Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

66 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Başkent Ankara'da Bir Cumhuriyet Bayramı Yaşama Sevinci

 

20 Ekim 1941 Pazartesi

 

Hiç alışmadığımız bir durum. Çadırımız sürekli tıpırdıyor. Rüzgarlı bir hava var, arada da yağmur düşüyor. Kalkıp baktım, yağmur çok değil ama gene de yerler islanmış. Ancak rüzgar çok. Başkaları da uyandı, yavaş yavaş konuşmalar başladı. . “Zil çaldı mı? ” denirken, zil çaldı. Koşuşarak nöbetçilerden gelenler oldu. Bizim nöbetçi Mehmet Başaran, mışıl mışıl uyuyor. Takılarak Mehmet Başaran’ı uyandırdılar. “Ceylan Köylü küçük Mehmet, kalk çaylarımızı hazırla!”Musluklara koşarak gidip gelmeler, gülüşmeler herkesi canlandırdı. Öteki çadırlarda da aynı durum olduğundan yemekhanenin musluklar tarafı öğrenciyle doldu. “Şimdi ne olacak? Çalışmaya gidecek miyiz? Gidersek nasıl geleceğiz? ”Soru soranlara arkadaşımız Mehmet Yücel gülerek yanıtlar verdi. “Çalışacağız, her zamanki gibi gideceğiz, paydos olunca da döneceğiz. Eskiden nasılsa öyle olacak. Ancak bundan böyle yarı ıslak yarı kuru olduğumuz günler çoğalacak. Tıpkı Kepirde olduğu gibi. Daha sonraki soğukları ben de bilmiyorum, onu da o zaman öğreneceğiz!”

Masalara geçince sıcak mercimek çorbalarımızı içtik. Yemekhane çatısının çok aktığını gördük. Bu çatıyı biz yapmıştık, “ Şimdi yaptıklarımız da böyle akacakmı? ” gaygısına kapıldık. Salih Baydemir, “Bizim ustalığımızdan ne olacak? ”demesi üzerine ben, “Şimdi gidince bakacağız, oraları da böyle akarsa o zaman bir değerlendirme yaparız. Akmamışsa buranın başka bir kusuru vardır, onu araştırırız!”dedim.

Hava açılır gibi olunca yola çıktık. Soğuk yok ama yollarda yapışkan yerler var;oralarda ayaklarımız çamur oluyor. Önce bizim atölyeye uğraytıp baktık; akma sözkonusu değil. Öteki kiremitli iki büyük binada da akıntı yok. Öğretmen gelinde durumu anlattık. Öğretmen tanısını koydu, “Okul bahçasindeki çatı hem yatık hem de uzun yolludur. Bahçede oyun yeri olarak düşünüldüğünden titizce hesap edilmeden yapılmıştır. Bizim o konuda kusurumuz söz konusu edilemez. Alçak duvarlar üstüne geniş alanlı çatıyı hangi kereste ile yükseltebilirdik?”

Hava açtı, çatılara çıktık. ikişer üçer sıra kalmıştı onları çektik. Bu kez yapıcılardan, Sefer Tunca-Hüseyin Serin-İbrahim Ertur geldi. Oluklu kiremitleri çimentolu harçla dizip döktük. Öğleye doğru hava iyice açıldı.

Yemeğe dönerken yolların kuruduğunu görüp sevindik. Az da olsa yağmur, havayı oldukça seritletti. Üşümüyoruz ama eski üşüdüklerimizi anımsar gibiyiz. Yemeğe az gecikmeli girdik. Yemekhaneye ortalardan girip bizim çadır yönüne yürüyerek öğretmenler masasının yanından geçerek masamıza oturuyoruz. . Bizden önce öğretmenler gelmişse, onlara karşı mahcup olmamak için oldukça düzgün yürüyoruz. Doğal olarak öğretmen masalarına da dikkatli bakamıyoruz. Gene öyle oldu. Üstelik Hilmi Altınsoy önce gelmiş nedense benim yerime oturmuş. Zaman zaman yaptığımız bu değişiklik aramızada kesinlikle sorun olmaz. Ben oturduktan az sonra nöbetçi arkadaşımız Ceylan Köylü Küçük Mehmet kulağıma eğilerek “Senin öğretmenin geldi, gördün mü? ”dedi. Kim mim demeden, hatta kim olduğunu da düşünmeden arkama baktım. Süheyla Öğretmeni gördüm. Bir an duraksadım. Bir rastlantı olacak ben baktığım sıra o da bizim tarafa baktı. . “İyi olmuş!”dedim. Bu sözü yeterli görmedim, Mehmet Başaran’a, çıkışır gibi “Neden benim öğrtemenim olsun? Hepimizin öğretmeni değil mi? ”diye sordum. Mehmet Başaran, “Onlar geldiğini gördü, sen de göresin, diye öyle söyledim!”deyip gitti. Ben, ne desem boş, kolay anlaşılmayacak sözler söyleyebilecek kararsızlığımı gizleyecek durumda değilim. Öncelikle, son birkaç gündür kemana iyi çalışamamıştım. Bu açığımı nasıl kapatacağım? Ayrıca öğretmen geldi ama kalıcı mı, gidici mi? Gidici ise o istemeden kemanını benim vermem gerekecek;bunu nasıl yapacağım? Eğer ben bunu yapmaz da o aldırırsa benim ağırdan alışımı neye yorar? Hızlı hızlı atıştırdım. Yavaşça Hilmi’ye teşekkür ettim. Niçin teşekkür ettiğimi Hilmi gibi arkadaşlar da tam anlamadılar. Önüm o tarafta olsaydı belki yüzümün kızarıklığı uzaklardan bile belli olacaktı. Sağa sola bakmadan kalkıp musluklara dek yürüdüm. Yusuf, Mehmet, Hasan benimle geldi. Ellerimizi yıkayıp, ağır ağır dönerken Süheyla Öğretmen Gül’le birlikte önümüzden okula doğru yürüdü. Birden cesaretlendim, “Hoş geldiniz öğretmenim!”dedim. Süheyla Öğretmen çok hoşnut oldu, durdu. Gülerek “Ani bırakıp gittiğim için suçlamadın değil mi? Ben çok üzüldüm. Tek tesellim, kendi kendine de çalışabileceğini bilmek, yeni parçalara geçmesen bile bildiğin parçaları tekrarlayarak yayını kuvvetlendireceğini düşünmekti. Ne var ki şimdi gelip durumu görünce fazla sevinemedim;(Yemek salonunu göstererek)baksanıza burada çalışma olanağı kalmamış. Gene de bir süre çalışıp eksiklerimizi tamamlayacağımızı sanıyorum!”deyip yürüdü. Birden rahatladım. Hasan bana, “Abi sen Mandirisalıya haksızlık ettin. Bak öğretmen senden başka hiçbir öğrencisiyle bu tür konuşmadı. Bu nedenle bunu gören herkles sana, o senin öğretmenin der!”Ben hemen, “Kemanı bende, kemanını ona babası hediye etmiş, hediyeyi bana kaptırdı bir türlü alamıyor, onun yolunu yapıyor!”diyerek kendimi biraz küçültmekle birlikte savundum. . Arkadaşlar gülerek, “Anlat külahımıza!” dediler. Olsun;susup kalmaktan gene de iyi oldu!

Biz hemen yola çıktık. Ali Yılmaz Öğretmenle öyle konuşmuştuk. Hava iyice ısındı. Atölyede toplandık. Öğretmen, “Çocuklar, bir kez daha ikiye bölüneceğiz. Bir grubumuz, daha önce konuştuğumuz üzere 4. binanın çatısını konduracak, öteki grubumuz da 5. bina için makasları hazırlayacak. Namık Öğretmen bize on arkadaş daha gönderecek. Onlar belki yarın gelir!”derken çocuklar koşarak geldi. Yarış ederek gelmişler. Birinci Necdet Şıpka, sonucu ise Ali Şen olmuş. Ali Yılmaz Öğretmen gelenleri bize tanıttı. Hepsi Ali Yılmaz Öğretmenin öğrencileriymiş. (Kepirtepe’de)Nuri Kenar-Nedim Menekşe-Haşim Nehir-Cemalettin Mert-Hüseyin Kıyılar-Vehbi Dinçer-Necdet Şıpka-Hasan Çetin-Ali Şen- Rıdvan Ateş. Öğretmen bir bana baktı, bir Salih Baydemir’e “Sizi bu kez ayırmayacağım, yalnız ödünç olarak Recep-Orhan-Mehmet-Harun bir de Gülümser ya da Süleyman’dan birisi bize katılsın!”dedi. Dedi ama beklediği tepki umduğu şekilde hızlı olmadı sanırım bu kez koşullu olarak bir başkası da olabilir!”deyince çok yakındaki Ahmet Baştürk gönüllü olarak gitti. Biz atölyede kaldık. Ancak parçaların çoğu taşınmamıştı, hep birlikte iki parti, başta kirişler olmak üzere makas parçalarını taşıdık. Bizim yapacaklarımızın bir bölümünün yapımına başlanmıştı. İş bölümü yaparak gerekli parçaları yapacakların sayısını saptadık. Salih, Hasan, Yusuf birlikte daha önce çalıştığımız için yardımcıları bölüşerek işimize başladık. Öğretmen her zaman hesabı kendi yapıyor:

-Saymadan iki eşit parçaya bölünmüşüz. Öğretmen 15 arkadaşla gitti. Biz de 15 arkadaş kalmışız. Ali Kıpçak-Ali Ergin-Namık Yücel-Kamil Varlık-Süleyman Gege-Hasan Gülümser-Hasan Arabacı-İrfan Taşkın-Ahmet Has-Musa Güner-Hasan Akyol-Salih Baydemir-Yusuf Asıl-Hasan Üner bir de ben, onbeş kişiyiz. Namık, Kamil, Arabacı, Ergin1. grup benim yanımda kaldı. 2. Salih-Süleyman-Musa-Akyol-Kıpçak, 3. grup, Yusuf-Hasan-Gülümser-Has-İrfan. Çalışmaya başladık. Sık sık tekraraladık, “Arkadaşlar çalışma var ama yarış yok. Ancak, yarış yok ama geri kalma da yok “Kiminle yarışıyoruz? ”Yanıtımız hazır, “ Kendi kendimizle !”Çarşamba günü hazırlığımızı tamamlıyoruz, Perşembe günü yani 23 Ekim sabahı makaslar çatıya tak tak!28 Ekim Salı günü akşama 5. binanın kiremiti bitmiş olacak. 29 Ekim 1941 Çarşamba günü Ankara’da olacağız. Bunları Kamil Varlık tekrar tekrar söylüyor. Birden Mustafa Güneri Öğretmen geldi. Gülerek, “Bu dediklerinizi hep duydum, aynı zamanda gurur da duydum. Kim bu kadar istekli çalışır da başarı olmaz? Kim bu kadar başarılı olur da, onların isteklerine karşı durabilir? ”dedikten sonra çok yumuşak bir sesle daha sayayım mı? ”diye de yüzümüze bakarak sordu. Sonra da “ 29 Ekim Bayramını inşaallah Ankarada güzel bir günde kutlayacağız. ”dedi. Arkadaşlardan bir kaçı birden, “Siz de gelecek misiniz? ”diye sorunca Mustafa Güneri Öğretmen:

-Elbette, “Anca da bir kanca da bir!, , derler; ya da “Et tırnaktan ayrılmaz!, , gibi bir çok söz söylerler. Biz beraberiz, kolay kolay da ayrılmayacağız!deyince bu kez de arkadaşlar duraksayıp sordular, “Bizi Kepirtepe’ye göndermeyecvek misiniz? ”Mustafa Güneri Öğretmen:

-Durun çocuklar, beni zor duruma sokmayın, sizin gidişiniz benim yetkilerimin çok üstünde. Oradan izin çıkarsa benim yapacağım, sizin sevincinize katılıp koşa koşa Kepirtepe’ye sizinle gidip yuvanıza kavuşma sevincinizi birlikte yaşamak olacak. Ancak ben bir görevliyim, üç gün sonra görevine dön, derlerse istemeyerek ayrılıp üzgün üzgün oraya ya da gönderilecek bir başka yere gitmek zorunda kalacağım. Aman bir birimizi yanlış anlamayalım. Devlet işlerinde çalışanlar acı tatlı olaylar içinde devlete karşı görevlerini sürdürürler. Verilen işler sürekli değildir, yetkiler de sınırsız değildir. Haydı sizi çok söze tutmayayım, Ankara’ya gidip-gelirken trende konuşmak üzere, kolay gelsin, neşeniz bol olsun!deyip hızla gitti.

 

Mustafa Güneri Öğretmen

 

 

Mustafa Güneri Öğretmen gidince soranlar oldu. “Kendisi bizim öğretmenimiz değil mi? Bildiğim kadarıyla ben açıkladım. “Biz burada kaldığımız sürece bizim öğretmenimiz. Ancak ayrılırsak Mustafa Güneri, Öğretmen burada açılan okulun müdürü olarak kalacak. Burada bizim okulun gerçek öğretmenleri, Nahide Akalın-Selçuk Korol-Reşat Tekinay-Namık Ergin-Nazmi Aybar-Hidayet Gülen-Hüsnü Baykoca Öğretmenler. Biz döndüğümüzde belki onların kimileri de burada kalacaktır. ”

Papaz dediğimiz makas çatısı kiriş arası direkleri kesip bitirmek üzereyken pek başımıza gelmeyen bir durumla karşılaştık. Motor, kayışı arka arkaya attı. Ali Yılmaz Öğretmenin tembihi, en küçük kuşkulanmada motoru durdurup kendisine duyurmaktı. Ben de öyle yaptım. Motoru durdurup eklik olan 5-6 parçayı kol desteresiyle kesmeye başladım. Öğretmenin geleceğini biliyordum. Arkadaşlar konuyu pek bilmediklerinden azıcık tedirgin oldular ama motor durunca sorun kalmadı. Öğretmen, “Bir ara gelirim, , demişti ama ben beklemiyorum, çünkü öğretmen sürekli çatıda kalmak ister. Biliyorum, “Öğretmen çatıda çalışmayı hep tehlikeli bulur. Bu nedenle oradan kolay kolay ayrılmaz. Nitekim öyle oldu öğretmen paydosa dek gelmedi. Geçerken uğrayacaklarını bildiğimizden onları bekledik. Öğretmen gülerek uzaktan sordu. “Ne haber? , , Ben motorun durduğunu söylemedim. “Tüm babalar, kirişler hazır, 12 makas tamamlandı. Yarın 20’yi aşarız!”dedim. Öğretmen sevinerek, “Şu işe bak, biz de bir tarafta 20 makası diktik, yarın bayrağı çekeceğiz!”dedi.

Yola çıkınca, motor kayışını açtım. Öğretmen önemsemedi “Birden atıp atmadığını sordu. ” “Çalışırken iyice kurtulmuyor ama bir tarafa kayar gibi gidip gidip yerine geliyor!”dedim. Öğretmen, “Motordan değil, kayış gevşemiştir. Çok çalışıp ısınınca olağan sayılır. Aralıklı çalıştırırız, bir süre öyle gider!”deyip konuyu değiştirdi. Öğretmen önde arkadaşlar arkasında, oldukça büyük bir grup yürüyoruz. Öğretmen birden durdu, “Hasanoğlan halkı bize alıştı, geçen yıl bu günlerde böyle bir grubun köylerine gelişini görselerdi, “Ne oluyor? ”deyip kaçacak delik ararlardı, şimdi bizi her öğle, her akşam böyle görüyorlar dost bilip aldırmıyorlar!”dedi. Hasan Gülümser Hasanoğlan köylülerinin çok iyi insan oldukları anlattı. Akranlarından arkadaşlar edinmiş, evlerine çağırmışlar. Konuşmalar başlayınca birkaç arkadaş birden, kendilerinin de evlere çağırıldığını, birkaçının da bağlara gittiklerini anlattılar.

Öğretmen de iki kez düğünlerine, bir kez de bayramlarına katıldığını anlattı. Biz, bizim sınıf arakadaşlarımız bir birimize bakıp gülüştük. “Biz gerçekten Hasanoğlan köyünde miyiz? ”Çok merak ettim, sordum, “Köy evlerine nasıl gidiyorsunuz? ”Köyden çağıranlar oluyormuş, 2 ya da üç kişi birlikte gidiliyormuş. Bu çocuklar, Hidayet ya da Hüsnü Baykoca öğretmenlerden birine bilgi verip, onların izinleriyle gidebiliyormuş. Böyle çok kişi gitmiş. Bizim sınıftan böyle bir çağrı alan duymadık. Yusuf güldü, “Hasanoğlanlılar bizim sınıfı ta başlangıçta sevmemişti. Önce camide yatmamızı istediler, sonra da hayaletlerle korkutarak bizi kaçırmaya kalkışmaları bundandır. Hayaletten bile korkmayanlara dost olunmaz!”deyip bize sırt çevirmiş olabilirler”. Hasanoğlan köylüleri bugün dilimize dolandı. Okul bahçesine girince sağa sola bakındım. Boş bir yer yok. Nöbetçiler yemek masaların hazırlıyor. Keman çalıştığım uç köşede kitap okuyan çocuklar var. Yatak çadırında da her arkadaşın nöbetinde çalışmak istemiyorum. Bir iki bakındıktan sonra derslik çadırına gittim. Edebiyat kitabını açıp Hektor’la Aşil’in savaşını bir daha okudum. Bu iki kahraman Eski Yunan şairi Homeros’un büyük destanı İlyada’da geçiyormuş. İ. Ö. 9. yy’de söylenip yazılmış. Kadeş Andlaşmasından 300 yıl sonra, Med Savaşlarından 300 yıl önce Yunanlıların Fenikelilerden alfabeyi aldığı sıralar. İki Destan:İlyada-Odise. İki destan da öğretici, aydınlatıcı sayılıp devlet yöneticilerince bilinmek zorunluğu konmuş.

Arkadaşlar yemek sözü edince kalktım. Masama oturunca Süheyla Öğretmeni gördüm, akşam yemeğine de gelmiş Nahide Öğretmenle oturuyor. Gene çalışacak mıyız acaba? Nasıl olacak bu? Hem istiyorum hem de soğumuş gibiyim, çok çalışamazsam, yarım çalışmalarla ben nasıl çıkarım öğretmen karşısına? Önce çalışmamı kendim beğenmeliyim. Daha önce düşünmüştüm, Süheyla Öğretmen benim yaşımda bir öğretmen ama gene de genç bir kız. Neredeyse onu sevdiğimi bile söyleyecek kadar kendimi kimi zaman cesaretli buluyorum. Oysa o beni kendisinden küçükmüşüm gibi düşünüp yönlendirmeye çalışıyor. “Çalış, daha başka okullara da gitmeyi göze al!”diyor. Bu düşüncenin tüm öğretmenlerde oluşu benim dikkatimden kaçmıyor. Ali Yılmaz Öğretmenle Namık Ergin Öğretmen de aynı sözleri değişik açılardan söylüyorlar. Bu nedenle Süheyla Öğretmene Sili Ustadan aldığım ödülümü göstereceğim. “Haklıymışsınız, verilen işleri başardığımı kanıtlamak için Sili Usta bile beni ödüllendirdi!”diyeceğim. Ancak bunu söyleyebilmek için yalnız kalmamız gerekecek, başkaları yanında bunu asla söyleyemem. Zaten böyle bir ortamda söylesem de beklediğim tepkiyi göremem. Kafamdan bir sürü soru gelip geçiyor. Ne var ki, gerçek sorunum bunlar değil, kemanı daha usturuplu nasıl çalışacağım? Çalıştığımı öğretmene sanıl göstereceğim. Suskun bir durumda, arkadaşların konuşmalarına pek katılmadan yemeğimi yedim. Arkam dönük olarak masadan kalkıp yemek masalarının arasından musluklara dek yürüdüm. Ben öyle yapınca rakadaşlar da doğal olarak beni izledi. Musluklardan derslik tarafına dönerken Mandolin grubundan Mehmet Aydemir geldi, “Müzik Öğretmeni seni çağırdı!”dedi. Döndüm baktım, Süheyla Öğretmenle Nahide Öğretmen kalkmış okul kapısına doğru gidiyor. Kuşkulu bir gerginlik içinde gittim. Tam kapıda yetiştim. Nahide Öğretmen içeri girdi, Süheyla Öğretmen eşik önünde durdu. “Ben bir süre burada kalacağım, geniş bir yer ayarlayıncaya dek de genel çalışma yapılmayacak, çalışırsan, uygun zamanlarda seni (Eliyle İlkokuklu göstererek)burada dinleyebilirim!”dedi. Arklasından da “Uygun saatlerini bana bildirirsen, özellikle akşamüstleri olursa bir süre çalışabiliriz!”dedi. “Sağolun!”dedim, Ayrılmaya davranırken“Memnun olmadın mı? İstersin diye düşünmüştüm!”deyip gülümsedi. “Çok sevindim, ancak sizi sıkıntıya sokmuş olmaktan utanıyorum!”deyince Süheyla Öğretmen bu kez, “Aşk olsun, evimde kalsaydım oraya çağıracaktım, ancak evde onarım yapılıyor, burada kalmak zorundayım. Kimseye bir zararımız olmayacak!”gene bir “Sağolun!”çektim. Nasılsa bu kez başımı kaldırdım, gülümsedim. Sanırım arkadaşların deyimiyle tam dörtköşe olmuştum. Süheyla Öğretmen de sanki neşelendi gibi geldi bana. Dönüp giderken içimden koşmak geldi. Kendimi çok denedim, birisiyle konuşup, o konuşmadan kendime olumlu bir pay çıkarınca içimden koşmak gelir. Bunu çok küçüklüğümden beri yaparım. Kahveye gittiğimde bir süre oralarda oynardım. Sanırım bir süre sonra sıkılıp eve dönmeye hazırlanırken babam durumu anlar bana, dükkandan şeker verir, “E ve giderken yersin!”derdi. Şekeri alınca bir süre koşardım. Belki bu durum bende bir alışkanlık oluşturdu. Süheyla Öğretmen kapıdan girince neredeyse koşacaktım. Gene de hızlandım ama bu kez arkadaşların beklediğini görünce toparlandım. Arkadaşlara durumu olduğu gibi anlattım. Müzik çalışmalarının bir süre yapılamayacağını, öğretmenin evinin onarıldığını anlattım. Dersliğe gidince benden çok arkadaşlar, Sefer Tunca, Arif Kalkan, İdris Destan, İbrahim Ertur üzüldüklerini söyledi. Sami Akıncı bile “Şu benim şansa bakın, mandolin çalışmaya karar verdim, çalışacak meydan kalmadı!”dedi. Arkadaşları güldürdü. Şaşılacak bir durum ortaya çıktı, İsmet, Sefer, Arif, Abdullah, İdris söz birliği edip bizim derslik çadırı yakınına bir müzik çalışma çadırı kurmayı önerdiler. Söylediklerine göre giden ekiplerden arta kalan bir yığın çadır varmış. Çadır kurmak bizim için bir saatlik iş. “Mustafa Güneri Öğretmenden izin istemeye ben de katılırım!”deyince herkes sevindi. İşe olmuş gözüyle bakarken bir yandan da şakalar başladı. “Ya kızlar da çalışmaya gelirse? ”Kızlar da isterse onlara da okul kapısına yakın bir yerde çadır kurarız. Çok iyimser olarak karar verdik, güzel çalışmalar yapma düşleri kurmaya başladık. Çalınan şarkılar çalınması gereken şarkılar, marşlar anımsanırken yat zili yetişti, güzel düşler kurarak yattık. Güzel düşleri daha çok arkadaşlar için söyledim. Çünkü onlar böyle konuşarak yattılar. Ben kendi kendime kalınca kurduğum düşlerin nasıl olduğunu her zaman kestiremiyorum. İşte bu gece de öyle. Sevindim ama gerçekten sevinilecek bir olaya mı sevindim? Bir kez daha başa dönüp sırasıyla olay zincirini gözden geçiriyorum. Akşam yemeğine gittim. Süheyla Öğretmeni görünce sevindim mi sevinmedim mi? Sevindimse niçin sevindim? Sevinmedimse niçin sevinmedim? Arkamı dönüp neden gitmeyi yeğledim? Sonra çağırıldım. Çağırılınca içim burkuldu mu burkulmadı mı? Neden? Bu nedenler oldukça bende iç rahatlığı olamaz. Daha bitmedi, çalışabilecek miyim? Çalışmalarım benim için yeretli olacak mı? Bu çalışmalar kaç gün sürecek? Süheyla Öğretmen evinde neden kalmıyor? Evinin onarımını kendisi mi istedi? Yoksa nasıl olsa çıkacak, ev sahibi yeni kiracısı için, izin isteyip onarımamı kalkıştı? Bütün bu olumsuz soruların arasında güzel sözler de var. “Evimde onarım olmasaydı, evime çağıracaktım!”Bence bu çok güzel bir söz ama ben gene de “Konservatuvara gitme işim bu yıl kaldı!”demesini beklerdim. Daha önce Konservatuvar dersleri kasım ayında başlıyor, demişti. Şimdi de, “Bir süre çalışırız ya da çalışacağız dediğine göre bu bir süre, bir hafta olabilir. Onbeş gün verilmiş bir aradan sonra bir hafta çalışmanın ne yararı olur? Yatakta döndüm durdum.

 

21 Ekim 1941 Salı…

 

Yusuf Asıl, Cumhuriyet Bayramı’na bir hafta kaldı, diye seviniyor. Yakup Tanrıkulu nöbetçi, “Nöbetçi olarak, konuşmaktan sizi men ediyorum!”diyor. Kadir kalktı, Yakup’da “Bay nöbetçi sizi yatmaktan men ediyorum!”dedi. Sonunda Mehmet Yücel bağırdı

-Hepinizi, bir birinizi men etmekten men ediyorum!Herkeste bir gülme başladı. İsmet, “Nasıl ama İskelet “Sus!”deyince susuyorsunuz. Elektrik direklerine boşuna koymuyprlar o kuru kafaları!”Mehmet Yücel söz altında kalır mı? İsmet’e “Söze doğru başladın yanlış devam ettin. Arkadaşlar beni dinleyip sustular, ama susuş nedenleri benim resmimden değil, o resim Ali Aganın resmi, Kuru kafa olunca, o başkası olamaz. Ali Aga’dan tepki beklerken ses çıkmadı. Ali erkenden kalkıp gitmiş. Arif Kalkan:

-Çadır işini unutmayalım!dedi. Akşamki istekler depreşti, sorun ivedi olarak bugün çözülecek.

Hava güzel, güneşli. Hilmi masaya oturmadan başladı:

-Bu güzel havada bu mercimek çorbası olur mu arkadaşlar? Nöbetçi Yakup Tanrıkulu Hilmi Altınsoy’la takışanlardan “Bunu daha önce söyleseydin senin tabağına bulgur ıslatırdık, kazanda sıcak su vardı!”dedi. Hepimiz güldük. Hilmi bu defa bize, “Çorbaların nasıl yapıldığını öğrenince mutlu oldunuz besbelli, gülüyorsunuz:

-Kazanda sıcak su var, ıslat bulguru, koy önüne! Mehmet Yücel geldi, “Ne konuşturuyorsunuz bu çocuğu;sabah sabah daha işbaşı yapmadan yorulacak!”dedi. Hasan Üner, “Vallah biz bir şey demedik, o kendisi burgur çorbasının nasıl yapıldığını anlatıyor, derken bu kez Mehmet Yücel, “Eyvahhhhh, Hilmi, mercimek çorbasıyla bulgur çorbasını da mı çarıştırıyor? ”diye sordu. İyice sinirlenen Hilmi, “Çekil başımdan İskelet, çorba yiye yiye bu hale gelmişsin bir de başımda başkuş gibi ötme!”diye çıkıştı. Mehmet Yücel arkasını dönüp gülerek gitti. Hilmi'ye “Gücendirdin arkadaşı!”dediler. Hilmi önce bana sordu, “Gücenmiş midir? ” Gülerek gittiğini söyledim. Hilmi sevindi. “Tatsız çorba yüzünden tatsız şakalar yaparak bir birimizi üzmeyelim!”deyip tabaktaki son mercimekleri de atıştırdı. Gülerek, “Bir dahaki mercimek çorbasına dek bu arada mercimek çorbası yemeyeceğime dair size söz verebilirim!”deyip kalktı. Mehmet Aygün umuzunu kaldırıp Hilmi’ye döndü, “Gıdıkla da güleyim, rahatlarsın!”deyince hepimiz gülerek kalktık. Hilmi duymamış gibi yürüdü. Az sonra ne düşündüyse “Size uğurlar olsun, ayrılıyor yolumuz!”dedi. Bu kez ben, “O şiirin tamamını söyle!”diye bağırdım. Durdu, “Ne şiiri? ”dedi. Söylediğinin bir şiirde geçtini anlatınca bu kez arkadaşlara “Bakın ben şiir gibi konuşuyorum!”deyip gene aramıza döndü, birlikte yola çıktık. 8. sınıflar da katılınca konuşma konusu değişti, Hilmi de takılmalardan kurtuldu. Ramazan yemeklerine gidenler güldürücü olaylar anlattılar. Hasan Arabacı'ya göre en çok yemeğe giden Kamil Varlık'mış. Kamil bunu yalanlıyor. Yalanlamaya kalkıyor ama salt Hasan Bozkurt'la Recep Türköz'ün daha çok gittiklerini söyleyebiliyor.

Ali Yılmaz Öğretmen az gecikerek geldi. Önce bize uğradı, motoru çalıştırdı, kayışa baktı, önemli bulmadığını söyledi ama gene de yedek kayışı takdırdı, gitti. Bir taraftan çalışıyoruz bir taraftan da Mustafa Güneri Öğrtetemeni bekliyoruz. O gelirse çadır işini daha kolay söyleriz. Çadır işini öteki arkadaşlara da söyledik. Meğer onlarda da müzik çalışmalarının aksaması uzun tartışmalara yol açmış, temsilci seçip yöneticilere başvurulması bile önerilmiş. Bizim çadır önerisi akıllarına yattı. Üstelik bir hazır çadıkrdan söz ettiler;onların yattıkları yerin az ilerisinde kurulmuş boş çadır varmış. Anlattıkları yeri ben de biliyorum ama oraya çalışmaya bizden kimse gitmez. Üstelik belki öğretmen de istemeyecektir. Bizim önerimiz, köy İlkokulunun hemen bitişiğinde yol üstü, herkesin rahat girip çıkacağı bir yer. Öğretmen rahat gelir gider.

Biz kesme işimiizi tamamladık artkadaşlar alıştırmaları sürdürdü. Akşama bitirebilirsek yarın çatıya başlarız. Mustafa Güneri Öğretmen gelmedi ama Namık Ergin Öğretmen geldi ben daha çadır, derken Namık Öğretmen “Sanırım biz onu az önce konuştuk, çadır var, istekleriniz de masum istekler, hele öğretmen de çalışmak istediğine göre ona “Olmaz!”denemez. Ancak gene de bir düzen isteyen bir etkinlikten söz edilecek. Kimler ne zaman hangi amaçla çalışma yapacak? Yemekhane taşınmadan önce böyle bir amaca yönelik etkinlik vardı. Ama onun yeri de, zamanı da vardı. Geniş bir alandı, öğretmenin sınırlı gözetiminde serbest çalışma yapılıyordu. Bu çalışma olduğu gibi kurulacak çadırda uygulanamaz. Yatak çadırlarınız türünden bir büyük çadır düşünülebilir. Bu da kolay. Ancak yöneticiler bunu neden düşünmedi? Acaba düşündü de sakıncalı mı gördü? Bunu bilmeden olaya oldu gözüyle bakmayalım!”Namık öğretmen, ”İsterseniz ben Müdür Vekilimizden sorayım, isterseniz siz kendisiyle görüşün, onun olurunu alınca çadır işini kotarmaya ben yardımcı olurum!” “Sağolun!”dedik. Arkadaşlar sevindiler ama ben sevinemedim. Ancak arkadaşlara bir şey söylemedim, salt kendin için düşündüm. Çadırda ne denli büyük olursa olsun kalabalık çalışması olası değil. Zaten daha önceki yerde de iyi bir çalışma yapılamıyordu. Süheyla Öğretmen yeni hevesle çocukları özendiriyordu ama kendisinin de söylediği gibi kimsede bir ilerle görülmüyordu. Bende gördüğünü söylediği gelişmeyi övüp duruyordu. Çadır çalışmasında bu da olmayacak. Oysa ben bu çadır işini, bizim dersliğin yanında küçük bir çadır kurup bizim sınıf için düşlemiştim. Bizim sınıfa ayrılmış olacağı düşünülerek öteki sınıflardan gelen olmayacaktı. Öğretmen de hergün değil belli bir iki gün uğrayıp gözlemini yapacaktı. Olay öteki sınıfları da kapsayınca salt yer değil öğretmen çalışması bakımından da zorlaşacaktır. Sanırım daha önce yöneticiler bu nedenlerle bu çadır işine el atmadılar. Belki de öğretmenin ayrılacağını onlar da biliyorlar. ”Nasıl olsa öğretmen ayrılacak, yenisi gelene dek böyle kalsın!”demiş olabilirler. P

Paydos olurken tek tek parçaların tamamlandığı anlaşıldı. Öğleden sonra iki grup olarak çalışacağız. Kiriş-baba-makaslar yerde son kez bitiştirilip bakılacak, yarın da çatıya taşınacak. Arkadaşlar müzik çadırı konusuna iyice sarıldılar. Eline mandolin almayanlar da çadır kurma telaşına kapıldılar. Bugün öğlede ben keman çalışacağım. Son beş günün nöbetçileri benim çalışmama yardımcı olanlar arkadaşlar. Yakup, Arif, Hüsnü, Emrullah, Ahmet Güner. Sağ olsunlar…. Bugün yarın çalışırsan perşembe günü öğretmene gidebilirim. Çeşme önünden geçerken bizim kızlardan bir grup gördük. Onlar bizi görünce duvarın gerisine çekildiler. Kaçmış olmalarına sinirlenen arkadaşlar ileri geri söz etmeye başladılar. . Ben savundum, “Her zaman kaçmadıklarına göre demek bugün bir başka neden var ki görünmek istemediler!”dedim. Benim kızları savunmam 8. sınıfların da hoşuna gitti. Kendi arkadaşları olduğundan çekiştirilmesini istemiyorlar. Ancak onları yerenlere karşı doğrudan savunmuyorlar, savunan olunca hemen onun yanında yer alıyorlar. Biz yemek masalarına oturduktan az sonra kızlar ellerinde çantalarıyla gelip yerlerine girdiler. Demek ellerinde çantaları varmış, bize öyle görünmek istememişler. . Ne düşündüyse Necdet Şıpka geldi, kulağıma, “Abi gördün mü, kızlar banyodan çıktıkları için bizden kaçmışlar!”dedi. İçimden kendime de Necdet’e de teşekkür ettim. Yemeğe gelince 8. Sınıftaki kızlar bizim masanın önünden geçti. Hepsinin yüzleri gülüyordu. Birden büyük ablamın kızı Gülsüm’ü anımsadım, aralarında hiç fark yok, bayan olmak için yola çıkmış çocuklar. Her biri kendi akrabalarının Gülsüm’leri. Biz burada yabancı olduğumuz için onlara büyükmüş gibi bakıyoruz. Burada 50-60 kadar Süheyla Başokçu ya da Behire Bil olsa sanırım bu çocuklar çok daha rahat dolaşacaklar bizlere de daha yaklaşacaklardır. Düşünüyorum da arada sırada konuştuğum Gül’e ben Gülsüm gibi davransam belki kızçağız çok daha sokulacaktır. Oysa ben ona düpedüz “Ben”gibi yaklaşıp bakıyorum. O zaman çocuk belki de bundan kendini sorumlu tutup bir ölçüde kendini kınayıp zaman zaman çekingen bir duruma giriyordur. Bu salt benim için değil öteki arkadaşlarıyla da benzer yaklaşımlar sürüp gidiyor. Böylece sağlam, sıcak arkadaşlık, ağabey, kardeşlik duyguları sağlıklı bir çizgide sürmüyor, yanılmalar yanılgılar, aldatmalar, aldatılmalar sürüp gidiyor.

