türkçe Öğretmeni Fikret Madaralı, yazılıdan çıktığımızı öğrenince “Hadi öyleyse biz de bu gün yazı dersi yapar, yazılıyı o derse aktarırız! deyip Harun Özçelik’e “Sana gene iş düştü!” deyip bir Atasözü yazmasını söyledi. “Ak akça kara gün içindir!” Bitişik yazı olarak bir sayfa. Dikkatli, düzgün, zevkli. Biz yazarken Öğretmen Yeni Adam dergisi okudu. Benim dergim gelmedi, sorsam mı diye düşünürken, Öğretmen sordu, “Dergini aldın mı?” Almadığımı söyledim. “Öğretmen odasında bir dergi var. Öğretmenlerden kimse dergi almıyor, biri açıp bırakmıştır, al onu!” dedi. Ders arasında gittim aldım. İkinci derste Giyom Tell’i gene Öğretmen okudu. Ders zili çalmasına yakın Öğretmen, kitabı kesti, Schiller’den Kefil öyküsünü okudu. Yazı bittiği zaman hepimiz ağlamaklı olduk. Derin derin soluyarak rahatlamaya çalıştık. Öğretmen “Sevdiniz mi?” diye sorunca canlı canlı bağırarak sevdiğimizi söyledik. Öğretmen güldü, ayrıldı.

“Haydi arkadaşlar Atatürk’ün evine!”  uyarısı üzerine toparlandık. Yemek salonuna indik. Ahmet Gürsel Öğretmen yemekte, belki de bizimle o da gelecek! Gelmesini, ders dışındaki tavırlarını, bize karşı nasıl davranacağını merak ediyorum. Yemekte konu, Atatürk evi. Atatürk’ün evi mi, Atatürk evi mi? Ne farkı var? Arkadaşlar açıklıyor. Birisi Atatürk’ün kendisi yaptırdı anlamını taşıyor, diğeri ise Atatürk için başkalarının yaptırdığını belirtiyor. Belirtilen saatte toplandık. Önce Ömer Uzgil Öğretmen yanımıza geldi. Kılıklarımıza baktı, ayakkabılarımızı dikkatle gözledi. İki üç arkadaşı uyardı, gidip ayakkabılarını temizlediler. “Biz gidelim, arkadaşlar bize yetişir!” deyince Öğretmenlerin de geleceğini anladık. Yola çıktık, Yağmur dinmiş ama her an damlayacak bir durum var. Az durduk Öğretmenler çıktı. Ömer Tunalı ile Adem Gürçağlayan, bir de Okul Müdürümüz dışında tüm Öğretmenler geldi. Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy, Sabit Soysal, Hamdi Bağ Naci İnan, Namık Ergin, Hasan Çevik Nazmi Aybar, Ahmet Gökay. İlgimizi çekti. Öğretmenler fabrikaya gelmedi, Atatürk evine geliyorlar, neden? Kendi aramızda bunu konuştuk. Doyurucu bir yanıt da bulamadık. Gene dün girdiğimiz kapıdan girdik. Önce gene dünkü iki görevli karşıladı, az ilerde gene Ziya Bey, “Hoşgeldiniz!” dedi. Yolu gösterdi, arkamızdan gelen Öğretmenlerin ellerini sıktı. Düzgün bir yoldan en tepeye çıktık. Öteki binalara göre daha büyükçe bir bina. Türkgeldi çiftliğinden Pehlivan köyüne dek her taraf görünüyor. Binadan iki kişi çıktı. Bize “Hoşgeldiniz!” deyip Öğretmenlere yöneldiler. Onlar da Öğretmenlerin ellerini sıktılar. Ziya Bey bu kez ayrıldı, gitti. Kapılar açıldı. Giriş kapısı önünde durup Ergene ovasına baktık. Ergene, Sinanlı köyü, Sinanlı köprüsü, Alpullu evleri, Mandıra köyleri gerçekten ayak altında gibi yakın görünüyor. Karşılayanlardan uzun boylusu Atatürk evinin yapılışını, Atatürk’ün gelip kalışını, çok mutlu olduğunu anlattı. Odaları, eşya özellikleri birer birer gösterdi.

Atatürk iki kez gelmiş, birinde kalmış, yatmış, birinde uğrayıp geçmiş. Uzun kaldığı zaman yanında kalabalık bir grupla gelmiş. . Askerler, yöneticiler, her bakanlıktan özel temsilciler varmış. Atatürk yerine göre bunlardan bazılarına sorular sorup sınavdan geçiriyormuş. Bunlardan birisi, bizim şimdiki bakanımız Hasan Ali Yücel, bu binada sınavını hakkiyle vermiş. Hasan Ali Yücel o zaman müfettiş olarak geziyormuş. Atatürk, müfettişlik öncesi ne ders okuttuğunu sormuş. Hasan Ali Yücel felsefe Öğretmenliği yapmış. Atatürk, “Felsefe, ya da mantık bilginle bana sıfır (0) nedir, matematiksel düzen içinde değerini nasıl belirtiriz?” diye sormuş. Çevresindekiler dikkatle izlemekteymiş. Herkes doyurucu bir yanıt veremeyecek telaşı içinde beklerken Hasan Ali Yücel telaşsız, tebessümlü bir yüzle “Sıfıra matematiksel bir benzetme: Sizin karşınızda ben ne isem, sayılar değerlendirmesinde de sıfır, budur!” demiş. Atatürk bir süre susmuş, düşünmüş, “Haklısın, benzetmeni sevmedim ama mantığın sağlam, güvenin takdire şayan, branşına layıksın!” demiş. Alpullu şeker fabrikasının kuruluşunda Atatürk’ün yardımları çok olmuş. Bundan hoşnut olan ilgililer elbirliği ile bu evi yaptırmışlar.

Hava açılır gibi oldu tekrar bahçeye çıktık. Bahçede kış ortasında açılmış güllere herkes gibi ben de şaştım. Tarım Öğretmenimize sokulup sordum. “Bunlar için özel gübre var mı?” Özel gübre yokmuş ama çok usta bahçıvanları varmış. Mühendis statüsünde çalışırlarmış. “Bu ne demek?” diyecek oldum. Adam güldü. Bana “Bugün günlerden nedir?” Pazartesi. “Siz niçin dün Pazar olduğu halde gelmediniz de bu güne kaldınız? Çünkü onlar pazar günü çalışmazlar. Fabrika müdürü ne hakka sahipse onlar da o haklara sahiptir. İşte bunlardan biri benim. Pazar günü dinlenirsem, diğer günler bu bahçede sinek uçurtmam. Dinlenemezsem, öteki günler dinlenmeye kalkarım. Bu bahçe, bu güller o zaman solar!” Dokuz yıldır burada çalıştığını, soyadını Gülseven aldığını, iki kızı olduğunu, bunlardan birinin Gülbahar, ötekinin de Gülsevim adlarını taşıdığını söyledikten sonra, bahçede sekiz tür gül yetiştirdiğini, mart ayının bu gününde Trakya’yı dolaşsanız bunlardan bir tanesinin bile şu anda açmışını göremeyeceğimizi söyledi. Arkadaşların çoğu bunları duymadı ama Salih Ziya Öğretmen dikkatle dinledi. Bay Gülseven’in sözlerini çoğunlukla başıyla onayladı. Arkadaşlardan bazıları sonradan bizim gruba katılınca, Salih Öğretmen Gülseven Beyi bir daha tanıttı, onun söylediklerinin bazılarını överek tekrarladı. “Biz, yeni bir okuluz, sistemimiz de yepyeni. Tıpkı sizin gibi düşünüyoruz. Bu sizin güllerden çubuk alıp yine sizin buyruklarınızca bahçemizde yetiştireceğiz. Dilerim bize yardımcı olursunuz!” dedi. Gülseven Bey yerlere kadar eğilerek, “Estafurullah, maalmemnuniye!” diyerek selamladı.

Öğretmenler kapıya yönelince biz de onlara katıldık. Öğretmenleri dinlemek için yaklaştım. Yavaş sesle, Atatürk’ü anımsayarak, “Rahmetli tam rahat yaşayacağı bir zamanda göçtü!” gibilerde kederli seslerle konuşuyorlardı. İçim burkularak arkadan yürüdüm. Tüm ölümler gibi Atatürk’ünki de bana annemi anımsatıyor, ağlamadan geçiştiremiyorum. Yokuş aşağı inerken içten içe ağladım. Okula dek hiç konuşmadım.

Dersliğe girince arkadaşlar Atatürk evinden çok tel örgü içine alınmış öteki evleri, bahçelerinin güzelliklerini, evlerden gelen radyo seslerini, pencerelerden bakan kızları konuştular. Birisi de İsmet’in benlisini gördüğünü söyledi. Aynı konu gene gündeme geldi. Bana dokunan yok. Bir şey soran olursa “Yarın da yazılı var!”  diyorum. “Yarın tarihten kesin yazılıyız!” Öğretmen birkaç kez söyledi. Üstelik bu kez tarihleri de soracakmış. Tarihleri sıra ile küçük kağıtlara yazıyorum. M.Ö. 1200 ya da 1215, M.S. 640 ya da 546. Hititler M.Ö. 1900. Mısır, M.Ö. 3000. Sümer, 4000 vb. Frikler, Lidyalılar daha dün gibi. Halil Basutçu sonunda bana gelene gidene “Yarın tarih dersinden yazılı var!” diyorsun. Onlar da ses çıkarmadan gidiyorlar. Oysa yarın tarih dersi yok, tersine coğrafya dersi var, ondan yazılı olacağız!” dedi. Utandım. Eskiden salı günü tarih dersi yapıyorduk. Unutmuşum. Peki, benim tarih dediklerim neden doğrultmuyorlar? “Herkes senin gibi dalgın!” Uzun uzun güldük. Sil yeni baştan coğrafya kitabını açıp geçmiş konuları tekrarladım. Harita ölçeklerinden, iklimlerden soru geleceğini varsayıyorum. Akşam yemeğine dek okudum. Yemekten sonra azıcık Almanca’ya göz atıp gene coğrafya kitabına sarıldım. Karıştırdıkça bilmediklerim karşıma çıktı. Resim altlarında bile sorular olduğunun ayırdına yeni vardım. Yatınca gene coğrafya kafamdaydı...

 

21 Mart 1939 Salı

 

Akşam tedirgin yatmıştım. Şimdi çok iyi durumdayım. Yazılıyı düşünmüyorum. Soruları doğru okuyup yanıtları dikkatli yazmaya çalışacağım. Ahmet Gürsel Öğretmenin sesini duyar gibiyim. Dünkü tarih dersi yanılgısından sonra matematik yanlışlarımı doğal saymaya başladım. Dikkatsizlik yaptığım kesin. Kahvaltıda arkadaşlar Atatürk’ten, Hasan Ali Yücel’den söz ediyorlar. Hasan Ali Yücel’in bizim bakanımız olduğunu, onun aynı zamanda bir şair olduğunu biliyorduk. Bir de felsefeciliği varmış. “Sıfır eşittir, sizin karşınızda ben!” sözünü İsmet hemen değiştirdi. “Sıfır eşittir, benim karşımda sen!”  Bunu önce Mustafa Saatçı’ya söylemiş. Arkadaşlar durup durup gülüyorlar. Mustafa şaşkın. “Atatürk’ün sözünü çevirenler düşmandır!” diyor ama arkadaşlar buna da gülüyorlar. Çünkü söz, Atatürk’ün sözü değil, Hasan Ali Yücel’in. Mustafa bunu da yanlış söylediği için iyice sıkıştı. Yusuf, Bekir, İdris, Abdullah Erçetin, Fettah Biricik Mustafa’ya yükleniyorlar. Ders zili çalınca gürültü kesildi.

Öğretmen geldi. “Günaydın!” dedikten sonra, sordu “Yazılı yapacağımı söylemiştim değil mi?” Herkes sustu, Sami Akıncı, “Söylediniz efendim!” dedi. Sami’ye biraz çarpık bakanlar oldu. Sami’nin yüzü renklendi. Öğretmen bizim tarafa bakarak “Söylemiştim değil mi?” diye bir daha sordu. Halil başta olmak üzere hepimiz “Söylediniz efendim!” dedik. Öğretmen gülümsedi, kağıt çıkarmamızı söyledi, kısa bir hışırtıdan sonra soruları yazdık. Harita çizeceğimiz için iki ders de yazılıya ayrılmış. Soruları bitirince iki kez okudum. Kolay olduğu kanısına vardım, soruları sıra ile yanıtladım.

1. Ilıman iklim özellikleri.

2. Akar suların yararları, zararları,

3. Pancar üretiminin yapıldığı bölgelerin iklim özellikleri, yetişme mevsimi,

4.Trakya’da orman bölgeleri, özellikleri.

5. Trakya haritasını göz önünde tutarak, ilimizle ilçemiz arasındaki yerini gösteren 1/100000 ölçekli bir harita çiziniz.

Son soru çok hoşuma gitti. Çünkü eğitmen Mustafa ağabeyden böyle bir harita almıştım. Bizim köy, Kırklareli’ye 25 km. Lüleburgaz’a 15 km., Babaeski’ye de 15 km. Üç merkez arasında ikiz kenar üçgen çizmektedir. Umduğum gibi kolay sorular çıktı. Acele etmeden zamanımı rahat rahat kullandım. Tekrar tekrar okuyarak yanıtladım. Anlatımlardan not kırılabilir ama yanlış olacağını kesinlikle düşünmeden kağıdımı verdim. Çıkınca arkadaşların harita yapmadıklarını, çoğunun öteki soruları da, örneğin pancar ekimi ile ilgili sorunun okunmamış yerlerden geldiği ileri sürüldü. Oysa pancar ekimi, pancar yetiştirmenin özellikleri Alpullu’da bulunmamız nedeniyle bilinmesini, hem Sabit Soysal Öğretmen, hem de tarım Öğretmeni Salih Ziya Öğretmen hem anlattılar, hem de özellikle öğrenmemizi istediler. Arkadaşlar üzülürken içimden içimden sevindim.

