Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

10 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

"Selvi Gibi Umutlar İğdeye Döndü!" Demeden Ders Yılımız Sevinçle Bitti!

 

26 Temmuz 1944 Çarşamba

 

Kalkar kalkmaz tekrarlandı; herkes Aşık Veysel'den söz ediyor, gidenler varmış; biz gitmeyecek miyiz? Ekrem hazır:

-Ben sizden işaret bekliyorum, çalışma saatleri dışında her zaman hazırım. Çalışma saatleri dışını sordum. Birlikte saptadık:

-Pazar günü ile (Cumartesi dışında) her gün saat 18:00-20:00 arası. Öğleleri benim mandolin çalışmam oluyor. Bir de onun, Aşık Veysel'in durumunu bilmek gerekiyor. Hasan Çakı Efe gitmiş, ondan soralım. Az sonra oyun alanına gidince sorarım; deyip ayrıldım. Hasan Efe erkenci, benden önce gelmiş, günaydınlaşınca sordum:

-Veysel usta ile görüşmüşsün, iyi mi? Biz de tanışmak istiyoruz, rahat bir zamanını nasıl seçeriz? Hasan Efe:

-Onun pek rahat zamanı yok, biraz huysuz gibi ama çok iyi bir insan. Çok soru sorulmaz, anlattıklarıyla yetinenlerle şekerli ballı olabiliyor. Özellikle öğretmenlerle konuşmaktan hoşlanıyor. Gündüzleri, hemen hemen yalnız kalmıyor. Tek Hasanoğlanlılar değil öteki köylerden de gelenler oluyor. Çevre köylerden özellikle sazını dinliyorlarmış. Doğru mu bilmem ama gelenlerin çoğu onu kendilerinden sayıyormuş (Alevi). Aleviler sazı çok sevdikleri için, bütün saz çalanları kendilerine yakın bulurmuş. Sanırım bu yüzden Hasanoğlan'da tanıdığı olan çevre köylülerden yakasını kurtaramıyor. Şikayetçi değil ama gelenler için:

-Hep benden istiyorlar, onların istediğini ben nerden bileyim? diye yakınıyormuş. Hasan Efe:

- Yalnız olarak konuşmak istersek pazar günü gidelim!

Oyunlardan sonra kahvaltıda arkadaşlara duyurdum. Konuşmamızı duyan bayan öğretmenler de bize katılmak istedi. Bizim konuşmalarımızı duyan Öğretmen Nazif Balcıoğlu:

-Size daha duyurmadılar, pazar akşamı Okul Müdürümüz bir genel tanışma yapacak, pazartesi günden başlayarak Aşık Veysel de okulumuzun bir çalışanı olarak aramıza katılacak! dedi. Karşılıklı bakışmalar oldu ama kimse "Nasıl, neden, niçin?” soruları sormadı. Böylece, bizim gündüz gidişimize bir engel çıkmamış oldu:

Pazar günü banyodan sonra gitmek için sözleştik. Az onra Ekrem:

-Tuh be, ben pazar günü, bizim Pazarörenlilerle Ankara’ya gitme sözü vermiştim; onları bırakamam, siz gidersiniz! Ekrem'i haklı bulduk. Bizimki de zaten, sürekliliği olacak bir arkadaşlık tanışması değil, bir saygı "Hoşgeldin!"i. Aşık Veysel için, 50 yaşında diyorlar; yaşlı bir insanla nasıl bir bağ kurabiliriz ki?

Kendi kendime konuşarak salona gittim. Aşık Veysel gene aklıma takıldı. Hem çalıp hem söylemesini birden önemsedim. Jacques Offenbach'ın Barcarol’unu, Johannes Brahms'ın Ninnisini, Franz Schubert'in Serenad'ı ile Röslein'ını Weber'in Avcılar şarkısını hem çalıyorum hem de sözlerini söylüyorum ama kendi kendime; neden onları daha ileri götürmeye çalışmıyorum? Bir süre kendime güvensizliğim duygusu içinde onlara çalıştım. Beethoven Moonlight ile Pathetique'i bu hafta pişirebilirsem, bir süre güzel ama daha kolay sonat çalışacakmışım. Josef Haydn'dan. Faik Öğretmene göre Josef Haydn melodiye önem verdiği için armoniyi iki öğrencisi Mozart'la Beethoven kadar zorlamamış. Bana şimdilik 2 Mozart (Kv. 331, 545 Kv.) iki Beethoven, Moonlight ile Pathetique yetermiş. Josef Haydn'dan Klavsen konçertosunu çok dinledim. Violonsel konçertolarını da sevdim. Parça olarak ise Alman Milli Marşı sözleri uyarlanan ünlü kuvartet'in yalnız marş bölümünü çaldım. Oysa Cumhurbaşkanlığı Orkestrası bol bol Josef Haydn senfonileri çalmaktadır. Saat, Sabah, Akşam, Londra, Askeri, Gençlik senfonilerini hep dinledik. Çalıştığım Beringer Metodu da nedense Josef Haydn'dan hiç örnek almamış. Yanılıyor muyum? deyip bir daha karıştırdım, gerçekten 104 senfoni, 80 Kuvartet, 30 Triyo, 50 piyano sonatı, hemen hemen tüm orkestra çalgıları için olağanüstü konçertolar besteleyen (Lir, Trompet, Klavsen, keman, viyola, Piyano,  viyolonsel, opera, oratoryo, sayıları onları bulan) Jozef Haydn'ı neden görmezden gelmiş Herr Oskar Beringer acaba? 50 sonattan bakalım şansıma kaç numara çıkacak? Plâklar arasında bir klavsen sonatı var çok güzel; dilerim öyle biri çıkar.

*      *       *

Bu öğlede iki mandolin grubum var; sınıf kırk kişiden fazla olduğu için öyle yaptım. Nebahat Öğretmenin (geçici) sınıfıymış. Geleceğini umut ederek konser parçalarımı tekrarladım. Franz Schubert Moment Müzikal, Beethoven Für Elise, Menuet, Mozart, Türk Marşı, Kv. 265 bir Fransız şarkısı (bizim ilkokullarda “Daha dün annemizin kollarında yaşarken” diye söylenen) varyasyonun 1. Bölümü. Bunu özellikle çalmak istiyorum. Çünkü Nebahat Öğretmen, ötekilerden çok daha öğrencilere yaklaşan biri. Bunu geldiği ilkokulda kesinlikle öğrencilere söyletmiştir. (Gerçekte ben çalarken katılır diye düşünüyorum.) Tahtaya da notaları yazdım. Yemek ziline dek Pathetique'in final bölümünü tekrarladım, seslerin kulaklarımda bıraktığı izler; lıgır lugur, lıgır lugur tam tamm; lıgır lugur, lıgır lugur tam tamm!. . . Yemeğe giderken de kendi kendime böyle söylendim. Neredeyse yemekte de tekrar edecektim. Nebahat Öğretmeni görmeyince kurduğum düşler karardı. Ekrem'in pazar günü Ankara'ya gitmesi söz konusu değilmiş. Öğrenci gezisi haftaya kalmış. Yalnız öğretmenler (Bay-bayan Epcimler) gidecekmiş. Buna sevindim. Aşık Veysel'e gidersek Ekrem tatlı dillidir, konuşma konusu bulur! deyip rahatladım. Bu sıra Nebahat Öğretmen geldi, gülümseyerek bana:

-Birinci grupla gelmeyip 2. grupla gelsem olur mu? 1. grup çalışırken ötekiler dağılabilir, ben onları toplayıp kitap okurum! dedi. Biraz umursamazca:

-Siz bilirsiniz, isterseniz 2. grupta da olmayabilirsiniz! dedim. Dedim ama derken daha pişman oldum. Nebahat Öğretmen:

-1. grup çıkınca serbest kalacaklar, onlarla öyle konuştuk! deyince, "Siz bilirsiniz!" deyişimin çok farklı olduğunu kendim de sezinleyince sanırım yüzümde de bir değişiklik oldu. Neyse ki Nazif Balcıoğlu’nun yüksek sesle milletvekili olan ünlü yazarların yıllardır yazı yazmadıkları gibi mecliste de yemin ettikten sonra dört yıl uyuduklarını anlatması herkesin ilgisini çektiğinden beni gözleyen olmadı. Sorularla susan ünlü yazarlar sıralandı. "Halil Nihat Boztepe, Ahmet Kutsi Tecer, Reşat Şemsettin Sirer, Ömer Bedrettin Uşaklı, Yahya Kemal Beyatlı, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alaattin Gövsa, Fuat Köprülü, Nasuhi Baydar, İsmail Habip Sevük, Bekir Sıtkı Kunt, Ali Kâmi Akyüz, Galip Ataç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Kemalettin Kamu, Mebrure Aksoley, Agâh Sırrı Levent, Selahattin Batu, Reşat Nuri Güntekin, Asım Us, Fazıl Ahmet Aykaç. . . . . Daha var mı? sorusuna da örnek Behçet Kemal Çağlar'ı gösterdi; "Ama o susmuyor, o alnının akıyla görev yapıyor, tıpkı bakanımız Hasan Ali Yücel gibi” dedi. Ben, biraz kuşkuyla:

-Ahmet Kutsi Tecer yakında okulumuz gelmişti. Hiç de Milletvekili tavrı yoktu! deyince o da Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer'i örnek verdi:

-O da tavır takınmıyor ama Sivas Milletvekilidir. Selahattin Batu üzerinde duruldu. Onun davranışlarını şairliğine yordular. Milletvekillerinin tavırları neden değişik olsun? Seçim süresi geçince ne olacağı soruldu. Değişik yorumlar arasında kalkıp ayrılık. Konuşmalardan hiç etkilenmemiş gibi salona döndüm. Çocuklar çok düzenli gelip oturdu. Piyanodan ses vererek salt lâ değil öteki sesleri de tınılayarak ivedi bir akor birliği sağladım. Tahtadaki notaları önce okuyarak arkasından da seslendirerek okuttum. Kısa bir serbest alışma sürecinden sonra topluca notalara çalıştık. Çocuklar şarkıyı sözlü olarak biliyormuş. Paydos etmeden önce çok güzel çaldılar. Son çalışlarında kapı önünde sesler oldu. Meğer 2. grup öğretmenleriyle gelip dinlemiş. Grup değişirken öğretmenden teşekkür aldım. 2. gruba da aynı yöntemi uyguladım. Nota seslendirmelere öğretmen de katıldı. Sanırım öğretmenin oluşu çocukların dikkatini topladı; bu grup notaları daha çabuk okudu, mandolinle daha çabuk çaldı. Benim beklediğim de buydu, piyanoya oturup önce tek parmakla notalara bastım. Öğretmen de sesle katıldı. Arkasından varyasyon notasını açıp çaldım. Öğretmen böyle bir numara bekliyordu sanırım ama çocuklar şaşırdı. Kısaca olayı anlattım. Bu şarkıyı 200 yıl önce Fransız çocukları söylüyormuş. Bunu duyan ünlü besteci Mozart tıpkı şimdi bizim yaptığımız gibi önce çocuklara katılmış, arkasından da piyanoya oturup tek tek notaları çaldıktan sonra, bir aydır çalıştığım bu notaları, Mozart içinden gelerek çalmış, sonra da notaya geçirmiş. Çocuğun biri sizin gibi deyince:

-Hayır hayır, o önce çalıp sonra notaya almış, bense günlerdir size 1. bölümünü çaldığım parçayı Mozart'ın bestesinden çaldım. Bakın 1. parçayı diyorum, Mozart bunu çok çeşitlere sokmuş. Başarabilirsem 12 parça olan bu bestenin tamamını bir gün size çalarım. Nebahat Öğretmen:

-Sabırsızlıkla bekliyoruz! dedi. Çocuklar biraz suskun suskun baktılar. Ben de:

-Üzülmeyin çok beklemeyeceksiniz, gelecek yaz bugünler tamamlarım. Çocukların çoğu "Ih, vay, ohoo!" dedi. Nebahat Öğretmen, piyano çalmanın zorluğundan söz ederek çocukları aldı gitti. Piyanodan kalkmadan arkalarından; "İyi çalışmalar, gene bekliyorum!" dedim. Bir süre düşünmeden düşünür gibi oturdum. Kendimi toparlayıp aynı parçayı bir daha çaldım. Olayı anlatmam iyi mi oldu,  kötü mü? Mozart'ı araya sokarak kendimi küçülttüm mü? "Doğruyu anlatmak, öğretmenin öz görevi!" deyip kendi kendimi bir süre güldürdüm, gülecek de birçok örnek sıraladım:

-Öğretmen kendini öğrencileri karşısında küçültmemek için "Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldı ama o almasaydı ben zaten alacaktım. Edison elektrik ampulünü yapmasaydı, ben onu hemen yapacaktım. Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşı'nı yazmasaydı şimdi benim yazdığım marşı okuyacaktınız. O açıkgöz Kristof Kolomb erken davranmasaydı sizler şimdi Amerika'da olacaktınız!" Derslikte böyle konuşan bir öğretmeni öğrenciler gözlerinde büyütür mü? Zaman zaman böbürlenen öğretmen gördüm ama bu sürekli olmadı, kimi öğretmenler anlattığı bir konuda kendilerine pay çıkardılar ama böylesi değil, olabilirliği akla uygun düşüyordu. Tek bir örneğim oldu, okuduğu okulun müdürünü o denli korkunç tanıttı ki, o okulda okuyanlara uzun süre acıdık. Oysa bir gün aşık olduğunu anlatırken sevgilisinin o korkunç müdürün baldızı olduğunu, onu görmek için her gün penceresi önüne gidip görmeden duramadığını söyledi. Maşuka baldız, o korkunç müdürün eşinin kardeşi, penceresi önüne gittiği ev de anlattığı müdürün evi. Aynı sınıfta 30 arkadaştık. Otuz arkadaş otuz parçaymış gibi her konuda zıtlaşırken tek bu öğretmen konusunda söz birliği etmiştik:

-Özgüvensiz, övünerek bize kendini bir değer olarak göstermeğe çalışıyor. Çabuk ayrıldı ama namı kaldı, özellikle psikoloji derslerinde zaman zaman anımsadık. Bugün çocuklara Mozart'tan söz ederken bile onu anımsadım. Oysa konumuz çok başkaydı. Tam olarak öğretmen olmadım ama öğretmen olursam iki kesin kararımı şimdiden önüme koydum: "Kendimi övmemek, başkalarını yermemek. Çaresiz kaldığım zamanlarda irademi sonuna dek kullanmak!” Bu ilke salt öğretmenlik sürecimde özellikle öğretmen öğrenci ilişkilerinde!

Kendi kendime kuruntulanırken Hasan Çakı Efe geldi. Trakya Halayı ya da Horası denilen oyunu Trakya'da çalındığı gibi çalmamı istiyordu. Oyunu herkes oynar ama melodisi gerçekte Bulgar melodisi olduğundan, Bulgarlar onu gayda ile çalarlar. Gayda bizim zurnalardan ya da ud, bağlama çalgılarından farklı. Ahmet Yekta Madran klârnete uygulamış. Efe akordiyondan duymak istiyor. Zeybeklerden sonra Halaylara geçince onu da öğretecekmiş. Akordiyonu çıkardım. Kepirtepe'de tüm öğrencilerin (bilir bilmez) katıldığı tek oyun olduğu için çok çaldığım bir melodiydi. Çaldım. Hasan Çakı Efe kendi açısından (oyunun düz ayak yerine bazı diz kırmalar katmak istiyor. Daha doğrusu olduğunu duymuş) çalışımı beğendi, giriş, oyun süresi ile sona doğru hız değişmelerini anlattı. Benim de aklıma arkadaşımız Hüsnü Yalçın geldi. İlkokulu Bulgaristan’da bitirmiş, her sabah radyoyu açıp gayda dinliyor. Bunu söyleyince Efe hopladı:

-Her sabah ben de radyo dinliyorum ama Bulgaristan radyosunu hiç düşünmedim, bir süre izleyeyim! deyip ayrıldı. Bir süre çalışıp yemeğe gittim, arkadaşlar geldi. İzzet Palamar, arkadaşımız Hüsnü Yalçın' a:

-Bana arkadaş ol! deyip götürmüş. Hüsnü çok üzgün, gittiğine değil, görmemesine karşın birçok görenden daha duyarlı, daha akıllı, daha saygılı bir insanı böyle görmek insanın içini sızlatıyor! Hüsnü:

-Buraya niçin getirildiğini o çok iyi biliyor. "Öğrencilere türküleri öğreteceksiniz, bağlama çalmasını öğreteceksiniz!” denince acı acı gülümseyip:

-Bana kim öğretsin ki? Ben saz çalan nice ustalar gördüm, onlar neden gelip öğretmiyor? Benim göynümü (gönlümü) almak için böyle bir söz uydurmuşlar. Neden böyle demişler? Kimseye bir şey öğretemediğim görülünce ne diyecekler merak ediyorum! deyip acı acı gülmüş. Sonra da kendisinin saz çalışma hikayesini anlatmış:

-Oyuncak olarak elime verdiler, tellerinden ses çıkınca onlarla göynümü eğlendirdim. Yıllar sonra bir saz çalan bana bir şeyler anlattı. Bizim Sivas dolaylarında bunu çalan çokmuş; köyüme yakın yerleri salık verdiler. Kapısından kovan da oldu, göynümü almak için merhameten akıl verenler de oldu. Yıllar böyle geçti. Aşıkların bayramlarına katıldım. Bana kimse can gözüyle bakmadı. Çaresizdim, oyuncağıma iyice alıştım. Gene bir aşıklar gününe katıldım. Yarış için falan değil, salt dinlemek için. Beni duyanların övgüleri sonucu lütfen bir dinlediler. O zamanlar Atatürk için herkes bir şeyler yazıp çiziyormuş. Konuşmalardan kahramanlıklarını ben de duymuştum Sazıma uyarak aklımdan geçenleri de mırıldanıyordum. Bunlar, sağlam insanların yapacağı işler değildi. Ahmet Kutsi Tecer, gelmiş dinlemiş, Sivas Halkevine götürdüler. Alkışladılar, Ankara'ya Atatürk'e götürmek üzere çağırdılar. Atatürk'ün huzuruna çıkmak beni canlandırdı. Haftalarca yollarda sefalet çekme bahasına Ankara'ya gittim ama, karabahtım beni Atatürk'ün sesinden de mahrum etti, boynum bükük köyüme döndüm. Adım daha geniş çevrelerde duyuldu, Aşıklar şölenlerine çağrılmaya başlandım. Ancak ben hep Karabahtlı Veysel'dim. 40 yaşıma gelmiştim. Kendi çalıp söylediklerimi plâklara alan oldu. Halkevleri sahip çıktı, Ahmet Kutsi Tecer gibi Behçet Kemal Çağlar dost eliyle hep elimi tuttu. İşte şimdi de karşınızda onların yardımıyla bulunuyorum. Artık 50 yaşında bir ihtiyarım. Çocuklara ders veren 50 yaşında başka bir öğretmen var mı? Gene de sazıma, sözüme devam edeceğim. Ben her zamanki gibi yalnız çalıp söyleyeceğim; isteyen gelip dinler, kapabildiğini kapar. Bunu herkese anlatacağım! Benden "Cürmüm" kadar fayda beklensin!

Aşık Veysel'i dikkatle dinleyen İzzet Palamar:

- Biz seni çalıştırmaya değil, çalışacak olanlara bir başarı modeli olacağını düşünerek çağırdık. Salt bağlama çalma değil konumuz, bahçesinde çalışan, atlarına bakan, öğrencilerini daha bilgili yetiştiren, duvarını daha sağlam ören için benzersiz bir başarı örneğisin. Biz böyle düşünüyoruz. Lütfen şimdi anlattıklarını bir daha tekrarlama. Tekrarlarsan bir ağızdan:

-Bunları biz biliyoruz, sen bize söylemek isteyip de henüz söylemediklerini bizim aramızda söyle! diye karşılık veririz! demiş.

Hüsnü'ye göre Aşık Veysel çok memnun olmuş. Ekrem de İzzet Palamar'a bir "Aferin!" çekti. Ekrem:

-Veysel, görmüş geçirmiş acılar çekmiş adam, onurunu korumak istiyor. Köyde oturmak istemesi de bunu gösteriyor. Okul içinde kalsa, her köşe bucak insan, onların arasında kendini hep ezik olarak düşünecek. Oysa köyde; 50 yıldır alıştığı sakinliği bulacak. Köy kaç adımlık yer, yürümesi de onun için bir spor.

Aşık Veysel üstüne konuşurken uyuduk.

 

27 Temmuz 1944 Perşembe

 

Hüsnü Tonbergi karıştırırken tam da Hasan Çakı Efenin istediği, Trakya Horası dediğimiz gerçekte Bulgar havasını buldu. Fırsatı kaçırmadan Hüsnü'ye:

-Öyle hey hoyla olmaz, işte meydan oynasana! dedim. Hüsnü:

-Okula giderken sevdiğim Bulgar arkadaşlarım vardı, beni kendilerinden ayrı tutmazlardı, Onların oyunlarına çok katılırdım. Ayak hareketlerini biliyorum ama yıllardır oynamadığım için düşümdeki oyunu yapmam olanaksız. Ben de:

-Öyleyse Efe'ye tarif et, o kolay kavrar, belki de biliyordur, akordiyonla ben de bir çalayım, becerebilirsem, Hasan Çakı Efe ile oynarsın. Hüsnü, birden garipsi bir tavır takındı:

-Yok arkadaş, öyle konuşuyorum ama Bulgar, Bulgaristan sözleri geçince dizlerimin çökeceğini duyar gibi oluyorum, dişlerim sızlıyor. Sakinleşince dişlerimi sıktığımı anlıyorum. Sizinle konuşuyorum ama ayrıldığımızda yaptığımız konuşmalardan pişmanlık duyduğum oluyor.

Hüsnü susunca benim de içim sıkıldı. Hasan Çakı Efe'ye söylediklerime pişman oldum. Az sonra karşılaşınca durumu anlatacağım. Oldukça karışık duygular içinde oyun alanına gittim. İlk gelen Nebahat Öğretmenin sınıfı oldu. Çocukların mutlu yüzlerle cıvıl cıvıl “Günaydın Öğretmenim!" deyişlerine yutkunarak karşılık verdim. Son "Günaydın”ı Nebahat Öğretmen söyledi. Söyler söylemez de sordu:

-Sizi üzen bir olay mı oldu? Gizleyemedim:

-Sizinle de benimle de bir ilgisi olmayan bir başkası söz konusu, çok da önemli değil ama nedense ben bu sabah önemsedim. Hasan Çakı Efe geciktiği için özür diledikten sonra bir Efe pozu takınarak narasını attı. Harmandalı! "Harmandalı Efem bakıyor, hey hey, Bileğinden kanlar akıyor!...”

Çocuklar da kendilerine göre pozlar aldılar. Bir yandan severek çalıyorum bir yandan da düşünüyorum. Saymadım ama oldukça kalabalık bir sınıf. Yirmişerli olarak mandolin çalışmasına geliyorlar ama bakıyorum gruplar yirmiden birkaç fazla geliyor. Sanırım sınıfın tamamı 50 kadar var. Mandolinde de oyunlarda da başarılılar. Bu başarıları bir rastlantı olamaz. Nebahat Öğretmenin bunda kesinlikle bir payı var. Oyunun sonuna doğru Okul Müdürü Rauf İnan geldi. Onun da dikkatini çekti. Ancak o bana “Çakı Efeyle iyi anlaştığınız belli oluyor, kısa denecek bir süreçte büyük değişme göze çarpıyor!” dedi. Efe elini kaldırınca durdum:

-Müdür Bey, bu sınıfın başarısı, sınıf öğretmeninin bence; Nebahat Öğretmen, oyunlarda olduğu gibi mandolin çalışmalarında da öğrencilerinin her biri ile ilgileniyor. Rauf İnan gülümseyerek:

-Biliyorum, gözümden kaçıyor mu sanıyorsun? O bizden ayrılmak istiyor ama bırakmayacağız. Böylece; düşüncemi duyurtmuş oldun. Çalışan arkadaşlarımızı biz kolay kolay bırakmayız! deyip gitti. Yutkundum, ne söyleyeceğimi bilemedim. Nebahat Öğretmen açıkladı:

-Geçen yıl öyle bir söylenti çıktı ama, benim fikrim alınmadan çıkarılmış bir söylentiydi. Ben onu kabul etmedim, kaldım; kaldığıma da memnunum. Daha bir kaç yıl çalışacağım.

Sevindim. Sevindiğimi de gizlemedim:

-Bir kaç yıl sınırsız bir zaman süreci;  bir de olabilir beş de, bari şunu kesin olarak iki yıl desen olmaz mı? Yüzüme baktı:

-Öyle deyince ne olacak?

-Ne olacak mı? Bana bencil diyeceksin ama, öyle de deseniz saklanacak neden aramam; 2 yıl sonra ben gideceğim, ayrılmak acıdır ama bırakılmak çok daha acı gelir bana.

En küçük söz değişikliğinde renklenen yüz, bu kez öylece bana dönerek:

-Ne ilginç, ben de tıpkı senin gibi düşünüyorum; arkamdan bakılmasını kısa sürede görmeyeceğimi düşünerek yeğ sayıp teselli buluyorum. Oysa arkadan bakınca sanki yolun sonsuza gideceği kaygısı beni ürkütüyor. Söyleyecek söz bulamadım. İşi şaklabanlığa döndürerek:

-Öyleyse iki yıl ikimiz de rahat çalışcağız! O da:

-Dileyelim öyle olsun! deyip ayrıldı.