Arkadaşlardan yarım saat izin istedim, kalktım, az ileriden dolanarak çadıra girdim. Nöbetçi Yakup, zil sesine dek gelmeyeceğini söylemişti. Kemanı çıkarıp okul tarafı köşesinde çalışmaya başladım. Tüm kuruntuları bir yana bırakıp kendimi seslere verdim. Kendimce de doğru sesler çıkarmaya çaba gösteriyordum. Yakup geldi, “Öğretmen seni istiyor, Müdür Odasında bekliyormuş!”dedi. Müdür Odası sözü kafamı karıştırdı;Yakıup'a şaşkın şaşskın baktım. Yakup açıkladı, Burada, İlklokuldaki Müdür Odası!'”dedi. Sımsıcak bir yere girmişçecine ısındım, “Kemanı isteyecek, her şey bitti, tamam!”deyip, kemanı kutusuna koydum. Üzgün durumumu belli etmemek düşüncesiyle gittim. Öğretmen, “Kemanın sesini duyunca dayanamadım, çağırdım, çok uzatmayız, kemanı kutusuna koymasaydın!”gibilerde konuştu. Kutuyu kendisi açtı, akordunu yokladı, bir iki arpeş yaptı, parmak uçlarıyla sesler çıkardı. Önce Schubert sonra da Toselli olmak üzere serenad’ların girişlerini çaldı, kemanı bana verdi. Metodu alıp son parçayı açtı, metodu kendisi açıp tuttu. Bakmadan başka sayfa çevirdi. Unutmamışsın, belli ki çalışmışın. Kemanın akordu bile bozulmamış bunu nasıl başarıyorsun? diye gülümseyerek sordu. Ben “Keman sizin olduğu için onu gözüm gibi koruyorum!”dedim. Süheyla Öğretmen, “Anlıyorum ama benim olan o keman, ben de bile bir süre sonra bozuluyor. !”deyip güldü. “Yarın çalış, öbürsü gün, birlikte çalışalım, olur mu? ”diye sordu. Ben, “Ben de öyle düşünmüştüm, yatakhanede nöbetçi arkadaşların durumuna göre çalışıyorum, önümüzdeki 4 gün rahat çalışabileceğim!”dedim. Süheyla Öğretmen buna sevindiğini söyledi, ayrıldım. Yakup'tan ayrılırken ne denli tedirginsem bu kez de o denli neşeli döndüm. Yakup arkadaşın gözünden kaçmamış. “O güzel öğretmen seni canlandırmış!”dedi. Ben de “O güzel öğretmen, öğretmenliği yanında çok iyi bir insan, bana güven veriyor, onun verdiği güven beni canlandırıyor!”dedim. Yakup’a teşekkür edip arkadaşlara yetişmek üzere koşarak yola çıktım. Geç kalmışım, arkadaşlara ancak iş yerinde ulaştım. Ali Ergin-Musa Güner nöbetçi kalmış. Yarın öğleye dek iki eksik çalışacağız. “Bu süreçte sayısal azalma fazla önemli değil!”deyip geçtim. Nasıl olsa bizim işimiz, deyip, alıştırdığımız parçaları sırasını bozmadan ayrı koyup fazla yığılmadan kullanılacak bina önüne taşıyoruz. Sili Usta ile Gaspar Usta geldiler. Ali Yılmaz Öğretmen motor olayını söylemiş, Sili Usta “Önemli değil, ustamız var, baksın!”dedi, Gaspar Ustaya da onaylattı, “Değil mi? ”girip motoru kendileri çalıştırdı. . Yeni kayışı çıkarıp eskisini taktılar. Üç kez çıkarıp taktılar. Sonunda eski kayışı alıp gittiler. Kusur kayıştaymış. Ayrılırken Sili Usta, “Hala Ankara’ya gitme umudunuz var mı? ”dedi, güldü. “Son makası az önce denedik, yarın dikmeye başlıyoruz!”dedim. Çabuk çabuk parmaklarını saydı, gözlerini açarak “Haaaa!”dedi. Kahkahayla da güldü. Sili Ustaya bakarak Gaspar Usta da güldü. Ancak onun gülüşü çok ilginçti. O, ağzını kapatarak ses çıkarmadan gülüyor. Güldüğü yüzünden belli oluyor ama daha çok ayakları üstünde, hı, hı hı, yapatak yukarı yukarı zıplar gibi deviniyor. “Hı, hı, hı, hı, hı, !”Onlar gidince arkadaşlar bir süre “Haaaa!” bir süre de “Hı, hı, hı, hı, ”sesi çıkardılar. Parçaları taşıdıkdan sonra kiremit altı tahtalarını seçip iki kümeye böldük. Salih Baydemir’e göre ucu ucuna yetecek. Eğer duvarcıların çıkarmakta olduğu duvarlar örtülecekse vagon dolusu tahta getirmek gerekecek. Ben , “Onları Sili Usta hesaplar!”dedim. Arkasından da Salih’e, “İstersen sen Sili Ustaya anımsat!”dedim. Salih bana “Haaaa!”dedi. Herkes güldü…. Yusuf Asıl da Gaspar Ustayı taklit ettı. “Hı, hı, hı, hı!”Hasan Gülümser konuyu değiştirdi bana, “Vallahi ağabey, sen bize yeterinden fazla kereste taşıtıyorsun!”deyince, Hasan Arabacı da çok yorulmuş olacak, durdu. “Bence de öyle !”dedi. Tam karşımdan duran Hasan Akyol’a senin de adın Hasan, sen de bir şey söyle!”dedim. Hasan demek istediğimi anlamadı. Gülümseyip baktı. Bu kez Hasan Gülümser, Hasan Akyol’a bakarak, “Adı Hasan olanlar saçmalıyor;sen de saçmalasana demek istiyor sana!”dedi. Ben, “Hayır, tam öyle değil, sen de konuş, bu konuda fikrini söyle demek istedim. Bu, saçmalama anlamına gelmez!”İleimizde çalışan duvarcılar görünüyor, onlar çalıştığına göre biz de bir parti tahta daha taşıyalım, deyip dizildik. Biz yüklerimizi bırakırken paydos zili çaldı. Bizi gören Ali Yılmaz Öğretmen, “Size güvenmekte geç mi kaldım acaba diye düşünmeye başladım !”dedi. Sıra ile “Sağolun!”dedik. Kamil , “Biz daha önce zaten küçüktük öğretmenim, bunu söyleseydiniz de pek anlamayacaktık!”deyince Ali Yılmaz Öğretmen bir eliyle bir gözünü kapattı, güldü, “Bunun anlamını biliyor musun? ”diye sordu. Kamil bilmediğini, Hasan Arabacı ise bildiğini söyledi. Öğretmen “Hadi şimdi, ben ayrılınca kavga etmeden bunu konuşun!”dedi. Hasan gülümser, Süleyman arkasından ötekiler de bilmedikleri söyleyince öğretmen içinizde bilenler var, bilmeyenlere anlatsıııııınnnnn!”diye yüksek sesle sözünü kesti. Öğretmen ayrılınca Hasan Arabacı bildiği şekliyle söyledi. “Sen benim gözüme baksana, o söze kanacak göz mü var bende? ”anlamına geldiğini söyledi. Harun, Salih, Hasan, Hasan Gülümser bu açıklamaya katılmadılar. “O anlamı düşünseydi öğretmen gözünü kapatmaz, parmağıyla gözünü gösterirdi. Salih Baydemir doğrudan doğruya, öğretmen, “Sen beni enayi yerine mi koyuyorsun”? anlamında kullandı!”dedi. Salih böyle söyleyince Kamil korkuya kapıldı, “Eyvah öğretmen bana gücendi mi? ” diye dövünmeye başladı. Ben ortayı bulmaya çalıştım. “Eğer öğretmen gücense ya da kızmış olsa işi böyle uzatmaz, uyarıcı sözler söyleyerek yanlış anlaşılmaları önlerdi. Ancak Ali Yılmaz Öğretmen kimi zaman arkadaş gibi takılmaları da sever, Hasan Arabacı’nın dediğini aşarak, sözü belki de Salih’in dediği anlama çekmiş olabilir. Sözü tartışmaya bırakması da bundandır. Zaten sözü bir daha soracak değildir. Yarın gelince “O sözün anlamını buldunuz mu? ”diye bir soru sakın beklemeyin!”dedim. Kamil. “Sağol abi beni rahatlattın!”dedi. Bu kez de Kamil’e sordum, “Sen neden böyle telaşlanıyorsun? Sen öğretmene çok güzel bir söz söyledin. “Daha önce biz daha küçüktük, şimdiki sözleri söyleseniz bile bugünkü ölçüde algılayamayacaktık!”dedin. Bu doğru sözü öğretmen kendisi yanlış algıladı, kendisi ile şaka edildiğini sandı. Eve gidince düşünürse zaten kendi yanlışını anlayacaktır. O nedenle bu konuya bir daha dönmez. Kamil bu kez daha çok sokuldu, elimden tuttu. Bu kez de ben Kamil’e dönüp sağ işaret parmağımı sağ gözüme götürerek, “İşt! Sen bana baksana, ben de o göz var mı? ”diye sordum. Kamil önce duraksadı bir arkladaşlara bir bana baktı. Arkadaşlar kahkahayı salınca, “Benimle oynuyorsunuz!”diye bağırdı. Süleyman Gege, “Seninle dalga geçtik… diye şarkıya başladı. Arkası gelmedi. Zaten okul bahçesine gelmiştik. Ayrılıp çadıra yöneldim. Yakup’la karşılaştım. Yakup yemekhaneye çıktı ben yatakhaneye girdim. Çok dikkatle hazırlanıp, Süheyla Öğretmenin dinleyeceğini düşünerek dikkatlice çalıştım. Zaman zaman yayı iyice bastırdım. Gene de duyulmayacağını düşündüm. Bina çadır arası 10 mtre olmasına karşın bina ileriye doğru uzayıp gidiyor. Ayrıca odalarla ön duvar arasında çok uzun bir koridor var. Koridor okul düzeni içinde duruyor. Karşı duvardaki tanıdık resimleri gelip geçerken görüyoruz. Aynı büyüklükte üç resim. Atatürk aralıkla İnönü eşit aralıkla Hasan Ali Yücel. Ebedi şef-Milli Şef-Kültür Bakanı. Üçünün de siyah rekleri üstüne beyaz renkli imzalar.

Süheyla Öğretmenin benim keman sesini duyabilmesi için ya bahçe kapısından girmesi ya da çıkması, koridor benceresini açması, hiç değilse yönetim kapısı önüne çıkması gerekir. Bu olasılıkları bir yana itip on altı parçayı tekrar tekrar çaldım. En rahat çaldığımı sandığım dört vuruşlu notalı ağır parçada yayı bozduğumu farkettim. Tetrar tetrar çaldım, ellerim titrediğini anlayınca bir korkuya kapıldım. İnadına çalışıyorum, inadına yapamadığımı anlıyorum. Az durdum, sakin sakin etrafı dinledim. Yemekhaneden kaşık sesleri deliyor. Yan taraftan baktım herkes oturmuş. Yavaşça kemanı yerleştirip musluklar tarafından masama gittim. Öğretmen masasına bakmadan oturdum ama Süheyla Öğretmenin orada olduğunu göz kaydırmaları yaparken gördüm. Yakup geldi, gülerek, öğretmen çadır önünden geçerken durdu dinledi, güldü!”dedi. Yakup benim adıma çok sevinmiş, geç kalacağımı düşünerek bana yemek ayırtmış. Yakup’ teşekkür ettim. Kafam hemen takıldı. “Acaba o takıldığım parçada mı dinledi yoksa doğru çaldıklarımda mı? ”Bizim masada konu benim keman oldu. Hilmi biraz da kasıtlı, “Kadının gözüne akordiyondu, mandolindi derken sonunda kemanla girdin!”dedi. Kadın sözünü yersiz bulanlar oldu. Hasan Üner, “Ayıp hemşerim, gencecik hem de güzel bir kız üstelik de öğretmen, dersimize henüz gelmedi ama hepimizin öğretmeni!”Hilmi özür diledi. “Ben biraz patavatsızım, gerçekte öyle düşünmüyorum ama sizlerin etkinizle ben de zaman zaman çizgiyi aşıyorum!”dedi. Bu kez Yusuf, “Sen etkilenmiş olsan bu masadaki güzelliklerden, doğruluklardan terbiyeli konuşmalardan etkilenirsin ama üzülme, “Nişadırsız kap kalay tutmaz!”derler. tutmayan kalaylarınla da olsa aramızda olman bize renk veriyor!”Hilmi bu kez Yusuf’a, “Breh oğlum, sen bu küçük yaşında bu kadar sözü nasıl kafanda tutuyorsun!”deyince Yusuf, ekledi, “Akıl yaşta değil baştadır!”Baş da soğan başı değil, sevimli tavırlarıyla insanlari çevresinde toplayabilen beyinleri içinde koruyan, olaylara sevimli bakışlarla bakabilen insanların başıdır!”Hilmi bir daha “Bre bre bre breeeee!”çekti. Az durunca da “Senin hocan kim? ”öğrenebilir miyim? ”deyince bu kez Mehmet Aygun gülerek, “Bilmiyor musun, Hafız Mustafa!”dedi. Hilmi, ”Olamaz, ben onunla hergün beraberim ama o bana hiç bir şey söylemiyor!”Bu kez Hasan yanıtladı, Hocalar Hafızlar cemaate söyler. Cemaatin içindekiler alabileceklerini alır, daha doğrusu herkes alabileceği kadarını alır. Bizim Hafız'dan şimdi Yusuf’la senin aldığın gibi. Derslerde de öyle değil mi? Sami Akıncı’yı düşün Kaz Ali’yi düşün!”Hilmi, sonunda “Kaz Ali de olduk!”deyip kalktı. Bana döndü. “Abi sen bunların dediklerine katılıyor musun? Ben, ”Katılırsam ne olur, katılmazsan ne olur? bunu merak seiyorum, dedim. Hilmi, “Katılırsan ben bu masadan kalkacağım!”deyince ben, “Asla katılmıyorum, sen de bu masadan kalkamazsın!”dedim. Gülerek oturdu. Önce Hasan’a sonra Yusuf’a sarıldı, Hasan’a “Sevgili hemşerim, Yusuf’a “Saray’lım, Tekirdağ’lım dedi. gülüşerek kalktık. Kalkınca bir de çevremize baktık bizden başka kimse kalmamış.

Derslikte gene Müzik çadırı ortaya getirilmiş. Namık Öğretmenin sözleri düzeltilerek herkes kendi çıkarı doğrultusunda öneriler öne sürüyor. Bir süre dinleyip gene tarih kitabımı açtım Frikyalıları, Lidyalıları, Fenikelileri okudum. Üç devlet de yok olmuş. Demek devletler insanlar gibi bir süre yaşayıp sonra yok oluyor. Herhalde daha önce okuduğumuz Orta Asya’da yaşamış Türk Devletleri de böyle oldu. Gök Türkler, Uygurlar, Oğuzlar, Karahanlılar, Doğu Hunları, Batı Hunları, Gazneliler, Selçuklular, İlhanlılar. Osmanlılara gelinceye dek daha bir çok Türk devleti kurulmuş, yıkılmış. Fenikeliler gemici oluğu için Afrika’nın kuzeyinde gene devlet kurmuş. Denizci olmayanlar yok olmuş. Sanırım Fenikeliler devlet kurmuş ama sayıları azmış. Kalabalık Roma savaş açınca bu kez dayanamayıp onlar da tarihten silinmişler. Tarihten silinmişler diyorum ama silinen devletlerin adları siliniyor. İnsanların çoğu gene kalıyor. Fatih İstanbul’u alınca İstanbul’un eski halkı hep yok olmamıştır. Onlar kendi devletleri yıkılınca gelenlerin boyunduruğu altında yaşamaktadırlar. Babam, kendi göçlerini anlatırken “ Eski memlekette kalanlar, orasının raconların kabul edip kaldı, oralarda yaşıyorlar, biz Bulgar mezalimine katlanamadık, geldik!” diyor. Bulgar mazalimi, Bulgarların Türklere haksız eziyetleri. Ömerseyfettin’in Beyaz Lale’si, Nakarat’ı, Tuhaf Bir Zulüm’ü unutamadığım olaylardır.

Zil çalınca kitabı kapatıp hemen yatmama karşın, kahvede dinlediğim anlatılar gibi savaşla ilgili okuduklarım gözlerimin önünden geçti. GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK-Erich Maria Remarque’ı anımsadım. Derken Ali Eniştem gözümün önüne geldi. Hava değişimi almıştı. Aradan aylar geçti. İzini uzadı mı? Yoksa gene, kıtasına döndü mü? Saim büyüdü, konuşuyordur. Dayı dendiğinden bana bakıp gülümsüyordu. Tam sekiz ay geçti. Şimdi rahat rahat kendisi “Dayı!”diyebilir. Ya “Baba!’” diye ağlamaya başlayınca ablacığım, nasıl avutuyor? İşte olmamış savaşlar bile insanları böylesi dağıtıyor. Ben neredeyim? İki ağabeyim tüfek ellerinde Bulgaristan sınırında. . Almanya koskoca Avrupa kıtasını kendi sınırları içine almış, almaya da devam ediyor. O devletler de mi haritadan silinecek? Sesler kesildi. Bir keman sesi duyar gibi oldum. Ne kadar güzel çalıyor!Hemen anladım, Bunu Süheyla Öğretmen çalıyor. “Olamaz!”, Süheyla Öğretmenin kemanı bende. O başkasının kemanını çalmaz. “Çalacağım zaman ben senden kemanı isterim!” demişti. Belli ki bu kemanı bir başkası çalıyor. Toselli Serenadı başlar gibi yay çekerek, ”Yanılmışım, Süheyla Öğretmen, derken, keman başka bir parçaya geçiyor. Duymadığım, görmediğim bir şeyler çalınıyor. Yakup geldi, “Çalan keman değil, gramofon!”dedi. Dikkat ettim, sahiden plak çalınıyor. Plakların başında söylenen bir söz var, onu iç bir zaman doğru anlayamadım. “Hocaleko!” deyip çalmaya başlar. Gene öyle bir ses oldu. Bir daha dinlerken, ranza sallandı, Hilmi homurdandı, öksürdü, esnedi sustu. Keman meman yok, ben rüya görmüşüm. Herkes uyuyor. Biraz şaşkın bakınıp dinledim. Dışardan gelen ses mes yok…Keman sesi gerçekmiş gibi sanki kulağımda çalınıyor. Rüya ayan beyan belleğimde…

 

22 Ekim 1941 Çarşamba

 

Arif Kalkan, “Kalk kemancı öğretmen seni çağırıyor!”dedi. Uyandım. Bakındım, Arif başını kaldırdı, “Kandırdım seni, keman meman deyince hemen inanmaya hazırsın!”dedi. Ben de, “Keman meman anımsayınca bana takılmaya asıl sen hazırsın!”dedim. Halil Basutçu'nun da sevdiği arkadaşlardan bir Arif Kalkan, konuştuğumuzu görünce o da geldi, Arif’e “Sen ne takılıyorsun bu Mızıkçıya? ” dedi. Halil’e göre Müzikçi mızıkçı olarak anılıyor. . Arif, “Ben de mızıkçı olmak için yalvarıyorum ama beni aralarına almıyorlar, istersen sen de dene bakalım girebilecek misin? ”Arif’i bir nöbetçi çağırdı, tartışmamız yarım kaldı. Halil büyük bir bina duvarlarında çalışıyor, ne binası diye sordum, üç bina bir aradaymış Mutfak, kiler, yemekhane. Kimi duvarlar iki metreyi geçmiş, kimi yerleri henüz su basmanlarındaymış. Kahvaltıya girdik. Arif’in şansına çay-peynir yiyoruz. Hem de güzel peynir. Benim güzel dediğim, alıştığım, çocukluğumdan beri yediğim peynir. Kimi zaman verilen peynirler bizim ekşimikler gibi kokuyor. Ekşimik değil ama alışmadığım bir kokusu var. Yoğurtlar da öyle. Özellikle bura yoğurtlarının ekşi-acı arası bir tadı var. Bugünkü peyniri beğendim. Arif’e takıldık, “Sizin için Kırklareli’den getirttim!”dedi.

Kahvaltıdan sonra gene iki eksik olarak grupça gittik. Öğretmen bizden önce gitmiş. Kamil yanıma geldi, yavaşça, “Abi ben şimdi hiç bir şey demeden geçeyim mi? diye sordu. “Geç!”dedim. Kamil sevindi, Salih’in yanına gitti. Dün Salih’in yanında çalışmıştı. Bugün biz beşinci binanın çatısına, Ali Yılmaz Öğretmenin grubu dördüncü binanın kiremidine başlıyoruz. Öğretmen, Orhan’la Recep’e kiremit taşımalarını, az sonra geleceğini söyleyip bizimle çatıya çıktı. Öteki binalarda olduğu gibi gene ilk makası öğretmen doğu kalkan duvarına bağlarken yanımızda bulundu. ikinci makası dikince de bize “Güzel çalışmalar!” diyerek ayrıldı. Bugün biz, ayrılmadan çalışmaya karar verdik. Büyük çatı yarılanınca yarımız küçük tarafa geçecek. Öğretmense “Önce büyük tarafı tamamlayın, gerekirse kiremit işi o taraftan başlar. 28 Ekim günü bu işin birinci basamağını tamamlarız!”diyor. Dördüncü makası dikerken Sili Usta geldi. “Ben yoktum, farkettiniz mi, yeni geldim!”dedi. Malatya/Akçadag Köy Enstitüsü’ne gitmiş. Çocuklar “Bizim levha duvarda duruyor mu? ”diye sormuşlar. Sili Usta “Duruyor!”demiş. “Bizim bina tamamlandı mı? ”diye sormuşlar. . Sili Usta hangi bina olduğunu tam kestirememiş ama, nasıl olsa bitiyor, diyerek “Tamamlandı, kiremit çekildi!”demiş. Oysa Akçadağ binasına kiremit bugün çekiliyor. Sili Usta gülerek, “Şimdi ben yalancı mı oldum? ”diye sordu. Hep birden “Hayır!”dedik. Hasan Arabacı Sili Ustaya öteki Enstitülere de gidecek misiniz? diye sordu. Sili Usta hep gidiyorum, burada yokum , bilinki onların birindeyim!”dedi. Kamil dayanamadı sordu, ”İyi ama siz bizim Kepirtepe’ye gelmediniz, biz sizi orada hiç görmedik!”dedi. Sili Usta “Orada usta öğretmen var, o şimdi burada, Namık Ergin, o varsa ben yok, gerek yok!Namık Ergin iyi öğretmen. Bakın burada da yalnız çalışıyor. Kepirtepe’de binaları o yaptı. Takip ettim, bana kimse de git demedi!”Sili Usta durdu, ellerini şaplatmaya başladı, “Namık Öğretmen geldi, “Ne o beni mi alkışlıyorsunuz? Bunu neye borçluyum? dedi. Sili Usta, “Borç yok, dostluk var, çalışmak var, takdir etmek, edebilmek var!”dedi. Namık Öğretmen bu kez”Sahi ne oluyoruz çocuklar, nedir bu takdirler makdirler? ”Hasan Arabacı “Bugün bayram öğretmenim!”dedi. Namık Öğretmen “Evet çocuklar, sizin bayramınızı işbaşında kutlamak onur verici bir olay. Yurt sınırlarımızdaki askerler de bizim gibi. Onlarda tüfekleri ellerinde bugün bayramlarını kutluyorlar. Gelecek günlerde daha güzel bayramlar için bunu yapmak zorundayız. Hepinizin, hepimizin bahyramlarımız kutlu olsun!” Sili Usta çatıdan atladı, Namık Öğretmenin koluna girip gülüşerek gittiler.

Beşinci makası dikerken paydos ettik. Akşama on edeceğiz. Namık Ergin Öğretmeni Sili Ustanın övmesi arkadaşları neşelendirdi. Herkes Namık Öğretmen şunu yaptı, bunu yaptı diye olaylar anlattı. Yola çıkarken de benden sordular, “Senin bir anın yok mu? ”dediler. Ben de bir küçük anımı anlattım, Kepirtepe’deki büyük binada çalışırken, binanın Lüleburgaz tarafındaki üst pencere beton kalıplarını yapıyorduk. Nasılsa ayağımın altındaki iskele kalası kaymış, eğreti tutuyormuş. Ben geriye çekilince uç aşağıya düştü. Ben iskeleye sımsıkı sarıldım. İskele dediğim eşek dediğimiz sehpalardan. B en sarılınca o da sallanmaya başladı. Aşağıya baktım. Orası da inişli yokuşlu kalaslar, tahtalar, dikmeler var. Bir an kendimi bırakmayı düşünürken belden aşağı saklım bir el boynumdan sırtıma doğru girdi giysilerini sımsıkı tuttu. , ellerini bırak koluma sarıl!”dedi. Öyle yaptım. Şimdi ayaklarını basabilirsin!”dedi. Bastım. Ayaklarımın altında kocaman bir kalas vardı. Namık Öğretmen üstünü silkiyordu. Geçmiş olsun, bunlar olağan şeyler. Sakın korkma!”dedi. İnince baktım, düşseymiş ya da kendimi bıraksaymışım yerde olacakmışım. En az on metre yükseklikte bir yer. Herkes “Hiiiiii!”çekti. Hasan ben oradaydım, o anı hiç unutmuyorum. Namık Öğretmen de ayağının birini çengelleyerek destek aldı, son gücünü soluksuz kullandı!”dedi. Herkes durmuş ayırdındada değilim ben de durmuşum. Hasan sözünü bitirince herkes bana bakti. Hasan Arabacı, “Abi sen!”dedi yutkundu. Hasan Gülümser aynı sözü tekrarladı “Abi sen, sen, sen!”dedi durdu. . Salih Baydemir de olayı biliyordu. gülerek, “Evet, abi o, kurtaran da Namık Ergin Öğretmen. Biz hepimiz Namık Ergin Öğretmene çok şeyler borçluyuz. Bizim sınıfı daha Edirne/Karaağaç’ın ilk günlerinde okula ısındıran da Namık Öğretmendir!”deyip yürüdü. Kamil Varlık, “Vallahi ben Namık Öğretmeni severim ama bu denli de yakından tanımıyordum. Şimdi daha çok seveceğim!”deyince konuşmalar şakaya döküldü. Bu kez Yusuf Kamil’e, “Sen şimdiye dek sevdiğin ölçüyü koru da yüreğindeki o boş yerlere Ali Yılmaz Öğretmeni kondur, o senin daha çok işine yarar!”deyince, bu kez de sevgi-saygı illa çıkarla mı ilgilidir? tartışması başladı okul bahçesine girdiğimizde tartışma sürüyordu. Az sonra yemeğe girdik. Arif Kalkan’ın sabahki şansı öğlede sürmedi. Bulgur çorbası, mercimek iki kaşık ölçeği ekşi yoğurt. Süheyla Öğretmen bizden sonra geldi. Bizim masanın önünden geçerken baktım, gülümsedi, “Akşamüstü çalışmamız vardı? ”değil mi? ”dedi. Kalkar gibi yapıp, “Var!”dedim. Öğretmenden sonra yeni bir tartışma başladı. Ben kalkar gibi yaptım ama kalkmamıştım. Bu öğretmene saygısızlıkmış. Ben , kalkmak istedim ama kalkamadığımı söyledim. Kanepenin ucunda oturuyorum. Bir ayağım masanın altındaydı. Masanın kenarula kanepe yüksekliği darmış. Ayağa kalkarken kaneperi geri çektiremedim. Çünkü aynı kanepede daha dört arkadaş oturuyor. Bacağım sıkışınca başımı eğerek selam verdim, oturdum. Mehmet Aygün karşı kenardaydı, o da denedi, ”Sahiden kalkılamıyor!”dedi. Bizim hareketlerimize yan masalardan da bakanlar oldu. Benim arkam öğretmen masalarına dönük göremiyorum ama karşımda oturan Hilmi, “Vallahi arkadaşlar ayıp ediyoruz, Müzik Öğretmeni deminden beri bize bakıyor!”dedi. Sustular. Kalkıp musluklara yöneldik. Ben özür dileyip çalışmaya girdim. Arkadaşlar dersliğe gittiler. Dönerken bana haber verecekler. Yatakhaneye girip çalıştım. Çalışırken birden bir duygula kapıldım. “Şimdi çalışsam ne olacak? On beş parçayı bitirsem ne olacak? Elimdeki metot 30 parçalı. Bu birinci metot. Beş kitapmış. Bunu bir de ekinci etütleri varmış. Süheyla öğretmen giderse ne olacak? Öğretmen bana ilk günlerin hevesiyle kemanını verdi. Kemanı sahiplendim. Belki de benim, götürüp canı gönülden vermemi bekliyor. Hazır önümde bir engel varken, “Çalışamıyorum, gönlümce çalışamayınca da sizi rahatsız etmek istemiyorum. Çalışma yeri bulunur siz de kalırsanız kaldığım yerden başlamak üzere çalışmama ara vermek istiyorum!”diyeceğim. Takınacağı tavra göre durumu bir daha gözden geçirip öğretmen çok isterse gene çalışırım. Kararımı verdim ama, belki son kez olacak düşüncesiyle içerek çalıştım. Yusuf, kapıdan seslenmiş, yanıma gelip dirseğime vurunca kendime geldim. Kemanı yerleştirip arkadaşlara katıldım. Yolda gelip giden ekiplerin şarkıları anımsandı. Kamil Varlık bir Beşikdüzü dostu çıktı, onların şarkılarının çoğunu tümünü değilse bile bir çok bölümleri anımsadı. Giresun Kayıkları, Sis Dağı, Şişmanoğlu, Ben Ciderum Batum’a. . Herkes bir ekibin şarkılarını saptayacak. Bunların çoğu bende var ama “Var!” demiyorum. “Bende salt oyunlar var!”diyorum. İş yerine gelince tartışmalar, takılmalar kesildi. Beşimci kirişi tamamlayıp, onuncuya dek çabalayacağız. Salih hepimizden hevesli. Tırmanarak çatıya çıktı. Arkasından Süleyman, onun arkasınsan Hasan Akyol kalkışınca durdurdum. “Namık Öğretmen gibi bir kurtarıcımız yok!”dedim. Hasan özür dileyip yere atladı. Salih ikiye bölünmemizi öteki kalkan duvarından da başlamamızı önerdi. Bunu Ali Yılmaz Öğretmen de söylemişti. “Ne kazancımız olacak? ” “Çalışma sıkışıklığı önlenecek!”Öyle yaptık. Ben kuzey kalkan duvarına ilk kirişi, üstüne de makasları kondurdum. Pekiştirmeleri daha sonra yapmak üzere tutucuları çakarak sessiz bir yarışa girdik. “Yarış yok!”diyoruz arada ama, ekliyoruz, “Laf yarışı yok, ancak işte kendiliğinden yarış olur. !”Biz beşinci makası dikerken öbür taraf yirmi ikiden söz etti. Biz kalkanı hesap etmemiştik onlar saymışlar böylece bir fark kazandık. Ali Yılmaz Öğretmen on dakika önce paydos etmiş, geldiler. Öğretmen bizi kutladı, “İki taraflı çalışma kazançlıdır, ben size önermiştim!”dedi. Salih, “Öğretmenim siz önermeseydiniz biz bunu nerden düşünecektik? ”Öğretmen, “Yarın öğleden sonra size dört arkadaş gönderebilirim, yararı olur!”dedi, eliyle ıslık çaldı, “Fıyyy” son ra da “ Paydos, düşün önüme!”dedi. Yolda, Hasan Arabacı ile konuşurken Çorlu sözü geçti. Ali Yılmaz Öğretmen pek merak ettiğim adlardan biri de Çorlu’dur, ne anlama geliyor acaba? ”dedi. Bu konuda hiç birimiz yanıt veremedik. Çorlu ünlülerini sordu. Gene bir yanıt alamadı. Çorlulu bir şarkıcıdan söz etti. Hasan Arabacı “Tanımıyorum öğretmenim deyince, öğretmen, “Sen nereden tanıyacaksın bu dediğim 200 yıl önce yaşamış, bestecidir, Çorlu'da anılıyor mu? onu merak ettim!’”dedi. Sonra da “Çorlu’yu biraz ben de bilirim, kaldım orada. deyince Salih Baydemir, “Sahi öğretmemnim Çorlu’da kaldınız mı? ” diye sordu. Ali Yılmaz Öğretmen gülerek, “Salih az sonra Lüleburgaz’da da kalıp kalmadığımı soracaksın galiba!”dedi. Bu kez de Yusuf Asıl, “Niçin sormasın öğretmenim, orada kalıp kalmadığınızı merak ediyordur belki!”deyince, öğretmen durdu bana döndü, “Şunlara bak, benim kendileriyle birlikte Kepirtepe’den geldiğimi bile unutmuşlar!”dedi. Gülerek “Kepirtepe’deyken Edirne, Babaeski, Kırklareli, Vize, Saray, Çorlu, Muratlı, Tekirdağ, Hayrabolu, Malkara, Uzunköprü, hepsini gezdim, çocuklar, ben gezmeyi severim. Ancak kısa gezmeler gidilen yerlerin öğrenmesine yetmiyor. Bir süre sonra öğrenilenler de uçup gidiyor!”Öğretmen durdu, Namık Yücel’e baktı, “Ya Namıkçığım, siz Kepirtepe’deyken ben de oradaydım. Hep birlikte buraya geldik, inşallah hep birlikte de gideceğiz!”dedi, yürüdü. Arkadaşlar da “ Sağolun!”diyerek öğretmeni izlediler. Kapısı önünde durdu, “Buyurun çay içelim!” diyecektim ama şu anda evde bir damla çayım yok, ama bir gün olacak!”deyip güldü, eliyle selamladı…. . Ali Yılmaz Öğretmen, değişken, duygusal, ara sıra da çok öfkeli bir insan. Ama hiçbir zaman kötü değil. Biraz hızlanarak yürüdüm, kendi sorunumu düşünüyorum. Karar verdiğimi uygulayabilecek miyim? Yatakhaneye girdim, titreyerek kemanı çıkarıp öptüm. Ne düşündüm bilmiyorum, ben bu kemanı sevmiştim. Ancak bu keman benim değil, kimin olursa olsun, ancak benim değil. Akordiyoru ben nasıl başkasına vermiyor, onun üstüne titriyorsam bu kemanın da bir sahibi var. Onu iki aydır benimmiş gibi kullandım. Süheyla Öğretmen gerçekten gitmezse gene isterim. Kendi kendime söz verdim, isteyeceğim. Ben kemanı elim titreyerek okşarken Arif geldi, “Müzik öğretmeni seni bekliyormuş!”dedi. Kemanı aldım doğru okul kapısına gittim. Öğretmen koridordaymış gülerek geldi, “Daha çok çalışmak için biraz erken çağırdım!”dedi. Boynumu büküp baktım, neredeyse ağlayacaktım, Boğazımda bir düğümlenme oldu. Sizinle konuşmak istiyorum, konuşabilir miyim? ”diye sordum. Öğretmen çok şaşırmış bir şekilde “Elbette, elbette konuşursun, dinliyorum!”dedi. ”Kemanınızı getirdim, ben daha keman çalışmayacağım. Çalışmam, emeğim benim için önemli değil ama, sonuç olarak anlamsız. Siz nasıl olsa bugün yarın gideceksiniz. Sizden sonra beni kimse kemana bağlayamaz. Müzik çalışmaksa, işte akordiyonum var. İlerde başka bir müzik öğretmeni gelirse duruma göre bir keman alıp gene çalışmaya başlarım. Ama hiç sanmıyorum. Sizden sonra öğretmen geleceğini de hiç ummuyorum. dört yıldır müzik öğretmeni olarak Behire Bil Öğretmenle sizi gördük!”Süheyla Öğretmen, gülümsedi, “Konuşmak istediğin bu muydu? . Kemanı bırakma nedenin buysa, üzüleceğim ama haklısın demekten de kendimi alamıyorum. Gerçekten ben bir hafta sonra gidiyorum. Konservatuvardaki derslerim başlayacak. Bunu ben sana bugün anlatacaktım. Bunu nasıl söyleyeyim diye de düşünüyordum. Benden önce davrandın;çok yaşa, ya da çok yaşayacaksın gibilerde sözler söylenir ya, ben onları pek beceremem ama bunu sana bugün söylemek içimden geldi. Doğrusu, daha bir hafta zamanımız var, ne çalışsak kardır diye düşünerek gideceğimi duyurmak da istemiyordum. . Evimi boşalttım, burada geçici olarak kalıyorum. Ben söyleyecektim, sen doğru kestirmişsin. Seni, çalışkan biri olarak tanıdım, aynı zamanda pek belli etmek istemesen de zekisin, bunu biliyorum. Neyse ben gene benim dediğim gibi bir hafta daha çalışalım, bu benim için de burada kalmama bir anlam katacak. Bugün çarşamba ben önümüzdeki çarşambaya dek buradayım, . Hep buradaymışım gibi çalışalım, istersen kemanı bir süre daha sana bırakabilirim!”. Ben, “Kemanınızı tutsak etmek istemem!”. deyince öğretmen, “Tutsak değil, Buradan gideceğiniz zaman, vereceğim adrese bırakırsın. Benim evde bir kemanım daha var. Zaten bir süre keman çalışmayacağım. Yeni okulumun kendine özgü çalışmaları var, ona uymak benim oldukça zamanımı alacak. !”Öğretmen kutuyu açtı, kemanın akorduna baktı, Yeni bir parça çaldı. . Schubert -Ave Maria, deyip kemanı bana verdi. O güzelim çalışmalar boşa gitmiş, titreyerek yayı telden tele çarptırdım. Bir süre sabreden öğretmen, gülerek, “Bugün gerçekten değişik duygular içindesin. Yarın daha iyi olacak, yarın bekliyorum!”dedi, gülümsedi, ben de gülümsedim ama neye gülümsedim? Kemanı alıp geri dönünce kemanı elimden atasım geldi. . Önce kemanı bırakmadığıma pişman oldum. “3 ya da 4 kez yay çekmekle ne kazanacağım? ”deyip kendi kendime söylendim. Kemanı gene severek yerine koydum. Bu kez akordiyonu alır almaz demirci körüğü gibi gererek, Volga Volga, Karmen Silva, Tuna Dalgaları, La Polama, Martılar, Çok Ağladım, ezberimdekileri ne aklıma gelirse tekrar tekrar çaldım. Yemek zilini bile duymamışım. Yemeğe gidince Arif geldi, “Süheyla öğretmen senin akordiyonu pencereyi açarak dinledi!”dedi. “İnanmam, verdiği keman parçasını iyi çalamadığım için beni paylamıştı!”dedim. Arif yemin etti, “Pencereyi açtı, dirseklerini dayayarak uzun uzun durdu!”dedi. “Akordiyon çaldığıma kızmıştır. İyi ki seni çağırıp, git sustur şunu!”dememiş, diye takıldım. Arif, söylediğime inanır gibi oldu: “Olabilir!”dedi.