Almanca dersine rahat girdim. Öğretmen Guten Tag! “deyip girdi. Setsen sie!” dedi. oturduk. Öğretmen, “Derslerde geçen zamanın değerlendirilmesine sınav derler. Öğrenciler sınavı zorlu bir geçit sayar. Ancak o zorlu geçitlerden geçmeden öğrencilik de makbul sayılmaz. Bu nedenle zaman zaman biz de bazı denemeler yapacağız. Size bilmece sorusu sormayacağım. Çok geçen sözcüklerle, geçmiş derslerde birlikte yaptığımız konulardan soracağım. Sakın sınav oluyorum telaşına kapılmayın. Bu telaş sizi daha çok engeller!” dedi. Kitaptan bir parça okudu. Parçayı daha önce de okumuştuk. Kimi arkadaşlar okumuş, açıklamalarda bulunarak Öğretmenin beğenisini kazanmışlardı. Parçada geçen sözcükler de pek zor değildi. Sanırım bu özelliğinden ötürü bugün de bu parçayı seçti. İlk numaradan başladı. 4 Mehmet Aygün’den sonra 79 Ahmet Güner’i kaldırdı. Önce parçayı okudular. Sonra parça içinden sözcük anlamlarını, sözcük türlerini sordu, cümle kurdurdu. Hiç kimseye ne iyi ne de kötü demedi. Her arkadaşın numarasını gülerek okudu, sorular sonunda gülerek “Otur!” dedi. Not defterine baktı, “15’le 75’i aştık, geriye 20 arkadaşınız kaldı. Bunları da önümüzdeki derslerde yoklarız!” “Auf Wiedersehen!” deyip çıktı. Kalkanların çoğu mahcup olduğunun ayırdındaydı. Onlar içine düştüğü durumdan, biz oturanlar da bize gelecek kaygımızdan oldukça sinmiştik. Öğretmenden sonra bir süre sessizlik bozulmadı. Fettah “Ben bu Almanca’yı yapamıyorum!” deyip of, of çekti. Mustafa Saatçı bekliyormuş, arkasından o da “Antwortete das Pfert!” dedi. Önce bir kahkaha sonra da karşılıklı sataşmalar başladı. Mustafa şaka olsun diye ortalığa söylemişti. Bu besbelliydi. Ancak Fettah sözlerin içinde pfert geçince alınmış. Pfert’in at değil eşek olduğunu sanmış. Mustafa’ya “Sen bana eşek diyemezsin” diye bağır bağır bağırdı. Kimimiz yanlışlığa gülerken kimimiz kavgayı önlemek için çabaladı. Sonunda kendi yanlışını Fettah da anladı. Gülerek, “Ne bileyim ben, at, eşek ne fark eder? Ben ikisini de bilmiyorum!” Sami Akıncı kalktı, “Arkadaşlar bir birimizi kırıyoruz, söyleyince kimilerimiz kızıyor. Gene de söyleyeceğim, bizim görevimiz derslere çalışmak. Şunun şurasında iki ay kaldı. Sene sonunda daha çok üzüleceğiz. Lütfen biraz daha gayret gösterelim!”

Sami sözünü tamamlamadan zil çaldı, arkadaşlar koşar adımla yemeğe yöneldiler. Sami oturanlara dönerek, “Kendi düşen ağlamaz!” dedi. Sami’yi çok haklı gördüğüm için yaklaştım, birlikte yemeğe indik. Sami oldukça sinirliydi. “Bir daha ağzımı açmam, kim ne olursa olsun, arayan aradığını bulsun!” Yemek salonunda yarınki tarım dersi konu yapıldı. Fide dikilecek, tohum ekilecek. Salih Öğretmen beni çağırttı, koştum. Namık Ergin Öğretmenle yemek yiyorlardı. Gülerek bana, “Bak, Öğretmeninden izin alabilirsen seni Türkgeldi’ye götürebilirim. Yolu biliyorsun, şoföre kılavuzluk et!” dedi. Çok sevindim. Namık Öğretmen “İbrahim için izin her zaman vardır. Biliyorum ki o daha önemli bir iş için izin kullanır.” Ayrılırken Salih Ziya Öğretmen “İstersen bir arkadaş daha alalım!” deyince Namık Öğretmen, bana “Kendi grubundan birini seç!” dedi. Ben, Hasan Üner’i seçeceğimi söyledim.

Zil çalınca Hasan’la hazırlanıp okul önüne çıktık. Salih Öğretmenin hazırladığı kamyonet geldi. Yağış kesildiği için açık havada Türkgeldi’ye gittik. Salih Öğretmen “Kılavuzluk edersin!”  demesine karşın, Öğretmen de şoför de hem yolu biliyormuş, hem de çiftliği. Bana bir şey sormadan yönetim binalarının önünde durduk. Satış memurlarının konuşmalarından, bizi bekledikleri de anlaşıldı. Hatta ilgili görevlilerden biri, “Siz ikişer kasa dediniz ama, fidelerimizi görünce fikir değiştireceğinizi düşünerek üçer kasa ayırdık!” dedi. Öğretmen yönetim binasında konuşurken bir ayrılan kasaları iki görevliyle birlikte kamyona yerleştirdik. Biber, patlıcan, domates benim bildiklerim. Adını yeni duyduğum birkaç fide daha yükledik. Geri kalanı küçük torbalar içinde tohum olarak alındı. Yetkili olduğu konuşmalarından anlaşılan birisi, Salih Ziya Öğretmene “Ne oldu, bize komşu geleceğiniz söylentisi gerçekleşmedi, yeni yer buldunuz mu?” dedi. Salih Öğretmen “bir takım tevatürler çıktı, biz de anlayamadık. Şimdi de bir “Sus!” dönemi yaşıyoruz. Gerçek olan şu ki biz bu fideleri yetiştirip, yemek niyetindeyiz. Büyüklerimiz bizi herhalde düşünüyorlardır!” dedi. Karşılıklı gülüştüler. Erkenden Tarım Bahçesine döndük. Hasan Çevik Öğretmenin kapısına yakın bir yere kasaları dizdik. Hasan Öğretmenin babası bize yardımcı oldu. “Zahmet etmeyin!” dediğimizde, “Zahmeti mi var, bunlardan biz de yiyeceğiz, sebzeleri beklemeye hazırlanıyorum. Onların yetişmesini ben, sizden daha çok istiyorum!” . Hasan Öğretmenin babası çok konuşkan bir amca. Salih Öğretmeni evine çağırdı. Biz okula döndük. Paydostan önce dönüşümüze sevindik. Az sonra da arkadaşlar geldiler. Konuşmaların bir bölümünü aktardık. Böylece yeni okul yerinin henüz saptanmadığı konusu bir kez daha ortaya çıktı. Fidelerin gelişi kimi arkadaşlar için üzücü oldu. “Ekeceksin, sulayacaksın, kazacaksın, koruyacaksın!” gibi sözler söylendi. Neyse ki kısa kesildi. Yarınki derslerin kaygısı özellikle de Tarih arkasından Tabiat Bilgisi dersleri hem yazılı hem de sözlü olarak hepimizi ürkütmüş durumda. Fazla tartışma yaratılmadan herkes çalışma yolunu seçmiş durumda. Geçen derste Sabit Soysal Öğretmen bana köpeklerin dişlerini sormuştu. Bilemediğim için utanmıştım. Evdeki hayvanların hepsinin dişlerini, tırnaklarını genel olarak bulup yazdım. Meğer kitabımızda bunların çoğu varmış. Başlıklar bile tırnaklarına göre, Tek tırnaklılar, çift tırnaklılar, diye…. .

Tarih kitabımızdan Yunan Yarımadasını dikkatle okudum. Atina, Isparta, savaşları, yetiştirdiği büyük adamlar. Oldukça karışık. Yazarak öğreniyorum. Ispartalılar ilgimi çekti. Çocukları zorluklar içinde yetiştiriyorlarmış. Biraz bize benziyorlar. Ben, buradaki yaşamımı kastediyorum. Yoksa evde, Isparta’dan çok Atina çocukları gibi yetiştiğimi biliyorum. Halil’e anlatıyorum. Halil her söylediğime bir yanıt bulup bana çeviriyor. Bu kez de “Sen dersi öğrenmek için kendine göre yollar buluyorsun. Uzun yoldan da olsa sonunda öğreniyorsun. Öğrendiklerini de anlatarak perçinlemiş oluyorsun!” dedi. “İyi mi, fena mı?” diye sordum. “Doğal olarak senin için çok iyi!” dedi. “Tamam!” Kendi kendime konuştum, ben beni düşünüyorum, benim için yararlı olanı bulmaya çalışıyorum. İşte onu bulursam başarılı olacağım. Başarılı oluncaya dek de onu arayacağım. Yazarak öğreniyorsam, yeni duyduklarımı yazıp, tekrar tekrar okuyarak pekiştireceğim.

Tabiat Bilgisi dersini çalışırken, köydeki konuşmaları düşündüm. Köyün kurulduğu yıllar, kırlarda, karaca, çakal, türü hayvanlar, Toy, turna, yaban kazı türünden kuşlar bulunuyormuş. Şimdi bunları görmek söz konusu değilmiş. Köylüler “Turnaları havada görüyoruz!”  diyorlar. Sığırcık, bıldırcın, çil türleri de çok azalmış. Kuş olarak salt keklik bulunuyormuş. Meraların giderek sürülmesiyle onların da yakın tarihlerde yok olması kaçınılmazmış. Bunları düşünürken aklım gene köye takıldı. Bundan sonra sürekli köyde kalabilir miyim? Babamı düşündüm. Durmadan çırpınıyor, bağı bahçesi var. Köyde öteki insanlardan farklı meyve, sebze yetiştiriyor. Köyde hemen hemen en iyi çiçek yetiştiren babam... Kahve önündeki asma dillere destan, ünlü bir üzüm. Gülleri de öyle. Hele büyük bir şarap fıçısında yetiştirdiği limon herkesi şaşırtıyor. Böyleyken aynı işler, aynı sonuçlar gibi gelmeye başladı bana. Beyaz zambaklar, bildim bileli ekilip toplanıyor. Güller ağaçlaşmış, çok güzel açıyor ama bir ay içinde herşey bitiyor. Ben gülleri hep öyle sanırdım. Oysa dün öğrendim ki, Gül, bizim iklimimizde her mevsimde olabilirmiş. Köy kurulduğundan beri Kurudere Ahlatlığı denilen yerde, Eğitmen Mustafa Ağabey iki yılda armut yetiştirdi. Öteki meyveler de öyle. Erikleri, elmaları, armutları farklı farklı yetiştirdi. Bunları düşünerek uyudum.

 

22  Mart 1939 Çarşamba

 

Arkadaşların konuşmalarından uyandım. Zil yeni çalmış. Duraksamadan hazırlandım, dersliğe indim. Tarih dersinden yazılı, Tabiat Bilgisinden sözlü diyenler var. Bunun tersi olarak, Tarih sözlü, Tabit Bilgisinden yazılı diyenler de var. “İki taraf da yanılıyor, ikisi de yazılı!” diye bağırdım. “Nerden biliyorsun?” diye sorulunca, “Rüyamda gördüm!”  kahkahalar koptu. Meğer başka rüya görenler de varmış. Kahvaltıya inene dek rüyalar anlatıldı. Gözlerim Fikret Öğretmeni ararken karşı kapıdan Salih Ziya Öğretmenle birlikte girdiler. Fikret Öğretmen önde yürüyor, söz söylerken geriye dönüp konuşuyor. Sabit Soysal Öğretmen yok. Çayımı içerken soruları tahmin etmeye çalıştım. Ya Frikya, Lidya sorulur. Yunan uygarlığından soru çıkar. Mısır’dan bir soru çıkar. Mezopotamya’dan bir soru, Hun Türkleri’nden de bir soru çıkar. Halil “Oldu olacak hangi soruyu soracağını da söyle de ona göre bekleyelim!” diyor. Biz tartışırken Öğretmen geldi. Günaydın’dan sonra hemen soru kağıdını çıkardı, beş soru yazdırdı.

1-Doğu Hun Türklerini anlatınız,

2-Lidya Devletinin yıkılışını anlatın.

3-Mısır piramitleri ne amaçla yapılmıştır, günümüzde ne amaçla kullanılmaktadır?

4-Hamurabi kimdir? Hangi başarısıyla anılır?

5-Leonidas kimdir, Termopil olayı kimler arasında geçmiş, sonucu hakkında kısaca bilgi verin?

Soruları yazınca Halil şaştı. Yavaşça bana “Sen soruları gördün mü yoksa?” dedi. Ayağı ile ayağıma bastı. Tahminimde yanılmadım ama gene de anlatmakta güçlük çektim. Piramitlerin günümüzde kullanıldığını hiç duymamıştım. Oldukça düşünerek yazdım. Yazımı çok okunaklı yazdım. Yazdıkça yeni fikirler geldi, değiştirdim. Sonunda daha karıştıracağımdan korkarak kağıdımı Öğretmene verdim. Sınav süresi bir dersti. Zil çalınca Öğretmen tüm kağıtları aldı. İkinci derste soruları açıkladık. Doğu Hunlarında eksikliğim ortaya çıktı. Termopil, Lidya, Hamurabi tıpatıp çıktı. Mısır’ın da yarısını atlamıştım. Notum iyi gelir diye düşündüm. Öğretmen de hepimizden sordu, “Kaç numara bekliyorsun?” Ben, “7-8” dedim. Sami Akıncı, Bekir Temuçin, İsmet Yanar, tam numara beklediklerini söylediler. Halil, “tahmin edemiyorum!” dedi. Öğretmen, kim ne dediyse güldü. Zil çalıp Öğretmen çıkınca herkeste bir sevinç, “Tarih yazılısı iyi geçti!”