Kahvaltıda gene yakın oturduk. Herkes kendi yönünden bir konu öne sürerken Nebahat Öğretmen bana:

-Bizim opera işi ne oldu? diye sordu. Aramızda ayrıca konuşuyormuşuz kuşkusu duyulmasın düşüncesiyle:

-Aşık Veysel geldi, yakından konser verecek, operaya giden olmaz! diye düşündüğümden ben o konuyu plânımdan çıkarmıştım, isteniyorsa cumartesi günü biletleri alırım! deyince orada bulunanların hepsi bir "Aaaaa!" deyip yüzüme baktılar. Önce Fatma, Bediha Öğretmenler, arkalarından Nebahat Öğretmen:

-Kimse gitmese bile ben gelirdim! deyince şaka ettiğimi, cumartesi biletleri alacağımı söyledim. Bediha Öğretmen sözü uzattı:

-Opera ile Aşık Veysel'i bir tutmak şaka bile olsa zavallı adamla alay etmek olmaz mı? diye sorunca azıcık sıkıştım ama, kendimi iyi savundum. Veysel'in Sivaslı yani Pir Sultan Abdal'ın hemşerisi olduğunu, Pir Sultan'ın ise Hacı Bektaş'tan sonra Bektaşilerin en sevdiği veli olduğunu, o nedenle Bektaşi olan ailemde Sivas'ın özellikle de sazın önemli bir yeri olduğunu, bir amcamın saz çalıp Bektaşi nefesleri söylediğini, gerçekte de eniştem olan ama benim kendisine Dede dediğim Vahit Lütfi Salcı'nın Varlık dergisinde sürekli Bektaşilik, Alevilik üstüne yazı yazdığını, son yazının Bektaşi Kadın Şairler olduğunu, bir kaç sayı önce de Aleviliğin-Bektaşiliğin gizli oyunlarını, gizli müziklerini yazdığını; Aşık Veysel'i de yakından tanıdığını, Veysel'le konuşunca aramızda göreceğiniz yakınlığa sizin de şaşıracağınızı şimdiden söyleyebilirim! deyince hepsi yüzüme acayip acayip baktılar. Ekrem ile önce güldü sonra da:

-Arkadaşım bu söylediklerin doğru çıkmazsa bu sözlerinin altından kalkamazsın! demek zorunda kaldı. Ben:

- Göreceksiniz! deyince Ekrem:

-Yo, öyle geleceğe bırakma, bugün birlikte gidelim. Benim Aşık Veysel'in kaldığı yerde küçük bir işim var, kapısı kapanmıyormuş, öğrenci gönderecektim ama bu durumda kendim gitmem şart oldu. Anlaştık. Karşımdakiler bana mahcup olacakmışım gibi baktılar. Oysa ben onlara:

-Sizler de kitaplıktaki Varlık Dergilerine bir bakın, her sayıda olmasa bile bir ya da iki atlayarak göreceğiniz Vahit Lütfi Salcı'nın yazılarının tümünü okumanıza bile gerek yok, başlıklarını görünce anlayacaksınız.

Yüzlerine baktım biri dışında hepsi sıkıştığım, sonunda  fena bozulacağımı söyler gibi bakıyor. Yalnız Nebahat Öğretmen sordu “sen neden bağlama çalmıyorsun?” Kısaca onu da anlattım; beni, ilk adı Trakya Köy Öğretmen Okulu olan sonradan Köy Enstitüsüne çevrilen okula Vahit Lütfi Salcı Dedem yazdırdı. O okul, İstanbul padişah saraylarının eşyalarıyla dolu bir okuldu. 50 kadar keman, piyano vardı. Salcı Dedem birkaç çalgı çalar ama esas çaldığı klârnettir. O zaman Bando şefiydi. Hem de Edirne, Kırklareli, Alpullu Bandolarının kurucu şefiydi. Askerler okulumuz savaş nedeniyle Lüleburgaz'a kaldırmasaydı okulda da bando kuracaktı. Bu düşüncelerle bana piyanoyu, akordiyonu önerdi. Kendi yetiştirdiği bir amcam şimdi Kırklareli belediye bandosunda klârnet çalıyor. Hasan Büyükerenler. Köydeki bir amcam da Bektaşilik geleneklerini sürdürerek Aşık Veysel gibi bağlama çalıyor. Köyde benim yaşımdaki bir halam oğlu da bağlama çalıyor, diyeceğim ama onunki biraz kuşkulu; çünkü tam 3,5 yıldır asker, cemse sürüyor. O şimdi çalsa çalsa cemse kornası çalar. Birliği Edirne -Yunan-Bulgar sınır üçgeninde.

İyi çalışmalar dileyerek ayrıldık. Ekrem benden bir öneri bekler gibi. Ben, öğle çalışmamın olduğunu anımsatınca; "Haydi öyle ise!" dedi yola doğrulduk. Köye girene dek 1941 yılı anılarını anlattım. İlk su getirmelerini, su yolları için Sili Usta'nın terazisini taşıdığımı anlattım. Aşık Veysel hemen Muhtarlığın karşısındaymış. Muhtar Çakır Ağa kapının önündeydi, Ekrem’i beklediğini söyledi. Çevreme baktım her şey bizim bıraktığımız gibi. Oyun oynadığımız yeri gösterirken, orasının eskiden Şarap çıkarma yeri olduğunu duyduğumuzu Ekrem’e anlatırken Muhtar duramadı:

-Biz o zaman da konuşmuştuk, hiç yabancı gelmedin deyince benim kapı açıldı, konuşmadan başka uzun uzun tartışmıştık. Muhtar anımsamaya çalışırken muhtarlık binasını gösterdim:

-Orada o oda yoktu, bizim yönetici Hüsnü Baykoca için orasını biz ekledik. Biz orada çalışırken, üzgün olduğunu, koca bir okuldan söz ediliyor, bizim köy bu işin altından nasıl kalkar? diye sorduğunda ben Kepirtepe Köy Enstitüsünü örnek vermiştim. O okul da bir köyün toprakları üstüne kuruldu. Köyün muhtarı benim babamın ablasının oğluydu, ilk günler o da yakınırdı ama şimdi Kamber Amcam okuldan çok memnun, dediğimde siz bana, amcamın adının Kamber oluşundan, anladığınızı söyleyerek “Alevisin!” demişiniz. Ben Aleviliği kabul etmedim ama bütün ailemin Bektaşi olduğunu söylemiştim. Sonra da karşılaştıkça hep bunu anmıştık. Ben hala Alevi değilim diyorum ama büyük Amcam Bektaşi dedesiydi. Şimdi rahmetlik oldu. Mezarı, köyün mezarından ayrı bir yol geçiti üstüne hazırlandı, adak adanıyor, mum yakılıyor. Oğlu şimdi onun yerine geçti saz çalıyor, nefes söylüyor, en çok da Pir Sultan Abdal, Nesimî, Gencî, Gevherî, Erzurumlu Emrah'dan okuyor. Gerçekte eniştem olan ama ben küçükten alışkanlıkla Dede dediğim Vahit Lütfü Salcı bunları Kırklareli'de günlük çıkan Yeşil Yurt, Devrek'de çıkan Devrek, Ankara'da 15 günde bir çıkan ünlü Varlık dergisinde sürekli yazıyor.

Muhtar Çakır Ekrem'e dönerek:

-Sen ne diyorsun bunlara? Ekrem durumu anladı:

-Sayın Muhtar ben bugün burada işçiyim, işimi bitirmeden bana konuşmak yok. Siz eski dost olarak muhabbetinizi sürdürün.

Tam bu sıra Aşık Veysel çıktı. Muhtarı sesinden tanımış:

-Konuşmalarınızı yarım yarım duydum, Sivaslı biri mi geldi? Muhtar:

-Gel Aşık gel, burada Sivaslıları susturacak bir Sivaslı meftunu var, tanıtmaya gerek yok o seni benden iyi tanır. Aşık Veysel bir çocuk kolunda geldi. Selamlaştık. Şiir yazıp yazmadığımı sordu. Yazmayı beceremediğimi ama şiir okumayı çok sevdiğimi söyledim. Kimleri okuduğumu sordu. Dertli, Gevheri, Pir Sultan Abdal! deyip durdum. Başka deyince Fuzuli'den, Şah İsmail’den başlayıp ezberimde şiiri olan Mevlana, Dehhani, Necati, Ahmet Paşa, Baki; Nef'i, Nabi, Nedim, Yahya Kemal, Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Ahmet Kutsi, Behçet Kemal Çağlar deyince gülümseyip durdurdu. "Beni de onlara katacan!" deyip sözünü kestim! dedi. Ben de:

-Burada kestirseniz bile sizin olmadığınız yerde sayacağım! deyince güldü. Bu konuya neden merak sardığımı sordu. Benim merakım değil ailemin bu işin içinde olduğunu, büyük amcamın Bektaşi Dedesi olduğunu, İstanbul'da Ali Nutki ocağında yetiştiğini, bir akrabamızın da aynı zamanda şair olan Ali Kemterii Baba olduğunu, evimizde Hazreti Ali, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Şah Hatai, Balım Sultan, Pir Sultan Abdal, Genci, Dertli, Gevheri, Rıza Tevfik adlarının sık sık anıldığını duydukça benim de merakım arttı. Eniştem olmasına karşın küçükten beri Dede demeye alıştığım Vahit Lütfi Salcı, hem yazar hem de iyi bir müzikçi olduğundan bana örnek olduğu gibi kolumdan tutup Edirne'de bir okula soktu. Buraya gelinceye dek sürekli ilgilendi, Yazdığı gazeteleri bana gönderdi. Yazdıkları da hep bu konular üstüne olduğundan onun bildiklerinin bir bölümünü öğrenmiş oldum.  Vahit Dedem 1880 doğumludur, bu işler üstüne yazı yazdığı için genç yaşında Sivas'a sürgün edilmiştir. O bu sürgünü bir lütuf saymış, 3-4 yıl kadar Sivas, Sivas dolaylarındaki Alevi-Bektaşi yöreleriyle ilgi kurmuş, kişiler tanımış, belgeler toplamış, bunları kitaplarında anlatmıştır. Ankara'da 15 günde bir çıkan Varlık Dergisinde son okuduğum yazılarından biri Alevi bayan şairlerden Şair Şaziye idi. Rahmetli olmuş ama benim ilçem Lüleburgazlı olduğu için ilgimi çekmişti.

Elindeki değneğinin ucunu avucuna alıp çenesine destek vererek beni dikkatle dinleyen Aşık Veysel'e daha fazla sıkıntı vermemek için Muhtar Ahmet Çakır'a dönerek 3 yıl önceki iddiamı kaybettim ama o iddia bana çok şey öğretti! deyip Pir Sultan Abdal'dan:

 

1-

" Hızır Paşa bizi berdar etmeden

Açılın kapılar Şaha gidelim

Siyaset günleri gelip yetmeden

Açılın kapılar Şaha gidelim!. . . . . .

 

2.

"Gelin canlar bir olalım

Münkire kılıç çalalım

Hüseyn'in kanın alalım

Tevekkeltü taâllah!. . . .

 

3.

"Güzel aşık cevrimizi

Çekemezsin demedim mi?

Bu bir rıza lokmasıdır

Yiyemezsin demedim mi?

 

4.

"Bülbül olsam varsam gelsem

Hakkın divanına dursam

Ben bir yanıl elma olsam

Dalında bitsem ne dersin. . . . .

 

Aşık Veysel başını kaldırıp güldü:

 

"Sen bir avuç darı olsan

Yere saçılmaya gelsen

Ben bir güzel keklik olsam

Bir bir toplasam ne dersin. . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . .

Sen bir cennetlik kul olsan

Cennete girmeye gelsen

Pir Sultan Abdal'ın bulsa

Bilece girsek ne dersin. . . . .

 

Aşık Veysel adımı sordu, işimi, yerimi sordu. Küçük Veysel'e:

-Bak iyi öğren, gidelim bir gün! deyince Ekrem söze karıştı:

-Bir gün değil, sizi sık sık görüp, konuşmak isteyen çok arkadaşlarımız var, her zaman bekliyoruz! dedi. Oradan geçen köylüler toplanınca konu değişti. Ekrem'in işi de bitmişti, izin isteyip ayrılırken Küçük Veysel:

-Az beklerseniz biz de geliyoruz sizinle dedi. Arkasından Aşık Veysel:

-Onlar gençtir hızlı gider, gitsinler, biz arkadan geliriz! diye uyardı. Ekrem:

-Zamanımız var, ağır ağır birlikte gidelim! deyince razı oldu, konuşa konuşa okula döndük. Müzik derslerini sordu. Dersleri değil de yaz çalışmalarını anlattım. Okul Müdürü 10 bağlama ısmarladığını söylemiş, onu bekliyorlarmış. Yemeğe tam zamanında yetiştik. Ayrı bir masaya oturduk. Hüsnü Yalçın, Ali Kılıç, Ziya Kaplan. Nazif Balcıoğlu yanımıza oturdu. Onlardan bana söz düşmedi. Yan gözle bayanlara baktım, göz göze geldiklerim "Ne haber?" derce bakıyordu. Durumu Ekrem'in anlatmasını bekledim. Ancak işi olmayanlar, söyleşiyi uzattıklarından ben izin isteyip ayrıldım. Gene Nebahat Öğretmenin sınıfından dünkü 1. grup geldi, tek tek, çift çift çaldırarak bir deneme yaptım. Tahtaya nota yazarak sınamalar yaptım. 2. grup geldi, onlar da öğretmensiz geldi. Azıcık bozuldum. Buna karşın aynı yöntemle tek tek sınamaları sürdürdüm, esli notlarak yazarak tempolu mızrak vurdurdum. Çalışmam iyi geçti. Çocuklar gidince oturup piyano çalıştım. Çalışırken bir tıkırtı duydum, dönüp baktığımda Hasan Çakı Efe ile Aşık Veysel geldi. Aşık Veysel, “konuşmanı diynedim (dinledim) çalgın da konuşman gibi mi, merak ettim!” dedi. Ben de:

-Senin gibi yürekten olmuyor ama bestecinin koyduğu notaları doğru seslendirmeye çalışıyorum! deyip kısa parçalardan çaldım. Birlikte bizim Kulübeye gittik, hazırladım. Çok memnun kaldılar. Çıkarken Müdür Rauf İnan'la karşılaştılar. Rauf İnan Veysel'in koluna girdi, yüksek sesle anlata anlata yürüdüler. Rauf İnan bana da şakadan sataştı:

-Dostlarını bir daha davet ettiğinde beni de unutma; dost sohbetine o denli ihtiyacım var ki kat'iyen bilemezsiniz!

Kuşkuyla karşılamama karşın gene de bir gerçek yanı olabileceğini düşünerek salona dönüp notalar arasında Haydn'a ait sonatlar aradım. Hayret, Josef Haydn'dan Saat, Akşam, Sabah, Öğle, Doktor, Öğretmen, Müdür, Kraliçe gibi adlar taşıyan senfoniler, Kuvartetler, Viyolonsel, Klavsen konçertoları var da sonat yok. Aramaktan vazgeçtim. Gene açtım Beethoven Bagatel'i Für Elise'nin bulunduğu albüm. Oradaki menuett çok hoşuma gidiyor. Özellikle son bölüm, tek notalar ama çok etkileyici bir ses dizisi. Kendimden geçmiş olarak çalarken kapıdan giren olduğunu farkettim ama dönüp bakamadım. Parça bitince baktım. Nebahat Öğretmen gülümseyerek:

-O kadar güzel çalıyorsunuz ki kapıdan dönmediğime pişman oldum. "Öğlede gelemediğim için özür dileyecektim. Arkadaşlar topluca geldi. Konuşma konusu da siz oldunuz. Doğrusu ben de merak ettim, Aşık Veysel'i görebildiniz mi?” Az önce burada olduğunu, Çakı Efeyle birlikte bizim Kulübeye götürüp çay ikram ettiğimi, Müdür Beyin de geldiğini, onları uğurlayınca buraya döndüğümü anlattım. İçinin rahatladığını söyledi. Arkamı piyanoya dönüp dikkatlice baktım. Güzel değil çok güzel. Birçokları gibi kesinlikle bir yapmacık bir davranışı yok. Bir iki söz hazırlayıp sevdiğimi söyleyebilirim. Söylesem memnun olacakmış gibi bir sanıya da kapılmış durumdayım. İkircil bir duygu tüm bedenimi sarıyor; "Ya böyle bir davranış beklemiyorsa ne denli düş kırıklığına uğrar?” Kendimi toparladım. “Haftaya geldiğinizde size Daha Dün Annemizin kollarında Yaşarken şarkısının Mozartın bestelediği 12 şeklini de çalacağım. Karar verip sonuca bağlamayı çok seviyorum, başarmak için kendimi gırbaçlıyorum adeta!” dedim. “Sizin kadar olmasa bile ben de öyleyimdir, hiç bir işimi geriye atmam. Bu huyumdan zaman zaman yakınırdım, şimdi sizi de öyle, görünce rahatladım.” Duraksamadan:

-Sizi rahatlatmak beni mutlu etti, çevremdeki tembel insanlara bakarak zaman zaman ben de kendimden kuşkulanırdım. Ancak çok çalışmamın her zaman yararını görmem beni yolumdan çevirmedi.

Birden tavır değiştirdim:

-Ay, bir yanımı överken bir yandan da kaba tarafımı gösterdim; kendim oturuyorum siz ayaktasınız! Gülümsedi. . . Ben de:

- Bir bakıma da iyi oldu, sizi ya oturarak ya da görev başında görmüştüm, bugün büyük bir değişiklik oldu bence. Konuyu değiştirmek için operayı sordu. Yarından sonra biletleri alacağımı söyledim. Tam kapıya dönerken Bediha Öğretmenle, Fatma Öğretmen geldi. Bediha Öğretmen:

-Nebahat'a var da bize yok mu, biz de isteriz! deyince piyanoya dönüp Moment Müzikali, Marş Türkü çaldım. Bediha Öğretmen arsız, hemen sordu: “Nebahat'e ne çaldın?” Maman notası piyanonun üstündeydi. Onu alıp başlayınca şaka ettiğimi sandı:

-Daha neler? Ayol biz çocuk muyuz? Nebahat Öğretmen uyardı:

-Suss! Birinci bölümün sonu bitiş gibi. Durunca alkışladılar. Teşekkür edip ayrıldılar. Ayrılık iyi oldu ama ya öncesi? Daha önemlisi bundan sonrası?

Yemekte buluştuk. Kimse sormadı ama Ekrem beni göstererek;

-Hasanoğlan köyü Muhtarıyla akraba! dedi. Bana dönerek de:

-Kusura bakma arkadaş, sizin sabahki senli benli konuşmanıza başka sıfat yakıştıramıyorum; 1941 yılında gönderilen selâmın karşılığını getirdiğini söyleyerek söze başladın. O da karşılık verdi. O zamanki konuşmanızı kaldığı yerden sürdürdünüz.

Ekrem konuşurken "sadede gelelim, konu Aşık Veysel'di!” diyen olunca, Ekrem:

-Sadedi madedi yok; Aşık Veysel, nefes almadan dinledi onları, sonra da kolumuza girerek çok memnun olarak yemeğe geldi. Sonrasını kendisi anlatsın! Yüzüme hayretle bakanlara kısaca:

-Sonra da bizim salona gittik. Hasan Çakı Efe de bize katıldı. Bizim Kulübeye gidip çay içtik. Müdür Rauf İnan geldi, kendisini çağırmadığım için önce gücendiğini sonra da bir dahaki buluşmalarda aramızda olmak istediğini söyleyip Veysel'in koluna girerek birlikte gittiler. Ben de salona dönerek piyano çalıştım. Olay böyle kapanmadı, Aşık Veysel, konuşmalarımızın sürmesini istedi. Gülenler oldu, iyi bir hikâye uydurduğumuzu söyleyenler oldu. Ancak Aşık Veysel'in yemekte olduğunu görenler, hikâye sözüne “Gerçek” yanıtını verdiler. Ciddi ciddi nasıl anlaştığımızı soranlara “Varlık Dergisi anlaşmamızı kolaylaştırdı. Siz de Varlık okursanız, bizim yakınlaşmamızı kolaylaştıran nedenleri orada göreceksiniz!” deyip kestim. Sabahki konuşmaya tanık olan bayan öğretmenler, konuşmaları unutmuş, suskun suskun bakıştılar. Nebahat Öğretmen:

-Ankara’ya sen gidiyorsun, bize de al! deyince:

-Almasına alırım, ancak bugünkü konuşmalarımızda bizi birleştiren yazılar, son dört yılın dergilerindeki yazılardır, onların hepsi kitaplıkta bulunmaktadır.

Herkes besbelli içine dönük düşünce ya da kararlarla, her zamandan farklı kalkıp selâmlaşarak ayrıldı. Hüsnü merakını tutmadı:

-Şu ak kafalı, saçları omuzuna dökülü, bildiğimiz yazardan, Dede dediğin yazardan mı söz ediyorsun? diye sorunca önümüzde gidenlerin hepsi durup baktı. Bakanlara aldırmadan:

-Onun adı var, unuttun mu? Bastıra bastıra:

-Vahit Lütfi Salcı, Aşık Vahit diyenler de olur.

Kulübeye dönünce konuyu değiştirdik. Sabiha-Ömer Öğretmenler pazar günü Ankara'ya gidiyormuş. Pazarören ekibi Ekrem'e kalacakmış. Gece gelmezlerse sizi başbaşa bırakacağım, sakın korkmayın! diye takıldı. Biz 1941 yılında camide kalırken bizi korkutmak isteyene yaptığımızı anlattık. Arkadaşların gündüzden hazırladığı taşlarla karşılaşınca adam (sözde hayalet) “of, yandım, atmayın!” diye yalvarmıştı. Sakın bize oyun oynamaya kalkma, bu konuda deneyimliyiz! diyerek gülüşürken uyuduk.

 

28 Temmuz 1944 Cuma

 

Hasan Çakı Efe gülümseyerek geldi. Dün Müdür Bey kendisini kutlamış, sabah oyunlarının düzene girdiğini gördükçe umutları artıyormuş. Köydeki eğlencelerin çok ilkel olduğunu bildiği için öğretmenlerin köylere yeni bir ruhla Milli Oyunları götürmesi köylerde bir devrim yaratacakmış. Hele, düğünlerde, bayramlarda ikisi üçü bir araya gelip gençleri özendirince oyunlar da tüm yurda dağılacakmış. Örneğin, Enstitülerde toplanıp, yaygınlaşan halk türkülerimiz Radyomuz için bir kaynak olmuşmuş. Radyoda söylenen birçok türküyü kendisi daha önce Köy Enstitülerinde dinlemişmiş. Efe'nin sevincine katılır gibi tavır aldım ama içimden inanmadım. Köy Enstitülerinde gerçekten bir çok oyun, bir çok türkü toplandı ama, bunlar köylerden geldi, geldiği gibi de söylenip gidiyor. Ben bunun içindeyim; bir yılımı geride bıraktım. Bölümümde, bu konuda benden çok başarılı arkadaşlar var Bu konuda dersimiz var, yetişkin öğretmenlerimiz var. Toplanan türküleri, geldiği gibi bırakmıyor, müzik sanatının gerektirdiği düzeltmeleri yaparak söyletiyorlar. Böyle olmakla birlikte Efe'nin neşesine katıldım. Efe'nin seçtiklerini bu sabah 40 olarak çoğalttık. Ancak, Efe, sözüm ona ikinci muştuyu verince Müdür Rauf İnan'ın aferininin altındakini anladım. Enstitüde üç ekip var, birer hatıra olarak bunlara birer oyun öğretilmesi. . . Ne zaman? Akşamları serbest saatte. Benim mandolin çalışmam olmadığı günler gelirim, o da haftada bir gün. İstenirse pazar günleri de bir saat katılırım. Çakı Efe teşekkür etti. O, zaten çok açık yürekli bir insan, hemen:

-Ben biraz daha bu işte çalışmak istiyorum, belki tanıyıp çağıran olur. Üç ekibe 30 dakikalık birer program hazırladık. Ben:

-İstersen birer saatte yapabiliriz! deyince Efe çok memnun oldu.

40 kişilik grup pek göz doldurmadı ama ilk gün uyumu olarak hoş gördük. Bengi oyununda biraz karıştırdılar. Harmandalı olağanüstü düzgün oynandı.

Kahvaltıda gene Aşık Veysel anıldı. Bu kez, bayanlar kendi aralarında konuşmuş olacaklar; acıyımsı sözler söylediler. Ben de Hellen Keller'den başlayarak dünyada sayısız görmezin, duymazın daha başka eksiği olanların bulunduğunu, bunların çoğunun hiçbir iş yapmadığını Aşık Veysel, Hellen Keller gibilerinin normallerden farksız olduğunu, ondan Münir Nurettin Selçuk ya da Safiye Ayla'nın söylediği şarkıları beklemeyeceğimizi anımsattım. Gene de yüzleri ekşidi. Operada farklı sesler olacağını söyledim. Rabia Erler'i, Mesude Çağlayan'ı, Muazzez Ünal'ı, Orhan Günek'i, Hilmi Girginkoç'u, Ruhi Su'yu tanıdığımı (Ruhi Su'yu onlar da tanımış) söyledim. İçlerinde konuştuğum kimseleri sordular. Ben de bunu bekliyordum. Rabia Erler ile kışın dersimize geldiğinde konuştuğumu, Hilmi Girginkoç'un Öğretmenimiz olduğunu, Muazzez Ünal'ınsa bir arkadaşımın arkadaşı olduğunu, konserlere gidince zaman zaman konuştuğumu, son olarak, geçen ayki gezide Isparta'da karşılaştığımızı, operada rolleri çift yapıyorlarmış, kendisinin oynadığı bir oyuna beni davet ettiğini anlattım. Nebahat Öğretmen gideceğimiz operada olup olmadığını sordu. Çok önemli rollerin birinde ama o gece oynamayabilir. Davetimi bu operaya beklemiyorum. Konser mevsimi başlayınca sık sık karşılaşıyoruz, sanırım o da onu kastetti. Davet yalnız bana da değil yanıma arkadaş da alabileceğim.