Yemekten sonra dersliğe gittim. Öğretmenin söylediklerini bir daha düşündüm. ”Öğretmen gidince keman çalışamam. Zaten havalar soğuyacak. Soğukta akordiyon bile çalınmıyor. Neyse yarın olmasa bile cumartesi günü kemanı vermeliyim. “Çok iyi düşündüm öğretmenim, siz çok yararlı oldunuz, daha da olmak istiyorsunuz ama, ayrılık, sizin için büyük bir şans olan ayrılık, benim için büyük bir şanssızlıklık oldu. Önemli olan sizinki, size daha bol şanslar, dilerim!”deyip, kemanı bırakacağım. Öğretmen tekrar tekrar çalışkanlığımı söylüyor. Onun bu konudaki değerlendirmesinin ayırdında olduğumu kanıtlamak için Sili Ustanın ödüllendirmesini de söyleyeceğim. ”Haklısınız öğretmenim, Sili Usta da bana yazılı teşekkür etti, bir de imzalı album verdi!”diyeceğim. Kafamda kurduğum düşünceler beni rahatlattı. Günleri saymaya başladım;Perşembe, Cuma, cumartesi, pazar, pazartesi, Salı, Çarşamba. Perşembe 23-Cuma 24-c. tesi-25-Pazar 26-p. tesi 27-Salı 28-Çarşamba 29…. İsmet beni izliyormuş, seslendi, “Ne o dayı, sende mi bayramı hesaplıyorsun? ”Yusuf ayaktaydı, “Dayın günleri de tarihleriyle hesaplıyor”dedi. Güldüler. Hep bir ağızdan saydılar:

-Perşembe 23, Cuma 24……. . öbür Perşembe 29, ver elini Ankara!Sanki dedikleri olacakmış gibi sevinerek onlara katıldım, “Ben hava durumudu hesaplıyorum, ya yağmur yağarsa!”Birileri bağırdı, “İstasyon binasında bekleriz, çok büyük bizi korur!”Arkadaşlara katılmam iyi oldu, yatana dek yalnız kalmadım. Yatınca Süheyla Öğretmenle konuşmamı anımsadım, düşündüklerimi açık açık anlatabildim mi? Öğretmenin söylediklerini bir daha anımsadım, ikimizin sözlerini karşılaştırınca rahatladım. Ancak Süheyla Öğretmenin, “Söyleyeceklerin buysa!”deyişi içime yine bir kuşku düşürdü, “Başka ne olabilir ki? ”diye sordum, içimden gülmek geldi. Bir başka sözünü de anımsayınca durumum apaçık ortaya çıkıyor. Süheyla Öğretmen, “Sen belli etmemeye özen gösteriyorsun ama besbelli zekisin. Gerçek duygularını saklayan birine, “Söyleyeceğin buysa? ” denirse, orada bilinen ama açıklanmayan, birinin gizli bıraktığı birşeyler var, demektir. “Sen, söylesen de söylemesen de ben onu biliyorum!” tavrı, besbelli yarısı açıklanmış bir gizliliktir.

Perşembe günü Ankara’ya girerken Süheyla Öğretmenin okuluna daha dikkatle bakacağım. Bu ara anımsadım, Perşembe günü ahyrılanacağına göre belki de bizimle gidecektir. Yanına gidip oturamam ama, pekala okulunu sorabilirim. Böyle düşündüm ya bunun olanaksızlığını da biliyorum. 8. sınıflardan müzik çalışmalarına katılan bir grup Süheyla Öğretmeni asla rahat bırakmazlar. Onların yanında da ben rahat konuşamam. Süheyla Öğretmenin yüzünü gözümün önüne getirmeye çalıştım. Birden şaşırdım, hiçbir iz yok, unuttum. Kimi hareketlerini anımsıyorum ama yüzü yok. Giysilerini, çiçekli beyaz, lacivert ceketi içine giydiği düz beyaz karşımda duruyor, ellerini, keman çalışını, gülümseyişlerini, yanaklarındaki çukurlukları görüyorum, yüz yok. Rüra mı görüyorum diye kuşkuya kapıldım. Eğildim Hilmi’ye baktım. Yan tarafımda Orhan, yüz üstü uyuyor. Rüyada değilim. Ne düşündüğümü düşünmeye çalışırken uyumuşum….

 

23 Ekim 1941 Perşembe

 

Kendim uyandım. Hüsnü Yalçın, yakınımdan geçip dışarı çıktı. 77 Emrullah nöbetçi olunca Hüsnü de nöbetçi durumundadır. Bunu hepimiz biliyoruz. Emrullah sinirli sinirli ortalıkta dolaşınca ona takılanlar oluyor. Doğal olarak arkasından ağır hakaretler ya da incitici sataşmalar başlıyor. Bunları önlemek için Hüsnü Yalçın kimi zaman da Halil Basutçu ortalıkta yatıştırıcı olarak dolanıyorlar. Hüsnü geri geldi, Emrullah’ı yemekhaneye gönderdi. Dönüşünde de bana bakıp güldü, “Bıktım onların çatışmalarından!”deyip yerine gitti. . Baktım, Halil de kalkmış. Bu kez de ben bekledim, “Kim çıkartıyor bu kavgaları? ”Halil yanıtladı, “Kimse kavga etmek için ortaya atılmıyor. Her günkü şakalar gide gide bir yere varıyor. İşte o yerde olduğunu sananlar karşı durunca tartışmalar başlıyor. !”Halil bir örnek verdi. Bir nöbette dikkatle beklemiş, ilk hınzırlığı kim yapıyor, saptamak istemiş. Bekir Temuçin bir şarkıya başlamış “Ey bülbül, güzel kuş, şimdi sen nerdesin? Şarkının sonunu getirememiş, “Bilen var mı? ”diye sormuş. Abdullah Erçetin, “Kuş sesleri ovalara yayılır!”diye bir başka şarkıya başlamış. İsmet Yanar şarkı söyleyemediğini öne sürüp “Karga karga gak dedi!”diye şiire başlamış. Buraya dek sakin bir hava içinde giderken, Yusuf Asıl “Gül ibiklim, çil horozum kayboldu!” diye bir başka şiirden söz etmiş. Ali Önol Yusuf Asıl’a “Söyleyeceksen kuşlar üstüne söyle, kümes hayvanlarını kuş olarak saymıyoruz!”demiş. Ali bunu söyleyince karşı köşeden “Senin ananın!” sözü duyulmuş. Önce Ali Önol:

-Sana ne oluyor? Nasıl küfredersin? diye dikelmiş. Arkasından öteki arkadaşlar Ali'ye, “Sen hak ediyorsun!” diyerek, kümez hayvanlarını ortaya getirmişler. Halil “Kesinlikle Ali Önol’un sözünün arkasında gizli bir durum yoktu. Özellikle Kümes Hayvanları adı altında dersler okuduk. Bundan insan alınır mı? Ayrıca ilk tepkı anaya küfür olur mu? diye yakındı. Neyse bu sabah Cumhuriyet Bayramı heyecanı var, arkadaşlar günleri sayıyor. Şarkı söyleyen de olmadı. Bir ara “Dağ Başını Duman Almış!”diyen oldu ama arkası kesildi. Hava güzel!”Yusuf Asıl rüyasında görmüş, Sakallı bir dede, “Yusuf , evladım, buralarda Perşembe günleri hava çok güzel olur, sakın üzülme!”demiş. Mustafa Saatçı, “O senin rüya dediğin bir şakaydı, Harun İdris’e sakal taktı, sen uyurken kulağına onları İdris söyledi!”İdris’in bir adı, yaşlı, ihtiyar daha doğrusu Moruk…Dolaylı olarak bu söylenmek istenmektedir. İdris, sınıfın küçükler grubundadır. Yaşlılıkla hiç ilgisi yoktur. İlk yıl, özellikle Alpullu’da okurken bir berber sorunumuz olmuştu. Benim grubumdakiler saç gibi sakal traşı derdine de düşmüşlerdi. O sıralar, İdris, kendisinin sakal traşı sorunu olmadığını söyleyince, Mehmet Yücel, “Sen kösesin de ondan, Köselerin sakalı çıkmaz, sen moruklayınca bile sakalın olmayacak türünden bir söz söylemişti. İdris’in moruk olarak anılması bundandı. Sonra sonra bu yaşlı adam, ihtiyar adam olarak da sürdürüldü. İdris kızdıkça söylemler de uzadı gitti.

Kahvaltıda mercimek çorbası var. Mercimek çorbasına neden Emrullah oldu, “Meymenetsiz adam, ondan ne beklenir!Bile bile yalan söyledim, “Siz unutuyorsunuz, ben Emrullah’ın nöbetlerinde revani de tulumba tatlısı da yedim!”Pek inanılmadı ama karşı da duramadılar. ” “Unutmayın, sizin nöbetleriniizi de göreceğiz!”deyince ise iş iyice değişti;nöçbetçiler ne yapsın, aşçı pişirmeyince, aşçı ne yapsın, okul yönetimi vermeyince, okul yönetimi ne yapsın, devlet vermeyince. Devlet ne yapsın, çiftçiler ürün yetiştiremeyince, Çiftçiler ne yapsın, tarlalarını süremeyince!”Herkes güldü, “Bu sözleri daha güzel dizebiliriz dediler. Mehmet Aygun üslendi. Bir tekerlemeden yararlanarak daha güzel bir diziye dönüştürecekmiş. “Hitler’e dek sürdüreceğim, diye böbürlendi…Tekerleme nedir? ”diye sordum. Hilmi, ”Nasıl bilmezsin? Sen hiç mi çocukluk yapmadın? ”diye sordu, arkasından da, Hasan’a göz kırparak, “Hiç mi yukuş aşağı teker yuvarlamadın? ”diye sordu. Ancak Hasan, “Hemşerim beni kendi işine karıştırma, sonuç ikimiz için de iyi olamayabilir!”deyip çekildi. Yusuf tekerlemeyi doğruya yakın açıkladı, İneği balta kesti, ateş suya düştü gibilerde sözler anımsattı. Tam oradan geçerken Mehmet Başaran, “Ağaç nerde, balta kesti, balta nerde, suya düştü deyince hepsi birden “Su nerede, inek içti, inek nerede, dağa kaçtı, dağ nerede? balta kesti!”diyen oldu. “Olmaz, bizi şaşırtıyorsun sözleri arasında kalktık. Yolda tekerleme sözleri sürdü. Kamil Keloğlan masalı anlattı. Ancak gülenler oldu, Kamil’in anlattığında “Tın tın kafacığım, beni bırakıp giden anacığım!” türünden tekrarlar vardı ama bunlar tekerlemeden çok masal anlatımlarıydı. Hasan Üner Ömer Seyfettin’i, n Yüzakı öyküsünü anlattı. Yüz koyun varmış, yarısı kurt kapmış, kalanın yarısını, yel uçurmuış falan deyince öyküyü anımsadık. O da örnek olacak bir tekerleme değil. Hasan Gülümser gülerek, “Ben buldum deyip gülmeye başladı, durup durup güldü, sonunda “Bir berber bir berbere gel beraber bir berber dükkanı açalım!”demiş. Hasan güldü ama daha sonra öyle kupkuru söyledi ki kimse gülmediği gibi, Herkes, “Sen bunun neresine güldün? ” diye Hasan’a çıkıştılar. Musa Güner, ben de bir tane biliyorum ama onun ne olduğunu bilmiyorum!”deyince dinledik. ”Kirişten kirişe kadın adımcığı, kirişten kirişe kadın adımcığı!” çok çabuk söylenmesi gerekiyormuş. . Tekrarlayanlar gülmekten yerlere yattı. Süleyman Gege “Öğretmen geliyor!”deyince doğrulup yola çıktılar. Adımlar, adımcıklar tıs pıs arasında durdu. . Az yürüdükten sonra durarak öğretmeni bekledik. Ali Yılmaz Öğretmen çok neşeli geldi. Hepimizin yüzlerimize bakarak, sizlerde bir durum var, benden neyi saklıyorsunuz? ”dedi. Herkesten önce, “Öğretmenim sizden sakladığımız bir şey yok ama biz bir sözcüğün anlamını tam bulamadık, sonunda size sormaya karar verdik. ”Öğretmen “Aman zor bir şey olmasın!”dedi. Ben de tekerleme diye bir söz kafamı karıştırdı, arkadaşlar da tam bulduradı!”deyince öğretmen kollaymış, sevindim, dedikten sonra “Pire berber iken, deve tellal iken, ben babamın beşiğini tın gır mıngır sallar iken!”diye anlatılan sözlere tekerleme denir. Buna benzer daha çok söz vardır, bunlar değiştirilmeden ya da az değiştirilerek söylenir durur. Türküsü bile vardır:Manda yuva yapmış söğut dalına, Yavrusunu sinek kapmış gördün mü? falan diye sürer gider”…. . Öğretmen, “İşlerimize devam!”deyip yürüdü. Arkadaşlar da arkasından gitti. Biz gülüşerek çatıya çıktık. Kamil “Kirişten kirişe derken, şamar gibi sözler işitti. Salih, ”Daha anlamadın mı oğlum, adamlar bizim bildiklerimizin ıcığını cıcığını biliyor. Biz leb demeden onlar leblebiyi anlıyor. Senin kiriş deyiyişinden anlamayacak mı sanıyorsun? Tadında bıraksak iyi olmaz mı? ”Kamil, az duraksadıktan sonra “Olur Abi!” dedi. İki taraflı çalışma kolayımıza geldi büyük tarafın son makasını bağlarken Hasan Gülümser, “Bayrağı ben asacağım!”deyip orta makasa çaktı. “Bir gün bile dursa benim için önemli!” deyip bana döndü, “Bana bu bayrak sevdasını sen aşıladın. Okula geldiğimde törenlerde bayrakları sen çekiyordun. Öyle bayrak tutup öyle çekiyordun ki aynı hareketleri yapmak için o zaman daha kendimi kurdum. Sen akordiyonla çıkınca da bayrağın ipine nasıl sarıldımsa, bir daha da bırakmadım, Okulu bitirinceye dek bırakacağımı da sanmıyorum!”

Büyük bölümü öğle paydusuna tamamladık. Öğleden sonra pekiştirme çakımları yapılacak. Biz de küçük tarafa gene iki taraflı başlayacağız. Yemekten hemen sonra gelmeyi kararlaştırdık. Yemekte etli nohut, bulgur pilavı erik hoşafı. Nohut güzel pişmiş ben sevdim. Hilmi tekrar tekrar sordu, “Benim nöbetlerimde hiç hoşaf verilmedi. Bu yüzden bilm iyorum, nobetçilerin hoşaflarla bir ilgisi oluyor mu? Hasan Hilmi’ye “Hemşerim!”deyip sağ elini başının arkasından sol kulağına değdirerek, kulağını böyle göstermeye çalışıyorsun. Amacın hoşafla Emrullah arasında bir ilişki kurdurup sonra da “Eşek hoşaftan ne anlar? ” diyeceksin! “Zahmet etme Emrullah seni, duymayacak, biz de senin bu lafına gülmeyeceğiz!” Hilmi, “Anlamadım, neymi neymiş? ” gibilerde yüksek sesli sorular sordu ama kimseye dinletemedi. Hilmi’nin kursağında kalan numarasına gülerek kalktık. Kararımıza uyarak doğrudan işe döndük. Öğretmen bir değişiklik yapmazsa, biz cumartesi pazar buranın kiremitini döşeyeceğiz. Öğretmenin grubu da son binanın çatısına başlayacak. Pazartesi gününden başlayarak çatı – kiremit işleri birlikte sürecek. Çarşamba günü, en geç akşamı çatı , kiremit işimiz bu binalarda tamam olacak. Küçük tarafın çatı işi bana kolay deliyor. Makaslar, kirişler aynı uzunlukta, aynı ağırlıkta olmasına karşın, sanki küçükmüş, hafifmiş gibi geliyor. Oysa sayı azlığı dışında bir fark yok. İki taraftan birden başladık. Salih, ne konuşuyor, ne de konuşturuyor. Kamil bir ara, “Benim babaannem de sessizliği sever, yanın kimseye konuşma izini vermez!”diyecek oldu. Salih, “Yalancı, senin babaannen oyle yapsaydı, senin gibi farfara birisi burada olmazdı!”dedi. Kamil boynunu büküp sustu. Ötekiler ellerini ağızlayarak “Hık, mık, fık!”yaptılarsa da uzun sürmedi. Akşam baydosunda aramızda dört kirişlik aralık kaldı. Kamil’i azıcık ezik gördüm, neşeleneceğini umarak, “Kamil, ölçer misin kirişten kirişe kaç şey var? ”diye sordum. Kamil ölçmüş, hemen yanıt verdi dört kiriş!”dedi, sonra da güldü, “Anladım!”dedi. Yüzüne baktım, neşesi yerine geldi. Yusuf “Biliyor musun müzik öğretmeni tayin olmuş, Ankara içine gidiyormuş!”dedi. Bilmediğimi söyledim. Yusuf, “Ay başında ayrılacakmış, kızlara söylemiş!”dedi. Yusuf “ Kızların oyunları kaldı!” diye üzülüyor. Ben teselli ettim, kızlar oyunları bizden öğrenecekler, onlar ne zaman isterse öğretiriz. Müzik Öğretmeni bize onları toplamak için yardımcı oluyordu. O olmasa da pek ala öğretebiliz. Yeter ki onlar istesin!”dedim. Anladım ki Süheyla Öğretmenin niçin ayrıldığını kimse bilmiyor. Okul bahçesine girince, gelemeyeceğimi söylemek için gözledim. Gerekçem, kimi nöbetçi arkadaşlar, yatakhanede çalışmamı engelliyor. Eski müdür İlk günler yasak etmişti. Bir çok arkadaş yardımcı olurken bir ikisi çadıra girmemi istemiyor. Bugün de onlardan biri nöbetçi!”diyeceğim. Sakine Özbek kapı önüne çıktı, sordum. Öğretmemnler bir grup arkadaşıyla köy içine gezmeye gitmişler. Nasıl sevindim!. Hemen uzaklaştım, okulun arka yolundan Lalabel yokuşuna dek yürüdüm. İdris Dağı’nın köy yüzü ne korkunç, güneş vurmayan yerler ormanmış gibi karanlık görünüyor. Besbelli kışın oraları hep kar olacak. Biraz oturup baktım. Köydeyken kırlara çıkınca da böyle duygulanıyordum. Özellikle bağ beklediğim zamanlar güneş batmaya yönelince kendimi dünyada yalnız gibi düşünüyordum. Önce annem geliyordu aklıma. Onun yokluk gerçeği ötekileri de kolayca yok durumuna getiriyordu. Anlayamadığım bir durum da annemin olmadığını bildiğim halde kimi zaman onu varmış gibi güşünmeye çalışıyordumNe denli uğraşsam annemin varlığına bir kez bile kendimi inandıramadım. Oysa var olan babamı kimi zaman yok olarak kolayca düşleyip üzülebiliyordum. Kimi zaman da tüm ailemi yok sayabiliyor, kendimi tek olarak düşlüyordu. Bu akşam da benzer durumlar yaşadım. Kemalettin Kamu’nun şiirini anımsadım. İzmir Yolarında-“Gidip de dönmemek var-Gelip de görmemek var-Diye ağladığın gün –Gözümde yandı anne……Belki sana son –Mektubumu yazmadan-Gözlerim kapanacak…. Geçmiş günlerde de buralara gelebilirdim;neden gelmedim!”diye kendime kızdım. Tepenin daha altından yürüyüp dersliğe girdim. Emrullah birkaç kez beni aramış, Hüsnü söyledi. Süheyla Öğretmen, “Beni arayacak, engelim çıktı, bugünkü çalışmayı yarına erteledik, beni beklemesin!”demişmiş. Buna da sevindim. Yemeğe Hüsnü ile gittik. Dereye indiğimi, oralardan köye, bu taraflara bakınca çok duygulandığımı anlattım. Başka zaman birlikte çıkmak için konuştuk. Öğretmenler, kızlar geç geldi, yanımızdan geçerken Süheyla Öğretmen bana gene gülümseyip selam verdi. Bu kez bakarak gülümsedim, başımı eğdim. Arkadaşlardan ayağa kalkmam gerektiğini söyleyenler oldu. Bu kez Okul Müdürümüzün bir uyarısını anımsattım. Masamıza gelip bir şey söylediğinde ağzımda lokma ayağa kalkınca, Müdür Beyin, “Sofrada kalkılmaz, ağzında lokma var, en hak ettiğin lokmanı çiğniyorsun, dinle, yemekten sonra verilen görevi yerine getir!”demişti. Onu anımsatıp yaptığımı kurala bağladım. Kimse bir şey demedi. Bu kez de Hasan Üner, “Siz ne derseniz deyin, öğretmen masanın yanından geçerken sana, bana şuna ötekine değil de Ağabeye selam veriyor. Bunun nedenini araştırmıyorsunuz da onun selam karşılamasını eleştiriyorsunuz. Bekleyin size de selam veren olursa o zaman dediklerinizi kendiniz yaparsınız!”Hilmi kendisine taş atıldığını anladı, “Ben bekliyorum zaten bu günlerde Fati Bacı buradan geçek, “Nasılsın lan Hilmi, karnın doyuyor mu? ” diye soracak!”dedi. ”Fati Bacı diye birinin olup olmadığını sordum, varmış, Hasanoğlan’a ilk geldiğimiz günler bulaşıkları yıkayanlardan biriymiş. Hilmi başta olmak üzere hepimiz gülerken masalara yattık. Başka bacılar ortaya getirildi. Mehmet Aygün’e Gul bacı. Mehmet diretiyor, “Öyle biri yok!”diyor. Fevzi Üner görmüş, Hasan’a “Siz neden bu kadar gülüyorsunuz? ”diye sordu. Gul Bacıyı Fevzi’ye sordular. Fevzi bilemedi ama hemen yakındaki kızlardan sorup geldi, ”Varmış asıl adı Gül’müş ama köylüler ona Gul. diyormuş. Yusuf’a da Eşe Bacı selam verecekmiş. Eşe Bacıyı Fevzi yanıtladı, ”Onu biliyorum, Onun da asıl adı Ayşe ama köylüler ayşe’yi Eşe’ye çevirmişler. Fevzi de iki tane ekledi;Durdu Bacı, Dudu Bacı. Bunlar da var, bunları ben biliyorum!”dedi. Güldüğümüzü dörünce, “Ne oluyorsuz diyerek Mehmet Yücel arkasından da İsmet geldi. İsmet bana, “Dayı bunlar gülüyor, sen gülmüyorsun, neden? ”diye sordu. Kalktım. Oysa gülmekten terlemiştim. Meydana çıkınca bize takılanlar da gülmekten yerlere oturdular. Hilmi olayı hiç gülmeden baştan olduğu gibi anlatıyor. Önce kendini sonra da Mehmet’le Yusuf’u kattı, onların tepkilerini abartarak anlattı.

Derslikte bu kez Hasanoğlan köyündeki adlar dile dolandı. Adlara en çok ilgi duyanın da Sami Akıncı olduğu, böylece ortaya çıktı. Sami daha geldiği günler, beş on kadar adı yazmış. Erkeklerin adları da çok ilginç deyip yazdıklarını okudu. Bekir Temuçin, kendisine bir arkadaş katılırsa, kapı kapı gezerek adları saptayacağını öne sürdü. Sami Akıncı, “Buna gerek yok, muhtardan “Okul çocukları araştırıyoruz!” deyip kayıt defterlerine bakılır. Çocuklar bahane olur. Yusuf, Abdullah, Mehmet Aygün Bekir’e katılmaya söz verdiler. Sami’nin verdiği adlardan birkaçı: Durali, Durmuş, Hacı, Cuma, Cumali, Dursun, Dede, Zülfikar, Seyyit, Satılmış, Derviş, Nuh, Ramazan, Bayram, Çavuş. Memiş, Ökkeş…Durali ilgi çekti, 6 Ali’ye takılmalar başladı. Dur, Ali gitme! “Hacı Hafız, Dede İdris, Zülfikar Yusuf, Seyit Fettah, Derviş Mehmet(Mehmet Yücel için)Nuh Mehmet Başaran, Ramazan Hüsnü, Bayram Sami(Köyünün adı Bayramlı)Memiş İsmet, Ökkeş Ali Önol. oldu. Arkadaşlar adları beğenmeyip karşısındakilere yakıştırdıysa da gülüşmeler bir süre gitti. Mehmet Başaran Nuh adını benimsedi, Nuh Peygamber dedi ama, bu adı onun peygamberliğine değil, inatçılığı yüzünden(Nuh deyip Peygamber demezmiş) verdiklerini söyleyince Mehmet Başaran, “Ben onu Peygamber olarak aldım, siz ne derseniz deyin!”dedi. İsmet’le Ali Önol sonuna dek direttiler. “Bu adlarla bizim bir ilişkimiz yok!” dediler. İsmet, Memiş, yemiş, demiş, olmaz arkadaşlar!”dedi. Arkasından Ali Önol da “Ökkeş mökkeş dedikten sonra başka bir söz bulamayınca sakin sakin, “Ne diyeyim arkadaşlar? diye sordu. Mehmet Yücel, “Hiç bir şey deme, sen bu adı benimse, belli ki yakana yapışmış, atamayacaksın!” Ali Önol başta olmak üzere herkes güldü. Sami Akıncı “Bu akşamki şakalarınıza beni de bulaştırdınız, keselim burada arkadaşlar derken yat zili çaldı. Ben hemen kalkınca Mehmet Yücel “Dayıya da bir ad bulalım!”dediyse de önerisi boşlukta kaldı. Arkadaşlar gülüşerek arkamdan geldiler. Yatınca olaylara gülüp uyumayı denedim. . Yarın cuma. . cumartesi-pazar, pazartesi-salı arkasından çarşamba. Kepirtepe-Gönen-Akçadağ-Gölköy-Kızılçullu levhalı binaların çatıları kapanacak. Ladik-Cilavuz-Pazarören yapıları(Atölyeler)daha önce kapanmıştı. Çifteler-Aksu-Beşikdüzü-Savaştepe-Haruniye-Arifiye levhaları da ötekilerin yanlarına asılacak. Böylece Kepirtepe dışında hiçbir okulun yaptığı başlı başına bir bütün olmamış olacak. Gerçek de öyleydi. Pazarören-Ladik-Cilavuz geldi üç atölyenin duvarlarını tamamlamadan gitti. Duvarları Kepirli arkadaşlarımız tamamladı, çatılarını biz kapattık. Aksu ile Beşikdüzü geldi, iki depoyu yarım olarak bırakıp gitti. İkisi de yarım duvar olarak duruyor. Cumhuriyet Bayramından sonra onları kapatacağız. Çifteler-Haruniye-Savaştepe-Arifiye de Gönen-Kızılçullu-Gölköy-Akçadağ duvarlarına asılacak. Ali Yılmaz Öğretmen “Önemli olan onların bu okulun kuruluşunda bir emek payı olduğunu unutmamaktır. O duvar-bu duvar olmuş bir değer eksiltmez!”diyor. Dediğimi biraz olsun yaptım. Hiç bir kuruntuya yer vermedim. Ancak, şakalı sözler arasında Röslein’in adının Gul olarak anılmasına üzüldüm. Kendisine öyle söylense kızcağız çok üzülür. Bizim sınıftakilerle konuşmuş olsa kesinlikle kimse Gül demez, kasıtlı olarak Gul, derler. Gul, Gulyabani, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanı, sözde korkuıtucu ögeler üstüne kurulmuş bir güldürücü roman. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’sini okudum ama Gulyabani’yi okumadım. Hasan, “Sen sevmezsin, boşuna zaman harcama!”deyince almamıştım.