Tarih yazılısı iyi geçti sözleri arasında Sabit Soysal Öğretmen dersliğe girdi. “Günaydın!” dedikten sonra “Tarih yazılınız iyi geçtiğine göre kendinize güveniniz sürüyor demektir. Bari biz de yazılı yapalım. Bu iyi bir fırsat olacaktır.” Arkadaşlar arasında bir kıpırdanma oldu, “Ama, mama!” diyenler olduysa da Öğretmen soruları yazdırmaya başladı.

1-Hücre, hücrenin yaşam belirtileri,

2-Dokular, organlar hakkında kısaca bilgi verin.

3-Duyu organlarımızdan Gözü anlatın.

4-Sağlıklı Beslenme nedir? Bu konuda bildiklerinizi yazın.

5-Etoburların başlıca özelliklerini sıra ile anlatın?

Sorular görünüşte çok kolay ama iki tanesi önemsemediğimiz konulardan olduğu için duraladık. Öğretmen, başarılar diledi, istediğimiz sorudan başlayabileceğimizi, ancak yanıtlarken soru numarasını değiştirmememizi tembihledi. Zaman kısıtlaması yok. İkinci ders sonuna dek yazabilecekmişiz. Arkadaşlar buna sevindiler. Ben de buna şaştım. İki ders ne yazılacak ki? Beşinci sorudan başlayarak yanıtları yazdım. Etoburlar üzerinde çok durmuştuk. Kurtları göz önünde tutarak, dişlerinden başlayıp beden özelliklerine dek bildiklerimi sıraladım. Gözün önce bedendeki görevini sonra yapısını, korunmasını anlattım. İnsanı model tutup organları anlattım. Sağlıklı beslenmede zorlandım. Konuyu biliyorum ama nasıl bir sıra ile anlatacağımı bir türlü toparlayamadım. Sonunda bir giriş yapıp bildiklerimi sıraladım. Hücre bildiğim bir konuydu, kolayca yazıp birinci ders bile bitmeden kağıdımı verip çıktım. Arkadaşların bazıları uzun uzun yazdılar. Bazıları da ne bekliyorlarsa bekleye bekleye ikinci zili de çaldırıp çıktılar. Abdullah Erçetin, Mehmet Başaran, Recep Kocaman en geç verenler oldu. Konuşmalardan çoğunun başarılı olacağı anlaşılıyordu. Ben bu kez kuşkuya kapıldım. Ancak daha önceki notumun iyi olduğundan zayıf not beklemiyorum. Tarihten de Tabiat Bilgisinden de iyi not alacağımı sanıyorum. Ancak bu konuda kimi arkadaşlar gibi ileri geri tahmin yürütmüyorum. Oldukça gergin bir hava içinde yemeğe gittik. Salih Zeki Öğretmeni görünce hepimizde bir değişme oldu. Sebze bahçesi gerçekten kuruluyor. Bundan böyle her çarşamba bahçede çalışacağız. Çalışmayı sevmeyenler ne yapacaklar bakalım?

42 Mustafa Saatçı nöbetçi, Salih Öğretmen Mustafa’ya tembihlemiş, “Arkadaşların, zil çalınca alt katta toplansın!” Toplandık. Yeni bahçe gereçleri alınmış. Küçük tırmıklar, keser büyüklüğünde çepinler, küçük tırmıklar. Büyüklü küçüklü gereçleri bölüşüp yola çıktık. “Çok yağmur yağmıştı, bahçe çamurdur!” diyenler oldu. Bunu Öğretmen duydu. Sanırım bir anlam verdi. “O yağmuru biz de yaşadık. Bahar yağmurunu bekleyen toprak kolay kolay çamur olmaz. Üzülme sana çalışacak kadar kuru toprak buluruz!” dedi. Arkadaşlar bir süre sustular. Söyleyen Hüseyin Serin’di. Öğretmen Hüseyin’e birkaç kez baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu. Nedense sustu. Bahçeye gelince Öğretmen Hasan’la bana, “Hadi bakalım, fidelerimizi dikkatle buraya taşıyalım!” dedi. Hasan’la kasaları bıraktığımız yerden alıp getirmek üzere Hasan Çevik Öğretmenin bahçesine girerken arkamızdan arkadaşlar da koştu. Kasaları taşıdık. Öğretmen örnek gösterdi ikişer ikişer eşleşerek fideleri ektik. Fidelerden sonra tohumlara sıra geldi. Öğretmen onlara da örnekler verdi. Kolayca alışıp Öğretmenin beklediği dikkati göstererek tohumları ektik. Hasan Çevik Öğretmenle babası yanımıza geldiler. Hasan Çevik Öğretmen bekçilik yapacağını, yüzde olarak bir şeyler hak istediğini söyleyerek arkadaşlara takıldı. Sulama üzerine fikirler yürütüldü. Bahçenin tulumbası varmış. Kış olduğu için kuyudan sökülmüş, Hasan Çevik Öğretmenlerin bahçesindeymiş. Onun takılmasına karar verildi. Daha sonra da yakındaki şebekeden su alınması gerektiği konuşuldu.

Bahçeye gelirken kaygılı duruma karşın, dönüşte tüm arkadaşlar neşeliydi. Gene de elimizde gereçlerle gezme alttan alta eleştirildi. Sonunda taşıdığımız gereçlerin Hasan Çevik Öğretmenin göstereceği bir yerde saklanması konusu ortaya atıldı, bunu Öğretmene iletilmesi kararlaştırıldı. Bu görevi de bana bıraktılar. İleteceğime söz verdim. Arkadaşlar çok sevindiler. Neşeleri bir kat daha arttı. Sorun çözülmüş gibi algılandı. Ben de düşündüm, Öğretmen “Olmaz!” derse der, bana bunun için kızacağını hiç düşünmedim. Halil’le konuştuk. O bana başka bir öneride bulundu. “Hasan Çevik Öğretmene emanet edileceğine göre önce ona söyleyelim.” Halil arkadaşa hak verdim. Üstelik Hasan Çevik Öğretmene rahat rahat söyleyebilirim. Sorunu çözmüş gibi sevinerek Türkçe kitabımı açıp çalışmaya başladım. Yarın Türkçe yazılımız kesin. Yazılı yapmazsa sözlüye kaldıracaktır. Ağaç, Kayıkçı, Atatürk’ü Dinlerken, Diyet, parçaları üzerinde duruyor. Ahmet Haşim, Mehmet Akif Ersoy, Ömer Seyfettin, Reşat Nüri Güntekin’den birini soruyor. Şiirini okuduğumuz şairlerden de sorduğu oluyor. Kemalettin Kamu, Enis Behiç Koryürek. Murat Uraz’ın kitabından bunları birer birer yazdım.

Ben çalışırken Mehmet Yücel adımı çağırdı. Başımı kaldırıp baktım. Aralarında konuşmuşlar. “Bugün bahçede neler ektik, sen bilirsin, bize söyler misin?” söyledim: “Ispanak, marul, biber, domates, patlıcan, salatalık, fide olarak; fasulye, bezelye, soğan, sarımsak, mısır, turp, kabak tohum olarak ekildi!” dedim, karşılıklı gülüştüler. Halil, “Dikkat et onlar seninle dalga geçiyorlar. Senin tarımla uğraşmanı hafife alıyorlar!” dedi. Üzerinde durmadım. “Onlar, sanat derslerinde senin çalışmanı da hafife alıyorlar, yüzümüze söylemiyorlar ama öteki derslere çalışmamızı da hafife alıyorlar. Ben de onların soru sorulunca susup gülünç duruma düşmelerini üzülerek izliyorum, umurumda değil. Ancak Mehmet Yücel’in onlara katılacağını hiç düşünmüyorum!” Halil, “Ayrı ayrı olunca hiç biri katılmaz gibi ama bir araya gelince kendilerini tutamıyorlar. Bak aralarında Yusuf, Hilmi, İdris, Abdullah, Yakup, Mehmet Aygün de var. Bunlar da ayrı ayrı katılmaz gibi ama, şimdi hep birlikteler!” Olsunlar bakalım! . . . . Böyle dememe karşın üzüldüm. Neden? Neden kendi işlerini bırakıp gereksiz işlerle vakit geçiriyorlar? İçimden böyle diye diye zil çalınca gidip yattım. Gene kötü bir rüya göreceğimi bile bile gözlerimi kapadım. Bir süre konuşmaları dinledim. Konuşmalar hep ders dışı konular üzerine…

 

23 Mart 1939 Perşembe

 

Akşamki tahminimin tersine rüya falan anımsamıyorum. İstiklal Marşı’nın son kıtası beş dizeydi. Onun sırasını karıştırdım. Son dize Hürriyetle mi bitiyordu, istiklalle mi? Dersliğe inince ona baktım, hürriyet, dördüncü dize, son dize istiklal. Sanki soruda bu çıkacakmış gibi telaşlanmama şaştım. Üstelik bu tür düşüncelerim, öteki bildiklerimi de karıştırıyor. Kahvaltıda gözlerim Öğretmen masasına takıldı. Henüz hiçbir Öğretmen gelmemiş. İlk kez Fikret Madaralı Öğretmen yalnız geldi, oturdu. Bizim tarafa baktı. İsmet nöbetçi. İsmet Fikret Madaralı Öğretmenin sevdiği öğrencilerinden. Onu görünce kesinlikle bir söz söyler, takılır, arkasından da kahkahalar atar. İsmet’le şakalaşır, İsmet’in verdiği yanıtlara güler, “Öyle mi?” ya da “Yapma İsmet!” der. Bazan da “Ne diyorsun? diyerek İsmet’i konuşturmaya yönlendirir. İsmet mutfaktan çıkınca öğretmeni gördü, selamladı. Öğretmen İsmet’i yanına çağırdı. Uzun uzun konuştular. İsmet sürekli “Peki!” anlamında başını indirip kaldırdı. Sonra dışarı çıktı. Merak ettim, karşılaşırım düşüncesiyle kahvaltımı bitirip çıktım. İsmet elinde Okuma kitabıyla geri geliyordu. Meğer Öğretmen bir kitap istemiş. Nöbetçiler derslere girmiyor. İsmet’e “Ömer Uzgil Öğretmenden izin al yazılıya gel!” demiş. “Tamam, yazılı olacak, soruları da şimdi hazırlayacak!”  düşüncesine kapıldım. Koşarak dersliğe gittim, okuma kitabını açarak ben de tahmin yürütmeye başladım. Beş soru soracağını düşleyerek gözüme çarpan yerleri bellemeye çalıştım. İstiklal Marşı’ndan bir dörtlük kesin soracaktır. Öteki soruları bulma olanağı kalmamıştı.

Zil çalar çalmaz Öğretmen geldi, “Günaydın!” deyip yerine oturdu. Yazılı olacağımızı anımsattı, dikkat edeceğimiz noktaları açıkladı. “Yazılar okunaklı olacak, (Yazıdan not kırılacak) Gereksiz açıklamalar yapılmayacak. Kısa, öz yazılmaya özen gösterilecek!” dedikten sonra çantasını açtı, çantasından çıkardığı defterinden soruları okudu, yazdık. Sorulardan çok ben, kendi kafamdaki düşüncelere takıldım. Bu sorular bu sabah hazırlanmış değil. O halde İsmet’e neden kitap getirtti? Bir süre kafam bunlarla doldu taştı. Sami Akıncı’ya gözüm kaydı. Öğretmen “Başlayın” der demez yazmaya koyuldu. Dört soru soruldu. Sami en az birini yazmıştır, diyerek ben de yazmaya başladım. Gerçekten İstiklal Marşı’ndan bir dörtlük çıktı. Bunu biliyorum. Sorunun biri de Ömer Seyfettin’in Diyet öyküsünden. Koca Ali, Hacı Kasap’a sinirlenip kolunu keseceğine, çekip gitseydi sizce daha iyi olmazmıydı? Olmazsa niçin olmazdı? “Sakla samanı gelir zamanı”, sözü ile “Har vurup harman savurmak” sözlerinin benzerliği ya da zıtlığı varsa bunları kısaca belirtin! Okula girişinizi, bunu bilmeyen birine kısaca anlatın! Bu soruyu kolay buldum. Çünkü daha önce yazmıştım. Ondan başladım, iyi yazacağıma inanıyordum. Bu inançla öteki soruları da yanıtladım. Öteki iki soruda uzun süre düşündüm. Koca Ali çekip gitseydi bence daha iyi olurdu. Ama yazar neden böyle yazmış? Başkalarına ibret olsun diye kolumu kesebilir miyim? diye düşününce tutulup kaldım. Çekilip gitmesi yolunu seçtim. Zil çalınca Öğretmen kağıtları topladı. Ben bitirmiş olarak verdim.

