Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

60 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Kaygılar, Sevinçler Karmaşası İçinde İkinci Yılımızı da Tamamlıyoruz

 

29 Nisan 1945 Pazar

 

Hitler ne yapacak? Sorusu ortaya atıldı. Sabahları pek sesi çıkmayan Mustafa Barış:

-Hitler ne yapacak? diye sormayın, Hitler’e ne yapılacağı önemli, onu konuşalım!

-Ağzına sağlık!

İhsan Güvenç:

-Yaşa hemşerim; yalnız, sözü orada bırakma bu konudaki görüşünü de söyle! Bunu, Mustafa Barış’a sataşma sayan öteki Afyonlu arkadaşlar bir ağızdan:

-Afyonlular karşı karşıya gelmez! dediler. İhsan Güvenç özür diledi:

-Amacım karşı gelmek değil, birilerini düşünceye zorlamaktı! deyip sustu.

Enver Ötnü:

-Onu bilmeyecek ne var, ona da Mussolini’ye yapacaklarını yapacaklar! Yine “Ağzına sağlık!” diyenler oldu. Almanların, İtalyanlar gibi olmayacağını öne sürenler oldu. Hasan Gülel çocuksu sesiyle:

-Ne oldu bu sabah bu Afyonlulara!

Abdullah Ön:

-Ne olacak, afyonlu olduklarını saklayamıyorlar! İhsan Güvenç duramadı:

-Bir Afyonlu olarak nasıl susayım şimdi? diye sordu. Abdullah Ön:

-Sözünün dozunu kaçırmadan konuş yavrum, biz insanları afyonlu bile olsa sabırla dinleriz! Biliyorsun yıllardır yaptık bunu!

Tartışmanın sonunu beklemeden ayrıldık.

Sıtkı Şanoğlu Öğretmen üzgün, 19 Mayıs Törenine katılma isteği gerçekleşmemiş. “Sembolik bir küçük grupla katılabilirsiniz!” demişler. “Bir sınıfla gitmeye değer mi?” diye bizden sordu. Enver Ötnü:

-Alın son sınıfı gidin, bu bir başlangıç olsun! önerisinde bulundu. Ben sustum ama, önerinin yersizliğini düşündüm. Geçen yıl İzmir’den gelen 300 kişilik İzci grubu bile koca statta az görünmüştü. Özellikle askerler, Harp Okulu, Yedek Subay Okulu, öteki okullar oldukça göz doldurucu gruplarla katılıyorlar. Hasanoğlan tüm öğrencilerle katılsa (zaten tüm sayı 300, bunun tamamı zaten katılamaz) bile göz doldurucu bir grup oluşturamaz. Ancak bunu, okul müdürü Rauf İnan’a anlatmak olanaksız. Sıtkı Şanoğlu da bunu biliyor ama, uyum sağlamak düşüncesiyle bilmezden geliyor.

Gene de daha önce kararlaştırılan program uygulanacakmış, Bir hafta, oyunlara ara verilip, yürüyüşlerde birlik kurulacak. 2. hafta gene oyunlara dönülecek. Belli etmedim ama buna da ben sevindim. Bu tür kararsızlıklar, giderek hevesimi azaltmaya başladı. Zaten bir süre sonra zorunlu olarak ayrılacağımı düşündüğümden umursamaz bir duyguya kapılmış gibiyim. Nedense ben, Ankara’daki törenlere katılsa bile bizim öğrencilerin ilgi toplayacağını düşünemiyorum. Çünkü katılan öteki okulların özel giysi görüntüleri oluyor. Bizimkiler, hem kılık olarak hem de boy olarak fazla bir etki bırakamayacaktır. Oyunlara gelince; oyunlar zaten halka şeklinde olduğundan, tribünlerden, ne denli düzgün oynansa yakından göründüğü etkiyi yapmayacaktır. Kaldı ki oyunları da toplu olarak gerektiği pişkinliğe çıkaramadık. 3 yıldır, oynayan öğrencilerle yeni yeni alışmaya başlamış öğrencilerin bir oyunda birleşmesi sanılacağı gibi düzgün olmayacaktır. Öncelikle büyük boy farkları düzgün bir görüntü vermeyecektir. Harp Okulu öğrencilerinin olağanüstü görüntülerini gören insanların, bizim öğrencilerin görüntüsünü yürekten alkışlaması beklenmemelidir. Sınıf sıralamalarında bile beş yıl fark olan öğrencilerin boy görüntüleri gözlere düzgün görünmeyecektir. Bu nedenlerle bana sorsalar, salt son sınıflarla gitmeyi öneririm. Az olur ama düzenli, özenli olur. Ben böyle diyorum ama Okul Müdürü Rauf İnan, Sağlık bölümünü de katmak istiyormuş. Oysa Sağlık Bölümü türlü bahanelerle oyunlara bile katılmıyor. Neymiş efendim, sayılar artacakmış, Öğretmen Bölümü 300, Sağlık Bölümü 300 eder 600. Sayısal çokluk bir göz değerlendirmesi durumundaki oyunları düzgün kılar mı? İşte bu da bir mantalite sorunu!

Kahvaltıda bunu konu ettim. Arkadaşlar üstünde pek durmadılar ama beni destekleyenler de çıktı. Halil Yıldırım:

-Sen bilmiyor musun arkadaş, Köy Enstitülerine öğrenci almak da bu anlayışla değil mi? Ağabeyle kardeşi aynı sınıfa oturtup okutmadılar mı? Sizin Kepirtepe’de bu olmadıysa başka yerlerde oldu. Nihat Şengül ise:

- Üç kardeşi almadıklarına şaşın, üç kardeşi alacak ölçüde yaş farkı olan öğrenciler aynı sınıflarda okuyorlar. Arkadaşlar kendi okullarında, staja gittikleri yerlerde gördüklerinden örnekler verdiler. Bizim Kepirtepe’de öylesi vardı.1941 yılında Hasanoğlan’a göçünce biz üç sınıftık. 1.2.3. sınıflar. 1.sınıftaki Recep Türköz, kendi sınıfının en yaşlısıydı. Aynı sınıftaki Nuri Altınseven ona ağabey diyordu. Bunu çok doğal karşılamıştım. Bir gün dikkat ettim, benim sınıfımdaki Hasan Üner, Recep Tüköz’e ağabey diyor. Hasan’a çıkıştım:

-Sen ondan büyük sınıftasın!

Hasan sınıfı değil yaşı dikkate aldığını söyledi. Bir başka gün Recep Türköz’ün Hasan Üner’e ağabey dediğini duydum. Recep, Hasan’ın iki üst sınıfta olduğunu, tüm okullardaki geleneklere göre üst sınıflardakilere ağabey dediğini açıkladı. Böylece ağabey kavramı Köy Enstitüleri’nde halkın anlayışından başka bir alana itilmiş oldu. Recep Türköz, tatlı dilli, saygılı bir arkadaştı, bizim dersliğe geldiğinde hepimize “Abiler!” derdi. Recep gidince yaşı küçük olanlara takılmalar başlardı:

-Hadi gene biraz büyümüş sayılırsınız, hiç değilse birinin ağabey oldunuz! Konu Yüksek Bölümdeki yaşlara sıçradı; Burhan Güvenir’le Hasan Gülel aynı sınıfta. Kesinlikle on yaş fark vardır. Ben de kendimi öne sürdüm, Yusuf Asıl’la aynı sınıftaydık, aramızda 7 yaş fark vardı. Son sınıflardaki yaşlılar sayıldı; Hüseyin Atmaca yaşını gizlemiyor, 1919 doğumlu. Onunla hemşerisi Süleyman Adıyaman’ı yan yana getirelim, Adıyaman kesinlikle Atmaca’dan birkaç yaş büyüktür. Onlarla Şevki Aydın da aynı sınıfta okumuş. Nihat Şengül bir uzun “Amannnn” çektikten sonra:

-Nüfus memuru muyuz, bunlardan bize ne? deyip kalktı.

          *

Önce karar verdim bugün, Hamdi Keskin Öğretmenin ödevini hazırlayacağım. Reşat Nuri Güntekin’in Damga Romanı. Yazarın, Çalıkuşu, Yeşil gece, Homongoloz (Bir Kadın Düşmanı), Yaprak Dökümü, romanlarını daha önce, okumuştum. Kitaplarının rahat bir okunuşu var. Ben onu Ömer Seyfettin’e benzetiyorum. Anlamını bilemeyeceğim sözler kullanmıyor.

 

DAMGA-Reşat Nuri Güntekin

140 sayfa. İnkılâp ve Aka Kitapevleri yayını,1. baskı

 

2. Sultan Hamit döneminin tanınmış Devlet adamlarından Halis Paşa’nın iki oğlu vardır; Muzaffer’le İffet. Muzaffer ağabey, İffet küçüğüdür. Romanın kahramanı da İffet’tir. Olaylar da onun etrafında gelişir. Daha doğrusu, roman, İffet’in anılarından oluşur.

O dönemlerde her paşanın olduğu gibi Halis Paşa’nın da büyük konakları vardır, Aksaray’da, Erenköy’de. İffet, yıllar sonra bu konakları anımsayarak yaşamını anlatır. Yine o dönemlerin gereği konaklarda dadılar, özel öğretmenler, halalar, teyzeler, ünlü kimselerin geniş aileleri… İffet, böyle bir kalabalık içinde doğmuş, büyümüştür. Muzaffer’le İffet arasında 4 yaş fark vardır. İffet, ağabeyi Muzaffer’den farklıdır. Kendi anlattığına göre, o etrafındakilere pek uyamaz. Bu nedenle konak yaşamı ona sıkıcı gelir. Örneğin o da komşu çocukları gibi okula gitmek ister. Ancak Paşa babasının ayrıcalığı, onun bu isteğini engeller. İffet sonunda babasının dediğine uymak zorunda kalır, öğrenimini özel olarak sürdürür.

Çocukluk anılarının ayrıntılarıyla başlayan romanda özel öğretmenleriyle arkadaşları da anlatılmaktadır. Annesi İffet’in küçüklüğünde öldüğünden anılarda fazla yer tutmaz. Ancak Paşa Baba, devlet dairesindeki ciddiyetini konakta da sürdürmektedir, çocuklarına bile yumuşak davranmamaktadır. Buna karşın İffet, babasını sever, bunu da yer yer gösterir. O da çocuk duyarlığı içinde babasının kendisini sevdiğini sezmektedir. Gene de zaman zaman bunun tersini düşünmektedir. Kapalı, sıkıcı konak yaşamından yazları Damlacık Çiftliğine giderek kurtulur. Bu süreçte doğanın güzelliğini de doya doya özümser. Ayrıca Damlacık Çiftliğinde bulunanlar da İffet’in ilgisi çekmektedir. Onlardan dinlediği bir öykü yaşamı boyunca belleğinde kalmıştır. Bir delikanlı, sevgilisi için kendini değirmen sularına atmıştır. İşte bu öykü, İffet’e “İnsanların, sevdiği için canına bile kıyacağı” düşüncesini aşılamıştır.

Aksaray’daki konak yanınca Fındıklı’da bir başka konağa taşınırlar. İffet 14 yaşına gelmiştir, bu arada oldukça da bilgilenmiştir. Fransızca öğrenmiştir. İdadiye (Lise) başlar. Arkadaşları Paşa çocuklarından çok halk çocuklarıdır. İşte bu tavrı yakınlarını rahatsız eder. Genelde yurt çapında bir tedirginlik vardır. Tedirgin olanlar gizliden gizliye taraftar toplamaktadır. Kimi öğretmenler de bu sızlanmalara katılmaktadır. Ancak böyleleri sık sık jurnal edilip, işinden olmaktadır. İffet’in öğretmenlerinden Vecdi Bey de jurnal edilmiştir. İffet’in arkadaşlarından biri, bunu İffet’in yaptığını söyler. İffet şaşırmıştır; yapmadığı bir suç için konakta olduğu gibi arkadaşları arasında da zan altında kalmıştır. Sorguya çekilir, babası tarafından paylanır. Üstelik okulundan ayrılmak zorunda kalır. İffet derecesiz üzülmüştür. Üzülmüştür ama, o babasını sevdiğini, babasının da kendisi sevdiğini bu olay nedeniyle iyice anlamıştır. Ağabeyi Muzaffer’le eniştesi İffet’i Jön Türk grubundan sayarlar. Üzücü günler sürüp giderken bir gün, eski arkadaşlarından Celâl’le karşılaşır. Celâl ona jurnali kimin yaptığını anlatır. Böylece Vecdi Bey’i jurnalleyen ortalığa çıkmıştır. Meğer bu işi Vecdi Bey’in bir öğretmen arkadaşı yapmışmış! İffet iftiradan kurtulmuşsa da öğrenimi yarım kalmıştır. Tam bu sıralarda da Meşrutiyet ilân edilmiş, tüm eski yöneticiler gibi Halis Paşa da gözetim altına alınmıştır. İffet babasına yardım eder, bir dereceye dek de yararlı olur. Gene de Halis Paşa Midilli Adası’na sürgün edilir. İffet, babasından ayrılmaz birlikte Midilli’ye gider. Sürgünlükleri 2,5 yıl sürer. Bu süreçte Halis Paşa ölür. İffet İstanbul’a dönünce eski öğretmenlerinden birinin yardımıyla öğrenimine kaldığı yerden başlar. Ağabey Muzaffer varlıklı biri ile evlenmiştir. İffet arkadaşı Celal’le buluşur. Hukuk öğrenimine başlar. Bu arada özel dersler vererek geçimini de sağlamaya çalışır. Öğrencilerinden iki kardeşin babaları Cemal Kerim Bey, İffet’e kalacak yer de sağlamıştır. Cemal Kerim Bey hem iş adamı hem de Millet Vekilidir. Boğaz’da yalıda oturmaktadır. Cemal Kerim Bey’in eşi çok gençtir. İffet, Cemal Kerim Beyin çocuklarına derse gittiği kimi zaman yalıda kalmaktadır. Bir süre sonra evin hanımı ile İffet arasında yakınlaşma olur, giderek yangın bacayı sarar. Bir keresinde yakalanmak üzereyken İffet bir başka neden bulur, konağa para çalmak için girmiştir. Gerçekten Cemal Kerim Bey’in kasasından para almıştır. İffet hırsızlık nedeniyle tutuklanır. Böylece İffet hem öğrencilerinden hem de sevgilisinden ayrılmak zorunda kalır. Arkadaşı Celâl’le karşılaşır. Celâl İffet’in hırsızlık yapmayacağını bildiğinden savunur, bir süre bunda başarılı da olur ama Mahkeme İffet’i suçlu bulup 6 ay süreyle tutuklatır. İffet, kendisinin onurunu korumak için yaptığı özveri nedeniyle sevgilisi Vedia’yı beklemesine karşın o gelmez. İffet buna çok üzülür. Tutukluluk sırasında öteki tutuklulara gerçek olayı anlatmasına karşın kimse inanmaz, anlattıklarına “Masal!” deyip geçerler. Bir bahar günü hapisten çıkar, yaşamın güzel olduğunu özlemle duyumsar. Ancak kendisi bundan böyle damgalı biridir; tutuklulara bile anlatamadığı öyküsüne dışarda kimse inanmayacaktır. Ne var ki kendisi bunu sevgilisi için yaptığına inandığından mutluluk bile duymaktadır. Arkadaşı Celâl’i bulur, birkaç gece onda kalır. Eski dostu, aynı zamanda öğretmeni olan Mahmut Efendi gelip kendisini konuk eder. Mahmut Efendinin torunu vardır, Fransızca çalışır, okuduğu kitabın adı “Hırsız Kedi”dir. İffet çocuğa yardımda zorluk çeker. İffet bir süre de ağabeyi Muzaffer’de kalır. Daha sonra Cihangir taraflarında ucuz bir yer bulup orada oturmaya başlar. Giderek damgalı bir insan olduğu kuruntusu içine düşer. Oturduğu çevrelerde bir hırsızlık olayı olunca kendisine bir pay çıkarır:

-Acaba benden kuşkulanırlar mı? Halası bankaya para gönderir, kendisinin denendiği fikrine saplanır. Avukat arkadaşı Celal gazetede iş buldu. İş giderek uygunsuz şekillere girdi. Sonra da kapandı. Bir başka gazeteye girdi, bunu duyan karşıt gazete İffet’in olayını dile doladı. Böylece İffet gazeteden ayrıldı. Bir süre boşta gezdi. Arkadaşı Celal avukatlıktan ayrılıp iş kurar, İffet’e de iş bulur; İş Konya’dadır. İffet gider, kısa sürede işine uyum sağlar, yeni yeni dostlar edinir. Bu arada işin içine sevgi de karışır. Değişik insanlar, değişik yaşam. Anadolu’nun başka kesimlerini tanır, İzmir’e gider. Yıllar sonra İstanbul’a döner.

Damga romanının başlıca kişisi İffet’tir. İffet’in başından bir roman dolduracak denli olay geçmişse de gerçek kişiliği hakkında bir yargıya varılmamıştır. İffet başına sarılan olaylardan sorumlu mudur? Hangi olayın üstesinden gelmesi gerekir ya da sorumsuzdur? Ayrıca, İffet’in çocukluk eğitimine değinilirken olayların etkisinde kalışı inandırıcılık düzeyine çıkabilmekte midir? Örneğin Değirmen öyküsü ile Vedia’yı koruma güdüsü nasıl kaynaştırılmıştır?

Romandaki öteki kişiler, çok yalın görüntülerine karşın daha dinç görünmektedir. Avukat Celâl’in insancıl durumunu bir terazi kefesine koysak İffet öbür kefede ne durumda olacaktır? Ayrıca, İffet’e karşın ağabey Muzaffer, baba yolundan giderek gününü gün ediyor, Meşrutiyet kıskacından kurtulup Yaver oluyor, Ada’da yaşıyor. İffet, adeta 19. yy. İtalyan bilgini Lombrozo’nun kuramı gereği suçlu doğmuş bir kişi. Kendi yarattığı yapay olaylar sarmalından kendini kurtarmıyor.

        

        Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin, öteki romanlarında olduğu gibi Damga’da da açık ve duru bir anlatımla olayları geliştirmiştir. Romanın kahramanı, başından geçenleri anıları anımsayarak sıralıyor.

Ne var ki, İffet’in başlangıçta umut vererek gelişme gösteren kişiliğinin sonradan çok duygusal boyutlara düşmesi okuyucuda üzüntü yaratıyor (bana göre). Bu nedenle günümüz insanını olumlu yönde etkileyemeyecek bir yapıt! Çalıkuşu’ndan çok Yeşil Gece havasında denilebilir.

 

Yazımı bitirince kendi salonumuza gittim. Kimsecikler yok, salondaki piyanoya oturdum. Özlemiştim, geçen yazı anımsadım. Ayırdındaydım ama bu denli de o günleri arayacağımı düşünmemiştim. Giderek bu yıl da kalmayı düşünmeye başladım. Gene de ikircil durumdayım, hiç değilse bir ay gitsem iyi olacak! Öztekin Öğretmen:

-Gitsen bile bir süre sonra ben seni çağırtacağım! diyor ama, ben gidince aklına gelir mi?

Kepirtepe’deki piyanoyu düşündüm; orada Müzik Öğretmeni yok, belki de piyano genel bir yere çıkarıldı, gelen geçen çekiçliyor. Onlar ona           “Çaldık!” diyorlar. Tıpkı “Mandolin çalıyoruz!” diyenler gibi. Çocuk elinde mandolin, “Süpürgesi Yoncadan!,, deyip bir iki tımbırtı yapınca “Oldu!” deyip rahatça:

-Ben mandolin çalıyorum! diyebiliyor.

Gelenler oldu. Talip’i görünce Bach Wachet Auf!a geçtim. Laaa, lalala laaaa! lala, lala, lalalala laaaaaaa! Talip de beni düşünmüş sanırım, Cahit Külebi’den yazdığı şiirleri getirdi:

-Bunlar sende de vardır, belki! Başlıklarına baktım, birisi dışında hiç birisi bende yok.