Bediha Öğretmen duramadı, Nebahat Öğretmene:

-Sen operayı seversin, davete katıl! dedi. Bediha Öğretmene sordum:

-Sen sevmiyor musun? Bediha Öğretmen hiç gitmediğini söyleyince, öyleyse gel, Muazzez'i görünce seveceksin; öyle güzel, gür, dört belik samur saçları var ki onlar bile görmeğe değer. Bediha Öğretmen:

-Öyleyse geliyorum. Samur saçları severim deyip Nebahat Öğretmene bakınca aralarında bir şeyler geçtiği iyice anlaşıldı. Nebahat Öğretmenin de saçları samur, oldukça da uzun. Az daha uzatsa belik yapabilir. Karşılıklı bakışıp tartışmalardan sonra kahvaltıdan kalktık. Yarını düşünerek soluğu salonda aldım. Verilecek zorunlu ödevim yok ama biliyorum Faik Öğretmen son geçtiğimiz parçaları tekrarlatır. Ona bir de kulp takmıştır; "Sıcağı sıcağına bir tekrar.” Kapı tam arkamda kaldığı için gelen olursa önce tıkırtı ya da esleri duyup sonra arkamı dönüp bakıyorum. Hiç beklemediğim iki konuk; Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenle Dora Ablanın kızkardeşi Bella. Bella'yı ablasının yanında tanımıştım. Daha sonra da konuşmuştuk, 14, 15 yaşlarında bir çocuk gibi bir görünüşü var ama uzun boylu. Sabahattin Öğretmen kurnazımsı bir gülüşle:

-Tanıştırayım sizi! deyince ben:

-Tanıştık, kitaplık… falan derken Sabahatin Öğretmen:

- Biliyorum ama bir de ben tanıştırayım, önce bayandan başlayalım:

-Balerin, Yüksek Köy Enstitüsü müstakbel bale, ritmik Cimnastik öğretmeni. Beni göstererek:

-Ritmik cimnastik derslerinin müzikleri piyanisti.

O denli hoşuma gitti ki, yapıp yapamayacağımı düşünmeden “ne zaman başlıyoruz çalışmaya?” deyiverdim. Sabahattin Öğretmen, “Önümüzdeki dönem gelecek kızlar için hazırlanacak bir program. Zaten Bella'nın atanması da daha yapılmadı ama adı kondu. Ancak kesinleşen sizin birlikte bir süre çalışmanız. Bella cuma günleri gelecek, birlikte çalışacaksınız. Cumartesi günleri Ankara'ya birlikte dönüp Faik Öğretmeni göreceksiniz, birkaç hafta böyle bir deneme yapacağız. Hemen bir çalışma yöntemi oluşurup çalışmaya başlayın!” deyip Bella'yı arkadaş olarak bana güvenle bıraktığını, iyi ev sahipliği edeceğime güvendiğini, Bella isterse piyano çalmasına da zaman ayırmamı rica edip ayrıldı. Bella hiç telaş etmeden, plâkları göstererek:

-Bakabilir miyim? diye sordu. Birlikte tüm plâkları çıkarıp elden geçirdik. Weber'in Dansa Davet, Mendelsshon'un Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı, Tchaikovsky Fındık Kıran'ı çıkardı. Kendi plâklarından da getirebileceğini söyledi. Ben halâ olayı kavramadım:

-Bunları benden çalmamı isterse ne diyeceğimi kara kara düşünürken:

-“Bunları sık sık dinleyip yaptığımız hareketleri yerine göre yeni oyunlarda uygulamak istiyorum” deyince sormadan edemedim:

-Sen bunları ne zaman yaptın? "Dans okulunda!” deyince şaşırdım, yüzüne biraz bönce bakınca anladı:

-Sen beni küçük buldun, ben 21 yaşıma girdim. Sen kaç yaşındasın? diye sordu. 23 yaşımda olduğumu söyleyince alkışlar gibi ellerini çırparak:

-Aaa, ne iyi yaşlarımız yakınmış! Arkasından da yakın yaşlar kolay anlaşır; Sabahattin Emmi zaten söylemişti kolay anlaşacağımızı. Weber'in Dansa Davet'ini pikaba koydu. Girişi için:

-Ne romantik değil mi? diye sordu. Müdür Rauf İnan aklıma geldi, yüzüm değişti. Ayırdına vardı:

-Çok konuşuyorum değil mi? diye sordu. Kendime göre kıvırdım, çok güzel duyguları olduğunu, çaldığım parçaları ben bu denli değerlendiremediğime üzüldüğümü söyledim. Sözüm biterken Rauf İnan içeri girdi, yumuşak bir sesle:

-Aa, ne güzel ne güzel; demek çalışmaya başladınız. Bu yıl 20 kadar kızımız gelecek, onların seçeceği bölümler dışında güzel sanatlara da katılmasını istiyoruz. Onlara okul içinde yardımcı olursanız, okulun zaten fazla olan yükü daha da artmaz! Şimdiden teşekkür ederim, kolay gelsin! deyip ayrıldı. Rahatladım. Bella gözlerini bana dikmiş bakarken sordum:

-Sahiden 20 yaşında mısın? Güldü, kulaklarının yanından göğüslerinin üstüne inen siyah saçlarını arkaya atarak, beline kadar inen simsiyah saçlarıyla ayağa kalkıp bir dönüş yaptı. Oturunca, gamzeli yanaklar pespembe renge dönüşmüş bir yüzle gözlerimin içine bakarak sordu:

-Sence 20 yaşında değil miyim? Söyleyecek bir söz bulamadım, daha doğrusu söylemek istediklerimi söylemekten çekindim, işi şakaya çevirerek “ne yirmisi? tamı tamına 23 yaşındasın.” Bu kez de kaşlarını çatarak sordu:

-O neden?

-Neden olacak, 23 yaşlı birisiyle konuşup tartışıyorsun da ondan! Güldü, kalktı piyano başına gitti. Notlarıma baktı. Mozart 545 andante bölünü sevdiğini söyledi, oturdu çaldı. Benden çok güzel çaldığını anladım. Sanki eller, parmaklar kemiksiz, lâstikten yapılmış gibi. İçim cızladı. Bella, hoşgörülü, belli ki fitne-fesat yok içinde. Benim düşüncelerimden, beceremeyeceğim ya da beceremezsem türü korkuları yok içinde; yüzde yüz başaracağım üstüne konuşuyor. Hele bay-bayan olma konusu üstünde durmaması beni şaşırttı. Kalkıp saçlarına şekil verip bakması, benim için roman okuma ya da sinema olayı gibi bir şey!

Fatma Öğretmen geldi, bu gece onda kalacakmış, onu söyledi. Bella, gece de gelip plâk dinlemek istediğini söyledi. Fatma Öğretmen Bella'nın kulağına bir şeyler fısıldayınca Bella, toparlandı, sabah trende buluşmak üzere! deyip ayrıldı. Serbest saat zili çalınca anladım, 4 saate yakın çene çalmışız. Oysa ben geçen zamanın hiç farkında bile olmamışım. Onlar gidince Weber Dansa Davet

Bella Kent

 

plâğını bir daha dinledim. Ne güzel esermiş. 8 aydır plâk orada duruyor, ben farkında değilim.

Gerçi bir kez dinledik ama gözümde şekillendirmediğim için bu denli etkili olmamıştı. Artık canlı bir simgesi var, plâk kısa bir sürede eskiyebilir. Mendelsshon'u biliyordum. Onu konserde de çaldılar. Onun Düğün Marşı bölümünü davul-zurna takımı bile çalıyor Gene de biraz çalışmam gerekecek. Parçanın salt marş bölümüne baktım. Marş Bölümünü çalmak kolay. Bir süre karmaşık düşünceler içinde kendimi bocalar buldum. Sabahattin Öğretmen için bekâr diyorlardı, onunla bir ilişkisi olmasın? Böyleyse bana güveni sonsuz. Bu sonsuz güvene karşı duygularımı bir duvar içine almalıyım. Ya hiç bir ilgisi yoksa da bir başkasıyla ilgi kurarsa o zaman da kafama vururum. Böyle düşünerek bir süre daha çalıştım. Faik Öğretmen verdiği parçalar için pek ayırım yapmıyor ama sezdiğim kadarıyla Beethoven'de biraz daha titiz oluyor. O nedenle Pathetique'le Moonlight hatta Bagatel parçalarında bile önemle duruyor. Tüm düşüncelerimden, kurnazlıklarımdan, aptallıklarımdan sıyrılarak "BEN!" olarak çalıştım. Salondan ayrılırken Hasan Çakı Efeye çalacağıma söz verdiğim bizim Trakya oyunlarının notalarını da bir kağıda aktardım. Trakya'da erkeklerin kollarını iki taraflı bir birinin omuzlarına koyup bacakları ileri geri kırarak ritmik bir düzen içinde oynanan bir oyun vardır. Bu oyun doğrudan Bulgarların "Hora!" (Yaşa) dedikleri bir oyunun Trakya bölgesine yansımasıdır. Havası da hemen hemen tıpkısıdır. Ancak Bulgarlar çok hızlı, bir bakıma coşkulu oynarlar. Hız, oyunun görüntü düzenini bozduğundan Trakya'da daha ağır oynandığı için daha beğeni kazanır.

1941 yazında Hasanoğlan’a gidene değin Kepirtepe Öğrencileri toplu oyun olarak salt bunu bilirdi. Bilirdi, diyorum çünkü kimse oyun oynamazdı. İlginç bir anlayış yaygınlaşmıştı:

-Öğretmen oynamaz. Hatta "Şarkı bile söylemez! diyenler vardı. Müzik öğretmenimiz olmadığından dersler boş geçiyordu. Gene de söylenenlere aldırmayıp oynayanlar oluyordu. Örneğin Yakup Tanrıkulu arkadaşımız Trakya Halayını çok güzel oynuyordu. Keza öğretmen türkü söylemez, denmesine karşın, Alişim, Edirne Köprüsü gibi türküleri söyleyen arkadaşımız Ahmet Güner’in sanı "Aşık'tı, "Edirne Köprüsü” şarkısını ilk söylediğinde adı "Aşık!" oluvermişti.

Trakya Oyun Havası

Oyun havaları, besteci elinden çıkmadığı için alaturka anlayışlarla sesler notalarla gösteriliyor ama bir beste karakterine bürünmüyor. Bunları çalanlar da olayı biraz daha sulandırınca iş, sözün tam anlamıyla oyun havasına dönmesine neden oluyor. İşin bir ilginç yanı da oyunların adları üstündeki vurdumduymazlık. Örneğin Trakya Kasap Oyunu için kullanılan seslendirme Trakya Karşılaması olarak da oynanıyor. Bu salt Trakya oyunlarında değil öteki yörelerde de yapılmaktadır. İşin ilginci erkek oyunları için gözde sayılan Zeybeklere de bulaştırılmış bir umarsız hastalık gibidir. Örneğin Sarı Zeybek yörelere göre değişmekte, hele Güvende Zeybeği Ege'nin sayısız ilçesinde değişerek karşımıza çıkmaktadır. En yaygın bilinen Harmandalı’nda bile ilginç değişmelere tanık olunmaktadır.

Trakya Kasap Oyunu Havası

Enikonu incelemedim ama oyun, elde koca kama-bıçaklarla oynandığı için bu ad takılmış olabilir.

Trakya Karşılaması

Not: Notalar İnternetten alınmıştır.

 

29 Temmuz 1944 Cumartesi

 

Hasan Çakı Efe, Aşık Veysel için yapılacak toplantıda bir ilk gösteri yapmaya niyetlenmiş. Bunu çocuklara söyledi, dikkatlerini çekti. Üç oyun seçtiler, Harmandalı; Arpazlı, Bengi. Bunları tekrarladık.

Fatma Öğretmenle Bella da çıkmış. Fatma öğretmenin sınıfı jimnastiğe ayrıldığından benim yanıma geldiler. Cimnastik grubu dağılınca Fatma Öğretmen sınıfının yanına gitti; Bella benimle kaldı. Akordiyon omuzumdaydı. Çıkınca aldı takındı. Şakadan takınıyor sandım, bir iki gam sıraladıktan sonra filmlerden müzikler çalınca şaşırdım. Ben hayretle bakarken o sıra filmi oynayan Carmen Miranda'nın Ticu Ticu adlı şarkısına başlayıverdi.

Carmen Miranda

Şarkının çok hızlı bir ritmi vardı. İyice şaşırdım. Çocukça konuşarak akordiyonu çıkardı. Bana:

-Darılma akordiyonun sesini seviyorum ama kendisini sevmiyorum, (Eliyle de göstererek) göğüslerime zararlı, göğüslerim büyümeden önce bunu düşünmeden çalmıştım!

Kahvaltıda bayan öğretmenler oldukça uzağımızda yan masalarda oturdular. Fatma Öğretmenin de Ankara'ya geleceğini sandığımdan kahvaltıdan kalkınca gülümseyip yürüdüm. Bella arkamdan seslendi:

-Geliyorum, beni unutma! Durdum. Fatma Öğretmenin Ağabeyi ile yengesi İstanbul'a gidiyormuş. Onları anlatarak geldi. Trende durmadan konuştu ama kendisiyle ilgili bir sözcük bile ağzından çıkmadı. Ritmik Jimnastik ya da bale öğretmenliklerini düşündüm. Bella'nın önce piyano sonra akordiyon çalışına şaştım. Onun çaldığı piyanoyu ben bu tempoda çalışmayı sürdürebilirsem ancak beş yıl sonra, başarabilirim. Arkadaşımız Mehmet Zeybek de piyano çalıyor. Bella'nın çaldığı piyanoyu rüyasında bile çalamaz. Böyleyken bizler müzik öğretmenliği yapacağız. Oysa Bella şimdiden hazır bir müzik öğretmeni. . . Niçin yapmıyor acaba? Sordum, müziği çok sevmesine karşın öğretmenliği sevmediğini anlattı. Sevmediği bir işi yapmak istemiyormuş. Nerede ineceğini sordum. Güldü, o da bana sordu:

-Nerede ineceğiz? Cebeci'de indik. Daha önce söylemediği için özür diledi, bir ara Konservatuvara gittiği için oranın yabancısı olmadığını, beni bekleyebilecek yer bulabileceğini söyledi. Şaşkınlığım iyice arttı. Kapıcı bile bana eliyle gir işareti verirken Bella'ya "Nerede kaldın sen? Bizi bıraktın hepten!" gibisine lâflar etti. Alt katın yöneticisi olduğunu bildiğim Nurettin Sevin görünce "Hoşgeldin!” diyerek karşıladı, hemen de birilerini sordu. Bana da:

- Faik Bey seni bekliyor! Oda kapı numarasını söyleyip Bella'yı kendi yerine götürdü. İyice şaşkın, söylediği numaralı çalışma odamıza girdim. Faik Öğretmen:

- Biraz erken geldim, Haydn sonatları karıştırdım, iyi oldu, sana seveceğini umduğum bir tanesini seçtim! deyip gülerek:

-Adam 60 sonat bestelemiş ben sana 59. numarayı seçtim, ama o sana piyano kullanmayı da öğretecek! dedi, örnekler verdi.

Franz Josef Haydn

-Pedalı bol bol kullanıp öğreneceksin! deyip ilginç bulduğu yerleri tekrarladı. Bana Beethoven Moonlight sonatı çaldırıp bıraktı. Haftaya buluşamayacağımızı söyledi, öbür haftaya dek bunu pişirmelisin! deyip kalktı. Birlikte kapıya çıkarken Bella geldi. Faik Öğretmen Bella'yı tanıyormuş:

-Vay vay, kimleri görüyoruz? diye takıldı. Bella'nın bana yaklaşımını görünce:

-A, siz berabersiniz! dedikten sonra Bella'ya:

-Atama işin oldu mu? Bella başıyla olduğunu işaret edince Faik Öğretmen de sevindiğini söyledikten sonra beni de uyardı:

-Piyanona ortak geliyor! Bella düzeltti:

-Piyano değil plâklara ortak! Faik Öğretmen Bella'ya beni göstererek:

-Çalışırsa kısa bir zaman sonra size yardımcı olur! deyip başarılar diledi. Konservatuvardan çıkınca Bella, soru sual etmeden:

-Şimdi ablama uğrayacağız! Acabalar içinde yarı mutlu yarı kuşku içinde dereden tepeden konuşarak Bakanlık kitaplığına gittik. Dora Ablayı tanıyordum. Beni iyi karşıladı. Bella ise ablasına:

-Arkadaşın yok diyordun işte arkadaşım, orada çok rahat çalışacağız.

Ablası güldü, buna çok sevindiğini söyledi, bana da çok teşekkür etti, Bella'nın arkadaşa ihtiyacı olduğunu; içine ısındıramadıklarıyla arkadaşlık yapamadığını anlattı. Ben izin isteyip dönerken Bella arkamdan geldi, şimdi nereye gideceğimi sordu. Halkevi'ne uğrayıp opera için bilet alacağımı söyledim. O da gelmek istedi:

-Seni Ankara'da yalnız bırakmam! dedi. Hiç düşünmediğim ya da hep düşünmeme, özellikle de çok istememe karşın birdenbire oluveren bu olay beni duraksatır gibi olsa da belli etmeden duruma ayak uydurmaya çalıştım. Halkevi'ne de duygularımı, kuruntularımı bir yana iterek gittik. 10 yerine 11 bilet aldım. Bella çoğuyla konuşmadığını ama operadaki sanatçıları hep tanıdığını söyledi. Ayhan Aydan'ı beğendiğini söyleyince şaka yollu konuşmalarımızda, bir arkadaşın onun tutkunu olduğunu söyledim. Bella, öylesine yakından tanımadığını, ancak sanatçı olarak çok beğendiğini söyledi, “Bu yakınlarda İtalya'ya gidip orada çalışacağı söyleniyor!” dedi. Konservatuvarda herkesin onu tanımasının; onun da herkesi tanımasının nedenini sordum. Eniştesinin, ablasının orada çok dostu olduğunu, ayrıca Tercüme Bürosunda çalıştıkları için kitap çevirmenleriyle tanıştıklarını, örneğin Sabahattin Öğretmenle orada tanıştığını, Sabahattin Emmi ile Nurullah Ataç'ın orada çalışmasını istediklerini, yaşı yüzünden atama yapılmadığını, oranın çalışma yöntemlerini öğrenince de kendisinin o işten vazgeçtiğini, Eniştesinin Tercüme Bürosundakilerin hepsiyle yakın ilişkisi olduğunu, ancak Sabahattin Emmi ile dostluklarının farklı olduklarını anlattı. Eniştesi 5 dille konuşuyor, başka birkaç dilin çevirilerine de katılıyormuş. Bana sordu:

-Duymuşsundur; Erol Güney, Konservatuvardaki Nurettin Sevin'le de ortak çeviri yapıyorlar. Tercüme Bürosunda çalışanların çoğuna eniştem yardımcı olur. Ablam da 4 dilde konuşur, Kitaplıkta çalışır ama durmadan çeviri yapar, yapanlara yardım eder.

-Tercüme Bürosunda çalışanlardan birkaç tanesini gördüm. Örneğin Melih Cevdet, Dora Abla'nın yanında çok oturuyor. Sözümü bitirmeden:

-Hiç sevmem o yaratığı, zayıf bir ingilizcesi var, gene de çeviri yapmakta diretiyor. Eniştemin de çok yakın arkadaşı, ablam; onların işlerinden para aldığı için onlara müşteri gözüyle bakıyor. Nurullah Ataç'la Sabahattin Emmi dışında ablam onların hiç birini önemsemez.

Halkevi önünden Ankara sinemasına dek konuşa konuşa (arada durup konuştuğumuz oldu) yürüdük. Ankara Sinemasında Fantazya tekrar gösteriliyordu. Bilet aldık. On dakika arada yakın pastacıda Bella usulü (o öyle istediği için) kaşarlı sandviç yeyip sinemaya girdik. Bu benim filmi üçüncü görüşüm. Bu kez de konuşma sırası bana geldi. Sanırım bıktırasıya konuştum. Önce girişteki Toccato-Fug üstüne, arkasından Johann Sebastian Bach hakkında tüm bildiklerimi anlattım. Bella, arada andığı bir piyano öğretmeninden söz etti ama benim anlattığım hikayeleri dikkatle dinledi. Tchaikovsky’yi, Mussorgsky'yi, onun bir sergiden tablolarını, Camillo Saint Seans'ın Hayvanlar Karnavalını kaç kez dinlediğimi, Fındık Kıran Suitinin masalına varana dek sözü uzatırken film başladı.

Bu film için ettiğim çok laftan olacak beni sinema tutkunu sanarak; çıkınca sormadan edemedi:

-Bayan arkadaşlarınla yalnız olarak sinemaya çok gittin mi? Böyle iki ikiye gitmediğimi söyledim. Bu kez de “flörtün yok mu?” diye sordu. Flörtün ne olduğunu bilmediğimi söyledim. “Buna inanamam!” dedi. Okuduğum yabancı dili sordu. "Almanca!" deyince, bu kez de konuşma durumumu sordu. Konuşma giderek beni sigaya dönüşmeye başlarken tek bildiğim Almanca, Goethe'nin ezberlediğim şiiri Röslein'i okudum. Bella gülümsedi, ağzını kulağıma yaklaştırarak Franz Schubert'in Röslein Liedini söyledi. Böylece ben en çürük tarafımı saklarken, Bella'nın güzel sesi olduğunu, İngilizce, Fransızca, Almanca dillerini çok iyi bildiğini de öğrenmiş oldum. Meğer bize atanmasının bir amacı da bu üç dille öğrenim gören öğrencilerden daha yoğun çalışacaklara danışman olanağı sağlamakmış. Sürekli Hasanoğlan'da kalmasının istenmesi de bundanmış. Bu düşünceyi uygulama alanına koymaya çalışan da Sabahattin Emmi'ymiş. Sabahattin Öğretmenin beni ortaya çıkarmasının nedenini de anlamış oldum. Böylece benim düğüm çözülmüş oldu. Bundan sonra konu gördüğümüz film, hatta filmden çok Walt Disney üstüne oldu.

Walt Disney

Oldu ya, sabahtan hatta dünden beri konuşuyoruz, konuşmalarımız bu denli ayrı telden çıkmamıştı. Ben filmin, kurgusundan, konusundan sinema değeri açısından çok, çalınan müziklerini anlatmaya çalıştım. O konudaki bilgilerimi sergilemek, Mussorgsky'denTchaikovsky'den, Bach'tan, Beethoven'den, Camille Saint Saens'ten seçilmiş eserlerden, özellikle de ünlü şef Leopold Stokowski'den söz etme çabası içindeyken Bella, Walt Disney'in parasız pulsuz bir otel odasındayken gelen bir fareyi çizerek başladığı işi bu denli geliştirmesini tekrarladı.

Leopold Stokowski

İkimiz de haklıydık, besbelli ki ikimiz de kolay kolay birbirimize boyun eğmeyecektik. Oysa ben gerçekte içimden teslim olmuştum. Nedense o teslim olmak istemiyordu. Ben de öyle sarılıp bırakmak istemiyordum. Sanki bir üçüncü el bizi ayrı tutuyordu. Tren saati yaklaşırken saati gösterdim:

-Saatini ileri mi aldın yoksa? diye güldü. Ayrılırken sarıldı. Filmlerde gördüğüm bir olayla karşılaşmıştım. Dudaklarımı hazırlarken anladı, gülerek:

-Daha ona sıra gelmedi! deyip dudaklarını yanaklarıma değdi değecek dokundurdu. Hiç konuşmadan yürüyüp Spor salonu önünde ayrıldık. Biletini vermemiştim:

-Bella! diye seslendim. Döndü:

-Adımı ilk kez söyledin, farkında mısın? Bunu düşünerek dönmüştüm, gelmemeye de karar vermiştim. Ben de:

-Neler söylüyorsun Bella? Senin adın armoni derslerinde bana yüz kez söyletiliyor; kent. . . armoni dersinde akor kuruluşlarında yanlış anlamına gelmektedir. Doğru olunca da bella, yani güzel! Soyadını kısa zamanda düzeltirsen armoni derslerimde hep güzel olarak kalacaksın!