İkinci derste Öğretmen sorular üzerinde uzun uzun durdu. Hepimize düşüncelerimizi sordu. Benim Koca Ali konusundaki düşüncemi doğru bulmadı. Ancak “Okula geliş öykümü daha önce yazmıştım” deyince Öğretmen “Sahi sen bana senin Ruznameni verecektin, neden getirmedin?” diye sordu. Arkasından “Ruznamenin ne olduğunu biliyor musun?” dedi. Ömer Seyfettin’in Ruznamesini okuduğumu, yine Ömer Seyfettin’den başka benzer yazı okuduğumu anlattım. Öğretmen çok memnun olduğu, “kendi kendini yetiştirme işte budur!” diyerek arkadaşlara örnek gösterdi. “Sen, bu sınıfta birkaç kişi dışındakilere örnek olacak çaba içindesin, bunu sürdürürsen başarı olacaksın, öteki Öğretmen arkadaşlar da benimle hemfikir, bu çabanı sürdürmeni bekliyoruz. Ruznameni de sürdür, ben bir başka zamanda isterim!” dedi. Ruzname arkadaşların ağzında bir süre tekrarlandı. Okumak isteyenler oldu. İsteyene koruma koşuluyla vereceğimi söyledim. Ne yazdığımı soranlar oldu. Bir gün önce Türkgeldi’ye Hasan’la nasıl gittiğimizi, orada ne yaptığımızı, dönüşte yaptıklarımızı, dün de Tarım bahçesine nasıl gittiğimizi, orada ne yaptığımızı, okula nasıl döndüğümüzü yazdığımı anlattım. Arkadaşların çoğu birer “Hııııı!” çektiler. Böylece önemsiz bir iş yapıldığını anladıklarını belirtmiş oldular. Yalnız Sami Akıncı, Mehmet Başaran, Halil Basutçu okumak istedi. Bunlara “istediğiniz zaman defterlerimi verebilirim” deyince bu kez herkes şaşırdı. “Kaç defter?” Üçüncü defter dolmak üzere. “Ohoooo!” sesleri yükseldi.

Konuşmalar arasında Ömer Uzgil Öğretmen geldi. Kolunun altında büyük bir deste var. Yeni resimler göstecek, sevinciyle karşıladık. Olay az sonra anlaşıldı. Öğretmen “Hava güzel, kuytu bahçede çalışacağız. Size imzalı kağıtlar dağıtacağım. Modelden çalışacağız, kağıtlarınızı toplayıp notla değerlendireceğim. Kalemlerinizi hazırlayın, silgi kullanılmayacak!” Harun kağıtları aldı hepimize dağıttı. Alta konacak uygun kitaplarımızı alıp alt bahçeye indik. Model karşıdaki yüksek evler, yandaki ağaçlar. Arkamızdaki okul, onun önündeki kendi yaptığımız hamam, az ileride ağaçlar. Yönümüzü seçmek bize bırakıldı. Ben hamamı seçtim. Bana en kolay o geldi. Ancak altlık olarak aldığım kitap kağıda göre küçük kaldığından çizgilerde zorlandım. Öğremen yanıma gelip uzun uzun baktı, yardımcı oldu. Altlıktan yakınınca Öğretmen, “Sence ne yapmalı?” dedi. Sustum. “Altına tahtadan altlık olsa daha iyi olmaz mı?” diye sordu. Ben “Olur!” deyince Öğretmen, “O halde bugün hemen otuz tane altlık hazırlayın!” dedi güldü. “Sizin gibi ustaların bu tür gereksinimleri kendilerinin düşünüp bulması gerekir. Ben Öğretmenlerinizle konuşurum, haftaya yetiştirin!” dedi. Öğretmen arkadaşlarla ayrı ayrı ilgilendi. Hava gerçekten güzeldi. Öğretmen “E, artık cemre düştü, bahar sayılır!” deyince ben “ Cemre” sözüne takıldım. Küçüklüğümden beri dere kenarlarına inince zaman zaman yanar gibi yerden dalga dalga birşeyler kalktığını görür bunun ne olduğunu merak ederdim. Sorduklarımın inandırıcı bir şey dediklerini de anımsamıyorum. Meğer bu alev dumanı gibi dalgalanmalar cemre belirtisiymiş. Kağıtlarımızı verdik, dersliğe döndük. Resimden zayıf beklemiyorum ama iyi bir not kesinlikle alamayacağımı biliyorum. Bu nedenle bugünkü kazancım cemre ile resim altlığını öğrenmek oldu. Arkadaşların çoğu güzel resim yapmışlar, iyi numara bekliyorlar. Halil gene tahmin yürütmüyor. Hilmi Altınsoy ise ressam olarak doğduğunu bugün anlamışmış. Hepimiz birden “Keşke Ömer Uzgil Öğretmen de bunu anlayabilse!” Hilmi kararlı, “Anlayamazsa acırım, sizin durumunuza düşmüş olacak!” deyip diretiyor.

Öğle yemeğinde Hasan Çevik Öğretmen var. Dünkü konuşmalar aklıma geldi. Nasıl söylerim ki? “Öğretmenim, arkadaşlar ellerinde küreklerle okula gelip gitmek istemiyorlar, kürekleri sizin bahçeye bırakabilir miyiz?” diyebilecek miyim? Bu söz başka nasıl söylenebilir? Evirip çevirip sözleri tekrarlıyorum, hiç birisi olmuyor. Yalan söylemeyi düşünüyorum. “Öğretmenim, Salih Ziya Öğretmen iş bölümü yaptı, “Hanginiz daha temiz daha düzenli yetiştireceksiniz?” dedi, bize tarhlar gösterdi. Boş zamanlarımızda uğrayıp bakmak istiyoruz. Ancak çepinleri almak zor olacak. Sizin bahçede bir yere bırakmakta bir sakınca var mı? ” Halil’e anlattım. Gülmekten katıldı. “Ama ikinci önerin daha akla uygun, istersen bunu beraber söyleyelim. Bu yalan değil Salih Öğretmen buna benzer bir söz soyledi!” Halil’in bu yardımına çok sevindim. Atelyeye inince Hasan Öğretmen bana, “Nerdesin, kaç gündür atelyeye uğramadın?” dedi. “Pazartesi şeker fabrikasını gezdik. Salı günü siz izin verdiniz Türkgeldi çiftliğine gittik, dün dersimiz yoktu, bugün geldim!” dedim. “Tamam tamam, şaka söyledim, Namık Öğretmen gelince sizi gene bir yere göndereceğiz. Elinden iş gelenlere zaman zaman böyle gezmeler çıkar!”  dedi. Arkadaşlar kazma kürek aldılar. Kazıp kapatılmış su yolunu düzeltip kumlamaya çıktılar. Namık Öğretmen gelince bana baktı, Hasan Öğretmene “İbrahim’i mi seçtin?” diye sordu. “Bir kişi daha olsun!” Hasan Çevik Öğretmen “arkadaşını o seçsin!” dedi. 76 Arif Kalkan’ı seçtim. Hasan Öğretmen Arif Kalkan’ı çağırdı, onu kendime arkadaş seçtiğimi söyledi. Arif gülümsedi, “Sağolsun!” dedi. Atelyede bir süre bekledik. Hasan Öğretmen geldi, “Sizinle bugün de sebze bahçesine gidiyoruz, dünden arta kalan işleri göreceğiz!” dedi. Yürüdük. Elimize takım almadık, biraz şaşkın üst kapıdan çıkıp sebze bahçesine yaklaşırken Öğretmen “sizi biraz kandırdım, bana bugün yardımcı olacaksınız!” dedi.

Eve yönelince bizde bir çekingenlik başladı. Evi biliyoruz, bir kır evi ama, gene de ev. Annesi, eşi, çocuğu, babası olduğunu biliyoruz. Ayrıca daha üç ev var. Buralarda aileler otuyor. Bahçe kapısından girdik. Ev iki katlı. Alt kat boş gibi. Ya da öyle bırakılmış. Oturacak kanepe var. Daha önce tanıdığımız amca (Hasan Çevik Öğretmenin babası) orada oturuyor. Bizi iyi karşıladı, oturttu. Kendi de yanımıza oturdu, sorular sordu. Konuşurken konu anlaşıldı. Öğretmenin ev önünde küçük bir bahçe var. Babası orada sebze yetiştirmek istemiş. Kendisi kazmaya kalkınca Öğretmen telaşlanmış. Yaşlı amca kalp hastasıymış. Salih Öğretmen işe el koymuş, “Ben yardımcı olurum!” demiş. Gösterilen yeri biz kazacağız, haftaya Çarşamba günü de Salih Öğretmen gerekeni yapcakmış. Amcanın kazmasını önlemek için böyle bir önlem düşünülmüş. Arif’le kısa bir sürede gösterilen yeri, kazdık, toprağı havalandırıp tırmıkladık. Bizim bahçeye yaptığımızı aynen tekrarladık. Kullandığımız aletler bizim okulun aletleri. Bunları görünce Öğretmene söylemek istediğimi söyleyebileceğimi düşündüm. Ancak şimdi söylemem olanaksızlaştı. “Fırsattan yararlanma” sayılacağını düşündüm. Buna karşın daha sonra izin alacağıma iyice inandım. Arif’le iyi çalıştık. Öğretmen bizi bırakıp okula döndü. Öğretmenin eşi bize kurabiye ile çay getirdi. Evlerimizdekileri sordu. Amca kendi yaşamından öyküler anlattı. Savaşlara katılmış, savaşlarda önemli yara almamış ama çok yıpranmış. Bu nedenle genç denecek yaşta çalışamaz durumda kalmış. “Gücüm olsa bu tarlayı tek başıma çapalardım!” dedi. Biber, patlıcan, salatalık, domates, maydonoz, dereotu ekecekmiş. “Çarşamba günü Salih Öğretmene adınızı vereceğim, gelmek ister misiniz?” dedi. Seve seve geleceğimizi söyledik. Çok hoşnut oldu.

Ayrılınca Arif bana teşekkür etti. Bense ağlamaklı oldum. Amca bana babamı anımsattı. Babam da boş durmamak için gün boyu bahçelerde didiniyor. “Ne yapıyorsun?” diyenlere, “Hiçbir şey yapmıyorum, sadece oyalanıyorum. Sıkıntımı üstümden atmak için çırpınıyorum. Eve kapanıp oturunca, kendimi dinlemek zorunda kalıyorum. O bana yaşamı zorlaştırıyor, bunalıyorum. Kurtuluşu dışarda, bu tür uğraşlarda buluyorum!” der. Bu amca da aynı durumda. Arif’in babası da aynı durumdaymış bilmezdim. Okula gene sallana sallana döndük. Bahçeden böyle dönmek gerçekten daha iyi olacak, Arif’le de bunu konuştuk. Hasan Öğretmene geldiğimizi bildirdik. Bize teşekkür etti. Dersliğe girince arkadaşlar ilgiyle sordular. Olayı olduğu gibi anlattık. Arif çok güzel bir gün geçirdiğini, işin bir oyuncak gibi geldiğini söyledi, “kendi evimdeymişim gibi bir gün geçirdim!” dedi. Bu söz beni de çok sevindirdi. Halil hemen sordu, “Hasan Öğretmene bir şey demedin değil mi?” dedi. Evlerinin altında boş yer bulunduğunu, bu nedenle olmaz demeyeceğini tahmin ettiğimi söyledim.

Yarın matematik notları söylenecek. Kimi arkadaşların telaşı şimdiden başladı. Benim fazla bir kaygım yok. 7 ya da 8 alacağıma kesin gözüyle bakıyorum. Türkçe ile Tabiat Bilgisi notlarım da 6-7-8 dolaylarında olacaktır. Tam numarayı bu ders yılında alamasam bile ileriki yıllarda tutturacağımı umuyorum. Halil “Ha şöyle için rahat olsun, biraz kanaatkar ol. Hiç birşey bilmediğini söyleyerek yola çıktın. İlk derslerde arkadaşların çoğu,  “Bu hiç bir şey bilmiyor, nasıl gelmiş? ” diye soruyordu. Şimdi en rahat sensin. Sami Akıncı dışında hiç kimse şimdi senin kadar rahat değil.” Ben de “Tamam arkadaşım, şimdi daha rahatım. Sen arada bir bana böyle sözler söyle. O zaman daha rahat oluyorum. Ancak şimdiki durumda hiç değilse Adem Gürçağlayan’dan bir tam not almalıyım. Gamların üzerinde duruyor, onları da benden iyi kimse sıralayamıyor, yedi diyezi, yedi bemolu sıralayabiliyorum. Böylece majör gamını tam öğrenmiş durumdayım. Gamları sesli olarak da tam yapacağım.” Halil “Elbette yapacaksın, sen hepimizden çok çalışıyorsun, sen aslında hepimizden de akıllısın. Nedense buna önce kendin inanmamış gibi davranıyorsun. Aslında çok cesursun da nedense ders konusunda bu cesaretini kullanamıyorsun. Bence sen derse kalktığında cesaretleniyorsun da, sırada otururken korkaklaşıyorsun!” Düşündüm, gerçekten arkadaşım çok haklı. Sırada otururken bir başka kişi oluyorum, kalkınca başka….