 

24 Ekim 1941 Cuma

 

Hüsnü gene kapı önlerinde. Bu kez kendisi için. Ancak gene tedirgin. Emrullah, bir türlü hazırlanıp çıkmıyor. Konuşsunlar da karşı durayım derce bir beklentisi var. Neyseki İsmet’in Memiş-yemiş söylemleri Fati-Eşe-Gul-Döne adlarıyla karıştırıldı. Mehmet Yücel’e önerdiler. “O eski adlar artık sevimsizleşti, Bura adlarıyla değiştirelim! “Mehmet Yücel yanaşmadı, “Size kolay geliyor, işte buyurun, o dediklerinizi bu kez siz yapın!”Bekir Temuçin bağırdı, “Ben bir tane buldum, adını gül olarak kısaltıyorlarya ona Gul deriz. Mehmet Yücel “Olmaaaazzzz! Adama sonra Ebenin körü, derler. Güzelim kızın güzelim adını bozarak söyleyince ne anlamı olur? O zaman sen gül sözünü söyleyememiş duruma düşersin. Ya da düpedüz kasıtlı davranmış olursun. Başkaları senin bu önerine kesinlikle uymaz. Öyle bir ad söyleyeceksin ki, söyleye de ondan bir tad almış olacak. Bekir diretti, “Kasıtlı olsa ne olur? Arif Kalkan, “ Bacağına bakta konuş be çocuk, karşında gelinlik bir kız var, suratına bir şamar atarsa ne yapacaksın? ”Bir kahkaha koptu. Hüsnü çekinerek içeri girdi, yavaş bir sesle arkadaşlar kahvaltıdan çıkmaya başlandı, siz de buyurun!”dedi. Bu kez de Hüsnü’ye “Bre Momçe bu ne kibarlık bu ne görev aşkı? ” diye takıldılar. İsmet hemen, “Memiş'i Hüsnü'ye verelim. Önce Hüsnü'ye sordular “Memiş diye bir ad duydun mu? Hüsnü, az düşündü, “Duydum galiba ama nerede şimdi anımsayamayacağım!”dedi. Halil Hüsnü’nün kolundan çekti, “Seninle oynuyorlar, onların derdi başka deyip yemekhaneye götürdü. Kahvaltıda çay-peynir oluşu Hüsnü Yalçın’ın şansını yükseltti. Teşekkür edenler olduysa da Hüsnü bizim masalara yaklaşmadı, uzaktan gülücükler yolladı. Yusuf dayanamadı, “Haftaya bugün bu saatte neredeyiz? “Ben, Lalabel’de!”dedim. Yusuf şaşırdı. “Ya ne sandın? Trenlerin belli saatleri var, Bizim bineceğimiz tren, Lalabel’den sabah saat 8’oode kalkıyor, akşam 8’oo( 20’oo) de geliyor. Ankara’ya saat 9’oo da varıyor. Akşam da tam 7’oo (19’oo) de kalkıyor. Yusuf “Doğru ya sen gittin, iyi biliyorsun!”deyip sustu.

Hızlı adımlarla işe gittik. Öğleye dek tam anlamıyla bitirip, öğretmene tekmil vereceğiz. Biz başlarken öğretmen geldi, bir yerlere baktı. “Makaslar bitince birileri perçin çakışları yaparken birileri tahtaları tepeye çıkarsın, Belki öğleden sonra biz de geliriz!”dedi. Bu “Belki geliriz sözünden hoşlanmadım. Son binanın çakma işini de bize yıkacak, diye düşündüm. Öğleye tamamladık. Az bir zamanımız kaldıysa da tahta taşımadık. Kirişler üzerindeki kalasları gözden geçirip seyrek durumdakileri sıklaştırdık. Ağırdan alarak inip toplandık. Orhan’la Recep geldi. “Paydos!” diye bağırdılar. Bizi özlemişler. Öğleden sonra geleceklerini söyledim. “Haberimiz yok, biz o binanın çatısına başlayacağız!”dediler. Belli etmedim ama sevindim. Öğleden sonra kiremitlere başlayabiliriz. Kiremit dizmeyi sevmiyorum ama, önceki konuşmalara göre işbölümünün sürdürülmesini de istiyorum. Sevinerek yola çıktık. Öğlede ara vereceğız, zil çalınca birlikte döneceğiz. Yemeğe zamanında yetiştik. Öğretmenler bizden önce oturdukları için benim sorunum ortadan kalkmış oldu. Hilmi’den dinledik. Onların tarafta akşamki, sabahki takılmalar gün boyu sürmüş. Namık Öğretmen geç gelip erken ayrılmış. Ali Önol, Ökkeş diretmesini sürdürmüş. İsmet Memiş’e razı olmuş falan filan. Durup duruken bu kez Hilmi bana, “Hep senin başının altından çıkıyor bunlar!”dedi. Benden önce Hasan’la Yusuf, Hilmi'ye “Asıl sesin başının altından çıkıyor, başkasına bulaştırma!”diye karşı durdular. Ben, konuşma bizim masada başladı, doğru. Ancak nasıl başladı, önce onu anımsayalım!”Ben, sırasiyle olayı tekrarladım. Öğretmen geçerken bana selam verdi ya da ben öyle anladım, kalkmaya çalıştım ama kalkamadım. Siz de bana dokundurdunuz, öğretmen selam verince kalkmalı dediniz. Öyle mi? İlk gün böyle oldu. İkinci gün gene benzer bir selam durumu oldu. Bu kez ben kalkmadım, başımı eğip gülümsedim. Durumum gene tartışıldı. Bu kez ben, “Size bir gün bir öğretmen selam verirse, siz dilediğiniz gibi davranın ama bana karışmayın!”deyip kestim. Bu kez güldüm. Hilmi’ye bakarak, buradan ötesini de sen anlat!”dedim. Arkadaşlar gene gülmeye başladılar. Kendimizi tutunca, bu konuyu kendi dersliğimizde konuşmaya karar verdik. Hep birlikte kalktık. Ben bir süre yatakhaneye girip hiç düşünmediğim halde keman çaldım. Geçen gün beceremediğim birlik-ikilik- dörtlük-sekizlik karışımı parçaları rahat rahat çaldım. . Kemanı kapatıp çıktım. Dersliğe giden Yusuf, Hasan, Harun, Salih geldiler. konuşa kon uşa işimize gittik. Az sonra Ali Yılmaz Öğretmen geldi,   “Ben bismillah diyeyim mi, buna gerek var mı? ” diye sordu. Bir ağızdan, olduğunu söyledik. Öğretmen atlayıp, bir tarafın ilk sırasını tamamladı. Ben öğretmenin yanında durdum. Salih’le arkadaşları da öbür tarafı tamamladı. . Öğretmen tembihlerde bulundu, “Acele etmek yok, en küçük bir dikkatsizlik büyük zararlara neden olur. Az olsun da işimiz temiz olsun, sağlam işi sağlam bedeninizle yapın, işiniz de bedeniniz de sağlam olarak sürsün!”dedi. Öğretmen gidince Kamil Varlık duramadı, “Ali Yılmaz Öğretmen, Pehlivan güreşlerindeki duacı gibi konuştu!”dedi. Bir süre güldük. Kiremit dizmeye alıştık. İlk üç sıradan sonra tepeye dek çok zevkli de oluyor. Tepede gene tel bağlandığından fazla oyalanıldı. Kamil durmadan sorun çıkarıyor. Salih’in bizden bir sıra fazla gittiğini saymış, onlara “Siz hile yapıyorsunuz!”deyiverdi. Benim de sabrım taşmış olacak Kamil Varlık’a baktım. Kamil korku içinde bana izledi, “Anladım abi, istersen beni kov, bu gruptan çıkar!”dedi. Öyle deyince birden öfkem geçti, “Ben seni nasıl kovarım? Ancak öğretmene söyleyebilirim!”dedim. Kamil yalvardı, yemin etti;bir daha böyle konuşmayacağına söz verdi. Salih o sözü duymuş ama çatıdayken susmuş. Aşağıya inince Kamil’in karşısında durdu. Sana bir şey söyleyeyim mi? ”diye sordu. Kamil, “Söyleme abi, ben kendime yeterince ceza verdim!”dedi, ağlamaya başladı. Kamil’in ağlaması hepimizi üzdü. Hasan, Yusuf, Hasan Gülümser, Hasan Arabacı çevremi sarıp sordular:

-Sen ona ne söyledin? Kamil koşup geldi, “Abi bana bir şey söylemedi, söyleseydi böyle ağlamazdım!”dedi gene ağlamaya başladı. . Bu kez, kollarından tutarak dışarıya çıkardılar. Kimisi anasını özlemiş, dedi kimisi acıkmış deyip çekiştirdı. Sonunda gıdıklayarak güldürdüler. Bir ara da koştular. Onlar uzaklaşınca Salih, Yusuf, Hasan Üner gene sordu:

-Sahi sen ona ne söyledin? ”İnandıramayacağımı bile bile hiçbir şey söylemediğimi, tersine onun benden bir ceza istediğini, benim bir ceza verme yetkim olmadığını ama isterse öğretmene söyleyebileceğimi, tekrarladım. Arkadaşlar şaştı.

Okul bahçesine girince kendi kendime kaldım. “Ne yapacağım? ” Doğru dürüst bir şey düşünmeden kemanı çıkardım, bir süre çalıştım. Kapının önüne çıktım. Öğretmenle gözgöze geldik, “Gel işareti yaptı. Kutuyu doğru dürüst kapatmadan elimde tutarak koştum. Öğretmen “Bugün kimse yok, daha rahat çalışabiliriz!”dedi, okul koridoru tarafına girdi. Bizim çadıra bakan pencerelerin biri önünde durup beni dinledi. Bir parça atlayarak 18. parçayı iki kes kendisi çaldı. Oldukça güzel bir melodi. Öğretmen, kendisinin de sevdiği parçalardan biri olduğunu söyledi. Bir kaç kez ben de denedim ama bir iki yerini ezberlemeden geçmem zor oldu. “Geçmiş parçalarda benzer mözürler var, onları tekrarla, işin kolaylaşacak!”dedi. “Mözür” sözünü ilk kez duyduğumu söyledim. Öğretmen sayfaları çevirerek. örnekler gösterdi. “Ölçülü nota grubu ya da bölümü olarak düşünebilirsin!”dedi. Ayrılırken öğretmen, gülümseyerek, “Böyle daha iyi olmadı mı? ”diye sordu. “Siz böyle zahmetlere katlanınca benim için büyük mutluluk, koşarak geliyorum!”dedim. Öğretmen, “Kemanı bırakmak yok, onu aklından çıkar!”deyip arkamdan kapıya kadar geldi. Sevinçten gene içimden koşmak geldi ama bu istek uzun sürmedi. Çadırdan içeri girince gene yapayalnız oldum. Bir süre çalıştım “Mözür, mezür, mözüre, mezure!diye diye tekrarladım. Nota dizisini ezberleyince kolay oldu. Bu kez de bu parçayı akordiyonla çalmayı denedim. Akordiyonla çok kolay oldu. Nöbetçi arkadaş Hüsnü yemek zilini anımsattı. Oldukça neşeli yemeğe gittim. Bayan öğretmenler yemeğe gelmemiş, gelebileceklerini düşünerek Mehmet Aygün’le yer değişim. Mehmet anladı, sessizce o tarafa geçti. Hilmi konuyu kurcalamaya kalktı ama şansı yardım etmedi. Çünkü öğretmenler yemeğe gelmedi. Ben bir olasılıkla, yer değiştirirken, Hilmi’nin sorusuna “Hayır ondan değil, Süheyla Öğretmen yemeğe gelmeyecek!”demiştim. Bir şeyi daha bilmiş oldum ama neyi? Orasını benden başka kimse bilemiyor. Hilmi’ye göre ben Müzik öğretmeniyle çok yakın ilişkilerdeyim. Baksanıza, akşam yemeğine gelmeyeceğini bile biliyorum. Oysa bir keman tımbırdatmaktan öte hiçbir ilişkim yok. Süheyla Öğretmen, Süheyla Başokçu, ressam Refet Başokçu’nun kızı. Ankara’da doğmuş, büyümüş. Müzik Öğretmen okulunu(Musiki Muallim, sonradan Gazi Terbiye Enstitüsü-Müzik Bölümü) bitirmiş, şimdi de Konservatuvara gidiyor. Sözlüsü Resim öğretmeni, Şerif Baykurt’u bile yeterli görmemiş, kendine özgü, daha büyük gelecek tasarıları olan güzel bir kız. Hem güzel hem akıllı hem de insana saygı duyan bir genç. Benim yaşımda ama benim içimi okuyup kırmadan yönlendirmeye özen gösteriyor. Pekala bana, beni anlamış biri olarak, üzüleceğimi bile bile birşeyler söyleyip savuşturabilirdi. Hiç değilse daha ilk günlerde, Behire Bil’in yaptığı gibi, “Çalışmazsan çalışma!”deyip kestirirdi.

Derslikte, Sami bir paket kitap gösterdi, “Senin, Ali getirdi, selam söyledi!”dedi. Borcumu sordum. Borcum yokmuş. Gazi Lisesdinden iki öğrenci istediğim kitapları arkadaşlarından bulmuş buluşturmuş, bana hediye etmişler. Sami, “ Ali seni görünce anlatacak, çok şanslı bir arkadaşmış dedi, başka bir şey demedi!”deyip paketi uzattı. Paketi düşünerek açtım. İstediğimden çok kitap çıktı. Coğrafya, Fizik, Kimya, Cebir, Geometri, Aritmetik aradım. Açınca anladım, benim beklediğim aritmetik, Cebirmiş. Tarih’le Edebiyat kitapları da var. Ah işte buna sevindim, Lise 1 Almanca’sı da var. Parlak kağıtlı hiç kullanılmamış gibi bir kitap. Kenarında küçük bir yazı:Bekir Uysal. Herhalde kitap sahibi çocuğun adı. Bu kez ötekilerde de ad aradım. Tarih kitabının sonlarında ters yazılmış bir ad:Nurettin Savar. İlgimi çekti, kitaplar iyi korunmuş. Neden benim gibi ilk sayfalara ad yazmamışlar? Kimya kitabında da bir köşede Hülya yazılmış. Her halde kitap bir kızın. Bir kez daha sevindim, “Ders kitaplarım tamam gibi. Bu kez hepsinin ikinci sayfalarına adımı numaramı yazdım. Almanca kitabına bir daha baktım. Ders konularının çoğu Gotik harflerle yazılmış. Gotik yazıları 3. sınıf kityabındada vardı ama bu denli çok değildi. Tarih kitabındaki Mısır yazılarına benziyor. Dikkatli baktığımı görünce merak etmiş Sami geldi. Gotik yazıyı Sami’ye gösterdim. “Göz alışınca o kadar zor olmadığını göreceksin, ben de önceleri zorlandım ama şimdilerde oldukça alıştım. İlk gün lerdeki gibi çok zorluk çekmiyorum. Ders öğretmeni gelirse daha kolay öğreniriz. Bence en zorları kimya ile Fizik!”dedi. gerçekten biz, fizik-kimya ders hiç görmedik. Yat zili çalınca toparlandım, kendimi düşünceye kaptırmadan yattım. Bekir, Nurettin, Hülya nasıl çocuklar acaba? Belki de Ali gibi köyden gitmedir. İlkokulu bitirince gitseydim, sınıfta kalmadan geçseydim şimdi liseyi bitirmiş olacaktım. Yanlış hesap yaptığımı anladım, bir daha saydım, son sınıfta olacaktım. Bitirdi, son sınıf derken uyumuşum….

 

25 Ekim 1941 Cumartesi

 

Bekir Temiçin kalkmış nöbetçilerin görevlerini okuyor. Mustafa Saatçı sordu, “Neler yazıyor orada? “Bekir kağıda bakmadan, “Nöbetçi erkenden kalkar, kalk zili çalınca arkadaşlarını uyandırır!”dedi. Bekir bunu okuyunca birkaç kişi birden “Nöbetçi beni uyandır!”diye bağırdı. 79 Ahmet Güner nöbetçi, “Siz benim külahıma anlatın, “Oradaki uyandırma, , kolundan tutup kaldırma değil, gözlerini açtırma anlamındadır!”Araya söz karıştı, Ahmet bu kez, ”Oğlum ben bu çadırda altıncı nöbetimi tutuyorum, acemisi değilim!”deyince bu kez “Vay be, demek altı ay oldu? ”Ne altısı yedi ay bitti, düzeltmesi yapıldı. Parmaklar sayıldı. Herkes toparlandı, Kahvakltıda yedi ay sözü yeni bir habermiş gibi yayıldı. . “Hasanoğlan’da bir yaz geçirdik bir de kışını görelim, diyenler oldu. “Ağzını topla, kamyon geçecek!” diye çıkışanlar oldu. Birileri de “Kamyon değil kağnı geçecek!sözünü ekledi.

Yusuf bulgur çorbasını kaşıklarken, “Bu kaçıncı bulgur çorbası? ”diye sordu. . Hilmi hiç duraksamadan “Elli!”deyince gene anlaşmazlık çıktı. ”7 ay, yuvarlak olarak 210 gün eder dört günün birinde bulgur çorbası mı yedik? ”deyince gözler bana döndü. Ben , “İlk geldiğimiz birkaç ay, bulgurdan geçtik çorba bile yeyemiştik!”deyince. Hilmi, Sözümü geri aldım, elli değil, kırk olsun!”deyip makaraları saldı. Bu kez Hasan, Ali Yılmaz Öğretmenin geçen günkü sözü doğru mu? Eğer doğruysa biz daha çok bulgur çorbası yeriz!”diye ekledi. Ali Yılmaz Öğretmen evinin önünden geçerken, ”Çocuklar, buyurun size bir çay ikram edeyim, diyecektim ama evimde bir damla çayım yok!”demişti. “Benim babam kahveci, işi kahve çay kullanmak, yedi ay önce köye gittiğimde çayı az az, kahveyi ise hiç bulamadıklarını söylemişti!”dedim. “Hımmmmm!”Herkes biri birine baktı. Bu kez Hilmi, “Ben sözümü geri aldım, ben bulgur çorbası nedir bilmiyorum!”Yusuf Hilmi’ye tabağını gösterdi, “Şimdi bu yediğin nedir? ”Hilmi çok rahat olarak, ”O mu, o sulu bulgur pilavı!”deyince Mehmet Aygün ağzındakileri çıkara yazdı. Elini kapattı, yutkundu sonra da “Sus Allahaşkına!”diye Hilmi Altınsoy’a çıkıştı.

Kapıda buluşunca Hasan Gülümser, ”Abi sizin masa en neşeli masa, bakıyoruz da yemeklerde sizin kadar bir birini dinleyerek yemek yiyen yok!”dedi. Hasan Üner gülerek, “Sen alay mı ediyorsun, biz her yemekte yemekten çok bir birimizi yiyoruz!”dedi. Ötekiler de karıştılar, ”Hayır biz sizin masayı hep gözetliyoruz, konuşurken bile çok düzenli bir birinizi kollayarak konuşuyorsunuz!İşlerdeki başarınızı da buna bağlıyoruz!”diyenler oldu. Salih Baydemir sordu, “Siz ne yapıyorsunuz ki? ”Musa Güner, ”Bizde biri ağzını açıp bir şey söylese ötekilerin hepsi konuşmaya başlar! “Baktım ki bu konuşma uzayacak, Kamil’e sordum, ”Sizin masa nasıl? Arkadaşlar güldü, Kamil, “Abi bizim masada ben sürekli konuştuğum için kimin ne yaptığını pek bilemiyorum. Tabağım boşalınca da kalkıp gidiyorum. Bizim masada birlik diye bir şey yok. Aslında bizim sınıf şubesinde de birlik yoktur!”deyip sustu. Hasan Arabacı’nın “Senin bulunduğun yerde birlik olur mu ? Sen anadan doğma bencilsin!”deyince bu kez Hasan Arabacı’ya sorular yöneldi:

-Sen nesin ya? Sen, ikiliğe bile yanaşmazsın!denmeye başlanınca. Hasan Üner erken davrandı, birlikten, karşılıklı anlayışlardan söz ettik giderek parçalanmaya yöneldik!”dedi. Ben bizim sınıfın tümünün değil ama arkadaşların çoğunun çok anlayışlı olduğundan söz ettim. O anlayışlı arkadaşlar ötekileri hoş görüyle karşılayarak daha kötü olayları önlüyorlar. Kavga eden olmuyor mu? diye sorulunca bu kez ben, son kavgamızı anlattım. ”Kavga değil, aldım sopayı hiç acımadan vurdum. Bizde tartışmaların bir yerde durması biraz da bundandır. Türkçe öğretmenimiz Fikret Madaralı daha ilk derslerde bunu anlattı, o ünlü sözü de tahtaya yazdırdı “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”

Sessizlik içinde iş başı yaptık. Herkesin dilinde “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”Salih’in grubu bize iki sıra fark attı. Ben pek şaşırmadım. Ancak gerçek neden gene onlar tarafından ortaya çıkarıldı. Saçak uçlarından üç sıra tel bağlanıyordu bunu yapmışlar ama ayrıca kalkan duvarlarından başlayan sıralarda üç kiremit bağlanıyordu, onlar bunu yapmamışlar. Ayırdına varınca üzülüp sıra bozmaya kalkıştılar. Ben bunu önledim. “Daha sonra öğretmene söyleriz. Gerekirse birlikte bir gün gelip sökeriz!”Bizim tarafı tamamlayınca küçük tarafa birlikte geçtik. 4. sırada Ali Yılmaz Öğretmen geldi, şakalı konuşmalar yaptı, bizi övdü. Bu arada kusurumuzu söyledim, Salih falan demeden böyle bir kusurumuz oldu ama ben önemsemedim, sizin fikriniizi almadan sökmeye de gönlüm razı olmadı!”dedim. Ali Yılmaz Öğretmen “İnşallah batı tarafıdır, batıdan çok esinti gelmez!”deyince “Evet Batı taraf!”dedim. Elini sallayarak, kalsın öyle, önemli değil, burasını yarın tamamlarsanız, duvarcılar da tepeyi bağlar, “Sen sağ ben selamet!”dedi. Yan tarafına dönerek Hasan Arabacı’ya sözün anlamını sordu. Hasan Arabacı, ”Öğretmenim bizim oralarda bu söz çok söylenir. Pazarlarda hayvan alıp satarlar, ellerini sıkıp aşağı yukarı sallarlar. Anlaşırlarsa, “Hayırlı olsun!” dedikten sonra da bunu “Sen sağ ben selamet!”deyip ayrılırlar. Öğretmen gülümsedi, “Biz el sallamadan söyledik, demek böyle de oluyormuş, ya da biz böyle yaptık!”deyip geri döndü. Öğretmenden sonra biraz gevşeterek iki sıra daha çekip indik. Biz toparlanırken Arif, Sefer, Ertur üçlüsü geldi, iskeleleri gözden geçirdiler. Sabahtan gelip dizeceklermiş. . Biz de buna sevindik. Yarın yarım gün çalışma, binamızın bitmiş olması gerekiyor. Birlikte okula döndük. Ahmet Güner nöbetçi, ben rahat çalışabileceğim. Gider gitmez kemanı açıp çalıştım. Tam bırakmak üzereyken Ahmet geldi, “Abi çağırılmışsın, nereye gideceksen git!”dedi. Güldüm, kemanı alıp okul gittim. Bu kez her tarafta insan vardı. Öğretmen, Hüsnü Baykoca Öğretmenin girip çıktığı Okul Başöğretmeni yazılı odaya çağırdı. . “Sahipleri gelirse çıkarız!”dedi. Çalıştığım yerleri çaldım, öğretmen beğendi, “Sesleri doğru çıkartıyorsun ama yay, bilek bir türlü yumuşamadı. Keman için de bilek!”deyince. “Öğretmenim iki gündür kiremit diziyorum, biliyor musunuz, sol elime kiremit almıyorum, Kiremitler hep sağ elimde oluyor!”dedim. Öğretmen, “Ne iyi, gene de beceriyorsun, insan isteyince yapar!”deyince “Evet, Sili Ustadan da bir armağan aldım. Çok sevinçliyim, Sili Usta yalnız bana vermiş, imzalı yazısı da var!”deyince Süheyla Öğretmen, “Bak benim dediklerim çıkıyor. Bunları unutma!”dedi. ”Unutmam, unutmamak için de yazıyorum!”deyince öğretmen elini alnına koydu, ”Eyvah, bir de yazı mı var, bunları yazıyor musun? ”diye hayretle sordu. Bazı olayları kısa notlar olarak yazıyorum, bugün ne yemek yedik, bugün hangi işi yaptık, gibi. !”Öğretmen gene kahkahayla güldü, dilerim benim için kötü notlar yazmazsın. Keşke daha önce söyleseydin de sana daha yumuşak davransaydım!”deyip b ir süre güldü. Yarın çalışamayabiliriz, pazartesi gününe dek ara verelim, benim belki kardeşim gelecek, o beni kolay bırakmaz!”dedi. Söylemek istediklerimin onda birini bile söyleyemediğim için içimi yedim ama gene de sevinçliyim. Öğretmen hiç ayrılmayacakmış gibi konuşuyor. İçime bir kuşku girdi, ”Yoksa Şerif Baykurt’la evlenmeye mi karar verdi? ” evlenirlerse hemşeri olarak karşılaşacağımızı düşünmüş olabilir. Pazartesi, Salı, Çarşamba al sana tamı tamına üç gün. Yarını, öbürsü günü unut. Belki kardeşi gelince gene çağırır, mahcup olmamak için çalışmayı sürdüreceğim. İçim içime sığmıyor, neden bilmem sanki memnunmuşum gibi bir sevinçli tarafım var. Akordiyonu çıkarıpValsleri çaldım. Tuna Dalgaları, Karmen Silva, Gülnihal. Akorlarla oynadım, gamlar yaptım. Ayak seslerini duyunca bırakıp, yemeğe gittim. Öğretemenler benden önce yerlerine oturmuş, buna da sevindim. Bu akşam konuşmalar Hasanoğlan köyü üstüne oldu. . “Okul tümüyle köyden ayrılırsa köye gelir miyiz? ”diye bir soru. Ben, “Kimse gelmez, Kepirtepe’de de bir köy var, ona giden oluyor mu? ona da benden başka giden yok. Bunaysa ben bile gitmem, Hasanoğlan köyünü ta baştan sevmediğimi söyledim. Çok iyi bir insan olan muhtarı dışında da kimseyi tanımadık. Onlar bize yaklaşmıyor. Biz gidip kapılarını çalacak değiliz!”dedim. Ramazanda çağrılan çocuklardan söz eden oldu. Bizim sınıftan giden olmamış. Belki de bunun etkisiyle arkadaşlar bana katıldılar. “Köyde dükkan, kahve olsa geliriz!”diyenler oldu.

Yemekten sonra kitaplarımı gene açıp birer birer ad aradım. Geometri kitabını açıp baktım. Öğrendiğimiz benzer çizimler var ama hemen ayrılmalar da var. Üçgenlerde az farklar gördüm. Dörtgenler de öyle yamuklar, koniler, daireler değişiyor. Geometri açıklamalarını anlıyorum ama cebir açıklamaları çok kısa. Coğrafyaya sarıldım. Coğrafya çok kolay. Coğrafya kitabının sahibi çalışkanmış herhalde, kitabın bir çok yerine çizimler eklemiş. Çizgileri çok düzgün. Coğrafi Keşifler ilgimi çekti. Tarih gibi tarih bilgileri veriyor. Adamlar gece gündüz dünyayı dolaşmış. Kimileri keşif yollarında can bile vermiş. Biyolojiye şaşıyorum. Tabiat Bilgisi ile Tarım dersinin karışmış şekli. Biraz da yediğimiz gıdaların yarar dereceleri işin içine katılıyor. Sanırım zor. Sami'yle konuşurken ağzından mı kaçırdı ne, Ali’den söz ederken “Cumali!”dedi. Anlamazdan geldim ama, içimden gülümsedim:

İşte Hasanoğlan köylülerinin adları. Salt yaşlılar değil, gençler de eski alışkanlıklarla adlanıyor. Sonra da kendi köyümü, kendi adımı anımsadım, köylerimiz arasında ne fark var. Ben doğduğumda babam o günlerin ünlülerinin adlarından bir seçme yapmış:Enver-Niyazi-Cemal-Kemal-İsmet. Enver, Enver Paşa, NİYAZİ, (Resneli Niyazi, dağlara çıkan, Geyikli kahraman, o zaman ölmüştü)Cemal, ünlü Cemal Paşa, 4. Ordu Komutanı, Kemal, Mustafa Kemal, Kuruluş Savaşını sürdüren, o günlerin kahramanı. İsmet, Mustafa Kemal’in arkadaşı, Yunanlıları dize getiren komutan. Yıl, 1922, Yunanlılar Trakyayı işgal etmiş, iki yıldır kuş uçurmuyor, ne var ne yok halkın elindekileri almış, üstüne üslük çalıştırmıyor. Trakya tarihinin en büyük kıtlık yılı. Bu yıl, çocukluğum boyunca hep kıtlık Yılı olarak anıldı. Doğumu söylemek de çok kolay, ”Büyük kıtlıkta doğdu. Adım konacağı gün köyde konuklar varmış. Tekirdağ/  Köyünden Bektaşi Dedeleri, Ahmet Dede Baba, Şair Ali Kemte(Kemteri)Vahit Lütfi Salcı da yanlarında. Ahmet Dede Baba en yaşlıları, beni kucağına almış. Babam, Enver Cemal, İsmet Kemal derken Ahmet Dede Baba, duasını okumuş, “Müjdeler olsun, bu kıtlık yılana “Halil İbrahim beretiyle geldin, lütfundan başta ailen, sonra tüm Türk Milleti, insanlık muratlansın, ben koydum adını, insanlar seni bu adla çağırsın Allah da ebedi ihsanını senden esirgemesin!”deyip gülerek babama vermişBabam önce bir şaşkınlık geçirmiş ama dedeler dillerince kendi haklılıklarını savunmuşlar. Böylece benim adım, babamın aklından bile geçirmediği bir ad olmuş. Cumali’in de böyle olamaz mı? ”Zil çalınca, kalktım, Cumali, Vahit Dede, Halil İbrahim adları arasında yattım . Babamı çok özlediğimi farkettim. Saçma şeyler düşündümü de aklımdan geçirdim. Babam, sok sağlam gibi görünüyor ama neredeyse 70 yaşına yaklaştı. elimi yüzüme kapatıp öylece durdum. İter tutar tarafı olmayan konularda konuşanlar var. Onların benim gibi düşünme yetenekleri mi yok, yoksa onların işleri çok mu tıkırında. Sanmıyorum…

 

26 Ekim 1941 Pazar

 

Aman dikkat 6 Ali nöbetçi. Emrullah bir Ali Aga iki her nöbet kavgalı olur. Neyse Emrullah’ın son nöbeti ucu ucuna atlatılmıştı. Dışarda sesler oldu. Birileri geldi ya da gitti. Ali çıkıp baktı, “Yoldan köylüler geçiyor!”dedi. Neyse Ali yemekhaneye gürültüsüz patırtısız geçti. Kalanlar, öğleden sonra gezme planları konuştular. Lalabel’e gitmek isteyenler oldu. Gidilirse katılacağımı söyledim. Sefer, Arif, Halil, İsmet daha birkaç kişi gelmek istediğini söyledi. Kahvaltıda Ali Aga bize Çay zeytin yedirdi. Zeytini çoktandır görmüyorduk

Hava güzel, açık, gök yüzü masmavi. Yusuf, göğe bakıp “Yıldızlar şimdi nerede acaba? ”dedi. Yıldızların gök yüzünde olduğunu, kimi kez gözle görüldüğünü söyledim; bir kez de ben gördüm!”dedim. Dedim ama bir çoğu inanmadı. “İnansanız da inanmasanız da yıldızlar şimdi göyüzünde derken Ali Yılmaz Öğretmen arkamızdan ıslık çaldı, durduk. Öğretmen yetişince aynı konuya gene değinildi. Öğretmen soru sual etmeden benim anlattıklarımı tekrarladı. Bunu sizin çok iyi bilmeniz gerekir. Sakın halk safsatalarına kanmayın!”dedi. İş yerine gidince Yapıcı arkadaşlar da geldi. Üç Hasan birden yapıcılara yardıma koştu, Hasan Gülümser, Hasan Arabacı, Hasan Akyol. Sefer Tunca başka Hasan yok mu? Bir tane daha olsaydı, deyince Hasan Üner, çatıdan “Ceee!”diye bağırdı.

