Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

51 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Bir Yıl Önce Bitirdiğimiz Okullarda Sorumluluk Üstlenme Sevinci

 

25 Haziran 1944  Pazar

 

Tiiii, ti, tiiii aklıma geldi. Halil Dere'ye yakalanmadan o plâğı dinlemeliyim. Belleğimdeki sesler karışıyor mu? Bunu merak ediyorum. Giyinirken Halil Dere damladı:

-Avcı, ne haber? Burada kıracağın fındıkları merak etmeye başladım. Kimdi seni arabasıyla getiren? Ben:

-Eski bir tanıdık, kampta kardeşi varmış o bahaneyle gelmiş. Bir yandan da Yusuf Demirçin'i gözetiyorum, Halil Dere'ye kurguladığım dümeni bozmasın. Geçenler, Halil Dere'ye “Avcı” deyip geçiyor. Halil Dere:

-Avcının teki, (gerçeği) burada! deyip beni gösteriyor. Şakalaşarak kahvaltıya gidiyoruz. Halil Dere birden durdu:

-Sence ben nasıl vurdum 12'den? Önemli bir soruydu. Kendisinde, çok rahat bir yaratılışı olduğunu, beyninde tutukluk yapacak bir hırs, kıskançlık olmadığını anlattım. Benim bunları nerden bildiğimi sordu. Babamın bana bu tür övütleri sık sık verdiğini anlattım. Halil Dere ile beni birlikte görenler birkaç kez onu kıskanıp kıskanmadığımı sormuştu. Onları örnek verdim, "Dervişin fikri neyse zikri de odur!" özlü sözünün bunun için söylendiğini tekrarladım.

Banyo tenhaydı; herkes gideceği yerin kaygısında, Halil Dere gideceği yerde "Böylesi banyo olmayabilir!" olasılığını düşünerek, banyonun tadını çıkardı. Okula dönünce Bizim salona uğradım, kimseler yok. Salonun boşluğu beni garipsetti. Arkadaşların bu saatte olsa olsa büyük salonda olabileceğini düşündüm. Gidip gitmemekte kararsızdım, birden Kamp Ti'si aklıma geldi. Tchaikovsky Capricchio İtaliana'yı pikaba koydum. Öztekin Öğretmen geldi. Bana:

-Arkadaşların ayrılıncaya dek serbestsin. Ondan sonra oturup bir günlük çalışma çizelgesi hazırlayalım. Onu, Okul Müdürüne onaylatayım, başka kimse seni, ilgimiz olmayan işlere koşturmasın! Burası, öteki Enstitülerden farklıdır. Etkinlikler daha geniş alana yayılmıştır. Geleni gideni çok olur. Gün geçmez Ankara'dan yetkili-yetkisiz insanlar gelir. Bunlar, yenilerin yükünü ağırlaştırır. Onlar da çaresiz kalınca Ali'nin işini Veli'ye yükleyiverirler. Benim düşüncem bu! Sekiz sınıfımız var. Bunlar, normal çalışma saatlarında işlerinde olacak. Müzik, işe göre ağır bir etkinlik sayılmadığından, öğle paydoslarıyla, akşam paydoslarında çalışılması uygun görülmektedir. Enstitü bölümünde sekiz grup oluşturacağız. Bunlar, haftada bir saat mandolin dersi alacak. Böylece senin işin sabah oyunlarından sonra öğlede bir, akşam üstü de bir saat olarak mandolin çalıştırmak olacak. Duruma bakarsın, tatile ya da başka Enstitülere imeceye gidenler olursa grup sayısını bir kat daha arttırarak çalışmayı öğle bir akşam bir olmak üzere 2 saate çıkarabilirsin. Eğitimbaşı Şeref Tarlan'la da konuşup bunu plânlayacağız.

Salonda kimse olmayınca Öztekin Öğretmen sordu:

-Hemen yola çıkıyor mu bunlar? Ben:

-Bildiğime göre yarın gidecekler, ancak aynı okula düşen değişik bölümlerdeki arkadaşlar buluşup ortak yolculuk hazırlığı yapıyorlar! dedim. Öztekin Öğretmen de:

-Üstlerinde bize ait kitaplar, notalar varsa bıraksınlar! Kimler nereye gidiyor? Kemanlarına yedek tel alsınlar, her yerde tel bulunmaz, tel, reçine verebiliriz! deyip ayrıldı.

Uzun zamandır özlemini çekerek sözünü ettiğimiz öğretmenlik stajına ben arkadaşlardan önce başlamış oldum. Onlar birkaç gün yollarda geçirecekler.

Boş salonda piyanonun sesi daha temiz tınılıyor. Neredeyse bir aydır aksattığım programlı çalışmama hemen başladım. Bir süre çalışınca, sahiden kimsenin gelmemesi bana da garip geldi. Az sonra durum aydınlandı. Gidenlere yol parası verilecekmiş. Önce verilecek! demişler sonradan para işi yarına bırakılmış. Arkadaşlar bir süre para işlerine bakan Md. Yardımcısı Tahir Edem'i beklemiş, durumu öğrenince dağılmışlar. Daha doğrusu hazırlıklarını tamamlayıp yarın rahatça ilk trenlerle dağılma kararı vermişler.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yemekte bir araya geldik. Herkes gideceği yerden memnun görünüyor. Kimsenin ne yeri, ne de orada yapacakları üstüne söz söylemedim, yorumlara karışmadım. Sessizce dinledim. Kepirtepe'ye bizden kimsenin gitmemesine üzüldüm. Ancak kimseye tınmadım. Konuyu saptırmak için plâk dinlemeyi önerdim. Akşam toplanmaya karar alındı, öteki masalara da duyuruldu.

Yemekten sonra Büyük salona uğradım. 2. Sınıflar açık açık iki küme olmuşlar; Kızılçullu, Çifteler. 2. Sınıflar, bitirdikleri Enstitülere gidecek, o enstitülerin öğrenci aldığı bölgelerin okullarını, öğretmenlerin çalışmalarını izleyecek; okulsuz köy durumlarını inceleyip rapor hazırlayacaklar. Bu nedenle arkadaşların ayrı ayrı toplanması olağan olmakla birlikte onlar bunun sınırını aşarak sen-ben tartışmasına dönüştürüyor. Geçen yıl Kepirtepe'ye gelen Şevki Aydın, Mustafa Ersoy, Mehmet Pekgirgin'e başarılar dilemek için yanlarına gittim, durmadan ayrıldım. Geri dönerken Çiftelerlilerden biri (tam saptayamadım) benim için:

-Bu da onlardan! deyiverdi. "Bu da onlardan!" sözü oldukça kesin bir tavır tepkisi. Çıkınca düşündüm, bu neden olabilir? Olsa olsa onların, ayrılan Eğitimbaşı Tahsin Türkay'a "Baba!" demelerini eleştirmemden olabilir? İçlerinde Veli Demiröz gibi gözü pek, Bekir Semerci gibi doğruluğa inanmış, Süleyman Karagöz, Talip Apaydın gibi dostluk yanlısı arkadaşlar var ama, onları zor duruma sokmamak için duymazdan gelip geçtim. İyi ki öyle yapmışım, benden sonra aralarında bir takaza çıkmış. . .

Oldukça üzüldüm; hakkımda böylesine kesin bir kanı yürütüp bir topluluğa sunmak, sunan kim olursa olsun üzücü. Gene piyanoma döndüm. İbrahim Şen geldi, Pazarören'i çekmiş. Üç gün önce Pazarören'ydik. Sabiha-Ömer Öğretmenlere selâmlar, saygılar iletmesini söyledim. Zekeriya Kayhan'ın da orasını çekmesi bir şans. Zeybekleri en güzel oynayan bir Efe. İbrahim Şen de aynı konuyu düşünmüş:

-Pazarören o bakımdan şanslı, geçen yıl da oraya Ekrem Ula gitmiş. Öyleyse benim tanıdığım oyuncular, Veli Dalak'la, Hüseyin Öztürk tam oyuncu olmuşlardır. Onlar, 1941 yılında buraya ekip olarak geldiklerinde kendi oyunlarını çok güzel oynadıkları gibi, öğrenmeye de çok hevesliydiler.

İbrahim Şen de üç Kepirli arkadaşla birlikte olacağına sevindiğini söyledi. Halil Basutçu ile Yusuf Asıl'ın çok iyi arkadaşım olduklarını, Yusuf Asıl'ın şakacılığını, Halil Basutçu'nun çok çalışkan, arkadaş canlı olduğunu söyledim.

Arkadaşlar gelince konu değişti. Kimin nereye gideceğini de sormadım. Sorsam ne olacak? Bilmediğim yere, bilmeden giden arkadaşla orası hakkında ne konuşulur ki?

Arkadaşlara, Öztekin Öğretmen'in söylediklerini tekrarladım. Arkadaşlar, geçen sene gidenlerden bilgi almışlar, kendi çalışmaları konusunda oldukça karamsarlar:

-Elimizdeki Seybold metodunu çalışacak vakit bulursak bize yetecek! dediler. Arkadaşların öyle karamsar sözlerine üzüldüm; Hanon'u alarak alt odaya geçip yemek ziline dek çalıştım.

Yemekte tam anlamıyla bir söz kargaşası yaşadık:

-Paralar bugün neden verilmemiş? (Arkasından da) Neden eşit veriliyormuş? Kars'a gidenle Arifiye'ye giden eşit olur muymuş?

Ders yılını bitirdik, Güzel bir gezi yaptık, güzel değilse bile korktuğumuz kadar kötü olmayan bir kamp atlattık. Şimdi de bir aşama olan stajlara gidiyoruz. Neden böylesine hak arayıcı oluyoruz? diye sordum. Hemşerim Kadir Pekgöz bana:

-Hemşerim senin söze karışmaya hakkın yok, sen yerinde rahatsın! Teşekkür ettim. Rahat olarak sizi bu gece güzel bir müzik ziyafetine davet ediyorum. Müzik dinlerken sakinleşeceksiniz! Nihat Şengül, Kamil Yıldırım, İbrahim Şen, Halil Yıldırım, Abdullah Erçetin bana hak verdi. Hemşerim sustu. Üzüldüm, ben de:

-Hemşerim zaten beni her zaman destekler! dedim bir süre susuldu. Zaten yemek yenmişti birlikte bizim salona gittik. 2. Sınıfların hepsi geldi. Abdullah Ön bana:

-İbrahim arkadaşım, sen burada kalıyorsun, piyanolar elinin altında olacak. Bak biz hepimiz kemancıyız, ne olursun bu gece keman dinleyelim! Ben zaten Beethoven keman konçertosunu hazırlamıştım, düğmeye basıverdim. Uzaklardan gelir gibi ses örgüsü gelmeye başladı. Sesler gerçekten uzaklarda konuşuyormuş gibi yayılarak yaklaştı. Bu kez de keman, hesap sorarca tekrarlayarak ortaya çıktı. Hepimize meydan okur gibi:

-Konuşabilirseniz konuşun! dercesine bizi kulaklarımızdan bağladı. Yan gözle arkadaşları izlemeye çalıştım. Hiç birinin yüzü yemekteki ya da daha önceki yüz değildi. Plâğı çevirirken fısıltı gibi konuşmalar oldu:

-Beethowen bunu nasıl bestelemiş? Bir başkası:

-Çalan da çalıyor ha! Arkasından Mendelsshon 1. Keman konçertosu. Beethoven'in karşıtı gibi. Keman hemen gösteriye başladı. Yüzlerdeki sorgulayıcı gerilmeler gülümserliğe dönüştü. Bittiği zaman, sanki yarınki ayrılma yokmuşçasına; yay çekme tekniği, kemanların güzelliği, Danko Pişta filmi, Stradıvari, Amati, Guarneri gbi ünlü kemanların nasıl yapıldığı, nasıl sağlandığı üstüne sorular sorarak dağıldık.

Yatınca rahat uyuyacağımı sanıyordum, tersine kederlendim. O güzel müzikler elimin altında ama yalnız olarak dinleyebilecek miyim? Konser salonunda orkestra tek kişiye çalsa zevk alır mı? Tek çalgı olsa belki ama orkestra nasıl etkiler? Faik Canselen Öğretmenin anlattığı öyküleri anımsadım Brandenburg Dükü, Johann Sebastian Bach'a uyku üstüne müzik ısmarlamış. Johann Sebastian Bach da, dinlediğimiz Brandenburg konçertolarını (altı konçerto) yazmış. Demek tek kişi orkestra eserlerini dinleyebiliyor. Kendimi Dük yerine koydum, oysa hep duyarım, yeri gelince de söylerim ama Dük'ün ne olduğunu doğru dürüst bilmiyorum. Beethoven'in bir de Arşedük 3'lüsü var, dinliyorum. Dük, Arşedük, Kont, Kontes, bunlar romanlarda, öykülerde hep geçiyor. İspanya'da Don (Don Karlos, Juan, Kral, kişi) Almanya'da Von (Friedrich von Schiller, ünlü bir şair), İngiltere'de Sir (Sir Winston Churchill, Başbakan, politikacı) Fransa'da de (Alfred de Mussett, ünlü Romantik yazar) Holanda'da Van (J. D. van der Waals, Nobel ödüllü yazar) v. b. gibi ÜN ekleri var. Bunların bizdeki Şehzade, Bey, Paşa, Efendi; Ağa gibi kendilerini, halkın üstünde sayan kişilere verilmiş sıfatlar olabileceğini varsayıyorum.

 

26 Haziran 1944 Pazartesi

 

Oldukça derinliğine uyumuşum. Herkeste bir telaş, bir birini arayanlar, karşılıklı atışanlar. Halil Dere geldi:

-Nerdesin rahat arkadaş, iki kez geldim uyuyordun. Ona benim durumumu anlattım:

-İki gün izinliyim, ondan sonra her sabah kalk ziliyle kalkıp öğrencileri oynatacağım. Halil Dere'ye ters gelen bir olay, hemen yüzünü ekşitti:

-Yahu seninki de iş mi? Anlattım, o bölümde okuyanların işi bu!

Birlikte kahvaltıya gittik. Yusuf Asıl geldi, gezide Pazarören'e gittiğimi biliyordu. 1941 yılında oradan gelen ekipte, bize oyun öğreten arkadaşın adını unutmuş, onu sordu. Gittiğimde göremedim ama oradaymış, selam bıraktım, gider gitmez bul! dedim, Veli Dalak'la Hüseyin Öztürk'ü salık verdim. İkisi de Yusuf Asıl'dan yaşça da boyca da büyük. Onlar ona oyun öğretmişti. Şimdi Yusuf onlara öğretmenlik yapacak.

Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca, yanında Musa Eroğlu ile Süleyman Alkan, arkadaşları uyarıyor:

-Sakin olalım arkadaşlar, gideceğimiz yerler belli, gidilecek yolları da var. Sakin yola çıkarsak sağsalim varırız!

Gidecekler, eşyalarını toparlayıp yönetim binası önüne yer yer toplamış. İki yöne gidecek iki büyük grubun yığınla eşyası var. Kamyonla durağa götürülecek, sahipleri alıp hangi yönden gelecek trene binecekse alıp gidecek. Aceleciler hemen gitme telaşındalar. Oysa gelecek trenlerin belli saati var, Hüseyin Atmaca sık sık tekrarlıyor:

-Ankara tarafına gidecekler, saat 12'de, Kayseri tarafına gidecekler saat 14'te. Bir süre, küçük gruplar arasında gittim geldim. Rahim Ünüvar beni görmüş geldi, “ayrılıyoruz adaşım, barışıklığımız sürsün, hoşça kal!” dedi. Biraz şaşırdım ama gene de çok mutlu oldum, ben de iyi dileklerde bulundum. Bizim atıştığımızı bilen Bekir Semerci ne konuştuğumuzu sordu. Ben de doğrusunu söyledim:

-Hiç bir konuya değinmeden salt iyi dileklerle vedâlaştık! dedim. Bekir Semerci de sevindi:

- Karşıtlığınız kişisel nedenlere dayanmıyor. Sen bir söz etmişsin, bizimkiler onu üstüne almış. Biz bunun üstünde durduk, sana Falih Rıfkı Atay'ın bir yazısını okumanı önermeye karar verdik. Onu okursan sorun kendiliğinden çözülmüş olacak, arada kırgınlıklar da kalmayacaktır.

Bekir bana bir gazete kesiği verdi. Kesiği alıp cebime koyum. Bizim bölümdekilerin uğrayacağını düşünerek bölüm salonuna indim. Gerçekten tüm arkadaşlar geldi, karşılıklı iyi dileklerle ayrıldık. Kalan bir iki arkadaşı beklerken Hüsnü Yalçın geldi. Hüsnü Yalçın da benim gibi burada kalıyordu. Üzgün bir durumda, neredeyse eli yüzü titreyerek, “duydun mu, ne olmuş?” Bir şey duymadığımı söyleyince anlattı:

-Yusuf Asıl, sizin bölümden Hüseyin Çakar’ın paltosunu çalmış. Hüsnü sözünü bitiremeden :

-Olamaz! dedim ama, Hüsnü tekrarladı:

-Paltoyu durakta Yusuf Asıl'ın eşyaları arasında bulmuşlar! Bir süre konuşmadan bakıştık. Hüsnü Yalçın'la birlikte durağa inip arkadaşlara el sallayacaktık. Bunu duyunca gitmekten vazgeçtik. Hüsnü ayrıldı. Çok üzüldüm, Yusuf'u kardeşim olarak bilirim. 5 yıldır birlikteyiz. Ben onun köyüne gittim, ailesini tanıdım; çok değerli insanlardı. Yusuf benim köyüme gitti, kendini çok sevdirdi, Yeni Bedir'deki yengem Yusuf'u evlendirmek için kız bile seçmişti. Ben Yusuf'u değil de köye döndüğümde onu soranlara vereceğim yanıtları düşünürken Hüsnü geri geldi. Kapıdan girerken de bağırdı:

-Olay aydınlandı: Hüseyin Çakar'ın paltosunu Durmuş Ali Uğur çalmış, Yusuf'un eşyaları arasına koymuş. O Ankara tarafına önce gideceği için kimse farketmeden paltoyu alıp trene atlamayı tasarlamış. Ama görenler olmuş, olay duyulur duyulmaz ondan kuşkulananlar olmuş. Durmuş Ali Uğur bulunup okul Müdürüne teslim edilmiş.

Hemen durağa koştuk ama tren kalkmıştı, arkasından el salladık. Yemeğe döndük, kalan arkadaşlar hem üzgün hem de öfkeli ve de şaşkın. Soru şu:

- Durmuş Ali Uğur şimdi ne olacak? Suç üstü yakalandığına göre okuldan atılacak. Türlü söylentiler dolaştı:

-Durmuş Alı Uğur bunu ötedenberi yapıyormuş. Kendisinin hiçbir zaman alamayacağı şal, eldiven kullanıyormuş. Bu olaydan sonra yapılacak yakıştırmaların sonu gelmez.

Arkadaşları uğurladıktan sonra Enstitü bölümü Eğitimbaşı Şeref Tarlan bizi çağırdı, ben, Hüsnü, bir de 2. sınıflardan Ekrem Ula. Gece yatmamız için bir yer seçmemizi, büyük yatakhanede kalırsak rahatsız olacağımızı söyledi. Müzik binasının yakınında kendimize bir yer beğendik, oraya yerleştik. Ekrem Ula, Hüsnü Yalçın, ben. Ekrem, özel olarak inşaat için yönetimce bırakılıyor. Onun Muğla'ya gitmesi gerekirken gönderiliyor. Ayrıca Ekrem Ula ile ben sabahları birlikte çalışacağız. Ben çalacağım, zeybekleri o öğretecek. Buna çok sevindim.

Odamızı düzenledik, eşyalarımız için dolap getirip yerleştirdik. Müzik salonu bir alttaki binada. Nasıl bir duyguysa salona inip çalışmak istiyorum, kısa zamanda bırakıp arkadaşlarla konuşma gereğini duyuyorum. Kimseye açıklamıyorum ama benim gerçekte Okul Müdürü Rauf İnan'dan bir çekinikliğim var. Bir kusurumu bulursa etmeyeceği kalmaz. Belki de bu benim kuruntum ama, ben buna takıldığıma göre kaygı sürecek. Birden aklıma geldi, neredeyse Bekir Semerci Konya'ya vardı, (Konyalı ama Konya'ya gitmiyor), ben bana verdiği yazıyı açıp okumadım. Kesiği açıp elimle düzelttim, bir gazete yazısı, Falih Rıfkı Atay yazmış: TONGUÇ BABA! Yazıyı okumaya bile gerek yok, olayı anladım: Ben Çiftelerli arkadaşları, eski Eğitimbaşı Tahsin Türkay'a "Baba!” dedikleri için eleştirmiştim, daha doğrusu ayıplamıştım. Oysa koskoca Ulus Gazetesi Baş Yazarı Falih Rıfkı Atay, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'a "Baba!" diyor. Bir süre sonra yazıyı okuyup defterimin arasına koydum.

Ekrem Ula'nın işleri doğrudan Sanatbaşı Mustafa Güneri ile bağlantılı, gitmiş konuşmuş. Hüsnü Yalçın da Ziraat İşleribaşı İzzet Palamar'la. Hüsnü de benim gibi daha önce konuşmuş, iki gün izinliymiş. Mustafa Güneri Ekrem Ula ile konuşarak bizim yanımıza geldi. Bizi görünce çok sevindi:

- Benim eski dostlarım burada, sıkıştıralım ranzaları ben de burada kalayım diyerek içtenlikli konuşmalar yaptı. Uzun süre Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün dertlerinden sözetti. Kimseyi kınamadı ama işlerin söylendiği gibi iyi gitmediğini ima etti. Yemek saatine dek konuştuk. Bu arada gündüzkü olaya da değindi:

-Müdür Bey önce disiplin kurulunu çağırdı, sonra ne düşündüyse Müdürlük insiyatifini kullandığını söyleyip olayı kapattı! dedi. (*)

Yemeğe gittik. Bizim masalar boş. Gülümseyerek baktık ama, aklımız bu insiyatif kullanma işine takıldı. Ekrem Ula:

-Ben öğrenirim onu! dedi. Eğitimbaşı Hürrem Arman'dan arkadaşların nerelere gittiğini gösteren listeyi alacak.

Arkadaşların, yemekle yatma arasında kendi alanlarıyla ilgili işleri varmış, bugün zorunlu değiller ama sıkıntıdan olacak sanırım gittiler. Ben de bizim salona inip ilk yalnız çalışmamı yaptım.

Yat zili çalınca biz de yattık. Bizim binalar neredeyse Enstitü bölümünün dışında gibi. Ara sıra nöbetçi öğrenciler uğrayıp bir şey isteyip istemediğimizi soruyorlar. Bir de Hüsnü Yalçın sık sık aranıyor. Okuldaki canlı hayvanların sağlığından o sorumluymuş. Ayrıca bakımcıları var ama Tarımbaşı İzzet Palamar'a karşı Hüsnü sorumluymuş.

Konuşurken esnemeye başlayınca uyuduk.

 

27 Haziran 1944 Salı

 

Ekrem Ula, kalkıp bir dolaşmış, geldi. Geçen yıl Pazarörende staj yapmışmış, orada bir çok deneyim kazanmış, hemen sıraladı:

-Bir çay ocağı bulacağız, kendi çayımızı kendimiz yapacağız. Bir telli dolabımız olacak. Onu ben hemen atölyede yaptıracağım.

Kahvaltıya gittik. Okul Müdürü Rauf İnan geldi, gülümseyerek:

-Birlikte çalışacağız. Birlikte çalışanlar ilkin tanışırlar. Biz yabancı değiliz ama şimdi birbirimize karşı sorumluluklarımız olacak. Bir ara gelin konuşalım, neler yapmak istiyorsunuz? Ben size nasıl yardımcı olurum? konuşalım! deyip ayrıldı. Ben hayra yormadığımı söyledim. Ekrem Ula:

-Müdürün yaptığı doğal, giden arkadaşların hepsi bir değil birkaç kez Müdür odalarında topluca direktif alacaklar! dedi

Kahvaltıdan sonra gittik, Rauf İnan bizi iyi karşıladı. Önce bana:

-Seninle çok karşılaşmayacağız, Bölüm başkanın burada oldukça onunla, o bir yere giderse Eğitimbaşımızla ilişki kuracaksın, sabah oyunları düzgünce sürecek! Başka bir sözüm yok! dedi. Arkasından da:

-Arkadaşa gelince; deyip Ekrem Ula'ya uzun uzun inşaat işlerinden söz etti, Ekrem Ula'ya çok güvendiğini, o nedenle proğram değiştirtip onu burada alakoyduğunu söyledi. Gerçekten genel kurala göre Ekrem Ula sınıf arkadaşları gibi Kızılçullu'ya gidip oradan kendi ili olan Muğla'da teftiş işlerinde çalışacaktı. Hüsnü Yalçın'a dönerek:

-Seninle ilişkimiz arkadaşlardan farklı olacak. Tarımsal çalışmalarımızı, gerçek tarıma dönüştürerek, süs olmaktan çıkarıp kazanca dönüştürmek zorundayız. Kendi ürünlerimizle geçinmemiz buna bağlı, buna çok önem vermek zorundayız. Bak dostum, seninle ilişikimiz, (bizi göstererek) onlar gibi değil, hemen hemen her gün işbirliği yapacağız! deyip gülümsedi. Bize tekrar başarılar diledi. Ayrıldık. İyi izlenimlerle ayrıldık ama Dumuş Ali Uğur kafamızda kazık gibi çakılı:

-Ne oldu?

Hüsnü Yalçın, Kepirtepe'de Ali Güleren olayını anımsayıp:

-Kimseye duyurmadan kovmuşlardı! deyip iç çekti.

Ekrem'le Hüsnü iş yerlerine gittiler, ben de kendi işimin başına döndüm. "Kendi işim!" diyorum. İş mi, oyun mu? Kimin göre iş, kimine göre oyun. Bana göre iş, iş olarak çalışıyorum. Faik Canselen Öğretmenle her cumartesi sabah en geç saat 10'da buluşacağız. Mozart 545 Kh. sonat 16'nın girişle Andante bölümlerini bir daha dinleyeyim! demişti. Çok ara verdim ama o arayı kapatıp tamamını dinleteceğim. Hanon'un ilk üçü için " Su gibi!" demişti, şimdilik değil ama cumartesiye olacak.