 

Kozmos
 
Bu yollar, ne uzun,
Bu yollar, ne derin,
Ne yüksek bu yollar…
Bir emel gibi, bir ümit gibi
Bir lâstik gibi…
Sönüyor yollar…
Buluttan, yıldızdan, güneşten uzak
Fikirden daha dar, gönülden daha,
Kırık ve ince…
Benziyor zaferden,
Taşan sevince…
İnsanın çıktığı yerlerden yüksek
Kalbimi tatsaydım Cebrail gibi,
Yorulmak bilmeyen bir kanat ve
Sevgilim, bu yolun
Bir ucu kalbimde, bir ucu Tanrıda,
Oradan geçene dikkatle bir bak:
Saçları tutuşmuş, yanık bağrı da…
        Cahit Külebi ( 1937)
 
Zemberek
 
Ezelden kurulmuş bir saatim ben,
        Kalbim…
        Tik tak!
Her dakika bir gevşeme be her saniye,
Bir boşanmadır.
Geçmişleri,
Bir anmadır;
Bilmem ne vakit duracak rabbim?
        Bir engerek
        Gibi bak:
       İçimde sımsıkı bir zemberek;
Zili çalmadan,
Uyandırmadan
Durmadan sakın
Yarın, yarın ve hep yarın…
      Cahit Külebi (1937)
 
İlkbahar Geldi
Niçin ilkbahar akşamları
İnsanın canı sıkılır?
Vapura, trene binmeden,
Niçin isterim uzakları?
 
Toz ol, rüzgâr ol derim, bazen,
Yağmur içime yağsana!
Yüzümü sema gibi seyrederim
Güneş gelsene uzaklardan!
 
B ir gün ilkbahar akşamları,
Evimizde yemek yiyebiliriz,
Ve sessiz seyredebilirim
Vatan haritamı.
        Cahit Külebi
 
Bir Eski Şiir
 
Sen penceremde süzülen damla
Hey kuşların konuştuğu sen..
Bilinmeyen esrarlı dünya,
Baharların uçuştuğu sen..
Penceremdeki kırizantem
Korsanların vuruştuğu sen!.
Dünyam
Mevsimlerin hapishanesinde
Uzun demir parmaklıklar vardır,
Arzuların hapishanesinde
O saçlarının düğümünü çözer.
 
Bahçelerin hapishanesinde
Bu şiirin sahibi tek başına,
Ümitlerin hapishanesinde
İn cin yok…
      Cahit Külebi
 
Yaşamak
 
Ben niçin esirim yeryüzünde?
Ben niçin bilmek isterim?
 
Ayaklarım var yürümek isterim.
Dişlerim var gülmek isterim
Gözlerin var uyumak isterim.
 
Yurdumuzun semasında mı yerin?
Ey Tanrı bilmek isterim!
 
Yorgunluk
 
Kim esir değildir
Kendi içerisinde?
Geceler, ey geceler!
O küçük şehirde
Doğmasaydı eğer
Geceler, ey geceler!
Kim işini bırakır?
Ve kim böyle gezer?
O küçük şehirde.
 
Yorgunluk ey yorgunluk!
İnatçı yorgunluk!
Dalgın bir yüz kadar,
Tolu ayakkabılar.
Yorgunluk ey yorgunluk!
       Cahit Külebi

 

Talip’in seçtiklerinde Koşma adlı şiir de vardı ama onu daha önce yazmıştım.

            *

Yemekte, her zamanki konu:

-Bugün gene çalışamadım!

Güldüm. Kimse sormadan ben de çalışamadığımı ancak gene de çok yararlanacak işler yaptığımı, şiir yazdığımı, kitap özetlediğimi anlattım. Şiir yazdığımı söyleyince yanlış anladılar; ilgiyle sordular:

-Sahi mi? Doğrusunu söyledim, sevdiğim şairlerin şiirlerini topluyorum! Belli ki onu iş saymıyorlar, üzerinde duran olmadı. Yarından sonra bayram, Faik, Mahir Öğretmenler gelir mi? “Gelmezler!” kanısında birleştik! Salt takılmış olmak için:

-İyi öyleyse önümüzdeki iki gün çalışırız! dedim. Ekrem duramadı:

-Vallahi, sen çalışırsan çalışırsın, biz, gene bildiğin gibi, iki gün sonra gene böyle konuşuruz! deyip, güldü. Böyle konuşulmasına karşın öğleden sonra salon tıka basa çalışanla doluydu. Beklentimin tersine bu kez de ben çalışamadım. Tam çalışmak için hazırlanırken Halil Dere geldi:

-Arkadaşlar bekliyor, Çay Evine gidelim! Dedi. Çay Evi dediği bağlar arasındaki köy kahvesi. Gerçekten birçok arkadaş gelmiş. Gelmelerinin bir nedeni varmış; çalıştırıcıya, müşterin var umudunu verip kapanmasını önlemekmiş. Baktım bizim Kepirliler de bir küme oluşturmuş. Bir süre de onlarla oturdum. Halil Basutçu:

-Bize piyano dinletirsin! deyince kalktık, alt odada onlara bir süre piyano dinlettim. Böylece ben gene piyano çalışmış oldum ama, istediğim çalışma olmadı. Arkadaşlar gidince azıcık zorlayıcı etütlere bakabildim. Öğleden önceki sıkı çalışmama karşın öğleden sonraki gevşeklik, öğle yemeğindeki konuşmalara denk olmuştu. Demek ki, kahve mahve ya da arkadaş markadaş deyince zaman böyle heder oluyor.

Akşam yemeğinde, beklediğimiz doğrulandı, bizim bölüm öğretmenleri gelmemiş. Masada bir sevinç, bir sevinç! Kendimi tutamadım:

-İyi, bu iki günü sıkı sıkı çalışırız! Kamil Yıldırım:

-Ne iki günü, onun biri bayram değil mi? Bayram günü bağlasalar durmam, Ankara’ya girerim. Nihat Şengül’e baktı. Nihat, başıyla onayladı:

-Gideriz!

Bahar Bayramında neler oluyor? Ankaralılar kırlara çıkıyor. Geçen yılki Bahar Bayramı’nı anımsattım, tüm okullar Mamak çayırlığına gelmişti. Meğer geçen yıl Mamak Çayırına, bizim masadan kimse gelmemişmiş. Ben anlatınca üzüldüğünü söyleyenler oldu. Bizimkisi de bir rastlantıydı. Daha önce Okul Müdürü Rauf İnan bir gün konsere giderken giydiğim ceketimin kemerinden tutarak, benimle alay etmiş sonra da bir daha giymememi, giyersem kemeri koparacağını söylemişti. Ben de karşı koymuş:

-Onu bana babam diktirdi, onun kemerini babamdan başka kimseye kopartmam! Karşılığını vermiştim. Bunu sonradan arkadaşlara anlattığımda bu konunun birçok arkadaşı rahatsız ettiğini, bunu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yansıtılması gerektiği üstüne karar alındı. Arkadaşlar içinde Süleyman Alkan da vardı! Mayıstan bir iki gün önce beni gören Süleyman Alkan:

-Hazır ol, birlikte Hasan Ali Yücel gelecek, birlikte bu giysi işini ona söyleyeceğiz! demişti. Gerçekten 1 Mayıs günü Hasan Ali Yücel geldi, kısa bir süre kalıp ayrılırken derdimizi anlattık. Hasan Ali Yücel, bizi gülümseyerek dinledikten sonra:

-Ben Müdürünüzle konuşurum, siz rahat olun, bakın bugün bayram, Ankara’nın tüm okulları bugün Mamak Çayırı’nda sizler de onlara katılın! deyip ayrıldı. Geri dönüp hazırlık yaptık. Arkadaşlar, duyurabileceklerine duyurdu. Süleyman Alkan kamyonu sağlamış, kamyonla Lalahan’a dek gittik. Az sonra gelen Kayseri treni ile Mamak’a ulaştık. Tam o sıra Kızlar koşusu yapılıyordu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı birinci geldi. Koşudan sonra her okul kendi durak yerine çekilip kendi aralarında oyun kurmaya başlayınca biz de akordiyonu çıkarıp Milli oyunlara başladık. Az sonra öteki gruplardan kopanlar çevremizi sardı. En çok gelenler de İsmet Paşa Kız Enstitüsü ile Kız Meslek okulu öğrencileriydi. Onları görenler giderek bizim çevremize toplandılar. Konuşanlar oldu, hemşeriler buluştu. Başka zamanlar da okullar arası ilişkilerin sürdürülmesi istendi. Sıcak bir yaklaşımdan sonra ayrılırken üzülenlerin olduğunu gözledik.

Belki gene olur, trenle geçerken Mamak Çayırlığına bakın! dedim. Gene de açık kapı bıraktılar:

-Hele bir yarın geçsin, düşünürüz! deyip masadan kalktık.

Kitaplıkta dergileri karıştırdım.1 Aralık 1940 tarihli, 156 sayılı Varlık Dergisi’nde Cemil Sena Ongun’un bir yazısını okudum. Onun yazılarını hep görüyordum ama nedense onları okumayı hep geriye bırakıyordum. Onun değerli bir yazar olduğunu Allah Fikri’nin Tekâmülü adlı kitabından biliyordum. Ancak bu yazısı beş yıl önce yazılmasına karşın özellikle bizim arkadaşların okuması gereken bir yazı olduğu için üstünde durmayı yararlı gördüm. Dergiler zaman zaman kaybolup geliyor, istediğim zaman yararlanabilmek için yazıyı olduğu gibi notlarım arasına geçirdim.

 

 

MODERN SİYASETİN FELSEFİ PRENSİPLERİ

Cemil Sena ONGUN

 

Bugünün siyasal hâdiselerinde, filozofların ortaya attığı bazı prensipler çok mühim bir rol oynamaktadırlar. Bu prensipler, realiteden alındığı için, ideale tamamen zıt gibi görünürler. Fakat asıl bunların kıymeti, bizzat kendilerinin de bir ideal oluşunda ve yine bir ideal olarak yekdiğeriyle çarpışmalarındadır.

Beşerî tekâmül, her safhasında, kuvvet ve hakkın birbiriyle savaşına dayanmaktadır, bunların hangisi meşrudur? Bilmiyoruz… Yalnız her ikisini de müdafaa edenlerin kendilerini meşru ve makul gösteren öyle bir mantıkları vardır ki, bunları ayrı ayrı dinleyince her iki tarafın da doğru söylediklerine inanmak lâzımgeliyor. Kuvvetli olan, kuvvetli olmayı bile haklılığın kâfi bir işareti gibi görüyor, haklı olan gayesine ulaşmak için kuvvetine müracaattan başka çare bulamıyor. Aciz zamanlarımızda maruz kaldığımız taarruzları, haksızlıkla itham ediyor, kuvvetli zamanlarımızda yaptığımız hücumları ise hakkımızın tabii bir kahramanlığı gibi telâkki ediyoruz.

Bu sosyal darvinizme dayanan ferdiyetçi filozoflar, nihayet sosyetenin tesirini inkâr edecek kadar ileri giderken, milletleri harekete getiren manivelanın üstün insanlar elinde olduğunu iddiadan çekinmiyorlar. Bu zihniyeti benimseyen devlet adamları da az değildir.

Bugünün hâdiselerine bakacak olursak kaynağını filozofi tarihinden alan ve bahsettiğimiz zihniyete dayanan üç prensibin çarpıştığını görürüz, a) Kuvvet, b) Menfaat, c) Hak. Bu üç prensip üç büyük milletin siyasetlerine de esas olmaktaır.

Alman filozofisi kuvvete istinat eder ve bunu Hegel’le iradeci ve anarşist filozoflardan alır. İngiliz filozofisi, menfaat prensibine dayanır ki tabiatın zarurî olan mihanikiliğine kıymet vermiş olur ve menfaatle kuvveti uzlaştırmaya çalışır. Fransız filozofisi ise, hak prensibine dayanır ve adaleti elde etmek için biricik istidat ve kudrete malik olan ahlâki iradeye kıymet verir.

İngilizlerin menfaat ahkâmını müdafaa eden filozofları içinde az çok Hegel’e benzeyen T. Hobbes (1588-1679) vardır. Bu zata göre, tabiat kanunu, zevke koşup elemden kaçmak esasına dayanır. Ve insan insanın kurdudur. Bu itibarla insanda sosyal kabiliyet yoktur. Gaye, kendi şahsî zevkimiz olunca, bu zevki istihsâl için savaş zaruridir. Ve hak daima galibindir. Sosyete, bir uzviyet gibi tabiatın kucağında kâfi bir hayat hakkına maliktir, hakkımıza mani olmamak ve başkalarının haklarını elde etmekle temin edilir. Binaenaleyh, sınıf ve millet harpleri meşru ve zarurîdir. Daima kuvvetlilerin galebesiyle neticelenen bu mücadele, galiplere arzularını tatbik etmek ve bunlara tasarruf etmek haklarını verir. Bunların, galebe hakları olduğu kadar da, zaferlerinin semeresi haklarıdır. Halbuki saadet ve selâmet sulhtedir. Ve sulh zaferin bir mükâfatı ve mağlupların bir tesellisidir.

Hobbes, herkesin araması lâzımgelen sulhun temini için de, her şey üzerindeki mutlak haklarımızdan vazgeçerek beşerî mukadderatı mutlak ve müstebit bir ele tevdî etmeyi tavsiye eder. Ve daha kuvvetliler tarafından ezilmemek için işleri en kuvvetliye tevdî etmenin uygunluğuna inanır. Bu netice yalnız fertler iin değil, milletler için de bir hakikattir. Yani Hobbes şerrin hafifini tercih ettirmek ister. Çünkü, zaif insan ve zaif millet nasıl olsa ezilecektir. Hiç olmazsa irade ve hürriyetimizi, kendimizden olan bir müstebide tevdi edersek, bu ezilme daha hafiflemiş olacaktır. Çünkü kuvvet, yaşamak ve muzaffer olmak için gereken vasıtaları, zaiflerin itaat ve sadakatından toplamaktadır. Benton gibi diğer menfaat esasına dayanan İngiliz filozoflarını Hobbes’un düşünceleriyle birleştirirsek İngiliz siyasetinin en gerçek ideallerini yakalamış oluruz.

Son günlerin siyasal savaşlarında, devlet adamlarının ortaya attığı prensipler de bunlardan başka bir şey değildir. Ve bütün millî teşebbüslerin muvaffakiyetle neticelenebilmesi için bu prensipler birer tanrısal emir gibi tesirini göstermektedir.

Alman filozofisinde kuvvet fikrini en çok müdafaa eden ve Hitler’in “Mein Kampf” adlı eserinde vazıh bir surette tesirini gördüğümüz filozofların başında Hegel’i görürüz. Bu zata göre: “Uzviyet peyda etmemiş olan varlıkların tedricî tekâmülüyle organik hayat ve nihayet insan doğmuştur. Ve insanla birlikte ruh filozofisi, yani aklın kendi mutlak cevherinden kazandığı müterakki şuur başlamıştır. Başlangıçta fert, tabii halde iken, yalnızmış, herşeymiş ve mutlak hürriyetmiş gibi yaşadı. Bununla beraber, insan, bu hürriyete iştiraktan başka bir şey yapmıyordu. Zira, bu hürriyet, izafî idi. Fakat daha sonra soydaşlarında da irade veya aklın müsavi olarak varlığını gördü. Ve kendi saf hürriyetinin başkalarındaki hürriyetle tahdit edilmiş olduğunu anladı. Ancak insaniyet hudutsuz bir hürriyete maliktir. Fert ise, ancak mahdut bir hürriyete sahiptir. Zira, hürriyet, şahısta mündemiç olan şahsî bir kuvvet değildir. Belki o, gayri şahsî bir kuvvettir ki, umumdan doğar ve umumu peşinde sürükler.”

Binaenaleyh, ferdin hükümette yeri yoktur. Hükümetlerin kuvvetliler içinde ve bütün hükümetlerin bizzat kâinatların geniş hareketleri içinde mahsur olması icap eder. Fert ancak medeni sosyeteler içinde yani hükümet içinde inkişaf eder. Bu ise ferdî hürriyet ve hakkın, ancak umumî hak ve hürriyet içinde mevcut olabilmesi demektir. Bu zanna nazaran: hükümet, “fertlerin cevheri”dir. Ve fert ancak bir diğer fert için kutsaldır. Ve nihayet bir hükümet içinde mevuttur. Yani fertler, ister kanunu muhafaza, ister ihlâl etmek itibariyle, hükümetlerin aletlerinden ibarettir. Müsavat, kanunu muhafaza ve onun hükmü altında bulunmak demektir. Bunun aksi ise cürümdür.

Hegel’e göre, hükümet müstebit olmalıdır ve onu bir fert temsil etmelidir. Ve hükümet üstün bir kuvvet olmalıdır. Hükümdar veya Şef, fikir ve haklarını kendi kuvvetiyle muhafaza etmelidir. Binaenaleyh, hâkim olduğu devlette kendinden başka fertlere hürriyet vermesi, bizzat kendi nüfuz ve kuvvetinden feragat etmesi veya bir parçasını terketmesi demektir. Ona göre kâinatı idare eden bir yüksek irade vardır ki onun yer yüzündeki mümessili, büyük ve kudretli hükümdarlardır. Binaenaleyh, kuvvetli milletlerin yanı başında zayif ve aciz milletlerin hayat hakları yoktur. Zira, zaiflik bizzat haksızlığın bir işaretidir.

Bu itibarla, zafer hak ve daimî savaş meşrudur. Galip milletler mutlaka mağlûptan üstün bir meziyete maliktir. Bu meziyet onların haklı olduklarına delalet eder. Binaenaleyh, onların zafer hakları, kuvvetlerinin mahsulüdür. Zira, realitede olan her şey aklîdir. Tabiat kanunu da bu suretle cereyan etmektedir. Nitekim bunu tarih de isbat etmektedir.

Alman emperyalizmine hizmet eden bu fikirlerin bugünkü Alman cemiyetinin zihniyet ve teşkilatındaki izlerini görmek için fazla uğraşmak istemez.

 

 

Bu yazıdan öğrendiğim gerçek, Avrupa’da yaşayan söz konusu toplumların birbiriyle anlaşması oldukça zor. Belki de tarihte okuduğumuz, bunlar arasındaki savaşlar bu fikirsel ayrılıklardan geliyor. İşin ilginci bu toplumların içinden ikisi çatışınca üçüncü kesinlikle çatışmanın dışın kalmayıp çatışanların biri yanında yer alıyor. Son iki büyük savaşta çatışan Fransa ile Almanya olmasına karşın İngiltere Fransa’nın yanında olmuş. Napolyon Bonapart zamanında çatışan İngiltere-Fransa sürecinde de Almanların İngiltere’yi desteklediğini biliyoruz. Benim dikkatimi çeken yazarın Almanya için Emperyalist demesi. Söz konusu üç devletin içinde Almanya’ya emperyalist denmesi biraz yanıltıcı bir söylem. Çünkü, İngiltere Avrupa’da küçük denecek bir ada üstünde kurulmuş olmasına karşın dünyanın yarısını sömürüyor. Asya’da Hindistan gibi koca bir ülkeden başka sayılamayacak kadar yeri var. Bununla da kalmıyor, koskoca bir kıta olan Avustralya ile çevresindeki adalar ona bağlı. Bitmedi, 43 milyon km2 alanlı Amerika’nın 1/4 kadar büyük olan Kanada da İngiltere’nin. 30 milyon İngiliz’e karşı bir milyara yakın insan, 400 bin km2 toprağa karşın 40 milyon km2 toprak. Afrika’ki durumu tam bilmediğim için katmadım. Sanırım oranın da yarısı İngiltere’nin.

Fransa da, İngiltere kadar olmasa da Afrika’nın yarısına sahip, dünyanın öteki yerlerinde de sayısız sömürgesi var, Vietnam, Kamboçya, Birmanya, Suriye benim anımsadıklarım. Buna karşın Almanya’nın Avrupa dışında bir yeri yok. Bu savaşta kazanıyor. Ancak kazandıkları yerleri sömürge yapacak mı? Daha doğusu yapabilir mi? Alman halkı kadar uyanık Avusturya ya da Norveç halkı Afrikalılar gibi müstemlekeliği kabul eder mi? Şimdiden bunu söylemek doğru olmaz, bence! Almanya, giriştiği savaşı kazanıp, İngiltere ile Fransa’nın elindeki sömürgelere sahip çıkarsa o zaman müstevli sıfatını hak (!) etmiş olur.

Erken yatmayı hesaplarken oldukça geç yattım; yatar yatmaz uyuduğumu sanıyorum.

 

30 Nisan 1945 Pazartesi

 

Enver Ötnü geldi; oyunlara bir hafta ara verileceğine sevindiğimizi konuşarak alana çıktık. Hava güzel, Enver Ötnü çok neşeli, eliyle oyunculara “çabuk, halka ol!” işaretleri verdi; kendi sevdiği Arpazlı oyununun ilk figürlerini gösterdi. İşaret verince Arpazlı havasını çaldım. Bengide bir karmaşa yaşandı; tekrarlayarak düzeltildi. Harmandalı ile bitirdik. Oyundan sonra bir hafta bizi göremeyeceği üstüne oyun alanına söylemlerde bulunarak döndük. “Bir hafta biz yokuz, şen olasın Er meydanı!”