Onlar oluklu kiremitleri büyük tarafa dizerken bir küçük tarafı da bitirdik. Elbirliği ile tüm kiremit işi bitti. Sefer Tunca bacaları gösterdi, “Bizimki daha bitmedi. Bu kez ben de pencereleri, döşemeleri gösterdim, “Bizimkiler de bitmedi… Kiriş üstlerindeki kalasları, öteki fazlalıkları indirip istifledik. Öğretmen bizi çalışırken gördü, bir “Aferin!”çekti. “Ustalıkta en makbul şey, ustanın işi bitirdikten sonra döküntülerini kendisi toplamasıdır!”dedi. Erken olarak okula döndük. Öğle yemeğini gecikmeli olarak yedik. Sulu köfte- pirinç pilavı, erik hoşafı. . Kimseye soramadım ama kafama da takıldı “Yoksa Süheyla Öğretmen gitti mi? ”İçimden, “Gidecek olsa söylerdi, neden söylemesin? ”gibi sorular geçirdim. Baktım öğretmenin iyi mandolincilerinden Mehmet Aydemir nöbetçi, o bilir, ona sorayım diye düşünürken Mehmet kendisi geldi, ben ona sormak üzereyken, “Abi, öğretmen gene yok galiba!”dedi. Kibirime yediremedim, kardeşi gelecekti, belki onu karşılamaya gitmiştir!”dedim. Biz konuşurken konuşmalarımız duyan Sakine Özbek, Süheyla Öğretmen bugün kardeşini bekiyordu ama, kardeşiyle babası gelip onu, beraberlerinde Kırıkkale’ye götürdüler, galiba pazartesi günü gelecek!”dedi. Durumu ikimiz de öğrenmiş olduk. Mehmet elini silkeleyerek, “Bize, ondan hayır bu kadarmış!”deyip gitti.

Yusuf'la Ahmet iyice yakınmaya başladılar, “Abi oyunlar ne olacak? ”Öğleden sonra Lalabel yolunda biraz oyalanırız. Dönünce de oynarız. Oyunlara gerçekten çoktandır ara verdik. “Haydi, yeni baştan başlayalım!” deyip pekala sürdürebiliriz. İçimden, “Bugün keman yok, belki bundan sonra hiç yok. Pazartesi, salı, çarşamba üç gün. Ne kazandırır? Ama Süheyla Öğretmen bir günü bile önemli sayıyor. Bunu bile defterime yazıyorum. Yazık ki o bilmeyecek “Ne yazdığını merak ettim!”dedi ama, okuyayım ya da oku demedi. ”Söyleyeceğin buysa, dediği gibi, yazdığın buysa çok önemli değil, pek ala diyebilir. Onca önemli olan ne olabilir? İşte bunu da ben bilmiyorum…. Dersliğe gittim, arkadaşlar toplanmış, “Hangi yoldan gidelim? ” tartışması yapıyorlar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Hiç birimizde yazı-tura atacak para çıkmadı. İsmet’in cebinde büyük bir düğme varmış, onu çıkardı. O da hep sırtına düştü. Sırtına göre gidip tersi yoldan dönmeye karar verdik. Gidiş yolumuz ilk geldiğimiz yol, köyün karşı tepeleri. Dura dura gidip köye baktık. Ben kırlangıç yuvası gibi diyorum. Kırlangıç yuvası görmeyen varmış, bana karşı durdular:Kırlangıç güzel bir kuş, ona böyle bir yeri nasıl yakıştırıyorsun? ”diye sordular. Oysa kırlangıçlar kül rengi çamurları kıvrım kıvrım bir birine yapıştırırlar. Çamurdan oluşmuş kül rengi bir toprak çanak gibidir. İsmet biliyor, gülerek “Dayı o kadar doğru anlattın ki, Salih Ziya Öğretmen duysaydı, “Bravo!”derdi. Tepeye çıkınca oturduk. Dağ deyince bir Trakya!da gördüğümüz Istarncaları, daha doğrusu ormanlık tepeleri belliyorduk. Hasan Üner Tekirdağ dağlarını anlattı, birkaç saat süren tepeler. Sonra ya denize çıkıyorsun ya da düzlüklere. Oysa İdris Dağı’nda çık babam çık, üst üste yığılmış taşlar. Lalabel tarafına dönünce çok uzakları yakın gibi gördük. İstasyon binası önünde oturanlar vardı. Öğrenci olduğumuzu anladılar. Birisi”Tam zamanında geldiniz, karşısının bu saatte gözlenmesi güzeldir. Hele bakın, şu gölge gölge yerler var ya, buraya on saat çeker!”deyince, oradan birisi, “Ne on saati Hacı Emmi, yirmi saat de de, baban sevine!”dedi. Baban sevine sözüne takıldık, meğer doğrfu söylüyorsun, anlamına kullanılıyormuş. Hemen dile dolandı, fısıltılar arasında “Baban sevine sözleri yeri ni buldu. Gerçekten çok uzaklardaki köyler belli oluyor. En az 5-6 köy seçiliyor. Araları bir iki saat olsa Hacı emminin dediğine gelecek. İsmet’le Sefer konuştular, sorular sordular. Birisi başlangıçta bize ağaç taşımış ama parasını alamamış. Bunu söyleyince ben ilgilendim. “Unutulmuştur, hakkının yenmesi söz konuısu değildir!”dedim. Söz verdi gelecek. Zaten evi de Ali Yılmaz öğretmenin yakınıdaymış. Adını öğrendik Vasıf. Ancak o v-a seslerini çabuk söylüyor, “Vasıf”. Tren yolunu izledik. Oldukça dik bir iniş. Köylüler Ankara’dan dönerken bu yokuşlarda atlıyormuş. Bu nedenle okulun açılmasına genellikle burada bir durak yapılır düşüncesiyle karşı olmamışlar. Bağların kıyısından yürüdük. Kimi bağlarda az da olsa toplanmadık üzümler var. “Sahipleri bunları toplamaya değer bulmadığından bırakmış olabilir!”dedim. İsmet hemen atlamaya kalktı. Bir süre daha bakındık bu kez de, bunlar dal uçlarındaki koruklar. Sahipleri korukları toplamamak için bırakmış, Anca koruklar zamanya üzüme dönüşmüş. Bunları gelip sahipleri almaz!”deyip birkaç salkım topladık. Az ileride birisi ile karşılaştık. Adam bizim dediğimizi söyledi, “İstiyorsanız helaldir, koparın yeyin!”dedi. Helal sözü ilgimizi çekti, salkım bulan “Bismillah!” diyerek koruklara sarıldı. Güzel bir gün geçirdiğimize sevinerek dersliğe döndük. Az sonra Bayrak Törenine katıldık. Hidayet Gülen Öğretmen elinde düdük, . türt, türt, türt ederek susturdu, Ses vererek başlattı. Hidayet Öğretmen sanki daha güzel söyletiyor. Ya da bize öyle geliyor.

Derslikte ilginç bir haber yayılmış:müzik öğretmeni temelli gitmiş. Kim söyledi? Bizim derslikte Abdullah Erçetin söylemiş ama Abdullah’a da öteki sınıftan çocuklar söylemiş. Herkes inanıyor bense inanmadığımı söylüyorum. “Gidecek olabilir ama, şimdi gitmiş olamaz, künkü kemanı bende, kemanını almadan gitmez!”diyorum. İsmet, “Dayı o seni seviyordu, belki kemanı hediye etmiştir!”İsmet’e, “Kemanı kendisine babasının hediyesi, onu bırakamaz!”dedim. Yakup Tanrıkulu, “Öyleyse unutmuştur!”dedi. Başkaları, “Unuttuysa götürür verinsin!”dedi. Hilmi Altınsoy, “Ben olsam götürüp vermem, unuttuğuna göre önemsememiş demektir. İsterse bir gün gelir alır!”Bu kez de Hilmi’ye “Aferin, sen bazan akıllı akıllı söz ediyorsun!”diye takıldılar. Bunlar konuşulurken, içimden, gerçekten Süheyla Öğretmenin temelli girmiş olacağını düşündüm. Kemanı da unutmuş olabilir. Eğer gittiyse, kemanı Konservatuvar’a bırakabilirim. Cumhuriyet Bayramına gidince yolları öğrenir, gerekirse gene İsmet’le bir gün Ankara’ya gidip hem görüşür, hem de okulunu tanımış olabilirim!”diye düşündüm. Böyleyken arkadaşlara biraz çalım yapmak istedim, göreceksiniz, Süheyla Öğretmen gelecek, kemanını da alacak bize de “Allahısmarladık!”deyip ayrılacaktır. O Behire Bil öğretmenden çok farklı, çok çok duyarlı bir insan. O buradan kaçmıyor, okumak istediği için ayrılıyor. Bize daha fazla yardımcı olamadığı için de çok üzgün!”dedim. Mehmet Yücel, “Asrkadaşlar bakın dayı olaya ne gözle bakıyor. Sabredelim, öğretmen gelirse, dayının dediği olacak demektir. Ondan sonra da onun dediklerine inanalım. Süheyla Öğretmen de bir insandır. Genç, güzel olduğu için biz onu çocuk gibi görüyoruz ama o herşeyden önce öğretmen olarak yetişmiş, bizi de öğrencileri olarak düşünüyor. Bırakalım şu keman meman laflarını, yarından sonra öğretmen dönerse bilelim ki konuştuklarımızın hepsi boştur!Yaşa iskelet, gene nutuk attın!”takılmalarından sonra bir süre herkes önüne döndü. Bu kez Yusuf, Süheyla Öğretmenin kızların oyunlara katılması için nasıl çalıştığını, tam hazırlık yapıldığında yemekhanenin taşınmasını, sonra da toz olduğu bahanesiyle bahçe oyunlarının önlendiğini anlattı. Kızları alıştırmak için kendisinin bile oyunlara katıldığını söyleyince bilmeyenler şaştı. “Sizi, sizi!” diyenler yanında “Bak bunu bilmiyorduk, iyi bir öğretmeni kaçırmışız!”diyenler çıktı. Yusuf, “Son kararımızı, dinlenme günlerinde oyunlara gene başlayacağımızı, katılacakların listeleri yapıldığını da söyledi. Arkadaşların çoğunun katılmak istediği görüldü. Yemeğe oyun konuşmaları içinde girdik. Kimisi oyunların hepsine, kimisi de seçmeli gireceği üstüne sözler verdi. Kepirtepe’ye döner dönmez Lüleburgaz Halkevinde bir gösteri yapmayı düşleyenler bile oldu. Buna en çok ben sevindim. “Onu yaparız, bunu yaparız derken esnemeye başladık. Zilin sesi gelince tasarıları konuşularak yataklara girdik. Yatınca bir ara düşündüm. “Ben neden Lüleburgaz Halkevinde yapılacak bir gösteriye herkesten çok seviniyorum? Arkadaşlar bunu yanlış anladı. “Sen, doğal olarak çok sevineceksin, çünkü ailenden birileri seni izleyecek!”diyesiler. Oysa ben hiçbir zaman bunu düşünmedim. Üstelik ben, ailemden birinin gelmesini kesinlikle istemem. Ben, akordiyonla oyun müziklerini çalacağımı anlatmak için öyle demiştim. Özellikle köyden birilerinin gelmesini istemem. Onların içinde, oyunla, müzikle hiç ilgisi olmayanlar vardır. Övmek şöyle dursun köye dönünce akıllarınca yererler. Koskoca 30 kişilik bando ile köye gelip konserler veren Vahit Lütfü Salcı Dedeinin bile gittikten sonra küçümseyen sözler söylemişlerdi. Böyle bir konuşma sırasında Babamın, “Kedi eremediği ete murdar, tilki yetişemediği üzüme koruk!der” diye eleştirenlerin yüzüne szler söylediğini anımsıyorum. Bizim arkadaşlarda da gördüğüm bu tür değerlendirmeler, köydeki yakınlarımda üzüntü yaratabilir. Bu nedenle ben, kimseyi çağırmam, gelmesini de istemem. Zaten babam gelmez. Gelse gelse Yeni Bedir Muhtarı Kamber Uzun Amcam gelir. Onun için de benim çağırmama gerek kalmaz, onu Okul Müdürü çağırır. Kamber Amcamı anımsayınca onun adına sevindim. Köylülerle okul yönetimi arasında ara deredeki su bölüşmesi nedeniyle bir anlaşmazlık vardı. Muhtar olarak amcam, okulun oradan su almasına göz yumuyordu. Şimdi aynı yerde artezyen açıldı, su bollaştı. Amcam bu nedenle karşıcı köylülere göre daha öngörülü çıktı. Sanırım Okul Müdürümüzle yakınlığı eskisdine göre daha da artmıştır. Haftada en az iki kez geliyordu. Sanırım şımardı, şimdilerde haftanın çoğu günü uğrar. Zaten Hüsnü Baykoca Öğretmenin de eski tanıdığıydı. Hüsnü Baykoca, Nejat İdil, Ahmet Korkut, İlhan Görkey, Abdi Yalçın Biguvar, Ahmet Salih Arı bizim Lüleburgaz’ın Milli Eğitim büyükleri. , ya da ben salt onları tanıyorum. .

 

27 Ekim 1941 Pazartesi

 

Netameli nöbet günlerinden birini daha geçiriyoruz. 7 Fettah da alıngan arkadaşlarımızdan biri. Onu da Sefer Tunca doğrudan değilse bile dolaylı olarak korumaya çalışıyor. İdris yiyinip musluklara gitmiş, dönüp çadıra gelince, “Madam nöbetçi!”dedi. Madam adını bir kıza vermişler. Pek yayılmamış, ben de bilmiyordum. Sanımırım bir ara sözü edilmişti, “Sazan’ın arkadaşı demişlerdi. Sazan’ı tanıyorum, Muaddes, şu tombul kız. İşte onun arkadaşı bugün nöbetçiymiş. İdris bunu söyleyince, Ali Önol sözde Fettah’ı savunacak, (Fettah’a da arada, zenne-kadın kılığında erkek yakıştırması yapırdı. )İdris’e birden “Senin anan madam!”diye bağırdı. İdris Ali Önol’un yanına gitti, çok sakin olarak, Şiiit Baba Ali, sen ne dedin, anlayamadım;bir daha söyler misi? !”dedi. Mehmet Aygün, Hasan Üner, İdris'i tuttular. Yanlarına gittim, ne olduğunu sordum. Hasan olayı anlttı. Herkes bana bakıyor, herkes de İdiris’i savunacağımı biliyor. Üstelik Fettah nöbetine de gitmiş. İdris, kolunu çekip Ali Önol’a bir daha sordu, “Sen ne dedin? ”İdris’i tuttum, “Onun ne söylediğini ben söyleyeyim, ben iyice duydum:

-Benim anam madam! Dedi, dedim. Oradaki arkadaşların hepsi güldü. Bana “Ağzına sağlık!”diyenler oldu. İdris’i alıp dışarı çıkardık. Kahvaltıda gülmekten çaylarımızı zor içtik. Fettah gibi o kız da öğretmenler masası yanında ayakta duruyordu. . Ali Önol yenimizden geçerken durdurdum. Ürkerek durdu, Güldüm, Ali de güldü, gösterdim, yanlışını anladın mı? “Ona gülüyorum zaten!”dedi. Yürüdü. Hilmi sordu, “Abi sen böyle şeyleri nasıl düşünüyorsun? ” Böyle şeyleri düşünmediğimi, böyle durumlarla karşılaşınca en zararsız şekilde nasıl kurtulacağımı hesaplayıp o yolu seçerim!”dedim. İdris bilmeden bir söz söylemiş. Aslında söylememesi gerekir. Bu sözü söylediği için ona çıkışabilirdim. Ancak Ali daha kötüsünü etti. Ali sözde arkadaşını koruyacak ama, arkadaşını ortaya gertirip kendisi öne çıkardı. Böylece İdris'le Ali ortada kaldı. İkisi de yanlışlarını savunmaya kalkıştılar. Oysa ben onların yanlışlarını, zayıf taraflarını rahatça gördüm. Böylece İdris’in söylemesi gereken sözü ben söyledim. Üstelik ben, Ali’nin söylemedi sözü söyledi diyerek Ali’nin inanmayacağı bir şekle sokarak söyledim. Ali, ister istemez “Ben öyle demedim!”diyerek kendi içinden savunmasını yapacak. İdris arkadaş da kendisine söylenen sözün benzerini kendisinin söyleyebileceğini, kendi adına söylenmiş olduğunu duyup bir tür öc almış olacak. Az sonra gerçek ortaya çıkınca tartışma kolayca bir şakaya dönüşecektir. Burada benim yaptığım önemli bir şey yok. Örneğin o kız nöbetçi olmasaydı söyleyecek bir sözüm szan ırım olmayacaktı. Çünkü o zaman İdris gerçekten haksız durumda olacaktı. Ali de haksızlığa karşı (Arkadaşı adına)durmuş olacaktı. Hilmi, “Kafam karıştı ama sen bu sabah bir kavgayı önledin!”dedi. Hasan Üner, ”Ah işte şimdi doğruyu söyledin. Abi, kavgayı göze alarak önledi. Kavgayı göze almasaydı zaten o patırtıya da karışmazdı!”Hep birlikte kalktık. Yusuf gene başladı, “Bir gün sonra!”Geçtiği masalara da eğilerek tekrarladı: “Bir gün sonra!”

Yola çıktık. Bu kez herkes Yusuf’ takılmaya başladı “Bir gün son!”Yusuf sonunda “Yeter!”diye bağırdı, arkasından güleç bir yüz, yumuşak bir sesle “Bir gün sonra!”dedi.

Otuz kişi olarak binanın önünde yoplandık. Binanın kuzay tarafı makaslarına henüz başlanmamış. Ben bizim gruba kiremit taşımalarını söyledim. Öğretmen geldiğinde kiremitlere sarıldığımızı görürse “Devam edin!”diyebilir. Biz zaten kiremit dizmeyi istiyoruz. Az sonra öğretmen geldi, gelir gelmez “Herkes işini seçmiş!”deyi “, ”Devaaammm!”diye bağırdı. Kendisi gene ilk sıra için geldi, birlikte başladık. Öğretmen çatıda az çalışmış olanları sordu. Nanık Yücel, Ahmet Has, Ahmet Baştürk, İrfan Taşkın, Ali Kıpçak, “Ben, ben, ben!”dediler. Onları öbür tarafa çatıya gönderdi. “Başka varsa onları da öteki çatıda deneriz!”dedi. İyi marangozlar işin tüm ayrıntılarını bilmeliymiş. İlk üç sırayı boydan boya birlikte sürdük. Bu kez öğretmen beni kiremitten kaldırdı Hasan Gülümser’le Hasan Arabacı'yı oturttu. “Öğleye dek onlar çalışsın!”deyip Öbür tarafa geçti. Salih Bydemir azıcık alınır gibi oldu. Eğilerek yavaşça:

-Öğretmen işi hızlandırıyor mu yoksa yavaşlatıyor mu? diye sordu. Hiç konuşmadan aralıklı olarak tahtaları çaktık. Tahta çaka çaka çatının öbür tarafına yaklaşınca öğretmen ne düşündüyse “İstiyorsanız gene iki grup oluşturun!”dedi. ”Siz bilirsiniz!”deyip durunca, ”Öyle yapın!”diye tekrarladı. Salih, Yusuf, Hasan Üner dördümüz kiremit dizmeye başladık. Az sonra Sili Usta geldi, gülerek, “Bir gün geri kaldınız!”dedi. Aynı sözü bana tekrarlayınca, “Hayır, günümüz yarın dolacak!”dedim. Hemen Pazar günü öğleden sonra çalışmadığımızı anlattım. Sili Usta “Ben burada değildim, onu bilmiyorum!”dedi, gülerek “O zaman tamam, yarın dolacak!”dedi.

Sili Usta gidince onun becerileri üstüne konuşarak yedi sıra dizdik. Yandakiler bırakınca biz de aşağı indik. Orhan geldi, öğretmeni göstererek, “Sen bu öğretmenle nasıl geçiniyorsun, şaşıyorum!”dedi. Ben de Orhan’a “Ben onunla değil o benimle nasıl geçiniyor? ”onu da ben merak ediyorum!”dedim. Orhan birşeylere kızmış ama tam açıklamadı. Fiskoslayarak okula döndük. Okul bahçesine girince Süheyla Öğretmeni gördüm. Birden neşem geldi. Derslikte söylediklerimi anımsadım, “Şimdi çekip gitse bile üzülmeyeceğim!”Ama “Bir de kalır, çalışabilirsek benden mutlu kimse olmayacak!”Yemekteki konuşmaları duymamış gibiyim. Hilmi sabahki konuşmaları tekrarladı, “Fettah kızdan daha güzel, kız olsaymış keşke!”dedi. Bu kez Mehmet Aygün, “Ken arıyorsun arkadaşım;bu sözleri o duysa, elinden seni kimse kurtaramaz!”Bu söz üzerine bizim masada uzunca süren bir tartışma başladı. Duymazdan geldim, yemeğimi bitirince de beklemeden kalktım. Hilmi masada yalnız kalmış, ilerden dolanırken gördüm. Üzüldüm ama geri dönecek halde değildim. Doğru dersliğe gittim. İşim varmış gibi gidip kitaplarımı karıştırdım. Sanki kitaplarım içinde bir şey unutmuş gibi ufuldanarak aradım. Bizimkilerin hepsi arkamdan geldi. Yusuf telaşlanarak sordu “Ne arıyorsun? ” Üzgün bir sesle on liram vardı, nereye koyduğumu düşünüyorum, saat almak için hazırlamıştım!”dedim. İsmet geldi, duyunca üzüldü. Geldi kitapları bir de o sıraladı. Hilmi geldi, telaşımızı görünce sordu. Yusuf ona da benim söylediğimi söyleyince Hilmi'cik üzülerek, “Belliydi, abi yemekte tedirgindi, onu düşünüyormuş besbelli!”dedi. İçimden utandım ama geri dönüş yapamadım. İsmet beni teselli etti. “Dayı aldığın saati kaybettiğini düşün!”Bu kez de İsmet güzel bir papara yedi:

-Sen deli misin, on lira verilmiş saat kaybedilir mi? İsmet gülerek, “Dayımdan onu ben almış olabilirim:

-Benim koluma daha çok yakışıyor, annem görünce çok sevinecek, diyebilirim. Annem de yine “Dayına yapma bunu!”deyip, beni tartaklamaya başlar, değil mi dayı? ” Mehmet Yücel gördü, İsmet’e “Ayıp, insan kendinden büyüğüne böyle mi davranır? ”diyerek sürükledi. Gülüşerek yola çıktık. Arkadaşlar yeni konu bulup şakalaşırken ortaya attığım yalandan dönmek için planlar düşündüm. Bir an para kaybetmenin benim için küçültücü olacağını hesaba kattım. “Ay Allah, nasıl da unuttum, param akordiyonun kutusunda. Düşürmeyeyim diye oraya koymuşum. !”Arkadaşlar takıldılar bundan sonra akordiyonun karıştırılırsa benden bil!” diyenler oldu. “Her gün saat almak için para ayırmadığımı, onu da İsmet!’ten borç alarak tamamladığımı, o nedenle İsmet, alırım malırım dediğini söyleyerek yaptığım yanlışı çözmeye çalıştım. Yusuf’la Hasan bana inandılar. Benim için de onlar önemliydi.

İşe neşeyle başladık, bugün bitirmeyi düşünmüyoruz ama yarın kesin bitecek. Ancak duvarcılara bugünden duyurmak gerekiyor. Kalkan duvarından Orhan’a “Öğretmen gelince anımsat, duvarcılar gelsin!”derken öğretmen arkadan gelmiş, “Gerek yok öğretmen o işi halletti, dedi!”dedi. “Sağolun!”deyip sustum. Uzun bir süre sessizce çalıştık. Bu kez öğretmen kalkan duvarından bize bakarak, “Sıralar giderek çarpılıyor, dikkat!”dedi. Durup özden geçirince sahiden iki sıra önce üç dört kiremitin yerine oturmadığı saptadık. Biz, özellikle de ben çok şaşırdım ama, nedenini bilemedim, bakıp bu kusuru göremediğime üzüldüm. Öğretmen teselli etti, “Bizim işlerde bunlar her zaman olur, biraz daha dikkat!”deyip arkasını döndü. Daha dikkatli sıralamaya başladık. Yusuf yavaşça, “Bir bakıma iyi oldu, biz de daha ağır çalışırız!”dedi. Gülüştük ama ben içimden kederlendim. Orasını ben dizmiştim. Akşama dek onu düşündüm. Arkadaşlara yalan söylemenin cezası mı yoksa? ” diye bir ara kendimi yokladım. İnanmadığım bir saplantıya kendimi kaptırmamak için başka olaylara döndüm. Fettah’ın nöbetinde gidip yatakhaneye girmem. O nedenle bugün çalışma yok. Oysa öğretmen gelmiş, ya bana “Gel!”derse. O zaman, Fettah’a “Öğretmen çağırdı!, ya da öğretmen istedi”deyip, kemanı alır giderim. Paydosta bunları düşünerek okula dönerken Ali Yılmaz Öğretmenin kapısı önünde Süheyla Öğretmenle Gül’ü gördüm. Arkadaşlar ya görmedi ya da dikkat etmediler. Tam önlerinden geçerken onları iki ayak yüksek terasa çıkıyorlardı. . İçim cız etti. Süheyla Öğretmen ablaya “Hoşçakal!”diyecek. Okula gidince doğru dersliğe gittim. Sami Akıncı’dan başka kimse yokmuş. Sami Akıncı, “Müzik Öğretmeni gidiyormuş, biliyor musun? ”dedi. ”Biliyorum, gideceğini biliyorum ama ne zaman gideceğini bilmiyorum, ne zaman gidiyormuş? diye sordum. Sami, gününü bilmediğini ama kesin gittiğini, bildiğini söyledi, Arkasından da “Kızçağız daha okuyacakmış!”dedi. Başka gelenler oldu. Sami onlara da aynı sözleri söyledi. Ben çıktım, geçen akşamlar gittiğim yerlere doğru gittim. Kimsesiz dereler, tepeler yavaş yavaş gölgelenen kuytular. Köyü anımsattı. Bizim dereler daha geniş alanlara yayıyılıyor ama tepeler bu denli yüksek değil. Lalabel’de insanların konuşmaların anımsadım, 8-10 saat uzaklıktakli köyler belli belirsiz görülebiliyor. Bizim oralarda dümdüz olduğundan bir köyden öteki köy kolay kolay görünmez. Salt köyler çok ağaçlı olduğundan yığınla ağaçlar kestirilir. Bizim köyden bakılınca Deveçatak köyünün karşı evleri değil köyün tümü bir ormanmış gibi karaltı olarak görülür. . Oysa köylerin arası bir saattir. Ben kendi kendime kuruntulanırken Hasan Üner’le Yusuf koşarak geldiler. Onları görünce Süheyla Öğretmenin beni çağırdığını sandım. Sevinçle kaygı arası bir gelgit yaşarken hiç de öyle olmadı. Onlar beni buraya gelirken görmüşler. Önce kızacağımı düşünüp çekinmişler. Sonra da oturup kaldığımı düşününce koşup gelmişler. Uzaklara bakıp ikisi de kendi köylerinden kendilerinde izi olan kır anılarını konuştular. Bana göre çocukça da olsa dinledim. Onların anlattıklarını ben ilkokulun 3. sınıfını bitirdiğim yıllarda yaşamıştım. Kuzular, derelerde balık tutmalar, eşeklere binmeler, kasabalara gitmeler. Döndük konuşa konaşa gene dersliğe geldik. Nedense dersliğe girince iki arkadaş kemanı sordu, ”Keman ne oldu? Ben de hiç umursamadan ikisine de bakarak sordum, “Kemana ne olmuş? İdris açıkladı, ”Abdullah’la iddialaştık, Abdullah “Öğretmen kemanı aldı, bense almadı, dedim. Biraz sinirlendim ama gene de gülerek, ”İkiniz de bilemediniz, çünkü ben kemanı vermedim. Verdiğimde Süheyla öğretmen almadı, sonra da ben bir daha götürüp vermedim. Şimdi gidiyormuş, görmesin diye kaçıyorum!”dedim. İkisi de öyle bakıp kaldılar. Çok değil İdris’i bu sabah kavgadan kurtarmıştım. Benim için değişik bir gösteremesini bekliyordum, arkadaş hiçb ir tepşki gösgtermedi.

Yemek zili çaldı, hep birlikte yemeğe gittik. Onlara söylediğim söz anlamsızdı ama gene de bana cesaret verdi:

-Öğretmen çağırıp istemezse götürüp vermeyeceğim. İsterse de götürüp teşekkür edip vereceğim. İçim çok rahat. Süheyla Öğretmen gelmedi, yan gözle kızların masalarına baktım gül de yok. Sanırım Ali Yılmaz Öğretmenlerden dönmediler. Dersliğe gidince Süheyla Öğretmeni benim gibi izleyenlerin olduğunu anladım;gelip gitmiştir. Babası resam olduğuna göre arabası vardır. Arkadaşının arabasıyla gelir, alır gider sözleri tekrarlanıyordu. Bir süre bekledim, biri bana sorsun da gene bilgiç bilgiç konuşayım. Nedense soran olmadı. Coğrafya kitabını açıp yer şekillerini, kıtaları, denizleri, gölleri okudum. Bir yığın ad var, hiç birini bilmiyorum. Göl olarak aklımda bir Van gölü bir de Tuzlu göl vardı. O taraflarda çalışmış olan Kasım Hüseyin Amcanın anlattığı bir de Sapanca gölü adı anımsıyorum. Sonradan olmuş bir gölmüş. Günah işleyen köylüler yüzünden köy batmış. Camiler, minareler berrak zamanlarda hala görülebiliyormuş. Kendi kendime bunları düşürken zil çaldı, koşar adımlarla yatakhaneyi boyladım. Çocukluğumda yaramazlık yaptığım sıralarda korkudan yattığımda söylediği gibi tam anlamıyla “Tilki uykusu durumundaydım. Bu kez bitişiğimde Orhan öbür tarafta konuşanlara, “Öğretmen geleli beri adını anmıyordunuz, bugün ne oldu da müzik öğretmeni derdine düştünüz? ”dedi. İsmet’in sesini duydum, dayım üzüldüğü için susuyor, o biliyordur!”deyip gitti. Sesler kesildi. İçimden, “Dayının tek bildiği, bir gün kalışı, o gün geçince dayının da bildikleri bitecek!” dedim. Ne olduysa bu söz kafamdaki tüm soruları alıp götürdü, arka arkaya esnedim, sanırım ters yöne döndüm…

 

28 Ekim1941 Salı.

 

Kaşık, tabak tıkırtılarından uyandım. Recep bir kez gidip gelmiş, çay müjdesi verdi, yanımdan geçerken senin sevdiğin var dedi. Senin sevdiğin, dediği zeytin. Kalktım. Baktım, akşamki konuşmalar unutulmuş. Bu kez ben kurcalamak istedim, yanımdaki Orhan’a akşam çok uykum vardı birşeyler konuştuğunuzu duydum ama yanıtlayamadım, neydi onlar? ” Orhan, “Saçma sapan şeyler, daha önce de bir öğretmen geldi gitti, onun adını bile unuttular, bu öğretmen gitmiş, onun derdine düştüler!”dedi. Süheyla Öğretmen mi? dedim. Orhan “Hııı!”deyince “O daha gitmedi ki, ne gittisi? ”dedim. Orhan, Bekir Temuçin’e “Bekir bak, senin gitti dediğin öğretmen daha gitmemiş!”dedi. Herkeste bir ilgi uyandı, benim de beklediğim buydu. ”Arkadaşlar nedense söylenenleri anlamak istemiyorlar. Geçen gün de buna benzer bir iddia ortaya atmışlardı. Bakın öğretmen geldi, şimdi de burada!”Ben burada deyince, ”Sahiden burada mı? diye candan soranlar oldu. İsmet ilgiyle dinledi. “Ben siz demedim mi? Dayım öğretmenle konuşuyor, doğrusunu o bilir!”diye bir destek verdi. Konuşarak kahvaltıya çıktık. Bir süre sonra Nahide Öğretmenle Süheyla Öğretmen kahvaltıya geldi. Onlar geçerken ben toplandım, iki öğretmen de gülümsediler. Öğretmenler geçince Hilmi Altınsoy beni onurlandıran bir söz söyledi. Arkadaşlar bu sözü duyunca gülmekten yerlere yattılar. Hilmi, benim sözlerime kimi zaman karşı oluyormuş. İşte bu karşı oluşlarda da hep kaybediyormuş. Düşünmüş taşınmış, bu yaptıkları için kendisine bir ceza verilmesini istiyormuş. Ancak bu cezayı vereceklerin de haksıslık edeceklerinden korkuyormuş. Sonunda şu kararı vrmiş:Eve dönünce annesine “Anneciğim bana bir bu yanağıma bir de bu yanağıma iki tokat vur!”diyecekmiş. Annesi vurduktan sonra da beni anacakmış. Mehmet Aygün “Bu ceza olmaz, bu anne sevgisi, üstelik özür dilediğin insan orada yok, gel bu tokatları ben vurayım, herkes görsün ki hak yerini bulsun!”Olur-olmaz tartışmasıyla masadan kalktık. Hilmi kaldı ama biz o varmış gibi onun kurnazlıkları üstüne konuştuk. Yusuf yolda başladı, “Hazırlığınızı yapın, yarın yolculuk var”. Musa Güner-Ali Ergin ikilisi, film şarkısını söylediler:

-Yoculuk var yarına-Sevenler diyarına-Bayram gecesi…. Az sonra Ali Yılmaz Öğretmen geldi;gelir gelmez de aynı haberi verdi, “Süheyla Öğretmeni de kaçırdık, iyi bir insandı, o gene okula dönüyormuş, hayırlı olsun. Zaten burada doğru dürüst çalışma ortamı bulamamıştı. Burada onun çalışacağı ortam ancak iki yıl sonra oluşur. Daha yemekhane, yatakhane yok, Okul yönetimini bir araya toplayacak bina yok. Süheyla Öğretmene çalışacak piyanolu salon nereden olsun?

Öğretmen bunları söyleyince ben, “Öğretmenim siz onları Süheyla öğretmene değil bize söylüyorsunuz!”dedim. Öğretmen birden durdu, bana baktı, ”Doğru, bunları ben size söylüyorum, hem de iki kez size söylemiş oluyorum!”dedi bir süre güldü.