Öğleye dek hiç ara vermeden çalıştım. Kimse de gelmedi. Kimsenin gelmemesi de hoşuma gitti. Sonatı, eski duruma getirdim. Önümüzdeki üç günde su değil şurup yapacağım. Benzetmemi beğenmedim. Su gibi, bir deyimdir. Deyimler de Atasözleri gibi bireyler tarafından değiştirilemez.

Kalkınca gerinmek gereğini duydum. Bu bir yorgunluk mu? Belki de sürekli oturmanın verdiği bir bedensel uyuşukluktur. Aklıma geldi, Bekir Semerci'nin verdiği yazıyı okudum. Falih Rıfkı Atay bunu özel olarak yazmış, belli!

 

TONGUÇ BABA

Tonguç Baba, sakın bunu, Hasanoğlan köyü yamaçlarında bir yatır'ın adı sanmayınız. "Maarif Nezaret-i Celilesi Tedrisat-ı İptidadiye Müdür-i Umumisi rüdbe-i âla ricalinden saadetlû İsmail Hakkı Beyefendi", halk adamı olduğundan beri köy çocukları onu böyle anmaktadır.

Yazının böyle başlamasına şaştım. Ağdalı Osmanlıca, halk bunu anlamıyor, onlara, kendi dilleriyle yazıp okumasını, yazıp okudukları dille yalın düşüncelerini söylemesini savunan yazarların başında gelen Falih Rıfkı Atay, neden böylesi ters bir giriş yapmış? Kültür Bakanlığı, İlköğretim Genel Müdürü, İsmail Hakkı Tonguç! dese ne olurdu? Okusunlar diye yazdığı yazıyı okuyanlar, İsmail Hakkı Tonguç'u böyle tanımaktadırlar. Böylesi ters bir girişle başlayan yazının verebileceği bilgilerden kuşku duyarak, okumayı sürdürdüm.

Tonguç Baba, bugün Ankara'nın trenle bir saat ötesindeki, yarın Perge harabeleri yakınındaki, başka bir gün Batı Anadolu'nun ücra bir köşesindeki enstitü yavruları arasındadır. Onlarla arkadaş gibi konuşur, ağabey gibi takaza eder, sofralarında yer, bakır bakraçlarından içer ve şevkleri arasında oğlunun ölüm acısını avutur.

Burada da, doğruları anlatırken, araya kişisel bir acıyı sokuşturmasını doğru bulmadım. Anlatılan olayla, anlatılmak istenen geniş kapsamlı bir vatan görevi, bireysel acıların tesellisiyle gölgelenmemeliydi. Çok tartışma konusu olacak bir sav olarak değerlendirdim!

Bu işin aşıklısıdır: Halk eğer zorlarsanız, katı topraktan sert, eğer gönül yolunu bulursanız, size engin deniz gibi açıktır.

Bizim köyden ne çıkar? Şöhretleri bir kaç göbek yoklayınca görürsünüz ki büyük komutan, dahi şair, yüksek âlim, mimar, ressam, mühendis, bir medeniyet ve kültür ne istiyorsa hepsi çıkar, buna hiç şaşmayız. Fakat neden bu çağın köylüsü çıkmaz, bunu hiç akıl tartısına almayız: "görenekçidirler, inatçıdırlar. Rençbere ne kadar emek verseniz boştur: okumayı öğretirsiniz, unutur. Sıtmanın sebeplerini anlatırsınız, kulak tutmaz!"

Şimdi biz ikinci göbekte her şey olabileni, ilk göbekte bu asrın köylüsü yapmaya çalışıyoruz. Enstitüleri bunun için açtık. Tonguç Baba ve arkadaşları, alınlarının teriyle, bol yemiş verecek bir asil ağacı sulamaktadırlar.

Yazar burada da, gizli bir umutsuzluk tohumu serpiştirmiştir. O da çok iyi bilir ki, Ne geçmiş gelecekte, ne de gelecek geçmişte yaşanmaz! Mevlâna ne der? "Dün, dündü kuzum, geçti gitti!. . .

Ayrıca, Cumhuriyet Devrimlerinde payı olan yazar, nasıl olur da Köy Enstitülerinden çıkanların "HERŞEY!" olabileceğini düşler?

Şu programın ikinci maddesine bakınız: "koro, güzel sanatlar kolu tarafından". dördüncü maddesinde Sofokles'in "Oidipus'undan son sahneler" veya "mandolin orkestrası!" Fakat onların çoban havaları var, eski masalları var, üç telli sazları var. Ve sizler köyü nereye götürmek istiyorsunuz, diye soranlar var. Köy çouğunun ve seyreden halkın bütün bunları nasıl zevk ile tattığını görmeyenlere bu işi nasıl anlatalım? Ren köylerinden keman sesi duyduklarına hayret etmeyenlerin, Türk köyüne mandolin sesini kıskanmalarına ne diyelim? "Milli" kelimesinin hangi lügatta "durdurma" manasına geldiğini nasıl arayalım?

Bence yazar, giderek Tonguç Baba söylemini boy hedefi olarak gördüğünü belirtmektedir!

Sana

Üç telinde üç sıska bülbül öten

Üç telli saz

Yaramaz!

diyecek kadar ileri gitmeyiz. Fakat, kimbilir, yarınki köylüler sazlarını da nasıl canlandıracaklar?

Bu çocukların köyü toprağı başka türlü işleyecek, şarkılarını daha gür ve göğüten sesle söyleyecek, sazı, engin, derin ve eski melânkolinin durgunluğunu ürpertecektir. Köy tarlasında daha dolgun başak, bostanında zerzavat, bahçesinde yemiş ağaçları kadar, pencere önlerinde çiçek, ve kerpiç renkli yüzlerde akar su gibi neşe. Mayıs sabahı gibi güler yüz arıyoruz. Bu çocukların köylüleri, bizi, bizi sıtma görmemiş sesleri, kol kola oyunları ve bağlarında sıkılmış şaraplarıyla karşılayacaklar. Boş bir hayata dolgun başak ne verir? Ruhun ihtiyaçları artmamışsa, "çeşitli mahsül" neye yarar?

Kanunî Sultan Süleyman İstanbul'un su meselesini çözmek ister. Sinan'ı çağırır ve Kâğıthane kaynak sularını bentler, kemerler ve terazilerle şehre getirmesini emreder. Birçok kimseler, bu teşebbüsün aleyhindedir. Baltayıcıların başında Sadırâzam Rüstem Paşa da var. Sinan'la beraber çalışan suyolcuyu neden hapsettiği sorulduğu vakit, Rüstem Paşa der ki, "Gerçi su getirmek gibi sevap olmaz. Lâkin, efendim, bu su gelip İstanbul'un her mahallesine çeşmeler yapılmasiyle, her taraftan halk üşüşerek, şehir kalabalığı çoğalacaktır. Bu vilâyete et, ekmek, zahire ve yiyecek yetiştirmekte güçlük çekeceğiz. Çift bozanlardan İstanbul dolup, eker-biçer tayfası yerlerini boş koyup terketseler gerektir. "

Köye medeniyet gittiği vakit daha beteri olacaktır:daha şimdiden Hasanoğlan köylü bir kadın Cumhurreisinin elini öperek: "Elektrik isteriz" diyor. Çünkü elektriğin nasıl ışık verdiğini enstitüde görmüştür. Hele enstitüden çıkan otuzbin öğretmen köylere hayat tadını versinler, Devlet derdi nedir, o zaman anlayacağız. Araba tekerleklerinin parçalanmış lâstikleri yüzümüze doğrultup: "Marifet asfalt yolu yapmak değil, ona bakmaktır!" mı demeyecekler, radyo programlarının fakirliğinden mi şikâyet etmeyecekler, neler, neler yapmayacaklar! İşte o zaman rahat uyuyabiliriz.

Yazar, burada da Tonguç Baba'yı değil davasının sonuçlarından huylananların yaralarını kaşır gibi, Sezar'ın cesedi başında Antonyus'un konuşmasını anımsatıyor. Tonguç Baba bir insan. Oysa olay bir ulusun geleceği. Antonyus'a özenen yazarın dilinin altındaki bakla neyin nesi?

Henüz yalnız millî kalkınma işleriyle uğraştığı sıralar, Mussolini bize demişti ki: "Bir defa köylü şehre gelirse, onu caddelerden söküp tarlaya götüremezsiniz, şehri tam vaktinde köye götürmeye çalışınız!"

Falih Rıfkı Atay

İstanbul'un her mahallesi gibi, Türkiye'nin her köyüne de çeşme yetiştirmeliyiz. Perde üstünde, tel üstünde veya telsizle gazetelerde, kitaplarla, resimlerle, gezer-sahneler ve gezer-sergilerle köyün bütün yadırganlığını gidereceğiz. Erkek, kız bütün köy çocukları, Hasanoğlan Enstitüsünün 600 çocuğu gibi oldukları zaman. . . Fakat bu sadece bir zaman meselesinden ibarettir. Oidipus'u oynayanlar ve mandolin çalanlar gibi, bağ kırizmasını kazanları ve şu 52 medenî yapıyı kuranları, İsveç köylerinden devşirmedik: Ankara ve Kırşehir köylerinden topladık.

Sonra bu çocuklar kılavuzuk ederek, köyleri bu enstitülerde gördüğümüz bu yapılarla donatacaklar.

Bir rahat ev nedir? Gidiniz, enstitülerde yuvasına yerleşen bir öğretmenle köy kerpiçleri içine tıkılan bir öğretmen arasında farka bakınız. Ankara'da evsiz bir memurla, bir gar memurunun çolukçocuğu ile görüşünüz. Birinci Dünya Harbinin sonunda her kargaşalık kapladığı vakit, demokrasiler ve diktatorya, hepsi, işçilerine, orta halli memurlarına ve fakirlere ev yaptılar. Bir büyük ideal, sarayda da unutulmaz, doğru! Fakat anarşi, rahat yatakta uyur. Anarşi, çatısız aile, kömürsüz ocak, mektepsiz çocuk, hekimsiz ve ilaçsız hasta demektir.

Enstitüleri çocuklara yaptırdığımız gibi köyde olmayan her şeyi Devlet vererek, köyleri köylülerimize yaptıracağız. Enstitülerdeki yüzde elli ucuzlama, köyde daha da inecektir. İlk işlerimizden biri, bugünkü köy evi ve bahçesi sistemini değiştirmek olmalıdır: daha ameli ev, daha ameli malzeme ve nüfus artımına daha elverişli bir yerleştirme!

Ankara'da Konservatuvar ilk kurulduğu vakit, bir gün, Ankara sahnesinde Satılmış Nişanlı'yı, Kibarlık Budalası'nı görmeyi umanlarımız ne kadar, ne kadar azdı. Enstitülerimizin arkasında nasıl bir Türkiye'nin, uykuyu tatlı bir rüya kaplar gibi, aydınlattığını acaba görebiliyor muyuz?

Sevelim ve inanalım.

Falih Rıfkı Atay (Pazar Konuşmaları)

 

Bu yazıyı bana okumam için bana veren arkadaşıma teşekkür edeceğim. Bu yazıyı okumadan salt başlığı için doğrusu fazla bir söyleyeceğim olmayacaktı. Herkes gibi ben de biliyorum, yazan Falih Rıfkı Atay saygın bir yazar. Onun Zeytin Dağı ile Roman'ını okudum. Roman'ında yazdıkları korkunç toplumsal yıkıcıları, dolandırıcıları anlatıyordu. Onların her konuda yapabileceği vurgunculuğu bu konuda da yapabileceklerini bildiği için tüm ilgililerin dikkatini çekiyor. Gene de arkadaşlarla karşılıklı konuşmadan kimseye bir şey demeyeceğim. Ancak benim söylediklerimle bir ilgisi olmayan bir yazı ya da konuşma bu. Düşüncemi belki tam anlatamadım ama besbelli benim demek istediğime yazar açık açık değiniyor: Çalışmak, hem de çok çalışmak ve de ödün vermeden çalışmak. Bu da tarikatçı geleneklerine sarılıp Babalık ya da Dedelik avuntusuyla savuşturulamaz.

Zaten yazar dikkat çekmek için öyle bir başlık koymuş ama söylemek istedikleri, girişteki övgülerin çok ötesine, kuşaklar boyu sürecek bir değişimin önemine herkesin dikkatini çekiyor. İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'u örnek göstererek Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'le tüm yurt severleri, olayın içine girmiş tüm görevlilerin, bilinçli çalışmaları için uyarıcı sözlerle göreve çağırıyor.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yemekte buluştuk. Ekrem Ula'nın geçen yıl gittiği Pazarören Köy Enstitüsü'ndeki iki kardeş bayan öğretmenlerin büyüğüne ilgi duyduğunu biliyordum. Ancak kendisiyle bu konuda konuşmadığım için doğrudan açamadım. Geçen yıl Kepirtepe'ye gelen Mustafa Ersoy'la Mehmet Pekgirgin'in açık açık iki kıza tutulduğunu söyledim. Ekrem Ula ikisi için de, sevdiği arkadaşlar olduğunu ancak, öğrenciye karşı bu tutku açığa çıkarsa ayıp olacağını söyledikten sonra:

-Bakın ben gittiğim Pazarören'de bir öğretmeni sevdim ama o öğretmendi, üstelik okulda benden önce iki öğretmen evlenmiş, bu olaylar öğrencilerce normal karşılanmıştı. Ekrem Ula böyle bir kapı açınca ben, bilmezden gelerek:

-Öyleyse biz, köylü diliyle konuşarak "Yengeyi gördük!" dedim. Ekrem Ula:

-Elbette, iki kardeştirler, Saliha, Sabiha. Saliha büyüğü. Tam anlaştık diyemem ama, bence anlaşmamak için bir neden yok. Sadece Saliha Köy Enstitülerinde çalışmaktan bıkmış durumda. Benim tutumumu bekliyor. Ben de Köy Enstitülerinde çalışmak niyetinde değilim. Ya da çalışmak için kendime göre plânlar kuruyorum. Kızılçullu, Arifiye, Kepirtepe ya da burada kalırsam çalışırım. Buralarda Saliha daha değişik, istediği bir çalışma ortamı bulabilir. Bu olmazsa basarım istifayı müteahhitlik alanına geçerim.

Bir süre istifa etmek üzerinde durduk. Devlet'e karşı yükümlülüğümüzün olduğu üstünde durduk. Ekrem Ula, yükümlülük için salt Köy Enstitüsü bölümü için olduğunu, onun da öğretmen çıktıktan sonra ayrılanlara öteki memurlar gibi taksitlerle ödeme hakkı verileceği umudunda olduğunu, bu konunun üzerinde durduğunu anlattı.

Biz konuşurken Tarımbaşı İzzet Palamar geldi. Hal hatır sordu. Çevreye bakındıktan sonra:

-Sizde bazı eksiklikler var, onları tamamlayalım; o zaman daha rahat dinlenir daha çok çalışırsınız! dedi. Ekrem Ula sözcümüz, alacağımız çay ocağından, çaydan, şekerden, bardaktan söz etti. İzzet Palamar bana dönerek:

-Müzikçi dostum, sen ne düşünüyorsun? diye sordu. Ben hiçbir şey düşünmemiştim; ya da soruyu anlamadım. Yanıt olarak:

-Ara ara gidip bir süre piyano çalışıp geliyorum! dedim. İzzet Palamar karşıda duran dolabı göstererek:

-Oraya bir radyo koymak yararınıza olur bence! deyip güldü. Üçümüz birden omuz silkerek:

-Henüz radyo alacak kadar para biriktiremedik! dedik. İzzet Palamar:

-Benim iki evim var, biliyorsunuz, biri bağevi, öteki de eskiden beri kaldığım yer. Kullanmadığım bir radyom var, akümülatörle çalışır, koyun onu oraya. Kasım ayına dek burada kalabilir. Şaka ediyor sandım; Hüsnü'ye:

-Gel, Hüsnü alıp gelelim onu, belki kuramazsınız, size yardım edeyim! deyip Hüsnü Yalçın'ı aldı götürdü. Ekrem Ula ile bir süre bakıştık. Ekrem Ula, ne düşündüyse:

-İnsanlık ölmedi, bak böyleleri de var! dedi.

Hüsnü gecikince yemeğe gittik. Hüsnü yemeğe de gelmedi. Kuşku içinde odamıza girince radyoyu çalar bulduk. İzzet Palamar, nöbetçilere yemek ayırmasını söylemiş, biz radyo dinlerken onlar yemeğe gittiler. Radyo da radyo, koskoca bir sandık, Tonberg marka bir akümülatörlü radyo.

Bir süre dinledik. Sürekli dinlemediğimiz için arka arkaya gelen programları öylesine dinledik. Esnemeye başlayınca da Tonberg'in düğmesine bastık. Bu hiç aklımızda yoktu.

Yatınca, radyoyu dinlerken duyduğum sevinç birden uçtu. Ben radyo dinlemeye kendimi kaptırırsam kurduğum düşler gerçekleşemez. Arasıra, arkadaşlarla birlikte dinleyip, orada kesmek, işi cıvıtmadan yıl boyu kurduğum düşleri gerçekleştirmek! Bundan başka bir şansım yok, olmamalı da!

 

28 Haziran 1944 Çarşamba

 

Hüsnü Yalçın, çok mutlu; kalkar kalkmaz Tonberg'i açmış. Radyo denilen nesneye yeni dokunduğunu söyledi. Oysa 1941 yılı buraya geldiğimizde bize bir radyo teslim etmişlerdi. Yeğenim İsmet yöneticiydi ama ara ara hepimiz karıştırıyorduk. Hüsnü o zaman hep uzak durmuş. Kanal değiştirirken kısım yapmadığından korkunç çatlamalar oluyor. Çatırdıdan uyandım. Hüsnü telaşla:

-Bozduk galiba, alır almaz da bu olur mu? Ekrem biliyormuş, kalktı düzeltti, tarif etti. Sabah sabah bir ara müzik çalındı, Luigi Boccherini'nin menuette'i. Adını söyleyince şaştılar. Hüsnü'nün bizim plâk konserlerimizden haberi yokmuş. Onu davet ettim.

Kahvaltıda öğretmenlerle oturuyoruz. Bayan Öğretmenlerin hemen hemen hepsini tanımama karşın, tanışlığım oyun alanında olduğundan yemek masasında bir yadırgama oluyor. Bedia Öğretmen bunu sezmiş olmalı, yüksek sesle takıldı:

-Siz Üç Ahpap Çavuşlar gibi hep ayrı oturacaksınız, bizi sizi böyle uzaktan mı göreceğiz! dedi. Bedia Öğretmen pek göstermiyor ama sanırım ötekilerden biraz daha deneyimli. Çok konuşkan, şakacılığının karşılığı nedense ona bir sıfat takmışlar;

-Çamaşırcı! İncelemedim ama sanırım, okul açıldığı günler, öğrencilerin temizliği üzerinde titizlikle durduğundan böyle bir sıfat yakıştırılmış. O bunu biliyormuş ama aldırdığı yokmuş. Ekrem Ula daha girgin:

-Üç Ahpap Çavuşlar arkadaş canlıdır ama "Karınca ezmezler!", sizi aralarında görmekten mutlu olurlar! deyince Bedia Öğretmen:

-Bak sen hele; "Ne hazır cevapmış bizim Ahpap Çavuşlar!” deyip geldi, bizim bitişiğimize oturdu. Bu kez de ayrıldığı arkadaşlarına takıldı:

-Buradan daha hoş görünüyorsunuz, haberiniz olsun! Bir süre gülüştüler. Aysel Öğretmen:

-Yarın sabah sıra benim olsun, ben bakayım size oradan!

Kahvaltıdan sonra aramızda konuşmadık ama iyi bir ortamda olduğumuzu duyumsadık.

Arkadaşlar işlerinde çalışmaya gitti. Ben de kendi işime gittim. Önce salondaki masalarla sandalyeleri arka arkaya sıralayıp mandolin grubunun piyano ile pikaba kolay uyumunu sağlama denemesi yaptım. Mandolin grubuna zaman zaman piyano çalacağım; zaman zaman da plâklardan kısa parçalar dinleteceğim. Ben çalışırken Öztekin Öğretmen geldi. O sormadan niyetimi anlatınca, Öztekin Öğretmen ilk kez öğretmen gibi değil, bir ağabey gibi konuştu:

-Kardeşim İbrahim, sana görevin için hiç bir söz söylemeye niyetim yok. Rica ederim, çalışmana bir engel çıkarsa lütfen çekinmeden söyle. Bu kurumların ana ilkesi bireylerin kendi özgürlüğü içinde işgörmesidir. İşte bir örnek: Ben sana söylemeden kendin ne güzel düşünmüşsün. Doğrusunu istersen buraya gelen mandolin gruplarına 10-15 dakikalık programlarla plâk dinletmeyi ben düşünmemiştim. Bak, Hüseyin Çakar, iyi arkadaştır; çalışkandır. Ne var ki, geçen yıl ben demeden kendiliğinden bir denemeye kalkışmadı. Senin yararlı olacağın kanısı bende sarsılmayacak derecede kökleşmiştir. Başka düşüncelerin varsa istersen onları da bana söyle, bir yardımım olcaksa elimden gelen yardımı yapacağıma söz veriyorum.

Mandolin çalanlardan seçme yaparak bir yetişkinler grubu oluşturmayı önerdim. Öztekin Öğretmen gülerek "Meydan senin, at senin, göster bütün becerilerini!" dedi.

Öğle yemeğinde nöbetçi öğrenci Ömer Çiftçi'yi gördüm, bir ara bana gelmesini söyledim. Bildiğim kadarıyla Ömer bana yardımcı olacak öğrencilerden biri.

Öğle haberlerini kendi odamızda kendi radyomuzdan dinledik. Savaş, iyiden iyiye ters dönmüş durumda. Sovyetler Almanya'ya yaklaşırken Almanlar İngiltere üzerine yeni buldukları füzeleri atıyormuş. Cezayir’de Fransa Hükümeti kurulmuş. Amerikan Askerleri Fransız topraklarına ayak basmış.

Öğleden sonra dilediğim gibi çalıştım. Faik Canselen Öğretmen gülerek:

-Nihayet! diyecek ama olsun, bu iki ayda neler olmadı, neler! Uzunca bir gezi, gezide kaldığımız yerlerde zaman zaman çok değişik havalara girdik, buralardan, kemandan, piyanodan koptuğumuz bile oldu. Konya-İvriz-Isparta-Kayseri bizi aldı aldı tarihe götürdü. Konya’da Mevlâna ile karşılaşacağımızı biliyorduk ama İvriz'de

 

Hitit anıtlarının bulunduğunu, İskender ya da Kurus'un (Kiros-Keyüsrev) yanyana olduğunu, Roma İmparatoru Augustus'la (Ogüst) Kayseri'nin ilgisini nereden bilecektik?

Bunları söylersem Faik Öğretmen güler, biraz alayımsı olarak:

-Başka başka; başka daha neler gördünüz (? ) der.

Çalışmamı bırakıp çıkarken Ömer Çiftçi ile Galip Gürler geldi. İkisi de müzikle çok ilgili, olayı anlattım. Ayrılmalarına az zaman kalmasına karşın çok sevindiler. Ömer kimlerin mandolin çalmayı geliştirdiğinden haberli. Sayı olarak 20 söyledim. Ömer düşünceli hemen:

-Aynı düzeyde olanları küçük sınıflardan seçelim! dedi. Öztekin Öğretmenin bana söylediklerini Ömer'e söyleyesim geldi. Seçilecekler, yarın öğle paydosunda burada olacaklar. Ben de onlara ilk dinleme olarak Josef Haydn'ın Çocuk Senfonisini seçtim.

Arkadaşlar akşam yemeğine oldukça geç geldiler. Radyoyu açmadım. Daha doğrusu açmak istemedim. Hüsnü Yalçın sık sık adından söz ederdi, Bulgar yazarı Elin Pelin'den kitap  okuyormuş, alıp karıştırdım. Kitabın Başlığı da ilgimi çekti:

Bir Türk Kadını Uğruna, Bulgaristan baskılı Türkçe. Dili biraz değişik ama gene de Türkçe. Hüsnü Elin Pelin'in bir öyküsünü anımsadı; gülerek:

-Sizin köyleri tam olarak bilmiyorum ama Bulgaristan'ın belli bölgelerinde Türk-Bulgar ayırımı yok gibidir, iki kesim de kendi geleneklerini sürdürürler. Egemen olmasına karşın yoksul Bulgarlarla Türklerin farkı sadece dilleri, bir ölçüde giysileridir. Onlar koyu Hıristiyanlık (Ortodoks), bizimkiler katı müslümanlık taslar ama yaşamları, tavırları, eğlenceleri benzeşir. Tek ayrıldıkları nokta onların kadınlara biraz daha hoşgörülü bakmasıdır. Bu hikâyede bu açıkça görülmektedir. Yazar Bulgar köyünü ya da köylüsünü anlatınca benim gözümde bizim köylüler canlanır. Bulgar köyleriyle köylülerini de bence Elin Pelin çok ustalıkla anlatır. Onların belli bir kesiminde de tıpkı bizim köylerdeki gibi yaşlı anne babaların ya da ağabeylerin yanında gençler evlendiği zaman uzun süre yanyana gelip konuşamazlar. Bu çok ayıp sayılır. Bizde de böyledir. Ancak onlarda düğün, bayram gibi eğlenceli toplantılarda çift olarak kalkıp oynarlar. Eve gelince gene ev kuralları geçerli olur. Elin Pelin bu hikayede onların bu yanını alayımsı bir dille anlatmaktadır. SAĞDIÇ'IN KONUKLARI; Oğul Stayço ile gelin Yanka'nın hikayesidir. İki genç bir ay kadar önce evlenmiştir. Birbiri severek evlenmişler, mutludurlar ama gelenekler daha doğrusu çevresindekilerin gözleri üstündedir. Onları sevmediklerinden değil tüm aile çok sever ama gelenek bu, konu komşu ne der sonra? Stayço ile Yanka geceleri birlikte; buna karışan yok. Ancak gündüz, gelenek onların bakışlarını bile bağlamıştır. Geleneklerin olumlu bir yanı da vardır ki toplumdaki algılamalara göre kişileri özgürleştirir. Stayço'nun, kendi köylerinin dört köy ötesinde bir sağdıcı vardır. Stayço gelenek gereği sağdıcının düğününe gidecektir. Yalnız gidecek değil ya, eşini de götürecektir. Arabalarını hazırlayıp yola çıkarlar. Ev halkı da çok mutludur, neşeli yüzlerle güzel sözlerle gidenleri uğurlarlar. Stayço ile Yanka başbaşa kalmıştır. Gecenin serinliği, yıldızların ışıl ışıl pırıltıları onları coşturur. Stayço Yanka'ya mutluluğunu anlatır. Yanka, yıldızların sonsuzluğundan söz eder. İki ikiye ya da başbaşa kalmanın sevincini yaşarlar. Onlar bunları konuşurken arabayı çeken hayvanlar da da ağır gitmenin rahatlığı içindedir. Stayço Yanka'nın elini tutar. Stayço bir eliyle hayvanların başını yol kenarında alana çeker. Araba durunca yıldızlar daha görkemli görünür. Hayvanlar durmuş, uzunca bir duruştan sonra oldukları yere çöküp rahat rahat geviş getirirler. Stayço ile Yanka yıldızların altında gelenek baskısından kurtulmuş olarak bir güzel uyurlar. Uyandıkları zaman güneş oldukça yükselmiştir. Önce uyanan Stayço, oldukça telaşlı seslenir:

-Yanka, hey; gün öğleye yaklaşıyor! Yanka uyanıp çevresine bakar kimseler yok! Kollarını açarak rahatça gerinir. Karşılıklı bakışarak kahkaha atarlar, gülüşleri karşılarda yankılanır. Özgürlük, sen çok yaşa!