Akşam yemeğinde Hilmi’nin dili düştü, güreş sporuna önem veriyormuş. Güreşse arkadaşların hepsini yenecekmiş. Tekirdağlı Hüseyin’den örnek alıyormuş. Tekirdağlı Hüseyin’i görüp görmediği soruldu. Görmemiş. Ben gördüğümü söyledim. Bu kez bana “Sen herkesi görürsün, her şeyi bilirsin!” gibi bir tafrayla karşıladı. Lüleburgaz panayır güreşinde Yarım Dünya adlı Mülayim pehlivanla güreşini gördüğümü anlattım. Mülayim pehlivan güreşi yarıda bıraktığı için yenik sayılmıştı. Hüseyin Pehlivan meydandan çarşıya dönerken halk arkasından yürüyordu. Oradan eşekler koşulu bir araba geçiyordu, Hüseyin pehlivan arka tekeri tuttu durdu. Eşekler arabayı çekemediler. Halk yaşa, varol sesleriyle ortalığı çınlattı. Bu olayı gazeteler bile yazdı. Bunları anlattım. Hilmi gene “Sen her şeyi gördün, her şeyi biliyorsun!” deyince bu kez arkadaşlar Hilmi’ye çıkıştılar “Sen de sadece sataşmayı beceriyorsun. Gördüm diyen gördüğünü kanıtladığına göre, sen neye dayanarak karşı koyuyorsun? En çok yakın arkadaşı Hasan Üner çıkıştı. “Sen başkasının anlattığına karşı duramazsın. Karşı durabilmen için anlatılanın yanlışını gösterip yerine doğrusunu koyman gerekir!” Ben sustum. Arkadaşlar geçmiş konuları da açarak Hilmi’ye güzel bir ders verdiler. Ancak Hilmi, tüm söylenenlerden sonra, bana sarılarak arkadaşlara “Siz ne konuşuyorsunuz, biz böyle atışmalardan bozuşacak insanlardan değiliz. Bakın siz sinirlendiniz Abi aldırmadı bile!” diyerek bana tartaklarca sarılıp salladı. Derslikte de bir süre aynı grup konuşmaları sürdürdük. Hilmi pehlivanlığa iyice gönül vermiş durumda, beden eğitimi derslerinde güreşe yer verilmesini isteyecekmiş. Güldük. Kendine rakip olarak da Hüseyin Serin’i seçiyor. Hüseyin uzun boylu, güreş yapmış, çevik, kayış gibi. Güreşseler, Hilmi’yi tutar tutmaz yenecek güçte. Ama Hilmi, sırada otururkenki inadı nedeniyle bunları dikkate almıyor. Hüseyin’i çağırdılar. Hüseyin geldi, anlatılanlara güldü. “Hilmi daha iki yıl benimle güreşemez, ondan sonra deneriz!” dedi. O da çalışmasına bağlıymış. İyi çalışırsa ancak iki yılda güreşecek duruma gelirmiş. Hilmi direndi, “Olsun, sonunda güreşeceğim ya!” deyip, güldü. Derslikte sessizlik oldu. Biz de sustuk.

Banyo günleri saptanmış, bundan sonra değişmeyecekmiş. Bizim sıramız Pazar akşamları, saat 16:00-20:00 arası. Sıra kaçıran başka zaman giremiyecek! Yarınki yazı dersinde Öğretmen defterimi isteyebilir düşüncesiyle, kapladım, kırışıklarını düzelttim. Ömer Seyfettin’in Ruznamesini bir daha okudum. O çok kısa notlar şeklinde yazıyor. Ben bazen öyle yapıyorum, çoğunlukla da başkasından duyduklarımı, yeni öğrendiklerimi, başımdan geçen olayları, zaman zaman da kendi duygularımı, düşüncelerimi yazıyorum. Böylece benim yazdıklarım herhalde Ruzname değildir. En doğrusu Öğretmen defterimi görünce ne derse o olacak. İlk kez zil çalmadan önce derslikte birden uykum geldi. Halil güldü, “Galiba zili geciktirdiler , bence zil şaşar senin uykun şaşmaz!” gibi bir söz söyledi. Tam bu sıra zil çaldı. Bu kez beraber kalktık. Halil nedense en dipte bir yer seçmiş, ya da oraya düşmüş, sonradan değiştirmedi. Yataklarımız uzak. Halil, “Senin yatak çok yol üstü, ben oralarda rahat uyuyamam!” diyor. Ben alıştım, yatar yatmaz uyuyorum. Uyuyamadığım zamanlarsa uyur gibi yapıp konuşanlara katılmıyorum. Herkes beni uyumuş sanıyor. Bu nedenle en uykucu durumunda beni gösteriyorlar. İçimden, “Olsun, böyle bilinmek bir bakıma benim çıkarıma”...

 

24 Mart 1939 Cuma

 

Uyanınca gece gördüğüm rüyamı iyice anımsadım. Babam gelmiş. “Bu kez hem seni görmek hem de pancar paralarını almak istedim!” diyor. Sonra da birden yalnız ayrılıp gidiyor. Paraları nerede saklıyor, yolda soyulmasından kaygılanıyorum. Ağabeylerimden birisi neden gelmedi? Öyle karışık bir rüya. Sonra ne oldu, nasıl bitti, ayırdında değilim. Hasan Çevik Öğretmenin babası ile konuşurken babamı anımsamıştım. Sanırım o duygular rüyama yansıdı. Matematik notlarını düşünmemeye çalışıyorum. Ancak Öğretmen konuşurken, “İsteyenler notunu düzeltmek için sözlüye kalkabilirler!”  demişti. Olanak yakalayınca kalkacağım.

Dersliğe indim. Herkes matematik kitaplarıyla, defteriyle ilgili. Çok yavaş konuşmalar oluyor. O problem, bu problem konuşmaları geçiyor. Kahvaltıya indim. Ahmet Gürsel Öğretmen yüksek sesle, sol elini sallayarak konuşuyor. Hamdi Bağ, Namık Ergin, Ömer Uzgil Öğretmenler dinleyenler sırasında. Arada Ömer Uzgil söz ediyor. Herkes başıyla onaylıyor. Kahvaltıdan çıkarken Ahmet Gökay Ağabey, dergimi, yanında bir de Kırklareli gazetesi Yeşilyurt verdi. Zühtü Akın gene Milletvekili seçilmiş. Daha önce de milletvekiliydi. İlk seçildiğinde ben Hamitabat okulunda okuyordum. Oğlu İsmet, kızı Hamdiye öğrenciydiler. İsmet nedense benimle konuşmuyordu. Ben de ona pek yaklaşmadım. Ancak Hamdiye çok yakın arkadaşlarından ayrılmadığı için benimle konuşuyordu. Onun çok yakın arkadaşı A benim en sevdiğim arkadaştı. Hamdiye bunu biliyordu. İsmet’le Hamdiye sene ortasında Ankara’ya gittiler. Şimdilerde Ankara’da okullarına devam ediyorlar. Babaları kazandığına göre, yüksek okullara da gitme olanakları olacak. Nedense İsmet’i ben de sevmedim galiba. Ama babam Zühtü Akın’ı iyi tanır, üstüne toz kondurmaz. “Ankara’da bizim en güvendiğimiz adam!” der. Gene seçildiğini duyduysa babam çok sevinmiştir. Zühtü Akın arada Hamitabat’a gelince bizim köye de uğrar, hal hatır sorar; gönül alır. Babam: “Bu bile bir insanlıktır!” der. Zühtü Akın, babamın da arasında bulunduğu bir grup insanla Lüleburgaz’da ortaokul açılması için çok çaba harcadı. Babam buna tanık oldu. Yazık ki bunda başarılı olamadılar. Milli Eğitim Bakanlığı, her yıl “Tamam!” dedi. Okullar açıldıktan sonra, “Seneye kaldı!” şeklinde dört yıldır olayı engelledi. Gene seçildiğine göre bu kez Zühtü Akın LüleBurgaz’a ortaokulu kazandırır.

Yeni Adam, kapağında yazı değişikliği yapmış. Zil çaldı. Heyecan arttı. Gazete, dergi derken matematiği unutmuştum. Sıraya tıktım, göğsümde yürek tüpürtüsüyle kapıya bakıyorum. Ahmet Gürsel Öğretmen hızla girdi, güler yüzle “Günaydııııın!” dedi. “Sağol!” deyince oturmamızı işaret etti oturduk. “Notlarınızı okuyacağıma söz vermiştim. Acaba not defterimi aldım mı?” gibilerde konuştu. “Buradaymış!” diyerek çıkardı. “Kağıtlarınızı da dağıtacaktım, önce kağıtlarınızı görün, sonra notlarınızı öğrenin!” deyip kağıtları dağıtmak üzere Bekir Temuçin’e uzattı. Arkadaşlar kapışarak aldılar. Kağıdını alan iç çekip kağıdını sırasına soktu. Kağıtlar dağıtıldığı zaman sıraların üstünde dört beş kağıt görünüyordu. Sami Akıncı, İsmet Yanar, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel, Recep Kocaman kağıdı elinde yaptıklarını inceliyordu. Ötekiler sıra içine çektikleri kağılara aradan bakmaya çalışıyordu. Öğretmen uzun süre bizleri süzdü. “Kağıtlarınızı gördünüz, benden soracağınız varsa açıklamaya hazırım!” deyince parmaklar kalktı. Öğretmen “Siz kağıtlarınızı gördünüz , soracaklarınızı hazırlayın, kağıdınızı görmeden ben buradan doğru yanıt veremem. Bu nedenle ben kağıtları toplayacağım, kağıdınıza bakarak yanıtlayacağım!” dedi. Gene Bekir’e toplamasını söyledi. Bekir çabucak topladı Öğretmene teslim etti. Nedense önce parmak kaldıranların hiç birisi soru sormadı. Bu kez Öğretmen sıra ile numaraları okudu. 18 Sami Akıncı tam numara 10, -44 İsmet Yanar 9, -51 Bekir Temuçin’le benim 8, Mehmet Yücel 7, Mehmet Başaran, Recep Kocaman, Halil Basutçu 6. Harun Özçelik, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, Kadir Pekgöz 5. Geri kalanlar 4-3 olarak söylendi. Öğretmen memnun kalmadığını tekrarladı. Önümüzdeki derslerde sözlüye kaldıracağını tekrarladı. Dersin ikinci bölümünde, yazılı sorularını teker teker tahtada açıklattı. Hiç ses çıkarmadım, soru sormadım ama üzüldüğümü saklayamadım. Yanlış anlamamın cezasını kendime çektirmeye karar verdim. Öğretmen anladı, beni kaldırdı. Benim yanlış yaptığım soruyu bana göre sordu. Birden anlayamadım. Yaptıkça benim yanlış sorumu sorduğunu anladım. Gülümseyerek sonuca vardım. “İşte iki numaran buran gitti, bir kusurun daha var ama onu görmezden geldim. O yanlış değil bir kusurdu!” dedi. Üzüntümü atarak yerime oturdum. Bu arada “gene kalkabilirsin, kaybettiğin notu almanı ben de isterim. Ancak, biz Öğretmenler verdiğimiz notların gerekçelerini iyi saptamak zorundayız. Bizden de hesap soranlar vardır!” 

Öğretmen gidince arkadaşlar gene boyunlarını büktüler. O her zaman yaygara yapan takımı suskun suskun durdular. Arada söylediğim sözleri bağırarak söyleyesim geldi, kendimi tuttum. İçimizde tek neşeli insan Sami Akıncı. İsmet 9 almış. Sustu. Bir notunun neden kırıldığını sormadı. Öğretmen de hiç üzerinde durmadı. Fikret Öğretmen gelince, günaydın demeden girdi, “Belli ki, Ahmet Gürsel gelmiş geçmiş buradan, matematikçiler böyledir!” dedi. “1. saatı okuyarak, 2. saati de yazarak geçirelim!” deyip Giyom Tell’e başladı. Zil çalmak üzereyken kitabı bitirdik. Olay hepimizi etkiledi. İyi insan kötü insan ya da iyi , dürüst insanın isyanı, kötü yöneticilerin halkı kötü yollara itmesi konusunda açıklamalar yaptık. Öğretmen, Mehmet Başaran, Hüseyin Orhan, Ahmet Güner arkadaşları konuşturdu. Onlara yardım ederek sonuçlar çıkarttı. Kitabı bir kez de kendimizin okumasında yarar olduğunu tekrarladı.

İkinci derste Harun Özçelik yatık, bitişik yazı örneği hazırlamıştı, onları defterimize geçirdik, birer sayfa da yazı yazdık. Öğretmen benim defterimi eline aldı, eliyle ağırlığını kaldırır gibi yaparak arkadaşlara gösterdi. “Kilolarca Ruzname!” dedi. Bu tür yazı yazan yazarlardan söz etti. Kendi notlarını tekrar söyledi. Beni yerime oturttu. “Gerekirse çağırırım!” dedi. Yerime oturdum ama aklım orada kaldı. Yan gözle izledim. Zaman zaman güldü, gülümsedi. Sayfalar çevirdi. Köyle ilgili bölümü okuyunca kahkaha attı. Bana “Şu senin köylüler yaman ha!” dedi. Niçin dediğini anlayamadım. Uzun uzun baktım. Öğretmen kalktı, defteri bana getirdi. “Şu senin köylüler bizim okul konusunda bizden daha sağlıklı bilgiler edinmişler, bu nasıl oluyor?” diye sordu. Güldüğü yer de okulun papazın tarlasına yapılması olayıymış. Öğretmen gülerek arkadaşlara anlattı. “Bu yalnız sizin köye özgü değil sanırım hepinizin köyünde bu tür söylentiler oluyordur. İşin cıvığı çıktı diye bir söz vardır. Gerçekten bizim okul işinin cıvığı çıktı!” dedi. Bana “Yazmana devam et diyeceğim ama, senin yazdığın benim söylediğim gibi ruzname değil. Ruzname bir yazı türüdür. Oraya her duyulan, her düşünülen sıkıştırılmaz. Bu tür düşünceler, duygular, yaşananlar ayrı ayrı yazılır. Onların her biri başka ad alır. Ruzname o gün içinde geçen olayları anımsatamn kısa notlardır. Sen tüm gününü yazdığın gibi geçmişinde olmuş olayları da ekliyorsun. Yazmana devam et. Bu konuda ilerde gene konuşacağız. Hepinize önereceğim bilgiler var. Belki yararlanırsınız!”