İskeleye tırmanırken, “Ne haber yarın gidiyor muyuz? ”diye sordu. Liste tutanın Yusuf olduğunu söylediler. Ali Yılmaz Öğretme Yusuf’a, “Aman Yusuf listeni iyi tut, dışarda kalan, kaybolan olursa hepimize sıkıntı verir. Sahiden sen tutacaksan, yanına bir arkadaş daha al birlikte gözetin!”dedi. Biz son sıraları çekerken bu kez, Halil Basutçu-İsmet Yanar-Mehmet Yücel üçlüsü geldi. Salih Baydemir, iki Hasanlar yardım etti. Oluklu kiremitler çekildi. Paydos zili çalarken küçük tarafın makasları da bitmişti. Öğleden sonra rahat rahat oranın da kiremitlerini döşeyeceğiz. Ali Yılmaz Öğretmen Salih’e “Oh!”diyecek miyiz? diye sordu. Salih büyümüş de küçülmüş tavırları içinde “Acele etmeyeleim öğretmenim, akşamüstü daha rahat “Ohh!”çekeriz!”Yola çıktık. Yapıcı arkadaşlar, bizim daha önce anlattıklarımız nedeniyle Ali Yılmaz Öğretmeni biraz değişik tanımışlar. Bugünkü konuşmaları dinleyince Mehmet Yücel, “Bu güzel insanın neresini beyenmiyorsunuz, bakın ne tatlı konuşuyor!”dedi. Halil de “Biz Namık Ergin Öğretmeni ilk günden bu yana tanır severiz o da bizi sever şakalaşır ama sizinki kadar bir birimize yaklaşamayız. !”dedi. Okul bahçesine girince benim kaygım depreşti, kemanı bugün vereceğim, bu kesin. Ama nasıl teşekkür edeceğim? “Kemanı veremezsem içimde sürekli bir acı olacak öğretmenim. Çünkü ben sizden sonra keman çalışamayacağımı kesin olarak anladım!”diyeceğim. Kepirtepe’ye dönersek, orada piyanoya başlayacağım, akordiyon nedeniyle onu daha rahat yapacağımı sanıyorum, piyano çalışrken de hep sizin övütlerinizi anımsayıp çok çalışacağım, bir gün karşılaşırsak size piyano çalacağım, söz!”diyeceğim. Bunları söyleyebilirsem, içim rahat olacak. Yemeğe girdik. Bayan öğretmenler bu kez kızların masalarında, Mukaddes nöbetçi galiba öğretmenlerin yanında ayakta duruyor. Yemekten erken kalktık. Nöbetçi Recep benim sevdiğim bir arkadaş, çadıra gireceğimi biliyor. Sormadan girip, kemanı aldım. Sesimi duyup çağırma olabilir, diye düşünüyorum. Amacım keman çalmak değil söyleyeceğim sözleri sıralamak. Bekledim, Yusuf geldi, biz yola çıkıyoruz!”dedi toparlanıp çıktım. Çağıran falan olmadı. İçimden geçirdim “Akşam üstü olacak!” hızlı yürüyüp arkadaşlara yetiştim. Ankara’da geziyormuşuz gibi orası neresi, burası neresi soruları soruluyor. İsmet, Halil, Yücel de bizimle. İsmet iki de bir orasını dayım daha iyi bilir!”deyince, Mehmet Yücel İsmet’e takıldı, “Öyleyse sen gene dayınla gez, nasıl olsa gördüğün yerleri öğrenemiyorsun!”dedi. Bu söze öteki çocuklar güldü. İş yerine varınca, yapıcılar sürdükleri harç fazlalıklarını kazıyıp büyük bölümü tamamladılar. İkili gruplar olarak dört taraftan kiremt işine geçtik. Öğretmen gelince bir bölümümüzü aşağıya temizlik işlerine ayırdı. “Otuz kişi binayı çökertiriz, ben de iniyorum!” deyip aşağıya atladı. Biz bitirmek üzereyken Sili Usta ile Mustafa Güneri Öğretmen geldiler. İkisi de güzel sözler söylediler. Sili Usta gene “Bir gün geç! “dedi. Ben gülerek “Hayır, araya bir Pazar tatili girdi!” dedim. Sili Usta gülerek “Tamam tamam ben unuttum!”dedi. Mustafa Güneri Öğretmen, ”İbrahim dikkatlidir, ne yaptığını ne söyleyeceğini bilir!” dedi. Sili Usta da “Biliyorum, biliyorummm!” diye uzattı. Sili Usta, “Siz, hepiniz, yemekhane için de bir keşif yapın, konuşalım!”dedi. Ali Yılmaz Öğretmen duymuş, ben de konuşabilir miyim? diye sordu. Sili Usta da Mustafa Güneri Öğretmen de “Estafrullah!”dediler. Ali Yılmaz Öğretmen “Onbeş Kasım! Ama çocuklar hesabını gene yapsınlar!”dedi. Onbeş kasım sözlerini tekrarlayarak ayrıldılar. Paydostan çok önce tamamladık. Salih, Orhan, Halil’lere yardım etti. Etrafı topladıktan sonra erkenden okula döndük. Herkes bir sevinç için de ben sıkıntı çekiyorum. Gene kemanı aldım, ama çalmam değil yayı tellere süremiyorum. Gözlerim, okul kapısında. Okulda kimsecikler yok. Kemanı iyice gözden geçirdim, reçineleri, silme bezi hepsi öğretmenin bıraktığı gibi. Kutuyu Hilmi’nin yatağına koydum. Öyle bekliyorum. Ayakta uyur gibiyim. İrkildim, uykudan kalkar gibi etrafıma bakındım. İki bayan öğretmenin okula girdiğini gördüm. Kendimi toplayıp kemanı aldım, gittim. Ben kapıdan girerken iki öğretmen de beni görüp durdu. “Kemanınızı getirdim öğretmenim!”dedim. Süheyla Öğretmen Nahide Öğretmene dönerek siz konuşun, çok iyi çalışıyor, ben kemanı bırakmak istiyorum, Ankara şurada, gerektiğinde gelir alırım, diyorum, anlatamıyorum!”dedi. Nahide Öğretmen gülümsedi daha söze başlamadan ben. “Götürmek sizin için yük olacaksa yarın ben getiririm. Siz gidince ben kendi kendime keman çalışamayacağımı anladım. Size verilmiş sözüm vardı, onu tutamayacağıma göre kemanınıza bakıp üzülmek istemiyorum!”Nahide Öğretmen, “A Süheyla, bu içtenlikli itiraftan sonra bence de kemanı alman gerekiyor. İbrahim bu işe herhalde “Nasip!”deyip, sonuca razı olmuş!”, dedi, kemanı benden aldı, dimdik duran Süheyla Öğretmene verdi. Süheyla Öğretmen, bana “Ne inatçısın, sen insanı, kendine yalvartmak için mi, yoksa onu mutlu etmek için mi seveceksin? diye sordu. Öylece baktım kaldım. Bana haksızlık ettiğini bile bile gene de sana hak tanıyorum İkimiz de buna “Nasip!”deyip geçeceğiz besbelli! dedi. Keman elinde yanıma yaklaşarak, “Yarın sen de geliyor musun? ”diye sordu. Gideceğimi söyledim. “Ben de aynı trendeyim, yakınından geçeceğiz okulumu göstereyim. Uzun bir süre orada olacağım, Ankara’ya gelirsen uğramayı unutma gel!”dedi. Yürüdü. Sallanır gibi ayakta bir süre zor durarak arkasından baktım. Yürüyünce toparlandım ya da öyle sanarak yatakhaneye döndüm. Az otuunca toparlandım. “Kurtuldum!”, dedim içimden. Hilmi Altınsoy’un yatağına uzanıp bir süre durdum. Aralıklı, derin derin soluduğumu anladım, Öyle ki soluğumu içeri alırken üzüldüğümü, verirken sevindiğimi duyumsar gibi oldum. Soluğumu izlemeye çalışırken Recep geldi, elinde bir kağıt rule, Müzik Öğretmeni gönderdi!”dedi. Açtım, beş tane nota: Scubert Serenad , Ave Maria- Toselli, Serenad –Ramo, Tamburin- Beethoven, Menuett. . Köşelerinde inci gibi yazılmış güzel yazılarla Süheyla Başokçu…. Dersliğe gittim. Konuşmaları dinledim. Müzik öğretmemni sözü geçmiyor. Ankara’ya gitmeyecek olanlar bile gidecekmiş gibi şamata ediyorlar. Konuşmalara katılmadım. Yarın Süheyla Öğretmenin yanına nasıl sokulurum. Görüp beni çağırırsa mı gideyim, yoksa beni görmesi için yakınların da mı durayım? İşte benim kibrim bu. “Beni görsün de çağırsın!” numarasını asla yapamam!Öyleyse o beni nasıl görecek? Yüzden çok öğrenci geliyor, tren tıklım tıklım olacak. Notaları açıp baktım. Görüp soranlar oldu, öğretmenin verdiği söylemedim. Abdullah adı okumuş, hemen açıkladı, Süheyla Başokçu’nun! “Evet bende kaldı”, dedim. Çabucak arada yayıldı:

-Müzik öğretmeninin notaları kalmış”Fısıltıları duyuyorum ama duymazdan geliyorum. Nöbetçi Recep Kocaman geldi. Gelir gelmez İdris, Recep Kocaman’a söyledi. “Öğretmenin notaları kalmış!”Recep doğrucu, “O notaları Süheyla Öğretmen kendisi gönderdi, bana verdi, İbrahim’e ben verdim!”deyince. Ben derin bir soluk aldım. Elimde Lise 1. Sınıf Almanca kitabı vardı:

-Öf be, amma da zor!Herkes bana baktı, Gotik yazıları kaldırıp gösterdim. Sami başını kaldırmadan “Şeytanlı parçayı mı okuyosun? ”dedi. Anlamadım ama , ja, ja deyip savuşturdum.

Namık Ergin Öğretmen geldi, yüzlerimize bakarak, yarın için görev vereceklerini seçti. On arkadaş, aralarında ben de varım. Ben özür diledim, “Ben belki Süheyla Öğretmenle Konservatuvara gideceğim, o nedenle sizden ayrılabilirim!”dedim. Namık Ergin Öğretmen “Haklısın!”deyip geçti. İsmet, Sami, Halil, Sefer, Yusuf, Saatçı, Ertur, Mehmet Yücel, Arif, Hüseyin Serin görevlendi. Öğretmen gidince yapılacak işler, sabah kalkmalar, yola çıkmalar, bilet almalar, para toplamalar derken yemek zili çaldı. Yemekte de aynı konuşmalar. Herkes seviniyor ama ben sevinemiyorum. İçimden de kendime kızıyorum:

-Niçin yalan söylüyorum? Bunun yanıtını ise kendime bile veremiyorum. Öğretmen, “Geçerken okulumu göstereyim!”dedi. Konservatuvara gitmek de nerden çıktı? Bunu salt arkadaşlara karşı bir böbürlenme olarak yapıyorum. Peki neden böbürleniyorum. ? “Yarın öğretmen yan bile bakmadan istasyona inerse, soranlara ne diyeceğim? ” Bu kez de bunlar için inandırıcı sözler aramaya kalkıştım. Yarınki tatil için erken yatma izni duyuruldu. Arkadaşların çoğu hemen yatmaya hazırlandı. Ben dersliğe gidip bir süre orada oturdum. Halil, Sefer, Arif, İsmet konuştuk. İsmet’le ben bilen olduk. Ulus Meydanı, Anafartalar, İstasyon Yolu, Yenişehir, Yer olarak Yeni Sinema, T. B. M. meclisi ile parkını biliyoruz. Ulus İstasyon arasını ise iyi biliyoruz. Yarın izleyeceğimiz tören yerini uzaktan gördük ama biz, girmiş çıkmış gibi anlatıyoruz. Konuşa konuşa yattık. Yatınca aklım Ankara’da, uykumu kaçıracak düşünceleri çok iyi bildiğimden, Ankara’da gezinmeyi yeğledim. Nasıl olduysa birden yolumu kaybettim. Trenden yanlış yerde inmişim. Görev almadığım için Namık öğretmen kızmış, “Bırakın kendi başına dolaşsın!”demiş. ”Tamam , diyorum Namık Öğretmemn benim konservatuvar yalanımı da yakaladı, ya çağırır Süheyla Öğretmene, “Sen bunu çağırdın mı? ”dire sorarsa!. Tam katşımdan Namık Öğretmen geliyor. Ona görünmemek için kaçarken uyandım. Zifir karanlık. Heskes uykuda, sevindim, gülümseyip uyudum. Dolu şeklinde yağmur, rüzgar çadırı sürüklüyor, ben bir yerlere ucu ucuna tutunuyorum. Arkamdan biri beni çekiyor. Kendimi sıkıp ondan kurtulmaya çalışıyorum. Başka birileri de tuttu tutacak;yeli sırtımda. Yakalanmamak için sırtımı oynatıyorum.

 

29 Ekim 1941 Çarşamba

 

Bir ses duydum, birisi gülerek sordu, “Uyanmıyor mu? Çok uykusu var, bırak azıcık uyusun!” dedi. Gözümü açtım, Dürtükleyen İsmet, onunla konuşan İdris. Gözümü açınca şaşkın şaşkın baktım, gidecekler hep kalkmış. Toparlanıp kalktım. Gidenlere kağıtlara sarılmış yiyecek veriyorlar. Onları aldık. Çaylarımızı içip yola hazırlandık. Benim gözlerim Süheyla Öğretmende. Süheyla Öğrtetmen bir grup kız arasında, onların çevresinde de 20 kadar çocuk. ” “Öğretmenim, öğretmenim!” diyerek arılar gibi öğretmenin çevresini sarmışlar. Konuşmak değil yaklaşmak bile olası değil. Lalabel’e varınca da bir deneme yapmaya çalıştım. Benim ilgim öğretmenin eşyaları içindi, kemanı bıraktı mı yoksa. ? Ben almayınca bir başkasına bırakıysa çok üzüleceğim. Ben bunları sayıklarken iki köylü geldi, yanımızdan geçerek öğretmene yaklaştı. Öğretmenin çevresindeki çocuklar eşyaları birer ikişer kaptılar. Birisi de kemanı aldı. Kemanı görünce rahatladım. Tren geldi herkes bindikten sonra biz görevliler de bindik. Ben görev almadım ama gene de İsmet’le birlikteyim. İsmet görevli, biraz da laf olsun diye tren içinde dolaşıyor. Süheyla Öğretmenin oturduğu yeri görmüş. “Bir önceki vagonda!”dedi. O vagona geçtim ama öğretmene de görünmek istemiyorum. Tuvalet önündeki pencereden bakarken, kemancı çocuklardan İlyas Özcan, “Abi, öğretmen seni çağırdı!”dedi. Gittim, kapıdan bakınca öğretmen yanındaki pencere önüne çağırdı, işte benim okulum burası diye bir bina gösterdi. Binanın yarısını görebildim, balkonlu, yatık bir bina, Ankara'nın bir çok binası gibi kirli, renkli. Nereden gidiliyor? diye sordum. Öğretmen “Nota baktığımız yoldan duğru yürüyünce okulun önüne çıkıldığını söyledi. Sonra da, İstasyon, Ulus Meydanı, Atatürk Heykeli, Anafartalar, doğru Cebeci, Konservatuvar!”dedi. ” “Kolaymış, !”dedim ama, ne zaman , niçin gideceğimi de düşünmeden edemedim. Dinleyen çocuklardan birileri “Abi bizi de getir!”dediler. Süheyla Öğretmen, “A, ne iyi olur!” dedi ama, bunun olmayacağını benim gibi o da biliyordu. “İnince sizi, göremeyiz, iyi günler, başarılı çalışmalar!”dedim. Süheyla Öğretmen, “Notalar keman için ama sen akordiyonla onları seslendirirsin, sevdiğin için bıraktım!”dedi. Yürüdüm, dışarı çıktım. Öbür vagona geçip izledim. Öğretmen de bizim gibi büyük istasyonda indi. İner inmez de dört beş kişi çevresini sardı, eşyaları alanlar, sarılanlar arasında birkaç kez bizim tarafa bakıp el salladı. Yolcular yürüdü gitti, biz gruplar oluşturup bir birimizi gözledik. . Bizimle yalnız Nahide Öğretmen gelmişti. Baktık ki, Selçuk Korol, Reşat Tekinay, Ali Yılmaz Demirbilek, Nazmi Aybar Öğretmenler hep buradaymış. Onlar işbölümü yapmışlar her halde hepsi birer grubun yanına gidip konuşmaya başladı. Önce Ulusa çıktık. Ulus Meydanı karınca gibi insan. Öğretmenler saatlerine baktı, Önce Meclis önüne indik. Meclis önünde polisler bizi önledi, bir aşağı yola indik. O yolunda bir tarafı insanlarla doluydu, aralarındadan geçmekte zorluk çekince Hidayet Gülen Öğretmen polislerle konuştu. Polisin biri Hidayet Öğretmene çıkışınca Hidayet Öğretmen polisi azarladı:

-Bayım, sizden üstünde durduğunuz yol hakkında bilgi istedik, sen bize baba nasihatına kalkıyorsun, bunlar öğrenci, ben bunlara Ankara’da Cumhuriyet Bayramı töreni izleteceğim. Sen bana azıcık yol açabilecek misin? onu söyle diye bir bakıma bağırdı. Bu sıra bir başka polis geldi, bizi karşıdaki boş yola aldı rahat rahat, insanların daha önce gidip oturduğu yerlerin arka sıralarına yerleştik. Arka sıralardayız ama, her yer rahatça görünüyor. Önde çok geniş bir yol var. Radyo konuşması yapılıyor. Radyodaki kişi bizim bulunduğumuz yeri anlattı. Bir süre güldük. “Konuşan adamlar bizim gördüklerimizi anlatıyorlar da bizi neden anlat mıyorlar!”diye sorular ortaya atıldı. Mehmet Yücel, gene bir şaka yaptı. “Radyoda adınızın okunması için gidip adınızı yazdırmanız gerekiyor!”dedi buna inananlar oldu. Biz gülerken yakınlarımızdakiler bizi uyardılar, ”Cumhur Başkanı İsmet İnönü konuşuyormuş. O sıra uçaklar geçti. Uçaklar gitti gitmedi gene geçtiler. Biz uçakları izlerken uzaklara şemsiyeli adamlar indi. Paraşütçüler bunlarmış. Paraşütlere bakarken biz hepimiz Ömer Tunalı Öğretmenimizi anımsadık. Ömer Tunalı Öğretmenimiz de böyle bir denemede düşmüş, dedilerdi.

Biz kederlenirken büyük yolun başında bir yürüyüş başladı. Sıra sıra kamyonlar, traktörler daha küçük arabalar geçti. Onları gene kamyonlar izledi. Bu kamyonlarda süslenmiş hayvanlar vardı. Koyun, keçi, at, inek, boğa, adları, yetiştiği yerleri de söylenerek geçti. Halk hepsini alkışladı. Oldukça uzun süren bu geçmelerden sonra öğrenciler, doktorlar, hemşireler, arkalarından askerler yürüdü. Daha sonra zıhlı arabalı askerler, daha sonra da tanklar geçti. Oturanlar birden kalktı, oturulan yerler birden boşaldı. Öğretmenlerin uyarıları gereği biz yavaş yavaş indik. Yollar açılınca rahat yürümek için uzunca bekledik ya da bekleye beklere Ulus Meydanına çıktık. Çarşı arasında gölgeli bir yere girdik. Kahveler, kebapçılar var. İsteyenler çay getirtip ekmeklerini köftelerini(Elva da vardı) yedi. Öğretmenler aralarında konuştu, saat 3’oo te Stadyumda buluşalım. Stadyumda futbol maçı varmış. Arkadaşlar buna çok sevindi. Radyoda Sait Çelebinin anlattığı maçları anımsıyoruz ama canlı olarak hiç görmemiştik. Özelliklle ben hiç bilmiyordum. Bizim sınıftaki arkadaşlar biraz da İsmet’le bana güvenerek ayrı gezeceğiimizi söylediler. Namık Öğretmen bana “Tamam mı İbrahim!”dedi güldü. Bana güveniyordu, biliyorum. Anafartalar çıktık. Kitapçılartı nota satılan yeri, az ilerideki okulları bulduk. Okul bahçesi oldukça yüksekte öğrencileri gördük. Merdivenlerde bir süre oturduktan sonra geldiğimiz yoldan Ulus Meydanına indik. Saatçı önünde arkadaşlar bana saatı anımsattı. Önce saatlere baktık. Saatçıdan çıkan bizim yaşımızdaki bir çocuk, dükkan önünde toplanmamamızı söyledi. Arkadaaşlar sinirlendi ama gene de ben içeri girdim. Saat alacağımı söyleyince çocuk değişti, alıcı olduğumuzu anlayınca çıktı arkadaşlardan özür diledi. İçerde saçı dökülmüş bir adam tek gözüyle bize bakıyordu. Ben onu beklerken kapıdaki çocuk önüme bir tepsi içinde bir yığın saat koydu. Saat alacağımı söyledim ama ne yapacağımı bilemiyorum. Hangisini seçeyim diye sormak üzere İsmet’i içeri çağırdım. İsmet benden daha girgin, birkaç tanesini seçti. Çocuk da seçilenleri koluma taktı. Bu arada kol çocuk bilgiçlik yaparak kol saatinin sol kola takıldığını söyledi. Çocuk öyle deyince önceki saatimin öyküsünü anlattım. Saatimi yeğenimin kardeşi aldığı için bu saati ona aldırdığımı da ekledim. İsmet bana sormadan bir tanesini koluma taktı, “Bunu al dayı!”dedi. Çocuk bu dayı sözüne sevindi. Ben çocuğa “Dayı nedir biliyor musun? ”diye sordum. Çocuk gülerek, “Biliyorum, işte benim de dayım!”diye içerdeki tek gözlüklü adamı gösterdi. Adam gözünde takılı nesneyi çıkarıp geldi. İki gözü de sağlam, kolumu tuttu “Dayı, iyi seçmişsin, Hislon iyi saattir, vurup kırmazsan yıllarca kullanırsın. Üstelik Ankara’da oturuyorsan bakımını da her zaman biz yapacağız, biz Hislon temsilcisiyiz’dedi. Öğrenci olduğumu da öğrenince, soru yağmuruna tuttu. “Hasanoğlan’ı bilirim ama oradaki okul olayını yeni duyuyorum, bir pazar günü arkadaşlarla gitmeyi konuşuyoruz, gelince görüşürüz!”dedikten sonra şansın varmış, bugün dükkanlar açılmaz, biz bir kodamanın emeneti için izinle açtık Bunu biz 5 liraya satıyoruz çocuğa dönerek “Sen ne demiştin İsmet? ”diye sordu. İsmet deyince bizim İsmet yanlış anladı( önce davranarak) “Ben bir şey demedim. Öteki İsmet yetişti, “Dayı ben 4, 5 demiştim! “Bu kez adam bana gülerek, bana “Hadi dayı, bu iş 50’şer inişlerle başlamış, sen de dört ver de kurala uyalım, güle güle kullan!”dedi. Ben saat için hep on lira düşündüğümden fazla param kalmayacak diye korkarken, hoplayacak gibi oldum. Dört lirayı verip çıktım. Saatçı nedense arkamızdan çıktı, sevecen bir gülüşle uğurladı. Yenim uzundu, çıkar çıkmaz İsmet sol kolumu yukarıya sıyırdı. Altın sarısı bir kol saati. Gene ekmeklerimizi yediğimiz çaycıların bahçesine gittik. Onbeş arkadaştık çay içtik. Çaycı şaka mı etti yoksa sahi mi, ”Bugün bayram, sizleri sevdim, para almıyorum!”dedi. Buna da iyice sevindik. Meclis Bahçesine indik. Reşat Tekinay Öğretmenle bir grup oradaymış, onlarla buluştuk. Onlar da arkadaşlarıyla orada buluşmak üzere konuşmuşlar. Saatin 3 olmasını bekliyoruz. Namık Ergin Öğretmenin grubu gelince onlar satadyuma gitmek üzere yola çıktılar. Namık Ergin Öğretmen bana “İbrahim seni irtibat için bırakalım, yolları bildiğini söylemiştin!”dedi. Bu kez arkadaşlar da benimle kalmak istedi. Namık Öğretmen ayrılırken gene bana dönerek “İrtibat ne demek biliyorsun değil mi Ahmet Gürsel Öğretmenle mektuplaşıyorsun, o İrtibat Subayıdır!”dedi. Bildiğimi söyledim. Az sonra Hidayet Öğretmenle yanındakiler geldi sabah gittiğimiz yere yöneldik. Gene bir kalabalık. Oturma merdivenleri insan dolu. Bu kez önlerde de yerler bulduk. Maç bir İngiliz takımıyla Galatasaray arasında olacakmış. Kimseye soramıyorum ama İngiliz-Türk yan yana gelip oynar mı? Ya kavda ederlerse? Her kafadan bir ses çıkıyor ya gene de çok güzel, insanı sevindirici bir tarafı var. Saate bakıyorum tam, “Vakit geldi!”diyecektim iki taraftan da birerli sıra ile oyuncular çıktı. Toplanıp dört tarafa da dönerek selamladılar. Oyun başladı. Yakınımızdakiler bağırmaya başladı, ”Faruk Abi, vur Faruk, ne yaptın Faruk? bir Faruk adı ortaya atıldı. Sanki herkes Faruk. Çok istemesine karşın Hasan Üner’le İsmet sıkıldılar. İsmet tuvalet derdine düştü. Hasan baş ağrısından söz etti. Onları yalnız bırtakamadım, inip arkalarda tuvalet aradık. Bizim gibi çıkanlar varmış onları izleyip arkadan dışarı çıktık. Gidenlere yolu sorduk. Yol, B. M. M. Alt kapısından geçermiş. Stadyumdan çıkınca orada toplanacaktık. Yavaş yavaş oraya yürüdük. . Bir de baktık ki bizim arkadaşların yarıdan çoğu gelmiş. Reşat, Seçuk, Ali Yılmaz Öğretmenler orada. Selçuk Korol Öğretmen B. M. meclisinin açılmasını, ilk meclisin az yukarda daha küçük bir bina olduğunu anlattı. Gezmek isteyenlere trenyolu köprüsü ya da Hariciye Köşkü’nü geçmemek üzere Yenişehre doğru gitme izni verildi. Daha önce P. T. T. önüne gitmiştik, bize kolay geldi, yürüdük. . Hariciye Köşkü denilen bina, beyaz büyük bir bina. Onun üst taraflarında da iki büyük ona benzeyen binalar var. Birinde Atatürk yatıyormuş. Ayrı ayrı insanlara sorduk, aynı sözleri söylediler. Sorduklarımızdan biri çok konuşkan çıktı, Atatürk’ün yattığı yere girilen günleri bile söyledi. Hariciye Köşkü dedikleri de Dışişleri Bakanlığıymış. Bakanlık deyince Bizim Bakanlığımızı öğrenmek istedik. Meğer bizim Bakanlık yakınında dolaşıyormuşuz, ikinci soruşumuzda “İşte diye bınayı gösterdiler. Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, orada çalışıyormuş. Birden anımsayıp üzüldüm. Biz İsmet’le geldiğimizde İstasyonda Süheyla Öğretmenle birlikte inip Ulus Meydanına dek birlikte gelmiştik. Heykelin önünde Süheyla Öğretmen, “Ben, Milli Eğitim Bakanlığına uğrayacağım, gelir misiniz? dediğinde , uzak bir yer sanarak gitmemiştik. Oysa burnumuzun ucundaymış. Üstelik Süheyla Öğretmen, “Bakanlıktan sonra sizi biraz gezdirebilim. Bugün cumartesi, bakanlık kapanmadan uğramak zorundayım!”demişti. “Biz gezeriz !”demiştik. Oysa ne güzel bir olanak çıkm ıştı. Süheyla Öğretmenle gezseydik, şimdi o yerler benim için çok daha anlam lı olacaktı. Biz neresini gezdik ki? Bir Büyük Postaneye gitmiş, bir de Yeni sinemanın film resimlerine bakmıştık. Kimseye bir şey demeden içimden şanssızlığa üzüldüm.

İkide bir ben saate bakıyorum, bakmadığım zamanlar da İsmet soruyor. “Saat kaç? ”Saat 6’15 te buluşacağımız B. M. M. önünde toplanıp yoklama yapıldı. Namık Ergin Öğretmen, “Haydi bakalım, geldik gördük yuvamıza dönüyoruz, biraz da istasyonda dolaşır, trenimiz yanaşınca bineriz!”dedi. Sıra olmuyoruz ama gene de topluca yürüyoruz. Toplu yürüyüşümüz nedeniyle sık sık soruyorlar:

-Siz kimsiniz? Bu soruyu soranlara genellikle görevli arkadaşlar yanıt veriyor. Tam istasyona inerken birisi, “İşt! İşt!”dedikten sonra Namık Öğretmene “Siz kimsiniz? ”diye sordu. Namık Öğretmen de “İşt, İşt, sen kimsin? önce onu öğrenelim!” deyip yürüdü. Saat 7’ye çeyrek kala trenimiz geldi. Trenimiz buradan kalkıyormuş. Yerlerimizi aldık. Tren sabahki gibi değil tıka basa doldu. Tren kalkınca tüm çocuklar pencerelere üşüştü, “Orası neresi, burası neresi? Soruları soruldu. Ben dikkatle Konservatuvarı gözetledim. Tren kalkınca bakmaya başladım. Göremedim bir istasyonda durdu. Göremeden geçtim diye üzülürken bir istasyonda daha durdu. Bakmaktan vazgeçeğim sıra Konservatuvarı iyice gördüm. “Aaa, ne kadar uzakmış!”dedim. Konservatuvar binasını gördüm ama, oraya gidemeyeceğimi iyice anlamış olarak boş bulduğum bir yere oturdum. Herkes neşeli. Bana soranlar oluyor, sen neden sevinmiyorsun? Ankara’yı daha çok göremediğim için üzldüğümü söylüyorum. Kadir Pekgöz’e “İsmet’i görseydik!”, dedim. Salt bir şey söylemiş olmak için. İsmet, dediğim benim ilkokul arkadaşım, bizim Kırklareli Milletvekili Zühtü Akın’ın oğlu. Oysa görsem ya ben selam vermem ya da o görmezden gelir. Ne düşündüysem konuyu açtım. Kadir Lalabel’ê dek İsmet Akın’dan, kız kardeşinden söz etti. Oldukça neşeli olarak döndük, akşam yemeklerimiz bekletilmiş. Konuşa konuşa yedik. Çoğunluğun konusu futbol maçı, 2/1 İngiliz takımını yenmişiz. Galatasaray takımının adlarını bilenlere şaştım. Bir kaçının da İngiliz takımından adlar söylemesi ne inanasım gelmedi. Dersliğe gittiğimizde katılmayan arkadaşlar için içimden üzüldüm. Neden gelmediler? Hüsnü Yalçın’la Emrullah, hiçbir neden olmadan gelmediler. “Gelseydiniz!” diyecek oldum, Emrullah, “Siz gittiniz de ne kazandınız? ”diye sordu. Ben de sinirlendim, kolumda saati gösterdim, “Gitmeseydim bunu alamayacaktım!”dedim. Hüsnü Yalçın, “Güle güle kullan!”dedi de Emrullah onu bile demedi. Gidenler içinde benim gibi fazla sevinmeden dönenlerden biri de Yusuf Asıl oldu. Bir ay öncesinden gün sayan Yusuf nedense düş kırıklığına uğradı. Birkaç kez çok az şey gördük, Ankara bu kadar küçük mü? ”diye sordu. Değişik söylemeler arasında yattık. Yatınca, yorgunluktan olacak saatimin, saatçı çocuğun adının İsmet oluşu, dayısının yanında çalışması gibi rastlantıları anımsadım. Konservatuvar binasını öğrendiğime sevindim. Süheyla Öğretmen gitti. Ama sanki gitmemiş gibi duygu içindeyim. Yarın keman çalamayacağımı düşünemiyorum. Gene herkes uyudu, ben uyanık…

 

30 Ekim 1941 Perşembe.

 

Herkes uyanmış, aklına geleni söylüyor. Bu kez konuşmalara Sami Akıncı da katılıyor. Dünkü nöbetçi 15 Hüseyin Serin’di. Namık Öğretmen bugün de nöbetçi olmasın demişmiş. Hüseyin Ankara’ya geldi. Sami Akıncı ise, “Kardeşim Ankara’ya gittinse gittin. Bugün de nöbetini yap!”tartışma olmuş. Bu nedenle Sami ortalıkta konuşuyor. Sonra da Ankara üstüne konuşmalara katılmış. En beğendiği yer istasyon binasıymış. “Başka zaman gitsem, istasyondan başka yere gitmem!”deyip arkadaşları güldürüyor. Azıcık buruk olarak konuşmaları dinledim. Nöbeti kimin tutması gerektiğini benden de sordular. Ben de Hüseyin’in tutmasını söyledim. Sami Akıncı “İşte arkadaşlar benim gibi düşünenler var, ben bugün nöbetçi değilim. !”deyip gitti. Öteki arkadaşlar Hüseyin’e mızıkçışlık yapma, nöbet tutmadığına göre, bu senin görevimn!”Hüseyin kalkıp yemekhaneye gitti. Az sonra da kahvaltıya gittik. Kahvaltıda Nahide Öğretmen kızların masasında yalnız oturuyor. İçimden bunu geçirirken, Hilmi, bana dönüp “Abi, bu kadın gene yalnız kaldı, evlense de yalnızlıktan kurtulsa!”dedi. . Hasan, Hilmi’nin sözünü ağzına tıkadı;dikkat baltayı taşa vuruyorsun, sapı başına çalınır! “Namık Öğretmen duymasın!”diye de açıklama yaptı. Hilmi hiç duymamış gibi sahi mi? Afedersiniz, ben unutmuştum!”dedi, Az sonra da, “Be birader onlar da bu işi çok uzattılar. Ben bu sözü Kepirtepe’deyken duymuştum!” “Sana mı soracaklar!”sözleriyle sözü ağzına kakıldı. Hilmi yutkundu, sustu.