Belki daha birkaç söz söyleyecekti nöbetçi öğrenciler İzzet Palamar Öğretmenin rica ettiğini söylediler. Hüsnü çocuklarla gitti:

-Bu saatte ne işi olabilir ki?

Yalnız kalınca kendimi düşündüm; arkadaşlara göre ben daha özgürüm; eğer yalnız kalmak özgürlükse. Hikayenin anlatmak istediği kuşkusuz gerçek bir özgürlük değil, bireylerin ayak bağı durumuna getirilmiş olan gelenekler. Ne mene bir anlayışsa tüm insan topluluklarında var. Hüsnü anlatırken kendi köyümü düşündüm, benzeri durumlar bizim köyde var. Büyüklerin yanında gülünmez, büyükler izin vermedikçe evlenilmez, büyüklerin seçmediğiyle evlenilmez! türü bir çok kısıtlamalar var. Bunları düşünürken daldım gittim, köydeki gelenek kısıtlamasına uğramışları anımsayıp onlar adına üzüldüm.

Arkadaşlar geldi, okul Müdürü başkanlığında yöneticiler toplantısı varmış. Okul inşaatlarıyla, bağ-bahçe işleri konuşulacağı için Müzikbaşı Mehmet Öztekin izin isteyip ayrılmış. Arkadaşlar beni kutladılar; "Böylece sen toplantı derdinden kurtulmuş oluyorsun. Bu, gideceğimiz Enstitülerde de böyle olur.” Biraz üzgündüler, konuşmak isteyeceklerini düşünerek uyku bahane edip yattım.

 

29 Haziran 1944 Perşembe

 

Hüsnü Yalçın'a anımsattım:

-Senin iki arkadaşın vardı, Halil Kocabalkan ile Hasan Hepyılmaz, onlarla ilişkiyi kestin mi? Hüsnü şaşırmış bir tavırla:

-Sen nerden biliyorsun onları? Rüyamda gördüğümü söyledim; inanmadı. Açıkladım:

-Sen okul girdiğimiz ilk yıl onlarla mektuplaşıyordun, onlar ikisi de okuyordu. Senden büyük olduklarını söylüyordun. Onlar şimdi okullarını bitirmiş olmalı. Önce benim onları unutmamama şaştı, sonra da kendi unutkanlığına üzüldü. Hasan Hepyılmaz Sanat Okulunu bitirmiş, asker olmuş. Kocabalkan da okumasını sürdürüyormuş.

Ekrem Ula'nın işleri çoğalıyormuş, bina yapımı için başka enstitülerden dört ekip geliyormuş; biri, Kayseri/Pazarören'den deyince:

-İster misin, yenge adayımız da gelsin! Ekrem haberini almış:

-Yok, kardeşi Sabiha geliyor! dedi. İçimden geçirdim, Mozart iki kızı olan bir evin büyük kızına vurulmuş. Babası, evlenmesini erken bulduğundan evlenememiş. Babasının ölümünden sonra Mozart sevdiği kıza koşmuş ama kız evlenmiş olarak karşısına çıkmış. Mozart üzülmüş ama boş dönmemiş, kız kardeşiyle evlenmiş. Ekrem Ula'nın böyle bir şansı yok, çünkü kardeş evli; kuşkusuz eşiyle gelecektir.

Kahvaltıya gecikerek gittik, bize takılanlar ya gelmemiş ya da erken gelip gitmişler. Tek başına oturan bayan, biraz nazlı ya da kendini kasıyor. Haklı olabilir; çünkü babası (Ferit Oğuz Bayır) Bakanlık kodamanlarından. Kızına, bazı övütlerde bulunmuştur (!)

Bugün ilk grup gelecek, ben de böylece göreve başlamış olacağım. Saatimi ona göre ayarladım, yemeğe erken gidip salona dönmem gerekecek. Bunları düşünerek bir süre Hanon çalıştım.

Hanon parmakları çalıştırıyor ama müzik zevki vermiyor. Sanırım bunu düşündüğünden Faik Öğretmen ara sıra Czerny'yi de karıştır! diyor. Carl Czerny'nin Op. 261, Op. 599, Op. 82I Etütleri var. Tümünü değil içlerinden bana göre kolay ancak sevebileceğim bir melodisi olanları işaretleyip çalışıyorum.

 

Carl Czerny

 

Çalışırken Ekrem Ula'nın sözünü anımsadım. Eşi geldiğine göre kendisi de gelir, Ömer Öğretmen bize Pazarören'de özellikle de ayrılırken çok ilgi göstermişti. Ona nasıl karşılık verebilirim?

Öztekin Öğretmen geldi, bir şey sormadı ama ben:

-Bugün bir grupla başlıyoruz! dedim. Öztekin Öğretmen başarılar dileyip gitti. İçim daha rahat olarak çalışmayı sürdürdüm. Yemek zilinden önce gittim. Gelenler olmuş, ben de oturdum. Sıtkı Şanol Öğretmen, benim burada kaldığıma sevindiğini söyledi. Yanındaki Balcıoğlu Öğretmene beni anlattı:

-İbrahim'in de şansı, bizim gibi Hasanoğlan'la barışık! dedi.

Azıcık sıkılır gibi oldum ama gene de belli etmemeye çalıştım. Nazif Balcıoğlu Öğretmen çok neşeli bir insan, fıkralar anlatarak karşısındakini hoş tutabiliyor. Öğrencilere de takılıyor. En çok takıldığı da Ali Kılıç Öğretmen. Ali Kılıç Öğretmenin görevi Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gelen konukları karşılamak; ağırlamak, uğurlamakmış. NazifBalcıoğlu Öğretmen bunu konu yapıp sordu:

-Geleni karşıladın, ağırladın, burasını anladık; uğurlamayı nasıl yapıyorsun? Konuk giderken mi uğurlar olsun! diyorsun, yoksa bir an önce gitmesi için özel bir takım numaraların mı var? Ali Kılıç Öğretmen sözü kestirme yanıtladı:

-Yakında bu konuda kitabım basılacak, okursun! Nazif Balcıoğlu kolay kolay susturulamaz. Hemen ekledi:

-Kitabın yazarı salt Ali Kılıç mı olacak yoksa Hasanoğlan Teşrifatçısı Ali Kılıç mı? Salt Ali Kılıç yazarsan, kitabı senin yazdığına kimse inanmaz. Nedenini de açıkladı:

- Başka Ali Kılıç var, dışarda olanlar onu sanırlar. Hasanoğlanda da seni herkes Tedşrifatçı Ali Kılıç olarak tanıyor. Ali Kılıç Öğretmen sorunu çözücü öneride bulundu:

-En iyisi senin adını yazmak; çünkü sen bir tanesin, kim okusa senin olduğunu anlar:

-Biricik Nazif Balcıoğlu. . . .

Şakalaşma sürecekti ama izin alıp ayrıldım. Çocukları salon önünde bekler buldum. Ömer Çiftçi, mandolinlerin akorduyla uğraşıyor; buna da sevindim. Gelenler sıralı olarak oturdu. Piyanodan ses alarak mandolinlerin akortları düzeltildi. 20 kişi tamamlanınca çalışma koşullarımızı konuştuk, çalınacak parçaları saptadık. Zaten onlar neredeyse bunları saptamışlar. Amaçları, okulda söylenen şarkıları, türküleri, oyun havalarını birlikte çalmak. En sevdikle Timuraağa, Hoşbilezik, Merzifon Halayı, Harmandalı. Türkülerden de Sarkız, Menekşe, Tininam! ya da Zekiyem. Zaten çoğunun elinde yazılı daha bir çok parça var. Ömer Çiftçi bizim bölüme hazırlandığı için bu konuda çok duyarlı. İlk günü, daha çok konuşarak geçirdik. Hazırladığım plâğı çaldım. Çoğu sordu:

-O sesleri nasıl çıkarıyorlar? Onlara orkestrayı anlattım; “tıpkı sizin gibi toplanıyorlar; herbirinin elinde başka başka çalgılar. O çalgıların notaları değişik. Besteci onları ustaca dizmiş, çalanlar da titizlikle o kurallara uyunca böyle güzel oluyor.” Çocuklar çok mutlu ayrıldı. Gelecek perşembe gene toplanacağız. Çocuklar değişik sınıflardan, kendi sınıflarıyla gene gelecekler. Ancak o sınıfların genel durumuna göre, arkadaşlarına uymaya ya da uyarmaya katılacaklar.

Çocukları gönderince Czerny'leri taradım, 19 numaralı etüt çok hoşuma gitti, çıkpmalı bir parça, çocuk oyuncağı gibi ama arada çetrefilli geçişler var. Dinleyenleri etkileyecek bir ses örgüsü var. Faik Öğretmenin deyimiyle "Su gibi!" akıtırsam, bir değişiklik olmak üzere bunu da çalarım. Bestecisi bizde çok duyulmuş biri değil ama Ludwig van Beethoven'den ders almış, Frans List'i yetiştirmiş, usta bir piyanist. Çok sayıda piyano besteleri yanında hem piyano hem de keman konçertoları bulunmaktadır. Tanınmış Macar piyanisti Carl Czerny. . . .

Yemekten önce Kulübe'mize uğradım. Kaldığımız odamıza KULÜBE diyoruz. Küçük ya da fakir yeri anlamında değil. Tersine büyük kulüpler gibi düşlüyoruz ama kendimize özgülüğünden ötürü kulüp değil Kulübe diyoruz. Cazip-cazibe, kâtip-kâtibe, Halis-Halise gibi. . .

Arkadaşlar gelmiş, Fasıl Heyeti dinliyorlar. Ekrem Ula hemen kapatmak istedi. Bizim bölüm bu tür müzikleri sevmezmiş. Doğru söylüyordu ama ben, bizim bölüme girmeden önce, ne öncesi 8 yaşımdan 17 yaşıma dek kahvede bu plâkları dinledim. Hamiyet Duygulu, Zeki Duyulu, Aleko Kardeşler, Hamiyet Yüceses, Mefharet Yıldırım, Suzan Yakar, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin dahası Hafız Burhan benim yabancım değil! deyince Ekrem kendini tutamadı:

-Sen de az değil ha! dedi. “Yaşlı diyecekti”, diyemedi. Yaşımı söyleyince "Abi!" deyip güldü.

Faik Canselen Öğretmenle yaptığımız çalışma sözleşmemizi anlattım. Cumartesi günleri sürekli derse gideceğimi, bunu tavsatmamam için çalışacağımı söyleyip bir tür özür diledim. İki arkadaş da anlayış gösterdi. Salona gidip yat ziline dek çalıştım. Kulübe'ye dönünce ikisinin de uyuduğunu gördüm. Tonberg plaktan Gece Konseri veriyordu. Verdi’nin Aida Operasından Zafer Marşı. İçimden:

-Bir yaşıma daha girdim! dedim. Ben bunu bizim marşlarımızdan biri olarak biliyordum. Sözlerini tam anımsayamadım ama melodisini akordiyonla çalıyorum, "Artık savaş bitti ey şen arkadaş-Büyük Zaferin gününü terennüm edelim. . .” diye sürer gider. Tonberg'i susturdum ama belleğim marşın arkasını aramayı sürdürdü. . . . Verdi, bestecini soyadı ama İtalyalıların dilinde başka bir anlamı varmış. Bestecinin (1813-1901) gençlik çağında İtalya bağımsız değildir. Napolyon Bonapart zamanlarında Fransa, ondan önce de Avusturya İtalya Yarımadası'nı ülkelerine katmıştır. Napolyon Bonapart'tan sora Fransa zayıflayınca İtalyanlar özgürlükleri için yer yer başkaldırırlar.

Başkaldıranların başında ya da başlarında olmasını istedikleri kimse belirlenmiş, daha savaş kazanılmadan Kral ilân edilmiştir. Viktor Emanuel R. . . . de İtalya! Kurtuluş simgesi olan bu adın baş harfleri sıralanınca V. E. R. D. İ. çıkmaktadır. Besteci de tam bu sıralarda arka arkaya özgürlük üstüne konular seçip herbiri çok değerli operalar besteler. (Nabucco, La Traviata, İl Trovatore, Maskeli Balo, Aida, Macbeth, Legnano Savaşı, Rigoletto, Talihin Kudreti v.b.) Ünü İtalya dışına çıkmış, o günlerin Avrupa'sında ayakta alkışlanmıştır. Yurdunda da çok sevilmiş, besteciliği yanında politikaya da karışmış, İtalyan Parlementosuna seçilerek, İtalya'nın düşmandan arındırılması savaşına bir birey olarak katkıda bulunmuştur. Giuseppe Verdi. . . . .

 

30 Haziran 1944 Cuma

 

Erken yatan erken kalkar. Genel bir söylemdir. Öyle denmesine karşın bizde geçerli değil. En geç ben yattım en erken ben kalktım. Hemen kural koymak istediler:

-Erken kalkan Tonberg'i sonuna dek açsın. Bunu yapmayacağımı bile bile onlara katıldım. İçimden de kalkmam ya da "Unutmuşum!" deyip kararımı bozmam.

Ekrem Ula muştuladı, on Köy Enstitüsü Müdürü geliyormuş. İnşaatlar konusunda gecikmeleri önlemek amacıyla Genel Müdür, onlarla grup grup özel olarak görüşecekmiş. Gölköy, Gönen, Cıvavuz, Pazarören, Çifteler. Lâdik, Yıldızeli, Akçadağ, Aksu, Düziçi. Birinci parti bunlar, ikinci partide de ötekileri göreceğiz. Gönen, Pazaröran, Çifteler, Ladik, Yıldızeli, Cılavuz müdürlerini gördüm. İkisi, Gönen'le, Ladik Müdürleri zaten öğretmenimdi, ayrıca buraya Mart ayında da geldiler. Cılavuz, Yıldızeli, Çifteler de geldi. Gölköy, Aksu, Düziçi, Akçadağ Müdürlerini de görelim bakalım!

Hazırlanıp kahvaltıya gittik. Nedense bu sabah kahvaltıya Ali Kılıç Öğretmenden başkası gelmedi.

Kimi kez böyle olurmuş. Özellikle Bayan Öğretmenler çorba kokusunu alınca gelmezmiş. Hüsnü sordu:

-Nasıl öğreniyorlar? Ali Kılıç biraz ekşiyerek:

-Her birinin birer habercisi var, onlar iletiyor. "Haberci!" dediği öğrenciler. Bunu duyunca irkildim. Hemen:

-Öğretmenler, subayların emir erleri gibi öğrencileri hizmetinde mi kullanıyor? Ali Kılıç Öğretmen:

-Tam öyle değil ama onlar bunu bilmeden bir yaklaşım olarak kendiliğinden yapıyorlar. İlk sınıflardaki öğrencilerin ev özlemleri henüz sürdüğünden öğretmenlere yaklaşmak isterler. Bu da böyle bir şey.

Tartışılacak bir konu ama kiminle tartışacaksın? Burada konuyu kime açsan, Ali Kılıç Öğretmen gibi olaya bir insancıl kulp takacak. Arkadaşlar konu üstünde hiç durmadılar. Karşılıklı iyi çalışmalar dileyerek ayrıldık. Şaka değil yarın Faik Canselen Öğretmen beni dinleyecek. Faik Öğretmen sözünü esirgemez:

-Bütün sene boyunca yaz çalışmamız için düşler kurduk, çıka çıka o düşlerden bu mu çıktı? deyiverir. Yüzün olursa git bakalım bir daha, gidebilecek misin? Sonatların ikisini de birer defa baştan sona çaldım. Az değil, ikisi 40 dakika sürüyor. Öğleden sonra da bir tekrar yapmak üzere etütlere geçtim. Onlar kısa kısa olduklarından bıktıran bir yanı yok; kendimi kaptırınca saata falan bakmıyorum. Czerny 19 nolu parçaya bayıldım, su damlasını andıran bir dize nota sonunda bir birim oluşturup bitiyor.

Oturdum kendi kendime plâk çaldım. Hector Berlioz-Fantastik Senfoni. . Konserleri ilk başladığımızda dinlemiştik. O zaman çok beğenilmesine karşın plâk çaldığımız süreçte kimse istemedi. Faik Canselen Öğretmen, konser öncesi yaptığı açıklamalarda asılmaktan, sehpadan söz etmişti. Konserden çıkınca bu sözlere gülmüştük. Oysa besteci olayı seslerle sezdirmeye çalışıyor. Sezemezsen sesler insana ne anlatır ki? Tolstoy, Kreutzer Sonatı kitabında:

-Bu sonatı bay-bayan birlikte çalarsa bir birlerine karşılıklı ilgi duymamaları kaçınılmazdır! der. Sanırım bu sözü doğrudan müzik duyarlığı için söylemiştir. Davul-zurna dinler gibi müzik dinleyenler, bu tür duygulardan tümden yoksundur.

Çok değişik müzik türleri var, Senfoni, sonat, Konçerto, Uvertür v. b. gibi. Bir de duyarlılığı nedeniyle adlandırılan besteler var. Divertimento, İntermezzo, Serenad!. . . Örneğin serenadlar, Orta Çağda sevgililerin pencereleri ya da balkonları altında söylenen aşk şarkılarından doğmuştur. Böyle bir romantik olayı herkesin doğaçlamadan yapması olanaksız olduğundan bestecilere ısmarlanmaya başlanmış, gelişerek bir müzik türü doğmuştur. Daha sonraları da besteciler bu türü çok geliştirmiş, tek çalgı kalıbından çıkarıp orkestra düzeyine çıkarmıştır. Serenadın doğuşu gibi İntermezzo da duyarlık üstüne kurulmuştur. Serenadın tekilliğine karşın İntermezzo başlangıçta tiyatro ya da opera perdeleri arasında izleyicilerin gergin havasını neşeye çevirmek amacıyla ara müziği olarak kullanılmıştır. Divertimentolar için de benzer sözleri tekrarlayabiliriz. Onlar da başlangıçta eğlence için küçük parçalar olarak kullanılırken zamanla parçaların birleşmesinden doğan sevilen bir müzik türü olmuştur. Örneğin Mozart'ın Divertimentolarıyla, ( 21 adet) Serenadlarının (13 adet) her biri bir senfoni niteliğindedir. Ancak duyarlılık bakımından senfoniden çok farklıdırlar.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yalnızlık, arkadaşlara sırt çevirerek onlarla konuşmadan yakınlarında çalışmaya benzemiyor. Arkadaşlar varkenki yalnızlıkla, onlarsız yalnızlık çok farklı. Sıkıntıdan, çoktandır uğramadığım kitaplığa gittim. Anımsadım, Varlık Dergisinde genç yazarların, şairlerin yazıları çıkıyordu. Kampta iki şair tanımıştık, Selâhattin Ertürk, Bülent Ecevit. Onların da şiirleri olabilir. Varlık dergilerini karıştırdım. Geçen yılın (1943) varlıklarını karıştırırken ilginç bir yazı buldum. Talip Apaydın'ın sevdiğini söylediği şair Şinasi Özden bizim Psikoloji Öğretmenimiz Yunus Kazım Köni ile konuşma yapmış. Konu:

-Millî edebiyat tâbirinin sizce manâsı ve lüzumu? . . Yunus Kâzım Köni bu soruya karşı şunları söylüyor:

-Millî edebiyat sözü bizde, Genç Kalemler dergisinde toplanan kimselerin gösterdiği bir anlayışı ifade eder. Bu anlayışa göre; milli edebiyat demek, nesirde terkipsiz ve sade Türkçe yazmak nazımda da hece vezninin kullanılmasıdır. Bu cereyan, zamanında eskiler tarafından şiddetli bir muhalefete uğramış ve bugün, herkesce kabul edilmiştir. Ancak; millî edebiyat tabirinin asıl mânası, millî zevki en yüksek tarzda ifade eden edebiyattır.

Sorucu, verilen bilgiler arasından sorular çıkararak sözü uzatıyor. Aynı soru Sabahattin Eyuboğlu Öğretmene de sorulmuş. Bunları bir başka zaman alıp karşılaştıracağım. Dergilerin ikisini de aldım, yazıp, kendimce de bir değerlendirme yapacağım.

Arkadaşlarla buluşup yemeğe gittik. Akşam yemeklerinde genellikle yalnız kalacağımız belli olmuş durumda. Herkesin iyi fena bir evciği var, nöbetleri dışında evlerine çekildiklerinden akşam yemeklerine gelmiyorlar. Ekrem Ula:

-Biz "Üç Ahpap Çavuşlar!" çaresiz geleceğiz. Köy Enstitülerine atandığımızda da evleninceye dek bu böyle sürecek!

Konuyu gelecek Müdürlere çevirip toplantı konularının neler olabileceğini kestirmeye çalıştık. Ekrem Genel Müdürü çok iyi değerlendiriyor. Onun amacı:

-Bir an önce tüm enstitülerin genel inşaat işlerini tamamlamaktır. Enstitüler 4 yaşını doldurdu, bu yıl ilk mezunlarını verecek, yaptıkları binaların hiç biri sıvanmış değil. Bu arkadaşlar köylerde bina yaparsa o binaları kime sıvatacak? "Köy Enstitüsü'nde yapıcılık okudum ya da bina yaptım” diyen olursa bence yalan söylemiş olacak. Yapıcının simgesi maladır. Mala tutmak da sıva yapmaktır. Sıvanmamış bir bina tam sayılmaz. Bizim gözlerimiz alıştığı için umursamıyoruz. Hasanoğlan'a gelen insanların çoğu bizi bu bakımdan, yüzümüze söylemiyor ama içlerinden ayıplıyordur. Çünkü insanlar buraya kentlerden geliyor. Kentlerde sıvasız evler, azınlıktadır, bunlar da sorunlu evlerdir.

Ekrem konuşurken gülümsedim. Ekrem onaylamadığımı sandı, “doğru değil mi?” diye sordu. Ben de:

-Sonunda, benim düşüncemi paylaşan birini buldum! diye sevindiğimi, Kepirtepe'de yapıldığı 1939 yılında daha binanın sıvanmasını istediğimi, bunu, beni tanıyan o çevredeki insanları düşünerek istediğimi ancak yapıcı öğretmenler; "Yüksek Bakanlık!"ın bunun için bütçeye para koymadığını söyleyip "İpe un serriyorlar!" dediklerini anlattım. Bu gezide de hep binalara baktım, oralarda da yeni yapılan binalar hep sıvasız. Ekrem:

-Bence bu konu ilerde Köy Enstitüleri'nin en büyük sorunu olacak. Genel Müdür bunu düşünüyor, sanırım bu konuda da bir uyarıda bulunacaktır. Hüsnü Tonberg'i kurcaladı, önce savaş üstüne bir konuşma dinledik. Arkasından Gece Konseri diye bir programla karşılaştım. Cuma akşamları tekrar ediliyormuş. Üç Büyükler! diye bir program açıklandı; Georg Philipp Telemann, Johann Sebastian Bach, Georg Friedrich Haendel! Çembalo diye bir çalgıyı ilk defa duydum. Arkadaşlar sorar diye irkildim. Sormadılar. Şef. dr. prof. Praetorius'u biliyordum; bu gece bir şef daha öğrendim Toskanini! Arturo Toscanini! Paganini'yi biliyordum, İtalyan kemancı. Şef. Toscanini de besbelli İtalyan. . .

 

Arturo Toscanini

Arkadaşlar, Toskanini moskanini dinlemediler. Telemann'nın eseri flüt müziği idi. Hüsnü bir ara Bulgar gaydasına benzetti. Gaydayı ben çok iyi biliyorum, bizim Burgaristan’dan gelme bir çobanımız vardı, oldukça güzel çalardı. Gayda, bozulmadan yüzülen koyun derisinden yapılır. İki adet çıkış, bir adet te üfleme borusu olur. Bir üfleme çalgısıdır ama flüt'ün sesi çok başka olur.

Konser bitene dek dinledim. Arkadaşlar uyudu. Tonberg'e el sürmeyecektim, çaresiz, kapattım.

Yatınca aklım gene bir konuya takıldı. Uygar ülkelerde büyük besteciler yetişiyor, büyük orkestralar onları çalıyor. Onların da kendine göre büyük şefleri olacaktır. Bizim şef Prof. dr. Praetorius zaten Almanya'dan gelmeymiş. Mahir Canova Öğretmenimizin çalıştığı Tatbikat Sahnesi (Tiyatro) başında da bir Alman var; Carl Ebert. Cumurbaşkanlığı Orkestrasında da başka çalanlar var. Bize plâklarını vereceği söylenen Koplinger de bir Alman. Geçen yıl buraya da gelen Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü piyano öğretmeni Eduard Zuckmayer de Alman'mış. Hüseyin Çakar'la evine gittiğimizde küçük kızı Mişel (Mischel, 8-9 yaşında) benim çalmaya çalıştığım Mozart sonatları su gibi çalıyordu. Onlar neden öyle, biz neden böyleyiz?