Teşekkür etti bileti alıp arkasına bakmadan gitti. Bir süre, dönüp bakacağını sanarak umutla arkasından baktım. Biraz üzgünce geri dönerken tanıdık bir ses "Avını kaçırdın arkadaş!" dedi. Neredeyse bir aydır görüşmemiştik. Fahri Yücel, Eskişehir'de staj yapıyor. Stajlarda neler yapıldığını konuşarak istasyona yöneldik. Fahri okulu özlediğini söyledi, okuldaki yaşamımızı anlatarak onu, bizim Kulübeye götürdüm. Hüsnü ile (özellikle) Ekrem çok sevindi, iki sınıf arkadaşı olarak Ekrem'le özlem giderdiler. Yemeğe gittik. Öteki öğretmenlerden tanıdıkları Fahri'yi soru yağmuruna tuttu. Fahri üzgün gibi ama sır vermiyor. Tek sözü:

-Sizleri çok özledim, Ankara'da işim vardı, onu yoluna koyup sizleri görmeye geldim. Yemekten sonra bizim Kulübeye geldik. Yerimiz vardı, tonbergi açıp bir süre haftanın eğlencesini izledik. Yatmak üzereyken Fahri dayanamadı, sordu:

-Kimdi o bir türlü senden ayrılamayan? Ekrem cevap verdi:

-Arkadaş burada staj yapmıyor. O Kırıkkale-Ankara banliyö kontrolörü, yolcular ona emanet. İstediğini banliyöye alır istemediğini de almaz. Gözüne kestirmiştir birini. Fahri:

-Yok arkadaş bunun banliyöyle bir ilgisi yok. Bu olsa olsa Konservatuvarlı olur. Sanki orada görmüş gibiyim. Süheyla Öğretmenin Konservatuvarda olduğunu Hüsnü biliyordu. Onu söyledi. Hüsnü yanlış söylemişti ama beni kurtardı. Gerçekte ne saklanacak ne de açıklanacak bir durum yoktu. Bella değişik bir ortamda yetişmiş, o ortamın kurallarına uygun davranıyor. Bende kural mural yok, duyduklarımdan biriktirdiğim bir çıkın içinde utanma, ürkünme, ne yapacağını bilememe, bunların hepsi bir yana, geleceğim için çizilmiş bir yol eksikliği. . . Bugün Bella; kendi düşünceleri içinde benimle dolaştı. Kesinlikle bir amacı vardı. Benim neyim vardı? Dersler başlayınca Bella ile çalışmak! Bella gerek duyup bir piyanistle gelirse, ortalıktan itilip uzaktan bakmak, benim daha şimdiden kaygım. Niçin? Sözde geleceğimi düşünüyorum (!) Oysa Bella'ya:

- Atanmana bir engel çıkarsa ne yapacaksın? dediğimde güldü:

-Ankara'daki işlerimi sürdürürüm. Ben orası için yaşamıyorum ki; Sabahattin Emmi gelecekle ilgili düşüncelerini anlattı; bana da:

-Sen de gel katıl bize, zevkle çalışma ortamı bulacak hatta bunu sen kendin yaratacaksın! dedi. Öneri hoşum gitti. Öğrencilerin oyunlarını gördüm. Kızların da kendilerine özgü oyunları olacaktır. Onlardan derlemeler, değiştirmeler yaparak kentlerden köylere bu yoldan girmeyi başaracağıma inandım, çağrıya uydum. Olursa severek çalışacağım. "Olmazsa!" diye bir kaygım yok. Sizleri tanıdım, karşılaşırsak merhabalaşırız. Bu bile benim için kazanç. Dora ablaya geldiğinde de konuşuyorduk. Gene orada karşılaşır konuşuruz. Şimdi, o zamanki gibi yabancı değiliz, daha rahat konuşuruz. Ben istersem Tercüme Bürosuna da girebilirim. Oraya girecek kadar yabancı dilim var; Dora ablamla Erol Eniştem bunu çoktandır istiyordu. Şimdiden sonra yaşım da tutuyor.

Bella'yı dinlerken uyumuş gibiyim.

 

30 Temmuz 1944 Pazar

 

Hasan Çakı Efe, son sınıfların tamamını karşısına alıp konuştu:

-Bu sabah hiç kesmeden oynayacağız. Yan gözle bir birinize bakın. Uyamadığınızı anladığınız figürlerde kusurunuz var demektir. Bunu düzeltmek istiyorsanız, sizinle ayrıca serbest saatte çalışırım. Bir kişi, on kişi farketmez. Sizlerin okullarınıza giderken benim öğrettiğim oyunları en az benim kadar doğru oynamanızı istiyorum. Bu sabah bu toplu olarak son çalışmamızdır. Ayrılacağınız gün toplu bir tören yapılırsa belki bir veda oyunu oynarız.

"Heyyyy, hey!” diye bağırıp Harmandalı'ya başladı. Ara vermeden Arpazlı'ya geçildi. Küçük bir duraklama, arkasından Bengi için bir uyarı yapıldı. Gene bir uzun "Heyyy!" den sonra oyun başladı. Dikkatle izledim, Bengi’de figürler ağırlaştığından uyumsuzluklar iyice belli oluyor. Efe oyunu durduracak sandım. Durdurmadı; uyarısını tekrarladı:

-Aranızdan biri benimle ilişki kursun, buluşup çalışalım!

Son sınıf diyorum ama bunlar artık öğretmen oldu. İyi tanıdığım arkadaşlar var, Ömer Çiftçi, Galip Gürler, Ahmet Kayalıdere, Mesut Aygen v.b. karşılıklı konuşurken (biraz özenti de olsa) "Meslektaş!" diye konuşuyoruz. Oldukça kalabalıktılar. Aralarında hiç konuşmadıklarım da vardı. Bu; benim davranış eksikliğimden de olabilir ama, onların uzak durması beni tüm sınıfa ısındırmamıştı. Gittiklerine sevinir gibi oldum.

Kahvaltıda Fahri Yücel de vardı. Neşeli; konuşkan bir arkadaş, her sorulana karşılık verebilecek ölçüde bilgili. Anlattıklarını da yerine göre renklendiriyor. Eskişehir’i sordular. Orada çalışmış olan öğretmenler var, Ali Kılıç, Nazif Balcıoğlu. İkisi de şakacı. Fahri Yücel yanıt olarak:

-Fazla bir değişiklik yok! deyince söze karıştım:

-Nasıl olur? Bunca değerli insanı kaçıran o talihsiz Eskişehirliler hala neşelerini sürdürebiliyorlar mı? Özellikle Çifteler Köy Enstitüsü'nün yası geçmemiştir herhalde! Ekrem Ula sordu “bu koca taş kime?” Fahri hemen karşılık verdi:

-Osman Ülkümen, yeni yeni yaslar sıralayınca insanlar yaslı yaslı yaşama alıştığından eski -yeni ayırımı yapacak durumda değiller. Nazif Balcıoğlu Ali Kılıç'a dönerek:

-Geçmiş olsun dostum, biz bu sitemde yokuz. Ali Kılıç Nazif Balcıoğlu'na dönerek:

-Günaydın dostum, sen kış uykusundaydın sanırım, bir daha günaydın!

Şakalaşarak kahvaltıdan kalktık. Fahri Yücel bizim salonu özlemiş, birlikte gittik. Yeni pikabı görünce sevindi. Alınış öyküsünü anlattım. Daha doğrusu o yokken neler olduysa onları da birer birer anlattım.

Bakan Hasan Ali Yücel'in biri okulun kuruluş günü olmak üzere iki kez geldiğini, birisinde de konuk Köy Enstitüsü müdürleriyle konuştuğunu, Yüksek Bölümün açılması sırasında bizim bölümü sonradan kendisinin eklettiğini, bölümün öteki bölümlerden daha büyük bir sorumluluk yüklendiğini, gelecekte daha geniş amaçlı sorumluluklar yükleneceğini konuk müdürlere anlattı, önümüzdeki yıllarda da sık sık gelip bizimle konuşacakmış! dedim Fahri, açıklamadığı üzüntüsü etkisiyle pek önemsemedi; "Gelsin konuşsun bakalım!" deyip geçiştirdi. Bu kez sordum:

-Arkadaş senin önemli bir sorunun var, ne olduğunu sormayacağım ama bir sağlık sorunu mudur? Yoksa sevgilinle darılıştınız mı? Fahri:

-İkisi de değil, doğrusu tam olarak ben de bilmiyorum; Eskişehir Milli Eğitim Müdürü ile Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Osman Ülkümen arasında geçmiş bir anlaşmazlık nedeniyle benim Rauf İnan'la konuşmam gerekiyormuş. Müdür Beyi evinde rahatsız etmek istemediğim için pazartesi gününü bekleyeceğim. Zaten bir hafta izinim var, acele etmiyorum.

O da bana dünkü bir türlü ayrılamadığım kızı sordu, “ağlamanı önlemek için lâf attım yoksa ağlayacaktın!” dedi. Ben de olayı ayrıntılarıyla anlattım:

-Sevgili falan değil, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin verdiği bir görevi yerine getirmeye çalışıyorum. Çok nazik biri, ona kaba davranmamak için dediğini yapmaya çalışıyorum. Cuma günleri Hasanoğlan'a geliyor, küçük odada piyano çalışıyor, plak dinliyor, cumartesi günleri de ben Faik Canselen'e derse gelirken birlikte Ankara'ya dönüyoruz. (Huyumu sürdürdüm, ilk kez oldu diyemedim, sanki aylardırmış gibi olayı yayvanlaştırdım) Fahri daha önce Bella'yı gördüğü için inandı:

-Gene de bir yakınlık kurmuş gibisiniz! deyince, “birlikte çalışıyoruz, kendiliğinden bir arkadaş yakınlığı, Bella'nın büyük iddiası var, köylerdeki bayan oyunlarını toplayıp müziklerini geliştirerek erkeklerin milli oyunlarından daha sanat değeri, olan bir düzeye çıkarmak. En büyük destekçileri Sabahattin Eyuboğlu ile Bakan Hasan Ali Yücel.”

Kulübeye dönünce banyoya gitmeye karar verdik. İlkokul bahçesinde sıralar hazırlanıyordu. Aşık Veysel bu gece köy halkı için söyleyecekmiş. Çalışma ekipleri de gelecekmiş. İçimden sevindim. Ancak Fahri gelmek istediğini belirtince Ekrem ona katılacağını açıkladı. Ben iki gündür piyanoyu gevşettiğimden daha doğrusu hiç değilse Bella cuma akşamı gelince Mendelsshon'un Düğün Marşı'nı çalmam için kıyasıya çalışmayı tasarladığımdan Veysel konserinden yan çizmeyi kafama koydum. Kulübeye döndüğümüzde önce radyo pazar faslına katıldılar sonra da uyudular. (Gündüz uykusu) Bunu fırsat sayıp salona döndüm. Çalışsaydık bugün okulu bitirenlerin günüydü, işime yaradı. Fahri nasıl olsa kendiliğinden gelir düşüncesiyle aramadım. Uzun süre çalıştım ama içime bir burukluk düştü, gücenebileceğini düşünerek Kulübeye baktım, yoklar. Üçü birlikte olunca sorun değil deyip geri döndüm. Düğün Marşına bir süre daha dü dü dü düğü dü düğü. . .  düüt. yaptırdım. Akşam onlar Aşık Veysel dinlemeye gidince bir hamle daha yapmak üzere kulübeye döndüm. Az sonra onlar da geldi. Fahri'nin eski öğretmeni İzzet Palamar onları Bağ Evine götürmüş, üzüm yemişler, şıra içmişler. Üzümü anladım ama şıra ne oluyor? diyecek oldum; meğer geçen yıldan kalan şıraymış. (Şarap) İzzet Palamar'ın çalışkanlığından, becerikliliğinden yüz yıllık bağ diye kendi bağlarını öven köylülerin gelip gelip İzzet Palamar'dan özür dilediklerini, ezile büzüle bilgi aldıklarını anlattılar. Bu kez hangimizse birimiz sordu:

-Bu salt Hasanoğlan köylüleri için geçerli değil, tüm köylerde benzer olaylar oluyor. Ben, babamın yaşadığı bir olayı anlattım. Bizim köy Bulgaristan'dan göçmüş. Geldikleri köyde bağcılık yapılıyormuş. Eski bir köymüş, kuruluşu üstüne kimse bir söz söylemiyormuş. Verimli toprakları varmış, suyu bolmuş. Bizim şimdiki köye göçünce durum değişmiş. Toprak verimsiz, kumsal, sert susuz. Eski alışkanlıkla bağcılık yapmak istemişler. Eski köylerinde dikilen çubukların 3. yılda üzüm verdikleri bildiklerinden bağ dikenler 5. yılda bile cüce bağ omcalarıyla karşılaşınca şaşırmışlar, bağcılıktan vaz geçmişler. Genel kanı:

-Bu toprakta bağ olmaz! Köyümüz üç kentin ortasında Kırklareli-Lüleburgaz-Babaeski. Bu kentlerin bağları yüzyıllardır ünlüymüş. Öyle ki sıkılan üzümler Tekirdağ'da özel bir iskeleden Avrupa’ya gönderildiğinden iskelenin adı Şarap İskelesi, Kırklareli-Tekirdağ arasındaki yolun adı da Şarap yoluymuş. (Günümüzde de bu adlarla anılırlar.) Babam köyün muhtarı olduğundan sık sık bu kentlere gidip gelirken bağları, özellikle mevsimlerinde üzümleri gördükçe imrenirmiş. Yakınından geçtiği bağ sahipleriyle ilgi kurmuş. Babam anlatırken daha:

-Siz, çubuk ekmesini bilmiyorsunuz. Babam anlatmış:

- Bulgaristan’da bizim de bağlarımız vardı. Babam anlatmış, Bulgaristan'dan gelirken küskülerimizi de getirmiştik, gene onlarla ekiyoruz. Bağcılar, topraklar arasındaki farkı anlatıp küsküleri atmalarını; her ekilecek çubuk için iki karış derinliği, iki karış ağzı olacak bir çukur kazıp çubuğu ortasına dikeceksiniz. Baban üç bağ kentini dolaşıp aynı cevabı alınca bağ ekeceği tarlayı dedikleri gibi kaldırıp çubuklarını diktirmiş. Köylüler zorlu işi görünce babama takılmışlar:

-Nasıl olsa senin bağ üzüm verecek, biz de kısmetleniriz. Bizim bağ, salt köyde değil yakın köylerde dillere destan bir bağ olmuş. Üzüm mevsimlerinde gece gündüz bekliyorduk, ilkokula başladığımdan sonra yatılıya geçene dek 8 yazım bağda geçti, ilk 5 yılı salt gündüz son üç yılı da gece gündüz bağ bekledim. Bağ, köyden bir saate yakın uzaktaydı. Doğrusu ben bağ beklemedim yalnız kalabilmeyi, korkuyu yenip cesaretimi geliştirdim. Bizim bağı gören köylülerin bir bölümü, küçük çapta kazarak ekmeyi denediler. İyi sonuç alınca, yanılmışız demediler, "Asıl bağ yeri orasıymış!" dediler. Bu söze kanarak küsküler gene çıktı ama. Bir on yıl bekleştikten sonra yeni yetişenler küsküleri sıcak demircilere erittirip bel denilen sivri uçlu kürek yaptırdılar. Böylece bizim bağın çevresinde oldukça büyük bir bağlık oluştu. Köyümüz de çevrede bağları, bostanlarıyla anılır bir köy oldu.

Ben sözümü bitirirken Hüsnü güldü o da bir hikâye okumuş. Köyde kimse tarlasına mısır ekmiyormuş. Askerliğini mısır ekilen bir bölgede yapan bir genç mısırı yararlı gördüğünden ekmiş. Özellikle yaşlılar, genci vazgeçirmek için söz birliği etmişler. Genç övütleri, tehditleri dinlememiş, tarlasına mısırını ekmiş. Tarla bereketli bir yermiş, insan boyunu aşan mısır yetişmiş. Ancak koçan vermeye başlayınca bir mısır sever mahluk koçanları gece kırıyormuş. Genç, aldığı bilgilere göre tarlaya gece domuz girdiğini düşünerek tüfeğini alıp beklemeye başlamış. Gece, çatırtı başlayınca genç tüfeği domuza çevirip tetiği çekince bir insan sesi gelmiş:

-Vay öldüm! Genç bir de bakmış ki, koçanları kıran köyün hacı ağalarından, "Ekme burada mısır olmaz, eski köye yeni âdet çıkarma!" diyen kişi. Hikâye bu ama her yörede benzerleri oluyor. 1941 yılı 18 Nisan günü Kepirtepe Köy Enstitüsü'nden buraya ilk olarak başımızda iki öğretmenle gelmiştik. Köylüler bize acıyarak bakardı. Bakmakla da kalmaz, siz burada yaşayamazsınız, buranın kışı soğuk yazı da yakıcı olur! deyip acınırlardı. Birer hafta aralıklarla öteki arkadaşlar da geldi. Bize gösterilen bir kırlığa çadırları kurduk. Elbirliği ile ağır yükler taşıyorduk. Elleri arkalarında, parmak uçlarında tespihler, başlarında kasketleri yanlara eğilmiş özellikle bize duyurarak konuşurlardı:

-Bu bebeler mi Hamurbasan'a okul yapacak? Soruya cevap veren olmaz; kıkır kıkır gülüşerek:

-He ya, biz görmeyiz inşallah! diyebiliyorlardı. Kısa sürede Sili Usta geldi, okulun son sınıfı içinde en güçlü beni buldu, tesviye ölçer aletini omuzuma takıp dalaşmaya başladığımızda Sili Usta'ya da benzer sözler söylediler. Köyün altı sayılan büyük çeşmeden şimdi tüm okulu sulayan şebeke için köyün altındaki yokuşa hendek kazarken hepten ağızlarını bozarak:

- Bir gâvurun aklına uyup bebeleri çıldırtacaklar! gibisine söz çakıştırıyorlardı. 5 Kavaklar dedikleri yerden önce kendi okullarına getirdiğimiz suyu görünce bir çoğu utancından okula uğramadı. Çoğunun yaşı küçük olan öğrencilerin ayırdında olmadıkları bu konular öğretmenler arasında üzüntüyle karşılanıyordu. Ben 20 yaşımdaydım, kendi köyümü de çok iyi bildiğimden karşımızdakilerin tavırlarını üzülerek izliyor yetersiz bilgime karşın gördüklerimi mantık süzgecimden geçirerek değerlendiriyordum. Köyün genel nüfusuna göre pek azında gördüklerini değerlendiren değişme belirtisi vardı. Binaların temelleri atılınca duvarlarının yarım kalacağı konusunda sözbirliğine yakın bir kamu kanısı vardı. Ancak yapı işlerinin kimi gereksinimlerinde çalışanlar geç de olsa uyanmaya başlayınca köy halkında bir denkleşik ikilem oluştu. At arabası için, burada gelenek değildir! diye eyyam kesenler arabaları çiftledi. Bir odasını bile geçici bir zaman için kiraya vermeyenler, evlerini kiralamak için badana hatta boya yaptı. Bütün bu olumsuzluklara karşın Muhtar Ahmet Çakır, kulaklarıyla duyduğu tüm olumsuz sözleri, çirkin tavırları sıfırlayarak yeniliklere kucak açtı, gerikalmışlığın, bağnazlığın, yitik umutsuzlar sürüsünü duyarsız alanda tutarak kuruluşu zarardan kurtardı. İşçi olarak çalışıyorduk ama 8 saat çalışma dışındaki zamanımızı okuyarak geçiriyorduk. Çıkrıklar Durunca, Yeşil Gece, Vurun Kahpeye, tüm Ömer Seyfettin (9 Kitap), Kuyucaklı Yusuf, Küçük Paşa, Vatan Yahut Silistre, Araba Sevdası, Mürebiye, Jerminal (E. Zola), Ana (Pearl Buck) Benim Üniversitelerim (Gorki) v. b. gibi 40’tan çok kitap okumuştum. Ayrıca Akordiyon çalışımı da iyice ilerlettiğim gibi başka Enstitülerden gelen ekiplerin oyunları ile oyun havalarını da dağarıma yüklemiştim.

Ekrem, ne düşündüyse sordu:

-Köylüler, yeniliklere sırt dönüyor, bunu anladık. Peki, benimsedikleri o eski geleneklere candan sarılıyor mu? Bu sorunun yanıtını vermek kolay olmasa gerek. Bu uzun araştırma, belgelere dayanarak konuşmak gerekiyor. Bunu ancak dersler başladığında İbrahim Yasa Öğretmenden sormak gerek. Gene de ben, onlara göre daha çok karıştırdığım Edebiyat, özellikle Divan Edebiyatı'nın gelişiminden sezinlediğime göre yazık ki halkımız hiç bir dönemde bir öncesinin değerlerine sıkı sıkıya tutunmamış. Bu tutunma tüm ulus için geçerli değil; salt içine çok kapanmış köy birimlerinde olan bir durgunluk.

"Aşık Veysel!" Çocukların dilinden Aşık Veysel adı düşmüyor. Kimden duysam, söyleyenin yüzüne bakıyorum. Veysel ortalıkta görünmezken acaba hangi özelliği öğrencilerde çağrışımlar yapıyor, merak ediyorum. Bakıyorum çocuklar tüm sevecenliğiyle onu anıyorlar. "Sivas'ın Sivrialan köyündenmiş!" Sanırım onlar kendi köyleriyle bir bağlantı kurup rahatlıyorlar. Oysa Sivas, çok geniş bir alan, haritaya bakınca en çok toprağı olan illerden biri olduğu görülüyor. Bana göre ise Sivas, bir ilden öte Kongresiyle ünlü, taşla toprakla özdeşleştiremediğim bir anıt mekan. Hemen gözümün önüne Büyük Nutuk geliyor. Binbaşı Nuri Teoman elindeki kitabı göstererek "Sizin başarınızın gizleri bunda, bunu iyi okumazsanız, sizi pusuda bekleyen madrabazlar önünüze barikatları şimdiden dizeceklerdir!" Bir yandan Doç. Halil Demircioğlu satır atlamadan Atatürk'ün geceler boyu uyumadan sürdürdüğü olağanüstü çabaları tekrarlıyor. Rüyadan uyanır gibi kendimi silkeledim. Veysel'i bir an karşımda varsayıp toparlandım. Aşık Veysel kendisi "Sivrialan köyündenim!” diyerek, orasını da Şarkışla'yla sınırlayarak, kendi gerçeğini dar bir mekanda, bir fidan gibi tek başına ayakları üstünde durduğunu kanıtlıyor.

Ben sormadan söyleyen oldu, "Aşık Veysel bir süre sonra gelecekmiş!” Gittiğini bilmeme karşın "Gitti mi ki, gelecek diyorsunuz?” "Gitti, şimdi Arifiye Köy Enstitüsü'nde!" diye bilgi veren oldu.

Yemekte opera konusu da açıldı. Kalkmak üzereyken Epcim çifti geldi. Önce Yusuf Asıl'ın uzun sürecek hastalığa yakalandığını, babasının gelip Yusuf'u İstanbul'a götürdüğünü, ancak öğrenci tedavi masrafları Ankara tarafından ödeneceği için (Ankara’ya bağlı okulda) yakında gene buraya döneceğini anlattılar. Bu arada bizim operaya gidiş trenleri sözü edilince Ömer Epcim bizim istasyonda duran trenleri anlattı. Cep defterinden kopardığı bir kağıda da yazdı. Hasanoğlan'dan kalkış 19:30, Ankara'dan kalkış 23:45. Herkes sevindi. . . . Biletleri sahiplerine vermiştim. Böylece opera sorunu sağlama bağlanmış oldu. Salona inerek Düğün Marşı'nı da yoluna koydum. Bu iş bitirmiyor ama bir başlangıçtır! deyip erken yattım. Yattım ama uyumam söz konusu değil, Bella bütün güzelliğiyle, güzelliğine karşın candan tavırlarıyla karşımda durdu. Ablasıyla konuşmaları, ablasının ona karşı sevecen bakışları gözümün önünden gitmedi. Nasıl olur? Roman okuyormuşum gibi bir durum girdim. Tolstoy-Harp ve Sulh'ta Nataşa, Stendhal-Kırmızı ve Siyah'da Mathilda, Emile Zola-Jerminal'de Cecile bileşimi bir genç kız. Kesinlikle onların içine düştüğü olaylardan soyutlanmış bir güzel. Benim tek bildiğim, kendisinin de liedini söylediği Röslein'ın ta kendisi! Beş yıldır dilimden düşürmediğim, gerçekte de tam olarak düşleyemediğim Hayderöslein bu olsa gerek!

Arkadaşların sesinden uyanmış gibi gözlerimi oğuşturarak açtım. Arkadaşlar özür dilediler:

-Böyle erken uyumazdın! Açık konuşacak durumda değilim, bir iki kem kümden sonra ben onlara soru sordum. Onlar memnun. Memnun sözünü onlar mı söyledi ben mi uydurdum? Kulağıma gelen son ses:

-Çok yorulmuş!

 

31 Temmuz 1944 Pazartesi

 

Hasan Çakı Efe, Ege bölgesinde pek geçerli olmadığı için halay türü oyunları pek önemsemiyor. Öğrenciler istekte bulunmuş Pazarörenlilerin çok oynadığı Tirmura (Oyunun kesin bir adı yok, Timura, Timurağa, Temura, Temurağ, Temurağa diyenler var. Bize 1941 yılında Timurağa olarak söylemişlerdi) oyununu istemişler. Çakı Efe, 20 Pazarörenli yanına 20 de bizden katarak deneme yaptı. Sonra da konuk takımı ortaya alarak bizden bir grupla onları sardırıp ağır ağır oynattı. Pazarörenliler oyun ağırlaşınca bocaladılar. Hasan Çakı Efe öğüt verdi:

-Oyunları oyun olarak değil birlikte yürüyüş olarak düşünün. Yürüyüş hızlı da olur, yavaş ta. Yürüyüşte komut verilir, oyunlarda çalgı komut yerini tutar. Oynayan buna kendisini uydurur. Arkadaşa bakarak oynanan oyun, öğrenilmiş sayılmaz! deyip kesti. Yarın gene birlikte çalışılacak.

Kahvaltıda Aşık Veysel'e gitmeyenler eleştirildi. Bayanlardan kimse gitmemiş. Nazif Balcıoğlu beklenmedik bir çıkış yaptı:

-Aşık Veysel kimin gelip kimin gelmediğini görmez ama köylüler hindir, böyle şeyler gözlerinden kaçmaz.