Arkadaşların yazılarına baktı. Yazısını düzeltmiş olanları söyledi. 6 Ali’ye takıldı. “Arkadaşların sana Ali Aga diyormuş, neden diye sormuyor musun?” dedi. Ali, “Sormuyorum!” deyince “Çok iyi, arkadaşlık geniş yürek ister. Geniş yüreklilerin arkadaşı çok olur. Çok arkadaş yaşamı kolaylaştırır, mutluluğun yolunu açar. Bunları biliyorsun değil mi Ali?”Ali başını salladı. Öğretmen, gözlerini hepimizin üstünde gezdirerek kapıya yöneldi, “Allahaısmarladık!” deyip gitti. Ali, olayı pek anlamadı ama gene de güleç bir yüz takınmış durumdaydı. Öğretmenin kendisiyle ilgilenmesinden hoşnut olmuştu. Ben de anlayamadım. Ali’ye “Ali Aga” denmesini Öğretmen hoş görmedi mi? yoksa “İyi etmişler!” der gibi bir tavır mı gösterdi? Bildiğim kadarıyla Öğretmen, zaman zaman Ali’yi fena halde azarlıyor. Daha geçen derste Ali’ye “Sarsak!”  diye bağırdı. Gene bildiğim kadarıyla Fikret Madaralı Öğretmenin en kötü sözü “Sarsak” Ne anlama geliyorsa, o, onu öyle kullanıyor. Sinirlenince “Sarsak!” diyor. Başka bir söz söylemeden oradan uzaklaşıyor. Belli ki söyleyeceği son söz bu. Bunu çoğumuz sezdik. Halil’le de bunu sık sık konuşuyoruz. Fikret Madaralı Öğretmen Halil’i çok seviyor, bunu bütün arkadaşlar biliyor. Böyleyken Halil, bu sarsak sözünü duymamak için, olabildiğince uzak durmaya çalışıyor. Öğretmen çağırmazsa kendiliğinden yanına yaklaşmıyor. Sarsak sözünü duymayan arkadaşlar arasında kalmaya ikimiz de niyetliyiz. Bu nedenle Türkçe derslerini çalışıyor, ödevleri titizlikle yapıyoruz. Şimdilerde benim durumum biraz daha iyi. Gazete okumam, dergi izlemem, özellikle de tarih dersinde sık sık kalkıp anlatmam, Türkçe dersine yardımcı oluyor. Halil’in düşüncesine göre Vahit Dede’nin dost eli de etkili oluyor galiba. Çünkü sık sık selamlar gelip gidiyor. Fikret Madaralı Öğretmen geçen gün gene Yeşil Yurt gazetesinde Vahit Dede’nin bir şiirini gösterdi. Öğretmenin arada Bana Vahit Dede’den söz etmesi arkadaşlar üzerinde etkili oluyor. Yazık ki bu etki hep olumlu değil. Öğretmene çok kızan bir grup var bunlar, bana da kızıyorlar. Ya da bana karşı oldukları için Öğretmene kızıyorlar. Ancak bu grubu oluşturanların hemen hepsinin tüm dersleri zayıf. . Bence bunlar tam tembel takımı. Ali Güleren, Ali Önol, Fettah Biricik, Mustafa Saatçı, Yakup Tanrıkulu, Abdullah Erçetin, Zaman zaman, Mehmet Aygün de bunlara katılıyor. İdris Destan’la Bekir Temuçin sınırda gibi…. Bunlar, onlar hakkında yazdıklarımı duysalar ne olacak? Duyarlarsa duysunlar. Onların yaptığını yazmak neden yanlış olsun? Ne derlerse desinler umurumda bile değil!

Öğle yemeğinde aldığımız notlardan söz edildi. Benim notlarımı Hilmi saptamış. Benimle övünüyormuş. Hep yedi, sekiz, dokuz geliyormuş. Aslında Sami Akıncı’ya denk düşecekmişim. Sami hep tam not alıyormuş ama sanat dersleri gelince onun notları düşecek benimkiler yükselecekmiş. Tarım, Yapıcılık, Marangozluk notlarımın tam olacağı şimdiden belliymiş. Ben de böyle düşünüp böyle bekliyorum ama almadan bunu kesin sayamıyorum. Ya olmazsa? “Bence esas kültür dersleri, Sami’ye onlarda erişmeden yarış yok!” diyorum. İş şakalara kaydırılıyor. Pazar günü yapılacak maç konuşuluyor. 5. sınıflar Ömer Tunalı Öğretmeni takımlarına alarak bizim sınıfla maç istiyormuş. Olur mu, olmaz mı? İsmet’e sordular. İsmet birilerine kızmış, “Ben karışmıyorum!” deyince, “Maça Benli de gelecekmiş!” gibi bir söz söylendi. İsmet küfretti. Ortalık birden suskunlaştı. Çevreden duyuldu mu? Kimseden bir tepki gelmedi. Ben ayrıldım. İsmet bazan fena halde bozuluyor. Sinirlenince küfretmesi ne kötü bir huy.

İçimde bir kuşkuyla dersliğe döndüm. Arif Kalkan bizim sıraya geldi. Halil’e dünkü tarım çalışmalarımızı anlattık. Arif bu kez konuştuğumuz amcayı kendi babasına benzetti. “Benim babamın beş yıl daha yaşlısı!” dedi. Güldük. “Nasıl böyle bir ölçü koyabiliyorsun?” dedik. Ortaya getiremiyorum ama asıl söylemek istediğim, Öğretmenin hanımı, bize çay, bisküi getirdi. Bizimle “Sizli, mizli” konuştu. Genç, güzel, çocuğu ile konuşuyor, bizi gösterip “Abiler!” diyor. Arif’le bakışıp gülüşüyoruz. Ancak bu konuda aramızda ne konuştuk, ne de kimseye söz etmedik. Nasıl bir duygu geçti içizden? Bu duyguları niçin sakladık? Oysa o sahne en canlı sahne olarak sürüp gidiyor. “Ne söylesek yanlış anlaşılacak?” çekingenliği mi var? Bende bu var. Demek, Arif’te de var ki o da hiç değinmedi. Ben başka bir şey daha düşündüm. Örneğin ablalarımı gözümün önüne getirdim, ablalarımdan biri ya da C bu çayları getirseydi benzer konuşmaları yapar mıydı? Hasan Amcamın eşi Atiye yengemi düşünüyorum. Evine konuk olarak kim gelirse gelsin, onunla rahatça konuşur, hal hatır sorar. Varlığını, canlılığını sürdürür. Ablalarım bunu yapamaz. Gelene belki bir “Hoş geldin!” der, sözü biter. Tüm konuşma bu kadar olur. Tüm köylerde bu böyledir. Kent yaşamı ise çok başka. A’nın annesi, “Köylerde yaşamak çok zor, kendinizi kurtarmaya bakın, devir değişiyor!”  demişti. Acaba bunu mu kastediyordu? Kendisi öyle kalmış ama hiç değilse kızının değişmesini mi istiyordu? İrkildim. A da bunları dinledi heveslendi. Ya değişemezse, ya yaşamı boyu bunların özlemi içinde kıvranırsa? Neredeyse ağlamaklı oldum. Bir süre yutkunup gerginleştikten sonra yavaş yavaş durgunlaştım. Zil çalınca iyice toparlandım.

Halil’le birlikte alt kata indik. Halil marangozlukta, oraya gitti. Biz Arif’le bugün de dülgerlikteyiz. Namık Öğretmen, “Dünkü işi bitirdiniz mi?” diye sordu. Anlattık. Hasan Öğretmen geldi, bizi övdü, “Bana mükemmel bir bahçe hazırladılar!” dedi. Namık Öğretmen “ondan kuşkum yok, bunlar çalışkan çocuklardır, bilirim!” dedi. Bugün okulun arka tarafında (bizim okula ayrılan tarafta) bahçe düzenlemesi yapacağız. Kanal kapandı. Voleybol alanı, yanlardaki alanlar, bundan böyle bizim okulun sorumluluğuna verilmiş. Buraları tümüyle örnek bir okul bahçesi olacak. Öğretmenler sınır gösterdi. O sınırlar içinde düzenleme yapacağız. Alan dümdüz karşı binalara dek boş. Çayırlık deniyor ama çayır falan değil, ekilmemiş alanlar. Baharları, yazları insanlar oralarda gezip eğleniyormuş. Bu nedenle okulumuz bir tür gözlem altına alınıyormuş. İş bölümü yaptık. Bizim grup, gösterilen çizgileri dış sınır yaptık. Buraya dikenli tel çekeceğiz. İç taraf çiçeklenecek. İpler çekildi, yarım metrelik işaretler yapılarak çiçek yerleri hazırlandı. Öteki grup tüm alandan molozları topladı, alçaklık yükseklık bırakmayacak şekilde alanı temizledi. Kum dökülecek yerlere kum döküldü. Biz çalışırken Ömer Uzgil Öğretmenle İlkokul Baş Öğretmeni Ferit Bey geldiler. Ferit Bey çok memnun kaldı. “Çiçek fideleri, tohumları, ekilecek fidanlar, gül çubukları benden!” diye yüksek sesle söyledi. “Yıllardır okulun burası, benim için bir dertti. Siz beni bu dertten kurtardınız!” dedi. Gerçekten okul üç katlı bir bina. Ancak ana yol tarafı iki kat olarak görülüyor. Bizim köyden pancar getirenler binayı tanıtırken “Yol üstünde iki katlı bir bina!” olarak anarlar. Oysa Babaeski tarafından bakılınca üç katlı olduğu görülüyor. Ön bahçe daha başlangıçta güzel yapılmış. Alt bahçe arkada kaldığı için öylece bırakılmış. O tarafın çıkış kapılarını bile biz açıp işler duruma soktuk. Şimdi tıpkı yukarısı gibi arka kısım da Babaeski tarafından gelenler için binanın önü durumuna girdi. Ferit Beyin sevinci bundandı. (Namık Namık Öğretmen Ferit Beye Baş Öğretmen yerine Müdür Bey diyor) Namık Öğretmen, Ferit Beye, “Müdür Bey, bahçemiz ellerinizden öper, emrinizdedir. Pazartesi günü göndereceğiniz tohumlar yerlerine dikilecektir. Ondan sonra da (bizi göstererek) bu bahçıvanlar, onları göz bebekleri gibi koruyarak büyüteceklerdir!” Bana elindeki şerit metreyi verdi, Arif’le tel yapılacak uzunluğu ölçtük. Yetmiş metre olarak söyleyince Namık Öğretmen, üçle çarpın derken Ferit Bey “Bunu da bana bırakın, muhasebe ile konuşayım, bizim bu tür işler için ödeneğimiz vardır. Belki yaptırırız!” dedi. 210 metre dikenli tel, 20 demir direk. Ferit Bey not aldı. Ayrıldı. Namık Öğretmen çok sevinçli. “Garip kuşun yuvasını kim yaparmış?” diye sordu. Arkadaşlar “Allah yaparmış!” dediler. Namık Öğretmen güldü,  “Ferit Beyin bahçe tellerini kim yaparmış?” diye sordu. Biz sustuk. Namık Öğretmen kendi sorusuna yanıtını yine kendisi verdi. “Ferit Bey kendisi yaparmış!” Tekrarladı. “Ferit Beyin okul bahçesinin tellerini kendisi yaparmış. Biz ona yardımcı oluyoruz!” Niçin böyle konuştu? Pek üzerinde durmadık ama, Öğretmenin kesinlikle bir düşüncesi vardı.

Paydos yaptık olaylar, konuşmalar, yorumlar bahçede kaldı. Ayrılırken dönüp baktım. Gerçekten bahçe bahçeye benzedi. Bu durumu ile bile tertemiz, şip şirin. Tel yapılınca korunması daha iyi olacak. Az ilerde otlar büyümüş, başı boş hayvanlar şimdiden ortalıkta dolaşıyor. Karşı evlerde oturanlar hayvan besliyormuş, bu tür hayvancılık buralarda yaygınmış. Derslikte de okul bahçemiz konusu uzadı. O bahçeye de biz mi bakacağız? Ben konuşmaları kestirdim. Daha doğrusu yalan söyleyerek kestirdim. “Hayır biz değil, küçük sınıflar bakacakmış. Onlar orada alışacakmış, 6. sınıfa geçince iş derslerine alışkın olarak gireceklermiş.” Herkes inandı. Söylediğimi duymadığını sandığım Sami, çok sonra bana döndü, “Hayır yanılıyorsun, ilkokullarda iş alıştırması hep vardır. Bizim arkadaşlar da onları gördü, yaptı, hatta babalarının işlerinde çalıştılar ama, görüyoruz ki alışamamışlar!” dedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sami ne demek istemişti? Bu sözden hisse çıkaracaklar, anlamazdan gelip soru sormaya başladılar. Yemek süresince bu konuşuldu.