 

1 Temmuz 1944 Cumartesi

 

Erkenden kalkıp hazırlandım, notalarımı rule yapıp arkadaşların yanına gittim. Ruleyi görünce Ekrem sordu:

-Ne o, öğretmene köyden şarap mı aldın? Sahi, bizim köyde de rakı, şarap ya da ispirto şişelerini böyle sararlar. Ekrem'in sözü beni uyardı. Köyde içki kullananlar vardır. Muhtar Ahmet Çakır büyük Amcamın Bektaşi Dedesi olduğunu söyleyince kendi köylerinde Bektaşi olduğunu söylemişti. Ayrıca bizim oyun öğrendiğimiz çeşme yakınındaki boş binanın Şaraphane olduğunu söylemişlerdi. Bağ olduğuna göre şarap neden olmasın? Ancak, Ekrem bu işle neden ilgilenmiş? Sordum, güldü:

-Bizdeki KEŞ takımı onu geçen yıl gelir gelmez keşfettiler. "Kimler?" diye sormamızı önlemek için:

-Keşlerin hepsi öğretmenliğe döndüler! dedi. Ankara'dan istedikleri olup olmadığını sordum, Ekrem, peynir, zeytin istedi. (ortak, kahvaltılarımız için)

Grupla gitmeye alışık olduğumdan trene ilk kez gidiyormuşum gibi çekinerek gittim. Şef Selim Bey bana takıldı:

-Normal bilet alacaksın, sen şimdi öğretmensin, maaş alıyorsun öğrenci pason geçmez! dedi. İnandım, para çıkarırken güldü:

-Geç yapılmış Bir Nisan şakası!dedi. Tren, boş denecek ölçüde tenhaydı. Cebeci durağında indim. Köprüden Konservatuvara geçtim. Aynı yalnızlık duygusu içinde Konservatuvar kapısına dayandım. Kapıcı amca, yerinden kalkmadan sordu:

-Kimi arıyon? Faik Canselen Öğretmenin adını verince "O da geldi, geç!"dedi. Faik Öğretmen alt odaların birinde piyano çalıyordu. Beni kapıda görünce, dönerek:

-Bak görüyorsun, dakikalarımı nasıl değerlendiriyorum! deyip kalktı. Büyük, kuyruklu piyanoydu. Kuyruklu piyano görmüştüm ama dokunmamıştım. Kısa bir konuşmadan sonra açıp notalarımı çaldım. Faik Öğretmen verdiği ödevlere işaret eder, tarih yazar, önce onlara baktı. Gülerek:

-Bu sayfayı kapatalım, bu öğrenci izleme yöntemi, biraz daha özgürce çalışalım. Sen Mozart'larını arkadaşlarına çal. Onları oldukça pişirmişsin. Ancak Mozart çok hassastır. İnsanlar onu benzersiz bir deha olarak bildiklerinden, onun eserlerini çalanlardan çok şeyler bekler. Böylece Mozart çalmak, bunları bilenler için oldukça zorlaşır. Sen bir süre Beethoven çalış! dedikten sonra Beethoven'in Patetik Sonatını çaldı. Ödev olarak da önce son bölümünü verdi. Açıklama yaptı:

-Son bölüm melodiktir. Seveceğin için çabuk çalacaksın. Giriş biraz ağdalıdır, sıkıldıkça son bölümü çalar, rahatlarsın! dedi. Gelmeme bir engel olup olmadığını sordu. Öztekin Öğretmene selâm söyledi.

Konservatuvar boş olunca dolu olduğu zamanki güzelliği kalmamış. Kendi kendime konuşarak Ulus'a döndüm. Kızılırmak Kıraathanesi'nde Asım Öğretmenin arkadaşı Muzaffer Erdölen'i gördüm. "Asım biraz sıkıştı, durumu iyi ama onun Alman öğretmeni onun daha iyi olabileceğini, isterse burada kalabileceğini ancak bunun için puvan yükseltme koşulunu öne sürmüş. Asım çok azimli:

-Bu fırsatı kaçırmayacağım! deyip piyano odalarına kapanmış. Muzaffer Erdölen, güleç yüzlü bir insan, yalnız olduğumu görünce arkadaşlarından izin alıp yanıma geldi. O da beni merak etmiş, gülümseyerek:

-Her zaman kalabalık olurdunuz, bugün yalnızsın! dedi. Okulun tatile girdiğini, okulda kaldığımı, Asım Öğretmen kadar olmasa da benim de piyano sorunum olduğunu anlattım. Anlattıklarımı dikkatle dinledi. Asım Öğretmen onlara Köy Enstitülerinin, müzik öğretmenleri için öteki okullardan daha rahat bir ortam olduğna inandırmış. Muzaffer Erdölen daha ikinci sınıfa geçmiş ama Köy Enstitüleri'nde bir süre çalışmaya karar vermişmiş. Biz konuşurken bizim 2. sınıftaki arkadaşlarından (şimdi 3. sınıflar) Ankaralı Hüseyin Yücel'le Satılmış Aslantaş geldi. Beni görünce oturmak üzere seçtikleri sandalyeleri bırakıp geldiler. Onlar gelince Muzaffer Erdölen izin isteyip arkadaşlarının yanına gitti. Hüseyin Yücel'le iki ikiye hiç konuşmamıştım ama Satılmış Aslantaş'ı iyi tanıyordum. Ankara’ya yakın bir yerden olduğunu da anımsadım. Ahmet Emin Yalman geldiğinde sık sık kalkıp konuşanlardan biriydi. Bir defasında da "Köyüm Ankara'ya iki saat!” deyince kendi köyümle karşılaştırmıştım:

-Benim köyüm Lüleburgaz'a 3 saat, öyleyken bile sık sık köye gidip gelirdim. O bir saat daha yakın, hem de Ankara! deyip onun şanslılığını düşünmüştüm. Sonraları da zaman zaman Ankara'yı yeren ya da Ankara kızlarına söz yakıştıranlara karşılık verdiği için Ankara'ya yakınlığı belleğimde yerleşmişti.

Hüseyin Yücel de neşeli bir arkadaşmış, Ankara'ya sık gelecekmiş, nasıl geleceğini gülerek anlattı. Görevlerini sordum, Gülerek:

-Ne görevi yahu, yazıp iki satır şey atarım önlerine! Tez mez diyorlar okuttukları konularla ilgili kitap bile yok! deyince Satılmış Aslantaş uyardı:

-Öyle konuşma, kitabı vardır, sen bulamamış olabilirsin, daha işin başındayız. Satılmış Aslantaş son sınıfların bir konu seçip o konuyu sınav yapanlara göstermek zorunda. Sınav kurulu tezi yetersiz bulursa o kimse sınıfta kalmış, sınav için bir yıl beklemiş oluyor. Hüseyin Yücel, Satılmış Aslantaş'ın kolundan çekerek:

-Anacığım, ben şunu demek istiyorum, tez konumun öğretmeni konumu beğendi, kaynak sorduğumda:

-E artık onu da sen bul! dedi. Ben buna kızdım! Sonra da bana takıldı:

-Oraya gidiyor musun? Ben cevap vermeden Satılmış Aslantaş, eliyle Hüseyin Yücel'in ağzını kapatarak:

-Aklın fikrin bu! Git işte yollar açık! diye şaka niyetine çıkıştı. Okulu sordular. On kadar Enstitü Müdürü geleceğini, yarın Genel Müdürün de Hasanoğlan'da müdürlerle toplantı yapacağını anlattım. Onlar otobüsle dönüyormuş, saate bakıp ayrıldılar. Onlar kalkınca ben de kalkıp kitapçıları gezdim. İplerde, tezgâhlarda dergiler var. Yıldız dergisini karıştırdım, filmler, film yıldızları var. Ünlü yıldızların resimleri kapaklarda. Bir Varlık, bir Yıldız dergisi aldım. Ekrem Ula çay kaynatmak için ocak demişti. Birilerine sordum, beni ta Anfartalar'a yolladılar. Anafartalar'a çıkmadan sol arka sokakta satılıyormuş. İspirto ile yanan varmış; aldım. İspirto da almamı söylediler, bir süre ispirto aradım. Sonunda onu da buldum. Büyükçe bir paketle istasyonu boyladım. Gar merdivenlerine tırmanırken sol taraftaki binanın önünde sıralanmış panolar var. Sekiz kadar, oldukça da büyük çerçeveli. Vakit olduğundan gidip baktım. Yalap şap boyanmış ama gene de anlamları var. O sıra bir bayan hızlı hızlı geldi, oradakilere bir şey sordu. Bayana birisi yanıt verdi:

- Bizde yok bayan, sen onu Ressam Refet Başokçu'nun atölyesinde bulabilirsin. Ressam Refet Başokçu dediği Süheyla Öğretmenin babasıdır. Aklıma takıldı, atölyesi nerededir? Trene geçtim ama gelecek cumartesi için kendime bir iş çıkarmış oldum. Hemşerim Şerif Baykurt onun atölyesinde çalıştığını söylerdi. Trende ara ara bunu anınsadım ara ara da bunları neden düşündüğümü kendime sordum. Süheyla Öğretmenin babasının atölyesi bana neden gerekli?

Hasanoğlan durağında inince kendimi toparladım. Odamız açık, geleceğimi bildikleri için arkadaşlar bilerek bırakmıştır. Yemekhaneye gittim, orada da yoklar. Kimseye sormadım. Odaya dönünce arkadaşlar “telaşla nerdesin? Biz seni arıyoruz.” Trene beni karşılamaya gelmişler. Durağa ekip öğrencileri, tren görmek için izin almış, her akşam çıkıyorlarmış. Kalabalık ondanmış. Ben bunları bilmediğim için iner inmez gitmiştim. Neyse sonunda buluştuk. Ekrem Ula benim çay ocağına güldü:

-Sen onunla traş suyu kaynatırsın, benim dediğim düpedüz çay ocağıdır, onu ben aldırırım! deyip konuyu kapattı. Satılmış Aslantaş'la Hüseyin Yücel'i anlattım. Ekrem Ula hiç ilgi göstermedi, gülerek:

-Gezsinler Ankara kaldırımlarında, Buraya dönünce gene Köy Davası'na kurban olduklarını söylerler. "Yalandan kim ölmüş!" diye bir söz vardır. Kimse ölmediğine göre yalancılar her devirde, her toplumda gani gani üreyip çoğalıyorlar! Ekrem Ula efkârlandı, arkasından Hüsnü'ye:

-Aç şu senin kutuyu da sustur şü kötüyü! deyip güldü. Sonra da:

-Hiç sevmem arkadan konuşmayı ama bazan kendimi tutamıyorum. Bu akşam da böyleyim işte. Radyoda "Geçen Hafta!" adlı bir program izledik. Hafta içinde dünyada, yurdumuzda olanlar anlatılıyordu. Yıldız Dergisini çıkardım. Bayan resimlerinden biri Mapita Cortes'ti; Hüsnü hemen aşkını ilân etti.

 

Mapita Cortes

 

 

Ne ilginç, ilk günden beri başucumda duran yığınla kitaba dokunmayan arkadaşlar Yıldız'ı hemen elden geçirdiler. Henry Fonda tanıdık çıktı, 7 yaşındaki kızı Jane Fonda bile sevildi.

     

Henry Fonda

 

Ekrem, Henry Fonda filmleri görmüş, birini, Gazap, Üzümleri'ni anlattı. Başka filmini de görmüş. Ekrem, Gazap Üzümleri'ni de “Amerika'da bol kazanç var!” diyenlere ya da öyle düşünenlere, yanlış düşündüklerini, orada da kazancın aslan ağzında olduğunu, onu aslanın ağzından almak için çok çileler çekildiğini anlatan bir film olarak tanımladı.

Yatınca, sinema hakkında çok eksiğim olduğunu, film görmeden sinema hakkında fikir sahibi olunamayacağını düşündüm. Kırklareli’de Pehlivan Amcam sinema işletiyordu. Oraya gittikçe bir kaç film görmüştüm ama o filmler hep yabancı dil ya da alt yazılıydı. Bana kimse özendirici bilgi vermediği için hiç üzerinde durmamıştım. Lüleburgaz'da kaldığımız yaz oldukça heveslenmiştim. Sonra Kepirtepe'ye geçtik. Kepirtepe'den sinemaya gitmek koşullara bağlanınca sinemaya gitmek zorlaştı. Daha sonra Hasanoğlan'a göç ettik. Orada sinema sözü bile edilmedi. Böylece sinema ilgim oldukça örselendi. Şimdi, Kızılçullu çıkışlı arkadaşlara bakıyorum, çoğu, sinema nedir, iyi kötü film nedir? yargılaması yapıp Ankara'daki sinemaları, filmlerine göre seçiyorlar. Arkadaşım Nihat Şengül, film yıldızlarını sıralıyor. Şimdi de Ekrem Ula, Henry Fonda hakkında konuştu. Oysa ben  bu yıla kadar, film deyince konuları bir yana itip karşıma çıkan insanların resimlerini anımsıyordum. Şehvet Kurbanı deyince Cahide Sonku'nın güzel yüzünü; Ertuğrul Muhsin'in soğanlı sahnesini bir de Aynoroz Kadısı'nda Hazım Körmükçü'yü gözümün önüne getiriyordum. Kızılçullu'nın İzmir içinde olması arkadaşlara bu açıdan yararlı olmuştur.

Geçtiğimiz Yılbaşı gecesi Namdar Rahmi Karatay bir şiir okumuştu.

-"Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğne'ye!" demişti, ben de kendime onu tekrarlayıp gözlerimi kapıyorum. Geçti o günler, şimdiki zamanını iyi değerlendir.

 

2 Temmuz 1944 Pazar

 

Ekrem uyandırdı; "Kampana çaldı, sinemacılar!" deyip bir de kahkaha attı. Arkasından da Ankara'da oynayan filmleri sordu. Ekrem'in sorusu, akşamki düşündüklerimi doğruladı; filmler için dergi aldım da önünden geçtiğim iki sinemanın da filmlerine bakmak aklıma gelmedi. Yeni Sinema neyse ne, o biraz Meydan'a kapalı, kapısı arkaya düşüyor. Oysa Sümer Sineması Cebeci-Ulus Meydanı yolu üzerinde, başımı çevirsem göreceğim.

Sıtkı Şanoğlu Öğretmen haber göndermiş, akordiyonu alıp gittim. Gülümseyerek:

-Müdürlere bir gösteri yapalım! dedi. Düdük çalıp eliyle de işaret ederek öğrencileri halka yaptı. Dikkat! uyarısından sonra Harmandalı'yı çaldım. Tüm öğrenciler ancak Harmandalı’ya katılıyor. Bir kaç kez tekrarlayıp hem oyunda bir birlik sağlandı, hem de oyun süresini doldurduk. Sıtkı Şanoğlu Öğretmen:

-Bu hafta böyle sürdürelim, Genel Müdürümüz jimnastikten çok Milli Oyunlara önem veriyor. Gelen Enstitü Müdürlerinin de burasını öyle görmesini ister. Milli Oyunları iyi bilen bir Egeli Efe gelecek, oynanan oyunları bundan sonra o düzenleyip özgünleştirecek. Böylece bizim işimiz, öğrencileri toplayıp müziğini çalmakla sınırlanacak! dedi. Akordiyonu yardımcım Ömer Çiftçi’ye verip kahvaltıya gittim. Arkadaşlar daha önce gelip, işbaşı yapmışlar. Genel Müdür'ün geleceği haberi herkesi hareketlendirmiş durumda. . .

Genel Müdür, Enstitü Müdürleriyle toplantı yapacağına göre bizim salona uğrar düşüncesiyle ortalığa göz attım. Eğer gelirlerse kesinlikle benim piyano çalmamı isterler. Özellikle Lâdik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin:

-Nasıl, bir gelişme var mı? der. Hatta, eşi Sabahat Öğretmenimden de söz ederek, bizi unutmadıkları, bizlerden başarılar beklediklerini de tekrarlar. (Geçen gelişinde böyle yapmıştı)

Sessiz sakin uzun süre piyano çalıştım. Yeni ödevime oldukça alıştım. Son bölüm ilginç, sağ, sol uyumu oldukça zor. Gelenlere onu çalmam ama kendi merakımdan onu çalışıyorum. Hızlandırabilirsem güzel olacak, özellikle girişi çok hoşuma gidiyor. Giriş sürekli kulaklarımda, ağızla da söyleyecekmişim gibi geliyor ama kolay değil; Lalalaaaa, la, laa-la, la, la, la, laaaa, la! diyesim geliyor ama yanılabileceğimi de hesaba katıyorum.

Öztekin Öğretmen izinden dönmedi. O nedenle salonu yalnız bırakmak istemiyorum. Bizim odaya da gündüzleri uğramak istemiyorum, uğrarsam, boş boş dolaşıp akşama dek yatıyor, denmesinden çekiniyorum. Ayrıca arkadaşlara da saygısızlık sayıyorum. Salondan ayrılırsam tek kitaplığa gidiyorum; o zaman da hemen dönüyorum.

Yemekte öğrendim, Genel Müdür gelmiş, Bakan Hasan Ali Yücel de gelecekmiş ama önemli bir B. M. M. toplantısı olduğundan ayrılamamış.

Piyanoma döndüm, tuşlara basıyorum ama kulaklarım kapıda, kesinlikle birileri gelecektir. Kaldırıp kolumu saate bile bakmıyorum, Mozart, ondan bıkıyorum Hanon'a geçiyorum. Hanon bedensel yorgunluk yapıyor; on parmakla bilekler sürekli harekette. Czerny, kurnazca sıralanmış notalardan oluşmuş gibi. Beethoven'in öğrencisi, öğretmeninin izinden gitmiş, etütlerde bile armoni. Aklıma geldi, Beringer’de bir Diyabelli Rondo vardı, onu çaldım. Mozart Marş Allaturca (Türk Marşı) dışında arkadaşların en beğendiği parçam. Onu çalışırken Faik Öğretmen şaka olarak bana sormuştu:

-Doğru söyle, öteki parçalara göre bunda bir başka hava seziyor musun? Diyabelli de İtalyan; tıpkı Paganini gibi notaları biraz şeytanımsı sıralar, çalarken zor ama dinleyiciye çok kolay, oyuncak duygusu veriyor, Sesler, kolayca akıp gidiyor! demişti. Şeytanımsı Diyabelli Rondoyla oynarca çalarken, sabahtan beri beklediğim halde gelmeyenlerden bir grup kapıdan girdi. Enstitü Müdürleri üçü tanıdık, biri yabancım. Onları görünce kalktım. Daha doğrusu kalkmak üzere doğrulurken Pazarören Müdürü Şevket Gedikoğlu omuzumdan bastırarak oturttuktan sonra baş parmağı ileriye çıkık olarak sağ elini bana doğru sallayarak:

-Senin geçen hafta akordiyonunu dinleyince Pazarören’e gelmeni istemiştim, sen de bana piyano olmadığını mazeret olarak ileri sürmüştün. Sana yepisyeni bir piyano alacağıma arkadaşlarım önünde söz veriyorum. Haydi şimdi çal da dinleyelim! dedi. Ömer Uzgil'le (Gönen) Enver Kartekin (Lâdik) ikisi de:

-Baskı yapmayalım efendim, piyano alacak başkaları da bulunur! dediler, benim tanımadığım Müdüre baktılar. Onlardan biraz kısa biraz da yaşlı görünen de:

-Koşul piyanoysa, biz ısmarladık! deyince Şevket Gedikoğlu konuşana dönerek, gür sesiyle:

-Yapma Ali Beyciğim, senin çok başarılı bir müzik öğretnenin var; ikinciye göz dikmen reva mı yani? dedikten sonra onlara önce Diyabelli’yi, arkasından Mozart Türk Marşı'nı çaldım. Alkışladılar! Yaz çalışmalarımızı sordular. Müzik Bölümünün Enstitüye yaptığı katkıları sordular. Sabahları oyunların müziklerini çaldığımı, 20 öğrenci olarak mandolinle çalışma yaptığımı anlattım. Sene içinde de son sınıfların, Enstitü bölümünde birer haftalık staj çalışması yaptığını söyledim. Memnun olarak ayrıldılar. Ali Bey dedikleri müdürün Gölköy Köy Enstitü Müdürü olduğunu öğrendim, daha önce çok duymuştum, resmini de görmüştüm ama yaz kılığı bana değişik geldiğinden yabancı olarak bakmış oldum.

Onlar gidince biraz daha gururlanıp çalışmamı sürdürdüm. Her an kapıdan birileri geliyormuşçasına çalıştım. Gelen giden olmadı ama, ben gezi, kamp açıklarını tamamladım. 1. Beringer'i baştan sona tekrarladım.

Yemekte arkadaşlarla buluştuk. Onlar, Eğitimbaşı Hürrem Arman'a katiplik yapmış. Okul Müdürü Rauf İnan toplantıya katılmayınca Eğitimbaşı olarak Yüksek Bölüm adına Hürrem Arman, Enstitü bölümü adına da Şeref Tarlan katılmış. Oldukça uzun kararlar alınmış. Genel Müdür:

-Notlardan bir suret te bana verin! deyince iş önemsenmiş, bu nedenle arkadaşlar bir hayli terlemiş.

Onlara geçmiş olsun! dedim ama benim konserden söz etmedim. Onun yerine Sabah Sporlarındaki değişikliği anlattım. Gelecek Efe'den söz edince Ekrem güldü:

-Bizim Efe; çok iyi insandır, kendisi severim, oyunları iyi öğretir, sabırlıdır! dedi. Onların yorgunluğu benim de yarın sabah yetişme kaygım nedeniyle Tonberg'e el atmadan yattık.

 

3 Temmuz 1944 Pazartesi

 

Hüsnü ile biz alışkanlık olarak "Zil!" diyoruz. Ekrem, “neresi zil onun? kampana!” diyor. O nedenle kalk zilini tekrarlayarak konuşuyoruz; "Zil çaldı-kampana vurdu!” diyoruz. Kampana vurduya ben takıldım; “Kampanaya vuruldu!" demek gerekir. Ancak, onda da anlam kargaşası oluyor. Vurulması önemli değil, burada sesin gelmesi önemli; o nedenle kampanaya vuruldu yerine kampana vurdu denmesine kendimizi alıştırdık. Kampana dediğimiz de bir metre uzunluğunda demiryolu demiri. Hasanoğlan Köy Enstitüsü temeli atılırken biz asmıştık. Çok yaygın olacağı düşünülerek zil söz konusu değildi. Olsa olsa bir büyük zil, ya da çan olabilirdi. O zaman da kiliseyi çağrıştıracak deyip ray (portrele) parçasına karar verilmiştik. O gün bugündür olay olduğu gibi sürüyor. Demirin tınısı tüm Hamurbasan sırtlarını çınlatıyor.

Konuştuğumuz üzere Sıtkı Şanoğlu Öğretmenle Spor alanına gittik. Fazla farketmez ama biraz daha titizce "Sallanmayalım, Efeliği gevşetmeyelim” uyarılarından sonra Harmandalı Efeler coştu. Önceden söylemeden bir deneme yaptım, “Baslara dikkat! der gibi birkaç kez bastıktan sonra Arpazlı Zeybeğine çevirdim. Onu bilmeyenlerin olduğunu biliyordum. Sıtkı Şanoğlu da biraz tuhaf baktı. Çok az bir grup önceden uyarılmış gibi sıradan birlikte geri çıktılar. Öteki büyük grup oyunu sürdürdü. Sıtkı Şanoğlu Öğretmen:

-Umut etmediğim bir düzenle değiştiler, bu da güzel bir hareket! dedi. Konuklardan gelen olmadı.

Kahvaltıda arkadaşlarla buluştuk. Herkes normal günlük işine dönecek. Konuk Müdürler yarın ayrılacaklarmış. Ankara'da gezecekler herhalde! deyip gülüştük. Onlar da insan, çoluk çocuk sahibi öğretmenimiz Enver Kartekin oğlu Yaman'a neden Ankara hediyesi götürmesin? Hele Cılavuz Müdürü için bir değil iki gün Ankara'da kalmak haktır. Şaka olarak söyleyip gülüyoruz ama mantığımız bunu gerçek sayıyor. Ta ülkenin öte ucundan gelmiş, gerçekte onun İstanbul'a gitme hakkı bile var. Kepirtepe'deki Müdür, 5 saat sonra İstanbul'da oluyor. İsterse gece evine dönüyor. Arifiye de öyle. Hele Kızılçullu, büsbütün İzmir'in içinde sayılır. Hak, haksızlık üzerine eyyam keserek ayrıldık.

Bizim salona gittim, çocuklar için ayırdığım Josef Haydn (Joseph) Çocuk Senfonisini kendime çaldım. Su gibi müzik. Mozart serenadlar da öyle; örneğin Küçük Şeylerden Bir Gece Müziği baha biçilmez güzellikte.

Plâktan sonra öğle çalışmasına mandolin parçalarını(Nota) işaretledikten sonra bir süre yeni ödevimi açtım, Pathetiqe (Patetik) Sonat. No:8-C Minör Op 13. Bestecinin 8 numaralı do minör sonatı, eser numarası 13. Üç bölüm. 1. Greve, 2. Allegro, 3. Rondo-Allegro. Ben bu hafta bundan sorumluyum. Şöyle bir yokladım, greve çok ağır ama kuvvetli tuş istiyor. 2. bölüm Allegrosunu önemsemedim, 3. Bölüm rondo sonundaki allegro beni terletecek. Hem küçük değerde notlar hem de hızlı. Mozart kv 545 sonatına benziyor. Çalınca sesler yaylanarak gidip geliyor.