Sıtkı Şanoğlu gelmedi, kuşkulandım:

-Hasta olmasın? Yürüyüşler gerçekleşmezse bizi gene çağırırlar! Enver Ötnü kuşkuculuğumu yersiz buldu:

-Sıtkı Şanoğlu, çok güçlü bir bedene sahip, kolay kolay hastalığa teslim olmaz!

            *

Kahvaltıda kemancılar gene alt kata eklenecek keman odalarını dile doladılar. Şaka olarak:

-Gelin kimseye sormadan biz yapmaya başlayalım! deyince hepsi birden bana çıkıştılar:

-Bizim, kazmamız, küreğimiz mi var? Bulacağıma söz verdim. Bu kez de nereden bulacağım soruldu. Halil Yıldırım daha açık konuştu:

-Sakın bu işe karışma, kazma kürek ararken hevesli olduğumuz sanılarak daha büyük inşaatlara da sokuluruz! Bu kez de benim inadım tuttu:

-Ne kadar yan çizsek, bu bizim kaderimiz. Köy Enstitüleri iş esasına göre kurulmuş, oradan çıkanlar, işten yakasını zor kurtarır. Geçen yıl gittiğiniz Enstitülerde gördünüz, bayan Öğretmenler bile inşaat başlarında nöbet tutuyor. Arkadaşım-adaşım İbrahim Şen bilir Kayseri/ Pazarören Köy Enstitüsü öğretmeni Sabiha Epşim geçen yaz buraya gelen ekiple geldi, 20 gün inşaatta çalışan öğrencilerinin dertleriyle uğraştı.

Gözler İbrahim Şen’e döndü. İbrahim Şen bir düzeltme yaptı:

-Sabiha Epşim, Sanatbaşı Ömer Epşim’in eşi! Güldüm:

- Sanatbaşı ona inşaat işlerini yatakta mı öğretti? Konuyu, gülerek kapattık.

Öztekin Öğretmeni her zamanki gibi konuşarak geldi:

-Bu zamanları boş saymayalım; bunlar önümüzdeki kaybedeceğimiz saatlerin kısmen karşılığı olabilir. Sanata “Nankördür!” derler. Nankör olan sanat değil, sanata gereken zamanı ayıramamaktır. Yani nankörlüğü insanlar kendilerine, kendileri yaparlar.

Ellerini vurarak işaret etti:

-Dört saat ders süresini bozamadan, öğleden sonraki programımızı uygulayacağız, öğleden sonra da serbest çalışma yapacağız.

Birinci saat Müzik İmlâsı yaptık. Öğretmen öyle dediği için biz de öyle diyoruz. Gerçekte imlâ ile pek ilgisi yok. Notalar tınılatılıyor, algılayabilen sesin notasını yazıyor. Kimi kez de tınının uzunluğu kısalığı yazılıyor. Piyano çalıştığım için bu konuda şanslıyım. Zaten öğretmen bir iki denemeden sonra ses vermeyi bana bırakıp kendisi yazılanları yerinde gözlüyor. Öğretmenin özel notaları var, onları çaldığım için bir göz- kulak alışkınlığım olduğundan rahat yazıyorum.

İkinci saat nota okuması yaptık. Bu çalışmaya da Solfej diyoruz. Bu da Şan derslerindeki solfej çalışmalarından farlı. Şan derslerinde ses geliştirmek için çıkış merdivenlerine zorlanıyorduk; bunda ise sesi doğu çıkarma çabası güdülüyor. Öztekin öğretmen açık açık:

-Sizin bas ya da bariton olmanız, sizin sorununuz. Ben, yarın çocukların karşısında do ya da re, mi notalarını doğru çıkarmanızı istiyorum. Söz gelimi İstiklal Marşı için öğrenci topluluğu önüne çıkıp re sesi yerine mi ya da fa sesi çıkarırsanız topluluk marşın yarısında tıkanır.

 Buna dikkat etmeyen sayısız insan zaman zaman İstiklal Marşı söyletmeye kalkar. Başarısız olunca da kendini temize çıkarır, İstiklâl Marşı’nın bestesinde kusur arar. Yeri gelmişken söyleyeyim, bizim marşımız birçok ulusun marşından daha kolay söylenir. Sözgelimi Fransızların Milli Marşını söylemek için bizim marşımızı öğrenmek için harcanacak zamanın on katı çalışmak gerekir.

Bu saatte de yarı yarıya piyanoda oturdum.

Üçüncü saatte, koro yönetimi çalışmaları yaptık. Bunda başarılı olamadığımı biliyorum. Ancak öğretmen beni, teselli edecek neden bulmuş, onu sık sık söylüyor:

-İbrahim sırtını akordiyona dayadığı için sese ve de el işaretlerine biraz kayıtsız kalıyor. Ayırdında olmuşsunuzdur, Enstitü öğrencileriyle yaptığım çalışmalarda ben de öyleyim, akordiyon boynunda olunca onu kullanmak gerekir. Sık sık akordiyon çıkarmak, dersin ahengini bozabilir.

Son saat konser programımızı tekrarladık. Öğretmen gezi için ön bilgi verdi:

-Bizim dileğimiz, Bursa, Balıkesir, İstanbul, Edirne illeri ile bunlar arasındaki ilçeler. Bu yörelerin kendine özgü türküleri vardır. Bunları, önceden seçer az da olsa üstünde çalışırsak, gittiğimiz yerde yeri gelirse söyleriz.

Gerçekten Öztekin Öğretmen dediğini yapıp, dört dersi de doldurduk. Dersten sonra salon boşalınca oturup bir süre çalıştım.

Yemekte herkes yorgun:

-Hiç bunu düşünmemiştim! türü konuşmalar tekrarlandı. “Hiç bunu düşünmemiştim!” İşte böyle, hiç düşünmediğimiz birtakım olaylar her zaman karşımıza çıkacaktır!

Öztekin Öğretmen gene gelir mi? Hiçbirimiz:

-Gelmez! diyemedik. Yemekten sonra hepimiz salonda toplandık. “Gelir, gelmez!,, derken başka bir duyuru yapıldı:

-Birinci, İkinci sınıflar Büyük salonda toplanacak, Askerlik Öğretmeni Kurmay Yüzbaşı Sıtkı Ulay konuşma yapacak! Birbirimize baktık:

-Gel de gitme bakalım! Duyuru saat 14:00 olarak bildirildi. Bir saat kadar salonda kendi kendimize bakıştık durduk. İşin ilginci kızlar da çağırılmış, onlar ne dinleyecekler ki? Aksulu Pakize tam karşımda, ister istemez bakıştık. Birincide hemen başını çevirdi. Hoşlanmadığını anladım, bir daha bakmamaya karar verdim. Sıkıntıdan verdiğim kararım unutmuş olacağım, bir daha göz göze geldik Yanılmışım, gülümsedi, bir süre de baktı. Kocaman kara gözleri var. Toros eteklerinde yaşayan Yörüklerdenmiş. Bu bilgiyi de geçen akşam, konuşanlardan duymuştum. Sabri Taşkın Fakı Yörük’e:

-Bak, sizlerdenmiş kaçırma onu! Fakı Yörük’ün soyadı Yörük. Karşılık verdi:

-Bizim yörüklüğümüz lafta kaldı, onlar gerçek yörükler, onlara göre benim senden farkım yok, onlar halâ kendinden olanları tutarlar! demişti. Yörük sözünü ben plak şarkılarından öğrendim:

-Yörükler Yaylasında yaylayamadım, divâne gönlümü eğleyemedim! diye Hamiyet Duygulu’nun plâğı vardı. Daha sonra Yörük Ali Efe’yi duydum, oyunu vardı. Bu arada şarkısını öğrendim:

-Efelerin içinde Yörük Ali’yi seçtin mi? olarak sürüyordu. Bir daha karşılaşınca bu bildiklerimi anlatırım! diye kuruntulanırken Sıtkı Ulay Öğretmen yanındakilerle geldi. Bir üsteğmen, bir teğmen 4 de Harp Okulu öğrencisi. Sıtkı Ulay gülümseyerek:

-“Bu yılın son dersi bu değil, bir süre sonra kampta beraber olacağız. Bugün, sizin nasıl disiplinli yetiştiğinizi görsünler diye arkadaşlarımı da getirdim. Onlara hep sizden söz ettim, umarım onlara karşı mahcup olmayacağım. Sizinle bir yıl boyunca ne konuştuk, malum savaş içinde bir dünyada yaşıyoruz, refleks olarak savaş bizim baş konumuz oldu. Daha çok da Almanya yenilir mi yenilmez mi sorusu üstünde durduk. Zaman zaman yenilir, zaman zaman da yenilmez dediğimiz zamanlar olmuştu. Ama bunları konuşurken hep savaşın bitmesini istiyorduk. İşte savaş bitti, savaşı çıkaranlar da birer ikişer ortalıktan çekildi. Size bugün savaştan söz edecek değilim, kamp süresince gerekirse arkadaşlarım sizlere o konularda bilgiler verecektir. Ben bugün usulü veçhile bir yıl karşı karşıya olduğum gibi görüşüp Allahaısmarladık demek için geldim. (başıyla Harp Okulu öğrencilerini göstererek) Ben bunu öteki öğrencilerimle de yaparım. Size başarılı çalışmalar dilerim, hoşça kalın!” deyip topuklarını vurarak selâm durdu, sonra da arkadaşlarına işaret edip ayrıldılar. Çıt çıkarmadan dinlemiştik ama sözün uzayacağını sonunda da bir övünme faslı geleceğini bekliyorduk. Bunlar olmayınca neredeyse inanamadık. Sakallı Ahmet ayağa kalkarak sessizliği bozdu:

-Sıtkı Ulay sahiden gitti mi, yoksa bana mı öyle geliyor?

-Sana öyle geliyor!

-Bana da, bana da! sesleri arasında dağıldık.

Uzun süre konuşmamasını biraz yadırgamakla birlikte, bunu birlikte olduğu kimselere borçlu olduğumuzu konuştuk. Gene de kimi arkadaşlar:

-Onlar kendisinden küçük rütbeli olduğu için onları düşünmez, kısa kesmesi fazla laf bulamadığından! dediler. Konuşmaları dinleyince kendi belleğimde bir karşılaştırma yaptım:

-Binbaşı Nuri Teoman arkasından bu tür konuşmalar yapıldı mı? Unutulmasına unutuldu ama hafife alınacak sözler de söylenmedi. Sanırım arkadaşlar, Sıtkı Ulay’ı beğenmediler. Ben, kimseye bir şey demedim ama sorsalardı fikrimi açık açık söylerdim:

-Keşke bu yıl da Binbaşı Nuri Teoman gelseydi!

Bir süre piyano çalışabildim.

Akşam yemeğinde gene Yüzbaşı Sıtkı Ulay! Bu kez oldukça yeriliyor. Doğru mu yakıştırma mı, bilmem ama doğru olarak anlatıyorlar. Bizimle konuşmaktan çıkınca Öğretmenler Lokaline gitmişler. Lokale giderken Venüs heykeli önünde durmuş, bakmışlar. Sözde Sıtkı Ulay gülerek Venüs heykelini göstererek:

-Şunun önünde çiş etmek iyi olur! deyip kahkaha atmış. İnanasım gelmedi! Ancak, söyleyenler bizim sınıftan değil, Enstitü Bölümü nöbetçileriymiş. Onlar niçin böyle bir yakıştırma yapsın? Sıtkı Ulay Yüzbaşı şakacı bir insan, az çok biliyoruz, ancak bu şakadan çok ötede bir değerlendirme. Bir subay nasıl böyle düşünür? Söz, yakışıksız bulunmasından öte, daha yakışıksız sözlere neden oldu. Aklıma bir aAtasözü geldi:

-Şuyu vukuundan beter! Arkadaşlara açıkladım; arkadaşlar beni haklı buldu, sözü aramızda tekrarlamamaya karar verdik.

Biz konuşurken arka masadan öneri geldi:

-Yarın ders yok, plâk dinleyelim. Masalara duyuruldu.

Kalkınca salona döndük. Genel istek Prokofieff-Üsteğmen Kije.. Bela Bartok-Romen Rapsodisi, Weber-Dansa Davet, Beethoven-Kreutzer Sonat….

3.sınıflardan gelen olmadı. Arkadaşlar bunu normal saydı:

-Onlar kendilerini öğretmen sayıyorlar!

Fazla geç kalmamışız, kaynatanlar vardı, bizim geç gelişimizi eleştiren oldu:

-Uyuyanlar var:

Oldukça kaba bir söz vardır, söyleyesim geldi:

-Çüşşş! Kendileri patır kütür konuşuyor, sessizce gelenleri sessizliğe davet ediyorlar. Üstelik, bu tersliğe düşenler son sınıflar. Az önce:

-Onlar artık kendini öğretmen olarak görüyorlar! denilen kimseler. Sevsinler, onların öğretmenliğini!

Sabah, kalkmak zorunda olmadığımı düşünerek rahatça gözlerimi kapadım.

 

1 Mayıs 1945 Salı

 

Birden aklıma geldi, Sıtkı Şanoğlu Öğretmen, Spor öğretmeni aynı zamanda Spor Kolu Başkanı. Her sabah erkenden kalkmak zorunda. Okulun (Enstitü Bölümünün) Müzik Öğretmeni yok, Yüksek Bölüm öğrencileriyle savuşturuyorlar. Gerçek müzik öğretmeni olsa o da her sabah oyun alanına çıkacak! Kepirtepe’de Asım Kaveller çıkmıyordu ama zaten orada sabah oyunları da göstermelikti. Şaka değil Köy Enstitülerinde öğretmen oldukça bu sabah çalışmalarından kurtuluş yok. Yatarken bunu düşünmüştüm. Aklımda bu kalmış; yoksa gece boyu beynim bununla mı uğraştı? Yunus Kazım Öğretmene bir soru. Beyin, uyurken düşünme olayını sürdürür mü? Örneğin insanın yatarken düşündüğü bir olayı, sabah kalkınca anımsaması, o olayın gece boyu beyini uğraştırmış olduğu anlamına gelir mi?

Halil Dere beni yatakta görünce şaşırdı:

-Hasta mısın?

-Neden sordun? Olayı anlatınca Ankara’ya gelmemi istedi. Onlar bir grup olarak gidiyormuş. Hiç düşünmememe karşın “Olur!,, deyip giyindim. Ne de olsa bayram, Ankara’da şenlikli yerler olacaktır!

Kahvaltıda arkadaşlar, özellikle hemşerim Kadir takıldı:

-Yalnız gitmek için kimseye haber vermedin değil mi? Neyse ki Halil Dere geldi de konu aydınlandı. Halil Yıldırım, Halil Dere’ye takıldı:

-Muğlalılar, biz İzmirlileri oldum olası sevmezler. Abdullah Erçetin:

-Adaşsınız, o da mı yakınlaştırmıyor? Halil Dere, Halil Yıldırım’ın boynuna sarıldı:

-Kim demiş onu, kalk gidelim, benim davetlimsin! Biz şakalaşırken duyuru yapıldı:

-Yüksek Bölüm 2. Sınıflar akşam yemekten sonra Büyük Salonda toplanacaklar! Niçin ya da neden açıklanması yok. Halil Yıldırım yan çizdi:

-Bak toplantı varmış, ben toplantıları kaçırmak istemem! deyip kendi sözüne kendisi güldü.

İstasyona inince büyük bir Kızılçullu kökenli grupla karşılaştım. Çoğuyla iyi konuşuyorum. Gene de fısıltılar oldu. Sabri Taşkın’ın bir ara:

-“O bizden!” dediğini duydum. Gene de kuşkulandım. Arkadan bir grup daha geldi, aralarından bizden Kâmil Yıldırım ile Nihat Şengül de aralarında. Onları görünce rahatladım. Neşeli olarak Ankara’ya indik. Ulus’ta gazeteci çocukların sesleri dalgalanıyordu:

-Alman Diktatörü Adolf Hitler intihar etti! “Bekleniyordu!,, diyen olduğu gibi, “Yok yahu, kimin aklına gelirdi bu? Vay canına!” türü konuşmalarla Kızılırmak Kıraathanesi’ne girdik. Almanya teslim oldu, Hitler öldü! Savaş bitti! dendi ama arkasından “Ya Japonya? sorusu soruldu. Nedense canım sıkılır gibi oldu, Halil Dere’ye sordum:

-Beni bunun için mi getirdin buraya? Halil Dere, öğleden sonra Gazi Çiftliğine gideceğimizi, orada şenlikler olacağını söyledi. Gazi Çiftliğini yarım da olsa görmüştüm, sevindim. Halil Dere ile ikimiz çıkıp Ulus-Yenişehir arasını boydan boya arşınladık. Bizim de konumuz, Adolf Hitler oldu:

-Bir insan, koca dünyayı nasıl bu kadar korkutur; sonra da kendi kendini öldürür! Napolyon Bonapart’ı biraz biliyordum, ayrıca filmini görmüştük; o teslim oldu da iyi mi etti, ölünceye dek tutuklu kaldı…

Ulus’a dönerken karşılaştıklarımız oldu. Bir grup T.B.M.M. Bahçesine gitmiş, eski müdürleri Emin Soysal ile orada buluşacaklarmış. Halil Dere’ye takıldım:

-Sana engel mi oldum? Halil Dere, katılmayacağını, beni çağırmasının da bundan olduğunu söyledi. O öyle deyince içim rahatlamış oldu. Bir süre Kızılırmak Kıraathanesinde oturduk. Gelenler oldu, şenlikler Gazi Çiftliğindeymiş. Oraya gitmeye karar verildi. Gazi Çiftliğine gittik. Halil Dere de benim gibi Ankara’nın yabancısı. Bereket yanımızda Ankaralı Yusuf Demirçin var, açıklamalar yaptı. Gazi Çiftliği denilen yer, tren istasyonunun çevresinde fabrika, geniş bir bahçe birkaç evden oluşuyor.Ancak bahçe oldukça büyük, ona bir bahçe değil bahçeler demek gerekecek. Köşelere yakın yerlerde Çay Evleri var. Ayrı ayrı olduklarından insanlar oralarda toplanıyor. Büyük bir alan dans yeri, sürekli dans müzikleri çalan bir orkestra var. Ayrıca küçük çocuklar için sallanma, kayma yerleri var, onların çevresi çocuk dolu. Oraları gözetlerken Nebahat gözüme çarptı. Yeğenini getirmiş olabileceğini düşündüğümden uzaktan uzağa izledim. Bir süre sonra az ilerimizde (bize biraz ters düşen) masalarda oldukça kalabalık bir grubun yanına döndüler. Nebahat bizim tarafa baktı, sanırım beni gördü. Gördüğünü düşünerek içimden geçirdim:

-Benim ne düşündüğümü düşünecek mi acaba? Yer nedeniyle sapa bir yere oturmuştuk, boşalan masalar oldu oraya geçtik. Nebahat tam karşımda kaldı. Teyzesini tanıyorum, ailece oradalar. Sanırım eniştesi de var. Ancak en az dört erkek var, kalabalık bir grup. Bizim oturduğumuz yerde bira içiliyormuş, arkadaşlar bira söylediler. Bir süre sonra Nebahat’ın aralarında olduğu grup kalktı, yanımızdan geçerek tren durağı tarafına geçti. Nebahat’la yeğen ise onlardan ayrılıp çocukların oyun bahçesine geçti. Sevindim. Nebahat, arkası bizim tarafa dönük olarak bir süre yeğenini bekledi. Tuvalet bahanesiyle kalkıp durağa gittim. Sözleşmiş gibi az sonra Nebahat geldi. Beni görmemiş gibi “A,ma!” dedi ama aldırmadım. Babası, biraz iyileşmiş, teyzelerindeymiş. Eniştesi eski görevine yakında dönecekmiş. Kendisi de sınıfıyla birlikte Hasanoğlan’a dönecekmiş. Yaz boyunca burada öğrenci olmayacakmış. Önümüzdeki yıl, bura için yeni geleceklerden bir sınıf düşünülüyormuş. Sevindiğimi söyledim. Nebahat’ın neşeli olması, beni de rahatlatıyor. Ona acıyor muyum ne? Bunu kendime soramıyorum; bana biraz çaresiz gibi geliyor. Duygularıyla anne-babaya çok bağlı. Tüm çocuklar böyle midir? Yoksa ben annesiz büyüdüğüm için duygu kütlüğüne mi uğradım? Babamı sevdiğimi sanıyorum ama geçen yaz gidip görmedim. Bu yaz da tüm dileğim burada kalmak. Kalırsam, belki gene gidemeyeceğim. Nebahat mı acınası durumda ben mi? Bunu düşünmeye başladım.