Herkes biribiriyle bakıştı. Az sabretseydim belki daha güzel bir karşılık verilecekti ama ben duramadım. Yanyana oturuyorduk, yüzüne bakmadan konuştum:

-Ben de gitmedim, köylüler bana da hinliklerini yapacak mı? Ayrıca ben de köylüyüm üç gün önce akşama dek Aşık Veysel'le birlikteydim; sizlerin hiç biriniz yoktu, size yaptığım hinlikleri açıklar mısın? Nazif Balcıoğlu eğildi yüzüme bakarak:

-Sen benim göz kırparak konuştuğumu göremedin.

Nazif Öğretmenden gerçekten böyle kesin bir kanı beklemezdim. Ben de dönüş yaparak:

-Böyle bir söz söylense nasıl karşı koyacağımı hep düşünürdüm. Teşekkür ederim, senin şakan benim için küçük bir deme oldu. Nasıl başardım mı? Nazif Balcıoğlu:

-Hem de nasıl! Ama kusura bakma, kısa ömürlü bir çıkış yaptın. Neden mi? Çünkü ben göz möz kırpmamıştım! dedi, gerçekten gülümseyerek göz kırptı.

Arkadaşlar gülüştüler. Fahri Yücel sordu:

-Şimdi ne olacak? Ona da ben cevap verdim:

-Hiç, ne olacak? Ben erken davrandım, o ise geç kaldı! Nazif Balcıoğlu bu kez:

-Umutluyum, arkadaş bir ayda bu denli değişerek bize uydu; daha üç ayı var, düşünenler düşünsün gelecek günlerdeki konuşmaları!

Gülüşerek kalktık. Arkadaşlar işlerine, Fahri Yücel'le biz de salona gittik. Fahri belli etmiyor ama huzursuz. Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Osman Ülkümen'den kuşkulu:

-Milli Eğitim Müdürü ile bir anlaşmazlığımız yok. Bölgedeki bazı okullara Enstitüden verilmesi gereken malzeme eşit dağıtılmamış, esas sorun oradan başlıyor. Ancak beni izinli sayan da Milli Eğitim Müdürlüğü, nasıl bir danışıklı döğüştür bilmem! Biri tavşana kaç, öteki de tazıya, tut! derce sinir bir durum; huzurum kaçtı!

Fahri'ye çok ilgiyle sorduğu Bella ile iş birliğimizi, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin kızlar için düşündüğü geliştirme proğramını anlattım. Bella'nın sevdiği Weber'in Dansa Davet plâğını koydum. Fahri kemanı iyi çalar. Doğal olarak bu iyi, plâk düzeyinde değildir. Efkârlandı, Öztekin Öğretmenin kemanını aldı, öbür elinde bir Seybold metodu alt odaya indi. Fırsat bildim ben de Franz Josef Haydn'a başladım. Piyano için bana Faik Öğretmen sonatları hedef gösteriyordu: “Hedefin sonatlar olacak, oradan ötesi ya akompanye denilen keman ya da viyollonsellere fon müziği çalmak ki bunu hiç önermem, bu insan kişiliği için bir kayıptır. Ne denli güzel çalsan egemen olan üst çalgı olur. Bundan ötesi Piyano konçertoları kalıyor. Yazık ki biz bu mutluluğu çocukluğumuzda kaçırmışız. Öyleyse sonatlarda aradığımızı bulup mutlu olacağız” demiş, Beringer Metodunda 4 elle Mozart çalışırken ünlü piyanistlerin piyano sonatlarını söylemişti. Beethoven, 32, Mozart, 18. Ancak Mozart sonatları aratmayacak güzellikte 18 de Varyasyon yazmıştır. bunların her biri bir sonat sayılır. Faik Öğretmen o zaman Haydn'da da söz etmişti ama sayı vermemişti. Meğer o verilmedik sayı 60'mış. Böylece üç bestecinin toplam sonat sayısı 128 oluyor. Çal babam çal! Ömrüm boyunca çalsam gene bitiremem. Şimdiye dek kel kelek 6 tane çaldım ama hepsinin bir yaralı tarafı var. Bunları bilmeyen insanlara çaldığım için beğeni alıyorum.

Haydn 59 sonatın girişi sahiden kolay geldi.

Fahri gelince yemeğe gittik. Ekrem Fahri'nin sıkıldığını daha iyi anlıyor. Yemekten sonra birlikte gidelim! dedi. Fahri'de de sanki Müdür Rauf İnan'la karşılaşmaktan sakınır gibi bir durum var. Gerçi konuşmaları arasında sevgili ya da saygılı müdürüm, deyip duruyor ama gidip görünmekten de çekiniyor sanısını uyandırıyor.

Benim çalışma saatim olduğu için ayrıldım. Bugün çalışması gereken sınıf haftalık nöbete çıktığı için gene Nebahat Öğretmenin çalışkan sınıfı geldi. Önce çocuk şarkısını çaldık. Kanon şekline getirdik. Çok güzel uydular. Bildikleri türküleri çaldık. Menekşe Buldum Derede türküsünü bir kaç tekrar ettik, onu da kanon olarak çaldık. Nebahat Öğretmen Ziraat Marşı'nı istedi. Ziraat marşını biliyorlar ama toplu söyleme alışkanlığını alamamışlar. Piyanoya uyarak söylettim. Piyanoya uyarak Nebahat Öğretmen tekrarlattı. Güzel bir çalışma yaptık. Yarın da tekrarlarsak, Faik Öğretmenimin değişiyle bu iş iyi pişecek. Çocuklar güle oynaya çıktı. Nebahat Öğretmen çok memnun kaldığını söyleyip ayrıldı. Mendelsshon Bir Yaz Gecesi uvertürünü, arkasından da Düğün Marşı'nı dinledim. Düğün Marşı bana göre pişmiş durumda. Gerçi orkestradaki dolgunluk yok ama piyano da pedal kullanınca yetecek sesi veriyor.

Nöbetçi öğrenci haber verdi:

-Bir otomobil geldi! Baktım, bana el edildi. Koştum. Arabanın kapısı açıldı, arkada oturanları hep tanıyorum, Ortada Şair Behçet Kemal Çağlar, solunda Ahmet Kutsi Tecer, sağında da Sivas Milletvekili olarak tanıdığım Reşat Şemsettin Sirer. Üçüne de ayrı ayrı başımı eğerek "Hoş geldiniz!" dedim. Reşat Şemsettin Sirer bir paket uzatırken şoför alıp bana “bu sizin!” dedi. Paketi alırken daha plâk olduğunu anladım, eğilip gülümseyerek selâm verdim. Sanırım duyulmadı ama teşekkür de ettim. Ali Kılıç Öğretmen de görmüş, koştu geldi. Özel olarak o da birer "Hoşgeldiniz!" Behçet Kemal Çağlar; iki yanındakileri göstererek: "Beyefendiler Sivas Milletvekillerimiz. Sivas Kongremizin 33. yılını daha büyük coşkularla kutlayacağız. Beyefendiler hemşerilerini bir süre izinli saymanızı istiyorlar. Veysel'siz Sivas’ta yapılacak bir kutlamayı eksik sayıyorlar!” deyip Ali Kılıç Öğretmeni şoförün yanına sıkıştırıp bana da ellerini kaldırarak selâm işareti yaparak gittiler.

Kongre, Halkevi sözleri önce beni hiç etkilemedi, bunlar, Aşık Veysel için geldi, buradaki durumunu inceleyip gerekirse daha uygun bir yer buldular ya da bulacaklar türü bir olasılık aklımdan geçti. Onu hoş tutmak istediklerini daha önce geldiğinde Ahmet Kutsi Tecer açık açık söylemişti. Elimde paket içeri girdim, büyük bir kutu da iğne eklenmiş. Plâkları açtım. Kağıt kapaklarının sararmışlığından yeni olmadıkları anlaşılıyor, ama plâklar yepisyeni.

1. Vivaldi, Mevsimler,

2. Haendel, Su Müziği,

3. Beethoven, 5. Piyano Konçertosu (Emperor),

4. Mozart, no 28 kv. 200 Senfoni,

5. No 38, Kv 504 Prague senfonisi,

6. Kv. 622 Klârnet Konçertosu,

7. Kv. 242 No 7. Piyano konçertosu,

8. Kv 365 no. 10 Piyano konçertosu.

9. Mozart, Kv. 525, no:13. Eine Kleine Nachtmüzik.

10. Beethoven, Op:56 c dur Tripelkozert (Keman-Piyano- viyolonsel) konserto.

Plâkları yaydım baktım. Hangisinden başlasam? Hasan Amcamın klârnetini anımsadım, ondan başlayayım. Plağı koyarken vazgeçtim. Orkestradan ayrılacak Alman Koplinger, gitmiş, plâkları göndermiş demeyi düşündüm. Hidayet Gülden Öğretmenin söylediklerini anımsadım:

-Şemsettin Bey, Milli Eğitim Bakanlığının direklerinden biridir. Öğretmenlikten, okul müdürlüğü Bakanlık müfettişliği, Baş Müfettişliği, İlk, Orta, Yüksek Okullar Genel müdürlükleri yapmış, Hakkı Tonguçla işbirliği ederek ortak kitap yazmış, aynı zamanda Kâzım Özalp Paşa'nın damadı. Özalp Paşayı bilirsin Atatürk'ün en güvendiği paşalardan biridir! demişti. Aklımdan geçirdiğim saçmalıkları bıraktım. Bir zorluktan kurtulmuş gibi kendi kendime:

-Kutudaki iğneler okulu bitirinceye dek yeter! Sanki karşımda biri varmış gibi kuşkuya düşüp bakındım. Çok sevinmeme karşın, duygularımı kimseye söyleyememekten mi nedir; içim bir türlü rahat etmedi, kalkıp yönetim binasına gittim; ortalarda kimsecikler yok. "En iyisi kitaplık!" diyerek, bir kitap çekip açtım Balzac, Altın Gözlü Kız.

Kitabın adı hoşuma gitti. Biraz okuyup bilgilenince Bella'ya soracağım:

-Kitabın adı güzel mi? Kendi kendimle konuştum:

-Kitabın arka kapağındaki yazı da bu kitap için "Balzac'ın ilk kitaplarından” diyor. Demek ki acemilik dönemi eseri. Kendi kendime:

-Ne fark eder? Balzac bu, yazdığını öyle yazar ki, okuyucu kesinlikle "Acaba!" diye soramaz. Örneğin Vadideki Zambak; delikanlı (Feliks) kendisinden yaşlı güzel bir bayanın yanına tam anlamıyla sokulur. Sokulur ama, tam anlamıyla da hava alır. Benim gibi okuyuculara göre bu iş bitmiştir. Bay Feliks boşuna umuda kapılmış, umutları boşa gitmiştir. Oysa Balzac usta bunu evirip çevirip ummadık bir yöne döndürür. Sonunda bir de görülür ki, yanan delikanlı değil; başlangıçta burnu havadaki bayan olur. İki Yeni Gelinin Hatıraları'nda, Eugenie Grandet ya da Goriot Baba'da da böyle sahneler vardır. Bu nedenle insanların tüm değişken duygularını, izlenebilen tavırlarını, İnsanlık Komedyası başlığı altında yazma gücüne güvenen, 50 yıl gibi kısa sayılacak bir sürede 50 roman yazan Balzac için onun yarı yaşında okuya okuya 6 romanını okumuş olanların yorum yapması, boyunun ölçüsünden habersizlik gibi bir durum olmaktadır. Bu nedenle ben salt romanın adına takılarak Bella'nın gözlerinin de aramızda önemli bir bağ olacağını duyumsatma kurnazlığına sarıldım. Kurnazlığın, akıllılık değil aklı dosdoğru kullanmadan kısa yoldan çıkar ummak olduğunu çok iyi biliyorum. Gene de bir şans umudu saplantımdan kurtulamıyorum.

Köyden dönenler oldu, aralarında konuşanlar arasında Aşık Veysel'in temelli gittiğini öne sürenlere:

-Neden gitsin burada çok rahattı. Yeni öğretmen Hacı Karaca'nın onun için okulda; okul bahçesinde oturup çalışması için yerler hazırladığını; bakımı için insanlar görevlendirdiğini anlatarak gittiler.

Kitap alıp gitti demesinler düşüncesiyle yerine koyup salona döndüm. Ne olduysa içim rahatladı. Hazırladığım Mozart Klârnet konçertosunu koydum. Daha başlarken seslerin değiştiğini farkettim. Ayaklarımı karşı sandalyeye koyup öylece dinledim. Çok güzel ama bu güzellikler nasıl bir araya gelmiş? İnceli kalınlı sesler kuşların yada kırdaki sürülerin çanlarının esintili havadaki seslerini andırıyor. Görünmüyor ama (Orkestradan biliyorum) bu sesleri başka başka insanlar çıkarıyor. Nerdeyse yirmi yıldır gramofon dinliyorum, böylesine ses güzelliği, güzellik içinde seslerin uyum içinde yarıştığını duymadım. Plâk bitmek üzereyken Fahri geldi, plâk dinlemeyi özlediğini ancak sıkıntısından dinleyecek durumda olmadığını söyledi. Sonunda Müdür Rauf İnan'ın evine gitmiş. Evden:

-Rauf Bey önemli bir iş için Keskin ilçesine gitti, bir iki gün orada kalacak! demişler. Fahri kesin kararını vermiş, izini bitmeden Eskişehir’e dönecek.

Paydos saatinde bizim Kulübeye gittik. Arkadaşlar gelmiş, radyodaki haberlerde Sivas Kongresi yıl dönümü için geniş çaplı hazırlıkların yapıldığından söz edildi. Ad bekledim ama ad verilmedi. Konu Aşık Veysel'e döndü. Fahri Yücel'i sakinleştirmek üzere operaya bizimle gelmesini, kendisini Ankara'dan uğurlamamamızı önerdik. Fahri sakinleşti. Opera provalarında bulunmuştu. Geçen yıl Ruhi Su'dan, bu yıl da Hilmi Girginkoç'tan ders almıştı. Fahri'nin doğuştan gelen güçlü bir sesi vardı. Şarkı söyledi, az da olsa neşelendi.

Yemekte Aysel Öğretmen izinli ayrılacağını söyledi. Sevincine katılanlar oldu. Ben biraz farklı bakarak sordum:

-Hani tatilini burada geçirecek, akordiyon çalışacaktın? Aysel Öğretmenin gelgeç gönüllü olduğunu bilen arkadaşları, özellikle Bediha Öğretmen:

-Onu gelince gene çalışır, şimdi daha yeni bir hevesi ağır bastığından gitmek zorunda! Kendi aralarında gülüştüler. Söz Aşık Veysel'e kaydı. Gelmesini isteyenler kadar gelmemesini dileyenler de oldu. Öğrencilerin ondan yararlanması olasılığı hemen hemen yok sayıldı. Her sabah sözüm ona oyun oynamalarına karşın öğrenenlerin iki elin parmak sayılarını geçemediği öne sürüldü. Ekrem Ula, öğrencilerin oyunlara ısınamamalarını sınıf öğretmenlerinin katılmadığına yordu. Bu nedenle bir gün yönetici olursa bayan öğretmenleri sınıf öğretmeni yapmayacağını söyledi. Gerçekten sınıf öğretmenleri gözden geçirildi. Bir erkek, beş bayan olduğu ortaya çıktı. Konuşmayı fırsat sayıp Bella Kent'in atanma amacının yeni bir gelişim olacağını, ortaya çıkıp efelik yapılmayacağını (Aysel Öğretmen, ortaya çıkıp efelik mi yapacağız!" demişti) ama bayanların da oynayabileceği oyunlar olduğunu söyledim, “Köylerde geleneklere dayalı değişmeyen, değişmediği için de giderek gözden düşen oyunlar yeni şekillere sokularak bayanlar da oynayacak!” dedim. Köy Enstitülerinden önce yaygın olarak iki zeybek biliniyordu, Sarı Zeybek-Harmandalı. Am uzak yörelerde en az 20 zeybek oynanıyormuş. Köy Enstitüleri bu oyunların aslını getirmemiş olsa bile bir toplama fikrini yaydı. Hasan Çakı Efe bunun örneği, önümüzdeki ders yılında Yüksek bölüme 50 kız gelecekmiş (otuz diyen oldu), bunlar da oyunlara katılmaz ya da oyun dışı yetişirse Köy Enstitüleri ilerde birer Yapı-Sanat okulu olur. “Şimdi de öyle diyenler var!” denince sinirlendim:

-Şimdi başka şey diyenler de var ama onlar, içinde bulunduklarının pisliğini bulaştırarak, kendi kokularını saklamaya çalışanlar. Savaş fırtınaları kesilip esintiler kokuları yönlendirince onların ne olduğu daha iyi anlaşılacak! "İnşallah!" diyenler olduğu gibi, “ne iyi, onlar duymasa bile öfkeni söze dökerek rahatlıyorsun, biz bunu yapamayıp içimize atıyor, iyimserliğimizi kemirmesine izin vermiş oluyoruz.” diyenler de oldu. Söze karışmadan dinleyen Nazif Balcıoğlu sonunda gülerek:

-Erkeklere küfürbaz derler, erkekler bunun için küfürbazdır. Sonucu etkilemeyeceğini bile bile söyler söyleyeceğini. Şaka değil çok denemişimdir, söylenmemesi gereken o anlamsız sözü söylemeden önceki durumumla söyledikten sonraki durumum arasındaki açık açık bir rahatlık duyarım. Bayanlar hep güldüler. Ekrem Ula bana:

-Konuş arkadaşım, kim ne derse desin, dök içini. . . "İnsanlar konuşarak, hayvanlar koklaşarak anlaşırmış!" dedi Nazif Balcıoğlu'na sordu:

-Afedersin öğretmenim öyle bir söz var mı? Balcıoğlu:

- Olmasa bile sen söyleyince oldu işte. Herkesin duyduğu sözü ben nasıl yok sayarım! Hüsnü söze karıştı:

-Var! Ancak biraz farklı anlamda kullanılır. Daha çok barış istenen yerlerde öğüt anlamında. Ekrem sordu:

- Benim söylediğimle ne farkı var? Hüsnü topu bana attı:

-Arkadaş Türkçe dersinde hep tam numara alırdı; o daha anlaşır bir şekilde söyleyebilir. Yüzler bana döndü. Ben de:

-Öyle ufak tefek değil büyük fark var, biri çok kesin bir buyruk olarak sunuluyor, kuşku bile duyamazsın. Öteki ise gözleme dayanarak sayısal farklılıklı bir varsayım görünümünde. Bayanlar hep güldü "Ne demek bu şimdi? " Bu kez ben gülüm:

-Bakın deminden beri çok basit bir söz üstünde konuşuyoruz ama bir türlü anlaşamıyoruz. Kısacası şekilsel bir söz, anlaşılırsa, ancak konuşarak anlaşılır. Hayvanlar da öyle, bir olsa olsa varsayımına dayanıyor. Koklaşarak anlaşan hayvan da var kan revan dövüşerek de. . . . .

Ekrem Saatine bakıp kalktı. Aysel Öğretmen opera gününü unutmuş, Ankara'da olacakmış ama, biraz uzakta kalacakmış. Sincan'da.

Salona birlikte gittik. Bir süre yürüdükten sonra "Laf ola beri gele!" kabilinden:

-Çocuklar gelmiştir herhalde! dedim. O da:

-Çok istekliler, öbür sınıflardan geri kalmamak için söz birliği içindeler! dedi. Bu iki söz, salona ulaşmamıza yetti. Kapıdan girerken de:

-Benim salonda olmamın bir sakıncası var mı? diye sordu. Hemen yemekteki konuşmaları anımsattım:

-Keşke tüm sınıf öğretmenleri sınıflarının tüm etkinliklerine katılsa!

Piyanodan ses verip kontrol ettim. Algılamama göre iyi. 40 öğrenci, az sayılmaz; önce gönüllülere sonra gönülsüzlere teker teker bir istedikleri bir de benim istediğim parça çaldırdım. Gerçekten çocuklar başarılı oldular. Ziraat Marşı'nı sözlü söylettim. Mandolinle çaldırdım başardılar. Piyanolu parçamız (Maman/Daha dün annemizin) tekrarladık. Hepsi başarılı. Yarın bir tekrardan sonra yeni parçalara geçmeye karar verdik. İleri Marşı, Bahçemizde Gül Açar, Sarı Kız. Gül şarkısının notasını yazdırdım. (Şarkıların notalarını özellikle yazdırıyorum. Az zamanımız var, piyanoya oturdum. Maman'ın başını çaldım. Çocuklar, gerçekte Maman'da değil de çok sesli olayı merak ediyorlar. Mozart da onu öyle çocukça genişletmiş ki dinleyenlere oyuncak gibi geliyor. Ancak çok çalmak, dikkatli çalışmak istiyor. Çocuklar çok sevinerek ayrıldı. Nebahat Öğretmen de bugün çok hoştu. Konu ortaya atıp konuşsam, katılacak gibi bir tavrı vardı. Yanılmış olabilirim, soğuk bir hava esebilir diye sabrettim. Yarın da böyle bir yumuşaklık bulursam yaklaşma yolunu deneyeceğim. Nasıl yapacağımı bilmiyorum, bir yoklama yapacağım.

Her zaman çocuklara karışıp giderken bugün arkaya kalıp burada yalnız çalışmaktan sıkılıp sıkılmadığımı sordu. Çalışırken sıkılmadığımı ancak piyanodan kalkınca gözlerim çevremde insan arar gibi oluyor ama o da olur olmaz konularda konuşma için değil çalışmalar üzerine olsun istiyorum. Bir de plâk dinlerken arkadaş gereksinimi uyuyorum. O güzel müzikleri paylaşmak beni daha mutlu edecekmiş gibi geliyor.

-Ne güzel düşünüyorsunuz, çok duygusalsınız! deyince ben de “gözlemlediğim kadarıyla siz de duygusalsınız”

-Duygusalımdır ama sizin kadar değil, müzik sizi çok etkilemiş! derken yüzünde allıklar belirdi. Açık verdiğini düşündü gibi geldi bana. "Kolay gelsin!" deyip kapıya doğrulurken daha piyanoya oturdum, Mozart kv 545 Andante'yi çalmaya başladım. Onu sevdiğini söylemişti. Durup dinlemesini bekledim ama, başımı çevirip arkama bakamadım. Parça bitince kalktım. Her zamanki gibi oturağıma yapışan pantolonumu çekiştirip düzelttikten sonra salonun ortasında dolaştım. Plâklara bakarken aklımdan da kendimi geçirdim:

-Ben yalnız biri miyim? Arkadaşım Hüsnü ile 6 yıldır bir aradayız. O Bulgaristan'da ailesini bırakıp geldiği için onu "Yalnız!" sayıp özellikle yeğenim İsmet'le ben öteki arkadaşlardan daha yakınlık gösteriyorduk. Yeğenim biraz dışa dönüktü, gördüğü güzel kızlara hemen aşık olmuş numarası yapardı. Bunları dinleyen Hüsnü güler geçer, kendisi bu konuda tek söz söylemezdi. Yeğenim daha okulu bitirmeden gizlice evlendi. Köyüne atandığında onu, eşi bebeğiyle karşıladı. Ben, yeğenim gibi düşünmezdim, bu konuda onu çok dizginlemeye çalıştım. Hele öğrenciyken evlendiğinin okulda duyulmaması için oldukça ter döktüm. Böyleyken ben de bu tür işlerden kendimi tam olarak sıyıramadım. Köydeki çocuksu tutkularım derinliğinde olmasa bile, ben de gelgeç bir tutku alışkanlığına saplandım sanırım. Arkadaşlar staja dağılmadan önce bu tutku konuları çok konuşulurdu. Ara sıra katılmakla birlikte çabuk toparlanıp duygularımı disiplin altına alırdım. Şimdi burada senli benli üç erkek arkadaşız. Birisi gerçekten sözün tam anlamıyla paçayı kaptırmış, duygularını sergilemiş, geçerli koşullar içinde yuvasını kurma düşleri kuruyor. Öteki arkadaşım Hüsnü tıpkı 1938 yılındaki Hüsnü. Oysa aramızdaki konuşmalarda o bana:

-Sende tutkal gibi bellek, demir gibi irade var, yapmak istediğini çok rahat yaparsın! diyor. Böyle bir sanılımdan hoşlanıyorum; gerçekten öyle olmaya çaba da gösteriyorum. Ancak bayan arkadaş seçmede kesinlikle bir ölçüm yok. İlk görüşte, çözümsüz bir düğümle bir bağlılık, bir coşku, bu sürecek derken bu kez bir başka bağlantı, öncekini gölgeleyiveriyor. Son bağlanma olunca öncekileri silmek elimde değil. Bunu çok denedim. Bu kez karşıma, geçmişimin duygularına ihanet sorunu önüme dikiliyor. Sevdiklerim, bundan habersiz ya da umursamaz davransalar, bunu açık açık belirtseler de bendeki izlerini silemiyorlar. Onlar, kendi özlerinden kopup başkalaşsalar da bendeki gerçekleri öylece, o günlerin görünümüyle bende yaşıyor. Yüreğimde oldukça büyümüş olan bu zincirin daha da uzayacağından kaygı duymaya başladım. Muazzez denemesi, bu konuda bana bir ders oldu. Güzel, cana yakın, sayılı ama geleceğini düşünen, önlenmesi olanaksız bir hevesi var. Bunu durdurmak gücünü ya da ondaki sanat susamışlığını karşılamak koşullarını hesaplamadan karşısına çıkmak Faruk Nafiz Çamlıbel'in Çoban çeşmesini bile okumamışların yapacağı bir iradesizliktir. Bunu, tam yerinde kesebildim. Onu operalarda başka başka kişiler olsa da Muazzez olarak görmek mutluluğunu şimdiden duyar gibiyim. Sanırım Nebahat Öğretmen için de benzer bir neden bulacağım. Çok beğeniyorum, sevmekten daha ötesi aşık olmaktan korkuyorum. Bu konuda o denli dengeli, o denli tutarlı ki, beklemediği bir çıkış onu çok üzebilir. Hayderöslein'ı anımsatıyor bana. Hikaye hep bilinir, Delikanlı gülü koparmak ister. Koparmaya o denli isteklidir ki gülle konuşur:

-Güzel gül; seni çok sevdim, kusura bakma dalından koparacağım. Delikanlı elini uzatırken gül dile gelir:

-Delikanlı beni beğendiğin için sevindim, koparma demem ama benim dikenlerim vardır, eline batınca canın yanacak, acı çekmeni istemem, senin acı çekmen beni üzer!