Bugün gerçekte ders yoktu. Ancak bizim okulda ders olmadığı için işler var. Ali Yılmaz Öğretmen Ankara’da kaldığını bildiğimiz için ağırdan adımlarla atölyeye gittyik. Ali Yılmaz Öğretmeni karşımızda görünce şaşırdık. Meğer öğretmenler, geç vakte dek Ankara’da kalmış, geç vakitte de okula dönmüşler. Öğretmen, izlenimlerimizi sordu. Arkadaşların soruları oldu. Öğretmen onları anlattı. İşe başlayalım mı? diye sorduktan sonra gene gruplara ayrıldık. Sekiz kişilik iki, yedi kişilik iki olmak üzere dört gruba ayrıldık. Benim grup, Hasan Üner, Hasan Gülünser, Ali Ergin, Musa Güner, Kamil Varlık, İrfan Taşkın, Namık Yücel olmak üzere sekiz kişilik oldu. Öğretmen bize “Siz atölyede, hemen atölyeyi çalışılır durama sokun!”dedi. Biz ayrıldık. Ötekilerle öğretmen uzun uzun konuştu. Harun’la Yusuf’u, Salih’le Mehmet’i, Orhan’la da Recep’i eşleyip yanlarına beşer, altışar kişi verdi. Öğretmen geri döndü, “Ben gelene dek, işe yaramayan keresteleri bir yana, çatı için kullanılacakları bir yana ayırın!”tembiğini yapıp gitti. Biz, hiç el değmemiş keresteleri ölçülerine gör birer birer ayırıp yığdık. Kesilmiş ya da kalıplarda kullanılmışları da ayrı ayrı yığdık. Paydosa dek bunlarla uğraştık. Öğretmen gelmedi. Paydosta Süleyman bize ıslıkla paydos bildirdi. Yola çıkınca arkadaşların yemekhane inşaatında olduklarını gördük. Bekleştik, yolda konuştuk. Tüm çalışmalar yemekhane üstüne toplanmış. Kiremitlenen binaların iç işleri, ileriye bırakılmış. İlkokul en kısa sürede boşalacakmış. Bizim yatakhane kaldırılacakmış. Arkadaşlar, “O olacakmış, bu olacakmış!”demeye başladılar. Birileri de “Gene göç var!”diye güldü. Bu göç de Hasanoğlan köyünden Hasanoğlan kırına, yaylasına, tarlalığına, gibi sözlerle anlatılmaya başlandı. Dünkü güzel Ankara izlenimleri hemen silindi. Kiremitleri örtülen binaların içinde oturmak için daha çok işvar, bunu hepimiz biliyoruz. Ayrıca binalar arasında yol yok, su ise oldukça uzak bir yerde. Birden hepimizi bir karamsarlık sardı. Öğle yemeğinde masamıza Namık Öğretmen geldi, sürekli Ankara’dan söz ettik ama arkadaşların niyetleri hep şu yer değiştirme olayını açmaktı. Ya Namık Öğretmen bunu anladı ya da asıl amacı bunu açıklamaktı. Kendisi açtı, sonra da “Üzülmeyin çocuklar, işlerin yarım kalması bizim için hayırlı olacaktır. Nasıl olsa o zaman bizi burada bırakamazlar, okulumuza döneriz!”dedi. Biz bizim masada konuşan öğretmeni biz dinliyoruz sanırken arka masalardan alkışlar geldi. Öğretmen de şaşırdı, arkaya dönerek, “Bizi dinleyen mi vardı. ? ”diye sordu. Sonra da “Sakın yanlış amnlamayın, bu söylediğim bugün yok. Bugün biz buradayız. Ancak istenen gelişmeler olmazsa benim dediğim kaçınılmaz olacaktır. Üçyüz insanı tamamlanmamış bir okulda kimse bırakmaz, ben bunu diyorum. Bunu doğru anlayın soranlara da doğru anlatın!”dedi. Hep birlikte kalktık. Birlikte inşaate dek yürüdük. Ali Yılmaz Öğretmen de geldi, bizim atölyeye uğradı, bizimle çalışacağını söyledi. Az sonra Sili Usta da geldi, uzun ko nuşmalardan sonra planlar açıldı. Dört metrelik dört tahtanın bir tarafını planyadan geçirdik. Makas başları, kiriş bağlantıları çizildi. Sili Usta beni çağırıp sordu, “Bu nedir?” Güldüm, “Ben onun Kepirtepe'de alasını yaptım, dedim. . Sili Usta biliyorum, biliyorum, Kepirtepe’ye niçin gelmedin? diye sorduğunda, orada iyi ustalar var, bana gerek görülmedi demiştim. Ama sen benim soruma yanıt vermedin!”deyince, eğilip, “Kalkan duvar kullanılmayan binalarda köşelerin özel bağlantıları olur. İlk makas yan serenlerle köşelere bağlanır!”derken, Sili Usta, “İşte bu da budur!”deyip doğruldu. Burada, “Babaların da özelliği vardır!”deyip ayrıldı. Ali Yılmaz Öğrtetmen paydosa dek bizimle kaldı. Bir köşe makası ile bir normal makası tamamlayıp atölye önüne kurduk. Öğretmen, hesapladı, günde dört makas. 4x8=32 makas normal sekiz gün, ayrıca bina önü sundurmalı olacak. Bunun ek çalışması var. 10 Kasıma dek atölyedeyiz. Öteki arkadaşlar, Kapı, pencere, merdiven kalıpları dışında okul binalarının da alt, üst taban kalıplarını kotaracaklar. Hasan Üner’e sordum. Hasan,

“Günde dört, rahat rahat yaparız!”değil mi? Ali Yılmaz Öğretmen de sık sık bizimle olacak. “Söz!”dedik. Şarkı söylemek serbest. Ali Yılmaz Öğretmen gülerek “Ağıt yok, ağlayan şarkılar yasak. “Gülelim sesimiz dağlar inletsin!”dedi. sonrada, “Bu böylemiydi çocuklar? ” diye sordu. Biz tüm gücümüzle işe sarıldık, iki makaslık hazırladık ama tam alıştıramadık. Acelemiz yok. Ben bir başka bakımdan da rahatım gözlerim ikide bir sol kolumda, hislonum tiki tiki gidiyor. Öğleden sonra devam edeceğiz. Yolda Yusuf bizi bekledi, ben durduğunu görünce nedenini anladım:

-Oyunlar. Hasan'a söyledim, o da, “Dur bakalım!”dedi. Yusuf’a yaklaşınca, “Yusuf, sizin oyunlar ne oldu? ”dedi. Yusuf gülerek, “Ben de onun için sizi bekliyorum, ne yapacağız, ne zaman çalışacağız? Onları konuşalım!”Bundan sonra yemek bitene dek oyunları konuştuk. Kesin karar:

-Kimseyi çağırmıyoruz, oynamak isteyen katılır. Biz nasıl Külhanda günlerce terledikse onlar da katılıp terlesinler. Biz kendimiz için istersek gene Külhanda oynarız. Zaten yeteri kadar katılanımız oluyor. Son sözümüz bu oldu. Süheyla Öğretmen gittiğine göre kızların sürekli katılması ortadan kalktı. Benim keman sorunum da olmadığına göre hergün çalışabilirim. Yusuf, kızlar için üzülürken bu kez, bu karara benden daha çok sevindi. İçtenlikle, “Canı isteyen gelsin!”dedi. Tek üzüntümüz, yemekhanenin okul bahçesine taşınmış olması, benim biraz uzağa akordiyon taşımam. Yusuf, yarı yarıya akordiyon taşımaya da gönüllü katılacağını söyledi. Oldukça neşeli işe döndük.

Hasan Gülümser çok istekli, kesmeleri alıştırmaları yapıyor. Hiç kimseyi incitmemeye de özen gösteriyor. Kendine yardımcı da Namık Yücel’i seçti. Namık ağabeyi gibi konuşmuyor. Arada şaka sözler söylenince gülüyor. Bugün gelen giden olmadı. günlük iş payımız 4 makası hazırladık. Hasan Üner elimi tuttu, ben kolumdaki saati unutmuşum, Hasan elimi tutunca birden; durdum. Hasan kolumu düzeltip saate bakınca toparlandım:

-Benim saatim var! dercesine saat söyledim. “Beşe beş var!”(16’55) Konuşmuyorum ama keman olayını da kafamdan tam atamadım. Süheyla Öğretmen gitti gitmesine de Şerif Baykurt’la olan ilişkisi ne oldu? . Şerif Baykurt, ikinci gelişinde, “Ben onun peşini bırakmayacağım, son söz babasında, babasıyla konuşacağım!”demişti. Babası ressammış, Şerif de resim öğretmeni olduğu için iyi anlaşıyorlarmış. Bunları söyledikten sonra Şerif, “O benim elimden kolay kurtulamayacak!”demişti. ”Okuyacağını söylüyor!”dediğimde de “Okursa okusun, babasının evinde kalacak, ben onun okumasına karşı değilim!”Bu sözleri söyleyen kimse kolay kolaya sözünden dönmez!”Bunları söyledikten sonra kendi kendime “Bana ne? Ben bunları neden düşünüyorum? diye kendime sorup konuyu kapatıyorum. Böyleyken olmayacak zamanda gene aklıma takılıyor. İşte gene ikircil bir gerginlik içindeyim. Dersliğe gittim, Sami Akıncı’dan başka kimse yok. Şaşırdım, Sami sıraların arasına sıkışmış, mandolin çalışıyor. Beni görünce bıraktı. Ben gülümsedim ama başka da bir şey demedim. Kendi kenar sırama oturup Almanca kitabını açtım. Sami’ye dönerek, mandolin beni rahatsız etmez!”dedim. Sami konuşurken sürekli doğru, olabildiğince güzel sözcükleri seçerek konuşur. Kesinlikle küfür etmez. Ancak kimi zaman yahu, be, gibi söz yerine geçen ekleri kullanır. Gene öyle yaptı, ”Yahu bu mereti ben öğrenemeyecek miyim? ”dedi. Güldüm, “Çalışırsan öğrenirsin. Ben Almanca’yı neden öğrenemiyorum? ”Sami bu kez de”Kuzum bu Almanca ile bir tutulur mu? Herkes nasıl bir iki tımbırtıyla başarıyorsa ben de öyle yapmalıyım!”Sami’nin herkes dediği bizim sınıftaki Abdullah Erçetin, İdris Destan, Bekir Temuçin gibi daha ilk yıl Adem Gürçağlayan Öğretmenimizin “Müzik yeteneği doğuştan var!” dediği arkadaşlar. Ancak onlar da bir iki tımbırtıyla değil ara ara da olsa iki yıldır, mandolinleri alıp alıp bırakıyorlar. İlerledikleri yok, çaldıkları da dört beş nota üzerine kurulmuş okul şarkıları, Yalancı, Gül, Daha Dün Annemizin, Dumlupınar, Ankara’nın Taşı, Birgün Okula Giderken gibi çok kolay ezberlenen melodiler. Sami, onları bile çıkaramama derdinde. Bu kez de ben Almanca kitabından 3. Lektion’açtım. Başlıkta daha tökezliyorum. Çünkü karşılaştığım s harfi düpedüz f olarak yazılı. Lesestück, Lefeftück olarak yazılmış. Bu kez de Sami yayıla yayıla güldü. “Değil be dostum, az dikkat et, onlar f değil şimdi s’dir. Bu kez de ben “Dikkat et dostum, o mandolinin tellerine parmakların biraz yapışmadan ne yalancı çalarsın ne de doğrucu. Arkadaşlar gelince konuşmayı kestik. Az sonra Sami bir kağıt verdi;çok değişik yazılan Almanca Götik harfler. . Bir süre onlara baktım. Onar kez yazdım. Özellikle büyük harfler bana çok ters geldi. Yazının başlığı Nasrettin Hoca. Ben başlığı bile bir süre okuyamadım. Arkadaşlar gelince gene Kepirtepe’ye dönüş söylentileri başladı. Bu kez de bir başka kaygı verici söylem. Sözde Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelip bizimle konuşacakmış. Burası örnek okul olacakmış. Bu yıl olduğu gibi her yıl öteki Köy Enstitülerinden öğrenciler gelip burada kalacakmış. Böylece burada okuyanlar tüm Köy Enstitüleri öğrencileriyle yakınlık kuracakmış. Bu nedenle Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencilerinden isteyenler burada kalacakmış. Önce Mehmet Yücel”İstemiyorum arkadaş, öteki Köy Enstitülüleri gördük, ilk gelenler neydi ki, sonrakiler başka olsun! “Hemen yanıt verenler oldu:

-İskelet, sen kendin için konuş!Mehmet sinirlendi, “Ben kendim için konuştuğumu baştan söyledim, duymamış olanlara sözüm yok, ama duyduğu halde böyle konuşanlar da iki yüzlülük etmesin, açık açık kendi düşüncelerini söylesin, erkek gibi konuşsunlar!”dedi. Oldukça tartışıldıktan sonra bu haberin uydurma olduğu kanısına varıldı. Halil Basutçu, “Yahu arkadaşlar, kanter içinde çalışıyoruz, kasım ayına girdik. Yaptığımız binaların daha yarısının ancak kiremitlerini örttük. Hasanoğlanlılar kar bekliyor, kar bu yıl gecikti. Gecikince de kış daha sarp, geç gelen kar da çok olur!”diyorlar. Durum böyle olunca bizi burada kim bırakır!Gelinecekse, gidilir gene gelinir. Öteki okullardan bizim sayımız kadar öğrenci geldi gitti. Bizden de gelecekler onlar gibi gider gene gelir!”Bu kez bu tür yalanları kimler çıkarıyor, arayıp bulalım görüşü ortaya atıldı. Konu oldukça önce sıktı sonra da şakalaşmaya neden oldu. Mustafa Saatçı söze karışmıyordu, birden “Buldum!”diye bağırdı. Arkadaşlar, “Buldunsa söyle!” diye tutturdular. Mustafa Saatçı bana döndü, “Söyleyeyim mi? ”diye sordu. Ben anlamadım, şaşkın şaşkın baktım, “Ne diyorsun? ”dedim. Mustafa bu kez de yavaş bir sesle, söyle dersen söyleyeceğim!”dedi. İyice şaşırdım am, “Söyle, bildiğini söyle!”dedim. Mustafa kalktı, ”ıhı, mıhı yaparak yutkundu, arkadaşlar bu yalanı kim mi söyledi? diye bir daha sordu arkasından “Bunu Çoban Mehmet söyledi. Bunu söyleyerek bizden öc aldı!”dedi. Birileri güldü ama ben gülmedim. Gülüşler bitsin diye bekledim. Benim durup beklediğimi görenler de bu kez bana baktı. Ben sordum, “Neden bana sordun? Mustafa bu kez neden olduğunu bilmiyor musun? Bilmediğimi söyleyince, “Sen bir akşam o adama haksızlık ettik, gitti, bırakalım artık takılmayı”dememiş miydin? ” deyince bu kez ben de güldüm. Bu kez de “Çoban Mehmet kimbilir nerede görev aldı, bizi unutmuştur!” deyince, meğer yapıcılar arasında konuşma olmuş, Namık Ergin Öğretmen Mehmet Tuğrul şimdi Ankara’da demiş. Bu kez de onu görmeye gitme konuşmaları başladı. Ankara’ya gidip dönüldü. Gittiğine pişman olanlar, mutlu olanlar bir süre konuştu. Futboldan oyuncu Faruk ya da öteki futbulculardan söz edildi. Galatasaray takımından, o takımın İstanbul’da olmasına karşın neden Ankara’da bulunduğundan söz edildi. Bunlar benim için bilinmeyen konulardı ama gene de dinledim. Üstelik biraz da şaşırdım. Çünkü Bekir Temuçin, “Futbol oynayan İngiliz takımı maçtan sonra Mısır’a gitti!”deyince inanasım gelmedi. Nasıl oluyor bu? diye sordum. Takımlar böyle uçaklarla gezip başka başka ülkelerde de maç yapıyormuş. “Savaş var, !”dedim ama uzatmadım. Yemekten sonra sürekli Almanca çalıştım. Nasrettin Hoca parçasını çevirdim. Götik harfleri tekrar tekrar yazdım. 4. 89. 12. 14. 14. 16, 18. parçaların da Gotik harflerle yazıldığını üzülerek saptadım. Hiç bir şey öğrenemekle birlikte Gotik Harflerden korkmamaya başladım. Selçuk Öğretmenin “Düşmandan korkmamak, savaşı kazanmak için ilk adım sayılırmış!”Yorgun bir şekilde yattım.

 

31 Ekim 1941 Cuma.

 

Yağmur tıpırtılarıyla uyandık. Arkadan bir de gök gürledi. “Eyvah, şimdi ne olacak? ” sesleri yükseldi. Ali Aga olmayacak zamanlarda konuşur, gene öyle oldu. “İsmail Hakkı Tonguç gelecek, bize, Kepirtepe’nize gidin!diyecek. O sözünü bitirmeden “Yaşa Ali Aga!” sesleri arasında toparlanıp musluklara koştuk. Yağmur yeni başlamış, bahçe tozu basılmış, henüz çamur yok. Nöbetçiler görevleri başında. Az sonra öteki sınıflar da koşuşarak geldiler. Hidayet Gülen Öğretmeni arkasından da Selçuk Korol Öğretmen izledi. Masalar tam hazırlanmamış, hepimiz muslukların yanına toplandık. . Öğretmenler çağırdı, “Yerlerinizde oturarak bekleyin!” Çorba kapları geldi, ekmekler ıslanmış. Hidayet Gülen Öğretmen gülerek “Siz hiç “Yağmura tutulmak!”deyimini duydunuz mu? ”diye sordu. “İşte tutuldunuz, bundan sonra unutmayın!”dedi. Büyük bir kargaşadan sonra kahvaltımızı ettik. Kimse yerinden kalkmıyor. Giderek gülüşmeler yüksek konuşmalar başladı. Bu kez Selçuk Öğretmen, “Ya, çocuklar yaz boyunca çöl yaşamı sürdürdük, işin bir de bu tarafı var. Neredeyse sonbaharı bitiriyoruz ıslanmadık. Kepirde olsayık çoktan çamurlara bulaşacaktık!”dedi. Çocuklar birden, “Çamura razıyız!”diye bağırdılar. Selçuk Öğretmen şakacı, “Yavaş söyleyin çocuklar, beni korkuttunuz!”dedi. “Bağırmazsak sesimiz duyulmuyor!”diyenler oldu. Selçuk Öğretmen ciddileşerek, “Bana duyurmaya çalışmanız ne kazandıracak, ben zaten sizin gibi düşünüyorum, isterseniz sizinle bağırabilirim. Ne var ki sesimiz bu bahçeden dışarı çıkmayacak!” Öğretmen böyle söyleyince herkeste bir suskunluk başladı. Öğretmenin yüzü de durgunlaştı. Nöbetçiler tabakları toplamaya başladılar. Bu kez Selçuk Öğretmen, “Tabakları toplamayın çocuklar, arkadaşlarınızın kalkmaya niyeti yok, öğle yemeklerini de getirin!”diyerek güldü. Yağmur azaldı. Birileri bahçeye çıktı. Gerçekten yağmur kesildi. Herkeste bir şaşkınlık. Hidayet Gülen Öğretmenle Selçuk Öğretmen de bize “Şunu yapın diyemediler. Kafasına bir gazeteyi tutarak Hüsnü Baykoca Öğretmen geldi, “İşbaşı yapılacak, öğretmenleriniz sizi bekliyor!”dedi. Hepimiz “Yağmur geldi-gelecek” sözleri arasında işi yerlerimize gittik. Biz kapalı yerdeyiz, durumumuza sevindik. Az sonra gerçekten hava iyice açıldı. Doğu tarafı aydınlandı, güneş çıktı. Ancak Dağ tarafı karanlık bir görünüm aldı. Biz çalışmamıza daldık. Gelen giden olmadı. Gecikmeli başlamamıza karşın iki makası tamamladık. Saate bakarak paydos ettik. Yola yönelince arkadaşlarla öğretmenin de geldiğini gördük. Ali Yılmaz Öğretmene saat aldığımı söylemişler “Ha şöyle, sizin de bir saatiniz olsun, vakitleri daha doğru ayarlayın!”dedi. Ali Yımaz Öğretmenin de canı sıkılmış olacak yolda şakadan geçtik konuşmadı bile, “Gelip gitmeler zor olacak, sizin hepinizin yedek giysisi var mı bari? ”diye üzgün bir sesle sordu. “Yok!” diyenler oldu. Öğretmen durdu, yüzümüze baktı. “Ya şimdi ıslanarak gitseniz ya da ıslanarak gelseniz ne olacak? ”dedi. Elini atar gibi salladı, “Ne iştir anlamadık!”deyip dargın gibi evinin kapısına dek öyle yürüdü. Aşağıya inerken döndüm baktım Ali Yılmaz Öğretmen arkamızdan bakıyordu. Birden ağlamak geçti içimden. Kamil’le Namık yaklaştılar, “Abi işimiz zorlaşıyor galiba!”dediler. Birden toparlandım, “Bugün böyle oldu, yağmurun sabah başlaması herkesi şaşırttı!”dedim. Hava açtı, yemeklerimizi daha rahat yedik. Hidayet Öğretmen duyuru yaptı. Havanın yağışlı olduğu günler, açık işlere ara verilecek, kapalı işler sürdürülecek. Açık yerlerde çalışanlar, yağmulu günlerde dersliklerinde çalışacak!”Sevinenler oldu. Gülerek, “Benim iş yerim hep açıkta!” diyenler oldu.

Yemekten kalkar kalkmaz toplanıp çalışmaya gittik. Biz ara vermeden çalışabiliriz. Herkes benim düşünceme katıldı. Hep birlikte öyle bir karar aldık. Sekiz kişiyiz;yemek masalarımızın numarasını, oturma yerlerini çizdik. Şiddetli yağmur yağarsa birimiz gidip yemeklerimizi ayırtacak. Hava açılınca gideceğiz. Düşüncemizi öğretmene de benimsetirsek işimizi aksatmadan çalışacağız. Haberciliği de sıra ile yapacağız. Haberci çok ıslanırsa ona izin de alacağız. Buna herkes sevindi. “Bu olur mu? ” diyenlere ben, “Neden olmasın? Bizden istenen iş değil mi, bu işi zamanında başarmak için önlem alıyoruz!” Bunları konuşurken üç makası hazırlayıp sıraya koyduk. Makası beşe çıkardık. Hava serinledi am üşüyecek ölçüde değil. Zamanında yola çıktık. Bu kez Ali Yılmaz Öğretmen bizi görünce güldü. Ben hemen kararımızı bildirdim. Salih Baydemir:

-Ben demedim mi size! Öğretmen de Salih’e “Haklıymışsın!”dedi bu kez de sizin söylediğinizi Salih sizden önce “Onlar bunu yaparlar!”diye söyledi. “Birlikte konuştunuz herhalde!”dedi. Konuşmamıştık ama ben , başka bir yolu var mı ki? ”diye sordum. Öğretmen:

-Evet aklın yolu birdir!demişler, ne mutlu o yolu bulana!” dedi, gülerek, saatin de koluna yakışıyor haa!”deyip elimi tuttu. Ayrılınca öğretmen bu kez arkamızdan gülümseyerek uzun uzun baktı.

Sabahki yağmur bizim oyun planlarımızı da bozdu. Yusuf’a anımsatmak istedim, Bahçede toz olmaz, oyun kuralım mı? ” diyecektim, vaz geçtim. Gene içimde eski bir duygu depreşti, baktım N nöbetçi. Duyacağını düşünerek akordiyonu alıp çadırın yemekhane tarafına geçtim, Okul şarkılarından başlayarak ne kadar notam varsa hepsini sıraladım. Komparsiteyi birkaç kez tekrarladım. Gülnihali defalarca çaldım. Sonra da yeni notaları denedim. Schubert Serenadın melodisini biliyordum. Bu notada bir yeri değişik onu da rahat çaldım. Toselli Serenadın zaten başını seviyorum, orasını tekrarladım. Tamburin çok kolay, onu daha önce çalmıştım. Beethoven Menuett biraz zorladı. Baştaki notaları çalmak zor. Ancak arkaları çok hoşuma gitti. Notaları ezberlersem, en sevdiğim parça o olacak. Kenarlardaki adlara baktım, inci gibi yazılmış: Süheyla Başokçu. Bu soyadı, o güzel kıza hiç de yakışmıyor. Okçu hem de başokçu. Ok tarihte kullanılar bir tür silah. Oysa bizim köyde at arabalarının önüne takılan uzun, yuvarlak ağaçlara ok diyorlar. İki atın arasında duran yovarlak. Bu nedenle öğretmenimin soyadını beğenmedim. Şerif’le evlenince de güzel bir soyadı olmayacak. Baykurt, Süheyla Baykurt, Acayip bir ad olacak. Süheyla Baykurt Öğretmen. . demem bunu. . Kendi kendime konuşurken İbrahim Ertur geldi, “Adaş kiminle konuşuyorsun? ”diye sordu. Kendi kendime söyleniyorum, şu notaları bir türlü çalamıyorum!”dedim. Adaşım inandı, “Neden öyle söylüyorsun, deminden beri tüm nöbetçiler seni dinliyor!”dedi. Kız nöbetçi (O adını söyledi) “Çağırsak buraya gelmez mi? ” diye sordu, “Yorgundur şimdi gelmez!”dedim diye de açıklama yaptı. Kız nöbetçinin N olduğunu biliyorum, adaşım da bunu bilmiyor. Akordiyonu yerine koyup dışarıya çıktım. Oldukça rahatlamıştım. Neden olduğunu da pek kestiremedim. N dinledi, herhalde ona sevindim. “Şimdi de bir N tutturma İbrahim!”dedim kendi kendime. Yusuf arkamdan gelmiş, ayırdında değilim. “Ne konuşuyorsun kendi kendine? ” diye sordu. ”İbrahim, dediğimi duymuştur diye, sözü hemen çevirdim. Ertur az önce geldi, “Yemek başladı!”dedi. Oysa henüz başlamamış. Onun için, “Hani yemek İbrahim? diye ona söyleniyorum!”dedim. içimden de kendime güldüm, “Amma yalan kıvırıyorum. Babamın hiç sevmediği düşüncelere sapmaya başladım. Babam, “Açık konuşacaksın, yalan söylemeyi aklından geçirmeyeceksin , hesap sorarken de ne istediğini iyi bileceksin!”derdi. Benim şimdi yaptığım hiç bunlara uymuyor. Yemeğe girmeye başladılar. Yusuf yanımda konuşmadan masaya gittik. Cavit Kafkas’la Fevzi geldi, benimle konuşmak istediklerini söylediler. “Bizim sınıfa gelir misin? ”dediler. Hiç soru sual etmeden, üçümüz konuşacaksak gitmem, dersliğinizde toplu konuşulacaksa gelirim!”dedim. Fevzi, “Toplu konuşabiliriz!” Cavit, “Toplu olmaz!”deyince, konuşmayı yarına bıraktık. Yarın cumartesi, öğleden sonra dinlenme, dereye iner rahat rahat gonuşuruz. Ne konuşacaklarını söylemediler ama bilir gibiyim, kesinlikle sabahki yağmur bozgunu üstüne neler yapabiliriz? Cavit’in aklından geçeni bilir gibiyim, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye mektup yazmayı önerecek. Bunu Çoban Mehmet için de önermişti ama ona gerek kalmamıştı. Anlaşarak ayrıldık. Onlardan sonra bir süre düşündüm. Cavit belki haklı. Biz burada unutulmuş gibiyiz. Başka enstitülüler geldi, yalapşap çalışıp gitti. Biz onların yarım işlerini bitiriyoruz, bitirdiğimiz binaların duvarlarına onların adlarını yazıyoruz. Üstelik yağmurda çamurda öylece bırakılıyoruz. Öğretmenler “Emir verilirse Kepirtepe’ye dönülür!”diyorlar. Emri kim verecek? İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş. İyi de ne zaman gelecek? Köylüler, ben konuşmadım ama yapıcılar konuşmuş, “Kar geç kaldı, bir yağarsa bir daha nisana dek kalkmaz !”diyormuş. Yerime oturdum, Nasrettin Hoca Gözdağı parçasını hem okumaya hem de çevirmeye çalıştım. Olayı bildiğim için kolay oluyor ama anlayarak yapmadığımın ayırdındayım. Birileri bakıp bakıp konuşuyor. Fettah üzgün bir sesle, ”Almanca da öğrenecek o!”dedi. Aptalcık, bakıp yüzünü döndürerek söyleyince duyulmayacağını sanıyor. Hemen, “Öğrendim bile!”dedim. Fettah, bu kez de “Duydu!”dedi. Ben, “Evet duydum, başka söz söylersen onu da duyacağım!”dedim. Sefer, ”Kötü bir şey konuşmuyoruz!”Biliyorum, zaten onun için dinliyorum, kötü bir şey konuşulsa susturmanın yollarını denerim!”dedim. Bu kez Sami Akıncı hiç birimizin düşünmediği bir öneride bulundu. “Bizim kışlık giysi hakkımız var, yedi aydır inşaatlarda çalışıyoruz, yazlık verdiler, onlar çoktan gitti. şimdilerde eski kışlıklarımızlayız. Yağmur, kar başlayınca kumaş giysilerimizi giymek zorunda kalacağız. Kışlık isteyelim, çoğumuzun kendi yaptırdığımız ya da düzelttirdiğimiz giysilerimizi kurtaralım!”dedi. Birden tüm arkadaşlar, ”Sahi bu iyi bir fikir ama nasıl yapacağız? Sami bu kez üç arkadaş seçelim, önce Hüsnü Baykoca’ya sonra da Müdür Vekili Mustafa Güneri’ye derdimizi anlatalım. Arkadaşlar “Tamam!” deyip hemen temsilci seçtiler. Başta Sami olmak üzere, İsmet, Arif Kalkan seçildi. Beni de önerten oldu ama, Hüsnü Baykoca Öğretmene giysi için ben söz söyleyemem, açıkçası o bana, senin baban nasıl giyiniyor? diye soru sorar, takılır, konuyu uzatabilir. Ama Mustafa Güneri Öğretmene giderken katılırım!”dedim. Arkadaşlar beni haklı buldu. Böyle dedim ama sonunu hesap edememişim bu kez herkes Hüsnü Baykoca Öğretmenin arkasından konuşmaya başladılar. Meğer Hüsnü Baykoca hiç sevilmiyormuş. “Özellikle yardımcısı olarak Çoban Mehmet olayında kendisinden bekleneni yapmamış olması tüm öğrencilerin gözünden düşmesine neden olmuş. Azıcık savunmak istedim. Herkes birden, aman onu savunmaya kalkma, gözümüzden düştü, dün aramıza katılan Mustafa Güneri bizi ondan daha iyi korudu türünden sözler söylendi. Hidayet Gülen, Selçuk Korol Öğretmenlerle karşılaştırıldı, gelip burada dersliğimizde bizimle on dakika bile oturmadı, Kepirtepe’ye dönersek onu oraya istemeyeceğiz!”dediler. Şaştım kaldım. Susunca birden aklıma geldi, Cavit’le Fevzi de sanırım bu konuda konuşacaklar. Ben başka şeyler düşündüm ama, dur bakalım!deyip sustum. Zil çalınca İsmet geldi, “Dayı sen doğru düşünüyorsun, eski tanıdık ama, onun burada bizden uzaklaştığı da doğru. Biliyorsun, yıkandığımız yerden de bizi anlayıp dinlemeden attı. Sonra da orası, işçilere köylülere kaldı!”dedi. Sahiden o zaman en çok üzülüp söylenen ben olmuştum. “Bana ne? Arkadaşlar öyle düşünüyorsa ben onlardan neden ayrı düşüneyim? ” deyip yürüdüm. Yatarken de Sami Akıncı’nın önerisi üzerinde durdum. İyi olacak belki ama biz o zaman giysi hakkımızı kullanmış olacağız. Oysa Bu hakkı Kepirtepe’de kullanırsak gene kumaş elbise alma olasılığımız var. Bu hakkımızı kaçırmış olacağız. Daha sonra da belki bir daha giysi verilmeyecek. Temel atma törenine katılan KISA MÜDÜRÜ gördük, adam 15 Hüseyin’in kasketini neredeyse alıp yırtacaktı. Belki de ilerki yıllarda kumaş giysi verilmesini yasaklayacaklar. Kızılçullu dışında bizim gibi kumaş giysi giyen kimse yoktu. Çifteler bile asker giysileri dışında giysi görmemiş. Oysa onlar bizden eskiler. Bunu arkadaşlara söylesem mi söylemesem mi? derken Hüsnü Baykoca Öğretmenin sesini duydum, Acaba biri mi iletti de o konuşmalardan son buraya gelmeyi düşündü!”dedim, görmesin diye sindim. Ben sindim ama Hüsnü Baykoca Öğretmen, yorganları açıyor, “Bu değil, deyip ötekine geçiyor. Böyle yapa yapa benim yatağa gelirken ayağı kaydı, düştü. Bir sessizlik oldu, yavaşça aşağı bakmaya çalışıyorum, bir türlü de bakamıyorum. Uzun bir bekleyişten sonra başımı zorla kaldırdım baktımBoynum yastıktan düşmüş, boynumda afif bir ağrı, sağa sola oynattıktan sonra gözlerimi açtım, yatağımda yatıyorum. Dikkat ettim Hilmi Altınsoy güvercin gibi arada bir gur sesi çıkarıyor. Sabah bu benzetmeyi söylemeye karar verdi. Gülümseyerek gözlerimi kapadım…

 

1 Kasım 1941 Cumartesi.

 