Döndüğümde arkadaşlar çıkıştı:

-Nerede kaldın?

-Trenler geçti, geçenlere baktım! Karşılığını verdim. Biz kalkmak üzereyken 3. sınıflardan bir grup geldi. İçlerinde Ankaralılar var, Hüseyin Yücel, Satılmış Aslantaş, yanındakilere Ankara’yı sevdirmeye çalışıyorlar. Mustafa Barış, Ali Yılmaz, İsmail Koralay, Hasanoğlan’da kalmaya adaymış. Bir süre onları dinledik. Halil Dere sıkılmış, bir bahane uydurdu:

-Arkadaşlar bizi bekler,h ani sinemaya gidecektik! deyince izin alıp ayrıldık. Gene de zamanımız vardı, Yeni sinemaya girdik. Şarli Şaplin filmleri, kısa kısa ama ilginç. Sessiz filmmiş ama altında yazıları var. Zaten adam o denli hareketlerle anlatıyor ki, yazıya ya da söze gerek yok. Filmden çıkınca gençlik parkında bir süre oturduk. Gelenler oldu. Söz gene döndü dolaştı Adolf Hitler’e dayandı:

-Almanya şimdi ne yapacak? Hitler, Mussolini derken akşamki toplantı anımsandı:

-Konu nedir? Gülenler oldu:

-Konu belki de gene Hitler olacaktır! Rauf İnan, Hitler’i nasıl devirdiğini anlatır! Gülenlerin yanında:

-İnsaf arkadaşlar, bu denli de küçümsenmez! Adamcağız üç tane okulu yönetiyor, yaptığını nasıl küçümseriz?

Niçinini, nedenini pek düşünmeden gittiğimiz Ankara’dan oldukça tedirgin bir duygusallık içinde döndük.

Yemekte durum açıklandı, toplantıyı Eğitimbaşı Hürrem Arman yaptırıyormuş.

Yemekten az sonra toplandık. Eğtimbaşı Hürrem Arman, her zaman olduğu gibi yanında Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca, geldiler. Hürrem Arman, ivedi toplanmak gerektiğini, bunun bir hazırlık toplantısı olduğunu açıkladı. Gerçek toplantının bir iki gün içinde Genel Müdürümüzle olacağını, Genel Müdürümüzün bu konuda önemli istekleri bulunacağını anlattı. Toplantının esas konusunun da 3803 sayılı yasa olduğunu, bizim sınıfın bu yaz ki stajının bu yasa ile ilgili olduğunu, Genel Müdürümüzün anlatacaklarını daha doğrusu vereceği direktifleri iyi anlamamız için bir ön çalışma yapacağımızı anlattı. Öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca, elinde yasa metni tam okumak üzereyken, Hürrem Arman gene söze karıştı, bu yıl bu konu üzerinde durulmasının gerçek nedeni olarak da geçen yıl bu staja çıkan arkadaşların yer yer açıklar verdiğini, bu tür kusurların tekrarını önlenme amacı güdüldüğünü belirtti. Bu kez de söz isteyenler oldu. Mehmet Toydemir, Veli Demiröz, Bekir Semerci, Hasan Gürün, Kemal Karadeniz, Mehmet Kocaefe söz istedi. Hürrrem Arman bir süre el kaldıranları süzdükten sonra Bekir Semerci’ye söz verdi.Bekir Semerci:

-Çalışma yaşamımız botyunca bize yol gösterecek olan söz konusu yasayı incelemiş çok gerekli, bunun bilincindeyiz. Ancak geçen yılkı arkadaşlarımız hangi konularda başarısız kaldı, bunu da öğrenirsek daha dikkatli oluruz! dedi.

Hürrem Arman böyle bir soru beklemiyormuş olacak ki, bir süre Bekir Semerci’ye baktıktan sonra Mehmet Kocaefe’ye dönerek konuşmasını istedi. Mehmet Kocaefe:

-Sorum arkadaşın sorusunun karşılığı ile ilgili, o cevaplanırsa belki sormaya gerek kalmayacak! deyince gülenler oldu. Hüseyin Atmaca konuşmak istedi. Atmaca:

-Geçen yılki aksaklıklar, illerin yetkililerinden doğrudan Milli Eğitim Bakanlığına iletildiği için biz bilmiyoruz. Ancak onlar, Genel Müdürümüzce saptanmıştır, onları ancak biz ondan öğreneceğiz!

Hürrem Arman, başını sallayarak Hüseyin Atmaca’yı onayladı. Bundan sonra Hürrem Arman parmak kaldıranları görmemiş gibi Hüseyin Atmaca’ya okumasını işaret etti. Hüseyin Atmaca da 3803 sayılı yasayı okumaya başladı. Atmaca yasanın maddelerini okuyup geçince Şükrü Koç söz istedi. Hürrem Arman bu kez Şükrü Koç’a söz verdi. Şükrü Koç:

-Hazır bu konuya el atmışken, yasanın T.B.M.M’deki tartışmalı yanlarını da okuyup öğrenelim, yapılacak kimi karşı koymalar oralarda vardır! dedi. Hürrem Arman Hüseyin Atmaca’ya baktı. Hüseyin Atmaca elindeki kitapçığı göstererek:

-Burada hepsi var isterseniz okuyabiliriz! deyince büyük bir çoğunluk:

-Okuyalım! dedi. Böyelece okuma bu kez yeni baştan başladı. Kısa bir iki konuşmadan sonra Osman Şevki Çiçekdağ, Generak Kazım Karabekir’in, Emin Sazak’ın önerileri okundu. Zaman gecikmesi nedeniyle okuma kesildi. Uygun bir zamanda toplanma kararı alındı.

Ancak, kendi aramızda yaptığımız kimi tartışmaların hemen hemen çoğunun izlerinin yasa çıkarken yapılan tartışmalarda da olduğunu öğrenmiş olduk. Hemen hemen herkeste bir ilgi uyandı:

-Atmaca’nın okuduğu kitabı nereden alırız? İkinci soru:

-Geçen yılki arkadaşlar nelerle karşılaştı? Onlarla bir toplantı neden yapmıyoruz? Ben hemen Fahri Yücel olayını anlattım. Fahri Yücel bu olayı ortalıkta anlatamaz, çünkü işin içinde birileri de var. Ancak, genel konuşmalarda ad vermeden olaylar konuşulabilir.

Yatınca da bunları düşündüm:

-Benim başıma ne gelebilir? Kırklareli’de İlhan Görkey var, Lüleburgaz’da Salih Arı var. Onlardan bana ne kötülük gelir ki? İlgileneceğim öğretmenler de hep tanıdık. Gitmiş, iş görmüş rahatlığı içinde gözlerimi kapadım. Kapadım ama uyuyamadım. Öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalırsam, okullarda benim için harcanan paranın iki katı alınacakmış. Ayrıca, daha sonra hiçbir devlet işinde çalışamayacakmışım. Neden? Harcadığı parayı iki kat alıyor, daha ne hakkı kalıyor ki? Devlet bunu nasıl yapar? Giderek olumsuz bir duruma kayar gibi oldum. Köy Öğretmen Okuluna girerken Devletimle anlaşma yapıp köyden ayrıldım. 6 yıl okuyacak, 9 yıl zorunlu görevim olacaktı. Devlet, tek yanlı olarak anlaşmayı bozup öğrenim süremi 5 yıla indirdi. Aylık hakkından yoksun bırakıp üç aylık bir kısıtlama getirdi. Hesapta yokken beni beş yıl da işçi olarak çalıştırdığı bir yana yirmi yıl gibi uzun bir sürece bağladı. Borcumu ödeyip ayrılırsam bile beni yaşam boyu kendi hizmetinden boykot ediyor. Birden kendimi evdeymişim gibi sandım; Mahmut ağaberim, askerlik anılarını anlatıyor:

-İlk askerliğimde Çanakkale’nin Ezine ilçesinde 4, Çan ilçesin de 4, Bayramiç ilçesinde 6 ay kaldıktan sonra birliğimiz Bigaya geçti, tezkereyi orada aldım! diye üç yıl süren ilk askerliğini anlatıyor. Sonra da acımsı acımsı gülümseyek:

-Vallahi ne yalan söyleyeyim askerliğimin ikinci döneminde geçen üç yılımı Edirne Süleoğlu fundalıklarında canımı korumak, bir de sık sık yalanlar uydurup, Süleoğlu Çeşmekolu arasında (yaya olarak 10 saat) taban tepmekle geçirdim! diyor. Bektaş ağabeyimse:

-Vallahi ne yalan söyleyeyim: Birinci askerliğim, çok şanslı geçmişti, başlangıçta Kırklareli-Şeytanderesi tepelerinde kalıyorduk. İlk altı aydan sonra sık sık Kızılcıkdere’ye, ara ara da köye geliyordum. Köyden ayrı olmanın dışında bir sorunum yok gibiydi. Son yedeklik davası çıkınca, Edirne Havsa yakınlarına düşmüştüm. Daha sonra bizim birlik daha uca, Bulgar-Yunan sınırlarının bitiştiği yöreye taşındı. İki yıla yakın orada Almanları bekledik. Sonra da mükâfat olarak bizi, yakına, Kavaklı köyü yakınına getirdiler, bir yıla yakın da orada köyün burnu dibinde; “Gel tezkere, gel!,, diye sayıkladık.

Onlar konuşur da Ali ağabeyim konuşmaz mı?

-Sizinki askerlik mi? Savaş mavaş diyorsunuz ama siz tüfek bile atmadınız, sadece taşıdınız. Bizi, alır almaz, Yunan’a karşı sürdüler. Edirne Havsa’ya gittiğimiz gün Cafer Tayyar Paşa buyruğunda tüfeklere sarıldık. Sarıldık ama tetiklere basamadan, Yunan bizi bizi sardı, Cafer Tayyar Paşa saklandığı demet yığınları arasından çıkarılıp götürülünce ortalıkta kaldık. Kaçıp köye dönmeye kalkıştıksa da her tarafı Yunan tutmuştu. Tek açık yol Bulgaristan tarafıydı, biz de Bulgaristan’a gittik. Bulgaristan’da iki yıla yakın kaldık, bizi arayan soran olmadı. Biz de kendi kararımızla birer ikişer köylerimize döndük. Yunan’ın fiyakası bozulmuştu, bizleri soru sual etmedi, böylece evlerimize kavuştuk!

Bunları dinleyen babam dalgın dalgın, başka hesaplar yapıyor olmalı:

-1900 yıllarının başında tüm varlıklarımızı bırakıp bir arabayla gelip bu köyü kurduk. Başımızı sokacak kulübeleri kapatmıştık ki zaptiyeler geldi, kulübelerimizi başımıza yıkmaya kalkıştı. Gerekçe, üstünde konakladığımız topraklar Padişahımız Efendimizin özel malıymış. Yalvar yakar işi paraya çevirip yıllık ödemelerle atlatmış olmk üzereydik ki, Balkan Savaşı patlak verdi, pılı pırtıyı toplayıp karşıya, Anadolu yakasına geçip canlarımızı kurtardık. İki yıl oralarda nasıl yaşadığımızı unutmuş olmalıyım, anamıyorum. Yıkıntılarla karşılaşsak bile benimsediğimiz yerlere dönmüştük.Çok çalışarak gene eski günlere kavuşacağımızı sayıklarken Seferberlik ilân edildi. Bu neydi ki, sora sora öğrendik. Devletin astığı astık kestiği döneme bu ad verilmiş. Uzun, karanlık bir süreç yaşandı. Gene de yaşıyorduk, çocuklarımız büyüyor, ektiklerimiz ürün veriyordu. Bir de baktık ki Yunan kopilleri karşımıza çıktı. Devletimiz bir kez daha eski çobanlarına teslim olmuş. Gene de umutsuzlanmayıp geleceğe iyi gözle baktık. Gerçekten gelecek bir süre sonra aydınlığı ile bize göründü; bir başka hava esmeye başlamıştı. Çocuklar da yardıma yetişti. Dünyaya gelen rıskıyla gelir inancı içinde çalışmaya başladık. Geçmişteki bütün kayıplara karşın bol ürünlü bir dönem başlamıştı. Sanki ben değil çocuklarımın her dokunduğu altın oluyordu. Bağlarımız, bahçelerimiz, geçmişin kaybettiklerini geri veriyordu. Eski dönemlerde sık sık karşımıza çıkan düşman nasıl yok olmuşsa, zman zaman kendini gösteren Devlet güçleri de sanki uykuya dalmıştı. Umutlarımızda doğmasını beklediğimiz o aydınlık dönemi bu olmalıydı. Meğer o da geçiciymiş, bir gün bir başka hava esti: Gene düşmandan söz edilmeye başlandı. Düşman müşman yoktu ama Devletimiz “Düşman var!,, deyip asker toplamaya başladı. Evlerin işlerini sürdüren gençler, toplandı. Onlar gidince o güzelim işler aksamaya başladı. Bununla da kalınmadı, yarım da olsa toplanan ürünlerin satışı yasaklandı. Bu da yetmedi, elde bulunan ürün fazlaları, bedelleri ödenmek ğüzere Devletçe alındı ancak bedeller ödenmedi. İşin acıklı tarafı, bedeli ödecek! diyerek toplanan tahıllar, meydanlara yığılarak oralarda yağmur çamur demeden kış kıymet günlerinde çürütüldü. Çiftçinin işleri bozulunca ürün sıkıntısı tüm yurt için sorun oldu. Her dönemde olan kural tanımazlık, fırsatçıları yasa dışı kurallarını, Devlet’mişçesine uygulamaya başladı. 40 yıllık kahveciyim, işimin adı Kahvecilik, müşterime kahve pişiremiyorum. Çünkü kahve yok. Neden? Devlet’im, getirmediği gibi getirilmesini de büyük gücüyle önlüyor. Nasıl bir olaysa o büyük güç, yasa dışı dalavereleri önleyemiyor! Babamın kederli yüzünü görür gibi oldum, yutkunarak:

-Bu nasıl devlet?

diye sorasım geliyor.

 

2 Mayıs 1945 Çarşamba

 

Akşam yattığım gibi kalktım, diyebilirim; kendi kendime kurguladığım sözlerimi bir başkasına söylemek için neredeyse can atıyorum. Oyunların olmaması iyi oldu. Eğer olsaydı, belki de ilk kez kahırlı olarak oyun alanına gidecektim.

Mehmet Gönül takıldı:

-Gelemediğime darılmıyorsun değil mi? Ders yılı sonu, bazı kuşkularım var:

-Bu adamlara güvenilmez, bakarsın, bir yoklama yapıverirler, boş bulunmaya gelmez. Bak, Zekeriya elini eteğini çekti; neden biliyorsun değil mi? Hakkı İzzet, o sessiz, uslu görünen insan bir gün Zekeriya’ya:

-Sen kendini oyunlara fena kaptırmış gibisin! deyivermiş. Bunu neden demiş? Belli ki, yaptığı çalışmalarda bir eksikliğini görmüş! Zekeriya şimdi, tüm gücüyle derslere sarıldı. Bende böyle bir uyarı yok ama, bunu beklemenin de bir anlamı yok.Tatilden sonra gene birlikte olacağız!

Kahvaltıda arkadaşlar, akşamki 3803 sayılı yasa için yapılan toplantıyı irdelerken beynimde akşamki babamın varsaydığım (çok tekrarladığı için neredeyse ezberlediğim) konuşmasının devamı vardı. Çiftçiyim, topraklarımda olan ürünleri değiştirerek ekiyorum. Amacım az emekle çok ürün almak, gelirimi çoğaltmak. Söz gelimi mısır, tütün, pancar, afyon gibi ürünleri yetiştiriyorum. Bunların bir bölümünü kendim tüketiyor, bir bölümünü de satıyorum. Bunlardan tütünü ancak devlete satabiliyorum. Ötekileri tükettiğim gibi tütünü tüketmeme izin yok. Neden? Neden çıkardığım mısırı yiyorum da yetiştirdiğim tütünden yaralanamıyorum? Efendim, tütünden yararlanırsam, bir bakıma Devletime zarar verirmişim! Nasıl mı? Devletim, içilen sigara satışlarından vergi alıyormuş. Eğer tütün yetiştirici çıkardığı tütünü içerse yurtta sigara satışları azalır, böylece devlet zarar edermiş. O nedenle Devlet, tütün ekenin kendi tütününü içmesini yasaklamış. Hem de öyle bir yasak ki, düşman başına vermesin! diyecek biçinde koruma örgütü kurmuş. Köylerde Tütün Korucuları denen acımasız (Devlet onlara yetki vermiş) kurum görevlileri, ansızın köylerdeki kahvelere, öteki toplantı yerlerine baskın yapıp, orada bulunanların tümünü birden sorguya çekiyor, gerekirse dövüyor, tutuklayıp götürüyor. Dilediği ölçüde de ceza yazıp hemen ödenmesini istiyor. Ödenemezse, alıp götürebiliyor. Baskınları da çok ilginç, Atlı ekipler oluşturduklarından birlikte gece karanlığında köye ansızın girip doğrudan kahveyi sarıyorlar. Ellerinde beylik deniler tüfekleri var. Biri ya da ikisi birden kahve kapısından girip:

-Eller yukarı! komutu veriyor. Arkasından da:

-Kımıldayan olursa Devletimiz adına vurulacaktır! Bu komutlardan sonra kimsede kımıldayacak hal kalmaz, üstler aranır, gerekirse don- gömlek bırakılır. Üstten, kendi ürünü ya da yerli ürün tütün çıkmazsa sorun olmaz. Onca onur kırıcı durumlar yok sayılıp, ısmarlanan kahveler çaylar hatta evden getirilecek yiyecekler yenip gidilir. Bir kaç ay sonra aynı numaralar gene yapılır. Böylece ürün sahipleri ekip, çapalayıp gözü gibi bakarak yetiştirdiği ürününden yararlanamadan, üstüne üslük itilip kakılarak yaşayıp gidilir. Peki bu Devlet’in koruyucuları kimlerdir? Bunların çoğu en az hırsızlıktan, adam yaralamaktan, Devlete karşı suç işlemekten tutuklanmış sabıkalı kimselerdir. Acımasız oldukları için bölgelerde adlarıyla korku yaratmışlardan özellikle bunları Devlet görevlendirir. Bu,gerçekte Osmanlı Döneminde Kapitülasyonların uzantısı yabancı devletlerin bir numarasıdır ama nedense Cumhuriyet döneminde de değişmeden sürmektedir. İşte Devlet bir bakıma bunlara kalmıştır.

Konuşma doç. İbrahim Yasa’ya gelince dikkat kesildim. Geçen hafta on kadar arkadaşı kaldırmış, kimilerini okşamasına karşın kimilerine beklenmedik tavırlar göstermişti. Bunlardan biri de yanımda oturan Abdullah Erçetin’di. Onun tepkisini bekledim. Baktım, Abdullah hiç bir tepki göstermedi. İçimden, Abdullah’ın tepkisizliğini, vurdumduymazlık olarak düşündüm, üstelik üüldüm. Birlikte kalktıkları Süleyman Karagöz yazdığı yazıdan dolayı onca övülürken, Abdullah’ın dışlanır gibi tutulması üzücüydü. Durum böyleyken, buradaki tavrı bana daha da üzücü geldi; sanki başkasından söz ediliyordu. Bir takım yeni olasılıklardan söz ederek salona gittik.

Az sonra Doç. İbrahim Yasa, piposu ağzında kapıdan göründü. Her zamanki gibi arkasını dönüp piposunu yerine koydu, gülümseyerek geldi. Gelir gelmez de elindeki kağıda bakarak numaralar okudu. Numaraları niçin okuduğunu söylemeden açıklama yaptı:

-Hepinizi demek çok isterdim, ne yazık ki diyemiyorum. Bu nedenle adlarınızla değil de numaralarınızla sıralıyorum, tanıdıklar, tanımadıklar arasında bir fark olmasın! deyip okunan numara sahiplerini görmek istediğini söyledi.