İşte böyle duygular içindeyim. Umarım Bella ile çalışmaya başlayınca ben de henüz dönüşü olmayan bir duygusal saplantıya tam batmadan karşılıklı insanca yaklaşımlar arkadaşlık noktalarında duracaktır. Bunları yazarken bile neden böyle düşündüğüme üzülüyorum. Gene de içimdeki bir duygu kırıntısı:

-Gelecekte okuyunca böyle düşünmeyeceksin! diyor.

Fahri geldi. Beni yalnız görünce:

-Böyle yalnız yalnız sıkılmıyor musun? Etrafında güzel güzel öğretmenler var, rakipsizsin arkadaşlar dönmeden takılsana birine! Fahri'ye:

-Onlar, arkadaşlar varken de buradaydı! diyecek oldum. Hemen Nebahat Öğretmeni örnek verdi:

-O buraya sık gelen burada değildi her halde? Kimin ne zaman geldiğini bilmediğimi. "O sık gelen dediğinin de buraya ya 3. ya da 4. gelişi; sınıf öğretmenleri, sınıflarıyla geldiğinden o da o görevle geliyor. Güzelliğine güzel ama çok ölçülü, tartılı davranıyor. Ben korkarım öylelerinden. Daha doğrusu korku değil saygı duyarım. Kırkın üstünde öğrencisi olan bir sınıfı bir anne gibi kendisine bağlamış, yarın gene o sınıfla çalışacağım, gel de gör!

Fahri'yi de kırmak istemem ama benim içinde bulunduğum açmazı mıncıklaması hoşuma gitmedi.

Konuyu değiştirip plâk dinledik. Vivaldi Mevsimleri ikimizi de şaşırttı. İki kez üstüste dinledik.

Yemekte arkadaşlarla buluştuk. Bizden başka gelen olmadı. Fahri bunu kendi şanssızlığına yordu. Ekrem Ula da Fahri'ye çıkıştı:

-Sanki çalıştığın yerde Huriler dolaşıyormuş gibi konuşuyorsun. Tahmin ediyorum Mihalıççık'taki aşçı dükkanlarını, insanlar elindeki lokmayı kedilerden zor kurtarır. Fahri sordu:

- Mihalıççık neresi? Ekrem aldırmadan :

-Ha Mihalıççık ha Beypazarı, ne fark eder? Ekrem'in sözleri yeni bir konu ortaya getirdi; önce Ankara'nın ilçelerini sıraladık. Keskin neresi? İdris Dağı'nın, daha doğusu, Hasan dağlarının arkası. Beypazarı, İstanbul tarafına düşer. Polatlı, Kızılcahamam! Kızılcahamam Ekrem'de çağrışım yaptı:

-Bugün duvar, tavan söküp yıktık, toz içindeyim. Fahri'ye:

-Senin de gereksinimin vardır, gel tenha tenha banyo yapalım. Bizim için:

-Bunlar gitmez! deyince Hüsnü:

-Nedenmiş o? Ben geliyorum! deyince hazırlanıp gittiler.

Onlar gidince bir süre karar veremedim, salona gidip çalışsam mı? Karar vermeden radyoyu açıp kendiliğimden yatağa uzanıverdim. Yıldız Dergilerini karıştırdım. Güzel güzel bayanlar, şık Baylar. Aralarında Turhan Bey de var. Kim bu Turhan Bey? Cumhuriyet döneminde beylik paşalık kalktı ama bu bay soyadını Bey olarak almış. Bir ya da iki filminde de görmüştüm, gösterişli bir bay. Kendi kendime konuşurken dikkat ettim, Aşık Veysel radyoda çalıyor. Derken Ahmet Kutsi Tecer Aşık Veysel'le nasıl tanıştığını anlattı. Tanıdık bir ses, Behçet Kemal Çağlar, sahiden çağlar gibi Aşık Veysel'in sazıyla söylediklerini şiir olarak okudu. Katıksız bir Karacaoğlan, Aşık Ömer, Dertli, Gevheri, Emrah, Köroğlu, Dadaloğlu geleneğinin devamı dedikten sonra kendisi de Ankaralı Aşık Ömer olarak ona katıldığını söyledikten sonra Aşık Veysel aldı, bir şiir okudu. Bu konuda bir dizi programın süreceği söylenip kesildi. Başucumdaki Varlıkları karıştırdım. Sarırım Behçet Kemal Çağlar orada yazmıyor. Okuduğu şiiri merak ettim. Arkadaşlar geldiler. Uzunca bir zamanımı gene Veysel aldı ama arkadaşlara tınmadım. Yarın akşam nasıl olsa gene çıkacaklar. Zaten arkadaşlar, 2. stajların anlamsızlığı üzerine banyo süresince konuşmuşlar, dersler başlayınca bunu konu edip kesin kurallara bağlanmasını istemeyi düşünmüşler, dönünce de konu uzadı, oldukça geç uyuduk.

 

1 Ağustos 1944 Salı

 

Hasan Çakı Efe bizim tren yoluna göre bir altımızda kalıyor. Sabahları geçerken zaman zaman uğruyor. Bu sabah iyi ki uğradı, yoksa yatıp kalacakmışım. Birlikte alana çıktık. Okulu bitirenlerden halen okulda kalanlar var, oyunlara katılmak istiyorlar. Bunların isteğini kıramayan Çakı Efe, onlarla bir tur yapıyor. Sonra da onları aralara dağıtıp modellik yaptırıyor. Benim işimi karıştırıyor ama aslında ben mutlu oluyorum. Sayıları az da olsa zeybekleri iyi öğrenenler gittikleri yerde doğru öğretecekler.

Sayıları az ama iki sınıftaki kızlar Halay da oynayalım diyesiymiş. Sık sık Timurağ tekrarlanıyor ama onların gönlü Hoşbilezik'teymiş. Melodisini biliyorum ama çok değişik tempoda oynandığını biliyorum. Sözler söylenirken ağırlaşma oluyor, oyuna dönüşünce hızlanıyor. Bu nedenle birlikte bir çalışma yapmayı önerdim. Akşam serbest saatte Çakı Efe bizim salona gelecek.

Kahvaltıda, akşam benim yarım dinlediğim Aşık Veysel'i tanıtım programını başkaları da dinlemiş. Beğenenler, radyoların sesleri daha gürleştirdiğini öne sürdüler. Behçet Kemal'in şiirini sorunca dinleyenler şaşırdı, Ankaralı Aşık Ömer'in Behçet Kemal olduğunu bilmiyorlarmış. “Okuyan Behçet Kemal Çağlar biliyoruz ama o herkesin şiirini okuyor!” deyip geçtiler. Ben geçmedim, aradım, sordum, biraz gecikerek de olsa bulup yazdım

Aşık Veysel Şatıroğlu

 

Ankaralı Aşık Ömer'den (Behçet Kemal Çağlar)

 

ŞATIROĞLU İÇİN

 

Akıl kayıp, gönül kayıp, ten kayıp;

Söylenirdim: Nasip veren var-mola?

İl'im kayıp, dilim kayıp, ben kayıp;

Çıkar yolu bir gösteren var-mola?

 

İzi nerde son Horasan erinin,

Yunus gibi hem derin hem durunun?

Safâsından geçip etin- derinin.

Aşka eren-meşka eren var-mola?

 

Sanma ki Yunus'u mahşerde gördüm:

Gün geldi Veysel'i Tecer'de gördüm,

Gözü tende değil, içerde gördüm;

Dedim: bu kör kadar gören var-mola?

 

Ogün bugün, meydan seyran gezerim;

Ogün bugün ona hayran gezerim;

O, kör görür; ben, gözü açık gezerim;

Bundan güzel töre-tören var-mola?

 

Köy gezip bal yapan bir arı var;

Homer derler bir destanlar körü var-

Bizim Homer dense buna yeri var:

Türk'ü bu kör kadar gören var-mola?

 

Köye göz kapamış cıhanı görür

Güne göz yummuş da zamanı görür

Bakmaz değirmene devranı görür

Çark'ı bu kör kadar gören var-mola?

 

Bir aydınlık düşe devrik gözleri,

Hep iç dünyasına çevrik gözleri!

Kim demiş, kim demiş: Eksik gözleri?

Bu kör kadar gönlü olan var-mola?

 

Şehir bülbülleri çok dut yemişler;

Diller susmuş, dile gelmiş kamışlar;

Gören körler "Münevver'siz demişler:

Bu kör kadar "ünlü gören var-mola?

 

Derdini sürüsü gibi seven o,

Sazını yarısı gibi seven o,

Toprağı karısı gibi seven o,

İstanbul'da böyle eren var-mola?

 

Kevser ona derler gönülden gele

Küçük bir su nasıl hayransa sele

Aşık Ömer öyle hayran Veysel'e

Gün gelir de "Çırağımdır" der-mola?

 

Ankaralı Aşık Ömer (Behçet Kemal Çağlar)

 

Şiirden sonra, başlamışken verdiğim sözleri yerine getirip sonra çalışmaya başlayayım deyip Hoş Bilezik notasını da eklemek istedim. Nota elimde hazır ama bu oyunun sözleri de olacaktı:

-Hoş bilezik, hoş bilezik, kolları nazik-Ben yârimden ayrı düştüm, vay bana yazık! İyi anımsıyorum; 1941 yazında ekip olarak gelen Seyhan/Haruniye ekibi bunu söyleyip oynardı. Öğretmenleri Vahdet Kayık hem söyler hem oynardı. Öğretmen Vahdet Kayık o yılki anılarım içinde hep capcanlı duruyor. Kepirtepe'den ayrılmadan önce bize bir hafta köy izni verilmişti. Köyde kahveye gittiğimde yeni plâkları karıştırırken Safiye Ayla'nın iki aynı plâğı “Sarı Kurdelem sarı-Sefere saldım yâri” plâğı dikkatimi çekti. Herhalde biri bozuldu, ikincisini almışlar. Bozuk, neden tutuluyor? diye söylenip plakların bozuk olanını ayırmak üzere çaldığımda ikisinin de sağlam olduğunu görünce babama sormuştum. Babam:

-Köyde, görevli gelenlere biz iyi davranır, yiyecek, yatacak sıkıntısı çektirmeyiz. Kahve onlar için bir barınak olur. Bu tür konuklar ikinci gelişinde çoğunlukla bir anı getirirler. Köye gelen yiyecek getirecek değil ya barut, sigara, çiçek tohumu ile en çok da plâk getirirler. Şimdiye dek böyle bir rastlantı olmamıştı, Pancarcı Emin Beyle, tahsildar Kemal Bey, biri Alpullu'dan öteki Lüleburgaz'dan ardarda aynı plâkla geldiler. Babam gülmüştü:

-Bizde bu var! diyecek değiliz, "Çam sakızı, çoban armağanı!" kabilinden veriliyor, biz de "Gönüller hoş olsun!" dileklerimizle alıyoruz. Ancak bu işte bir uğur var, bu plâk çok isteniyor. Sarı Kurdelem. Babamın gözlemi yerindeymiş. Burada da toplantılarda değişik ekiplerin değişik oyunları arasında Vahdet Öğretmenin yakası bırakılmıyor. O da kimseyi kırmamak için güzel sesiyle "Sarı kurdelem” şarkısını severek söylüyor. Anılara kendimi kaptırdım ama belleğimden Hoş Bilezik oyununun sözlerini çıkartamadım.

Hoşbilezik

Notaları mırıldanırken sözlerini de anımsadım. Kulakları çınlasın Yunus Kâzım Köni Öğretmenin; “Çağrışım mekanizması iyi işlerse bilgiler bellek te uyuklamaz!” demişti.

Hoşbilezik, hoşbilezik-Kolları da nazik-Ben yarimden ayrı düştüm vay bana yazık! (Tekrarda "hey!")

Altın yüzük yaptırdım ben-Parmağıma pek dar-Gurbet elde ağlıyor hep, bensiz (kalan) nazlı yâr.

 

Hoşbilezik; oyunsuz; şarkı olarak da söylenmektedir.

***

Biraz dağıttığım ortalığı toplayıp yemeğe gittim. Yemekte iki öğretmen masasında da aralıklarla oturmuş öğretmenler genel konularda yüksek seslerle konuşuyorlar. Konuk olarak gelmiş bulunan üç ekip gitmeden iki ekip daha geliyormuş. Ekrem Ula karşılık verdi:

-Bu yaz yarı yarıya İzzet Palamar kantonluğuna çalışıyoruz! dedi. Kantonluk sözü bazılarınca yadırgandı. Ekrem Ula açıkladı:

-Siz, bağların, ahırların, ağılların yakınından geçtiniz mi? Hüsnü Yalçın'ı göstererek:

-Sorun arkadaş anlatsın. O uzaktan görüp beğendiğiniz yeşillikler kendiliğinden olmuyor. Olsaydı akşam üstü bakınca Hasanoğlan, İdris dağının eteğine yapışmış çürük soğan gibi görünmez yeşil bir halı gibi görünürdü! deyince özellikle bayan öğretmenler gülüler. Çoğunlukla sessiz duran Ziya Kaplan yeşil halı ile çürük soğan benzetmelerini beğenmediğini söyledi. Ekrem Ula ise:

-Eni konu düşünerek seçmedim. Zaman zaman güneş batarken o tarafa bakınca gördüğüm görüntünün daha güzel olabileceğini düşündüğümden birden öyle bir tepki gösterdim! dedi. Salt Ekrem'i hedeften kurtarmak amacıyla Prof. Dr. Mimar Emin Onat'ın anlattığını söyledim. Prof. Dr. Mimar Emin Onat:

-Dünyanın yarısını gezdim, Hasanoğlan gibi totemik bir yerleşik düzen ancak Brezilya'da, Brezilya Amazon kıyılarında gördüm! dedi. Niçin diye sorduğumda: “Üstüste yığılmış mekanların sınırları birbirine uymuyor. En üstten bir dikme indirsen, beş hanenin ya ikisine ya da üçüne uğrayacaktır. Dış görünüşe bakıp apartman gibi düşünmek hatadır! demişti. Bunun toprağa yerleşim anlayışı dışı hatta yasalara ters düşen bir durum oluğunu da söyledi! deyince dinleyenler bakıştılar.

Bediha Öğretmen “Prof. Dr. mimar Emin Onat kim?” diye sorunca çoğunlukla gülerek masalardan kalktık.

Nebahat Öğretmen Prof. Emin Onat'ın buraya niçin geldiğini sordu. Profesörün Kepirtepe plânlarını çizen mimar olduğunu, Köy Enstitüleriyle yakından ilgilendiğini, buraya da salt bu ilgi nedeniyle geldiğini, bir rastlantı Profesörü Kepirtepe'de de benim gezdirdiğimi, bunu büyük bir şans saydığımı anlattım.

Öğrenciler hazırdı. Öğrencilerin bu durumu beni bir kuşkuya düşürdü:

-Yoksa bu keratalar, beni öğretmenlerine aşık etmek için söz birliği mi ettiler?

Proğram belli, piyanodan ses verip Menekşe türküsünü, Gül şarkısını, Ziraat marşını tekrar ettik. Bugün bir de az önce not ettiğim Hoşbilezik türküsünü tekrarladık. Bunları sıra ile kusursuz denecek ölçüde söyledik. Hoşbilezik'i daha önce öğrenmişler, bir kaç kez tekrarlattım. Son kez söyletirken dışardan sesler geldi. Olağan saydım. Nebahat Öğretmen çıktı. O çıkıp geri dönmeyince rahatladım; önemli bir şey olsaydı haber verirdi. Vakit azalırken çocukların sevdiği Maman'ı kanon yaptırdım, piyanoya geçip birinci bölümü çalarken öğrenciler birden ayağa kalktı. Çalmayı bırakmadan arkama baktım, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, gülümseyerek devam işareti verince bu kez, Mozart Kv. 545 Andanteye geçtim. D. C. gelince geri dönmeden kestim. Genel Müdür alkışladı. Yanıma geldi. Çocuklar çıktılar. Nebahat Öğretmen gitmek için hazırlanırken Genel Müdür durdurdu. Nebahat Öğretmeni soru sorar gibi gösterdi:

-Küme öğretmeni? Nebahat Öğretmen çok renklendi ama yanakları gamzelenerek "Evet!" dedi. Aynı ses tonuyla bana da:

-Müzik dersleri öğretmeni? Ben de "Evet!” dedim. Ellerini ikimizin omuzlarına koyarak:

-İşte benim sabırsızlıkla beklediğim budur! Mutluluğumu bu iş birliği tamamlayacak. Bu iş birliği uyumu bütün alanlara yayılınca Köy Enstitüleri amacına ulaşacaktır. Bana bugün bunun ilk muştusunu verdiniz. Geleceğimi bilmiyordunuz. Kusura bakmayın ben böylesi yapmacık gösterileri de görüp kahroluyorum. Siz benim umudumu çok tazelediniz.

Genel Müdür, Nebahat Öğretmene,

-Öğrencilerinin beklemesine neden olmayayım, gene görüşeceğiz! deyip bana döndü:

-Öztekin'in sana güveni sonsuz, biliyorum; o evleniyor, bana mektup yazdı. Sana güvendiğini yazdı, haklıymış, onun izinini gönül rahatlığıyla uzatacağız. Çok mütehassis oldum, benim de sana bir sürprizim olacak. Yarın akşam bir konsere davetliyim, tam senin için bir konser. Yalnız gece konseri. Yanına bir arkadaş al, yarın tam saat 19:00’da araba seni buradan alacak. Yanına bir arkadaş alırsan sıkılmazsın. Davetiyemiz üç kişilik. Gece bizde kalacaksınız. Mevsim yazdır şimdi, size kalacak yer bulmakta zorluk çekmeyiz. Unutma, yarın saat 19:00’da araba burada olacak! Dilim dolaştı, sağollar, birbirini izledi.

Kapıya dönerken, pikabı göstererek “Şemsettin'in gönderdiği mi?” diye sordu. Plâk da gönderdiğini söyledim. “Bonkördür, mebus oldu ama bizden ayrılamıyor bir türlü. Öğretmenlik böyledir işte, bağlayabildiğini gönülden bağlar!” deyip ayrıldı. Ali Kılıç Öğretmen kapıda bekliyormuş, görünce:

-Beni mi bekliyorsun, geliyorum! deyip yürüdü. Çarşamba gecesi konser. Alman Piyanist Hermann Scherchen'den söz edilmişti. Faik Canselen'in beğendiği piyanistlerden biri.

İçime bir kuşku düştü:

-Yanına bir arkadaş al! Yoksa bu bir deneme mi? Yoksa Nebahat Öğretmenle çalışmamızdan kuşku mu duydu? Durumu anlatsam Nebahat Öğretmen nasıl karşılar? Gelirim! derse ne olur? Gelemem! derse ne duruma düşerim? Söylememek ise hiç işime gelmiyor. Kara kara düşünürken Hasan Çakı Efe geldi. Onunla yeni oyun denemesi yapacaktık. Önce Hoşbilezik'ten başladık. Hasan Çakı Efe çocukların okullarda söylediği şekli yeterli buldu:

-Sonuç olarak bunları ilkokullarda küçük çocuklar öğrenip söyleyecek. Efe haklıydı. Bu kez ben meraka kapıldım. Sayısız denecek kadar Zeybek oyunundan söz ediliyor. Aydınlı arkadaşlar Aydın Zeybeği değil Aydın zeybekleri diyorlar. İzmirliler de öyle. Çakıcı Efe:

- Bu karışıklığı Radyodakiler yapıyor. Tuttukları insanları bu konuda serbest bırakıyorlar, onlar da ekleme -çıkarma yaparak gerçek havaları bozup unutulmasına neden oluyorlar! dedi.

Çakı Efe fazla kalmadı, ben de çıkıp dolaşmaya karar verdim, tam çıkarken Nebahat Öğretmenin bir öğrencisi geldi, öğretmenin kalemiyle not defteri plakların yanında kalmış! dedi. Kendisini sordum, aşağıda kapının önündeymiş. Pencereden baktım, gülümseyerek:

-Biz bulamadık, bir de siz bakın! Anladı, gülümseyerek geldi. Çocuğa da aşağıda beklemesini söyledi. Doğrudan:

-Yarın sat 19:00’da Ankara'ya gidiyoruz, Genel Müdür arabasını gönderip aldıracak! dedim. Şaşırdı:

-İyi ama benim olan bitenden haberim yok; bu nasıl olur? Renkten renge girdi. Olumsuz bir tavır sezer gibi olunca bu kez ben sordum:

-Nasıl olur, siz duymadınız mı? "Sizi konsere götüreceğim, Radyo Evinde verilen bir gece konserine!" dediğini duymadınız mı?” Yüzü değişti, “ben duymadım, siz benden sonra konuşmuşunuzdur!” dedi. “Siz bilirsiniz, araba gelecek ben yalnız da giderim.” Az duraksadı:

-Bir arkadaş bulursunuz! Ben de :

-İki arkadaş da bulurum ama onun bir anlamı olmaz. Genel Müdür iki elini omuzlarımıza koyarak niçin teşekkür etti? Söylediği sözlerden kendinize bir pay çıkarmıyor musunuz? Öyleyse çok farklı düşünüyoruz. Söylediğine göre çok yanıltılmış olan Genel Müdürü bir de biz yanıltmışız.

Yüzüme derin derin baktı.

-Siz burada çalışan insanları tanımıyorsunuz. İkimizin gidişi için neler diyeceklerini bilemezsiniz. Ben de:

-Bilmez olur muyum? Ama biz ikimiz anlaşarak gitmiyoruz ki, Genel Müdür arabasıyla kendi evine aldırıyor, kendisiyle birlikte konseri dinleyip evine birlikte döneceğiz. Gece onlarda konuk olacağız, sabah okula döneceğiz. Bir süre düşündükten sonra:

-Sizi üzmek istemiyorum, siz de sakın üzülmeyin, çalışmalarımızın da arkadaşlığımızın da gene sürmesini çok istiyorum ama; buna katılmayayım. Hepsi iyi görünmelerine karşın çok dedikodu üreten bir arkadaş topluluğu içinde bulunuyoruz. Dersler başlayınca sizinle konserlere katılırım, söz veriyorum. Bu kez beni affedin, gelmeyeyim.

Bu öneri beni öyle sevindirdi ki diretmek şöyle dursun "Geliyorum!" deseydi vazgeçirebilirdim. Konserlere birlikte gitmemizi önermeyi hiç düşünemediğime sinirlendim. Teşekkür ettim, dedikoduya neden olup onun üzülmesine yol açmanın benim için bir onursuzluk sayılacağını düşündüğümü, gelmediği için ise zerrece alınmadığımı tekrarladım. Konunun, Genel Müdürün elleri omuzlarımızdayken duyduğumuz ortak duyguların zedelenmeden, bir anı olarak bile kalsa öylece sürmesini dilediğimi söyleyince gözleri sulandı, kirpikleri nemli nemli bir süre gözlerini kırpmadan baktıktan sonra hıçkırık karışımlı bir sesle teşekkür edip ayrıldı. Arkasından baktım; baktım, bekleyen öğrenciyi bana gönderdi. Öğrenci:

-Yarın çalışma var mı Öğretmenim? Cumartesi gününe dek çalışacağımızı söyledim.

Hiç üzgün değildim. Acımasızca davrandığımı bile bile sevinçliyim. Bunun bencillik olduğunu düşünmedim, piyanoya oturup hemen hemen bütün ezber parçaları çaldım. Haydn pedalli sonatı tekrarlarken kendimi kınadım. Faik Öğretmen Haydn sonatı tanıtırken bir pedal sözü etti diye "Pedal pedal!" diye tutturdum. Oysa ben ocak ayından beri pedalın daniskasını kullanıyorum.

Mozart, Kv. 331 Sonatı baştan sona pedallı çalıştım. Özellikle Marş Alaturka, Türk Marşı bölümü baştan sona pedallı, hele son bölüm için sunturlu pedal denilebilir.

Çalışırken Fahri geldi, kapıdan dinlemiş, gülerek:

-Bizim Çakar'ın piyanoda pabucunu dama attın. Akordiyonda daha başlangıçta olmuştu bu. Burada kalışın piyanoda da işine yaradı. Gerçek şu ki, çok disiplinli çalışıyorsun! Fahri bunları söylemese de yarınki konsere onu götürmeyi düşünmüşüm. Bu kez takılarak:

-Bu övgüler bir ödülü hak ediyor, hazırlan seni yarın akşam bir konsere götüreceğim.