Dersliğe dönünce aynı sözler tekrarlandı. Yalan söylemiştim. Söz uzarsa, Öğretmenlere dek gider, küçük sınıflar için böyle bir tasarı olmadığı anlaşılırsa zor durumda kalacağımı düşünerek, yarınki müzik dersini ortaya getirdim. “Re majör gamında neden iki diyez vardır? diye ortalığa sordum. Abdullah Erçetin söze karıştı. Bu kez ona bemolleri sordum, sustu. Amacımda başarılı oldum, konu müziğe kaydı. Kimisi sesli gam yaptı, kimisi, sol anahtarı çizip nota okudu. Sorular, yanıtlar müzik üzerinde toplandı. Bir başka öneride bulundum. Adem Gürçağlayan Öğretmen bize keman çalacaktı, söz vermişti. Yarın anımsatalım. Kim anımsatacak? “Abdullah Erçetin anımsatsın!”  Abdullah kesinlikle karşı koyuyor. Bir inatlaşma başladı. Az daha iş kavgaya dönüşüyordu. İşe karıştım, olaya ben neden oldum, yarın ben anımsatacağım, üstelik “Hani tatilden sonra mandolin, keman verilecekti? ”diyeceğim. Fettah “Gene başımıza iş açacaksın!” Ben “Merak etme sana iş çıkmaz, sen tatlı uykuna devam et, ben çalışmak isteyenler adına konuşacağım. Ben çalışmak, yeni bilgiler edinmek istiyorum. Benim gibi düşünenler varsa onlarla çalışacağım!” dedim. Bir gürültü oldu. Konuştuğum için sözleri tam anlayamamıştım. Durunca anladım, arkadaşların büyük bir bölümü “biz de istiyoruz, mandolin ya da keman ne verilirse çalışacağız!” diye bağırdılar. Fettah şaşkın şaşkın bakındı. Fettah’a baktım, “Duydun muuuu? Yapayalnız kaldın mııııı? Bencil olursan hep böyle yalnız kalacaksın, haksız olacaksın! Böyle konuştuğum için bana kızma, biraz düşün!” dedim. Bir sessizlik oldu. Fettah önüne baktı öyle kaldı. İleriki sıralardan bir ses “Kız Fettah kız!” dedi. Fettah’a sinirlendiği zaman yüzü çok renklendiği için kadın yüzlü gibilerde yakıştırmalar yapılıyordu. Bir ara çok konuşmasından dolayı, kadın anlamında “Madam” diyenler olmuştu. Bunu anımsatmak için söylenen bu kız sözü olayı gene geri getirdi. Kimin söylediği belli olduğu halde herkes bilmediğini söyledi. Fettah’ın köylüsü sınıfımızda sevilen arkadaş Sefer Tunca söze karıştı, onu üzmemek için herkes sustu. Konu kapandı. Öyle sanmıştık. Ancak bir süre sonra Kadir Pekgöz bana, “Her zaman cesur olduğunla övünürsün, yarın Öğretmene söyleyebilecek misin?” diye konuya gene döndü. Ben, söyleyeceğimi tekrarladım. “Çekinecek ne var bunda? Verilmiş sözler var. “Olmaz!”  derlerse olmayacağını anlarız, umut etmeyiz, umutlarımız biter gider!” Kadir “bravo hemşerim!” dedi. Yat zili çalınca uyuyana dek “Kız Fettah kız!” sesinin kimden çıktığını seslerden anlamaya çalıştım. Öndekiler biliyor ama söylemiyorlar. İsmet olabilir diye kuşkulandım. Fettah Biricik’le görülecek bir hesabım var, ya da gelecekte kesinlikle olacak. O bakımdan İsmet’in olaya karışmasını istemiyorum. Ses karşılaştırması yaparken uyudum

 

25 Mart 1939 Cumartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Hilmi de Hasan da uyanmış. Hilmi, do, do, do do-re re re re si do sol la si… diye ses çıkarıyor ama sesler nota seslerinden çok farklı oluyor. Hasan “Olmadı!” deyince Hilmi “Sen söyle!” diye çıkışıyor. Hasan, “olmadığını duyuyorum ama söylemeyi beceremiyorum!” deyince gülüşüyorlar. Bilip de yapamama! … Bana soruyorlar. Ben marşın başlangıcını biliyorum. Biz kimleriz, biz Altaydan gelen erleriz. Bu sözlere göre re’den sonra gelen dizi yanlış deyip doğrusunu söyledim. Sol la si do re…sol sol sol sol la si do si la……. Hilmi do si la si diye diye yürüdü. Kahvaltıda bile la si do si dedi durdu. Mandolin verilirse iki günde öğrenecekmiş. Karşı masadan sataşan oldu. “Dün de pehlivanlık yapıyordun!” Hilmi “Sana ne lan?” ile yanıt verdi. Hilmi başta beni cesaretlendirdi. Öğretmen masasına çekinerek gittim, selam verdim, Adem Öğretmene “Kemanınızı almaya geleyim mi?” dedim. Öğretmen güldü, “Keman taşımak mı istiyorsun? Taşımaya başlayınca bıkarsın, keman taşımak kolay değildir. Ama benim kemanımı bir defacık taşırsan fazla zarar görmezsin! Zil çalınca gel bakalım!” dedi. Sevinerek arkadaşların yanına döndüm. Ben dediğimi yaptığım için övündüm, onlar derste keman dinleyecekleri için sevindiler. Dersliğe döndüğümüzde herkes neşelendi. Derste değişik bir hava esecek.

Zil çalınca gittim. Öğretmen kemanı verdi, elimde keman kutusu geri döndüm. Mehmet Yücel, “Kemençeci dayı çal bir köçekçe!” dedi. Herkes güldü. Köçekçe sözünü biliyordum. Bizim plaklarda köçekçeler vardı. Sözsüz, çalgılarla çalınan havalardı. Mehmet Yücel’e yakın zamanda çalacağımı söyledim. Öğretmen geldi. Arkadaşlar suskun, ilgiyle bekliyorlar. Öğretmen kemanı alıp kenara bıraktı. Bize dönerek “Ders boyu benden keman çalmamı beklemiyorsunuz her halde? Size söz verdim ama, ders bitimine doğru bir iki parça çalmak için verilmiş bir sözdü bu!” dedi. Marşları tekrarlamamız için ellerini kaldırdı. Marşları söyledik. Tahtaya iki sıra nota yazdı. İki grup olup onları ayrı ayrı, sonra da birlikte tekrarladık. Buna kanon çalışması dedik. Öğretmen kemanı açtı. Uzun bir akor sürecinden sonra, arka arkaya iki parça çaldı. Biri Shumann Rüya, ikincisi, Schubert İlkbahar şarkısı dedi. Belki bunu seversiniz diyerek uzun bir parça çaldı. Bu da bizden “Mevlana peşrevi!” Bunu duymuş gibiyim ama tam kestiremedim. Arkadaşlar çok beğendiler. Zil çalınca Öğretmen “Bir başka gün gene çalarız. Dilerim bir gün de sizlerle de birlikte konserler veririz!” diyerek güldü. Kemanı almamı, aldığım yere koymamı söyledi. Öğretmen çıkınca ben de arkasından çıkıp kemanı yerine bıraktım. Dediğimi yapmamın kıvancı içinde gülümseyerek dersliğe girdim. İçimden şimdi bir de Hasan Çevik Öğretmene çapaların onların bahçesinde kalmasına izin çıkartsam görevim bitmiş olacak diye düşünmeye başladım. Dediğimi yaptırmayı kendim için büyük bir başarı sayıyorum. 2. inci derste yeni bir şarkı yazdık. Bahar falan diyor ama ağlar gibi bir şey, hiç sevmedim. Arkadaşlara tekrar tekrar okuttu. Okuyamadılar. Nedense beni kaldırmadı. Halil’e okuttu, o da okuyamadı. Sonunda “siz bu güzel şarkıyı sevmediniz galiba, sevilmezse candan söylenmez!” dedi. Gelecek derslerde gene çalışmak üzere eski şarkıları tekrarladık…

Şarkı söylerken zili duyamamışız, Fikret Madaralı Öğretmen geldi, kapıdan göründü. Adem Öğretmen özür dileyerek çıktı, gülüşerek bir birlerine nöbet değiştiklerini söyleyerek ayrıldılar. Fikret Madaralı Öğretmen, Kooperatif dersimize örnek bir kurum bulduğunu, şeker fabrikası çalışanlarının kooperatifini inceleyince bu konuda yeterli bilgimiz olacağını anlattı. Gelecek derslerde gidip inceleyeceğimizi muştuladı. Okulumuzun özel durumu için şimdilik beklediğimizi, durumumuz düzelince gerçeğine uygun bir kooperatif kuracağımızdan söz etti. Fikret Madaralı Öğretmen tutumlu insanları sever gibi davranıyor. Bir mal alırken fiyatını incelemeden alanları davara benzetiyor. Satıcıların gerçek fiyatından daha yükseğe vermesini ise haydutlukla bir tuttuğunu söylüyor. Alışverişini hesaplı yapanlar onun değerlendirmesine göre gerçek insanlar. Herkes onlar gibi davransa dünyada eğrilikler azalacakmış. Özellikle sözü sonunda yerli malı seçimine getiriyor. “Yerli malıdır gerçek malımız, bundan vazgeçersek fena olur halimiz!”  sözünü sık sık kullanıyor. Tutumluluk üstüne söylenmiş sözleri toplamamızı ödev olarak verdi. Konuşmalarda, kitaplarda rastlayınca defterimize yazacağız. “Ak akça kara gün içindir-Sakla samanı gelir zamanı-Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur-Damlaya damlaya göl olur” türünden söylenmiş sözler, Yerli Malı anlayışını destekleyen sözlerdir. Kooperatifçiliğin salt bir alış veriş yeri olmadığını, insanların eşit haklarla bir araya gelmelerini dolaylı olarak kardeşliği de hazırladığını uzun uzun anlattı. Örneğin fabrika çalışanlarının kooperatifinden fabrika Müdürünün de, kapıcısının da alış veriş ettiğini, aynı malı aynı fiyata aldığını söyledi. Ayrıca çiftçiler kooperatifler kurunca ürün satma kolaylıklarına kavuşacaklarını, koyun besleyenlerin süt ya da kuzu satma kolaylıklarına kavuşacaklarını anlattı. Bunu duyunca ben kendi köyüm için düşündüm. Koyun besleyenler sütlerini neredeyse satamıyor. Satınca da bedava gibi bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Bunu düşünmeye çalışacağım. Süt satımları nasıl daha karlı yapılabilir? Zil çalınca Öğretmen ayrılırken, arkasından saygıyla baktım. Bizim için ne güzel dileklerde bulunuyor, kafamızı aydınlatmak için nasıl da çırpınıyor! Fikret Madaralı Öğretmen bir başka insan….

Beden Eğitimi için alt bahçeye iniyoruz. Hava güzel. Öğretmen Ömer Tunalı, gülerek “Günaydın!” dedikten sonra, “İşte beklediğimiz gerçek bahar geldi, az ilerdeki çayırlığı göstererek, “kırlar yeşerdi. Spor için her yer bize halı oldu. Bundan böyle hareketlerimiz için bir bahane yok. Yoruluncaya dek koşacağız, her türlü yer hareketlerini yapacağız. Sağlayabilen kılık da sağlasın. Zorunlu değil ama ucuz tarafından uygun kılık işlerinizi kolaylaştırır. Siyah don, beyaz üst (Öğretmen, kilot diyor) Ben kilot pantolon diye diz üstü kavisli pantolonları biliyordum. Öğretmen kısa donlara da kilot dedi. İsmet’le hemen bugün almaya karar vedik. Konuşmadan sonra gene Babaeski yoluna çıktık. Yüz adım dik yürüyüş, yüz adım ritmik koşma, yüz adım sakin yürüyüş. Yüze dek yerimizde sayıp derin soluma. Bu süreçte Öğretmen hiç kimseye karışmıyor. Düzeni bozanlara gülüyor. Söylenene en çok uyanlardan biri benim. Halil, Salih, Sami, Sefer, Arif, Mustafa Saatçı bir grup oluşturuyoruz. Küçük grubu dediklerimiz çabuk cıvıtıyorlar. Dönüşte uygun adım yürüdük. Öğretmen yol değiştirdi. Okulun tam karşısında sıralanmış binalar var: Bir yol kenarına dizilmişler onların önüne dek gittik döndük. Yeni yapılmış güzel evler. Gene yola çıkıp okula döndük. Hava güneşli. Geçen gün sözü geçen cemre bakınca besbelli oluyor. Zil çalarken okula döndük. Bayrak töreni için gerçek yerimizde toplandık. Alanı temizlemiş, kumlamıştık. Adem Gürçağlayan Öğretmen düdüğünü birkaç kez çaldı, işaret verdi. Herkes havanın etkisiyle canlı, İstiklal Marşı iyi söylendi. Adem Öğretmen teşekkür etti. Ömer Uzgil Öğretmen çarşıda dolaşırken dikkatli olunması, büyük gruplar oluşturulmaması, tel örgülü yerlere girilmemesi konularında uyarılar yaptı.