Kemal Kızılelma, Turan Aydoğan, Ahmet Sertel, Kadir Pekgöz, Mustafa Aydoğan, Kamil Yıdırım, Muttalip Çardak, Mestan Yapıcı, Muzaffer Kayhan, Hasan Serinken ayağa kalktı.Öğretmen arkadaşların yüzlerine bakarak uyarma yaptı:

-Ben sormadan adlarınızı söylemeyin, ben size soracağım, sorduğum çıkarsa evet diyeceksiniz, değilse susacaksınız.Hasan Serinken ile Muzaffer Kayhan’a Turan’la Mustafa mısınız? dedi. Doğrusu olayı ben anlamıştım. Gülenler oldu. Öğretmen bu kez, Turan Aydoğan’la Mustafa Aydoğan’ı sordu. Arkadaşlar kendilerini tanıttılar. Öğretmen bir süre onlara bakınca güldü:

-Yok yok, benim hesabım tutmadı; adlarla yüzler arasında bir bağlantı kuracağımı sanıyordum ama sanırım dikkatsiz bir günümdeyim! deyip Turan’la Mustafa’nın soy adlarının benzerliğini sordu. Onlar da akraba olduklarını söylediler. Bu kez de bize sordu:

-Siz arkadaşlar arasında bir benzerlik buluyor musunuz? Bir süre Mustafa Aydoğan’la Turan Aydoğan benzerliği, benzeşmezliği tartışıldı. Kalkanlardan Hasan Serinken Muzaffer Kayhan’ı göstererek:

-Yedi yıldır, arkadaşla birlikteyiz, aynı sıralarda da oturduğumuz oldu, şimdiye dek kimse birbirimize benzediğimizi söylemedi, siz nasıl bir benzerlik kurdunuz? dedi. Öğretmen:

-Yok yok, benim bugün ölçeklerim dengeli değil yanılmış olabilirim! deyip konuyu değiştirdi. Kaldırdığı arkadaşlara da:

-Sizlerle konuşmalarımız olacak, bu konuşmalar, yeni konular üstünde değil her zamanki konuştuğumuz konular üstüne olacak, şimdi oturun! deyince Mehmet Toydemir parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince Mehmet Toydemir:

-Geçen dersimizde, arkadaşımız Süleyman Karagöz’ün yazısı üstünde durmuştuk. Dersten sonra, arkadaşın yazısını bir kez daha dikkatle okuduk, arkadaşlarla konuştuk. O konuyu biraz daha genelleştirerek üstünde durabilir miyiz? Öğretmen biraz kuşkuyla bakarak:

-Ne gibi? diye sorunca bu kez de Mustafa Parlar parmak kaldırdı:

-Ben de bunu söyleyecektim; bu yazı bir noktayı bize iyice önemsetiyor. Köy Enstitüleri, Anadolu’nun çok ayrıcalıklı bölgelerinde kurulmuş. Bu bölgelerin birbirinden çok ayrıcalıklı tarafları var. Öyleyken sanki hepsi aynı bölgedeymişçesine birleştirici konuşmalarla karşı karşıyayız. Bu konuyu, toplumsal ayrılıkların önemi açısından irdeleyebilir miyiz?

Öğretmen birden canlanır gibi oldu:

-Elbette elbette! Bakın ben bunu, buraya geldiğim ilk günden beri düşünüyorum. Çok iyi bildiğimi sandığım Kars bölgesi ile Ege bölgesi bir tutulur mu? Arkadaşınız ne güzel söylemiş, Edremit köyleriyle orta Anadolu köyleri arasında 50 yıl fark var! demiş, biz bunu daha da artırabiliriz.

Öğretmen az düşünür gibi yapıp, Süleyman Karagöz’e sordu:

-Yazı yanında mı? Mustafa Parlar dergiyi gösterdi:

-Elimde hazır Öğretmenim! deyince öğretmen okumasını istedi. Mustafa Parlar tok sesiyle salonu doldurarak yazıyı ağır dikkatli okudu.

Öğretmen çantasını toplarken “bunu bir daha konuşalım!” deyip ayrıldı.

Doç. Halil Demircioğlu, yeni giysiler içinde geldi.Yarı gülümser bir yüzle:

-Günaydın! dedikten sonra “Günaydın! sözünün güzelliğini övdü. Bir kaç dilde benzer sözlerin söylendiğini, her dilin kendine özgü güzelliği olduğunu ancak hiç birisinde bizim dilimizdeki doğaya uygun olanı bulunmadığını anlattı. Almancasını sordu, biz Kepirtepeliler, bildiklerimizi tekrarladık:

-Gutentag! Almanca, iyi gün anlamına geldiğini fena sayılamayacağını, ancak bizimkinin aydınlıkla, güneşi anımsattığını, başlayan gündüzü kapsadığını tekrarladı. İyiliğin ise daha yaygın olduğunu başlayan günün dolaylı olarak için aldığını söyledi. İngilizce, Fransızca söylenişler tekrarlandı. Gut morning, Bonjur!

Öğretmen bundan sonra doğrudan dünyanın başına belâ kesilen diktatörlere geçti, duraksayarak:

-Bunlar dünyaya diktatör olarak gelme değil, sonradan kendilerini öyle sanıp da ortalığı birbirine katanlar” dedi. Kendilerini halklarının seçtiğini, halklarının başlarını derde sokmaları için onlara oy vermediğini ancak iş işten geçtikten sonra da seçtiklerinin esiri olduklarını anlattı. “Doğma büyüme diktatörler de vardır” deyip krallık yönetimlerinden örnekler verdi. “Japonya, yüz yıllardır bir aile tarafından yönetilir. Başa geçen ölene dek yönetir. Bunlardan biri ötekilere göre çok farklı olabilir. O, işi kan dökmeye vardırırsa buna doğma büyüme denebilir. Bunun gibi tarihin bir çok dönemlerinde kral bozmaları yetişmiştir.” dedikten sonra sözü Roma dönemine getirerek:

-Orada zaman zaman birileri, elindeki güce dayanarak yönetimi ele geçirmiştir. Onlar bunu kanla sağladığı için Diktatör olarak anılırlar. Jül Sezar bir diktatördür. Oysa Roma, onun zamanında kuruluş olarak Cumhuriyet’tir. Ondan sonra daha doğrusu ondan on yıl sonra Roma yönetimini üslenen Oktavyus bir diktatördür. Cumhuriyet kalkmış, tek kişinin yönetimi altına girmiştir. Bunlar tartışılabilir. Ancak Hitler’le Mussolini hatta onlardan arta kalan Stalin’in durumları çok başkadır. Mussolini bir parti başkanıdır, partisi oy çokluğu ile yönetimi üslenmiş, hemen komşularına sataşmaya başlamıştır. Durup dururken Habeşistan’a saldırmış, arkasından Arnavutluk’u İtalya’ya katmaya kalkmış, bununla da kalmayıp deniz komşusu Yunanistan’a savaş açmıştır. Böyle sorumlu-sorunlu işler arasında halkı sürekli kandırarak yetkilerini perçinlemiş, seçimleri oyuncak durumuna getirerek yıllarca yerinde kalmıştır. Buna diktatör değil sahte diktatör demek gerekir. Böylesinin sonu da böyle olur. Yıllarca yalanlarla kandırdığını sandığı İtalyan halkı öcünü aldı işte. Önce tutup hayvan gibi bağladılar.Gazetelerin yazdığına göre, tutttukları zaman kendisini ayaklarından ağaca da astılar. Bu da yetmedi, sonunda boynuna yağlı ipi taktılar. Kan akıtma kardeşi diyebileceğimiz Hitler de ettiğini buldu. Gerçi o ağaçlara falan asılmadı ama asılmıştan beter oldu. Asılmadı ama, belli ki rüyalarında asıldı, daha fenalarını uykularında yaşadıktan sonra çaresizliğini kendi eliyle beynine sıktığı kurşunla sonlandırdı. Onları yok etmekte başarı olan 3. Diktatör bakalım nasıl bir tavır alacak? Biraz olsun aklı varsa ki, pek yok diyemeyiz, Hitler’le anlaşıp Polonya’yı yok etmeye kalkmasına karşın, yarısını yok saydığı Polonya’yı kendi eliyle Almanya’dan kurtarması, onun iyi fena belirli bir zekâsı olduğu kanısını uyandırıyor. Bakalım, göreceğiz; belâ dünyamızdan nasıl defolup gidecek!

Parmak kaldıranlar oldu. Öğretmen:

-Sorularınız, sanırım Japonya ile ilgili olacak, öyleyse az bekleyin, ben sözümü oraya getireceğim. Japonya da, anlattılarımdan farklı değil, ne var ki onun bize pek zararı yok. Ancak insanlığa sığmayan gadarlıkları olduğu gelen haberlerden anlaşılıyor. Çok değil birkaç gün için de onun da defteri dürülecektir. Almanya’yı 2. cepheyi açarak çökerten Amerikan güçleriyle teketek çarpışmaya Japonya’nın takatı yetmeyecektir. Amerika, devlet olarak halkına karşı açık yürekle söz verdi: “Yönetim olarak, savaşmak bizim defterimizde yok. Amacımız, insanlığa karşı suç işleyenleri durdurmak. Bizi desteklerseniz başaramamamız için hiçbir engel yok.” Bu denli açık, içten gelen çağrıya katılan Amerikan Halkı tüm gücüyle Devletini destekledi. Öylesine bir güç birliği karşısında hanedanlı yönetimlerin çok uzun süre direnmesi görülmemiştir. Hirohito’nun da pek yakında aman dilemesi kaçınılmazdır.

Öğretmen az duraksayınca parmaklar kalktı. Öğretmen sanki birini ararmışçasına parmak kaldıranları süzdükten sonra Bekir Temuçin’e söz verdi. Bekir, sanki hazırmış, kalkar kalkmaz:

-Geçen dünya savaşından sonra yapılan haksızlıklar nedeniyle 10 yıl bile geçmeden gene savaşlar başlamıştı. Bu savaştan sonra da öyle olabilir mi? deyince, öğretmen “Bak bak, on ikiden vurdun. Sanki ben de bunu bekler gibiydim. Üzülmeyelim, kesin olmaz diyemeyiz ama böylesi bir büyük savaş kolay kolay olmaz. Hiç değilse bizler böylesini görmeyiz. Çünkü, San Fransisco toplantısının ruhu bunu muştuluyor.

Öğretmen bundan sonra Avrupa devletlerini saydı, özellikle, İngiltere ile Fransa’nın geçmiş tarih sürecindeki zıtlıklarının dörpülendiğini, Fransa Almanya arasındaki zıtlıkların da bundan böyle başka uluslarca denetlenmesi gerektiği anlayışının yaygınlaştığını, bu nedenle ikisi arasındaki dırıltıların uluslar arasına taşınacağı ilkesi iki tarafça da anlaşıldığı, öyleyse Avrupa’da eski sorunların ortaklaşa çözümü için yol açıldığından eskiden olduğu gibi savaşların açılamayacağını söyledi. Bir üçüncü neden de, son iki savaşta iş birliği eden güçlerin savaşları kazandığı öyleyse bundan sonra başka güçlerin de iş birliği yapabileceği umudunun insanları rahatlattığını sözlerine ekledi. Öğretmen, gelecek derste de San Francisco kararlarını konuşalım! deyip ayrıldı. Öğretmen çıkınca sevinç belirtileri gözlendi:

-Sözlü yoklama yapılmayacak!

-Yapılmayacağını öğretmen daha önce söylemişti!

-Sahi mi?

Yemekte, konumuz Japonya oldu. Japonya, geçen büyük savaşta da bir o tarafa bir bu tarafa dönmüş, paçayı hafif zararla kurtarmış, Çin’deki kazançlarıyla çabuk toparlanmıştı. Bu savaşta tüm dünya gibi Çin’le de karşı karşıya. Amerika, Sovyetler’e yaptığı gibi Çin’e de silah yardımı yaparsa Çin, geçmiş dönemlerin acısını çıkartır.

Yemekten sonra Yapıcıların yanına gittim. El kalıpları kurumuş. Kalıplarım iyi güzel ama ben, bundan sonra yapılacakları kestiremiyorum. İsmail Koralay açıkladı:

-Öğretmen görecek, o gördükten sonra neler yapılacağını kendisi söyleyecek!

Bir süre öğretmen bekledik. Nusret Suman, yanında Prof. Hikmet Birand’la geldi. Hikmet Birand’la bir ya da iki defa karşı karşıya gelip konuşmuştum. Beni tanıyacağını hiç ummuyordum. Oysa görür görmez sordu:

-Plâk konserlerimiz sürüyor mu? Hep gelmek istiyorum ama bir türlü gelemedim.

Nusret Suman’a söyledi, hemen karar verdiler, en yakın bir zamanda gelecekler. Havam birden değişti. Az sonra Nusret Suman el kalıplarıma baktı, iki yarım kalıbı birbirine kapatmak için çok düzgün kazımamı söyledi. İsmail Koralay bıçak verdi, dikkatle ek yerlerini kazıyıp iki yarım kalıbı birbiri üstüne kapatıp öylece bıraktım. Nusret Suman beni yanına çağırdı,

           

           Nusret Suman

önünde sehpalar vardı. Sehpa üstünde heykel resimleri sıralanmıştı. Onları, Tiyatro Tarihi kitabımızdaki resimlere benzettim. Eski Yunan Tiyatrosu bölümlerinde maskeler, masklar vardı, bunlar da onlara benziyordu. Nusret Suman bana bir tanesini göstererek:

-Buna dikkatli bak, bu bir insan yüzü, ne üstüne oyulmuş? Taş mı yoksa çamur mu?

Yüzün alt tarafına baktım, taş değil, besbelli çamur. Nusret Suman sorusunu sürdürdü:

-Bunu nasıl yapmışlar? Nasıl yapıldığı besbelliydi, bir maskeyi yumuşak çamura bastırıp kurutmuşlar. Kaldırınca maskedeki yüz orada kalmış. Nusret Suman yüzüme baktı:

-Hadi öyleyse bir tane de sen yap.

Arkadaşlar geldiler, Halil Basutçu gelince rahatladım, o bana yardım eder. Ancak çamurları bitmiş, yarın yapılacakmış, benim çamur, cuma gününe yetişecekmiş. Arkadaşların özel köşeleri var, oralara çekilip ellerindeki işleri sürdürüyorlar. Ben bir süre Bekir Semerci’ye bir süre Zekeriya Kayhan’a bir süre de Halil Basutçu’ya bakarak vakti doldurdum.

Böylece bir heykelcilik çalışma günüm de tamamlanmış oldu. Aklıma takıldı, arkadaşlara bir iki gün plâk dinleme gününü saptatıp, öğretmenleri ona göre davet edeyim! Ayrıca o gün, onların sevebileceği eserleri dinletelim. Bunu düşündüm ama pekala, bir gece salt onlar için de istedikleri eserleri çalabilirim!

-Öyle mi, böyle mi? diyerek alt odaya gidip dinlenmiş olarak piyanoya sarıldım.

Akşam yemeğinde, kemancıları dinledim; çok dertliler; Paganini mi olacaklarmış yoksa Winiawski mi? Ben de onlara Sedat Ediz, Orhan Borar, Necdet Remzi Atak’ı örnek gösterdim. Necdet Remzi hep biliniyor. Orhan Borar’ı da tanıyan çıktı. Sedat Ediz öksüz kaldı. Bana sordular:

-Sen ne olacaksın? Hiç duralamadan söyledim; yüzde bir olasılık da olsa Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğretmen! Kâmil Yıldırım dikkatleri çekti:

-Bakın bakın, arkadaş garantilemiş yerini.

-Garanti değil ama umut. Yüzde bir olasılık garanti olur mu?

Yemekten sonra kitaplığa gidip, hem seçtiğim mesleğimle hem de okul Bitirme tezimle ilgili gördüğüm ünlü Fransız yazarı Romain Rolland’dan İhsan Akay’ın dilimize çevirdiği yazıyı kendimce defterime aktardım.

 

 

Müziğin Genel Tarihteki Yeri

Yazan: Romain ROLLAND     Çeviren: İhsan AKAY

 

Müzik, genel tarihte kendine düşen yeri henüz yeni yeni aşmaya başlıyor. En derin anlam biçiminden birini umursamadan, insan beyninin gelişmesini göstermek gibi bir genel savda bulunmak oldukça şaşırtıcı. Fakat, çok daha şanslı, Fransız ruhuna daha yakın diğer sanatların, genel tarihte söylenmek hakkını elde etmek için ne zorluklar çektiğimizi biliyor muyuz? Ve genel tarih, edebiyat, bilimler, felsefe, bütün insanlık düşünce tarihine açılalı ne kadar oldu? Oysa bir ulusun politik yaşamı, varlığının en yüzeysel görünüşüdür.

Etkinliklerinin kaynağı olan iç yaşamlarını tanımak için, bütün bir ulusun düşüncelerinin, sınırsız isteklerinin, düşlerinin yansıdığı edebiyata, felsefeye, güzel sanatlara içtenlikle sarılması gerekir.

Edebiyatın tarihe sunduğu kaynaklar, sözgelimi Korney’in şiirinin ve Descartes’in felsefesinin Vestefalya anlaşmaları sıralarındaki Fransız kuşaklarını anlamak konusunda yardımları ya da XVIII. Yüzyıl Ansiklopedicilerinin görüşleri, o soylu dünyasıyla içli dışlı olmadıkça, 1789 Devriminin ne kadar cansız bir durum olacağı bilinmektedir.

Bir dönemi tanımada plastik sanatların verdiği değerli bilgiler anlaşılmıştır: Dirilen devrin öz olması, tipler, özlemler, kılıklar, modalar, günlük yaşamın aynasıdır. Ve tarih için daha neler de neler! Hepsi birbirine bağlıdır. Her politik devrimin bir sanat devriminde bir karşılığı vardır. Ve bir ulusun yaşamı, hem ekonomik olayların hem de sanat olaylarının, hepsinin birleştiği bir bütündür.

Gotik anıtlarının benzerlikleri ve ayrılıkları bir Viyole-Lösük’e XIInci yy. büyük ticaret yollarını yeniden bulmayı sağlamıştır. Mimarlığın bir bölümü, söz gelimi çan kulesinin incelenmesi İl-de Frans düşüncesi, kırsal okullara ağır bastığından Fransa krallığı, Filip Ogüst’ ten başlayarak gelişme göstermiştir. Ne var ki güzel sanatların büyük tarihsel görevi, aynı devrin ruhu ile ilişki kurmasında, duyarlığının derinliğini gözlerimizin önüne sermektedir. Görünüşte edebiyat ve felsefe, bir dönemin özelliklerini net ve açık şekillendirdiğinden, daha açık bir fikir verir. Fakat bu formüller işin içine yapay bir gayretkeşlik sokarlar. O dönem hakkında kaba saba ve zayıf bir fikir verirler. Sanat şeklini yaşamdan alır. Değerini arttıran, alınan, edebiyata bakarak çok daha geniş olmasıdır. Fransa’da bin yıllık sanatımız var, gene de Fransız zekâsı üstüne hüküm vermek için genellikle dört yüz yıllık edebiyatla yetiniyoruz. Üstelik, sözgelimi orta çağ sanatımız bizi, klâsik edebiyatımızın hakkında hemen hemen hiçbir bilgi öğretmediği gibi kırsal yaşama götürür. Memleketimiz kadar uyuşmaz ögelerden oluşmuş pek az memleket vardır. Irklar, gelenekler, çevreler başka başkadır; kimi zaman da birbirine zıttır. İtalyanlar, Almanlar, İsviçreliler, İngilizler, Flamanlar, v.b. kuvvetli bir politik bir örgüt kurup ayrılıkçı ögeleri eritmiş memleketimizde çarpışan uygarlık esintilerine karşın bir ortalama birlik ya da denge kurmuştur. Fakat bu birlik edebiyatımızda açıkça görülüyorsa da, kişiliğimizi oluşturan farklar burada oldukça hafiflemiştir. Sanat bize, Fransız üstünlüğünün, çok daha varsıl bir tablosunu çizer. Bu, tek renkli bir grizay değil, fakat bütün yer ve gök renklerinin uyumla kaynaştığı bir tür kilise penceresidir. Bu, yalın bir tablo değildir. Gözümüzün önüne Fransız sanatını, şampanyanın ve İl-de Frans’ın gerçek Fransız sanatının ürünü Gotik rosace’lar (Gül biçimi süslemeler) geliyor! diye düşünüyorum. Bunun belirtisi düşler değil akıldır; fantezi değil sağduyudur, biçem parlaklığı değil desendir denen ulus! Ve bu ulus doğunun bu sihirli güllerini yaratıyor!

Demek ki güzel sanatları tanıma, bir ulus hakkında yalnız edebiyatına göre edinilen fikri genişletiyor ve canlandırıyor.

Bu fikir kendisini bütünlemek için müziğe başvurduğumuzda kendisini bir o kadar daha varsıllaştıracaktır.

Müzik, “Onu pek iyi duymayanları şaşırtır, özü elle tutulmaz gibidir:

Akıl yürütmenin içine girmez, sanki gerçekle ilişkisi yoktur. Şu duruma göre, yer ve yöre dışı, tarih dışı gibi gözüken bir nenden tarih ne gibi yardımlar alabilir?