Dışardaki nöbetçilerin konuşmalarından uyanıyoruz. Birisi “Ramazan geldi mi? ” diye bağırdı. Mehmet Yücel uyanmış, önce kıs kıs güldü arkasın da“Çok taaan geldi, eller onun bayramını bile yaptı;sen de bizim gibi bayram yoksunu olmuşsun!”dedi. Herkes uyanmış biri birlerine takılmalar başladı. Akşama dek çalışma olduğu duyuruldu, dinlenme yarım günüyarın Pazar öğleden sonraya bırakılmış. Bizim için farketmez deyip çıktım. Çadırdan çıkan bir kez havaya bakıyor. Hava açık ama gene de dağ tarafında beyaz bulutlar var. Karşı uzaklardaki Elmadağları üstünde de bulutlar, zaman zaman güneşi gölgeliyor. Kahvaltıda çay-peynir var. N nöbetçi. Hiçkimseyle ilgilenmiyormuş gibi öğretmenler masası yanında duruyor. Hilmi, ayağıyla ayağıma vurdu, başıyla gösterdi. “Sami bunun için yanıyor!”dedi. Nerden biliyorsun? ”diye sordum. Hilmi, sen bilmiyorsan öğren bunu bilmeyen yok!”dedi. Elimde olmayarak dönüp baktım. Önüme dönünce N ile göz göze geldim, yanımda, gülümsedi, “Bir şey mi dedin abi? ”Ne diyeyim, bir an durdum, “Çayınız varsa bana bir bardak ödünç çay!”dedim. “Yoktur, ya da getirerem!” demesini beklerken, N “Bir dakika deyip, gitti, bir bardak çayla dönüp geldi. “Öğretmenlerin çayından aldım!” diye de açıklama yaptı. Teşekkür ettim. N gidince Hilmi, “Seni hiç anlamıyorum abi, kimseyle konuşmuyorsun, kimseye bakmıyorsun ama istediğini yaptırıyorsun!”. Ben, “Kız bana ne dedi? “Abi!”dedi. Ben onlara Ağabeylik yapıyorum, onlar bunun ayırdında ama sen bunun ayırdında değilsin!”Hilmi, “Yani ben de aynı sınıftayım ben şimdi abi sayılmıyor muyum? diye sordu. Hasan, okuduğumuz bir okuma parçasını anımsattı. “Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!”Hilmi sinirlenerek kalktı. “Ne sirkesi be, benim melek gibi duru yüzüm var, bu kör insanlar bunu göremiyorlar!”dedi, gülerek, hadi sizi bekliyorum deyip yürüdü. Mehmet Aygün yüzün melek ama için şeytan, ne habe? r diye arkasından bağırdı. Orhan, bekle Teufel!”dedi. Arka masada oturanlar güldü. Hilmi durup yandaki masada oturan Sami Akıncı'ya sordu, ”Bana ne dediler? Sami doğruyu soyledi, “Önemli bir şey değil, ”Şeytan” dediler!”. deyince Hilmi hızlandı, musluklara dek gitti, bizi orada bekledi. Yanına gittiğimizde gene bir kurnazlık yaptı, “Sami’yi yoklamak için sordum, Kız sana çay getirince fena bozulmuştur! “Neden bozulsun? Onunla evlenirse, yaşamı boyu çayı ona götürecek!”dedim. Bu kez de, sen ne söylüyorsun, sevdiğin kız için nasıl böyle söylersin? diye bana çıkıştı. Bu kez Yusuf, Hasan, Orhan, Mehmet, Hilmi’yi tartakladılar, “Koca kafalı, Abi o kızı sevse öyle çay isteyebilir mi? İstese kız getirebilir mi? Sen kız sevmenin ne olduğu bilmiyorsun, bari sor da öğren!”diye ötesinden berisinden çekiştirip çimdiklediler. Sonunda Hilmi kurtulup bizden ayrıldı. Orhan gene Teufel, ben de Engelseite, Engelhaft, wie ein Engel. diye bağırdım. Hilmi kulakları tıkayarak gitti. Arkadaşlar Hilmi’nin bizim masada olmasına memnunlar. Kızıyor kızdırıyor ama kin tutmuyor, kötü niyetli ise hiç değil. Salih son sözü söyledi “Biraz kalın kafalı, Beschrangdumm!Yusuf ekledi:

Dummkopf! “O kadar da deyil, biz, hepimiz onu seviyoruz, Tekirdağlı Hilmi Pehlivan!diyoruz!. Hasan Üner “Olacaktı” sözünü ekledi. Arkasından da “Arkadaşımız Hilmi Altınsoy, bir zamanlar pehlivan olacaktı, Tekirdağlı Hüseyin Pehlivanın 10 yıl taşıdığı altı kemeri sonsuza dek Tekirdağ’a kazandıracaktı. “Hilmi bunları duysa çok kızar!”diyen Mehmet Aygün’e uyuldu, konu değişti;herkes iş yerlerine ayrıldı. Bizimişlerimiz belli, her birimiz 4 metrelik çamları kucaklayıp önce çizgiler üzerine koyup çiziyoruz. Çizimlerden sonra da çizgiler kalacak şekilde çizgi dışı bölümleri kasiyoruz. . Kesilenler, “Hava geçmeyecek şekilde yapışarak alıştırılıyor. İki tarafın alıştırması bitince parçalar numaralanıp bir araya yığılıyor. Tamamlanınca da sıra ile alınıp çatıya dikiliyor. Bizim sınıftaki arkadaşların bu yöntemle yaptığı büyüklü küçüklü binaların sayısı bu elimizdekiyle 21. olacak. Bunların içinde büyük okul binası ile Alpullu'da yaptığımız küçük hamam da var. Okul bahçesinde yemek yediğimiz çatıyı sayarsak, dokuzunu burada yaptık. Dokuz burada onbir Kepirtepe’de bir de Alpullu’da. Birer birer sayabiliriz. Kepirtepe. 1. Büyük bina, 2, bitişik Öğretmenler odası, tuvaletler, 3. Elek. San. , 4. Tarım B. , 5. 6. 7. Atölyeler. 8. 9. 10. B anyolar, Yatakhane, Revir, 12. Alpulu’da Banyo (Biz ona hamam diyoruz) 8. sınıftakiler bana soruyor, ” Nasıl unutmuyorsun? Çalıştığım işleri neden unutayım? Ayrıca ben bunların bir bölümünü de yazıyorum. Buradakileri de yazıyor musun? ”Önemli bulduklarımı kısaca yazıyorum. Onları okuyunca hem kolay anımsıyorum, az düşününce de yazılmamış olaylar da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ali Ergin gülerek, “Kamil’i yazdın mı? ”Kamil’i yazdığı mı ayrıca sizi iki şarkıcıyı defalarca yazdığımı, Kepirtepe’de Okul Müdürünün hem övüp hem de yerdiğini bile yazdığımı söyleyince Musa Güner ile Ali Ergin gibi ötekiler de şaşırdı, “Gerçekten öyle bir şey olmuştu!”Buraya gelişimizi, ilk çalışmaları, Mehmet Tuğrul’un ilk konuşmasını ona karşı tepkiyi, daha sonraki bir çok olayı günü gününe not ettim!”deyince iyice şaşırdılar. Konuşmalar uzayınca devinimlerde bir gevşeme oldu. Hasan Üner bu arada bir iki öksürdü, kestim. işe sarıldık. üçüncü makası alıştırırken saat soran oldu.  On dakikamız vardı, bırakabiliriz!”dedim, toparlandık. Ansızın Ali Yılmaz Öğretmen geldi. Bana takıldı, “İbrahim senin saat sahiden doğru çalışıyor, bak benimki de paydos etti!” dedi. Öğretmen yürüdü, arkasından biz de çıktık. Namık Yücel, Hasan Gülümser öğretmenin yürüyüşüne uydular, gülüşerek gittiler. İlerde öteki arkadaşlara yetiştiler. Biz giderek ağırlaşıp konuşa konuşa gittik. Yusuf bizi beklemiş, su deposu yanında bize katıldı. Ağırlaştığımızı görünce Hasan Gülümser koşmamızı işaret etti. “Bayrak Töreni!”sözü üzerne hepimiz koştuk, soluk soluğa yetiştik. Hidayet Gülen Öğretmen gülerek arada iyi tanıdıklarına takılarak sıraları uyardı, komut verip İstiklal Marşını söyletti. “Öğleden sonra çalışma var, anımsatayım!”dedi. Dağıldık. Yemeğ az sonra girildi. Yapıcılar bizden, biz onlardan haberler bekledik. Oysa bizde özellikle de benimle çalışanlarda hiçbir haber yok. Ötekiler de haber diye dünkü konuşmalar üstüne ileri geri yorumları öne sürdüler. Giysi konusu açılınca ben karşı oluşumu açıkladım. Yusuf hemen bana katıldı. Ancak Hilmi, Mehmet Aygün giysilerinin çok yıprandığını öne sürdüler. O zaman da biz sustuk. Bu kez Fevzi Üner geldi, “Abi, bugün çalışma var, yarın öğleden sonra buluşsak olur mu? ”diye sordu. Ben “Olur!”deyince başka bir şey demeden gitti. Cavit uzaktan el kaldırdı. Ben de el kaldırarak karşılık verdim. Yemekten kalkar kalmaz yola çıktık Bu kez hiç konuşmadan çalıştık. 5. Makası alıştgırıken Mustafa Güneri Öğretmen geldi, ben babanın başını alıştırırken göstererek, Mustafa Güneri Öğretmen bu işi neden çatı üstünde yapmadığımızı, bu şekilde iki defa elden geçirildiğini Namık’a sordu. Namık, “Çatıda bu rahat çalışma ortamı yok, biz, çatıda tutunmadam yürümeyi bile beceremiyoruz!”deyinde Mustafa Ghüneri Öğretmen gülerek, “Ağzına sağlık, hep öyleyiz, çatıda çalışmak zor, ama iyi ustalar bunu pekala yaparlar”dedi. Ben, öğrenci olduğumuzu, bildiklerimizi böyle daha rahat uıyguladığımızı ekledim. Mustafa Güneri Öğretmene öteki gruplar giysi işini sormuşlar. O benim dediğime yakın bir yanıt vermiş:Az sabredin belki Kepirtepe’ye dönersiniz, orada gönlünüzce giysilere kavuşursunuz!   “dedi. Bu “Gönlünüzce!” sözü hoşumuza gitmedi. , Ama sustuk. O gidince ben, “Bu konuyu konuşmayalım, seçtiğimiz arkadaşlar ne derse onlara uyalım!”dedim. Konuşmalar işimizi azıcık ağırlaştırdı. 5. Makası yerine kaldırınca paydos ettik. 8 günümüz kaldı. Bunun bir günü dinlenme. Çalışma günü olarak 7 gün var. 7X5=35 makas eder. 7 makas açığımız olacak. Makası 6 edersek ancak söçzümüz yerine gelecek. ”Hasan Gülümser aynı zamanda çok iyimser. “Abi, az daha sıkı çalışırsak yaparız biz bunu!”dedi. ”Biraz da geç bırakırız, anasını sattığımı!” dedi. Gülüştük, ”Anasını sattığımı bitirelim!”dedik. “Ne demek bu anasını sattığım? ”Onların tarafta çok söylenirmiş. Bir halk deyimiymiş, önemsiz bir şey, işe yaramayan nesne, istenmeyen, atılıvermesi gereken değersiz, canlı, cansız varlık için kullanılıyormuş. Bu kez de ben güldüm, “Bu kez geç bırakırız anasını sattığım, iş mi yoksa vakit mi? ”deyince Hasan Gülümser gene güldü, “Orasını bana sorma abi, yaparız işte!”dedi sağ elinin baş parmağı ile orta parmağını şıklattı. Bu kez ölçülü adımlarla öteki grubu izledik. Ali Yılmaz Öğretmen küçük bir grupla yalnız olarak yürüdü. Öğretmenin evini geçince bekleşerek toplandık. Yeni savaş haberleri varmış, birileri Radyo dinlemeye ayrıldı. Ben yatakhaneye gidip akordiyon çaldım. Beethoven Menuettin tiro yazan bölümünü çalıştım. Oldukça zor, belki de hiç çalamayacağım gibi geldi bana. Üst üste iki nota, üstte keman altta piyano yazıyor. Başlangıçta ayrı olan notalar bu bölümde birleşiyor. Gene de yemeğe dek kendimi zorladım. Zoru çalışınca arkasından kolayları o saat beceriyorum. Yemekte Mustafa Güneri Öğretmenin giysi önerisi içtenlikli görülmedi, “Başlarına iç çıkartmamak için öyle söylüyorlar!”diyenler oldu. Böylece (İlk kez )Mustafa Güneri Öğretmen de eleştirilenler arasına girdi. . Gene de onu yanıltanın Hüsnü Baykoca olbileceği açık açık söylendi. Bunu duyan İsmet, duramadı yanıma geldi, “Dayı, bizim baba dostumuzu iyice yeriyorlar, susacak mıyız? diye sordu. Bunu derslikte enikonu konuşmaya karar verdik. Dersliğe gidince yeni bir şeymiş gibi Rusya-Almanya Savaşı herkesin dilinde. Almanya Kırım’ı tümüyle işgal etmiş, büyük kentlerden Rostov, u Harkov’u aımış, Moskova’yı da sarmışmış. Harita arıyoruz. Bu söylenen yerler nerelerde. “Bize yakın mı? ”diyenler oldu. Kimimiz güldük kimimiz üzülerek baktık. Harita bulamadık. Ben Lise 1. sınıf tarih kitabındaki haritadan yararlanarak bilgi vermeye çalıştım. Sami Akıncı da kendi kitabını açarak beni destekledi. Ancak gösterdiğimiz haritalarda kent adları olmadığı için pek inandırıcı olmadı. Sami diretti bu kez coğrafya kitabındaki haritalarda Moskova’yı bularak, savaşın bizden uzakta olduğunu kanıtladık. Böylece yeni olarak yayılan söylentinin çok yeni bir şey olmadığını ancak Rusların yenilmekte olduğunu öğrenmiş olduğumuzu söyleyerek bir birimizi yatıştırmaya çalıştık. Yat zili çaldığında oldukça sakindik ama gene de ikili üçlü konuşmalarla savaş yataklara dek taşındı. Nedense ben çok etkilenmedim. Kırım’ın Almanya tarafından alındığını çok önce zaten duymuştuk. O zaman yarısını almışlarsa şimdi de bu yarımı tamamlamışlar. Harkov mu sarkov mu nasıl yerdir zaten bilmiyordum. Bakalım Başken olan Moskova’yı alabilecekler mi? Orası alınırsa belki önemli bir durum ortaya çıkacak. Selçuk Korol Öğretmen, ”Rusya çok geniş toprakları olan bir memleket. Sibirya’ya tüm Almanya jandarma olsa gene de yetmez!”demişti. Bunun ne demek olduğunu tam olarak anlamadımsa da, Almanya, Norveç ya da Romanya ya da Polonya’yı aldığı gibi Rusya’yı kolay alamayacaktır. Bu nedenle biz Kepirtepe’ye döneceğiz, diye umutlanıyorum. Aldığımız mektuplardan da öğrendiğimize göre, ikinci askerliklerini sürdürenler üzün süreli izinli olarak evlerine bırakılıyormuş. Ali Eniştemle Mahmut ağabeyim ikinci izinlerini kullanmışlar. Terhis umutları bile varmış. İzin, ağabeylerim derken köyü anımsayıp içimden konuşmaya başladım. Ali Eniştem geldiğine göre köyden öteki askerler de gelip gitmişlerdir. Halamoğlu Hilmi de izinki gelmiş olabilir. Hanife halam sevinmiştir. Hilmi, oldukça akıllı, çok da beceriklidir. Askerde kolay kolay dayak yiyecek yanlışlara düşmez ama gene de askerlik bu;bir hata yüzünden dayak ya da tokat yemiştir. Hilmi dalgınlık yapıp bunu anlatırsa Hanife Halam için için günlerce ağlar. Hanife Halamın tek çocuğu Hilmi. Açık açık, “Ben onun için yaşadım, İstanbul’dan köye getirildiğimde kaç kez kuyu başına gidip gözümü karartmıştım. Ergeç bunu yapacaktım, Hilmi doğunca birden değiştim, kuyularla bir sorunum kalmadı!”deyip gülerdi. Hanifa Halam Hilmi’ye hala küçük çocukmuş gibi bakıyor, onu korumaya çalışıyor. Hilmi bisikletle 15 km uzaklıktaki Lüleburgaz’a gider gelir. Kaç kez karşılaştım. Hilmi gelince Hanife Halam, “Çok yoruldun değil mi? ”diye sorar. Sorarken sesi bir değişik çıkar. Oysa Hilmi, yorulduğunda değil daha çok gezemediğine yanmaktadır. Bu arada E ablayı anımsadım. Asker olan eşi için “Bizimki avanaktır, izin isteyemez, “Hadi oğlum sen de git! demezlerse gelemez!”derdi. Umarım o da gelmişti….

 

2 Kasım 1941 Pazar.

 

İdris Destan nöbetçi, Mehmet Yücel seslendi, “Bana bak Osmancıklı, bugün pazar, bu pazar gününde çalışacağız, kahvaltıda çay-peynir olmazsa seni Lüleburgaz’dan dışarıya çıkartmam ha!” Birileri karşılık verdi:

-Hüsnü Koca vermezse İdris ne yapacak? Elinde gücün varsa Bay Hüsnü’ye geçir!”Mustafa Saatçı, Hüsnü Yalçın’a takıldı, ”Abe Fusni, bunlar gene sana laf atıyorlar! “Bu kez de Mustafa Saatçı’ya çatmalar başladı:

-İmamlar yalan söylemez, Konuşmaların Hüsnü Yalçın’la bir ilgisi yok. Bunu biliyorsun, yan çizme! Bu kez de Halil Basutçu:

-Siz de laf kıvırtıyorsunuz, “Ne demek Hüsnü Koca, Bay Hüsnü? “Şunu Hüsnü Baykoca!” deyin gitsin! Bir kahkaha koptu. “Biz onu sana bırakmıştık; işte söyledin!” dediler.

Dışardaki seslerden kahvaltının başladığı anlaşıldı;birer ikişer biz de gittik. Bugün çalışma öğleye kadar. Hava da güzel. Fevzi Üner’i gördüm ayakta. Belli ki nöbetçi. Öğleden sonra buluşup konuşacağız. Kendi kendime sordum, “Ne konulşacağız acama? ”Bu sabah Hilmi neşesiz, ”Hep ben konuşuyorum, siz dinliyorsunuz, sonunda da kabak benim başımda patlıyor. Bundan sonra susacağım!”Yusuf Asıl, “Duramazsın!” dedi. Salih Baydemir, “Durur benim hemşerim verdiği sözü yutar!”dedi. Hilmi duymazdan geldi. Mehmet Aygün Salih’e “Gerçekten öyle ben de tanık oldum, verdiği sözü yutar!” Ben dinlemiyordum. Birden gülmeler oldu. Sordum, tutar sözü yutar’a çevriliyormuş. Hilmi kahkahayla güldü, “Siz beni konuşturmak için çok şey uyduracaksınız ya ben konuşmayacağım!”deyip kalktı. Arkasından, üzgün olduğu ama neye üzündüğünü anlamadıkları üstüne konuşmalar oldu. Bense Hilmi Altınsoy ile akşam uzun uzun düşündüğüm Halamoğlu Hilmi arasında benzer tavırları saptamaya çalıştım. Küçüklük, büyüklük, esmerlik, sarışınlık dışında pek fazla benzersizlik bulamadım. Konuşmalarımız çoğunlukla Hilmi üstüne sürdü ;ancak hep iyi tarafları irdelendi.

İşimize bıraktığımız yerden hevesle başladık. Amacımız dört makası tamamlamak. Biraz geç gitmeyi bile göze aldık. Böyle bir karar verdik ama ben arkadaşların bunda gönüllü olmasını istedim;yüzlerine baktım. Önce Hasan Gülümser’baktım gülümsedi, arkasından Kamil Varlık!’a baktım, Kamil, “Abi ben öğleden sonra, yani yarın oğleye dek nöbetçiyim!”dedi. “Bugün için konuşuyoruz!”deyince “Evet!” Namık, Ali, Musa, İrfan hepsi gönüllü. İşe koyulduk. Uzunca bir sessizlikten sonra konuşmalar, takılmalar başladı. Hasan Gülümser gülerek dördüncü kafayı temizliyorum!”deyince “Kafa temizleme sözü başka kon ulara sapma başlangıcı oldu. Dördüncü kafa dediği 4. Makasın baba dediğimiz kiriş ortasındaki dikmeydi. Gecikmeye gerek kalmadan 4. Makası çıkardık. Hasan Gülümser gülerek Kamil'e takıldı:

-Kamil, Kamil Usta, Bay Kamil, nöbetine rahatça gidebilirsin, öğleden sonra zaten paydos!dedi. Kamil birden sinirlendi, “Benimle öyle konuşamazsın!”diye dikeldi. Hasan Gülümser durdu. Ben de elimi kaldırıp susmasını istedim. Bu kez Kamil’e sordum, ”Sen Kamil Usta ya da Bay Kamil dendiğine mi sinirlendin yoksa öğleden sonra dinlenme olduğuna mı? ”Kamil bir bana baktı bir Hasan’a baktı, elini ağzına tutarak güldü. “Birine kızdım işte!”dedi. Hasan Üner de “Hadi saklama , öğleden sonra iş olmayışına kızdın işte, onu söyleyiver!”dedi. Bu kez de Kamil’e pazartesi öğlden sonra dinlenme vereceğimizi söyledik. Kamil sevindi ama, ”Sizden ayrılmam!”deyip güldü. Yola şakalaşarak çıkık. Yolda şarkıcılar yeni bir şarkı mırıldandılar. “Arabamın atları deh deh deh aman da…. . Tamamını söylemediler. Eğlence de söylemeyi düşünmüşler. Öğretmenlerden önce yola çıktık, geldiklerini görünce bekledik. Öğretmen arkadaşlara birer birer sormuş, “Öğleden sonra ne yapacaksınız? ”Bize de sordu. Önce bana sordu, ben, yapabilirsem banyo yapacağımı, sonra da akordiyon çalacağımı, yeni çalıştığım parçaları olgunlaştıracağımı, akşamüstü de arkadaşlarla zeybek oyunlarını tekrarlayacağımızı söyledim. Ali Yılmaz Öğretmen birden “Bak işte!”deyip durdu, arkadaşlar”Gördünüz mü? adamın bir dakikası bile boş değil, karıştırsak kesinlikle yapacağı daha bir iki iş çıkar!”dedi yürüdü. Yürürken, “Bu salt yaş işi değil yaratılış, alışkanlık bunların üstünde de kendini yönlendirme işi!”dedi. Geldi elini umuzuma koydu, “Doğru söylüyorum değil mi? ”diye sordu. Ben, umuzlarımı silker gibi yapım. Öğretmen, bana “Sen bunları yaptığın için konuştuklarımızı anlamsız buluyorsun ama bunları yapmayanlar, yapamayanlar bunu çok iyi anlıyor!”dedi.

Sabah görüşmek dileğiyle ayrıldı. Öğretmen ayrılınca arkadaşlar anlattı; “Öğretmen bir süredir benden söz ediyormuş, iş konusunda örnek almalısınız!”demiş. En çok da müzik çalışmalarımı, öğrenmek için çabalarımı övmüş. Öğle yemeğinde gene savaş sözleri ortaya geldi. Sami Akıncı dersliğe harita getirmiş. “İsteyen gelsin!”dedi. Fevzi’yle bakıştık, “Biz seni buluruz Abi!”dedi. Yemekten sonra hemen akordiyona sarıldım, kapı tarafındaki köşede bir süre çalıştım. Dersliğe gitsem, anlamsız olarak haritada kent adı arayıp duracağız. Kırım’ı biliyorum, Karadeniz’in üstünde. Adı geçen kentler de olsa olsa daha yukarılardadır. Bir süre sonra İdris geldi, beni bir güzel övdü, kendisi çalışmadığına biraz dövündü. Ben de ona azıcık çıkıştım, Abdullah’ın ağzına baktın, ona uydun, o tembel, tembelliğinden çalışmıyor. Oysa sen tembel değil tersine titiz bir arkadaşsın!”dedim. Bilmem kaçıncı kez oldu İdris gene çalışmaya karar verdi. Umuzlarım uyuştu, çıkıp banyo durumunu öğrenmek istedim. Bize bugün sıra verilmemiş. Çaresiz dersliğe gittim. Ben gittim arkamdan liseli Ali geldi. Ali’yi gördüğüme sevindim. Hemen kitapları açtım. Sami'nin anlattığını tekrarladı. Arkadaşları yardım düşüncesiyle para almaktan vazgeçmişler hatta okumak istediğimiz kitap olursa bulmaya da söz vermişlr. İçlerinde subay, öğretmen yüksek memur, Milletvekili, profesör çocukları varmış. Ben Ali ile konuşurken Fevzi geldi, arkasından Cavit geldi. Onlar bana”Gidecek miyiz? ”diye sorunca bu kez Ali, Sami’yi beklemekten vazgeçti, kalktı, birlikte Köy Çeşmesi’ne dek konuşarak yürüdük, gene görüşmek üzere ayrıldık. Cavit hemen konuya girdi, konu düşündüğüm gibi birisi değil ikisi de çıktı. ”Giysi işi göz boyama olacak, hakkımızı kullandıracaklar!”dedi. Giysi işini tüm çocuklar benimseyip konuştuğuna göre bu işi bir yana bırakmamızı, bunun sonucunu öğretmenlerin bile kestiremediğini söyledim. Ötekine gelince “O, nasıl yapılır ki? ”diye sordum. Cavit, gülerek, Çoban Mehmet için biz yaptık, oldu işte, adamı aldılar, hem de bir ay bile geçmeden gitti!”dedi. Ben iyi ama onda tutacak bir taraf vardı, adam bizi sevmedi, sevdirmek için de bir çaba göstermedi!”dediğimde Cavit, iyi işte, zaten biz de onu yazdık. Sen okumadın ama biz olayı olduğu gibi yazdık!”Kime yazdınız? ”Hasan Ali Yücel’in kendisine. Dediğin gibi geldiği günkü konuşmasını aynen belirtik sonra da suçlu bulmak için aramızdan çocukları çekip sorguladığını, bizim ona güvenimizin olmadığını, bizi yetiştiren, güven duyduğumuz müdürümüz Nejat İdil ya da aynı değerde sizin seçeceğiniz bir müdür beklediğimizi, bu yapılmazsa üzüntülerimiizin artacağını, zaten ailelerimizden uzak düşmüş olmanın verdiği üzüntüye bir de bunun eklenmesi bizi tümden mutsuz edeceği, bunun önlenmesi için yardımınızı dört gözler bekiyoruz, ellerinizden öperiz. !”dedik. Altına biz bu mektubu yazan dört öğrenci, korktuğumuz için adlarımızı yazamıyoruz. Siz bir soruşturma yaptırıp tüm arkadaşların böyle düşündüğünü öğrenebilirsiz!”notunu ekleyip gönderdik. ”Gerçekten ben ilgilenmedim ama yollandığını kestirmiştim. Bu olay böyleydi, anlatılan da dosdoğruydu. Soruşturulacak bir konu , yakınılan bir kişi vardı. Ama bu şimdiki olay başka, Cumhurbaşkanına neyi anlatacağız? Cavit, “8 ay oluyor buradayız, okullar açıkken, mart ayında dersleri bırakıp haber bekledik, nisan sonunda geldik. Şimdi kasımdayız. Okullar açılalı neredeyse iki ay oldu. Biz burada neredeyse unutulduk. Öteki Köy Enstitüleri böyle mi? Ötekiler neden 21 gün bile kalmadan gezilere çıkarak yerlerine döndüler. Köylülerle konuşuyoruz, adamlar bizimle konuşurken titriyorlar, “Amanın, siz burada soğuktan, açlıktan ölürsünüz! “diyorlar. Biz bunları, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’la Hasan Ali Yücel’e yazdık aradan bir ay geçti, hiçbir olumlu belirti çıkmadı. Biz onları sorumlu buluyoruz, bunu Cumhurbaşkanımıza duyurmak istiyoruz!”Ben, ”Bu bir şikayet olmayacaksa, salt içinde bulunduğumuz durumdan kaygılandığımızı duyurmak, bu yolda bir yardım dilemekse sizinle beraberim!”Cumhurbaşkanımız Kepirtepe’den geçerken bir süre konuşmuştuk, ”Okulunuza geleceğim!”demişti, buna da değinerek, bundanda da güç alıp baş vurduğumuzu belirtirsek bundan hiç kimse de gocunmaz. Hatta bunu saklamaz, Mustafa Güneri Öğretmenimize bile söyleyebilirim!”dedim. Fevzi ileCavit, olayı hep gizli tutma düşüncesindce olduklarından buna hemen karşı durtdular;söz söylemediler ama bakışlarından anladım. Sözümü tekraraladım, hiç kimseyi hedef göstermeden yazalım kaygılarımızı duyuralım. Cavit, bana, “Sen söylediğin gibi yaz, biz okuyalım, ekleme yaparsak sana gösterelim, son şeklini de birlikte okuyup öyle gönderelim!”dedi. Anlaştık. En geç 8 Kasım Cumartesi günü buluşmak üzere ayrıldık. Onlar çok rahat. Onlardan ayrılınca önce kendimi suçladım, bir süre de suçlu gibi dolaştım. Aklıma geldikçe vazgeçmek için çareler düşündüm. Konuştuklarıma “Ben bundan vazgeçtim!” diyebilirim ama ikisi de sevdiğim çocuklar. Onların bir anda gözlerinden düşeceğim. Üstelik kendimi cesur sayıyorum. Kendi kendime soruyorum:

-Cesur muyum? ”Yusuf’la Ahmet Güner geldi, “Nerdesin, seni arıyoruz!”buluştuk. Külhanda 10 kadar arkadaş, Bengi oynayacaklar. Ben Arpazlıya başlıyorum. Harmandalı diyorlar. Sepetçioğlu tutturuyorum. Gülüşerek oyunu sürdürdük. 7. 8. sınıflardan çok istekli çocuklar var, gözümün içine bakıyorlar. Her akşam oynamaya karar verdik. ”Akordiyonu taşırız Abi!”demeleri bile güzel. Bir okul bahçesine önünce arkadaşların tören için toplandığını gördük. . Akordiyonu çadır kapısına koyup yerime girerken Hidayet Gülen Öğretmen bana, “İbrahim, uçtu uçtu kim uçtu? ”dedi, baktı “Süheyla Öğremen de uçtu, gene sana bana kaldı, sen al bakalım akordiyonu!”dedi. Ben duraksadım, ”Şimdi için mi dedi yoksa gelecek günler için mi? ”derken öğretmen, ”Neyse bugün böyle olsun, haftaya hazırlan!” dedi. Törenden sonra dersliğe gidince konu gene giysi, yağmur, savaş, Kepirtepe derken arkadaşlar varsayımlar üretmeyi sürdürdüler. Sonunda biri, (İdris Destan) eini sıraya vurup susturdu, İsmet’in öne sürdüğü olasılığı anlattı. “Milli Eğitim Bakanlığı, bizi burada unutmuş, Zaten Kepirtepe’yi de geçen yıl defterden silmişmiş ki yeni öğrenci bile bunun için alınmamış. Bizim burada kuzu kuzu çalıştığımızı da görünce öteki işlerine koyulmuş. Pat diye kış basınca, burada bize bakamayacağını anlayınca bu kez bizleri 20 kişilik gruplar olarak öteki Köy Enstitülerine gönderecek. Şansı olan Aksu’ya, Arifiye’ye Kızılçullu’ya gidecek, olmayanlar da Cilavuz’a, Akçadağ’a Ladik’i boylayacak. Bir an herkes sustu. Az sonra bir mırıldanma başladı. Herkes şansız, herkes Cilavuz’a, Akçadağ’a gideceğine inanarak neredeyse ağlamaklı. Duruma hem gülüyor hem de sahiden inanmış olarak sızlanılıyor. Ben, “Haruniye’yi unuttunuz, orası çok güzel, Akçadağ ile değişirim!”dedim. arkadaşlar, birileri de elindeki kitaba başıma atmaya kalktı:

-Haruniye’ye giden mi var da seninle değişek?

Yat zili çaldığında hangi Köy Enstitüsü’ne düşsek daha iyi olacak düşüncesi içinde bocalıyorduk. Yatınca, hazırlayacağım yazı aklımda iyice belirlendi. Edirne’den Alpullu’ya, Alpullu’dan Lüleburgaz’a, oradan Kepirtepe’ye Kepirtepe’ye gelişlerdeki mutluluğumuzu, kendilenin de gördüğünü (İsmet İnönü, 11/6/1939 tarihinde Kepirtepe önünde durduğunda öğrenciler etrafı sarıp, sizi bırakmıyoruz!”diye bağırdıklarında İnönü, sizi çok mutlu gördüm, bu mutluluğunuza en kısa zamanda katılmak istiyorum. Şimdi Fahretti Paşanın önemli bir işi varmış, beni bırakmıyor, demişti. ) anımsatıp, kış basmadan gene mutlu yuvamıza dönmemize yardımcı olmasını dileyerek bitirmeyi tasarladım. Bakanlık, yönetim, şu, bu demeye gerek yok. Sırtüstü uzandım. Nereye gitsem kendimi huzursuz sayacağımı anladım. Kafamın içindeki yerleri birer birer yokladım, soğuk, sıcak yarar sağlamıyor, çamurlu kepir, deyince içim ısınıyor. Cumartesiyi beklemeye bile gerek yok, düşündüğümü yarın yazabilirim, deyip öbür tarafıma döndüm. Yazdıklarımda da kimseye dokunan bir taraf yok. Okula geldiğimden beri tüm dersleri dikkatle izledim, hiçbir öğretmen, büyük makamlardakilere mektup yazılmaz diye bir şey söylemedi. Öğretmenlerimizle mektuplaştık. Öğretmenlerim memnun kaldı, yanıtlar verdi. Şimdi müdür olan öğretmenim Ahmet Korkut, yine müdür olan Ömer Uzgil, mektuplarımdan mütehassis olduklarını yazdılar. (İkisi de Köy Enstitüsü Müdürü, Erzurum/Pamukpınar-Isparta/Gönen) Böyle düşünmeme karşın gene de kaygılanıyorum. Uzun süre gözlerimi kapayamadım.

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