Uzun süre rondo üzerinde çalıştım. Gelen giden olmadı Yemek zili çaldı. Odamıza uğrayıp yemeğe gittim, yemekten hemen sonra usta mandolin grubuyla çalışmam var. Ankara, Ziraat Marşı ile Sosyalliğe İmni diye bir parça (Aslı Beethoven'in 9. senfonisinden). Öğrenciler çok sevdiğinden sık sık tekrarlıyoruz. 20 kişilik tam olarak geldi. Akortlar yapıldı, önce Sosyalliğe İmni'yi iki kez çaldık. Onda mandolin akorları da kendini belli ediyor. Ankara marşı ile Ziraat marşını birer kez çaldık Ankara oldukça düzgün, Ziraat marşı'nın tekrar bölümüne ses çıkışları olmuyor. "Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz. Biz yurdun öz sahibi temeliyiz köküyüz!” sesler kaynaşmıyor. Haftaya daha iyi hazırlanmak üzere sözleştik. Söz verdiğim plâğı pikaba yerleştirdim. Josef Haydn'ın senfonisi, guguk kuşlarını öttürürken İşbaşı zili çaldı. Konuk Müdürler ara ara gezdiği için öğretmenleri işbaşı uyarısı yaptığından çocuklar telaşla mandolinlerini alıp çıktılar. Plâk çalmaya devam ediyor. Çocukların arkasından bakarken kapının önünde bir otomobil durdu. Levhası kırmızı 9. Bu arabayı tanıyorum. Bir an durakladım. Araba kapısı biri koşarak açınca bizim Bakanımız çıktı, doğru bana yönelerek merdivenleri ağır ağır çıktı, sürücüsüne “arabayı yokarı (Yukarı değil) çek!” deyip salona girdi. Bana dönerek gülümsedi:

-Ders mi yapıyordun? Beni görünce mi dersi kestin! deyip gene gülümsedi. Salonda Öztekin Öğretmenin geliş koltuğuna oturdu. O sıra plâk bitmişti. Müfettişlik yaparken karşılaştığı bir olayı anlattı. Çok heyecanlı bir öğretmene "Müfettiş geldi!" dendiğinde sıtma nöbeti geçirmiş. "Böylelerini de gördük!" dedi. Çalan müziği sordu; Josef Haydn'ın Çocuk Senfonisi dedim. O sormadan çocukların çok sevdiğini ders sonunda ara ara çaldığımı söyledim. Bu kez müziği çok sevdiğini, kendi şiirleri için besteler düşündüğünü söyledi. Bana sordu:

-Sen benim şiir yazdığımı biliyor musun? deyince bildiğimi, marş, şarkı sözü olan şiirlerinden başka uzun bir şiirinizi yakınlarda okuduğumu söyleyince "Nerede nerede?” diye soruyu ikileyerek sordu. Baki Süha Ediboğlu'nun kitabında deyince başıyla doğru söylediğimi onayladı. Şarkı olanları! deyince İlk aklıma gelen Bayrak Marşı'nı söyledim. Ben Bayrak Marşı! deyince o:

Atalarım gökten yere indirmişler ay yıldızı,

Bir buluta sarmışlar kiiiiii, rengi şafaktan kırmızı.

diye sesle "Ki'yi uzatarak söyledi. O söylerken ben de Atatürk'le 23 Nisan'ı anımsayıp onları da ekledim:

-ATATÜRK, 23 NİSAN!

Bu kez de besteleri olduğunu söyledi, duyup duymadığımı sordu. Birini duyduğumu ama “bize açık açık aşk üstüne yazılan şiirleri, şarkıları pek önermediklerinden sizin şarkınızın birini yalnız ad olarak biliyorum. Bir Hadise var Can ile” derken kendisi sesle söyledi "Can ile Canan arasındaaaa!" dedikten sonra şarkının dörtlüğünü okudu:

 

"Bir hadise var Can ile Canan arasında
Kaldım yine bir âteş-i hicran arasında
Bir tir-i kaza var yine müjgân arasında
Kasd etmek için cana bir imkân arasında!"

 

- Bunun neresinde aşk, neresinde sevda? diye sordu. Sonra da:

-Sana olayı bilmeyen biri yanlış aktarmış, Can ile Canan benim ikiz çocuklarım, onların sık sık dırıltılarından yakınan annelerine armağan olarak şarkıyı düzenledim. O yaramaz Canan ile Can bu yıl Liseyi bitirdiler. Kızım Canan Konservatuvara karar verdi, oğlum da Dil Tarihle Hukuk arasında kararsız durumda! deyince ben çok cesaretlendim:

- Oğlunuz yazı tura atsın! Dedim, güldü:

-Yazı tura hergün atılıyor ama hangisi çıkarsa gözü ötekinde kalıyor. Daha zamanları var, elbete birini seçecek! deyip pikaba baktı. Tam bu sıra Ali Kılıç Öğretmen geldi, eğilerek selâm verdi.  "Okulumuzdaki konuk Enstitü Müdürleri topluca yukarda, buraya mı gelsinler efendim?” deyince Hasan Ali Yücel:

-Üç gündür önemli bir Meclis toplantı olayı geçirdim. Arkadaşlardan rica ediyorum bana bir saat izin versinler, (Beni göstererek) ben burada aradığımı buldum, "Bir saat, fazla değil, sonra buraya gelsinler!" dedi Ali Kılıç Öğretmen:

-Başüstüne! deyip gitti. Bakan Gülümseyerek sordu:

-Biz, daha önce de konuştuk değil mi? Ben,

-Bunun, sizinle konuşmamın beşincisi olduğunu söyleyince:

-Buna çok memnun oldum, sende vefa var. Gel sen şimdi bana dinlendirici bir müzik seç, ben şu pencereden karşılara bakayım! dedi. Johann Sebastian Bach'ın Brandenburg Konçertolarını söyleyince gene güldü:

-Bak bu bile beni dinlendirmeye yetti. Biliyorum onlar uyku müziğidir ama ben uyumadan da burada dinlendim! dedi. Ben de:

-Bach'ı seveceğinizi tahmin ediyordum! deyince:

-Bunu nereden biliyorsun? diye sordu. Ben:

-Goethe'yi seven Bach'ı sever diye düşündüm! deyince gülerek:

-Goethe'yi sevdiğimi kim söyledi? diye sesini yükselterek sordu. Onun için roman yazdığınızı biliyorum. Kitabı bulup okuyamadım ama, böyle bir kitabınız olduğunu çok iyi biliyorum!

-Peki sen Goethe okudun mu? Goethe'den Werther'le Faust kitaplarını okuduğumu, bir de şiirini ezberlediğimi söyledim. "Hangi şiirini? diye sorunca:

-Röslein, Yaban gülü!

-Nasıl başlıyordu?

"Röslein, Röslein, Röslein rot
Röslein auf der Haydn!"

Gülümsedi, sözünü sürdürdü:

-Evet, haklısın. Müziğin, bizim olanları üstünde uzunca çalıştım. Eskiden müzik okulları yoktu dergâlar vardı, oralara gidip müzik çalıştım. deyince gene:

 

Bir Dehanın Romanı

 

-Dergâların olduğunu da biliyorum, benim çak yakın bir büyüğüm, Vahit Lütfi Salcı'dan çok dinledim. Bir kahkaha daha attıktan sonra:

-Ne çok şey biliyorsun! Vahit Lütfi Salcı nerde şimdi? Kırklareli'de olduğunu söyledim. Varlık dergisinde yazıları çıkıyor! Hasan Ali Yücel:

-Sözüm yarım kaldı, deyip konuşmasını sürdürdü:

-Daha sonra Avrupa'ya gidince, onların müziklerini de yakından izledim. Şairimiz Yahya Kemâl bizim Dede Efendimiz için:

"Bizim öz musikimizin piri!"

der. Almanlar da Büyük Bach'a o gözle bakarlar. Onu dikkatle dinleyen herkes etkilenir. Çok doğru düşünmüşsün!

 

Johann Sebastian Bach

Birinci plâğı koydum, elinin parmaklarını alnına, dirseğini de pencerenin kenarına dayayarak karşılara baktı. Pencere, Hasanoğlan bağlarıyla Lalabel tepelerini aşarak Elma Dağlarına karşıydı. Plâk bitince de gülerek:

- Devamı? derken daha ikinci plâğı koydum. 2. plâk biterken Ali Kılıç Öğretmen saati göstererek geldi; Beyefendili, Muhterem Vekilimli bir dille Müdürlerin gelmesi için emirleri beklendiğini söyledi. Hasan Ali Yücel pek hoşlanmadığını belli eden bir tavırla:

-Çok yorgunum, lütfen buraya gelsinler! dedi. Bana da 3. plâk işareti yaptı. Plâğı koydum. Bach, Brandenburg Sol Majör. Oldukça hızlı akışlı (Allegro).

Müdürler geldi. Ev sahipli yapan bizim Eğitimbaşı Hürrem Arman:

-Efendim yorgunsunuz biliyoruz. Ancak arkadaşlar görevlerine dönecekler. Sizi dün başımızda görememenin üzüntüsünü duyduk. Gelmiş olmanız bizi sevindirdi. Geldiğinizi duyunca birlikte görmek istedik. Hasan Ali Yücel:

-Teveccühünüze teşekkür ederim. İki gün iki gece süren bir toplantıdan çıkar çıkmaz sakin bir yer düşündüm, aklıma burası geldi. Buna şaşmayın, sizin hareketliliğiniz benin için dinlenme oluyor, çünkü huzur veren bir hareketliliğiniz var. Dün gelemediğime üzüldüm. Sizin verdiğiniz kararlara ben de uyacağım; zaten bir şey ilâve edecek değilim. Bizim Vekil arkadaşlarla anlaşamadığımız konularda beni mazur görmeniz için bir iki noktaya temas edecektim. Onları burada da konuşabiliriz. Buraya gelirken bir bir vefa borcumu ödemek istedim. (Eliyle salonun döşemesini işaret ederek) Buranın, Yüksek Köy Enstitüsü bölümleri arasına katılmasında benim de payım vardır. Proje önüme gelince baktım, köyü ilgilendiren her şey var gibi, hayvancılıktan, biçki-dikiş-tezgah, tarla-bahçe, hepsini kapsayan ekonomi var. Yüksek Bölümde sağlık yok ama, Enstitü seviyesinde onlar da var. Bunlara bir diyeceğim yok. Gene de bir eksiklik hissettim:

-Bunların hiç biri köylünün yabancısı değil, elindekini daha düzenli yapmaya yönelik. Bir an duraladım, Atatürk'ün bizden istediği salt bu değildi. Atatürk, Türk insanının da Batılılar ölçüsünde gelişmesini istiyordu. Hani burada, birey olarak insanımıza yönelik bir etkinlik? Spor eksik, Batının bireyi gelişmede kullandığı güzel sanatlardan eser yok. Müzik, resim, tiyatro? Güzelim insan sesi, müzminleşmiş azınlık ya da azınlık çığırtkanlığını sürdüren istismarcıların elinde. Güzelim insan sesi, hiçbir eğitimden geçmeden imamlara münhasır bir düzeyde. Batı'da da bir zamanlar kilisenin, papazların elindeydi. Ama Batı; bunu farketti, Yaratan'ın insana bahşettiği en değerli unsuru papazın inhisarından kurtardı. Kurtarmakla kalmadı kıliseyi de ona muhtaç duruma düşürdü. Bu zafer, müzik olayının okulaşmasıyla oldu. Konservatuvarlar, Müzik birlikleri, müzik sanayinin gelişmesiyle oldu. Batı insanı sesini dilediği gibi kullanıp yaşam sevincini giderek arttırıyor. Bunun içindir ki, kilise içinden yetişmiş büyük besteciler, kıliseyi kendilerine muhtaç duruma düşürmüştür. Az önce genç arkadaşımla konuşurken ben Goethe derken o Bach'tan söz etti. Goethe'yi seven Bach'tan uzak kalamaz! dedi. Atatürk'ün söylediği de buydu. Yazık ki, bizde din, ibadet anlayışı, dondurulmuş bir kalıp içinde yüzyıllardır, bireyleri, kendi değerlerinden habersizleştirmiştir. Oysa Peygamberimiz ilk ezanları bile ses koşuluna bağlama işaretini vermişti. Bu, halkın kendiliğinden yaşamdan soyutlanması değildir. Halk, yönetimin, din baskılarının az olduğu yerlerde çıkışını yapmıştır. Örneğin tarikatlar, Mevlevilik nisbeten Bektaşilik ise, tüm karşı koymalara, zorbalıkla önlenmeye kalkışmalara karşın direnmiş, sesini kulaklarıyla duymuş, bedenini hareketlendirerek kendine "Ben varım!" diyebilmiştir. İşte Atatürk:

-Hayatta en hakîki mürşit ilimdir!" derken bana göre bunları düşünerek bir özümleme yapmıştır. İlim ya da bilim, Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji, insanı, birey olarak doğal yaratılışı içinde gelişirse türünün olgunu sayar. Öyleyse o hazineyi zedelemeden korumak, geliştirmek gerekir. Bu duygular, bu duygular üstüne Pedagojik bilgilerimi ekleyerek arkadaşların projelerine Güzel Sanatlar Bölümünü önerdim. Kendime göre yaptığım savunma hemen benimsendi diyemem; en yakınımdakilerden bile tepkiler aldım. Hele karşı olanlar doğrudan doğruya yüzüme:

-Kalkıştığınız işte büyük tezatlar var! dediler. Sordum:

-Çok büyüklerinden vazgeçtim, küçüklerini, küçüklerinden birini söyleseniz, bu girişime engel olmamak için önerimi geri çekerim! Bir de ne gördüm, o lâf ebeleri, salt kendi dar çıkar düzenlerinin içinde kıvır kıvır kıvranıyorlar. İşin acı tarafı Atatürk'ü öne sürüyorlar. O Atatürk, o büyük insan, daha askerliğinde operanın eksikliğini duyup yakınmış, asker asker bunu yazmış. Cumhuriyet'i kurunca elverdiğince bu iş üzerinde durmuş, içerdeki söylevlerinde özellikle de Batı'dan gelen gazetecilerle yaptığı söyleşilerde buna değinmişti. Hepsi bir yana kendisi de katılarak, özendirme denemeleri yapmak için operalar sipariş etmiş, Konservatuvar açtırmış, derme çatma bir orkestrayı Cumhurbaşkanlığı gölgesine alarak modern bir duruma getirmiştir. Derme çatma diyorum, şimdiki o saygın kurum Padişah 2. Mahmut zamanında yabancılara kurdurulmuştu. Kuruluşundan sonra bir süre umut vermiş bir kupırdanma olmuştu. Büyük bestecilerimizden Dede Efendi bile bu girişimi takdir etmiş destekleyici düşüncelerle onların çalacağı eserler bestelemiştir. Yıllar, Tanzimat öncesidir. Güzelim girişim, yenilik karşıtlarınca tam anlamıyla kanadı kırık kuşa döndürülmüştür. Karşımdakilerin bu bilgilerden bile yoksun olarak başlattıkları girişim gözümde zavallı bir çırpınız düzeyine indiğini görünce cesaretim daha da arttı, arkadaşlara biraz diretirce Güzel Sanatlar Bölümünü eklettim. Buraya bu ilk gelişim, buradan ışık alanlardan (Beni göstererek) karşılaştığım ilk öğrenci diyebilirim. Benim, vaktiyle insanlığın büyük dehası olarak hakkında kitap yazdığım Johann Wolfgang von Goethe'yi tanıyor, Onun çizgisine çıkmış, salt Müziğiyle değil velût çalışmasıyla insanlığa örnek olmuş Johann Sebastiyan Bach'ı tanıdığı gibi onu, bizim müzik dehamız ama günümüzde Lâf tüccarlarının habersiz olduğu daha doğrusu dışladığı Buhurizâde Mustafa Itrî ile karşılaştırıp bir değerlendirme yapabiliyor. Büyük Şairimiz Yahya Kemâl'in şiirinden okumaya başladığım mısranın arkasını getirebiliyor. Sormadım, dinlemedim ama, bende öyle bir güven

 

Buhurizade Mustafa Itrî

doğurdu ki, "Çal!" desem, oturup piyanoya Bach ya da Beethoven'den parçalar çalacağı gibi Dede Efendi'den de habersiz olmadığını kanıtlayacak. Bu nedenle savunmamın meyvesini görmenin mutluluğu içindeyim. Geldiğimde görseydiniz çökecek bir yer arıyordum. Öteki gördüğüm güzel eserleri ortaya getirenlere de büyük bir güven duyarak desteklediğimi bilirsiniz. Bu bölüm için umduklarımı fazlasıyla bulmanın sevinci beni heyecanlandırdı. Aynı zamanda bugüne dek buraya gelmediğimi de bir talihsizlik saydım. Gelseydim bir başka genç arkadaşım kesinlikle beni "Resim Dünyası'nda gezdirecekti; bir grup ise Schiller, Shakespeare, Molyer çizgisini sürerek dehasından kuşku duymadığım Şair-i Azam'ımız Abdülhak Hamit'i, Vefik Paşa'yı karşıma çıkaracaktı. Bu konuda hiç bir kuşkum kalmadı. O nedenle gelecek mevsimde ilk durağım burası olacaktır.

-Bilir misiniz bilmem, benim menşeimde bir nebze musiki de vardır. Müdürlerin bir bölümü:

-Biliyoruz efenim! dediler. Hasan Ali Yücel devamla:

-Bak sizler biliyorsunuz ama, (beni göstererek) bakın genç arkadaşımızla aramızda geçen konuşmayı anlatayım. Ne kadar geçse de serde ilk tesirler, alaturka denilen musikinin izleri kalıyor. Bunun saikiyle benim şarkımı sordum; şarkımı adıyla söyledi! dedikten sonra güldü. Ancak şarkımı Aşk Şarkısı olarak karşılandığı için üstünde durmadığını da ekledi. Benim çocuklarım için yaptığım şarkım, nasıl bir tefsirle böylesi ters anlaşılmış? Çocuklarım ikide bir karşılıklı dalaşıp, annelerini rahatsız ederdi. Bense bunları ara ara gördüğüm için kızmaz, dahası hoşlanırdım. Böyle bir anımda elime kalemi alıp bunu yapmıştım. Sözler arasında Can ile Canan oluşu, benim çocuklarımın hatıra olarak anacağı şarkımın alaturka raflarına kaldırılacağını hiç düşünmemiştim. (Gene benigöstererek) Genç arkadaşım bana bunu hatırlattı. Bilhassa üstünde duruyor gene gene tekrarlıylorum; bu bölümde böyle bir öğrenciyle karşılaşmam beni hem şaşırttı hem de çok umutlandırdı. Bir de bizim karşılaşmamız olayı var, o da beni beni sevindirdi. Ben buraya ilk kez giriyorum ama genç arkadaşla bu beşinci karşılaşmamızmış. Sordum: Öteki karşılaşmalar nerede oldu? Burasını kendisi anlatsın! deyince ben hiç çekinmeden:

-İlki 1939 yılı bizim okul Edirne'den kaldırılarak önce Alpullu, daha sonra Lüleburgaz'a taşınınca, orada kendi binamızı kendimiz yapmaya başlamıştık. Ben okulun kapı-pencere yapımında elektrikli makinelerde çalışıyordum. Kaldığımız okulda Bakanımızın büyük fotoğrafı vardı, bir gün yakınımıza geldiklerince kolayca tanıdım. Çalıştığımız grubun büyüğü bendim, sorulan sorulara ben cevap vermiştim. 2. Görüşüm, 1941 Yılı buraya gelip çalışmaya başlayınca ara ara çadırda ders tekrarı yapıyorduk, bir gün dersimize bakanımız geldi. Sınıfımız ikiye bölündüğünden 15 arkadaştık. Bakanımız bize sorular sordu. Bildiklerimiz bilmediklerimiz oldu. Bir konuda da anlaşamadık, tartışmayı bir dahaki sefere bırakmıştık. 3. Gelişleri, iki yıl sonra Mart ayında Edirne'ye geçerken Kepirte'ye uğradıklarında nöbetçiydim, görünce yaklaştım, sorunca kendileriyle Müdür odasına dek yürüdüm. 4. Çok yakında, burada oldu; çok özel bir konu için tüm arkadaşlar adına üç arkadaşımla rahatsız ettik. (1 Mayıs günü) Sağolsunlar bizi kırmadılar, istediğimiz; buyruklarıyla yerine geldi!

Hasan Ali Yücel gülümseyerek dinlerken ara ara ötekilere gözüm kaydı, oldukça şaşkın ya da anlamsız konuşuyormuşum gibi baktılar, aldırmadım.

Müdür Enver Kartekin, beni iyi tanıdığını, ilk karşılaşmamızda benim onu şaşırttığımı anlattı. Biz Kepirtepe Köy Enstitüsü olarak Hasanoğlan'dan Kepire dönerken Arifiye Köy Enstitüsü'nde iki gece konuk kalmıştık. Okulca çok iyi karşılandık. Hasanoğlan'a 1941 yılı ekip olarak gelen arkadaşlar, akordiyon çalmam nedeniyle benimle yakınlık kurmuşlardı. Onların bazılarıyla sonraları mektuplaştım. Bunlardan birisi izinliyken bana mektup yazmış köyüne çağırmıştı. İki yıl sonra Enver Kartekin Öğretmen bize Eğitimbaşı olarak gelince içtenlikle konuşmalar yapar, bizi de konuştururdu. Bir defasında gene Arifiye'den söz edilince arkadaşım Tirilyeli Selahattin Odabaşı'nı sormuştum. Enver Öğretmen Selahattin'in köyünü söylememe takılmıştı. Bu kez Müdür Enver Kartekin:

-Tek olay bu değil özellikle tarih belleği, eşimle, eşim de Edebiyat Öğretmeniydi, zaman zaman İbrahim'i anarız! Hasan Ali Yücel sözü burada bırakmadı, benim ona bir örnek olduğumu anlattı:

-Öğrenciliğimde derslerimize müfettiş gelirmiş, önceleri bunu kavrayamamıştım. Sonra arkadaşların konuşmaları; müfettişler şöyledir, böyledir demeleri kulaklarıma gelmeye başladı. Sınıflar büyüdükçe öğretmenlerin müfettişlerden ürker bir tavır takındıklarını açık açık sezdim. Öğrenci arkadaşlarımın ise müfettişlerden korkmalarına şaşardım. Çünkü bende böyle bir duygu yoktu. Öğretmen oldum, yakın arkadaşların Müfettiş sözünden ürperirken ben aldırmazdım. Ancak nedeni üzerinde gözlemlerim oldu; korkuları müfettiş değil, görev eksikliğiydi. Bir süre sonra Müfettiş oldum. Öğretmenlerin benden korkmamaları için elimden gelen yakınlığı gösteriyordum. Yer yer beni anlayan olduysa da birilerinin beni öcü gibi gördüğünü seziyordum. Bu duygu bende kendim için bir kapı açtı:

-Öğretmenler beni nasıl görüyor? Ben Avrupa eğitimlerini incelemiş, okullarını görmüş bir müfettiş olarak geleneksel teftişleri değil, rehberlik yapmaya çalışıyordum. Bu bir yenilikti, ancak karşımdaki beni anlayabiliyor mu, yoksa ötekiler gibi ayrılınca korku çemberinden sıyrılma sevinci mi duyuyordu? Bu soruma bir karşılık bulamadanöğretmenleri ürküten Müfettişlik faslını kapayıp bildiğiniz gibi öğretmen kitlesinden uzaklaştım. Ancak içimde o duygu hep kaldı. Çok sevdiğim öğretmenler, sevgili arkadaşlarım benim ayrıldığım yolda yürüyorlar. İşte bu genç arkadaşım beni bunun için sevindirdi. . Lüleburgaz'da karşılaşmışız, ben ona ne sormuşum, o bana ne söylemiş? Burası, Hasanoğlan kurulurken gelmişim, geldiğimi hatırlıyorum. Bu yeterli değil, (beni göstererek) o arkadaşlarıyla dersteyken çadıra girmişim, Kutupyıldızı üstüne tartışmışız. O anlatınca, sahiden buralarda karıncalar gibi çalışanları görür gibi oluyorum. İşte ben bunu yıllarca beklemiştim. Karşımdaki beni nasıl görüyor? Şimdiyle beş kez karşılaşmışız. Dördünü bana hatırlattı sormadım ama belki not ediyor. Ediyorsa buna daha çok sevineceğim. Bugünkü karşılaşmayı da bir gün ondan soracağım.