Fahri, plâk konseri sandığı için “Götürmek de ne oluyor? El arabasıyla mı getireceksin?” El arabası şakasına bir süre güldükten sonra gerçek olayı anlattım. Fahri çok sevindi, tıpkı Nebahat Öğretmen gibi gözleri yaşlandı. Değişik duygulardı ama beni bu da derecesiz sevindirdi. Fahri'yi öteden beri severdim ama bu kez, çok yerinde bir yaklaşım göstermişliğimin mutluluğunu tattım. Oturup plâk dinledik. Konserlerden konuştuk. Arkadaşları andık. Onun sınıfındakiler, Abdullah Ön, kesinlikle Kocabey'i söyleyip "Broooy!" çeker. Orhan Doğan, tüm çevresindekilere "Dostum!" der. Oysa onun dostları arasında birbirini yemek için diş bileyenler doludur, bunları bile bile gönlündeki dost bağıyla   hepsini bir arada tutmaya çalışır. Mehmet Yelaldı kesinlikle elinde keman Toselli Serenad çalar. Toselli, belli ki Yelaldı'yı düşünerek tek bir beste yapmış. Bunu sezen Mehmet Yelaldı da tek bir Toselli Serenad'la doyum sağlıyor. Mehmet Zeybek kesinlikle piyano bulunmayan bir mekânda “bir piyano olsaydı çalışırdım!” deyip sigarasını tüttürür. Hüseyin Çakar kuşkusuz sonsuza dek uzayacak SİNSİN oyununun (böyle bir oyunu var mı?) birinci bölümünü armonizeye başlamıştır. Şevki Aydın "Deriko türküsünden sonra "Tırnakko!" bozlağını çok sesli yapmak için plân geliştirir. Şerif Yalman, Gogol'un Müfettiş piyesindeki rolünü düşünür: Dopçinski mi idi, Bopçinski mi?

Fahri güldü ama dayanamadı, sordu:

-Ya Fahri Yücel ne düşünür? Ona da karşılık bulduk:

-Yarın akşamki konseri. . . . .

Arkadaşları anışımız iyi oldu, özlemle andık, unutup unutmadıklarımızı yokladık. Halil Koçyiğit hastalık nedeniyle ayrılmıştı. Ona da şifalar dileyerek Kulübeye uğradık. Arkadaşlar gelmişti, hep birlikte yemeğe gittik. Nebahat Öğretmen çoğunlukla akşam yemeklerine gelmez, bir rastlantı bu gece gelmişti. Arkadaş bulduğumu söyledim. O denli sevindi ki, onun sevinci içimi sızlattı. Benim önerime uymaması besbelli ki onu çok sıkmış. Hemen bir gece sonraki opera konusunu açtı. Fahri ile hiç konuşmamışmış, onunla konuştu. Şiirden, şarkıdan türküden, Aşık Veysel'den söz edildi. Radyo programlarından beğenilenlerin özellikleri tartışıldı. Atatürk için söylediği ağıt konuşuldu. "Ağıt mı, türkü mü” tartışması yapıldı. Şarkı-türkü farklarını merak edenler çıktı. Sonunda da bunların ayırımı (Müzik okuduğum için) bana bırakıldı. Önce ağıt için kısa bir açıklama yaptım. . .

Bu ölçülere göre Aşık Veysel'in Atatürk için söyledi kendine özgü bir biçim, yakarışlar övgülerin gölgesinde kalıyor. Aşık Veysel'in çok özel durumundan dolayı alkışlanmaya değer. Ancak, sanat kuramları çok kesin.

 

ATATÜRK

 

Atatürk'tür Türkiyenin ihyası

Kurtardı vatanı düşmanımızdan

Canını bu yolda eyledi feda

Biz dahi geçelim öz canımızdan

 

Sinesini hedef etti düşmana

Ölmüşken vatanı getirdi cana

Çekti kılıcını çıktı meydana

Gören ibret aldı meydanımızdan

 

Çekildi sancaklar dayanmaz canlar

Şarktan garba gitti Türk'teki şanlar

O kadar paşalar o zabitanlar

Ayrılmadı asla sağ yanımızdan

 

Dumlupınar Sandıklı'nın cephesi

Dağları yıkıyor topların sesi

Kahraman askerin hücum etmesi

Cihan sele gitti al kanımızdan

 

Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi

Bir hücum da geçti öte denizi

Siyanet ettiler askerimizi

Vatan memnun kaldı zabitanımızdan

 

Şeyh Said de yüzün tuttu isyana

Milletini hor baktırdı vatana

Fakir fukarayı boyadı kana

Öyle Şeyhler çoktur külhanımızda

 

Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye

Başında sarığı değirmi diye

Tarttılar Şeyhleri ağır mı diye

Haberin doğrulttun urganımızdan

 

Şeriatı düşündüler şerciler

Bir takım millete fesat verdiler

Herbiri bir yerde hep geberdiler

Onlar kurtulmadı topraklarımızdan

 

Aklı başında olan düşünü bunu

Şefritçı oldu tüketen unu

Dağda belde fukaraya soygunu

Veren onlar idi vatanımızdan

 

Menemen meselesi geldi meydana

Orda birkaçları uydu şeytana

Mehdi diye kendi kendin urgana

Taktı kurtulmadı darlarımıdan

 

Gazi Paşa Hazretleri bir kişi

Ne kadar cesaret tuttu bu işi

Sarmıştı vatanı düşman ateşi

Esirgedi bizi ziyanımızdan

 

İddiacı Türkiye'nin insanı

Çalışmakla kazandık bu vatanı

Aç kurt gibi parçaladık düşmanı

Şecaat görünce aslanımızdan

 

Kurtardık vatanı bu belâlardan

Tren hattı küşat ettik her yerden

Terakki etti mektebimiz hep birden

Teşekkür kazandık müşranımızdan

 

Hükümet de milletini kayırdı

Bir affetti hapisleri koyverdi

Adaletli tebligatlar duyurdu

Çok şeref kazandık bayramımızdan

 

Türkiye'yi adaletli yaşattı

Dağlı deldirdi demir döşetti

Millete bir altın kemer kuşattı

Hâşâ nankör olman devranımızdan

 

Aşık Veysel bunu böyle söyledim

Benden de yadigâr bu kalsın! dedim

Sözlerim yalan mı dinle efendim

Kürre-i arz dolduhp şanımızdan

 

Aşık Veysel

 

Ağıt tartışmasını kendi alanına çekmek için yine bir Halk Ozanı olan aynı zamanda benim "Ad koyucum” olan (Bektaşi Dedesi) Ali Kemteri'den Atatürk için yazılmış bir Ağıt örneği. . . . .

 

Atatürk'e ağıt

 

Ey koca dahi, ey ulu önder

Matemine cihan kan ağladı

Vefatın herkese verdi keder

Firakınla cümle can ağladı

 

Herkesin gözünden yaşlar aktı

Ziyanın senin ciğerler yaktı

Bütün kâinat sana aşıktı

Göklerde huri cenan ağladı

 

Senin sevginle doldu gönüller

Medhin çeker her dem bülbüller

Şevk ü şadınla açardı güller

Hazan erdi gülistan ağladı

 

Çizdiğin yolda biz oluk revan

Senin dehandı bu devlete şan

Yüce namınla doldu bu cıhan

Tarih yazıp hâme-ran ağladı

 

Türk milleti ölmüştü can verdin

Uyuşmuş damarlara kan verdin

Bütün cıhana nâm ü şan verdin

Gün küsûf oldu cihan ağladı

 

Gittin bu âlemden ey vefâdar

Gökçe bir devlet kıldın yâdigâr

Türklük seninle eder iftihar

Kâmilen millet hep kan ağladı

 

Ey Kemteri Ali sen bırak lâfı

Yazmakla bitmez Ata'm evsafı

Onun yolundan gitsin ahlâfı

Ona hep birden ekvan ağladı

 

Ali Kemteri

 

Şair Ali Kemteri'den Eşi, Cennet Bacı'nın ölümü üstüne bir ağıt.

 

AĞIT

 

Hiç benim reyimce devran etmedin

Büktükçe büktün hep belimi felek

Güldürüp de beni hiç şâd etmedin

Akıttın gözümden selimi felek.

 

Tatlı tatlı sular içeyim dedim

Boyuma göre kaftan biçeyim dedim

Havalarda yüksekçe uçayım dedim

Kırdın kanadımı kolumu felek.

 

Ey felek senden hiç vefa görmedim

Hiç bir iyiliğin hayfa görmedim

Oturup gelişinde sefa görmedim

Hazanla soldurdun gülümü felek.

 

Ben de biraz rahat göreyim dedim

Köşeme postumu sereyim dedim

Sazıma bir düzen vereyim dedim

Çekip de telimi kopardın felek.

 

Gam yüküm arkamdan atayım dedim

Neşelere neşe katayım dedim

Bağda bülbül gibi öteyim dedim

Ötmeden lâl ettin dilimi felek.

 

Elem tortusunu süzeyim dedim

Gam ile güssadan bezeyim dedim

Ferah ferah ben de gezeyim dedim

Elde kılıç kestin yolumu felek.

 

Ali Kemterii'yi pek çok ağlattın

Yaslara düşürdün, kara bağlattın

Sinesini ateşlere dağlattın

Asûde kılmadın halini felek.

 

Ali Kemteri

 

Ağıt: Halk arasında, sevilen kişilerin ölümlerinde arkalarından yakılan sözlerdir. Bunlar, kederli kişilerin kendi doğal tepkisi olarak sesli söylemleridir. Çok eski dönemlerde Sagu olarak bilinen bu türü, Halk ozanları bu acıklı söylemleri geliştirmiş Halk Şiirinde önemli bir tür olan Ağıt doğmuştur. Benzer olaylar Divan Şairlerince de işlenmiş, Mersiye dediğimiz tür ortaya çıkmıştır. Ancak, ağıt ya de mersiyeler şekilsel birer tür değil konu, içerik bakımından bu adları alırlar. Örneğin Baki'nin Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı ünlü mersiye şekil olarak bir Terkibibent'tir. Oysa Abdülhak Hamit Tarhan'ın Makber’i ya da Recaizade Mahmut Ekrem'in oğlu Nijat için yazdığı mersiyeler değişik şekillerdedir. Ağıt için de benzer bir ayırım görülmektedir;

Koşma, (6+5)-Semaî, 4+4, 3+5 gibi. . . . . .

Yatınca bir süre gene uykum kaçtı. Nebahat Öğretmen gelseydi ne yapacaktım? Genel Müdürün evine gideceğiz. Düpedüz "Benim konuğum olacaksınız!" demişti. Gelmesi için direnmemekte hata mı ettim? Bu tür hatalar, insanın gözden düşmesine de neden olur; insana; "Ne aptal şey, bu kadarını da düşünemiyor!" deyip geçerler. Nebahat Öğretmen bunu demiş olabilir mi? Bunun yanıtını kestirmeye çalışırken kulağıma piyano sesi geldi. Pedallı sesleri ayırmaya dikkat kesildim. Giderek sesler değişti. Meğer kapının önüne bir motosiklet gelmiş. Açıkgöz Fahri koşup oturmuş. Bana:

-Arka daha iyi, bana sarılır düşmezsin! Seviniyorum, motosikletle gideceğimi bilseydim Nebahat Öğretmene hiç söylemezdim, gelseydi nereye oturacaktı? Sıkıntı içinde gözlerimi açtım. Rüya olduğuna sevinerek öbür tarafıma döndüm.

 

2 Ağustos 1944 Çarşamba

 

Hemen toparlanıp oyun alanına çıktım. Hasan Tekin tatilinden dönmüş, Akordiyon hazır. Çakı Efe gerçekten çakı gibi, kendi sesiyle iki oyundan iki figür yaptı. İkisi de aynı oyun Güvende'nin Balıkesir'de, İzmir'de oynanan değişikliği. Nebahat Öğretmen tüm tatlılığıyla çocuklarının başında geldi. Günaydınlaşmadan sonra sınıfının hafta sonu tatile çıkacağını söyledi. Hiç bir tepki gösteremedim. Salt, "Çalışmalarımız yarım kalacak!" dedim. “Fatma Öğretmen de izinli gidiyor, gelene dek yerine ben bakacağım. Sonra da benim izinim!” deyip gülümseyince hoplayasım geldi. Rüyamı anımsadım; "Ben galiba yanılıyorum, Nebahat Öğretmen motosiklete bineceğe benziyor.” Oyun başladı. Çakı Efe bu sabah halayları tekrarlattı. Timurağa, Hoşbilezik, Merziyon Halayı. . . . .

Kahvaltıya birlikte döndük ama Çakı Efe'den söz söyleme olanağı bulamadım. Masalar da kalabalıktı. Bizim takım gelince Ekrem bilmem kaçıncı kez Fahri'ye Eskişehir'de köy okulları inşaatlarını sordu. Onları dinlemedim ama bu cumartesi Faik Öğretmen yok, bana da Ankara yok. Cumartesi boş olduğuma göre eğer öğrencileri o gün gitmezse son bir çalışma önermeyi tasarladım. Ancak buna olanak bulamadım. İçimden:

-Zararı yok operaya gidip gelirken nasıl olsa konuşma olanağı çıkacaktır.

Saat 19:00’a dek serbestim! diye düşünürken Nebahat Öğretmen:

-Salon boşsa biz gelelim mi? diye sordu. Sadece "Boş!" diyebildim. Sevindiğini söyleyip gitti. "Kedi-fare oyunu” diye bir söz duyardım. Bu o mu yoksa? Salona gidip Haydn no: 59'u baştan sona gözünü parçalaya parçalaya çalıştım. Burada pedal bakımından Mozart Kv. 331'i de tekrarladım. Faik Öğretmen haklıymış, Mozart'ta pedallar uzun uzun basılıyor. Haydn'da ise nota basma yerleri var. Çalışırken öğleyi yaptım.

Yemekte tartışmalara katılmadım. Fahri'ye de gideceğimizin gizli kalacağını anımsattım.

Öğlede öğrenciler geldi ama öğretmen gelmedi. Olumsuzluğa yormadım. Önce öğrencilerin isteği üstüne Maman'dan başlayarak 4- 5 parça çaldım. Piyanodan kalkınca Nebahat Öğretmenin beyaz giysiler içinde plâkların yanındaki köşede oturduğunu gördüm. Şarkılar, türküler söyledik. Ziraat Marşını tekrarlarken işbaşı zili çaldı. Öğretmene değil bu kez çocuklara sordum:

-İzinleriniz ne zaman başlıyor? "Pazar günü!" diye yanıtladılar. Öyleyse daha üç gün çalışacağımızı söyledim. Çocuklar alkışlayarak gittiler. Nebahat Öğretmenin, kimi zaman benim gibi düşündüğünü sezmeme karşın sanki başka hesapları da olduğunu aklımın kenarına yazdım. Sevildiğini biliyor, bundan gurur duyuyor ama bunun çok gizli kalmasını istiyor. Bunda da yerden göğe kadar haklı. Böyle bir olay açıklansa onun için hiç bir kazanç olmaz, tam tersine yıpratıcı bir hava eser. Böyle düşünerek lâf üretip gönlünü aldım. Beyaz giysilerin de lâcivertler kadar yakıştığını söyledim. Akşam gideceğimi bildiği için iyi yolculuklar diledi. Biz konuşurken Fahri geldi. Fahri'nin gelişinden değil, zaten gitmek için hazırlanmıştı. Fahri doğal olarak mı yoksa kasıtlı mı? "Pardon, sözünüzü kestim, gitme saatini soracaktım, tam 19:00 yani 7:00 değil mi?” deyip döndü. Nebahat Öğretmen telaşlandı, yüzü al al oldu. Fahri gittiği halde ona karşılık veriyormuş gibiydi:

-Ben de gidiyordum zaten! deyip yürüdü. Bu kez tam cesaretimi toplayıp sordum:

-Siz benimle yalnız kalmaktan mı çekiniyorsunuz? Duraksadı, yine yüzü al al oldu ama dikkatle yüzüme bakarak:

-Bilmem, sizce korkmam mı gerekiyor? diye sordu. Ben de:

-Ben sizi çalışkan bir öğretmen, duygulu, saygı değer bir arkadaş olarak görüyorum. Böyle gördüklerimi hiçbir zaman incitmek istemem. Bu özellikleri taşımayanlarla da arkadaşlık etmediğim için size yakınlık duyuyorum. Bu yakınlığımdan rahatsız olanları üzmeyecek güçte iradem olduğuna inanıyorum. Bunu sizin için de kullanabilirim.

-Daha önce bu iradenizi hiç kullandınız mı?

-Elbette, iki tanesinin kucaklarında bebeklerini bile sevdim. Nebahat Öğretmen:

-Aman Allah'ım! deyip yüzüme dik dik baktı. Bu kez yüz renkli falan değildi:

-Sizden çekinmiyorum, ancak daha bir öğrencisiniz, başka arkadaşlarınız olacak. Bakın dans öğretmenleri bile geldi. Yeri geldiğince böyle çalışamaz mıyız? deyip yüzüme bakınca:

-Benim demek istediğim de bu işte! Gülümsedi:

-Zaten bunu yapıyoruz, yapmaya devam edersek ben çok mutlu olacağım! deyip yürüdü. Huzursuz da olmadım mutlu da. Nebahat Öğretmen, kararlı daha doğrusu açık yürekli değil. Belki çok kötü örnekler gördüğünden evlilik için kolay karar verebilecek bir düşünce yapısını oluşturmamış. Güzelliğine güzel, çalışkanlığına çalışkan ama evlilik konusunda bir öğretmen yetişkinliğince düşünemiyor. Halk deyimiyle evlenince "Kul-köle!" anlayışı içinde yaşayacağını düşünüyor. O nedenle çok gaddar birine gözü kapalı varmaktan korkuyor. Eski sevgililerimin bebeklerini sevdim deyince, "Aman Allah'ım!" demesi bundan.

Bir süre çalıştıktan sonra Fahri ile buluştuk. Fahri'nin izini bitiyormuş Müdür Rauf İnan'ı görmeden Eskişehir'e dönmeye karar verdi. Tam zamanında jip geldi. Genel Müdür İsmil Hakkı Tonguç'un vefakâr jipi. Sürücüsü çok deneyimli, yerinde konuşan biri. Ulus'tan Anafartalar’a yönelince uzak bir yere gideceğimizi sanmıştık. Oysa jip, eczane köşesinden Bend Deresi denilen yola doğruldu. Fahri, dirseğiyle dürttü (!) Biz içimizden düşler kurarken Jip sağa saparak bir üst sokağa girdik. Ev kolaydaymış. Pencereden bizi görünce İsmail Hakkı Tonguç kapıyı kendisi açtı. Salonda yemek masası hazırlanmıştı. Biz, oldukça çekingen ne diyeceğimizi bilmeyen, yabansı yabansı otururken evde bir çıngar koptu. Bir oda kapısı açıldı, anne oğlunu çekerek salona çıkardı. Lise 1. sınıfta okuyan tek oğulları Engin, çıkıp bize "Hoşgeldin!" dememek için odaya kapanmış, yemek masasına da gelmiyor. Babası çok yavaş bir şeyler söyledi, Engin yüzümüze bakmadan ortaya bir "Hoşgeldin-diniz!" dedi. Genel Müdür, genel Müdür değil bir ev sahibi olarak eşiyle birlikte bizi hoş tutmak için ellerinden geleni yaptılar.

Konser, Radyo evinde Mandolin Konseri. Mandolin Orkestrasının kurucusu, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Orkestrası üyesi olan İhsan Atakurt. Genel Müdürün iyi tanıdığı biriymiş. Özellikle Köy Enstitülerine enstrüman olarak mandolin seçilmesine sevinen Şef İhsan Atakurt, konserlerine sık sık Genel Müdürü çağırıyormuş. Dün okulda mandolin çalışmalarımızı görünce anımsamış, bizi yanına arkadaş alıp gelmişmiş. Nebahat Öğretmeni anımsadı. Bana:

-O birlikte çalıştığınız öğretmen neden gelmedi? Hemen bir yalan kıvırdım:

-Onun sınıfının yazlık izini başladı, onların dağılımını izliyor. Bu kez Fahri'ye bakarak:

-İkinci sınıf değil mi? İlini ilçesini sordu. Orkestra başlayınca konuşmalar kesildi. Konser radyodan yayınlanıyor. 45 dakika süren güzel bir konser dinledik.

Konserden sonra İhsan Atakurt geldi, Genel Müdüre teşekkür etti:

- Konserimizi onurlandırdınız, sunucu arkadaşlar tüm dinleyenlere adınızı duyurdu. Bu, bizim olduğu gibi mandolin çalgısının da yurdumuzda beğenildiğinin ilk muştusu oldu Özellikle üstünde duruyorum. Bu bizim için kıvanç verici bir olay. Halkımız çalgı müziğini geleneksel bağlamayla özdeşleştirmiş durumda. Oysa bağlama, tüm dünyanın benimsediği müziğe ters düşen bir yapıda; belli bir ses alanı var. Bu alanı genişletmek olası değil. Mandolin de sınırlı ses gücüne sahip olmakla beraber Orkestralara katılmamış ama en büyük besteciler bile mandolini göz ardı etmemiştir. Konserde çaldırdığı parçaların adlarını yazan bir program gösterdi: Telemann, Haendel, Bach, Beethoven, Mozart, Vivaldi, Corelli v.b.

Müzik alanının unutulmayan büyük ustaları Mandolin üstüne güzel besteler yazmıştır. Atatürk'ün buyruğuna uyarak her alanda ilerleyip yetişeceksek, müzik alanını da kökünden değiştirmemiz gerekiyor. Gerek Cumhurbaşkanlığı değerli üyeleri, gerekse Cumhurbaşkanlığı Bando üyeleri Köy Enstitüleri'nin müziğe mandolinle girmeleri bizleri çok umutlandırdı. Çünkü mandolin çalgısı Batı Müziği demiyeceğim, artık Dünya müziğinin temel armoni sisteminin değişmez bir sazıdır. Sizlerle daha yakından tanışmak için uygun zamanlarda gelip konserler vermek istiyoruz. Salt size değil Tüm Köy Enstitüsü öğrencilerini bir konuda uyarmak isteyeceğiz. Halkın deyimiyle bir geleneksel çalgımız olan bağlama anlayışıyla mandolin çalmaya kalkışılırsa, mandolinin çalışma alanı daralır, bağlamadan farkı kalmaz. 1830 yıllarında bunun bir deneyi yapıldı; Padişah 2. Mahmut, Avrupa'dan ünlü birini getirdi, İmparator Napolyon Bonapart'ın o zamana dek tarihte bir benzeri görülmemiş 30. 000 kişik büyük orkestrası şefi Gastano Donizetti'nin kardeşini "Donizetti Paşa” rüdbesiyle saraya aldı. Kurulan bandonun üyeleri arasında yerli-yabancı ayırımı gözetilmeden yapılan işler, bir süre sonra sallanır gibi oldu, Padişah 2. Mahmut 12 yıl, oğlu Padişah Abdülmecit 20 yıllık saltanatında bu bandoyu desteklediği gibi bando için besteler de yaptılar. Güzelim klârnetler sökülerek zurna yapıldı. Sütten ağzı yanan ayranı üflermiş. Size salt konser vermek için değil, karşılaşacağınız sanatsal açıdan da ummadığınız sinsi bir engelin, uzun zamanlar içinde yürüyormuş sanılan treni nasıl yoldan çıkardığı konusunda dertleşeceğiz.

Herkes gitmişti, biz de kapıya inmiş, jip bekliyordu. Genel Müdürün söylenenleri dikkatle dinlermiş gibi bir suskunluğu vardı. İhsan Atakurt'u jipe buyur etti. İhsan Atakurt'un arabası varmış, teşekkür etti. Genel Müdür bana dönerek:

-Geleceğinin engellerini dinledin. Bunları önlemek için zaman beklersek davamızı bir kez daha kaybederiz. Bunları otur yaz, arkadaşlarınla tartış, benim geldiğim bir gün topluca üstünde dururuz.

Eve döndük. Genel Müdür Fahri'yi Engin'in odasına alıp konuştu. Ne kadar, ne konuştular bilmiyorum,

 

3 Ağustos 1944 Perşembe

 

Uyandığımda saat 09'a yaklaşıyordu. Fahri kalkmış. Sormadım ama soramadığım için nedeyse çatlayacağım. Akşamkinin tersine Engin bana arkadaş oldu birlikte kahvaltı ettik. Dereden tepeden konuştuk. Akordiyon severmiş, akordiyon çaldığımı söyleyince yakınlaşma dostluğa döndü. Anne durumu açıkladı:

-Akşam uzun uzun konuştular, erkenden kalkıp Eskişehir'e gittiler. Hakkı Bey sana da bir pusula yazdı! deyip katlanmış bir kağıt verdi. Kağıtta:

-“Opera'ya geleceğinizi yeni öğrendim. Özellikle Bayan öğretmenleri düşünerek bir yol buldum. Cuma akşamı saat 19:00’da Bakanlığın 10 kişilik arabası sizi alıp opera sonunda Hasanoğlan'a indirecek! Çok geç olacağı için şoföre bir yatak ayarlayın, sabah dönsün! Gözlerinden öperim. İ. H. Tonguç” yazılıydı.