Törenden yemeğe geçtik. Beklediğim tulumba tatlısı çıktı. Halil güldü, “Hep senin dediğin oluyor, görüyor musun?” dedi. Böyle dedi ama sonunda azıcık pişmanlık duydu sanırım. Ben, “Doğru, görünüşte benim dediğim oluyor gibi görünüyor. Çünkü ne istediğimi ben açık açık söylüyorum. Söylediğim için de ortada oluyor. Kimi insanlar içinden pazarlıklı, isteklerini saklı tutuyor. Saklı olanlar her gün olsa bile karşıdakiler habersiz olduğu için çıkmamış sanıyorlar. Böylece bu tür insanlar, işlerini gizli becerme yöntemlerini sürdürüp gidiyorlar. Üstelik masum numaraları altında açık yürekli olanlarla alay etme cesaretini de gösterebiliyorlar!” Arkadaşım, “Gizli bir işim yok!”  dedi ama biraz yutkundu. İsmet Rıfkı Beyin gelip gelmediğini yoklayacak. Biz Kadir, Hüseyin Orhan, Arif Kalkan daha birkaç arkadaş Sinanli Köprüsü’ne dek yürüyeceğiz. İsmet aradığını bulamazsa bize katılacak. Yarın için düşünülen maç geri bırakılmış. “Pazar günü ne yapacağız?” diyenler var. Pazar günü de ders çalışırız dedim. Arif’in yanıtı: “Aklın fikrin ders çalışmak!” Biz istasyonu geçerken İsmet yetişti. Aradığını bulamamış. Köprüye indik. Ergene dolup taşıyor. “Ergene nereden çıkıyor?” Tam olarak bilmiyoruz. Ancak ben Ergene’nin minicik bir dere olduğu yerden geçtim. Yanlış söylemedilerseYusuf Asıl’ın köyü Manika yakınlarından geliyor. Oradan buraya sayısız dere katılıyor, suyu bollaşıyor. Benim bildiğim, Lüleburgaz deresi, Kadir’lerin, bizim, Mehmet Aygün’lerin büyük deresi hep Ergene’ye karışıyor. Konuşa konuşa Sinanlı’ya yaklaştık. Sinanlı’da Fikret Madaralı Öğretmen oturuyor. Belki başka Öğretmen de var, oralarda görünmemek için geri döndük. Uzaktan bakınca Alpullu küçük bir köy gibi. Görkemli bacasıyla fabrika olmasa bizim köyden farkı yok. Kadir’lerin köyü buradan daha güzel diyecek oldum. Kadir, “Bakın bakın, bizim köye toz kondurmuyor!” deyip güldü. Daha önce aynı konu konuşulmuş, Hüseyin Orhan “Yok yahu neden sizin köyü bu kadar seviyor?” diye sordu. Arif “Dedikodu yok yolda rahat yürüyelim, dedikodunuzu sonra yaparsınız!” diye uyardı. Gene de dedikodu yapıldı. İsmet’in bir sözünden Benli ortaya getirildi. “Güzel kız!” diyenler oldu. Ben sustum. İstasyonda başka arkadaşlar bulduk. Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, Mehmet Aygün üç adaş bize katıldılar. Okula döndük ama girmedik, Tarım bahçesine dek yürüdük. Bahçe henüz uykuda, yeşerince güzel görüneceğe benziyor.

Okula döndüğümüzde akşam olmuştu. Önce notlarımı yazdım sonra geometri çalıştım. Silindirler, hacimleri, şekilleri, taban alanları, bir bakıma daire, dikdörtgen karışımı hesaplamaları tekrarladım. Çok kolay geldi. Daire bilinince, kare alanlarını bulma bilinince silindirler kolaylaşıyor. Köydeki fıçı hacimlerini anımsadım. İşte silindir konusunda kazanılacak bilgilerin yararlanma alanları. Oysa köyde yaşayanlar bunlardan habersiz yaşam boyu ellerin ölçülerine inanıyorlar. Dairelere döndüm. Üçgenleri hırsla bir daha karıştırdım. Eşkenar üçgen, ikiz kenar üçgen. İki notum gitti. Bu iki notu üçgenler için alacağıma kendi kendime söz verdim. Okuma kitabımı açtım. Tüm parçaları okudum. Anlamadığım bir durum yok. Yalnız yazarları tanımıyorum. Murat Uraz’ın kitabında olanları azıcık tanıyorum. Fazladan Rıza Tevfik’i, Faruk Nafiz Çamlıbel’i, İbrahim Alaettin Gövsa’yı öğrendim. Rıza Tevfik’i Vahit Dede tanıtmıştı. Mehmet Başaran da ondan şiirler okuyor. Fikret’in mezarında şiirini ben de yazdım. Şiir defterim giderek doluyor. Arkadaşlar çok gürültü ediyor. Kitap okumak zorlaşıyor. Hasan Üner tatil için verdiği kitapları topladı. Üç Silahşör’ü verdim, Monte Kristo’yu vermedim. Hala okumaya niyet ediyorum. Pazar günü okul arkasına çıkar okurum. Hasan okuyor ya ben neden okumayayım? Mustafa Saatçı, İbrahim Ertur kiralık bisikletçi bulmuşlar, muştuladılar. Ergene’ye yakın bir yerde biniliyormuş. Arkadaşlar seviniyorlar.

Çoktandır bakmadığım Almanca Kitabını açtım. Ezberliyorum. Ratsel: Mein erster Teil-nicht wenig. -Mein zweiter Teil-nicht scvhwer. Zusammen-geb’ich Hoffnung, -Doch glaube mir nicht sehr! İki de Sprichwort: Hilf dir selbst, so hilft dir Gott! (ist-ist) Der apfel fallt nicht weit von Stamm. Ein Ratsel: Rate, Kind, wer bin ich wohl? Vorne bin breit und hohl, Hinten bin ich lang und schmal, Helfe dir beim Mittagsmahl. Ezberleyip Hüsnü Yalçın’a soruyorum. O yavaş yavaş cevaplıyor. Arada da gülüyor. Benim ezberleyerek, zoraki çalıştığımı bildiğinden gülüyor. Öteki arkadaşlarsa bu gelip geçici ezberleri bildiğimi sanıyorlar. Kolay öğrendiğim için bana övgü yağdırıyorlar. Oysa öteki derslerde bir derece haklı olabilirler ama Almanca için bu hiç de geçerli değil. Şimdi ezberlediğim sabahleyin uçacak. Hüsnü hem gülüyor hem de “Öyle öyle öğreneceksin!” diyor. Sayıları söz olarak yüze tamamladım. Ancak yazılışında aksaklıklarım oluyor. Öğretmen onlar üzerinde çok duruyor. Başarılı olursam onlardan olacağımı umuyorum. Zor olduğundan arkadaşların çoğu onlara bakmıyor bile.

Zil çalmasına yakın, uykum gelmeye başladı. Halil “Bahar uykusu!”  diyor. Onların tarafta öyle derlermiş. Almanca sayarak yattım. Almanca rüya göreceğim. Hilmi ile Hasan güldüler. “Türkçe yetmedi, yakında Almanca da az gelecek!” dediler. Kendi kendime gülerek gözlerimi yumdum. Yüzden aşağıya saymaya çalıştım. Olmadı. Birden başladım kırklara doğru hepsini unutmuş gibi oldum.

 

26 Mart 1939 Pazar

 

Bekir Temuçin nöbetçiymiş, kapıdan “Kalkın, Öğretmen geliyor!” diye bağırarak uyandırdı. “Sahiden Öğretmen gelmiş olabilir” diyerek telaşla kalkıp giyindik. Öğretmen falan yok. Bekir, bir an önce yemek salonunun boşalması için kurnazlık yapmış. Benim gibi yatan birkaç kişi apar topar kahvaltı salonuna indik. Gerçekten herkes kahvaltısını yapmış, çıkmış. Meğer Halil de kalkmamış, beraber kahvaltı yaptık. Banyo saatine dek çalışmaya karar verdik. Bir ara Hüsnü Yalçın’ı da alıp gezeceğiz. Emrullah’ı da çağırıyoruz ama o pek istekli değil. . Neyse bugün bize katılacağına söz verdi. Kırda oturursak, okurum diye Monte Kristo’yu da yanıma aldım. Arkadaşlar kitap almadılar. Babaeski yoluna çıktık. Bir süre sonra Emrullah dönmek istedi. Biz de yürümekten vazgeçtik. Bir süre oralarda oturduk. Halil’e göre henüz sere serpe oturacak bahar gelmemiş. Yavaş yavaş döndük. İsmet’in takımı voleybol oynuyor bir süre de onlara baktık. Mehmet Yücel, Hüseyin Serin, İbrahim Ertur, Yakup Tanrıkulu, İsmet Yanar, 5. sınıflardan oyuncularla karma takım kurmuşlar oldukça güzel oynuyorlar. Halil adlı çocuk bence hepsinden güzel oynuyor. Bana Mürefteli Mustafa’yı anımsattı. Ben fazla kalmadım, dersliğe girdim. Arkadaşlar vardı, bir süre onlarla oyalandıktan sonra kitap okumaya başladım. Monte Kristo daha kolay okunuyor. Nedense ben pek gönül vermediğim için okumam tavsadı. Kendimi sıkıştıracağım, okumadan kitabı geri vermek yok!

Öğle yemeğinde masalar yarı yarıya boş. Özellikle küçük sınıflar grupla dışarı çıkınca simitle filan idare ediyorlar. Pazar öğle yemekleri de değişmez şekilde taskebabı, pirinç pilavı, üzüm ya da erik hoşafı. Yeni banyomuzda ben ilk kez yıkanacağım. 3. gruptayım. Gruplar numara sırasına göre düzenleniyor. 66-70-72-73-74-75-78-77-78-79 Grubumuz çok uyumlu. Son grup olmak hem iyi hem kötü. Biraz kirlenmiş oluyor. Arkadaşlar buna razı, arkamızdan gelecek yok, zamanı uzatırız, diyorlar. Nedense ben uzatmaya niyetli değilim, sabunlanıp çıktım. Merak ettim, kim uzatma tarafı, kim en çok kalacak. Kala kala Emrullah ile Yakup kaldı. İçimden bunlar daha çok yıkanmak için değil ağır davranışlarından ötürü çok zaman istiyorlar. Biz dersliğe gittikten yarım saat sonra geldiler. Arif yavaş bir sesle, “Bunlar salt banyo için değil, her işi ağırdan alırlar, Ağır ol ki Molla desinler, tavrındalar!” Ne demekse Arif böyle dedi ama Yakup duymasın diye de telaşlandı. Aynı köyden olduklarından değil, Arif Yakup’u gerçekten seviyor, korumak için elinden geleni yapıyor. Yakup’u ben de seviyorum ama o, Arif dışında kimseye yaklaşmıyor. Güleç, şakacı, dobra dobracı ama arada kırıcı çıkışları da oluyor. Ben şimdiye dek Yakup’la pek ters düşmedim. Arif’le yakın ilişkimden dolayı olacak o da bana yakın durmaktadır. Emrullah için bir diyeceğim yok. Hüsnü, Halil defalarca Emrullah’a yaklaşmaya çalıştık. Emrullah memnun oluyor ama yaklaşmamak için de yerine perçinlenmiş gibi duruyor.

Yarınki dersler belli, Matematik, Türkçe. İkisiyle de fazla ilgim yok. Kırık notlu arkadaşlar düşünsün. Ancak matematikten fırsat kollayacağım. Kaybettiğim iki numarayı almak istiyorum. Türkçe dersinde sanıyorum, yazı okuyup, fikirleri, anafikirleri çıkarmaya devam edeceğiz. Okuduğumuz parçalarda anafikir çıkarmak her zaman kolay olmuyor. Kimi zaman parçada geçmeyen bir durum anafikir olarak öne sürülüyor. Ziya Gökalp’ten okuduğumuz parçada öyle oldu. Adam dükkanında balın en iyisini satıyormuş ama müşteriler gelip almıyormuş. Karşı dükkandaki komşusu ise ikinci derece bal sattığı halde müşteriler oraya gidiyormuş. İyi bal satan bu durumu bir Bilgeye sormuş. Bilge, “Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!” demiş. Bu parçada anafikir olarak bir övüt ortaya çıktı. İnsanlar güler yüzlü olmalı, gelene gidene tatlı dille karşılık verip gönüllerini almalı. Özellikle satıcı olan kimseler müşterilerine iyi davranmalı. Hüseyin Cahit Yalçın’ın Kayıkçı’sında da böyle oldu. Adam güçlü, kayığını yüzdürüyor. Yazarın ilgisini kayıkçını dişleri çekiyor. Kayıkçıya, “Dişlerin çok sağlam!” deyince kayıkçı, “Ne fayda yiyecek bir şey bulamayınca!”  yanıtını veriyor. Burada da anafikir yazıda açık açık değinilmemiş başka bir olaya yaslandırılıyor. “Organlar işlevlerini sürdürürse değerlenirler!”  Öğretmenin okuduğu Wilhelm Tell’in anafikrini Hüsnü Yalçın’a sordum. Güldü, “Bilemiyeceğim!” dedi. Arkasından o da Halil’e sordu. Halil duraksadı, “O koca bir kitap, birden çok anafikri vardır!” dedi. Öyle mi? Başkasına soralım derken, gürültüye neden olacağımızı düşünerek, vazgeçtik. Halil bana sordu, “Senin okuduğun Üç Silahşörler’in anafikrini hiç düşündün mü?” Düşünmedim. Bu sorudan bir sonuç çıkardım. Parçalarda anafikir aranır ama büyük kitaplardaki fikirler tek fikirde toplanamaz. O zaman da bir anafikir öne çıkarılamaz. Bakalım Öğretmen bu konuda ne diyecek? Akşam yemeğini beğenmedim. Çorba, makarna yoğurt. Tatlı olmayınca nedense kendimi doymamış sayıyorum. Bakıyorum arkadaşlar hoşlanıyorlar. Halil “Senin Yeni Hayatlar bitti galiba!” dedi. “Bitmedi, fabrika şekerim var!” dedim. Yemekten sonra Almanca çalıştım. Bir Almanca kısa şiir okudum. Mailied-Wi herrlich leuchtet-mir die Natur! Wie Glanzt die Sonne-Wie lacht di flur! . . . (J. W. von Goethe) Şiir beni bir hayli oyaladı. Birinci bölümünü ezberledim. Zil çalınca okuya okuya yatakhaneye geçtim. Arkadaşların bazıları sözleri uydurduğumu sanıyorlar onlar da gelişigüzel Almanca söz söylüyorlar. Bu gece de Almanca ile yatıyorum. Almanca rüya görene dek böyle olacak. Her gece Almanca! . . . . schlafen sie Herr İbrahim! Gutt schlaf!

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