Hasan Ali Yücel bundan sonra müdürlere dönerek:

-Hakkı Bey'le daha önce konuşmuştuk, çetrefil mevzuat sizi bunaltıyor, biliyorum. Bizim durumumuz da sizden farksız. Maliye Vekili Beyefendiye gidiyorum, güler yüzle karşılamalar, şekerli ballı sözler. İşin sonunu bekliyoruz aylarca sonra kanunî mevzuattan bahis açan bir yazı ile karşılaşıyoruz. Ziraat Vekili Beyefendi'den Köy Enstitüleri'nde çalışacak eleman istiyoruz. Beyefendi açık açık:

-Sizin Enstitülerdeki çalışmalarınızın ağırlığı öne sürülerek, elemanlarımız hafif işlere kayıyor! diyebiliyor. Madem ki Köy Enstitülerinde işle ağır, öyleyse oradaki çalışanlara ekmek kısıtlaması yapılmasın, ağır işçi istihkakı verilsin! diyoruz. Kanunî mevzuat karşımıza çıkıyor. O kanunlar eskidi, Köy Enstitüleri kanunları yeni bir hamle, eski maddeler değişsin! diyoruz. Bu kez de olayların dışındaki kimselerin oluşturduğu komisyon üyeleri üstüne yıkılıyor. Bunları söylemem sizi yıldırmasın, en önemli saydığınız inşaat malzemelerinin toptan tedarikini, Hakkı Bey müjdelemiştir, hallettik. Yiyecek işlerini de öyle bir ortak düzene koyabilirsek nispeten zorluklarınız azalacak. Hürrem Arman sanırım sözcü, “inşaat, yiyecek işlerindeki aksaklıklar basına intikal ettiriliyor, muhalifler de bundan yararlanıp iftiralara varan yazılar yazıyor!” dedi. Hasan Ali Yücel gülerek:

-Meyveli ağaca taş atılır! Olaya biraz böyle bakalım, belki kusurlarımız da vardır, sabırla çalışmamızı sürdürelim. "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!" sözü bizi biraz teselli etmeli! deyince bir suskunluk oldu. Cılavuz Müdürü Halit Ağanoğlu:

-Vatan Gazetesinde Ahmet Emin Yalman'ın yazdıkları için ne diyorsunuz? dedi. Herkes dikkat kesildi. Hasan Ali Yücel doğrulur gibi kıpırdandıktan sonra:

-Aleyhte yazılanlar gibi leyhte yazılanlar da kuşku yaratır bende. Sizler nasıl karşılıyorsunuz o önemli! Yaptığımız ya da yapacağımız konuşmalarda tesir altında kalmama koşuluyla fikrimi söyleyebilirim:

-Ben, Ahmet Emin Yalman'a asla güvenmem! O Amerika'da yetişmiş usta bir gazetecidir. Kendi düşüncelerini yazılarında usta bir silahşör gibi kullanır. O aynı zamanda gazetenin patronu durumundadır, işin ticari tarafını düşünür. Amerika'da yetişmiş derken Pragmatizmin etkisinde kalmıştır, demek istedim. Onun için öncelik; çıkardır, kârdır. Bekleyelim bakalım. Az durduktan sonra:

-Benim bir de gazetecilik dönemim vardır. O nedenle işlerin içyüzünü bir nebze olsun bilirim. Sizler gibi benim de; ömrümüz halkın uyanması uğruna geçip gitmektedir. Bu işin dışında yaşayıp içindeymiş gibi görünenler hep olmuştur. Bu tip insanlardan hayır ummam, yardım için elini uzatsan, elinden tutmaz. Çünkü o kendinin dışarda olduğu inancındadır. Bizim davamız salt eğitim değil topyekün Türk halkıdır. Bu yeni bir konu değil, Tanzimatla başlayan ama yerinde saydırılan bir davadır. Dikkat ederseniz sayan demiyor, saydırılan diyorum. Çünkü iyi niyetle konuya yaklaşanların çevresini dışarda olanlar kolayca sarar. Vaktiyle, Halkı uyandırma konusunda yazdığım bir yazıyı yetersiz bulan bir ünlü (!?) gazeteci, bana yol göstermeye kalkmıştı. İkinci yazıyla hak ettiği karşılığı aldı. Üçüncü hamleyi beklerken bana, yazı değil kibar bir dille evine davet geldi. Bunlar, Ahmet Emin'in dostları, onun kadar ünlü Sabiha-Zekeriya çifti idi. Önce, gurur duygusuyla reddettim, daha doğrusu sustum. Bir kaç gün sonra kendime sordum:

-Haklıysam neden susuyorum? Yazacaklarım varsa neden yazmayayım, onlara söylenecek sözüm varsa neden söylemeyeyim? deyip verilen adrese gittim. Adresin bir ev olacağını düşünmemiştim ama gide gide Kadıköy'ün en muhteşem konaklarından birinin önünde durdum. Adres doğruydu. Merdivenlerden çıkıp zile bastım. Fransız otellerinde görülen giysiler içinde bir azınlık delikanlısı, eğilerek beni içeri aldı. İçeri dedimse salona falan değil ikinci bir kapıyı gösterdi. O zili de çaldım. Kapı açıldı, şipşirin bir Rum kızı revransla beni bir salona " Buyur!" etti. Salon boş, bir an kendimi boşlukta kalmış hissettim. Salonun büyüklüğü yanında içindeki mefruşat benim gördüğüm değil tahayyül etmediğim türden. Nereye nasıl oturacağımı düşünürken kapı açıldı, padişah saraylarındaki sultanlar için düşlediğim giysiler içinde ağır başlı bir hanımefendi kendisini tanıttı:

-Sabiha Zekeriya (Soyadı yasasından önce sosyete tanışmalarında hanımlar eşlerinin adını söylerdi), ben adımı söylemeden, Hasan Ali Beyefendi! dedi, yer gösterdi. Hal hatır sordu. Sigara tuttu. Amerikan sigarası, sigaralık kesinlikle altındı. Sigaram yakıldı, çakmak Paris'te bile görmediğim Ruvelver türü bir nesne. Reveransla karşılayan olmadığını bakınca anladığım bir başka Matmazel altın kaplama tepsiler için kahveleri getirdi. Fincanları görünce elime almaktan çekindiğimi söylemeliyim, düşürebilirdim!

Zekeriya beyin konakta olmadığı, önemli bir yere gittiği söylendikten sonra sadede gelindi. Yazılarımı beğendiğini, geniş kültürüm olduğu üstüne bir girişin ardından halkın uyanması için köy çocuklarını okutma yerine hak eşitliği üzerinde anlaşmak istediklerini, ilerlemiş ülkelerin salt bir yanını alarak Türkiye'ye model geliştirmekten söz etti. Sabiha hanımefendi konuşurken ben kendi ailemi düşledim, anne tarafım gibi baba tarafım da varlıklıydı. Ben de bir konakta doğmuştum. Ama 1900 yılından 1923 yılına dek süren savaş tüm Türkiye'yi yoksullaştırmıştı. Sabiha -Zekeriya çifti savaşlarda Amerika' da korunaktaydı. Nezaket gereği dostça ayrıldık, ayrılış o ayrılış oldu. . . Onlar, kenarda durarak el uzatanları bekliyor, tutup kaldırmak için değil, kaldırmayacağını söylemek için. İşte bu gözlemlerime dayanarak ben bu insanlara güvenmiyorum. Ahmet Emin de onların fasilesinden. Kanaatlerinizi, benim sözlerime uyarak değiştirmeyin. Anlattıklarım; benim düşüncelerim, benim algılamalarımdır. Sabrederek bekleyelim, inançlarımız doğrultusunda gençlerimizi yetiştirelim.

Hasan Ali Yücel, iki saate yakın oturduğu koltuk -sandalyeden kalkarak gene bana takıldı:

-Yazarsan bunları, benim söylediğim gibi yaz. "Hafıza-i beşer isyan ile malûldür!" derler, sonraya bırakma! Edebiyatla aran nasıl? dedi. Ben önce Hürrem Arman gülerek:

-O konuda çok şanslı, Edebiyat derslerine Hamdi Bey, Hamdi Keskin giriyor! deyince Hasan Ali Yücel gene güldü:

-Öyleyse 6. buluşmamızda Fuzûlî'den, Bakî'den söz edeceğiz! deyip piyanoyu gösterdi:

- Piyano mu, keman mı? diye sordu. Karşılık vermeden piyanoya oturup İki Avusturyalı hemşeri besteciden birer parça çaldım. Önce Diyabelli'den bir Rondo, arkasından Mozart'ın çok bilinen Türk Marşı'nı çaldım. Hasan Ali Yücel:

-İşte bu kadar! Bunun neresinden korkuyorlar? Müdürler, alkışladılar.

Hasan Ali Yücel önde Müdürler arkasında çıktılar. Ben kalakaldım! Merdiven boşluğundan bakarken Hasan Ali Yücel, arabanın kapısını açan şoföre bir şeyler söyledi. Şoför geri çekilince, gülümseyerek bana doğru bakıp şapkasını çıkardı. Başımı eğerek selâm verdim. Bir rastlantı ya da sanı mıydı tam kestiremedim ama ben, yürekten selâmladım.

Onlar gidince yemek ziline dek Beethoven Patatik Sonatın son rondo-allegro bölümüne çalıştım. Uçuyor gibiydim. Rondo istediğim gibi çözüldü. Yemeğe giderken düşündüm, olayı arkadaşlara anlatamam; anlatsam inanmazlar. Biri bana anlatsa ben de inanmam. Koskoca Milli Eğitim Bakanı gelecek, bir öğrenciyle böyle senli benli konuşacak! Anlatmamaya karar verdim. Ancak neşemi de gizleyemezdim. Salt Bakanın bizim salona geldiğini söylemek zorunluğunu duydum, Ali Kılıç ya da Hürrem Arman onların yanında olayı açarsa zor durumda kalırım. O zaman geldiklerini, piyano çaldığımı söylemeye karar verdim. Yemekte buluştuk. Benden önce onlar sordu:

-Sen Hasan Ali Yücel'e büyü yapmışsın. Adam senin oraya girmiş, oradan dönüp Ankara'ya gitmiş! dediklerinde gülmeden edemedim. Gene de geldiğini, bir süre kaldığını, çıkınca yanında Müdürlerle nereye gittiğini bilmediğimi söyledim. Onlar ikisi de gülerek.

-Ankara'ya gitmiş. dediler. Ekrem, iyi ki Rauf İnan yok, o olsaydı seni yerdi yer; Hürrem Arman geniş adam, kalender; pek bakmaz öyle şeylere deyince, beni suçlar gibi konuşmalarına karşılık verdim:

-Siz ne konuşuyorsunuz? Sizin çalıştığınız yere gelse kaçacak mıydınız? Bu kez de benim sorum onları güldürdü, üçümüz de yumuşadık. Odamıza çekilince Tonberg’i açıp Behçet Kemal Çağlar'dan şiirler dinledik. Arkadaşlar çok yorgunmuş Hüsnü bir iki kez:

-Ah Mapita, Mapi Cortez! falan deyip uyudu.

Ben, gündüzü değil anlattığım geçmişi de baştan sona yaşadım. Neleri fazla söyledim, neler eksik kaldı onları düşündüm. Örneğin şarkılarından bildiğim iki üç şiirini söyleyebilirdim! deyip ilk mısralarını kendisinden dinlediğim Bayrağım, Atatürk, 23 Nisan şiirlerini yazdım.

BAYRAĞIM
Atalarım gökten yere
İndirmişler ay yıldızı,
Bir buluta sarmışlar ki,
Rengi şafaktan kırmızı.
 
Onun ateş kırmızısı,
Ne gelincik ne de gülden,
Türk oğlunun öz kanıdır,
Ona bu al rengi veren.
 
Ay yıldızı gök yüzünün,
Ayla yıldızlarından yüksek.
Türk'ün alın yazısıdır,
Türk'tür onu yükseltecek.
Vazifemdir bayrağımı,
Üstün tutmak her bayraktan,
Can veririm kan dökerim,
Vazgeçemem ben bu haktan.
Hasan Ali Yücel

 

ATATÜRK
Türk'ü ölümden, - Odur kurtaran
Odur yeniden,  - Türklüğü kuran.
Yaptığı ordu,   - Düşmanı kovdu,
Ulusu, yurdu,   - Odur yaratan.
Türkün dileği,  - Onun ereği.
Yüce yüreği,  -Türklüğe vatan.
Bu memleketi, -Cumhuriyeti,
Canıyla etti,   -Bize armağan.
Bizi yücelten,  -Atamızsın sen.
Yürür izinden,  -Sana inanan.
Ülkün yürüsün, -Türk'lük büyüsün,
Sen Atatürk'sün-Ey yüce başkan.
Hasan Ali Yücel

 

23 NİSAN
Yirmi üç Nisan. . .
Yurdu koruyan,
Yarını kuran
SEN OL ÇOCUĞUM!
Eskiyi unut,
Yeni yolu tut.
Türklüğe umut:
SEN OL ÇOCUĞUM!
Bizi kurtaran,
Önder'e inan.
Sözünü tutan:
SEN OL ÇOCUĞUM!
Küçüksün bugün,
Yarın büyürsün.
Her işte üstün:
SEN OL ÇOCUĞUM!
Çalışıp öğren,
Her şeyi bilen,
Yurduna güven,
SEN OL ÇOCUĞUM!
Hasan Ali Yücel

 

4 Temmuz 1944 Salı

 

Akşam, şiirleri yazarken oldukça gecikmiştim. Kalkınca arkadaşlar, önce yüksek sesle konuşmuşlar; bende bir kıpırdanma göremeyince üstümü açıp uyandırdılar. Konuk Müdürlerden gezen olur düşüncesiyle hemen oyun alanına gittim. Ömer Çiftçi akordiyonu hazırlamış. Ömer'e takıldım:

-Taşıyorsun, bari biraz çalış, tak omzuna çal! dedim. Ömer kararlı:

-Birgün onu da yapacağım Abi, kesin kararım Müzik öğretmeni olmak! dedi. Buna sevindim.

Gelen olmadı, kendi kendimize oyun süresini geçirdik. Biraz itiş kakış oldu ama, sıramızı savdık. Sıtkı Şanoğlu Öğretmen gelmeyince durumu sezmiştim kimsenin gelmeyecek. Sanırım konukları trene yetiştirmek için onların yanında oldular. Gönen'le Lâdik Müdürlerini uğurlamak isterdim ama, yanlarında başkaları olunca, sıradan bir uğurlama olacağını düşünerek vazgeçtim.

Bugün de mandolin çalışmamız var. İçimden kendi kendime dedim:

-Çok beklersin dünkü günü, bir daha ya olur ya olmaz. Olursa yüzsüzlük edip, yazdıklarımın bir bölümünü okumaya çalışacağım. Hasan Ali Yücel, kendisi 6. karşılaşmadan söz etti. . Hem bunları düşünüyor hem de çalışıyorum. Allegroyu ağırlaştırarak çıkardım. Rondoyu hazırladığımı sanıyorum. Yine de son söz benim değil Faik Öğretmenin. Beceremezsem, hiç acımadan:

-İbrahim, bu çalışmalardan umduğum sonucu alamıyoruz, istersen bir süre ara verelim! diyebilir. Bunu dediğinde bu süre, sürekli süre olur. Kesinlikle bir daha gidemem. İş, Behire Bil Öğretmenle keman çalışmamıza döner. O da:

-Akordiyon çalacaksan keman için boşuna gelme, "Bir koltukta iki karpuz olmaz!" demişti. Demişti ama o, söylediği sözün uygulamada doğru bir söz olmadığının ayırdında değildi. Ben köy çocuğuydum, bir koltukta iki karpuzu çok gördüm. Kendi gücüm ölçüsünde taşıdım da. Şimdi de bir koltukta iki karpuzum var. O söz, olsa olsa çalışanı uyarmak için söylenebilir; "Taşınmaz değil, taşınması zor olur!" denirse gerçeği yansıtır.

Nerden geldim Behire Bil Öğretmene, zaten okulumuzda bir ay kalmıştı. O bir ayda ancak kemanları akort etti, iki üç kez bayrak töreni yönetti. Bayrak töreni yönetişi de ilginçti, parmaklarını topaç gibi yapar öğrencilere doğru uzatırdı. Arkadaşlar aralarında konuşma konusu yapmışlardı. Örneğin Mustafa Saatçı, şakası geçenlere; "Bugün senin ağzına şeytti!” derdi. Şeytti, onlar arasında bir çok özel bir nesneydi. Anlamına aldırmaz, gülerlerdi. Bunun nedeni, öğretmenin el durumunun "Şeytme!" sözünü gölgeleyecek derecede benimsenmediğinin bir deliliydi. Söyleyince o görüntü öne çıkıyor, sözün anlamı geride kalıyordu. Oysa bir başka zaman biri ötekine aynı sözü söylese, söyleyenin başına çorap örülürdü. Aynı okulu birlikte bitirdiği arkadaşı Süheyla Öğretmen de deneyimsiz olarak tören yönetti ama elleri doğaldı, müziğin durumuna göre ellerini hatta parmaklarını hareketlendirerek müziğe uyum sağlıyordu. Bu nedenle üzerimizde olumlu etki bırakmıştı. Ayrıca çalışmalarda da kırıcı değildi. Akordiyon çaldığımı öğrenince eleştireceğini sanırken övmesine şaşmıştım. Çünkü bir önceki kırarca eleştiri yapmıştı. Öğrencilerin birden çok çalgı çalma denemesine engel olmayı bir türlü benimsememiş ama uyarılacağımdan sürekli kuşku duymuştum. Üç yıl sonra karşılaştığım Asım Kavaller Öğretmenden çekinerek akordiyon çalışırken, bir gün yanıma geldi, akordiyonu alarak bir güzel çaldıktan sonra bana:

-Basları şöyle, surdinleri böyle kullanmayı dene! demesi beni sevindirmiş, daha çok çalışmam için itici bir güç kazandırmıştı. İşte ben de öğretmenim, geçmiş öğretmenlerimi örnek almak istiyorum. Çoğunun olumlu izlerine karşın azınlıkta kalmakla birlikte, (Keşke onlar da daha olumlu yaklaşsalardı!) bir büyünün az da olsa zedelendiği duygusunu sürdürüyorum. Sürdürmesem, sanki o hataları yapacakmışım sanısına kapılıyorum. Hasan Ali Yücel'i anımsadım, O da benim gibi kendini sürekli dinlemiş; "Öğrenciliğimden bu güne dek hep, ben, ben olarak kendimi biliyorum ama acaba karşımdaki beni nasıl görüyor? Bunu hep düşündüm!" dedi. Demek o da, kendisine "Büyüksün, koskoca bakansın, Türkiye'nin geleceğini yüklenecek gençliği sen yetiştiriyorsun!" diyenleri kuşkuyla karşılayıp, "Acaba ben o muyum? Yoksa o kalıba girmiş bir Hasan Ali rolünde mi görünüyorum?” çelişikliği onda da var. Belki de bu çelişikliği gördüğü için Sokrates:

-Kendini bil! demiş. Kendini bilmek, nemene bir olay? Kişilere göre bu, değişebilir de. Bunun bir ucu, birilerinin; "Haddini bil!" ürkütücü sözüyle özdeşleşmeye dek uzayabilir. O zaman da kişilik sapması ortaya çıkar. Haddini bilmenin sınırı kolay çizilemez; bunun bir ucu köleliğe dek uzayabilir. Öteki ucu ise daha korkunç, can kırımına kadar uzar. Bireysel açıdan bakınca acımasız insanlar, katiller; toplumsal olarak soyguncular, acımasız yöneticiler, diktatörler bunlardan çıkar.

Yemekte, üçümüz otururken yanımıza Ali Kılıç Öğretmen geldi. Sandalyesini çekerken başka bir tarafa bakarak; "Ne konuşuyor bu!" deyip duraksadı, sonra da başını bize çevirip "Üç Ahbap Çavuşlar!"dedi. Bayan öğretmenmler böyle diyordu, ancak bay öğretmenlerden şimdiye dek böyle yüzümüze söyleyen olmamıştı. Ekrem Ula ilk karşılığı verdi:

-Teşekkür ederiz, masamıza geldiniz. böylece üçü dört yaptınız. Bu bizi yapay benzetmeden kurtardı. Yapay diyorum, Üç Ahpap Çavuşlar, bıyıklı gözlüklü takımı, bizim ne gözlüğümüz var ne de bıyığımız. Ali Kılıç Öğretmen özür diledi:

-Ben sizin bu takılmadan hoşlanacağımızı sanmıştım. Bayan Öğretmenler söylediği için alınmayacağınızı düşündüğüm için söyledim! dedi. Konuşmaları kısmen duyan yakın masadaki Aysel Öğretmen:

-Arkadan konuşma yok! diye uyardı. Hüsnü Yalçın:

-Arkadan konuşmuyoruz, Teşrifatçi Öğretmenimizi sevdiğimizden takılıyoruz! deyince Ali Kılıç Öğretmen; "Teşrifatçılıktan azledildim, (beni göstererek) teşrifatçi arkadaşımız, Hasan Ali Yücel’i bile büyüleyip kendi salonlarında oturttu. Üç kez gitmeme karşın adam yerinden kalkmadı. Kalkınca da hiç bir yere uğramadan gitti! Bağlı bulunduğu Bakanın gözünden düşen birinin teşrifatçılığı la Mort!” dedi. Duyanlar hep güldü. Aysel Öğretmen takıldı:

-La mort demeseydin söylediklerine az kalsın inacaktım ama la mort'un fikrimi değiştirdi. Biz anlamadık. Hüsnü sordu, “la mort ne anlama geliyor?” Aysel Öğretmen “sözcüğün anlamını sormayın, Ali Kılıç Öğretmenin o sözü neden kullandığını düşünün!” Bu kez Ali Kılıç Öğretmene sorduk. Gülerek:

-La mortu, yok, ölü anlamında kullandım, ölü, ya da gerçek olmayan sözler, yani şaka! Ali Kılıç Öğretmen bir süre bize kapalı ya da saptırık konuşmaların çok yaygın olduğunu, buna Argo dil dendiğini, bu dilde sözlerin çoğu gerçek anlamının dışında anlam taşır. Örneğin karikatürlerde bu kendini daha çok gösterir. Cemal Nadir'in Ramis'in karikatürlerini izlememizi önerdi. Bu konuda daha fazla bilgi için Nazif Balcıoğlu Öğretmenle Hidayet Gülen Öğretmeni salık vererek:

-Argonun hem usta kullanıcıları hem de yorumcularıdır! dedi. İkisi de ortalıkta yoktu. Ekrem Ula sordu:

-Bu da sakın la mort olmasın! Ali Kılıç Öğretmen:

-Yok yok bu, cabcanlı, yaşayan, gerçek bir söz; gözleme dayanan, denenmiş bir kanı!

Arkadaşlar, dinlenme saatinde Tonberg'i açtılar. Savaş haberleri, Almanya'nın savaşı kaybeceği yönünde yoğunlaşmış durumda. Hitler'in, vaktiyle yardımcısı Rudolf Hess gibi ülkeyi terkedeceği söylentileri ortalıkta dolaşıyor.

 

Adolf Hitler-Rudolf Hess

 

Şu işe bak, iki kafadar anlaşıp Almanya'yı daha büyük yapmak için anlaşıp savaş çıyorlar. Kime? Kime olacak? Herkese. Derken yardımcı Rudolf Hess savaş açtığı İngiltere’ye kaçıyor. Bunun bir oyun olduğu, altından büyük bir sürpriz çıkacağı söylendi durdu. Oysa şimdi Rudolf gibi Adolf da kaçma çareleri arıyor. Adolf'la Rudolf tarih onları nasıl anacak acaba? Sahiden "Adolf-Rudolf!" diye anılabilir.

Küçük müçük derken Ekrem Ula ispirtolu ocakta çayı kaynattı.

Arkadaşlarla ben de kalkıp salona gittim.

Bugünkü grup birinci basamak, çok ağır gidiyorlar. Sanırım mandolinleri buraya gelirken alıyorlar. Bir gün, “bari mandolinsiz gelin, öyle konuşur, ayrılırız” diyesim geliyor. Ancak bunu demeyeceğim, belki bir gün durum değişir.

Bütün dikkatimle Patetik'e çalışıyorum. Beethoven bu sonatı rondo ile bitirseydi daha iyi olacaktı. Rondoya eklediği allegro, melodisi olmayan bir etüt gibi. . Koşarca çalınması gerekli. Tekrarladıkça umutlanıyorum. Öyleyse çok tekrar edersem, umutlarım da o derece artacak.

Çocuklar gelince bıraktım. Gelenler bugün gözüme daha canlı göründü. Mandolinler piyanoya göre ayarlanıyor. Lâ sesi verince 20 tane değişik lâ çıkıyor. Bir süre kontrolla geçiyor. Bu grupla henüz ortak çalışma yapmıyorum. Bunun yerine türküleri tekrarlıyoruz. Bugünkü türkümüz Arabamın Atları:

"Arabamın atları, dehh de aman da,
Boyalı kanatları dehh de aman da.
Aslan Mahmudum (Mahmut'um) geel, gel aman da
Yılmaz Mahmudum gel!"

Bu grup, parmak kaldırarak Zekiyem'le Sarı Kız türküsünü sevdiğini çoğunlukla belirtti. Onları, inadına daha canlı söylüyorlar.

1
"Irmaktan geçemiyom da düş gördüm seçemiyom (Yorum=yom)
Sen benden geçtim ama ben senden geçemiyom. "
2
" Sarı kızın ayağında naalini,
Sanırsın ki kaymakamın geelini.
Aman aman Sarı kız,
Ben duramam yalınız. "(Yalnız yerine)

 

Bunları söylerince kıpır kıpır oluyorlar. Öyle olunca da sesleri açılıyor. Öztekin Öğretmen'in de istediği bu. "Önemli olan çocuğun duyarak söylemesi. Öğrenci, su satarken içinden gelerek ses çıkarıyorsa, onu derste de tekrarlatarak ses eğitimi sürdürülmelidir!" diyor.

Neşeli bir çalışma yaptığım kanısın dayım. Çocuklar, bu hafta daha çok çalışacaklarına söz verdiler.

Dersten sonra nedense keman dinlemek istedim. Kulaklarımda hep acayip (Arkadaşların metot çalışmaları) keman sesler var, onları silecek biraz sertçe keman seçtim Camille Saint Seans: Introduktion ve Rondocapricciso plâğını koydum. (Rondo kapris) İlk seslerde hemen yayı görür gibi oldum. Kendine güvenen birinin elleri, kolları kemana egemen. Bestecisi Camille Saint Seans ne demişse onu veriyor.

Keman sesi beni devindirdi, kalktım başka gidecek yer düşünemediğim için kitaplığa gittim. Benim ikinci sığınma yerim kitaplık. Kitaplık, Yüksek Bölüm için düzenlendiğinden Enstitü bölümü öğrencileri girmiyor. Onların ayrıca kitaplığı var. Zaten yer küçük olduğundan oraya kimse kitaplık olarak bakmıyor, bir tür kitap deposu. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin isteğiyle yönetim binasının bir odası ayrılmış. Yönetim binasının içinde (Müdür Odasının tam altı) oluşu sessiz kalmasına yarıyor. Bu sıralar benden başka uğrayan da yok. Hüsnü ile Ekrem işten bunaldıkları için kitaplarla araları pek iyi değil. Hüsnü arada Pitikrilli okuyor. Ekrem de Dr. Cronin'in Şahika'sına başladı; "Bu bana yeter, bıraktığım yeri işaretlemediğimden gene gene okuyarak yazı geçiririm!” deyince onun tembelliği değil, o yakınmıyor ama işlerinin yorucu olduğu belli oluyor. 5, 6 inşaatın gözetimine, denetimine katılıyor. Yalnız değil, benim çok iyi bildiğim Sili Usta var ama o, başka Enstitülere de baktığından burada sürekli kalmıyormuş. Ekrem'in dediğine göre kendisini daha çok gelen ekipler yoruyormuş. Ara ara yakınıyor:

-Bunlar, kendi okullarında da böyle çalışıyorsa vay o binaların haline vay! deyip dertleniyor.

Kitaplıktaki Varlık dergilerini karıştırdım, kampta tanıdığımız, şair Selahattin Ertürk'le Bülent Ecevit'in Varlık dergisinde şiirlerini aradım. Baktıklarımda yoktu. Bizdekiler 1942 yılı sonraları. (1943 ile 1944) Onlar genç olduğuna göre eskilerde olmayacağını varsayıp Varlık dergisiyle bir ilgileri olmadığı sonucunu çıkardım. Karıştırdığım bir bakıma iyi oldu, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin, Sorucu Şinasi Özden'in sorduğu sorulara yanıt veren Sabahattin Eyuboğlu'nun düşüncelerini de öğrenmiş oldum. Daha önce psikoloji öğretmenimiz Yunus Kazım Köni'ye soruların oan da sorulması ikisi arasında benzerlik-ayrılım açısından önemli bulduğumdan yazının tamamını aldım.