Fakat her şeyden önce müziğin bu kadar soyut bir özelliği oluşu görüşü doğru değildir; her dönemin, edebiyatı ile, tiyatrosu ile toplumsal yaşamının sürekli bağları vardır. Böylece opera tarihinin, gelenek, görenek ve monden yaşamın, tarihini aydınlattığı, kimsenin gözünden kaçmayacaktır. Her müzik biçimi bir toplumun oluşumuna bağlıdır. Ve onun daha iyi kavranmasına yardımcı olur. Bundan başka, bir çok durumlarda, müzik tarihi diğer güzel sanatların tarihi ile sıkı sıkıya ilgilidir. (1) Güzel sanatların birbiri üzerine etki etmeleri, karşılıklı olarak birbirlerinin içine sızmaları, veya eninde sonunda, doğal gelişmeleri gereği, bir bakıma sınır dışına çıkması, komşu sanatın sınırlarını aşması olağandır. Zaman zaman müzik, resim yerine geçip oturur. Zaman zaman da resim olur. Gerçekten resmin yerini müziğe bıraktığı, İtalyan müziği bir bakıma diğer güzel sanatların yıkımdan kurtulduğu bir süreçte Mishelangello “İyi resim, bir müziktir, bir melodidir. (2) diyor. Güzel sanatlar arasındaki tahta perdeler alaturka yorumcuların savladığı gibi öyle sıkı sıkıya kapalı değildir; sık sık bir birilerinin üstüne taşarlar. Bir sanat diğer bir sanatta yaşamını sürdürür ve sona erer:

Bu, bir sanatın genel yapısını çatlatıncaya dek doldurduktan sonra, tam olgunluğunu diğer bir sanatta-arayıp bulan insan zekâsının gereksinimlerinden farksızdır. Demek oluyor ki müzik tarihini bilmek, çok kez, plâstik sanatlar tarihi için gereklidir.

Fakat, müziğin yalnız özünü görsek bile, en büyük yararını bizlere, parlak ışığı çıkmadan önce yüreklerde uzun zamandır biriken ve kaynayan ruhun gerçeği olan iç yaşamın gizlerini, bütün gönül kabarıklığını sağlaması değil midir?

Çok defa, derinliği ve içten gelmesi nedeniyle, müzik ilerde söze ve sonra olaya, kaybolan eğilimlerin ilk belirtisidir. Kahramanlık senfonisi, Alman ulusunun uyanışından 10 yıl önce bestelenmiştir. Meistersinger ve Siegfried de, Almanya’nın tantanalı zaferini on yıl kadar önce muştular.

Hatta öyle bazı durumlar vardır ki, müzik, dışa hiçbir şeyi sızmayan bütün bir iç yaşamın tek tanığıdır. XVII inci yüz yıldaki İtalya ve Almanya hakkındaki politik tarih bize ne öğretir? Bir sürü saray entrikaları, asker yengi ya da yenilgileri, acılar! Peki ama, bu iki ulusun XVIII inci ve XIX uncu Yüz yıllardaki olağanüstü dirilişlerini nasıl açıklayabiliriz? Bestecilerin eserleri bunu bize sezdiriyor; bu eserler Almanya’da kahraman ve yalın gönül sahiplerinin yavaş yavaş biriktirdiği inanç ve güç birikimlerini, Otuz Yıl Savaşları sürecinde bir yurdun başına gelebilecek en acıklı yıkımlar ortasında, güçlü, olağanüstü ve sarsılmaz inancın sessizce söylenmesini sağlayan Henrich Schüts’ü; onun çevresinde, sanki içlerinden doğacak dehanın sakin önsezisini taşıyan, Büyük Bach’ın soyunu, Johann Cristofer Bach’ı, Johann Mischel Bach’ı; Pahelbel’i, Kuhno’yu, Bustehude’yi, Zahov’u, Erlebach’ı gösteriyor, bütün ömürlerince küçük bir kırsal kesimin darlığına kapanmış büyük ruhlar, bir avuç insan tarafından tanınan, büyük düşler kurmayan, sonsuzluğa gitmekten umutsuz, yalnız kendileri ve Tanrıları için söyleyen, ve her türlü ailesel ve kişisel acılar ortasında, yavaş yavaş, direnerek tinsel ve tensel güçlerini kendi iradelerinden toplayıp Almanya’nın gelecekteki gösterişli görünümünü taş taş üstüne koyarak örüyorlardı. İtalya’da da aynı dönemlerde bir müzik uyanışı görülüyor; bu müzik bir sel gibi tüm Avrupa’yı sarıyor; XVII inci yüz yılda halâ İtalyan üstünlüğünü göstere göstere Fransa’yı, Almanya’yı, Avusturya’yı, İngiltere’yi etkisi altına alıyor ve bu görkemli düzensiz müzik olağanüstü karmaşa taşkınlığı altında Mantu’da, Monteverdi’de, Roma’da Karisimi, Napoli’de Provenzale gibi bir sürü derin ve katıksız üstün sağduyu sahipleri, İtalyan saraylarının sulandırılmış gösterişli eğlenceleri ortasında kendi kendini koruma konusunda olağanüstü ruh yüksekliği ve yürekliliğini kanıtlıyordular.

İşte göze batan bir başka örnek;

-Bundan böyle insanlığın, eski dünyanın sonundan, yani Roma İmparatorluğunun parçalanmasından ve büyük ayrışımlardan daha korkunç bir dönemden geçmesi pek az olasıdır. Bununla birlikte, tüten yanıklık altında sanatın öz alevi sürüyordu. Müzik aşkı ile savaşçı barbarlarla yengiden kurtulamayan Gallo-Romenleri birbirine yaklaştırdı. Yıkılma döneminin iğrenç Sezarları ile Tuluz’un Vizigot kralları da konser delisiydiler. Romalıların evleriyle yarı vahşi karargâhlar müzik aletlerinin sesleriyle çın çın ötüyordu (3) Klovis İstanbul’dan çalgıcılar getirtiyordu-Güzel sanatları sevmek pek önemli değildir; çok daha dikkate değer taraf, bu dönemin yeni bir sanat yaratmış olmasıdır. İnsanlığın bu altüst oluşundan, mutlu çağların en olağanüstü eserleri ölçüsünde kusursuz, gerçek bir sanat doğmuştur.:

Bu, kilise İlahisidir. (Chant Gregorien) ki M. Gevaer’e göre Hıristiyanlığın, iki buçuk yüz yıllık acı ve sıkıntılı günlerinden sonra bir zafer çığlığı, Alleluya ile Lombart kuşatmaları arasına rastlaması olasıdır. Bununla birlikte bu melodilerde barış ve gelecek umudu yaşamaktadır. Bir Yunan kabartmasındaki gibi hatların pastoral duruluğu, gururlu ve çık sessizliği, doğaya uygun özgür bir şiir, son derece dokunaklı bir yürek depreştiricisi:

-İşte barbarlıktan doğan ve hiçbir ögesi barbar olmayan bir sanat! Bu denli korkunç olaylar ortasında yaşamış olanların ruhsal tepkilerinin sesli ve de canlı tanıkları! Hem bunun sınırlı bir kesime özgü kapalı bir sanat olduğu da söylenemez. Bu sanat, tüm eski Roma dünyasının egemen olduğu bir halk sanatıydı. Roma’, İngiltere’ye, Almanya’ya ve Fransa’ya geçti. Hiçbir sanat bir devri bu kadar birleştiremedi. Altın çağ sayılan Karolenijyen saltanatı zamanında, hükmedenler bu sanatın tutkunu oldular. Şarlomany ve Sainte Luise bu ilahileri söylemek ya da dinlemek ve içlerine sindirmek için günlerce çalışıyordu. Çıplak baş Sharl, saltanatı sürecinde başkaldırılara karşın, IX uncu yüz yılda dünyanın müzik merkezi olan Sainte Gal manastırında karşıtlarıyla bir müzik tartışması yapıyor, yine karşıtlarıyla ortaklaşa müzik besteliyordu. Her şeye karşın, toplumsal sarsıntılar ortasındaki bu sanat ortaklığı kadar müziğin gülümseyen gelişmesi, ölçüsünde coşku verici bir başka insanlık etkileşimi yoktur.

Demek ki burada müzik bize, ölüm görüntüsü altın yaşamın süreksizliğini, köhneleşmiş dünyanın altında sonsuzluğun baharını gösteriyor. Nasıl olur da önemli özelliklerinden birkaçı görmezden gelindiğinde bu devirler dönemlerin tarihi yazılabilir? Gerçek iç güçleri kestirilmeden bu dönemler nasıl anlaşılır? Ve, bu ilk hatanın yalnız tarihin bir anının görüşünü değil tüm tarihi yanlış yorumlamak gibi bir sonuç vermeyeceği söylene bilir mi? Dünyanın kimi dönemlerine verdiğimiz Ronesans ve gerileme adlarının, yukarıdaki örnekte olduğu gibi dikkatimizi olayların tek taraflı görünüşüne bağladığımızda yanılmadığımız çıkar mı? Bir sanat düşebilir; fakat sanat hiç ölür mü?

Değişir, durumlara uyar. Yıkılmış, savaşlar devrimler yüzünden yıkılmış bir ulusta, yaratıcı kuvvetin, kendini mimaride güçlükle anlatabilmesi nedeni açıktır: Mimari para ister, yeni yapı gereksinimi, bolluk ve geleceğe güven ister. Hatta, denebilir ki plastik sanatlar, tam olarak gelişmek için genellikle, ince zevkli bir katmanın lüksü ile boş vakitlerine ve belirli bir uygarlık dengesine gereksinim duyar. Fakat parasal koşullar elvermeyince yaşam sertleşip, yoksullaşıp kaygılar yüzünden huzursuzluk yaratınca, dışarıya taşması durdurulunca, kendi üstüne döner ve sonsuz mutluluk gereksinimini başka sanat yolları bulmaya yönelir. Bu kez güzellik şekil değiştirir daha içten bir şekil alır, daha derin sanatlara: şiire, müziğe, yönelir. Kısacası, güzellik ölmez! İçtenlikle inanıyorum ki, sanat hiçbir zaman ölmedi! İnsanlığın ölümü ve dirilişi yoktur. Eldeki meşale, ara vermeden yanar! Belki zaman zaman yer değiştirir. Bir ulustan bir ulusa geçtiği gibi bir sanattan bir sanata da geçer Yalnız birini incelerseniz gerçekten doğal olarak tarih de sekteler. Yaşamı geçici olarak durduran baygınlıklar bulursunuz. Oysa tüm sanatları kavrayan görüş önemli, bunda yaşamın sonsuzluğunu duymalıyız. İşte bu nedenle her genel tarihin temeli, tüm sanatların da karşılaştırmalı tarihi olmalıdır; içlerinden birinin unutulması, genel görünümün geri kalan bölümünü hatalı gösterir. Tarihin konusu insan zekâsının canlı birliği olmalıdır. Kısacası düşünüş yollarının birbiriyle bağlantısı göz önünde bulundurulmalıdır.

(1) Orta Çağ müziğinin, diğer sanatların benzer gelimini gösterdiğini B.Piyer Obri göstermiştir. Önce kilise melodilerinden kurtulmakta güçlük çeken, nömzatık notalardan karanlık ve eksik kaldığı Gregoryan melodilerin arkasında hantal hantal sürten roman sanat (Latin kültürüne uygun sanat) Sonra, müzikçilerin İl de Frans mimarları gibi bütün Avrupa’da egemen olan Gotik sanat geliyor. O zaman halk şairlerinin ölçüsü müzik, önceleri bulanık ve çekingen melodik çizgiyi hafifletip durulaştırıyor. Aynı zamanda, bir yandan Gregoryan melodiler hiçbir zaman makamların genişliğini aşmazken XII inci ve XIII üncü yüz yıl deyişleri insan sesinin en yüksek sınırına erişiyor. Gotik oklar kadar yükseliyor ve bir daha inmek aklına gelmiyor. Daha sonra XIV üncü ve XV inci yüz yıllarda çetrefil nota yazma biçimleri oluşuyor. Bu karışıklığa ve bu artan kararsızlığa karşı, diğer sanatlarda olduğu gibi müzikte de, Rönesans’ın duruluk ve açıklık tepkisi gelir.

(2) Hollandalı Fransua’ nın diyologları,1548.

(3) Klodyen, Arkadyüs’ ün sarayında, en köyü politik kaygıların arasında, hararetli müzik tartışmaları yapıldığını söylüyor. 370 ‘e doğru Ammien Marcellin Roma’dan şöyle yazıyor: ”Burada şarkıdan ve her köşede yay gıcırtısından başka bir şey işitilmiyor.,,

          Varlık Dergisi Sayı 210-1/4/1942

 

 

Romain Rolland’dan yazılar okudum ama kitabını okuduğumu anımsayamadım. Ancak Panait Istrati ile ilgili bir yazıyı unutmadım. O yazıdan, Romain Rolland’ın çok ünlü biri olduğunu kestirmiştim. Romen yazar Panait Istrati, Fransa’ya gitmek için çareler arar. Bu çarelerden biri de Romain Rolland aracılığı ile gitmesidir; ona mektup yazar. Romain Rolland da mektubuna karşılık verir. Panait Istrati bu mektubu almıştır, ancak değerlendirmez, bir süre sonra intihara kalkıştığında çevreden yetişenler kurtarırlar. O sıra cebinden Romain Rolland’ın mektubu çıkışı, Panait Istrati’nin şansını değiştirir. Çevresindeki kişiler; Romain Rolland’la mektuplaşan birinin değerli biri olacağı varsayımıyla Panait Istrati’ye sahip çıkarlar; bundan sonra ne mi olur? O bildiğimiz ünlü yazar Panait Istrati olur.

Yatarken Panait Istrati’yi düşündüm; ondan neler okumuştum?

Akdeniz’i anımsadım, yazar Romanya’dan kalkıp Bulgaristan’ı kat ederek o zamanki Osmanlı topraklarını geziyor. O günleri anlatışı, Ömer Seyfettin’in hikâyelerindeki olayların geçtiği toplumsal olayları andırıyor. İstanbul’dan Mısır’a dek geziyor. Tanıttığı kişiler hep kusurlu ya da gariban takımı. Adları da çok özel olduğunda kolay bellenemiyor. Nedense ben Panait İstrati’yi yaşamı bakımından biraz Vahit Dede’ye benzetiyorum. Gezmeyi sevdiğinden bir yer tutamamış. Az durdum; Vahit Dedeme haksızlık mı ettim acaba?

 

 3 Mayıs 1945 Perşembe

 

Akşam, bir süre Panait İstrati ile uğraşmıştım. Hamdi Keskin öğretmen Yunus Emre’yi bitirmeden ayrılmıştı, onun üstüne soru sorar mı? gibilerde kendimi siygaya çektim. Bu siyga sözünü de ben Yunus Emre üstünde durulan bir olaydan öğrenmiştim:

  “Derviş Yunus bu sözü

  Eğri büğrü söyleme

  Seni siygaya çeken

  Bir Molla Kasım gelir!,,

 

Bu söz niçin söylenmiş? Siygaya çeken (sorgulayan) Molla olduğuna göre demek ki Yunus Emre de Bektaşi’ler gibi göz altındaymış ya da o, kendini öyle sayıyormuş. Öyleyse Yunus Emre’nin Bektaşi tarikatından olduğu kesin! Hamdi Keskin öğretmen bu konuda neden kem küm etti? Bu konuda önemli bir öğrenimi olmayan köydeki Abbas Amcam bile Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli, Nesimi, Hatai, Pir Sultan Abdal, Balım Sultan, Gencî gibi Bektaşi büyüklerinden sayıyor. Hamdi Keskin öğretmen bunları bilmez mi?

Molla Kasım olayını şöyle anlatmışlardı: Molla Kasım acımasız bir sofu, yetkisi var, özellikle Bektaşi daha doğrusu halk ozanlarının şiirlerini gözden geçirip yaktırıyormuş. Böylece binlerce halk ozanın işine gelmeyen şiirini yaktırmış. Ancak güçlü öngörüsü olan Yunus Emre çok önceleri bu durumu sezdiğinden bu konuda bir şiir yazmış. O şiirde yukarda değinilen dörtlük geçiyormuş. Kendisinden yıllarca önce yaşamış Yunus Emre’nin bunu söylemesi Molla Kasım’ı titretmiş, kalan şiirler böylece yakılmaktan kurtulmuşmuş.

                *

Kahvaltıda gene sınav konuları didiklendi:

-Hamdi Keskin öğretmen bugün ne yapacak? Yunus Emre üstüne konuşulacakların bitmediğini söyledim. Daha ne var ki? diyenler oldu.

Burhan Toprak’ın, Yunus Emre üstüne düzmece fikirler ileri sürüldüğünü, onun Bektaşi olmadığını kanıtlamak için şiirlerinde değişiklikler bile yapıldığını, üstüne üstlük, Yunus Emre olarak ad taşımış kimi mukallit şairlerin uydurma şiirlerini de Yunus Emre üstüne yıktıklarını anlattığını söyledim. Bu nedenle öğretmenin konuyu böyle kesmeyeceğini, hiç değilse kısaca bunlara değineceğini anlattım. Dediklerimi anlamak istemediler ama sınav olmayacağı kanım onları sevindirdi.

Hamdi Keskin Öğretmen bu kez dolu çantasıyla geldi. Zaman zaman böyle gelir ama çantayı açmadan gider. Bu kez öyle yapmadı, çantasını açıp kitapları üst üste koydu. İçlerinden birini alarak bize baktı. Arkasından da:

- Bakalım, bizim koca Yunus için neler söylenmiş? deyip gülümsedi. Önce, Anadolu’nun sekiz yöresinde mezarının oluşunu, kendinin değerinden dolayı paylaşılamadığından diyenler olduğunu söyledi. Az baktıktan son başını atarak:

-Buna pek sağlıklı bakamayız. Anadolu bizim öz toprağımız, onun üstünde biten her bitki gibi doğanlar da ortaktır.

Parmak kaldıran oldu. Öğretmen Kemal Güngör’e söz verdi. Kemal Güngör:

-O zaman şimdiki gibi birlik yoktu, tüm Anadolu Beylikler olarak bölünmüştü! Öğretmen:

-Dediğine katılsak bile, yaşadığı tarihlerde tutarsızlıklar var, bunlara ne diyeceğiz? diye sordu. Kitaplarından birini açtı, doğum, ölüm tarihlerini okudu, bu kez bir başkasını açtı onda okudu, 50 yıla yakın farklar ortaya çıktı. Doğuş yerleri için de çelişikliklere işaret etti; birinde İran Nişaburek yazıyordu, ötekinde Eskişehir dolaylarında bir yer (Sarıköy). Öğretmen gülümseyerek bir de üçüncüden söz etti. “Söylenen tarihlerden çok sonra, 14-15. yüzyıllarda yaşadığı besbelli, üstelik kendisine bir de Derviş Yunus sıfatı takmış! dedikten sonra öğretmen:

-Bunlar geçmiş devirlerin kargaşasından ileri gelmiştir. Bu konuya eğilen araştırmacılar gerçekleri elbette gün yüzüne çıkaracaktır. Zaten bizlerin, bu konulara daha fazla eğilmemiz ancak özel ilgimizle olabilecektir. Konuştuklarımızı anımsamanız sanırım size yetecektir. Geçmişte, Padişah çocuklarının bile birbirine karıştığını, Düzmece Mustafaları belki duymuşsunuzdur, neredeyse Osmanlı İmparatorluğu bu tür oyunlarla parçalanacaktı. Başka ulusların tarihlerinde de böylesi olaylar yaşanmıştır! dedikten sonra Yunus Emre’den şiirler okudu. Şiirlerden sonra gene:

-Yunus Emre için çözümsüz bir olay da onun okur yazar olup olmamasıdır. Oysa Yunus Emre’nin kayda değer bir eseri de Süleyman Çelebi’nin Mevlit’inden önce yıllarca okunmuş aruz ölçülerine göre yazılmış bir eseri vardır. Bu eser günümüzde de okunmaktadır. Böylesi bir eseri aruzla yazmak değme babayiğidin göreceği bir iş değildir. Bu nedenle biz Yunus Emre’ye okuma yazma yoksunu bir kimse olarak bakmayacağız! diyerek gülümsedikten sonra:

-Yunus Emre, her yönüyle öğüneceğimiz bir şairimizdir; bunu unutmayalım! deyip ayrıldı.