Sabahattin Eyuboğlu,

-Millî edebiyat tabirinin sizce mânhâ ve şumûlü nedir?

-Millî edebiyat tâbiri, öyle sanıyorum ki bizde milliyetçi edebiyat manâsında kullanılıyor ve bütün anlaşmazlık da buradan çıkıyor. Millî edebiyat tâbiri, Kozmopolit bir edebiyatın zıddı diye anılıyor. Halbuki kozmopolit bir edebiyatın bile millî olabileceğini kabul etmek lâzımdır. Millî sözü, kelime olarak bir millete mensup olmak mânasını ifade edebilir. Ve bir milletin edebiyatındaki bütün cereyanlar o milletin o milletin malıdır.

Millî sözü bir program ifade edemez. Programı ancak millîyetçi sözü ifade edebilir.

-Kozmopolit edebiyattan kastınız nedir?

-Milliyetçi edebiyatın tam tersini, yani millî değerleri küçümseyen köksüz, an'asiz, sınırsız bir edebiyat kastediyorum.

-Millîyetçi edebiyatı lüzumlu görmüyor musunuz?

-Meselenin bu şekle konmasına taraftar değilim.

-Maksadımı bir kaç kelime ile izah etmek istiyorum:

-Muayyen, İçtimaî ve siyasî tekâmülden geçip millet haline gelen bir toplulukta, bu mevcudiyeti muhafaza ve idame endişesinden mülhem ve göze çarpan vasfı itibariyle epik olan, bir edebiyatın bir dayanağı ve kaynağı, millet olarak bir arada yaşayan fertlerin aynı tarihe, aynı millî şerefe ve menfaate bağlı olmanın verdiği yüksek duygusudur ki:

-Bu, millet vasfını kaybetmiş cemiyetlerde rastlanan aşağılık duygusunun tam zıddı olan bir böbürlenmedir. (Övünme, kendini büyük gösterme) İşte bizim bahsettiğimiz milliyetçi edebiyat budur. Bu edebiyat hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek istiyorum.

-Evet, milliyetçi edebiyattan da değerli ve millî eserler çıkabilir. Fakat milliyetçi olmak millî edebiyatın bir şartı değildir. Her türlü edebiyat sanat değerini kaybettiği gün, millilik vasfını da kaybeder. Ancak gerçek sanat, yani serbest yaratılan sanat milletin ve insanlığın malı olabilir. Sanatın bir fikre hizmet etmesi için sanatkârın o fikre hizmetçilik etmesi lâzım değildir. Hiçbir siyasî fikir, insanı, sanatın yükselttiği yere yükseltemez. Nekadar yüksek bir dâvâ için olursa olsun, reçete ile sanat eseri yaratılamayacağına kaniim. Eğer sanatkârın bir dâvâsı varsa ki mutlaka vardır, eseri kendiliğinden dâvâsına hizmet edecektir. Sanat için sanat, davasız sanat demek değildir. Çünkü dâvâsız sanat düşünülemez. Asıl gayesi sanat olmayan bir sanatçının büyük eser vermek ihtimali azdır. Bu ihtimal azalınca insanlığa hizmet etmek ihtimali de kaybolur.

-Tercüme meselesi?

-Tercüme hareketi irademizi aşan ve kendini zorla kabul ettiren bir harekettir. İçinde yaşadığımız devrin zarurî bir faaliyetidir. Bu hareket, gerek dilimizin gerek düşüncemizin ana ihtiyacı olduğu için vardır. Bu itibarla meselenin lüzumu ve lüzumsuzluğu üzerinde münakaşa etmek boştur. Tercüme faaliyetinin telif eserlere zararı da olacaktır; faydası da. . . . Elbette faydası daha büyük olacaktır.

-Hümanizmden ne anlıyorsunuz? Biz kendi millî kıymetlerimizle kendi klâsizmimizi yaratamaz mıyız?

-Hümanizmayı, insanlığın mazisindeki müşterek ve edebî kıymetleri diriltmek, onları bugünkü dilimize ve düşüncelerimize mâletmek mânasında anlıyorum. Bu kıymetleri kendi mazimizde aramakla, başka milletlerin mazîsinde aramak arasında bir fark yoktur. Ancak millî bir dilin ve edebiyatın kurulması için, kendi mazimizdeki sağlam kıymetleri bulup çıkarmak ve işletmek mecburiyetindeyiz.

-Genç sanat nesli hakkında fikirleriniz?

-Yeni neslin, tanzimattan beri; gerçek sanata en fazla yaklaşan nesil olduğunu, yeni Türk edebiyatını bu neslin kuracağını sanıyorum. Emeklerini yol aramakla harcayan evvelki nesil, sanatkârı milletin ve insanlığın malı olabilecek eserlerden çok, edebî ve siyasî münakaşaları besleyen muvakkat eserler vermişlerdir. Bugün büyük ferdî kıymetler daha az da olsa sanat cemiyete daha fazla yayılmış, daha büyük tepkilere doğru adım atmıştır. Engin bir kıymet harmanı içindeyiz. Hergün birkaçının belirdiğini gördüğümüz dağınık istidatları toplayacak, bir yolda birleştirecek büyük sanatkâr bugün, yarın gelebilir.

Sabahattin Eyuboğlu

 

Yazıyı yazdım, çıkarken Eğitimbaşımız Hürrem Arman'la karşılaştım, güler yüzle karşıladı; "Yarın bir ara bana uğra, öğleden sonra olsun bir konuyu görüşelim!” dedi. "Peki!" deyip ayrıldım ama içime de bir sıkıntı girdi, "Niçin?" Salona dönüp çalışmamı sürdürdüm. Çalışmaya dalınca hiçbir düşüncem ya da kaygım kalmıyor, güzel sesler onları alıp götürüyor. Ara ara takılan kimi düşünce ya da iş olsa da onlar çabuk savuşup gidiyor. Bugün de öyle oldu, Vahit Dede'ye mektup yazmak, örneğin. Ancak bir noktaya takıldım; Hasan Ali Yücel, "Nerede o?" diye sordu ama başka bir şey söylemedi. Burada bir önemli durum var. Hasan Ali Yücel bir zamanlar ünlü bir yazarmış, bu belli oluyor. Vahit Dede'nin de kalem oynattığı dönem. Varlık’taki yazılarına bakılırsa bir çok yazarla tartışıyor. Belki aralarında bir kalem sürtüşmesi olmuştur. Böyleyse Vahit Dede bu haberden hoşlanmayacak. Zaten onun Milli Eğitim (O zamanki Kültür) bakanlığına küs bir yanı vardı. Edirne/Karaağaç Trakya Köy Öğretmen Okulu Açılınca, Trakya Genel Valisi Kâzım Dirik Paşa kendisini çağırıp orada çalışmasını, bir bando kurmasını önermişti. Vahit Dede o niyetle bir kaç kez gelip gitmişti. Oldukça da umutluydu. O sıra yapılan bakan değişikliği mi yoksa başka bir nedenden mi, o iş olmamıştı. O zaman ben sorduğumda bana, yaptığı öğrenimle bizim okula atanması uygun görülmedi yanıtı verilmişti. Oysa Vahit Dede, deneyimli, önce yetkililerle görüşüp öyle baş vurmuştu. Trakya Genel Müfettişliğinde, neredeyse Milli Eğitim bakanlığı ölçüsünde uzmanlar vardı, Vahit Dede onlarla hep tanıştı. Bu olumsuzluk, Hasan Ali Yücel'in bakanlığı günlerine rastgeldiğine göre, bununla ilgili bir soğukluk olabilir. Birden kederlendim, Vahit Lütfi Salcı'nın diplomasını önemsemeyenler, şimdi köy ustalarını, Mahalle mekteplerinden sonra 4 yıllık öğretim görenleri, Genel Müdür Yardımcılığına dek çıkardılar. Bunları düşününce mektuptan değilse de olaydan söz etmekten vazgeçtim.

Yemekten önce Yataklığımıza uğradım. Arkadaşlar erken gelmiş, Kısa bir şakalaşmadan sonra yemeğe gittik. Yemekte; "Okul Müdürü geldi!" dediler. Ne gittiğinden ne de geldiğinden haberliyim, ilgimi çekmedi. Çoğunluk suskun, Bedia Öğretmen açıkladı:

-Müdürümüz çok çalışkandır, işlerini bitirmeden içi rahat etmez! dedi. Ekrem Ula yüksek sesle:

-Şu masa çalışmaları da iş demenize doğrusu şaşıyorum. Onların neresi iş, şunlara "Yazım-çizim!" diyemez misiniz! Nazif Balcıoğlu, Osmanlı döneminde gerçekten onlara ad bulmuşlardı; Ketebe!”

- “Ama sizin işlerde çalışanlara da amele, derlerdi.” Ekrem gülerek:

-Vallahi çok doğru söylemişler, bizler ameleyiz. Bundan gücenecek değiliz, içinde oturduğunuz binaları, biz ameleler yaptı. Ketebeler ne yaptı? diye sordu. Öğretmenler kendilerini ketebe saymadılar. Ekrem de zaten öğretmenleri kastetmediğini, ancak öğretmen kaynaklı yöneticilerin tümünü ketebe kategorisinde gördüğünü söyledi. Sustum ama tüm kalbimle Ekrem'in yanında oldum.

Yemekten sonra Tonberg’i açıp ne çıktıysa dinledik. Hüsnü, salt bizi oyalamak için, Mapi Cortes sayıkladı, filmi gelirse hemen gideceğini söyledi. Biraz geççe yattık.

 

5 Temmuz 1944 Çarşamba

 

Müdür Rauf İnan geldiğine göre çok sevdiği işlerinin başında sabahleyin ortalıkta dolaşmadır, yolu bize de düşebilir diye düşünerek oyun yerine gittim. Oyuna başlarken Sıtkı Şanoğlu Öğretmenle birlikte Rauf İnan da geldi. Yeni bir muştuda bulunda:

-Zeybekleri bundan böyle gerçek bir Efe öğretecek. Bugün yarın gelmesini bekliyorum. Aradım araştırdım, en iyisini buldum! dedikten sonra “iki de davul bulacağım” deyiverdi. Öyle deyince ben de:

-İki de zurna bulmalısınız! Hiç beklemiyormuş, yüzü titreyerek baktı:

-Ne oldu, sen çalmayacak mısın? Davula birlikte olmam mı diyorsun? deyince ben çok yavaştan alarak:

-Müdür Bey ben Kepirtepe’de dört yıl oyunların, törenlerin müziklerini hep akordiyonla çaldım. 1941 yılı buraya gelen tüm ekiplerin müziklerini akordiyonla başarıyla çaldığımı gören Genel Müdürümüz, beni takdir ettiğini, benim ona verdiğim inançla tüm Köy Enstitü müdürlüklerine akordiyon almaları için ödenek gönderdiğini söyledi. Burada da geldiğimden beri piyanonun olmadığı yerlerde akordiyonu kullandım, bu nedenle benim kulaklarım davul sesinden etkilenir doğru çalamam. Oyunlarda da müzik savsaklarsa oyuncular rahatsız olur! Rauf İnan:

-Bak bunu hiç düşünmemiştim, Öztekin Bey gelince bunu konuşalım! deyip ayrıldı. O ayrılınca Sıtkı Şanoğlu, kaşlarını kaldırarak gülümseyerek:

-Vallahi iyi söyledin, adam emrivakilerle iş görecek! Kim çalacak davulu? Kuyruğumuza bir de davul eklensin! Öğrencilere işaret verdi.

Oyundan sonra kahvaltıya gittim ama sinirlerim gerildi. Gidip odasında konuşmayı düşündüm, vazgeçtim. Eğitimbaşı Hürrem Arman bugün öğleden sonra çağırmıştı, sanırım bunun için deyip gitmemeye karar verdim. Oldukça dalgın bir hava içinde salona gidip çalıştım. Üzüntümden, neşeli zamanlarımda olduğu gibi çalışırken düş kuramadığım için daha dikkatli çalıştığım ayırdına vardım. Rondonun devamı Allegro, iyice pişirdim. Bir sevindim bir sevindim. Başa döndüm grave ağır ama ağır notalı, piyano tuşlarında tınılatmak kolay değil.

Öğlede arkadaşlar yemeğe gelmediler. Biraz yadırgadım ama, bir açıdan da olağan saydım. Bugünkü kendi durumuma göre benim de yemeğe gelmemem gerekirdi. İnsanlar üzülünce yemekten de soğuyor.

Arkadaşların gülüşerek geldiklerini görünce sevindim; İzzet Palamar onları Bağ Evine çağırmış. Bir başka zaman beni de götüreceklermiş. İşte bir sevinç muştusu!

Öğle saatim dolu, öğrenciler geldi, oldukça iyi, daha doğrusu içlerinde mandoline yürekten sarılanlar var. Serbest çalışma yaptık. Biraz çekingen bulduklarımla konuşup yardımcı oldum.

Öğrenciler gidince, özde ağırdan alıyormuşçasına ancak içimden kuşkulu bir durumda Eğitimbaşı Hürrem Arman'ın odasına gittim. Nöbetçi öğrenci, Eğitimbaşı'nın müdür odasında olduğunu söyledi. İçimden:

-Tamam dedim, davul işi uzayacak! Kapı açık girip kapıya yakın bir yere oturdum. Az sonra Hürrem Arman umduğumun tersine neşeli bir yüzle:

-Beklettim mi hemşerim, biz ikimiz de Kırklarelili idik değil mi? diye sordu. Kırklareli’de kimim kimsem olup olmadığını sordu. Konuşmak istediğini düşünerek ayrıntılı bilgi verdim. O, "Ne iyi, öyleyse sen benim gibi kopamayacaksın Kırklareli'den” dedikten sonra “sadede gelelim, ben seni neden çağırdım, biliyor musun? Öztekin gelmedi, gelmesi gerekir ama insan hali bu, bir engeli çıkmıştır. Biliyorsun bizim okulun, esas olarak Enstitü'nün kuruluş daha doğrusu temel atış günü bu ayın onunda, 10 temmuz 1941, aynı tarihte tören yapılacak. Genel Müdürümüz şaka olarak da olsa anımsatıyor. Ankara’dan konuklar gelecek. Onlara bir müzikli oyunlu program hazırla da mahcup olmayalım. Sıtkı Bey de bu konuda kendini görevli sayıyor ama müzik açısından ona yardımcı olman iyi olur. Kuruluşunda bulundun” dedikten sonra parmak sayarak:

-4. Yılını kutlamaya katılman, senin hem hakkın hem de vazifen! Doğru mu? Öyle mi demişti Ziya Gökalp? İnanamadım, "Peki, deyip ayrıldım ama sanki arkamdan; "Bitmedi!” deyip konuşulacakmış gibi duyguyla ayrıldım.

Salona gidince plak çaldım. Aklıma Hector Berlioz geldi, hani şu, sehpaya gittiğini düşünen, besteci ya da onun düşlediği kahraman. Oldukça uzun, konserdeymişim gibi dinledim. Dinlemek de bir disiplin istiyor, sıkılarak da olsa dinlenince sonuçta insan kesinlikle bir şeyler kazanıyor.

Akşam yemeğinde arkadaşlarla buluştuk. Yemekten sonra köşkümüze döndük. Tonberg önce fasıl heyeti, sonra konuşmalar sundu. Kapatmak üzereyken:

-Şimdi Mandolin orkestrası demez mi? Dikkat kesildim. Yöneteni de söyledi ama tam anlayamadım. Ama çok iyi oldu, bundan böyle programın gününü öğrenip dinleyeceğim. Biraz geç saatte oluşu dışında söyleyecek bir söz yok benim hatta tüm bizim bölüm için bulunmaz bir örnek.

Çok alçaklı yüksekli zikzak çizen bir ruhsal git-gelden sonra yattım.

 

6 Temmuz 1944 Perşembe

 

Derinliğine uyumuşum. Ekrem Ula takıldı:

-Amele katagorisine dahilmişiz. Haklı olarak çalışıp terliyoruz, sonra da ölesiye uyuyoruz. Müzikçileri ben yalnız konserlerde uyur sanıyordum. Arkadaşım sen neden böyle derinliğine uyudun? Bir sorunun varsa biz de bilelim. Derman bulamayız belki ama hiç olmazsa dertleşiriz!

Teşekkür ettim, akşam, onlardan sonra konser dinlediğimi, uyutan konserlerden olmadığını, çoğunun küçümsediği mandolinlerle nasıl orkestra kurulduğunu, koca koca besteleri çaldıklarını anlattım. Ekrem Güldü:

-Sen şimdi bizi konserde uyuyanlar grubuna kattığını mı söylüyorsun? diye takıldı.

İyi oldu, geç kalabilirdim. Davulsever Müdürüm beni hemen kusurlu sayardı. Sıtkı Şanoğlu Öğretmeni uzaktan görünce sevindim. Öğrencilerin tümüne derse girdiği için onun gözünden düşmek istemediklerinden kendilerini gevşetmiyorlar. Ben de zaten bu işi pek benimsemiyorum. Oldukça bilinçsiz atlayıp zıplamalar Efe oyunluğundan çıkıyor. Seçilmiş olan seçkin Efe, dilerim yakın zamanda gelir de ben akordiyonumla başbaşa kalırım.

Kahvaltıda, Öztekin Öğretmenin geldiği söylendi. Haberi önce kuşkuyla karşıladım. Oysa gelmesini o denli istiyordum ki, beni içine düştüğüm çetrefil durumdan o kurtarabilirdi. Gelmesi gerektiğini bile bile kuşkulanmamı saçma buldum, oldukça umutlu salona gidip çalışmaya başladım. Az sonra Öztekin Öğretmen yüksek sesle konuşarak kapıdan girdi. Önce ortaya bir, "Gel keyfim gel!" dedi. Arkasından da:

-İbrahim'i piyano başında bırakmıştım, piyano başında bulacağımı biliyordum. Haklıymışım değil mi? dedi.

Hal hatır sormalardan sonra gülerek:

-Hasan Ali Yücel'i karşılamanı duydum. Ali Kılıç, anlata anlata bitiremedi; bir de sen anlat şunu! dedi. Olayı olduğu gibi anlattım. Öğretmen gülerek:

-Tastamam yerinde bir davranış yapmışsın; ben de olsaydım bunu yapardım. Hasan Ali Yücel, debdebeyi seven bir kişi değil, derviş mizaçlı, geniş yürekli, kültürlü bir adam; yapmacık hareketler yerine tabii davranışları bekler. Ben de kendisiyle bir kaç kez karşılaştım, benzer tavırları yaşadım. Bizim Bölüm gerçekten onun isteğiyle açılmıştır.

Öztekin Öğretmen daha sonra öğrencilerle yaptığım çalışmaları dinledi. Müdür Rauf İnan'a davul konusunda söylediklerimi biraz sert bulduğunu, gerçekte haklı olduğumu ancak yöneticilerin fors düşkünü olduğunu, bir başka olayda hesap sorabileceğini söyledi. Rauf İnan'dan bu denli kin beklemediğini, "Geneliyle öyledir!" demek istediğini tekrarladı. Efe'nin geleceğini söyleyince güldü:

-Hasan Çakı bizim yabancımız değil, Rauf Bey unutmuş olabilir; o, daha önce Kızılçullu'da çalıştı! dedi. 10 Temmuz günü için:

-Ben geldim, sana ihtiyaç olunca ben çağırırım, ayrıca senin görev üslenmene gerek yok. 10 Temmuz kutlaması, Enstitü bölümünün işi, biz onlara ancak yardımcı oluruz. Yüksek Bölüm yurda dağılmış. Onu temsil edecek değilsin! Öztekin Öğretmen ayrılınca oldukça rahatladım. Pathetique Sonatı, baştan sona tekrarladım. Girişteki Grave-Molto allegro e conbrio da oldukça netleşti. Tuşlara şimdiye dek basmadığım şekilde parmak bastığımdan parmaklar yeni bir durumla karşılaştı.

Yemekte arkadaşlar, neşeli olduğumu görünce sordular, Öztekin Öğretmenin geldiğini, sorumluluktan kurtulduğumu söyledim. Ekrem Ula, kendisinin de ele aldığı işi sağlam yapmaktan başka kimseye karşı sorumluluk duymadığını, benim de öyle düşünürsem rahatlayacağımı övütledi. Gerçekte ben de öyle düşünmüş olmama karşın uygulamada kimi kez terslikler olduğunu anlattım.

4. sınıflar geldi, hemen hemen hepsi bir ölçüde iyi mandolin çalıyorlar. Ancak nota okumaları oldukça zayıf. Aldıkları kulaktan dolma. Bu, türkülerde farketmiyor ama okul şarkılarında sesler zaman zaman yersiz uzamalara neden oluyor. Örneğin Sonbahar şarkısını notadan izliyoruz. "Kurumuş dallar sarı yapraklar, derken dalların "lar"ı laaar, yaprakların "lar"ı da laaar olarak dalgalanıyor. Oysa notada "lar" her zaman "lar" dır. Gül şarkısında da öyle:

"Bahçemizde gül açar, çardaklara sarılır
Koparsam rengi kaçar, sonra annem darılır. "

dizgileri de söylenirken açar-kaçar, sarılır-darılır heceleri, “açaıar”, “sarılıar” dalgalanması yapıyor. Ayrı ayrı mandolinle çaldırdım, hepsi doğru çaldı. Kendileri de anladılar, kendilerine güldüler. "Neden?” Neden olacak? Alışkanlıktan!

Çocuklardan sonra bir süre çalıştım. Çalışırken Öztekin Öğretmen'e neden mandolin konserinden söz etmediğime üzüldüm. Kesinlikle onun bu işten haberi vardır; karşılaşınca bunu anımsatmayı tasarladım.

Akşam yemeğinde gene yalnızız. Bu akşam Ali Kılıç Öğretmen bile gelmedi. Aysel Öğretmen nöbetçi, yanımızdan geçerken gülümseyip yürüdü. Yemek sonuna dek masalar arasında gezdi. Hüsnü'nün:

-Neden ayakta bekliyor, bir boş yere otursun! deyince Ekrem yanıtladı:

-Oturabilir mi? Rauf İnan görürse çocukların içinde bir güzel paylar! dedi. Rauf İnan'ın sert müdürlerden olduğunu, gerçekte sert bir görüntü vermemesine karşın sert tavırlar takınmasını yapay olarak karşıladığını anlattı. Kendi okullarının ilk müdürü Emin Soysal'dan söz etti. Onun öyle yapmacık görüntülere kendini zorlamadığını, öyleyken büyük bir otorite kurduğuna inandığını söyledi. Hüsnü ile ikimiz de o otorite kuran müdürün neden değiştirildiğini sorduk. Ekrem ilk yanıtında:

-“İşte o otoriteden, çevresinde büyük bir otorite kuran sevilir de, bence Emin Soysal Genel Müdürlüğe oynamaya niyetliydi. Köy Enstitüsü adını bile daha başlangıçta benimsememişti. Bunun ilerde büyük bir parçalanmaya neden olacağını açık açık söylemiş, bakan da dahil tüm Enstittü severleri, dar görüşlülükle suçlamıştı. Şimdilerde de bu görüşlerini yazıyor. Yalnız İsmail Hakkı Tonguç'u değil bakan Hasan Ali Yücel'i de bu konuda eleştiriyor” dedi. Hasan Ali Yücel sözü edilince Cılavuz Müdürü Halit Ağanoğlu'nun sorusunu tekrarladım, sonra da soruya karşılık Hasan Ali Yücel'in önce Ahmet Emin söylediklerini, sonra da Sertel'leri nasıl gördüğünü, ayrıntılarıyla anlattım. Ekrem:

-Sertel’ler için bir şey diyemem ama Ahmet Emin için söylediklerine katılırım. Ahmet Emin buraya geldiğinde bizleri konuşturdu. Konuştuklarımızı değil, İstanbul'a dönünce kendi işine geleni yazdı. Öyle yapacağını daha o zaman anlamıştım ama iş işten geçmişti. Buraya geldi, uzunca bir süre kaldı da atölye çalışmaları için yazılması gerekenleri yazmadı. Biz bunu daha sonra arkadaşlarla çok konuştuk; sonunda şu kanıya vardık:

-Adam düpedüz Rauf İnan'ı övmek için buraya gelmiş. Yazılarının tamamını okumadım ama okuduklarımdan böyle bir sonuca vardım.

Biz konuşurken Tonberg'de değişik programlar sıralandı, sonunda haftanın konseri denince kulak kesildim. Hüsnü uyumuştu. Ekrem de kalktı. Yatacağını anlayınca sabahleyin uyandırmasını rica ettim. Programda Haydn Saat senfonisi ile adını ilk kez duyduğum bir bestecinin klârnet Konçertosunu dinledim. Bestecinin adını önce anlayamadığım için dikkatle sonunu bekledim. Carl Stamitz diye biri çıktı. Haydn döneminde yani 1750-1800 yılları arasında yaşamışi Josef Haydn'ın arkadaşıymış. Yeni bir besteci duymuş olmam beni sevindirdi. Hemen yattım.

 

7 Temmuz 1944 Cuma

 

Ekrem'in kaldırmasına gerek kalmadan uyandım. Uyanınca da sordum:

-Pazartesi günü buranın temel atılış günü, biliyor musunuz? Ekrem güldü:

. Bilmez miyiz? Biz bir haftadır ona hazırlık yapıyoruz. Mustafa Güneri, temel atılırken buradaymış, o günün güzel geçmesi için elinden geleni yapıyor. Çok konuşmayı sevmez ama o gün konuşmak için can atıyor. Temele ilk kazmayı o vurmuş.