             *

Doç. Niyazi Çitakoğlu, gelir gelmez Sami Akıncı’yı sordu. Geçen derste hastanede olduğu söylenmişti, hastaneye gitmiş, orada olmadığını söylemişler. Sevinmiş, şimdi gene rahatsızlığını duyunca yüzümüze baktı. Sahiden biz de, uzun zamandan beri Sami için “Hasta!,, deyip sanki ilgilenmiyoruz gibi bir durum oluştu. En yakın arkadaşı, aynı zamanda hemşerisi Mustafa Saatçi açıklama yaptı:

-Hastanede genel bir kontrolden sonra İstanbul’a gitmesi kararlaştırılmış. O nedenle Sami bizim okulun revirine yatmış, bugün yarın da İstanbul’a gidecekmiş. Doç. Niyazi Çitakoğlu bu kez de bizleri vefasız bulduğunu söyledi. Öğretmen haklıydı ama gene de arkadaşlar, özellikle Harun Özçelik, İbrahim Ertur, her gün gidip gördüklerini anlattılar.

Öğretmen bundan sonra sözü Almanya’ya getirdi. Ancak bizim düşündüğümüz gibi Almanya’ya ya da Almanlara ne olacak? diye sormadı, Almancayı yerinde öğrenmek için Almanya’ya gitmenin kolaylaşacağı üstünde durdu. Almanların çalışkanlığını, her duruma kolay alıştıklarını, ona göre önlemler aldıklarını anlattı. Almanya’ya öğrenci çekmek için yeni yöntemler geliştireceklerini, bu yolla para kazanacaklarını söyledi. Zaten Almanya’da çok eskilerden beri ailelerin evlerine para ile öğrenci aldıklarını, onları aileden saydıklarını anlattı. Bu konuda daha önce de duyumlarımız vardı, Robert Schumann, Freidrich Wieck’in yanında çalışırken kızı Clara’ya aşık olmuştu. Bunu okumuştuk. Daha sonra da Johannes Brahms, Robert Schumann’ın evinde kaldı, bunu da çok dinlemiştik.

Daha sonra arkadaşlar sözü savaşa çektiler, Hitler’in hataları sergilendi, üzüntülü konular tekrarlandı. Öğretmenin yumuşaklığından cesaretlenen arkadaşlar sınavları sordular. Öğretmen:

-Benden not mot isteyen yok, ben sizi neden sıkıştırayım? Öğretmen böyle dedi ama gene de getirdiği bir kağıdı Emrullah’a verdi, okuttu, çevirisini istedi. Emrullah bocalayınca öğretmen:

-Bakın işte benden not istesinler yarın saat sonra notları verebilirim! deyip güldü.

Öğretmen ayrılınca not olayını ortaya getiren Bekir Temuçin bir güzel haşlandı!

           *

Yemekte, yeni bir olay, yeni gelen güzel bayan (Rezzan Taşçıoğlu) İngilizce derslerine girmeye başlamış. Saçından kirpiklerinden söz edildi. Ancak bir yenilik, Bayan derse pantolonla gelmiş. Bu yeni değil başka yapanlar olmuş ama, İngilizce dersine ilk kez böyle gelen olmuş. Onların sevinçlerine karşın bizdeki karamsarlık biraz ters düştü ama, doç. Niyazi Çitakoğlu’nun:

-On dakikada notları veririm! demesi arkadaşları da etkiledi:

-Adamlarda acıma yok, on dakikada not verir, sen ister yan, ister kıvran; seni düşünecek değil ya!

Neşeli başlayan konuşmalar giderek karamsarlığa yönelmiş olarak konuşarak salona döndük. Öztekin Öğretmen ellerini şaplatarak geldi:

-Tahir Efendi, çıtlattı! deyip işaret parmağını ağzına tutarak:

-İstanbul’a yolculuğa ne dersin? diye sordu. Sanki bana lütufta bulunuyor! Şunu açıkça İstanbul geziniz onaylandı! desen ben bayılacak mıyım?

Tam anlamamakla birlikte sevindik. Biz de kendi açımızdan değerlendiriyoruz. Adamlar birbiriyle zıtlaşırken haksızlığa uğrayabilir miyiz?

Öztekin Öğretmen ilk saati nota okumaya ayırdı. Önce sol anahtarı üzerinde hepimiz bir iki dizi nota okuduk. Arkasından Fa anahtarı işaretlendi. Hiçbir zorluk çekmedim ama sabrım tükenecek derecede sıkıldım. İnsanın bildiğini yakınındakiler bilmeyince sabrı tükeniyor.

Öztekin Öğretmen, Fa anahtarı pişirilmeyince Do anahtarına geçmenin anlamı yok deyip konuyu değiştirdi. Bu kez de nota yazdık. İkişer porte nota yazdık. Dilediğimiz ölçülerde (4/4, 3/4, 2/4) olmak üzere 1’lik, 2’lik, 3’lük, 4’lük, 8’lik, 16’lık, 32’lik, 64’lük notalarla aynı değerdeki esleri kullandık. Bu, oldukça zamanımızı aldı, öğretmen bundan sonra keman grubunu, kendi metotlarındaki parçaları toplu çaldırdı. Ben de notalarımı alıp alt odaya indim. Çoktandır bakmadığım Chopin’leri tekrarladım. Nedense bu tür müzikleri sevemiyorum. Bu tür dediğim de kısa, tek tek notalarla oluşan, Mozart gibi akıcı olmayan parçaları sevmiyorum. Czerny’ye hep teknik açıdan bakıyorum; o, piyano çalmayı geliştirme için bestelemiş. Onu ayrı sayıyorum. Chopin ise beste yapmış! Schumann da kısa parçalar bestelemiş, onları seviyorum. Örneğin Atlı (Reiter) parçasını çalarken kendimi at üstünde düşleyebiliyorum. Rüya adlı parçası da beni duygulandırıyor. Chopin’inkilerde böyle bir duyguya kapılamıyorum. Belki, parçalar üstünde durmadığımdandır. Faik Canselen Öğretmen Chopin için:

-Ne kadar çok çalarsan, ona göre zevk alırsın! demişti. Kendi kendime söz ürettim:

-İnsan, çaldıkça mı sevmeli yoksa sevdikçe mi çalmalı? Bu sözü beğenmedim:

-Severek mi çalmalı yoksa çalarak mı sevmeli! En iyisi Mozart! Su gibi sıralanmış notalar, parmakların hareket edebildiği ölçüde hızlı da çalarsın, gönlünce ağır ağır da.

           *

Akşam yemeğinde tartışıldı:

Malik Aksel Öğretmene, Bursa-İstanbul gezimizin gerçekleştiğini muştulayalım; sevinir, derste oralar üstüne konuşur. Böylece sözlü mözlü olayı ortadan kalkar. Öneri, genel bir sevinç yarattı:

-Kim söyleyecek? Görev oy birliği ile Ekrem Bilgin’e yıkıldı. Ekrem:

-Ne var bunda? Öğretmen söylese söylese:

-Şimdi onun sırası değil! der.

-Sen, kalk bakayım; şunu, şunu anlat! derse! Ekrem:

-Siz beni korkutamazsınız, bir kez Malik Öğretmen öyle demez; dese dese, bugün şöyle bir yoklama yapalım! der. Bu da benim ilk olarak kalkacağım anlamına gelmez!

Kendi kurguladığımız olayların etkisiyle neşelenerek kalktık. Kitaplığa gittim. Aklıma takılmıştı, kitaplıkta Hamdi Keskin Öğretmenin kaynak gösterdiği Prof. Fuat Köprülü’nün Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi vardı, alıp karıştırdım. Bu kitapta şairler hakkında bilgi yok ama bolca örnekler veriliyor. Bu örneklerde Yunus Emre’den de on kadar şiir var. Bu şiirlerde iki mahlâz var (Şair adı) Yunus, Derviş Yunus! Bunlar, ayrı insanlar olabilir. Eğer böyle olursa anlatılagelen Molla Kasım olayı da yakıştırma durumuna düşecektir. Çünkü o şiir altında Derviş Yunus mahlâzı var. Derviş Yunus, Yunus Emre’den çok sonra yaşamıştır.

 

Örnek 1.

 

Ben dost ile dost olmuşam - Kimesne dost olmaz bana
Münkirler bakar gülüşür - Selâm dahi vermez bana
Ben dost ile dost olayım - Ölmezden çnce öleyim
Canım kurban vereyim  - Dünya bakî kalmaz bana
Ben aşıkı bîçareyim   - Baştan aşağa yâreyim
Ben bir deli divaneyim  - Aklım da yâr olmaz bana
Sanırlar ben deliyim   - Ben dost bağı bükbülüyüm
Mevlânın kemter kuluyum - Kimse baha saymaz bana
DERVİŞ Yunus nice diyem -Ben bu cihanı terkedem
Yane yane dosta gidem - Perde hicap olmaz bana

 

Örnek 2.

 

Ben dervişim diyene - Bir ün edesim gelür
Tanuyuben şimdiden - Varup yetesin gelür
Sırak kıldan incedir  - Kılıçtan keskincedir
Varup anın üstüne - Evler yapasım gelür
Altında gayya vardır - İçi nar ile pürdür
Varup ol gölgelikte -Biraz yatasım gelür
Tan’eylemen hocalar -Hatırınız hoşolsun
Varulsun ol kamuda -Biraz yanasım gelür
Andan Cennete varam-Cennette Hakkı görem
Huri ile gılmanı   - Bir bir koçasım gelür
DERVİŞ Yunus bu sözü-Eğri büğrü söyleme
Seni siygaya çeken  -Bir Molla Kasım gelür
 

Örnek 3.

 

Canım kurban senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammet
Gel şefaat eyle kemter kuluna
Adı güzel kendi güzel Muhammet
Mü’min olanların çoktur cefası
Ahirette vardır zevku sefası
On sekiz bin âlemin Mustafası
Adı güzel kendi güzel Muhammet
Yunus neyler iki cihanı sensiz
 
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız
Sana uymayanlar gider imansız
Adı güzel kendi güzel Muhammet

 

Örnek 4.

 

Sen bu cihan mülkünü Kaftan Kafa tuttun tut
Bütün dünya nakdini oynayuban uttun tut
Sen Süleyman döşeğinde taht kurdun oturdun bil
Di vü periye düpdüz hükümleri ettin tut
Sen Feridun haznesin Nuşirevan genciyle
Karun malını alup sen malına kattın tut
Ömrün senin ok gibi yay içinde dopdolu
Dolmuş oka ne durmak ha sen anı attın tut
Ölüm vardır bilürsün niçün gafil olursun
Kamulardan ayrılup varup sen de yattın tut
Bin yıl şadılığ ile ömrün olursa Yunus
Sen ucu bir nefestir geç ondan unuttun tut

 

Şiirde geçen kemter sözü ilgimi çekti. Besbelli eskilerden beri kullanılıyormuş. Vahit Lütfi Salcı Dede’nin yakın dostu, benim ad dedem Ali Kemteri’nin önce mahlâzı sonra da soyadı olan sözün bir geçmişi varmış. Kemter, Kemterî, sözcük olarak iki bakış açısından ele alınabilir.

Kişinin kendi dışındakilerin değerlendirmesi, beğenilmeme, küçümseme, aşağılama olarak anlamlandırılabilir. Bir de kişi kendini başkalarından üstün görmez, görmediğini konuşmalarında vurgular. Osmanlıca konuşmalarda çok geçen, ben yerine bendeniz, hatta kişinin karşısındakine kendinden söz ederken, kulunuz, köleniz demesi gibi. Divan şiirinde çok benimsenmiş bir söz. Bunun için Fuzuli örnek gösterilir. Fuzuli, yok yere var sayılan, değersiz, içi geçmiş, gereksiz yere elde tutulan anları taşımaktadır. Günümüzdeki konuşmalarda da çok kez birileri, karşısında konuşana:

-Anladım, daha fazla fuzuli yere konuşma ya da bu masrafı fuzuli yere yapmışız, bu iş parasız da olacakmış! denilir.

Şair, 3. şiirde “Gel, şefaat eyle kemter kuluna!,, derken bu sözü aşağılık olarak kullanmış olmaz. O halde sözün, aşağılanmaktan çok, karşısındakine göre kendini biraz geriye çekme anlamı taşımaktadır. Bunları düşünürken giderek öteki Divan Şairlerini anımsadım Bakî, devam eden kalıcı, unutulmayan anlamlarına geliyor. Nabî, kendi bir beyitinde kendi açıklıyor. Na, olumsuzluk, günümüzde de kullanılıyor: natamam, tamam olmayan, namağlup mağlup olmayan, yenilmemiş. Bî de olumsuz, tarafsız anlamı taşıyor. bîtaraf, tarafsız bîkarar, kararsız. Divan şairleri arasında böyle adlar türetildiği gibi kullanılan adlar da uzatılarak özel bir durum yaratılmıştır. Ahmet, Ahmedî, Nesim, Nesimî, Cemil, Cemlî, Nizam Nizamî, Selim, Selimî gibi… Bu adları sıraladım ama içlerinden bir Ahmedî, bir Selimî bir de Nesimî’den şiir okudum. Selimî,Yavuz Sultan Selim. Şiir olarak ezberlediğim de bir dörtlük:

 

         Merdumu dîdemi bilmem ne füsûn etti felek

         Giryemi etti efsun, bağrımı huûn etti felek

         Şirler pençe - i kahrımda olurken lerzân

         Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek

 

Feleğin benimle ne zoru var ki, önce içimi coşturdu, umutlandırdı daha sonra umutsuzluğa döktü. Oysa benim gücüm altında, (Kahredici pençem) aslanlar titreyip pıslarken bir güzel güzlü karşısında çaresiz bıraktı.

Hamdi Keskin Öğretmen sanırım bize bunları okuyun, anlamaya çalışın, tıpatıp çeviremeseniz bile yakın anlamlarla açıklamanız da size bir şeyler kazandırır! demek istiyor. Nedense birden rahatladım. Yavuz Sultan Selim bunları söylemiş midir? Onun karşısındaki güzel sanırım ondan habersiz biriydi. Karşısındakinin Yavuz olduğunu bilseydi titreyen Yavuz Sultan Selim değil o olurdu. Güldüm, bunu yarın arkadaşlara anlatacağım…

 

4 Mayıs 1945 Cuma

 

Karşılaştıkça Halil Basutçu’ya onların atölyesine daha kaç gün gideceğimi söylediğimden arkadaş yanımdan geçerken sordu:

-Sen sık sık söyledin ama ben gene unuttum, daha kaç gün geleceksin? Hemşerim Kadir Pekgöz kuşkulu, hemen sordu:

-Neden öğrenmek istiyorsun? Halil Basutçu tavrını hiç değiştirmeden:

-O bu hesapları çok iyi biliyor, benimkileri de soracaktım! deyince arkadaşlar güldüler. Onunkiler, gün değil, ay değil yıl hesabı… Birlikte çıktık. Öğleden sonra geleceğim hesabı konuşup ayrıldık. Kadir Pekgöz ilgiyle sordu:

-Bu sana yardım ediyor mu?

Ettiğini söyledim. Biliyorum arkadaşlar, karşılıklı olarak Kepirtepe’deyken de pek yakınlık kurmamışlardı. Oysa ikisi de Yapıcılık Kolu’ndaydı.

Kahvaltıda aklımdan geçenleri söyleme olanağı bulamadım. İki soy ad addaşı Halil Yıldırım’la Kamil Yıldırım takazalaşmış. Nihat Şengül’le İbrahim Şen onları anlaştırmak için sürekli konuştular. Böylece benim tasarladıklarım bir başka zamana kaldı. Bu arada Sanat Tarihi dersi üstüne varsayımlar da gündeme gelmedi. Kendi bireysel duygularımızla, düşüncelerimizle salona döndük. Bakışlarımızla, birbirimize “Ne çıkarsa bahtımıza” der gibiydik.

Malik Öğretmen gelir gelmez çantasını açtı. Açılıp sarılan, zaman zaman bize gösterdiği kağıtları açtı, iki eliyle tutarak gösterdi. Bir venüs heykel resmi. Bir başkasını gösterdi o da Venüs ama başka bir duruşta. Üç resimden sonra yerine oturup, gördüğümüz üç resmin de Venüs heykellerinin resmi olduğunu, başka Venüsler de olabileceğini anlattıktan sonra bizim okulda heykeli olan Venüs için kısa bir konuşma yaptı. Arkasından da kalkarak:

-Bugün sizinle bir heykel müzesi geziyormuşçasına daha gerçekçi bir ders yapalım! dedi. Çantasını topladı, önümüze düşerek birlikte Venüs heykelinin yanın gittik. Heykelin önünde durunca bana sordu:

-Bunu nasıl diktiniz?

Dilimin döndüğü kadar anlattım. Gören olmuş, Yapı Kolundan gelenler oldu. İsmail Koralay ilgilendi. Malik Aksel Öğretmen bu kez soruları ona yöneltti. Az sonra da Heykeltraş Nusret Suman geldi. Nusret Suman, bizlerin hiçbir şey bilmediğini varsayarak önce müzelerden söz etti. Sonra da o müzelerin günümüzde de olması gereken düzeyde doldurulamadığını söyledi. Heykelin salt bir insan bedeni olmadığını, insan bedeninin tarih boyunca korunması gereken ölçülerinin kanıtı olduğunu, karşımızdaki Venüs’ün 203 cm. olduğunu, bunun günümüzdeki insandan boylu olduğunu, bunun nedenin tartışıldığını, acaba insanlar mı kısaldı yoksa bu bir insandan çok Tanrı anlayışı nedeniyle böyle uzun yapıldığı soruları soruluyor! dedi. Venüs için, Nusret Suman da:

-Tek Venüs bu değildir, Louvre Müzesinde bu modelin sergilenmiş olması bunu yaygın kesimlere tanıttığından bu öne geçmiştir.

Başka pozlarda Venüs heykelleri de olduğunu tekrarladı. Onu da, çok eskilerde de toplulukların ayrı din anlayışları gibi tip ayrılıkları vardır, her toplum, heykellerini bu açıdan değerlendiriyordu, o nedenle aynı adda başka başka heykellerle karşılaşıldığını söyledi.

Savaş Tanrısı için de değişik görüşlerden söz etti. Ayrılırken Malik Aksel Öğretmenle iki ikiye konuşan Nusret Suman bana işaret etti, yanına yaklaşınca:

-O konuştuğumuzu yarın saat on civarlarında yapalım, arkadaşlar hazır olacak! dedi.

O konuştuğumuz plâk dinlemekti. Yarın konsere gideceğimi nasıl söylerim? Yutkunarak “Peki!,, diyebildim. Olayı daha önce Öztekin Öğretmene anlatmıştım, çok sevinmişti. “Söylesem belki araya girip zamanı değiştirir!” umuduyla salona döndüm. Veysel Öğretmen öneride bulundu:

-Dışarda dolaştınız, tekrar dışarı çıkmak istemezsiniz salonda çalışalım! deyince arkadaşlar:

-Çıkarız Öğretmenim dışarısı çok güzel! dediler. Veysel Öğretmen zaten ona hazırlanmış:

-Haydi öyleyse! deyip yürüdü. Bağlar kıyısında açılan Çayevi yakınına gidip onu çizmek üzere dağıldık. Bina az çukurda kalıyor, arkasına, uzak olsa da Lalabel bayırlıkları fon görünümünde. Renkli çizilebilse daha güzel olacak. Bunu başka arkadaşlar da düşünmüş, Talip Apaydın azıcık çıtlattı. Veysel Öğretmen:

-Böyle bir olanak yaratıp gelir yaparsınız. Bizim okul, biliyorsunuz sizin okulların özellikle sanat dersleri öğretmenlerini yetiştiren tek kurum. Okul yönetimi araştırma yaptırmış 18 Köy Enstitüsü’nün beşinde Resim Dersleri öğretmeni varmış. Bizim okulun belli bir kontenjanı var, yılda 20 kadar mezun veriyor. Bunlar da çoğunlukla büyük kentlere, daha rahat çalışacak yerlere dağılıyor. Köy Enstitülerinin Resim çalışmaları uzun süre size kalacağa benziyor. Kendinizi buna hazırlarsanız iyi olur.

Kepirtepe’yi düşündüm, 1939 yılında resim öğretmeni olarak Ömer Uzgil geldi, bir ders yılı sonunda ayrıldı. 1942 yılında Talat Ayhan öğretmen geldi, yıl sonunda ayrıldı. Sanırım şu anda gene Resim dersleri boş geçiyor. Geçen gezide Resim öğretmeni olarak Gönen Köy Enstitüsü’nde bir öğretmen görmüştük. Şu anda gerçek bir resim öğretmeni Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde bile yok.

Veysel Öğretmen de az uzağımızda oturup çizdiğinden, aramızda bunları konuşarak rahatça çizimlerimizi yaptık. Muttalip Çardak yavaşça:

-Ne olursa olsun buraya gelip resim çalışmam, gelirsem bir tavşan kanı çay içip dönerim! deyince fısıltı olarak, hep birlikte bir gün çay içmeye gelmeyi kararlaştırdık.

Veysel Öğretmen her zaman gelip eleştirir hatta düzeltmeler yapardı, bu kez uzun uzun uzakları gözleyip çizdi. Onun bize ilgisizliğine karşın bizim ilgilerimiz ona yöneldi:

-Nasıl çizdi acaba?

Kalkınca da çizdiğini çantasına koyup bizimkileri topladı:

-Ben bunlara trende giderken bakarım, haftaya getiririm! dedi. Böylece haftaya da ders olacağını öğrenmiş olduk. Resim derslerinden bir sıkıntımız yok ama genel bir bıkkınlık olduğu da saklanamaz.

Salona döndüğümüzde Öztekin Öğretmenle karşılaştım. Öğretmen, cuma günleri izinli olduğumu biliyor, sordu:

-Çalışmalar nasıl gidiyor, ayak uydurabiliyor musun? deyince söyledim:

- Nusret Suman’ı müzik dinlemeye çağırmıştım, o da başkalarına söylemiş, yarın saat 10:00’da geleceklerini söyledi.

Öğretmen güldü:

- Bu bizim mesleğimiz bakımından güzel bir istek, geri bırakmak demek onların isteğini umursamazlık olur, sen yarın konsere gelme, onlarla dinlediklerine tut! Sevindim. O sevinçle yemeğe koştum.

Arkadaşlar, sevincimin nedenini sordular. Elimin alçısını dökeceğimi söyledim. Yeni sözler konuşuldu. Benim elim ilerde açılacak bir müzede sergilenecek. Ne diyecekler? Bu el Hasanoğlan Köy Enstitüsü kuruluşunda bulunmuş, daha sonra da orada yüksek öğrenim görmüş, piyano çalmış bir öğretmen adayının eli!

Yemekten sonra Yapıcıların yanına gittim. Onlar bizden kalabalık, grupları var. Bu kez başka bir grup Heykel işlerinde kaldı. Enver Ötnü yardımıma koştu. Olayı anlattım; Enver:

-O iş bizim boyumuzdan aşkın enişte, Hoca’yı bekleyeceksin! dedi. Enver’in “Hoca!,, deyişine şaştım. Meğer, onlar derse gelenlere öyle diyormuş. Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri öyle dediği için onlar da öyle alışmışlar. “Hoca!,, Biraz şaşırdım, kültür derslerde hacıların hocaların şerrinden söz ediliyor sanat çalışmalarında Hocalar geçerli oluyor. Nusret Suman birden gözümde ikircilleşti. Plâk dinleme işini bile atlatmayı düşündüm. Ne var yani:

-Yarın biz konsere gidiyoruz, bir başka gün olmaz mı? desem; ne diyecek? Çaresiz, uyacak! Öztekin Öğretmene de:

-Konsere gideceğimizi duymuş başka bir zaman gelecekler! derim. Az sonra Nusret Suman geldi. Beni görünce gülümseyerek:

-Sen az sabret, ben arkadaşlara açıklama yapayım, biz sonra çalışırız! deyince kuruntularım titreşim yaptı. Gerçekten, az sonra geldi benim kalıpları elden geçirdi, keskin bir bıçak alıp neler yapacağımı gösterdi. Tüm yapılacak iş, yarım kalıpların kapanınca aralık kalmaması için kapanacak yerlerin düzgün tıraşlanmasıdır! Nusret Suman yüzüme bakarak:

-Sen burada kısa kalacaksın, yanlış anlama bu yapılanlar heykelcilik değil heykelleri taklitçiliktir. Heykeller, ellerde yontu aletleriyle mermeri ya da ağaçları yonarak yapılır. Dikilen Venüs bir kopyadır, onu bu bizim yaptığımız gibi çamur kalıplarla yapmışlardır. Biz de istersek onu, çamur ya da alçı kalıplarla çoğaltabiliriz. Ancak onu yapan, büyük bir mermer taş kitlesinden elinde çekiciyle uzun uğraşlardan sonra meydana getirmiştir. Michelangelo, o ünlü heykellerinin taslaklarını mermer ocaklarında yani dağlarda taşlıklarda hazırlamıştır. Heykeltraşların yaşamlarını okuyanlar bunları bilir. Hadi, kolay gelsin! deyip ayrıldı.

Kalıplar kurumuş ama ne de olsa toprak, bir sehpa üstünde uzun süre onunla uğraştım. Bir ara atölyede yalnız kaldım. Kazımayı sürdürürken nedense sakinleştim. Önceki karara uymanın gerektiğini kafama yerleştirdim. Arkadaşlardan gelenler oldu. Halil Basutçu yardımıma yetişti, yaptığımı beğendi. Az sonra da “Hoca’ları geldi, bugünün alçı günü olmadığını, pazartesiyi bekleyeceğimizi söyledi. Kararımdan dönmedim ama gene de bir soğukluk duygusuna kapıldım. Biraz erken paydos edilmişti, kemancıların grup çalışmasını duyunca alt odaya geçip piyanoya oturdum. Aklıma takılan parçayı çaldım. Çalarken de Faik Canselen Öğretmene “Faik Hoca”, Mahir Öğretmene “Mahir Hoca”, Aydın Gün Öğretmene “Aydın Hoca” dediğimi, daha doğrusu deyip diyemeyeceğimi düşündüm. Nedense ben “Hoca!” dedikçe karşıma sarıklı bir takım acayip yüzler dikiliyor. Düş gücümle canlandırdığım Sinekli Bakkal’ın, Vurun Kahpeye’nin, Yaban’ın Kuyucaklı Yusuf’un, Yeşil Gece’nin Hocaları gözümde sıralanıyor. Böyle olunca da biraz sinirlenir gibi oluyorum. Neyse ki yukardaki çalışma kesilince paydos olduğuna sevinerek sakinleştim. Yarın konsere katılmayacağımı kimseye sezdirmemek için ağzımdaki baklayı tutmak da benim için bir başarı olacak.

Yemekte, gene konser sözü edildi. Yarınki konserden sonra bir konser kalıyor. Konserler zaten mayıs ayı sonlarında bitiyor. Bir daha ekim ayına dek konser olarak ancak resitaller oluyor. Bu kez de “yaz boyunca orkestra üyeleri ne yapıyor?” sorusu ortaya geldi. Orkestra zaman zaman radyoda konserler veriyor. Ayrıca orkestra üyeleri kendi aralarında ayrı ayrı birlikler kurmuş, o birlikler adına konserler veriyor, radyoda çalıyorlar. Orhan Borar’ın keman, İhsan Atakurt’un, mandolin grupları olduğunu, Nihat Esengin’in radyoda sürekli çaldıklarını anımsayıp sıraladık.

Kendime göre kurguladığım bu konserden kaçma olayını bir giz durumuna getirdiğim için istemeyerek bu akşam Halil Dere’yi de kandırıp satranç oyununa bağladım. Onun da pek önemli bir işi yokmuş. İşi uzatmak için de her zaman yenerken bu kez satrançta yenildim.

Yatınca oldukça sevinçliydim, ağzımdaki bakla duruyor. Ablamın sık sık söylediği bir söz: Biri gizli tutulması gereken sözü açıklayınca:

-Onun ağzında bakla ıslanmaz! der. Bu bakla ıslanma sözü nereden geliyor acaba? Bakla ıslatma ne demek? Gidince bunu ablama sormayı kurdum ama sonra vazgeçtim, ne bilsin, o da birilerinden duymuştur. Soruma doğru karşılık veremediği için üzülebilir. O nedenle ablacığımı zor durumda bırakmam.

 

5 Mayıs 1945 Cumartesi

 

Yüksek Köy Enstitüsü’nde ikinci yılım dolmak üzere ilk kez konserden kalıyorum. Çok önemli değil gibi ama bir bakıma da önemli. Niçin kalıyorum? “Hiç kalmadım!” demek daha onurlu olmaz mı?

Arkadaşlar, kendilerine katılmayacağımdan habersiz. Bu duyguya geçen yaz da kapılmıştım; herkes bir telaş içinde onu bunu sorar ya da bir şeyler anlatırken ben duymazdan gelmiş kendimi yalnızlığıma bırakmıştım. Bir gün sonra Hüsnü Yalçın, Ekrem Ula ile baş başa kalınca olayın duygusal yönünü anlar gibi olmuştum. Bugün bu denli bir uzun ayrılık yok ama gene de ben yalnız olacağım. Masada bir süre bunu düşündüm; nasıl ayrılayım? Salona gidip kalmak! Tuvalete gidip, beklemek!

Hiçbirini yapmadım: yönetim binasına yönelip Kitaplığa girdim. Süleyman Adıyaman vardı. Süleyman Adıyaman’ın konuşacağı tutmuş, bana sorular sordu. Çevirilerinde müzik terimleri geçiyormuş, tempo, ritm, liyezon, dacapo, surdin, stacato v.b. gibi… Bunların anlamını kestiriyormuş ama kullanıldığı yerleri de görmek istiyormuş. Liyezon ile dacapoyu gösterebileceğimi söyledim. “Ne zaman?” diye sorunca “Şimdi!” deyiverdim. Hazırmış:

-İyi öyleyse ben de gezinmiş olurum! deyip kalktı. Trenin kalkma saatini bekliyordum, kitaplara bakarak:

-Bunlar yeni gelmiş! dedim. Süleyman Adıyaman birini çekerek gösterdi:

-Bunu ben bir iki ay önce de burada görmüştüm!

Ağırdan alarak bizim salona indik. Kimsecikler yok. Mozart Sonatları açıp sorduklarını portreler üstünde gösterdim.

Süleyman Adıyaman fazla kalmadı. O gidince ortalığı topladım, plâkları açtım; geldiklerinde rahat görmeleri için kimilerini de yan yatırdım, listeyi ortaya çıkardım. Ya gelmezlerse! Geçen yaz böyle, günlerce öğrencileri beklemiştim bugünse konuk bekliyorum.

Kapıdan sesler geldi, bayan sesi! Bir rastlantı başkalarının çıkıp geleceği telâşına kapılırken beklediklerim çıktı. Nusret Suman, Prof. Hikmet Birant, doç. Celal Tarıman, kardeşi Rahmiye Tarıman, öğretmen Bedia Aygen, Mualla Eyuboğlu geldiler. Nusret Suman sordu:

-Kimseler yok mu? Olmadığını söyledim ama konser falan karıştırmadım. Mualla Eyuboğlu çoktandır gelmediğini söyledi. Celâl Tarıman da bir müzik daha doğrusu plâk meraklısıymış, plâkları birer birer elden geçirdi. Beethoven 5. Senfoni ile Keman konçertosunu seçtiler. Hangisi önce? Mualla Eyuboğlu “Keman Konçertosu!” deyince hepsi başlarını salladılar. Beethoven keman konçertosu kusursuz plâklarımızdan biri, sakin sakin dinlendi. Konçerto bitince Nusret Suman, bana:

- Plâk koleksiyonunuz çok zayıf, bunu çoğaltalım! dedi. Ne demek istediğini tam anlamama karşın dikkatle dinledim. Ortaya, ara ara da Mualla Eyuboğlu’ya bakarak:

-Bizde müzik yoktur ama küçümsenmeyecek bir müzikseverler ordusu vardır. Ne yapıp yapıp arar bulurlar. Toscanini yeni plâk doldurmuş! denmesin iki gün sonra Toscanini karşınıza çıkar. Bruno Walter, Samson Francois, Yehudi Menuhin, Jascha Heifetz bizde, Henri Matisse’ten, Chagall’dan, Kandinski’den, Picasso’dan daha çok anılır.

Konuşmalar aralanınca işaret verdiler, Beethoven 5. Senfoni’yi başlattım. Senfoninin başlangıcında hafif hafif konuşuldu. Sonuna doğru çık yoktu. Yan gözle Bedia Aygen Öğretmen’le Rahmiye Öğretmeni gözetledim, sessiz sakin dinlediler. Oysa geçen yaz ben onları en az on kez çağırmıştım.

5. Senfoniden sonra Doç. Celâl Tarıman, Rahmiye Tarıman’la Bedia Aygen öğretmenler ayrıldı. Prof. dr. Hikmet Birant plâk listesine baktıktan sonra bana:

-Vaktimiz var değil mi diye sordu. Olduğunu söyleyince Bach, Brandenburg Konçertoları ayırdı. Mualla Eyuboğlu onları sevdiğini söyleyince konçertoları sıraladık.

Teşekkür edip ayrıldılar. Dışarıya çıkınca, yemek saatinin çoktan geçtiğini anladım. Gene de yemekhaneye uğrayıp hiç değilse ekmek almayı tasarlarken Halil Dere ile karşılaştım. Beni Ankara’da bildiğinden önce şaşırdı, olayı anlatınca güldü, sevindiğini söyledi, birlikte kantine gittik. Çayla, ekmekle öğle yemeğini yemiş oldum.

Gelenler oldu, yarın Genel Müdür gelecek, hazırlık yapılacakmış. Eğer 3803 sayılı yasa söz konusu olursa sorular sorulacakmış. Daha önce de toplanıp konuşulmuş, Şükrü Koç, Hasan Özden, Arif Işınak bazı maddeler yazmışlar, onlar okundu. Onlar bu konuda birlik olup konuşuyor, birbirini kandırıyor. Sonuç olarak olanlardan farklı bir düşünce ortaya çıkmıyor. Oysa ben, yapıldığı söylenenlerin gerçekte yapılmadığını, yapılırmış gibi gösterilmeye çalışıldığını söylemek istiyorum. Örneğin, Rauf İnan ikide bir, “Bizim öğretmenimiz, köye İsveç jimnastiğini değil, bizim halkımızın ruhundan kopup gelmiş olan zeybek oyunlarını götürecek!” deyip kendini alkışlatıyor. Bu halkın ruhundan gelen zeybekleri kim nasıl götürecek? Ruhumuzun müziğini Aşık Veysel’e bağlıyor. Aşık Veysel geçen yaz burada 3 ay kaldı, adamın kapısını kimse çalmadı. Geçen yıl Ahmet Emin Yalman kitabında anlattı:

-Aşık Veysel, Çifteler Köy Enstitüsü’nde 1100 öğrenciye saz çalmayı öğretti! dedi. Nerde bu saz çalanlar? Arifiye Köy Enstitüsü’nde 4 sesli korodan söz etti. Dört sesli koro nasıl yetişir? Bunu sorup araştıran oldu mu? Bu koronun dört sesli müziklerini kimler yapmıştır? Dört ses için düzenli bir ses ayırımı gerekli, bunu kim hangi bilgisiyle yapmıştır? 18 Köy Enstitüsü’nün on ikisinde müzik dersleri öğretmensiz geçerken. On sekiz Köy Enstitüsü’nün on dördünde Beden Eğitimi dersleri öğretmensiz geçerken birbirinden oyun öğrenen öğrenciler köylere öğretmen olunca halkı nasıl coşturacak? Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü geçen yıl bitiren on üç arkadaşımızın hiçbiri öğrencilik yaşamlarında ellerini kaldırıp bir oyuna girmedi, biri dışında ellerine mandolin almamıştı. Bunlar halkı coşturmaktan geçtik, öğrencilerinin beden gelişmesine nasıl katkıda bulunacaklar? Oysa ellerindeki müfredat programları onlara bir takım teknik görevler vermektedir. Bu görevler, o beğenilmeyen İsveç Jimnastiği ilkelerine dayanmaktadır. (Bu söylem gerçekte, düpedüz çarpıtılmıştır. İlk belirtileri İsveç’te görüldüğü için öyle denmesine karşın tüm uygar ülkelerin daha doğrusu tıp biliminin ölçütleri içinde geliştirilmiş, dünyaca benimsenmiş benzersiz bir beden gelişimi programıdır.)

Önemli bir konu da, Köy Kalkınması, neden salt köylünün okuyup yazmasına bağlanıp Millî Eğitim Bakanlığına bırakılmaktadır? 3803 sayılı yasanın bence en zayıf tarafı burasıdır. Bütün yaptırımlar, Millî Eğitim Bakanlığı’ndan beklenmekte, öteki bakanlıkların adı geçse de onlar neredeyse olaya dışardan bakıcı gibiler. Bence bunları soralım. Bu yıl gideceğimiz stajı geçen yılki arkadaşlarımız yaşadı. Aradan bir yıl geçti, bu konuda onlardan bir şey sorulmadı. Onların da maşallahı var, iki yıl önce Ahmet Emin Yalman’a vadettiklerinin kaçta kaçını yaptıklarını bize iletebilirlerdi (!)

Arkadaşlar, beni dinledikten sonra bakıştılar, daha önce aldıkları bir kararı tekrarladılar:

-Biz zaten bir grup olarak mimlenmiş durumdayız. Sen haklısın ama, ötekilerin haksızlığını yüzlerine vuruyorsun. Onlar bunu içine sindiremezler. Zaten bu nedenle kurucu müdürleri birer birer alıp uzaklaştırdılar. Bizlere de beklemediğimiz zararı verirler. Bu nedenle, “Ne şiş yansın ne kebap,, havası içinde direnmeye çalışalım.

Konuyu değiştirip, bağlıktaki Çayevi’ne gittik. Orası iyice benimsenmiş, sere serpe oturanlar var, sigara serbest. Birden kendimi köydeki kahvede görür gibi oldum, neşem kaçtı, izin alıp ayrıldım. Bizim salon beni bekliyordu, salondaki piyanoya oturup tüm gücümle Hanon çalıştım. Sinemalarda izlediğim piyanist geldi gözüm önüne; nasıl da sakin sakin çalıyor! Jose İturbi! Ben, parmaklarıma bakmıyorum ama gözlerim gene de piyanonun tuşlarında!

 

            

          Jose Iturbi

 

Oysa konserlerde gördüklerim gözlerini piyanoya çevirmiyor bile. Jose İturbi’den söz ettim ama çok dinlememe karşın çaldığı hiçbir parçasını anımsayamadım. Bir süre de ona takıldım; besbelli can kulağıyla dinlemiyorum. Bir daha dikkatli dinlemek üzere kendimi uyarırken Tıkırtılar oldu, başımı çevirince ayaklarının ucuna basarak kızlardan bir grubun geldiğini gördüm. Aralarında Aksulu da var. Hemen o konuştu:

-Dinlemeğe geldik! “Hoş geldiniz!,, deyip, önce Schubert Moment Müzikal 3’ü çaldım. Arkasından Für Elise’yi. Pakize:

-Bunu çok seviyorum! dedi. Arkasından Beethoven Menueti çaldım. Bitince de:

-Bunu da ben çok seviyorum! dedim. Hemen Türk Marşına geçtim. Bitirince de:

-Bunu da hepimiz seviyoruz! değil mi? diye sordum. Gülüşerek, teşekkür edip ayrıldılar. Plâkların dağınık olduğunun ayırdına vardım, kalkıp ortalığı topladım. Tren saatine doğru salondan ayrılmaya karar verdim. Niçin kaldığımı öğretmen söylememişse ben de söylememeye karar verdim. Kitaplığa gittim. Trenden inenler Kitaplık önünden geçiyor, geçenleri görünce yemekhaneye geçtim. Abdullah Erçetin rahatsız olup olmadığımı sordu. Biraz mıymıntımsı karşılık verdim. Nihat Şengül:

-Rahatsız olmasa arkadaş konseri kaçırır mıydı? deyince cesaretlendim ama gene de sustum. Yapılan konuşmalar pek de iç açıcı değildi. Faik Canselen Öğretmen de gelmemiş. Konserde Stravinsky varmış, onun müziğini sevmemişler. Konuşmalardan kendime pay çıkardım; anladım ki niçin kaldığımı açıklamaya gerek yok, sustum! Faik Öğretmenin gelmeyişi ilgimi çekti. O gelseydi beni soracaktı. Belki de Öztekin Öğretmen o zaman açıklama yapacaktı. O nedenle Faik Öğretmenin gelmeyişini bir bakıma şans saydım. Ancak rahatsız falansa bunu şans saymanın anlamsızlığını da düşündüm.

Genellikle cumartesi akşamları yatakhaneye erken girenler oluyor, pek yapmadığımı bu akşam ben de yaptım; uyuyamayacağımı bile bile gidip yattım. Az sonra hemşerim Kadir Pekgöz geldi, bir süre köyden söz etti. Önce dırdır edip uykumu kaçıracağını düşünürken o konuştukça esnedim. Sonrasını biliyorum, gece yarısı uyandığımda biraz şaşkınlaştım. “Hemşerim Kadir’i yoksa rüyamda mı gördüm?” gibilerde belleğimi yoklarken gene uyumuşum.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