-“Mustafa Güneri benim bildiğim Güneri ise bunu yapmaz. Çünkü temele ilk kazmayı Sili Usta vurdu, Mustafa Güneri o zaman başında panama şapka, elinde fotoğraf makinesi, fotoğraf çekmek için uygun yer peşindeydi.” Ekrem sordu:

-Sen var mıydın? Ben o zaman Sili Usta'nın yanıbaşında duruyordum. O nereye giderse beni de yanında götürüyordu. Ekrem'e o günü anlattım:

-Namık Ergin Öğretmen on öğrenci seçti, önlerine de bizim sınıfın en iyi sporcusuna bayrağı verdi. Biz Sili Usta ile daha önce saptadığım yere kazma küreği hazırlamıştık. Mustafa Güneri yeni gelmiş bir Resim Öğretmeniydi. Yapı işleri Öğretmeni Kepirtepe'den bizim başımızda gelen sevgili öğretmenimiz Namık Ergin'di. O zaman Sanatbaşı falan yoktu. Ankara'dan önce Hasan Ali Yücel'in geleceği söylenmişti. Sonra Genel Müdür Hakkı Tonguç gelecek dendi. Sonunda gele gele Bakanlık İlköğretim Şube Müdürlerinden Ferit Oğuz Bayır çıkageldi. Temel kazılırken bayrağı tutan sporcu arkadaşımız okul kasketiyle gelmişti. İstiklâl Marşı'nı ben söyletmiştim. (Kepirtepe'de üç yıldır ben söyletiyordum) Sili Usta kazmayı vurup bir kaç kürek toprak atıldıktan sonra tören bitmişti. Herkes neşeli, törende bayrağı tutan arkadaşımız ise benim dışımdaki herkesten neşeliydi. (Hüseyin Serin bayrak tutmuşsa ben de İstiklâl Marşı'nı yönetmiştim) Tören yerinden ayrılırken bakanlıktan en büyük yetkili Ferit Oğuz Bayır (Eski, Edirne/Karaağaç Eğitmen Kursu Müdürü) Hüseyin’i çağırıp payladı:

-Ne başındaki? Köy Enstitüleri'nde öyle bir acayip kasket var mı? deyince arkadaş şaşırdı; eline kasketi alıp evirdi çevirdi. Kasketinin temiz olduğunu söylemeye kalkıştı. Bu kez de anlayışsızlıkla suçlandı. Hepimiz suçlanmış durumdaydık. Sonradan anladık ki, okulun bize Köy Öğretmen Okulu'yken verdiği salt kasket değil ceket-pantolonu hatta kendi paramızla aldığımız ayakkabıları bile giymemizi istemiyormuş. O sıra, tatilde gidecek yeri olmadığı için tatil süresince barınması için Çifteler Köy Enstitüsü'nden bir arkadaş geldi. (Abdullah Özkucur) Onun sırtında gördüğümüz acayip giysi Köy Enstitüleri için lâyık görülmüş, bizde neden onlardan yokmuş. Ferit Oğuz Bayır akşama bile kalmadan Ankara'ya döndü. Ancak Kepirtepe Köy Enstitüsü Öğrencileri buna fena halde içerledik. Tam o günler, biz kendi müdürümüzü beklerken Kastamonu/Gölköy Köy Enstitüsü'nden Mehmet Tuğrul Müdür olarak geldi. O da bize değişik gözle bakıp yadırganacak sözler söyleyince öfkemizi ondan aldık. Sayısız arkadaş, durumu yetkililere mektupla bildirdi. Biz Kepirtepe’den geldikten sonra Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç geldi, bizi bu giysilerle gördü. Arkasından Hasan Ali Yücel geldi, (8 Haziran 1941) dersimize de girdi, konuştu, tartıştık. Aynı giysiler içindeydik. Bizden ayrılırken çok memnun kaldığını söylemişti. Hep birlikte:

-Bunlar kim oluyor? deyip direndik. Sonra, öteki Enstitülerden ekipler geldi. Baktık ki, Köy Enstitüleri, asker postalı, asker giysileri içinde. Bizim de iş için giysilerimiz vardı ama onları işte giyinirdik.

Sözümü uzatınca Ekrem:

-Akşam devam edelim deyip ayaklandı. Ben de hızlıca Oyun yerine gittim. Sıtkı Şanoğlu Öğretmen:

-Bu sabah ile yarın sabah jimnastik hareketleri yapalım. Pazartesi bir değişiklik olması için programa bir de jimnastik ekledik! dedi. Alıp akordiyonu döndüm. Yarın zaten yokum! deyip kahvaltımı ettim.

Kahvaltıdan sonra piyanoma oturup, yarın için son gücümle çalıştım. Öztekin Öğretmen gelecek, benim çalışmamı engelleyecek kaygısıyla, bir bakıma da onu beklerce çalıştım, gelmedi. Öğlede kesinlikle geleceğini umdum. En iyi grubum bugün geliyor, Öztekin Öğretmenin gelmesini istiyorum.

Öğle yemeğinde Ekrem:

-Sözünü kestim ama bana ilginç geldi. Giysi konusu bizde de sorun yarattıydı da, bu denli açıktan olmamıştı. Okulun İzmir içinde bulunması bizi biraz korudu sanıyorum. Ekrem de, 3803 sayılı yasa çıkınca onlarda olan olayları anlattı. Ancak onların Müdürü Emin Soysal:

-Şunu yaptırmam, ben istemeyince sizin yasal haklarınızı kimse kesemez, bana güvenin türü büyük sözler söyleyerek bizi yatıştırdı.

demiş. Ben de Nejat İdil'in bizimle benzer konuşmalar yaptığını, bir kaç öğrenci dışında ayrılan olmadığını anlattım. Bu arada Ekrem okul yöneticilerinin sabahtan beri Müdür Odasında toplandığını, bu yılkı Kuruluş Günü'nün geçen yıllardan farklı olacağını, bunun da Rauf İnan'ın bir numarası olduğunu ekledi. Öztekin Öğretmenin bugün neden görünmediğini anladım, toplantıdaymış demek! Gelince anlatır, dedim içimden.

Kahvaltıdan sonra Müzik salonuna gidince sandalyeleri bir köşeye sıraladım. Salona kalabalık girince oturmaları olanaksız. Az kişi gelince "Buyur!" deyip oturtuyoruz. Öztekin Öğretmen her zaman gülerek:

-Buraya gelen isterse müzik dinletiriz. Müzik sevenler ayakta da dinlerler. Uzun boylu dinlemek isteyenler, konserlerimize gelip dinlerler! diyor.

Zaten çalışma zamanında pek kimse gelmiyor, şimdi tatil olduğundan kapı sürekli açık bırakılıyor. Gelenlere de gerektiğinde ben, yerine göre bir iki parça çalıyorum. Kuruluş Günü için programa konursa sandalyeleri ona göre sıralatırım. Kendi köşem saydığım pikap, plâk-kitap dolabını temizledim. Tam piyanoya oturacağım sırada Öztekin Öğretmen geldi. Kapıdan girerken daha:

-Olabildiğince yük altına girmemeye çalıştım. Adamlar bizim çalışmalarımızı küçümsüyor. "İki şarkı, iki oyun!" deyip geçmek istiyorlar. Oysa koca bir okul, hatta iki okul kurulmuş; gösterilecekse onların başka yönleri gösterilsin! diye bir süre söylendi. Sonra da bana sordu:

-Haklı değil miyim? Olayı tam olarak anlamadığımı söyleyince, açıldı:

-Dün akşama dek toplantı yapıldı. Okulun kuruluş günü için çağırdıklarımıza hangi yanlarımızı gösterelim? sorusunu karşılamak için öneriler istendi. Önerilerin büyük bir kısmı müzik, oyun üstüne oldu. Ben de buna karşı durdum:

-Biz, her gün müzik yapıyoruz, o gün de yaptıklarımızı tekrarlamaktan çekinmeyiz. Ancak gelenlerin salt kulaklarına bir şeyler girer. Oysa gelenler gözleriyle de görmek isterler. Binaları görmeleri yetmez. Zaten binaların nesini görecek? Dört yıldır sıvası yapılmamış, çevresi düzenlenmemiş durumda. Tarla-Bahçe bölümü var. Onlar, binaların çevrelerine ya da aralarındaki boşluklara çiçek dikemez mi? Fidanlık var, iyi de binalar arasındaki boş yerlere fidan dikilse daha iyi olmaz mı? Bunları söyledim. Birilerinin kafasına dank dedi de ötesini berisini irdeleyerek okulun gerçek amacına uygun etkinlikleri ortaya çıkaracak bir program yapıldı. Böylece bize yüklenmelerini önledim. Biz gene yapacağımızı yapacağız. Oyunlar, şarkılar bu işin tuzu biberi, ya da kaymağı. Gelen güzelim fidanlığı, bağı niçin görmesin?

Bunları söyledikten sonra pazar günü kendi aramızda bir program provası yapacağız! deyince, benim cumartesi günümün doldurulmadığını öğrenmiş oldum. Sevinerek ben de bir öneride bulundum:

-İsterseniz ben, öğleden sonra son sınıftaki arkadaşlarla bir iş bölümü yapayım! deyince öğretmen:

-Bence buna da gerek yok. Bizim yapacaklarımız her zaman yaptıklarımız olacak, pazar günü bir ayıklama yapar, pazartesi günü uygularız.

Öztekin Öğretmen ayrılınca derin derin soluyup piyanoya oturdum. Yarın Faik Canselen Öğretmen'den papara yememe kararımı tazeleyerek tüm gücümle tuşlara sarıldım. Salt Beethoven Pathetique Sonat rondo-allegro bölümünü defalarca tekrarladım. Rondo bölümü su gibi akıyor. Asıl su gibi akması gereken allegro bölümü biraz kirli suyu andırıyor ama gene de bir akış var. Piyano başında 2, hatta 3 saat oturduğum oldu ama bugünkü gibi bu tek parçada olmadı; araya başka parçalar sıkıştırıp değişik bir hava yaratıyordum; bugün bunu yapmadan üç saat çalıştım.

Yemekte konu pazartesi töreniydi. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'la kendisi gibi Genel Müdürler, Talim Terbiye Kurulu üyeleri gelecekmiş. Bizim salona hiç uğramadı ama Müdür Rauf İnan öteki çalışma yerlerine sık sık uğrayıp:

-Aman dikkat edin şu zapartayı (Töreni) atlatalım! diyormuş. Zapartanın anlamını tam bilmiyorum ama sanırım ucunda bir zılgıt yeme var. Müdür Rauf İnan, kendisi başkalarına zılgıtı basıyor da kendisi zılgıttan korkuyor. Bari bunu, her gün zılgıt atmak için çevrelerinde dolandığı insanlara söylemese!

Yemekten sonra yerimize dönünce Tonberg’i açtık. Az sonra Hidayet Gülen Öğretmen geldi:

-Kulübeniz güzelmiş, beni neden çağırmıyorsunuz? diye takıldı. Hüsnü ile beni Kepirtepe'den tanıyor. Ekrem'le de daha önce tanışmış. "Kulübe!" sözü Ekrem'in çok hoşuna gitti:

-Sağolun, buraya bir ad bulmak istiyordum. Tom Amca'nın kulübesini okumuş olmama karşın bu aklıma gelmedi. Bizim meskenin adını koydunuz, sağolun! dedi. Ekrem hemen çay hazırladı. Hidayet Öğretmen Kepirtepe'den bizimle 1941 Nisan ayında Hasanoğlan'a geldi. Ancak biz Aralık 1941 tarihinde Kepirtepe'ye dönünce Hasanoğlan'da kalmıştı. Bizim Kepirtepe'ye dönüşümüzden sonrasını sordu. Anladım, amacı çok sevdiği kurucu müdürümüz Nejat İdil'in ayrılmasına tepkimizi öğrenmek istemişti. Müdür Nejat İdil'in ayrılışını, nedenini anlattım. Anlattıklarıma inamayacağını söyleyince Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un sakladığım mektubunu söyledim. Hidayet Öğretmen hemen yakınımda bana biraz yan oturuyordu. Birden dönerek:

-İbrahim, sen beni şaşırtıyorsun; doğru mu bunlar? deyince mekubu gösterebileceğimi tekrarlayınca elini dizine vurarak:

-Kahpe dünya! diye kahredenler olur; zaman zaman bunlara kızarım. İşte şimdi demedim ama ilk aklıma o söz geldi. deyip elinin tersini dizine vurdu. Nejat İdil'in mert insan olduğunu, karşılaşınca bunlardan hiç söz etmediğini anlattı. Hidayet Öğretmen bir süre de Ekrem'le konuştu. Ekrem'in çok iyi bir inşaatçı olduğunu, gelecekte büyük yapılar yapacağına inandığını söyledi. Hidayet Öğretmen gidince bir süre kendimizi eleştirdik. Biz burası için kulübe adını düşünmüştük. Oysa ona, akıl edemediğimizi söyledik. Bunu bir süre konuştuk. Unutmak, insanların her zaman karşılaştığı bir olay. Hasan Ali Yücel'in geçen gün söylediğini tekrarladım:

-Hafıza-ı beşer nisyân ile malûldür.

Hidayet Öğretmen gidince Hüsnü Yalçın inanılmaz bir soru sordu:

-Sahiden Hidayet Gülen Kepirtepe'de çalıştı mı? Önce şaka ediyor sandım, ona şaka olarak yanıt verdim:

-Hayır çalışmadı, biz çalışırken o, uzattı ayaklarını yattı! Hüsnü sözümden alındı.

-Kendimi, o gideli beri yokluyorum, yok çıkaramıyorum. Tanıdık geliyor ama burada tanıdığımı sanıyorum.

1941 yılında burada olduğunu anımsıyor. Onun yazdığı yazılardan söz ediyor da oradan Kepirtepe'ye sıçrayamıyor. Bu kez sözü değiştirip Alpullu'da kaldığımız yılı anımsattım, okulumuz 3 sınıftı, 4. 5. bizim 6. sınıf. Kepirtepe'ye taşınınca biz, 7. sınıf, 5'ler 6. sınıf, 4'ler de 5. sınıf olmuştu. İşte o 5. sınıfların öğretmeni Hidayet Gülen Öğretmendi. Gece gündüz onlarla ilgileniyordu. Bizim sınıfla bir piyes hazırlamıştı, Mavi Yıldırım. Anlattıklarımı dinleyen Hüsnü çok üzgün olarak:

-Haklısın, ben o yıllar kendimi hep yalnız düşünüp topluluklara katılmıyordum. (Hüsnü Yalçın Bulgaristan’daki ailesinden ayrılarak okumak için yeni gelmişti) Piyesleri falan anımsamıyorum da şimdi bir olay gözümde canlandı; bir akşam bizim dersliğe bir öğrenciyi, kemancı Doğan'ı getirip keman çaldırmıştı. Tamam işte:

- Anımsadığın bir ayrıntı, zaman zaman gelip bize fıkralar anlatır, Karagöz-Hacivat taklitleri yapar, mandolin çalardı. İlk mandolini ondan dinledik. Sonunda Hüsnü, Hidayet Gülen Öğretmeni kafasındaki Kepirtepe boşluğuna yerleştirdi. Bizi dinleyen Ekrem, benim az önce söylediğim sözü tekrarladı:

-Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür!

-Hafıza-i beşer uykuda dinlenir! diyerek yattık.

 

8 Temmuz 1944 Cumartesi

 

Sıtkı Şanoğlu Öğretmenin dünkü söylediklerine inanarak kahvaltıya dek bir tür pinekledikten sonra gittim. Arkadaşlar Müdür Rauf İnan'ın köşebucak dolaştığını söylediler. İçime bir kuşku düştü, ya beni göremeyince niçin gitmediğimi sorarsa! Üstelik Ankara'ya gitmem için her defasında izin koşulu koyarsa! düşünceleri içinde durağa indim. Durağa inince Sıtkı Şanoğlu Öğretmeni gördüm. Benden önce:

-Bugün ben de gidiyorum, bir gün de olsa hava tebdili insanı rahatlatıyor!dedi. Gülümsemekle yetindim ama gerçekte boynuna sarılasım geldi. Müdür Rauf İnan uğrayıp bir sorun çıkarsaydı bana söylerdi diye düşünürken Bölüm Başkanım Mehmet Öztekin Öğretmen de geldi:

-Özledim Ankara'yı, izin yaptım ama Ankara'da kalmadım. Tren gelince bindik. Bu sabah tren tıklım tıklım. İki kişilik bir yere onlar oturdu, ben az ilerlere geçtim. Orada tümü boş yer varmış, yalnız başıma oturdum. Cebeci'ye yaklaşırken Öztekin Öğretmene baktım, eliyle beni uğurladı. İçim rahat indim. İner inmez de bir başka sıkıntıya tutuldum; Pathetique Sonat. Pathetique'in anlamını düşündüm. Faik Öğretmen, etkileyici, dokunaklı demişti ama etkileyici ya da dokunaklı ne demek? Konservatuvar kapısına dek bunu düşündüm. Kapıcı beni öğrendi, karşıdan görünce gülümsedi. Selâm verip girdim. Faik Öğretmen gelmiş. Girer girmez sordu:

-Kapıcıyla bir sonun olmuyor değil mi? Biraz aksi bir adamdır. Sıkı sıkı tembihledim ama sözümü dinleyecek mi bilmem deyince bu sabahki tavrını anlattım. Faik Öğretmen gülümseyerek:

-Ne yapacaksın, o da haklı, aklı esen girmesin ister! dedikten sonra Hasanoğlan'ı özlediğini söyledi. Hasan Ali Yücel'in gelişini ayrıntılarıyla anlattım. Faik Öğretmen:

-Bravo sana İbrahim, işte böyle ol, geriye çekildikçe yaşamdan koparsın, daima ileri! deyince İleri Marşı'nı anımsattım:

-Zafer yolu yürüyenlerindir! Faik Öğretmen hemen:

-Ya, bak orada bunu söylemek istedim. "Yürü, bu yol zafer yolu!" dedi, hemen piyanoya oturdu. Sol eliyle önce İleri Marşı'nın girişini çaldı arkasından Pathetique sonata geçti. Rondo bölünün girişini çalıp bıraktı. Güşümseyerek:

-Mabadı senin! dedi. Oldukça rahattım. Rondo bölümünü, kendime göre kusursuz çaldım. Faik Öğretmen, olmuş ya da olmamış demeden:

-“Sen bunu arkadaşlarına dinlete dinlete daha işlek, daha akıcı yapacaksın. Bu Beethoven'in sayılı sonatlarından biridir. Piyanoyla uğraşmış olanlar bundan kolay kolay geçemez” deyip sayfayı çevirdi. Allegro. Allegronun bir iki yerinde tekrarlattı. Sonunda:

-“Rondo için söylediklerimi bunun için de söyleyebilirim. Ancak bu bölüm dinleyiciye çalınmaz. O nedenle sen bunu bu durumda bırakırsan rondoyla bağlantısı azalır. Grave, Adagio bölümlerini çalışırken bunu da gör!" deyip güldü. Piyanoya döndü:

-Hep dinletecek değilsin, otur da azıcık sen de dinle! deyip kendi bestesi Köy Düğünü'nü çaldı. Piyano için bestelediği, Cumhuriyet Gazetesi'nin Türkiye çapında açtığı beste yarışmasında birincilik kazandığı bu bestesini, şimdilerde büyük orkestralar için yeniden elden geçiriyormuş. “Zaman zaman orkestra provaları gerekiyor, bu yüzden tamamlanması gecikiyor!” diye yakındı. Ardından, haftaya geleceğini öğrendiği bir müzikli filmden söz etti, birlikte gitmemizi önerdi. Ben de Mandolin Orkestrasını sordum. Şefi tanıyormuş:

- Bizim İhsan, orkestradadır, çalışkan arkadaştır. Bir gün tanıştırayım, kendisiyle konuş! dedi.

Faik Öğretmenin davranışlarında bir olumsuzluk sezmediğim için sevinerek ayrıldım. Bir değişiklik olsun diye köprüden Cebeci durağına indim. Bir süre tren bekledim. Yeni Şehir durağında inecektim, önümde bir yaşlı, indi inecek derken tren kalktı. Yaşlının yuvarlanmasından korkarken adam inmiş, dönerek elini başına götürüp treni selâmladı. Arkasında bekleyen iki kişi söylendiler:

-Adam sağlam indiğine şükretmiyor da soytarılık yapıyor! dediler. İstasyonda inince ara yoldan, Un fabrikasına bakarak ana yola çıktım. Kızılay-Güven parkına dek yürüdüm. Ankara sinemasında daha önce sesini beğendiğim Kathryn Grayson filmi vardı. Alt yazılara pek bakmadım. Şarkıcılar şarkı söylüyor işte. Müzikse müzik! deyip tüm dikkatimi kulaklarıma verdim. Sinemadan çıkınca Çankaya yolunda biraz yürüdüm. Elçilik binaları önünde yol tenhalaşınca döndüm. Köydeki konuşmaları anımsadım:

-Yenişehir'le Çankaya'da herkes gezemezmiş. Bunu düşünerek bir fotoğraf makinesi almak ya da çektirmek istedim. Fotoğraf makinelerinin fiyatlarını bilmiyorum. Hidayet Gülen Öğretmenle Mustafa Güneri Öğretmen'de var. Onlardan öğrenmeye karar verdim. Hava oldukça sıcak. Güven Park gölgeliğinde bir süre durdum. Az ileride durak vardı, otobüsle Ulus'a geçtim. Berkalp Kitabevi ilk durağım oldu. Tanıdığım kitaplar oldu, tertemiz raflarında duruyor. Piyer Loti-Islanda Balıkçısı, Anatole France-Thais, Pearl Buck-Ana, Emily Bronte-Rüzgârlı Bayır, Anton Çehov-Maske, Alphonse Daudet-Değirmenimden Mektuplar, Taraskonlu Tartarin, Erich Maria Remarque-İnsanları Seveceksin. Reşat Nuri Güntekin-Çalıkuşu, Yeşil Gece, Refik Halid Karay-Memleket Hikayeleri, Hüseyin Rahmi Gürpınar-Mürebbiye, Ömer Seyfettin'in dokuz kitabının tamamı v.b. Okumadığım bir yığın yeni kitap var ama okursam çevirilerden okuyacağım. Kitapçıların önündeki dergilerden bir Yıldızla bir Yedi Gün alıp karşı köfteciye girdim. Arkadaşlarla buralarda gezerken yalnız olmayı isterdim. Şimdi yalnızım, hiç değilse bir arkadaşım olsun istedim. Traş olmam gerekiyordu, onu anımsayıp tanıdık Sabri'ye uğradım. Gazete okuyordu, görünce:

-Nerde kaldınız? Hani arkadaşın, küsüştünüz mü? diye sordu. Durumumuzu anlattım. Berberden çıkınca Gençlik parkına gittim. Oturduğum yerin hemen karşısında Asım Öğretmenle arkadaşı Muzaffer'i gördüm. O da beni görünce elindeki bardağı kaldırdı. Yanlarına gittim. Arkadaşı Muzaffer Erdölen hemen bir açıklama yaptı:

-Geçen hafta karşılaştığımızda:”Asım sözde tatile gitti ama çabuk döner!” demiştim, dediğim çıktı.

Asım Öğretmen:

-Na'payım gelmeyip te, piyano yok, akordiyon yok. Piyano için ta Çanakkale'ye geçmem gerekiyor. Bir günlük yol, en iyisi burası. Bir hafta çalışıp bir hafta giderim. Çok değil, bir gece uykusuz kalıyorum. Yolum, bir gece bir gündüz; ikinci gün öğlede evde oluyorum. Bu kez arkadaşı Muzaffer:

-Sen ne diyorsun Asım? Bir buçuk bir buçuk üç eder. Haftanın zaten yedi günü var. Asım Öğretmen yüksek sesle güldü. Çevreden bakanlar bile oldu. O hiç aldırmadan:

-Dört gün bana yetiyor, bu üç ayı böyle geçireceğim! dedikten sonra bana sordu:

-Sen ne yaptın? Okulda kaldığımı, Enstitü Bölümünde staj yaptığımı anlattım. Piyano durumumu sordu. Pathetique Sonatı çaldığımı söyleyince; "Bak, bak, bak!” diye oturduğu yerde doğruldu. Mozart'tan 331, 545 Kv. leri çaldığımı söyleyince bu kez:

-Çokiyi, çokiyi! dedi. İkisini de Hasanoğlan'a davet ettim, geleceklerine söz verdiler. Onların okula girişleri saatliymiş. Gecikince içeri girmek koşullara bağlıymış. Kapıcıya Okul Müdürü Esat Altan sıkı talimat vermiş. Geç gelen bahçe içindeki Müdür Evine gidip izin alıyormuş. Ancak izinden önce güzel bir paylıyormuş. Ağızlarını kokluyormuş, alkol kokusu alırsa; "Lütfen sabah gel!” deyip çeviriyormuş.

Onlar gidince bir süre yalnız yalnız oturdum. Ben otururken Öztekin Öğretmenle Doç. Dr. İbrahim Yasa arka tarafımdan geçtiler. Arkalarından baktım, istasyona doğruldular. Yasa Öğretmenin bizim oraya geleceğini sandım. Arkalarından kalkıp İstasyona gittim. Meğer İbrahim Yasa İstanbul'a gitmiş. Öztekin Öğretmenle karşılaşınca istasyona birlikte yürümüşler.

Trende Öztekin Öğretmenle birlikte oturduk. Asım Öğretmeni anlattım. Kendisi Gazi Eğitim Enstitüsü'nde beş yıl (Üç yıl Müzik, iki yıl pedagoji) okuduğu için okul kurallarını iyi biliyor. Öğrenciliğinde kendi başından geçenleri anlattı.

Yolculuğum iyi geçti. Doğrudan yemekhaneye gittim, arkadaşlar oradaydı. Hüsnü hemen Mapi Kortes'i sordu.

-Yazık ki, bu kez başkası var! dedim.

Kulübemize dönünce dergiyi açtım, Bu kez Mapi Cortes değil Ava Gardner vardı. Resmi görünce

 

Ava Gardner

 

Ekrem Hüsnü'ye öneride bulundu:

-İyice tutulmadan boşa onu, bu sana daha lâyık. Ava Gardner kocasından yeni boşanmış, Frank Sinatra'ya aşıkmış. Frank Sinatra evliymiş, kızı Nancy Sinatra'nın da resmi var. Bir süre kahkahalarla güldük; "Bu Hollywood nasıl bir yer?”

Ekrem uyardı, “yarın pazar ama bizim pazarımız, pazar pazarı. Pazar pazarında insanlar kazanır ama yorulasıya da çalışır. Düşünün, adam tezgahı başında, " Sattığım iyidir!" diye gün boyu bağırıp çağırıyor!”

Söz birliği edip yattık.

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