Kağıdı okuyunca kendimi yokladım, hava aydınlık. Yattığım yerin sağ tarafı pencere, karşılar aydınlık. İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un evindeyim; İsmail Hakkı Tonguç! Köyden Edirne/Karaağaç Köy Öğretmen Okuluna girdiğim gecenin sabahını anımsadım. O zaman da benzer bir durum olmuştu. Ancak orada uyanınca yatağımda uzanmış dururken arkadaşlar gelmişti. Yeğenim İsmet boynuma sarılmış beni sarsıyordu: “Dayı, geleceğini neden haber vermedin?” İsmet'in "Dayı!" deyişi öteki arkadaşlar üstünde değişik yorumlara neden olmuştu. Aklımdan yarı açık yarı silik anılar geçip gitti. Alpullu'dayız, Genel Müdür, Kültür Bakanı adlarını duyuyoruz. Kültür Bakanı Hasan Ali Yücel, Atatürk, İnönü sıra resimlerinin üçüncüsü, resmin altında siyah renk üstüne beyaz yazılı YÜCEL! Tarım bahçesinde çalışırken öğretmenlerin konuşmalarını duyduk. "İsmail Hakkı Bey geldi.” İsmail Hakkı Tonguç sözü çok geçmişti. İsmail Hakkı'ya Tonguç'u ekleyip Genel Müdürümüzü görme sevinci içindeyiz. Bu arada Türkçe Öğretmenim Fikret Madaralı, sınıf öğretmenimdi, harçlık durumumu iyi bildiğinden Yeni Adam dergisine abone etmişti. Böylece bir İsmail Hakkı'nın daha olduğunu biliyordum. Ancak o, İsmail değil, kendi İsmail'ini Ismayıl yazıyordu. Biz İsmail Hakkı Tonguç umarken karşımıza İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu çıktı. Yanında çok sevdiğim İlkokul 4. 5. sınıf öğretmenim Ahmet Korkut vardı. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, tam olmasa bile İsmail Hakkı Tonguç özlemini gidermişti. 3. Göç saydığımız Lüleburgaz içine taşındığımızda bir gün oldukça güçlü görüntülü İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, marangozluk atölyemizde çalışırken çıka geldi. İlk kez görüyordum ama hiç yabancım değildi. Yaptığım işlerle ilgilendi, evimi, anne-baba durumumu sordu. Lüleburgazlı oluşuma, köyümün yakınlığına sevindiğini söyleyip başarılar dileyerek geçti gitti. Geçti gitti dedim ama ağlamazsam tıkanacağım duygusuna kapıldım. Kendi kendime söylendim: İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un evindeyim. Elimdeki pusulayı bir daha okudum. Uzunca bir geçmişi kafamın içinde tarayarak kendime geldim. Tıkırtılar duyunca yeni uyanmış gibi esneme numaraları yaptım. Akşamki o nazlı, bencil; bencil başını ters yöne çevirerek konuşan Engin, bülbül kesildi, rahat uyuyup uyuyamadığımı sordu, “En kısa zamanda sizin oraya geleceğim!” deyip gönül aldı. Ben de tüm öğrenciler dönmeden gelmesini, benim çalışmalarımın özelliklerini anlattım. Hasan Çakı Efenin zeybeklerini görmesini önerdim.

Kahvaltıdan sonra Engin beni Ulus meydanına dek getirdi, orada ayrıldık. İstasyona indim. Bir saat sonra Ulukışla-Seyhan-İskenderun treni ile okula döndüm.

Önce salona uğradım. Salon bana yabancı gibi geldi; neredeyse ağlayacaktım. Yeni bir mandolin grubu geldi. İzinden dönmüşler, Ziya Kaplan'ın kümesi. Ziya Kaplan Öğretmenle çok az ilişkim oldu. Kendisi matematik dersi okutuyor. Dersinin verdiği hava dışında kişiliğinin de çok değişik olduğu belli. Hatalı davranan öğrencilere sık tekrarladığı söz:

-Yapma be oğlum, daha dikkatli olamaz mısın?

Öğle yemeğimi atlamışım, öğrenciler gidince anladım. Ancak, açlık-susuzluk sorunum yok. Kulübeye çıktım. Ekrem'le Hüsnü beni bekliyormuş. İlk soruları "Fahri?" Onlardan ayrıldıktan sonra tüm olayları gene gene anlattım. Konseri yeterince ballandırdım. Genel Müdürün bizi memnun etmek için evinde yemek masasına tabak getirip götürdüğünü bile anlattım. Bu arada hayırsız bir oğlu olduğunu da sözlerime ekledim. Tek oğul Engin, ortaokulu bitirmiş, odasından çıkıp bize "Hoşgeldiniz!” demedi. Demediği gibi uzun bir direnmeden sonra ancak karşılıklı bakışıp gülüştük. Konser dönüşü tam bir sessizlik içinde yattık. Uyandığımda yapayalnızdım. Bir süre dinledim, Fahri'nin takılmasını bekledim. Sessizlik uzayınca kuşkulandım. Bu kez Engin, candan yaklaşımla bana sahip çıktı. Birlikte kahvaltı ettik. Ben yatarken onların erkenden Bakanlığa gitmiş olabileceğini kurarken öğrendim ki, onlar erkenden Eskişehir'e gitmişler. Eskişehir'e gidiş bende bir bilinmez olarak kaldı. . . Biraz tedirgin olmakla birlikte okula zamanında döndüm.

Arkadaşlara durumu anlattığımda kimse bir yorum yapmadı. Operamızı düşünüp araç ayırtması ise iki arkadaşa birden:

-Vay be! Bu adam, uyku da mı uyumuyor yoksa! dedirtti. Epçimler uğradı. Sabiha Öğretmen "Gül-gülistan”, hemen taze çay demledi. Yüksek sesle konuşuyor, sevinçlerini hiç gizlemiyor, şen-şakrak çevresine neşe saçıyor ama sözlerini hemen eşine yaslandırıyor: Sen söyle Ömer, böyle değil mi Ömer? Operada sıkılmak yok!, değil mi Ömer?

Onlar ayrılınca Salona indim, 20 kişilik küçük gruplardan biri geldi. Onların mandolin akorlarıyla falan uğraşırken üstümdeki olumsuzluk dağıldı. Çocuklar gidince bütün gücümle Hanon çalıştım. Akşam dinlenmesinde izinden dönenler (Usta hevesliler) geldi. Tartışarak, didişerek kendilerine yer bulup oturdular. Çalışmayı özlemişler, oldukça da özlem giderdiler. Yemeğe dek gene piyanoya oturdum. Haydn 59 tam olmadı ama, cuma akşamı opera olayından dolayı cumartesi günü Faik Canselen Öğretmene gitmeyeceğim.

Akşam yemeği neşeli geçti; özellikle de operadan gece dönüş kolaylığı herkesi neşelendirdi. Hemen dilekler sıralandı:

-Okulun hiç değilse böyle bir arabası olmalı!

Kulübemize dönünce, operaydı, Fahri'ydi derken söz gene bay-bayan işlerine döndü. Hüsnü, Sabiha Öğretmeni çok candan buluyor. Ekrem'in sevgilisi abla Saliha kardeşinden farklıymış. Kesin kararlıymış, ödün vermezmiş. Biraz da tartışmış olmak için, Saliha Öğretmeni savundum:

-Kişilik sahibi bir insan, ne istediğini biliyor. Bence kardeşinden daha kişilikli. Sabiha Öğretmen iyi bir insan ama "Ömer, Ömer!" demeden edemiyor. Saliha Öğretmen de gelecekte "Ekrem, Ekrem!” diyecek ama, Saliha'lığını unutmayacak.

Kimsenin arkasından konuşmak istemiyoruz ama söz dönüp dolaşıp ilişkimiz olan bayan öğretmenlere dayanıyor. Şen-şakrak Aysel Öğretmen, sözünü bilen, kendini savunmada usta olan biri. Onun üstünde fazla duramıyoruz. Rahmiye Öğretmen bir prof''un, Celal Tarıman'ın kardeşi. Yaşı da küçük. Sabah jimnastiklerinde öğrencileriyle koşuyor. Canlı, çevik hareketleriyle öğrencilerini yarışa zorluyor. Fatma Öğretmen de öyle, zayıf, etsiz butsuz gibi görüntüsüne karşın spor yaparken başı çekiyor. Okuttuğu ders matematik. Ağabeyi Hasan Özbay, Gazi Lisesi Müdürü olmasına karşın düzenli derse gelip Ekonomi Bölümünde Yüksek Matematik okutuyor. Bediha Öğretmen içlerinde en deneyimli, şakacı, hepimize takıldığı oluyor ama ağzından incitici bir söz çıkmıyor. Mandolin çalışmalarına genelde sınıflarıyla geldiklerinden hepsini daha yakından tanıyorum. İçlerinde en yabancı gibi duran Nebahat Öğretmen. Biliyorum o, öğrencilerine ötekilerden farklı yaklaşıyor. Kimseyi paylamıyor, mandolin tutuş ya da taşıyışı için bir uyarısı yok. Yerlerine rahat oturmaları, birbirlerini rahatsız etmemeleri, çalışma saati bitince teşekkür edip ayrılmaları Nebahat Öğretmenin saat gibi işleyen düzeni. Tatile bu düzende bir grup gönderdik. Açık açık demedim ama en başarılı olduğum mandolin grubum o oldu. Nebahat Öğretmen yeni bir gruba verilmiş. Sabahki düş kurmayı bir daha denedim, uzanıp boylu boyumca sırtımı yatağa yaslayım tavana baktım. Uyuklar gibi oldum ama, boşuna çaba, ne Edirne/Karaağaç ne Alpullu ne de sonraki yerler gözümde canlanmadı. Arkadaşlara güzel şeyler anlatmak için gittiğimiz konsere döndüm. Elinde mandolinlerle koskoca adamlar sessiz sakin girip çıkıyorlar. Radyo yayını dedikleri bu. Behçet Kemal Çağlar geldi gözümün önüne; o canlı, coşkun adam kendini toparlayıp bir kalıba giriyor. İşte o toparlanış tüm Türkiye'de şair Behçet Kemal Çağlar oluyor.

Kalkıp salona indim, yeni başlayacağım bir mandolin grubu için Mozart-Maman’a çalıştım. Onu biraz daha uzatmak istiyorum. Zor değil de ezberlemem gerekiyor. Şaşılası bir ilgi, tüm çocuklar "Daha dün annemizin kolları” falan derken aynı seslerin yağmur çiseltisi gibi çoğalmaları dikkat kesilmelerini sağlıyor. Azıcık kendimi zorlayıp bir sayfa ezberlemeye karar verdim.

İzinden dönen 2. iyi grubum geldi. Onlara mandolin konserini anlattım. Mandolin çalanların çoğunun sizin öğretmenlerinizden yaşlı kimseler olduğunu söyleyince çocuklar bana kuşkuyla baktı. Kimileri şakacı:

-Öyleyse biz de mandolin çalmayı bir gün öğreneceğiz! deyip gülenler oldu. Dikkat! çekilince herkes dikkatini toplayıp tek ses kaynaşması oluyor. Onlar hevesli, ben istekli yemek saatine dek çalıştık.

Yemekte Nazif Balcıoğlu, Şair Eşref'ten, Neyzen Tevfik'ten güldürücü fıkralar anlattı, dizeler okudu. Bunları hep okuyoruz ama bizim aklımızda kalmıyor! diyenler oldu. Nazif Balcıoğlu'nun yanıtı hazır:

-Acele etmeyin, çevrenizde anlatacak kimseler olunca bunların hepsi sizin de dilinizin ucuna dizilecek! Ne düşündüyse bu kez sözü değiştirdi; "Bunların gerçek yeri böyle aile yemek sofrası değil, içkili söyleşi yerleri. Çevresinde olan biten üzücü olaylardan bunalanlar böyle bir avuntu yolu buluyorlar. Şair Eşref, bu tür sözler söylemeden önce şiiri sevmiş, inceliklerini öğrenmiş usta bir sohbet insanıdır. Geniş bir çevresi vardır, arandığının ayırdındadır. Ne var ki, çıkarını düşünmekten başka kendisine yol bulamayan gammazlar, pireyi deve yaparak jurnallarını katmerleştirdikçe o güzelim şiir sevdalısı Eşref, önce kendi kendine söylenir. Mırıltıları çoğaldıkça bir de bakar ki Şair Eşref oluvermiş. Sonrası biliniyor; bir yanda koca Osmanlı Saltanatı, öbür yanda Şair Eşref. Eşref artık yalnız değildir, halk onu bağrına basmış, dilediğince Eşref adına konuşur. Eşref tek örnek değildir, gerek Divan Şairleri, gerekse Halk Ozanları arasında nice Eşrefler yetişmiştir. Boğdurularak öldürülen Nef''i, bunun en acıklı örneklerinden biridir. Halk Ozanlarımız arasında böyle nice değerlerimiz vardır. Örneğin Pir Sultan Abdal, tarihimizin yüz karası olan böyle bir ihanetin sonucu olarak susturulmuştur. Yunus Emre için de söylentiler az değildir. Kendi diliyle söylediği Molla Kasım olayı iyiye yorumlanacak bir öngörü sayılamaz!

Nereden, nasıl açıldı bu konuşma, o denli içimi rahatlattı ki "Cump!” diye bir öneride bulundum, Namdar Rahmi Karatay! Nazif Balcıoğlu da sanki onu bekliyormuş, hemen:

-Sen bir garip Çingene'sin nene gerek simli zurna! Nazif Balcıoğlu, kekeleye, tekrarlaya okudu ama sonunda:

-Elbirliği ile bunu da başardık! deyip kalktı.

Kulübeye dönünce Epçim'ler geldi. Sabiha Öğretmen, Yusuf Asıl arkadaşımız için yeni haberler almış. Yusuf'un hastalığı, bulaşıcı, öldürücü değilmiş. Babası alıp İstanbul'a da götürmüş. Sözbirliği etmişçe tüm doktorlar, Yusuf'un tehlikeyi atlattığını, bedenindeki kanın kendi kendini temizlemesi için bir süre yatıp dinleneceği söylenmiş. Buna da ayrıca sevindik. Yusuf'la birlikte Kayseri/Pazarören'e giden arkadaşımız Halil Basutçu da benzer sözleri arkadaşımız Hüsnü Yalçın'a anlatmış. Bu da bizi sevindirdi. Konu döndü dolaştı gene operaya geldi. Onlara göre ben operayı biliyormuşum. Oysa operanın provalarını izlememe karşın bir türlü giriş kapısı açıp konuya giremiyorum. Susuşumu naz ettiğime yoruyorlar. Sonunda (Hizmetçi) Figaro ile sevgilisinin ellerinde metrelerle evin içinde dolaştıklarını toparlayıp bir giriş yaptım. Plaktan dinlediğimiz Don Juan Operası’nın da ses kırıntılarını anımsayıp gene de bir açıklama yapmaya çalıştım. Hilmi Girginkoç Öğretmenin Soprano Rabia Erler'le söylediklerini şekilsel olarak anlattım. Oldukça geç yattık.

 

4 Ağustos 1944 Cuma

 

Hasan Çakı Efe geldi; özlediğini söyleyerek söze başladı. "Yeni başlıyor gibi zindeyim, alışmışım. Beraber oluşumuz beni güçlendiriyor” diyerek oyun yerine gittik. Hasan Çakı Efenin seçkin oyuncuları, ilk işarette yaylanarak istekle oynadılar. Okul öğrencisi olarak 30 kişiler, konuk ekiplerden de on kişi katılıyor.

Oyunlardan sonra kahvaltıda konu gene opera. 10 kişilik araba olayı okul açılalı beri bir ilk olacak. Bunu bana bağlayanlar var:

-Bakalım olacak mı? Bunu kendime sorunca kulaklarımın çınladığını duyar gibi oluyorum. Elimdeki kağıdı unuttum bile. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, yutkunurca konuşarak:

-Bu bir sifta olsun, bunu sürekli kılmanın yollarını arayalım! der gibi karşımda.

Daha rahat, daha dinlenik çok daha istekle salona indim. Plâklar dik olarak rafında duruyor. En üstte Weber'in Dansa Davet'i. Bana göre bu artık Weber'in değil Bella Kent'in Dansa Davet'i. Plâğı koyup uzaklaştım. Salonun belli yerlerinden dinledim. Benim bu mutluluğumdan habersiz arkadaşları düşündüm. İşin içine keman girince ilk aklıma Mehmet Yelaldı geliyor. Arkadaş bedensel olarak gösterişli ama çabuk tükenen bir güç eksikliği var. 2. sınıf olduğu için şimdi Denizli ilçelerinden birindedir. Kendi sınıfımdakilerin yerlerini düşlerken aklım Kepirtepe'ye takıldı. Röslein okulu bitirdi. Acaba buraya seçilecek mi? Gerçi o kendisi baştan kabullenmiş:

-Ailem beni göndermez! Bu söz, ister istemez bana Nebahat Öğretmeni anımsattı:

-Niçin göndermesin? Ben onların sözünden çıkamam! Oysa gelmesi onun çok yararına olacaktı.

Pikabı kapattım, Maman'dan ilk sayfayı sil yeni baştan, daha dikkatli çalışmaya başladım. Hiç de zor gelmedi, özellikle sol elim tuşlara yapışırca sarıldı. Uzun süre aynı notaları tekrarlıyormuşum gibi kendimi dinlerken güleceğim tuttu. Çok çalışıyorum ama galiba bazı çalışmalarım çok üstünkörü oluyor. Çok heveslendiğim parçayı uzun süre çalışmış gibi kavrıyorum. Parçanın tam olmadığını bile bile seviniyorum. İşte bu da böyle bir şey, sol elim yerlerini bulunca sağ elim iteklemeye gerek görmeden dizi notaları zincirleme sıraladı. Sevinçle kalkıp yemeğe gittim. Yemekte önce herkes kendi sorununu öne sürüyor. Konular belli; öğrenciler. Her sınıfın ayrı öğretmeni var, "Kümebaşı”, ancak derslere branş olarak öteki öğretmenler de girdiğinden belli öğrenciler sık sık anılıyor. Sokulgan, kaytargan sıfatları sık sık geçiyor. Konuşmalardan anlaşıldığına göre en hoşgörüsüz Aysel Öğretmen. Bir öğrenci için hoşgörü istediler. Aysel Öğretmen yarı ciddi yarı gülümser, son sözünü söyledi:

-Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğne'ye. Gülüşmeler arasında akşamki şiirler anımsandı. Hepimizin katkısıyla Namdar Rahmi Karatay bir kez daha anımsanarak yüzler güldü. Bor ilçesi ile Niğne ili hep biliniyor. Son gezimizde oradan geçtiğimizi, ancak gece olduğu için sanki görmemiş durumda olduğumu anlattım. Ancak Faruk Nafiz Çamlıbel'in ünlü şiiri Han Duvarları'ını çok okuduğumu söyleyerek Bor-Niğde tanışlığımı sürdürdüm. Bu arada Reşat Nuri Güntekin'in anlattığı öykü aklıma geldi; Andavallı. Andavallı dediğimde herkes yüzüme baktı. Andavallı sözü çok yaygın söylenen bir deyim. Ne var ki pek beğenilmeyen bir çağrışımı var. Niğde, Bor, derken bu Andavallı da nereden çıktı! dercesine yüzüme bakanlar oldu. Fısıltı edenler bile oldu. Aldırmadan, Reşat Nuri Güntekin'in anlattıklarını tekrarladım:

Türkler, Malazgirt Meydan savaşından sonra Anadolu içlerine değişik yollardan yayılmaya başlamış. Malazgirt savaşı giriş kapısını açmış ama iklim nedeniyle iç Anadolu'ya yayılma kolay olmamış. Bu nedenle Güney Anadolu, İç Anadolu'ya dağılmaya daha uygun bulunmuş. Sıcak Güney Anadolu'dan yukarılara çıkmak için Toros Sıra Dağlarını geçmek zorunluğu, göçleri oldukça engellemiş. Seyhan-Ulukışla en elverişli yol olarak seçilip Niğde-Aksaray yöreleri yorucu göçlerden sonra rahat yerleşim merkezi oluşturmuş. Böylece Niğde yöresi, atalarımızın ilk ısındığı, göç bunalımlarının gireci, aynı zamanda yeni toplumsal oluşumlara sahne olmuştur. Sürülerin, sürücülerin gelip geçmesi yanında değişmez yollar, giderek Kervansaraylar, Niğde konaklığını geliştirmiş. Durum böyle gelişirken duraklamalar, erk kavgaları da olmasına karşın Niğde yöresi insancıl kuşaklar yetiştirmiş. Gerçekte bu yöre insanı (Bizans Dönemi, hatta daha öncesi) Anadolu'nun öteki yörelerine göre oldukça gelişikmiş. Göreme ile çevresi günümüzde de bunu kanıtlamaktadır. Dost eline dostça sarılan Niğdelilerin konukseverliği tüm Anadolu'da dillere destan olmuş. Dillere destan olmuş ama, her devirde, her toplumda görüldüğü gibi "Hazır-lop, ekmek elden, su gölden!" yaşam anlayışına kayanlar giderek çoğalmış. Özellikle de Mogol Yıkımlarının, ardından Haçlı soyguncularının bozduğu düzen, üstüne üslük bir de Derviş felsefesi musallat olunca "Bir lokma-bir hırka!” inanç taifesi giderek halkın başına büyük bir belâ olmuş. Böyleyken gönlü bol Niğdeliler, gelene kapılarını açmışlar. Gün gelmiş; Niğde dolayları, Niğdeli'den çok, sömürü katmanlarıyla dolmuş. İşte bu geleneği son demine dek sürdürmeye çalışan Niğne-Andaval bölgesi, bir gün kendi yiyeceğinden yoksun kalınca yöresini, Andaval'ı terketmiş. Günümüzdeki Andavallı deyimi ya da sıfatı bu insancıl davranışların sonucu olarak dilimize katılmış. Kendisini dolandırmak isteyen biri ile karşılaşan her kişi:

-Sen beni Andavallı mı sanıyorsun? diye sorar. Ben bunu, kitaplarını severek okuduğum Reşat Nuri Güntekin'den aktardım.

Yemekten sonra, Mandolin grubum geldi. Bunlar daha çok yeni. Gene de ben notaları tahtaya yazdım. Birkaç kez tekrarlatınca piyanoya geçip hazırladığım numaramı yaptım. Çocuklar hoşlandılar ama arkasından geleceği bilmedikleri için suskun suskun durdular. Açıklamalardan sonra ilk dizeleri okuduk. Yeni grup olmasına karşın çoğu notaları doğru çıkarıyor. Piyanoda bir kaç kez çalıp açıklama yaptım. Dumlupınar marşını, Bülbül şarkısını biliyorlarmış, tekrarlayıp ayrıldık.

Akşam yemeğini biraz öne alıyoruz. Yemekhaneye gittim. Gördüklerim hep hazır. Herkes benden işaret bekliyormuş gibi. Oysa ben, cebimdeki pusulayı yeni baştan okur gibi parmaklarımla yoklayıp duruyorum. Durup dururken Kepirli arkadaşım Mehmet Aygün'ü anımsadım. Çok taklitçiydi. Özellikle de çok sevdiğimiz Okul Müdürümüz Nejat İdil'in taklitine gülerdik. Müdürümüz Nejat İdil'in, derslikte konuşurken sol eli genellikle cebinde oluyordu. Nasıl bir alışkanlıksa, eli cebinde durmadan kıpırdıyordu. Okul Müdürümüz gidince Mehmet Aygün kalkar, sol eli cebinde, ortalıkla dolaşırken cepteki eli oynatırdı. Ona güldüğümüzü anımsayıp kağıdı bir daha çıkardım.

Hüsnü ile Ekrem gecikince Kulübeye döndüm. Arkadaşlar Kulübeye Epçimler'le birlikte geldiler. Sabiha Öğretmen çok neşeli, "Ömer!" demekten de geri durmuyor.

Birlikte yemeğe gittik. Tüm arkadaşlar hazır. İçlerinden biri:

-Ya araba gelmezse!" diyecek diye kaygılanıyorum. Sanki böyle uğursuz bir soru tüm işleri altüst edecekmiş gibi bir duygu içindeyim.

Yemeklerimizi bitirirken nöbetçi öğrenci geldi, sanki sorumlu olduğumu biliyormuş gibi kulağıma eğilerek, ancak herkesin duyacağı bir ses tonuyla:

-Arabanız geldi, sizin bina önünde! dedi. Topluca arabaya yönelip bindik. Tam söylendiği gibi 10 kişilik bir araba. Sürücü de kırk yıllık dost. Buraya hep gelmek istediğini, bir türlü bir olanak bulamadığını anlattı. Halkevini iyi bildiğini, operaya gitmediğini, zaman zaman gidenleri götürdüğünü anlattı.

Halkevi önünde durunca, çıkışta buluşma yerimizi gösterdi. Opera üstüne bunca konuşmalar yapılmasına karşın girişte sessiz, sakin içeriye alındık. Bizim grup neredeyse elele, kapıdan girince uzunca boylu tok sesli birisi

-Vay, vay, vay! Bizim Hasanoğlanlılar, sizi burada gördüğüme sevindim. Ben Halkevi başkanı, Necdet Remzi Yüregir. Rahat ettirebilirsek, her zaman bekleyeceğiz!” dedi. Yerler gösterildi, toplu oturma olanağı bulamadık ama hep yerleştik. Arkamdan bir ses:

-Halkevi Başkanı Seyhan Milletvekilidir! dedi.

Dağınık oturuşumuzdan hoşnut olmayanlar, bir süre uzaktan uzağa bakıştılar. Epçimler, elele tutuşmuş, görünüşte memnundular.

Az sonra perde açıldı. Birden her şeyi unuttum, Muazzez çıkacak mı? Uvertürü çok iyi tanıyorum, yokuş çıkar gibi homurdanarak başladı. Arkasından "Ti!" sesleri derken provalarda dinlediğim bu operanın Prag'da ilk çalınışını, Mozart'ın Kont Düçek'in meyve bahçesine giriş olaylarını anımsadım. Kont Düçek, kızı kontes, derken Figaro elinde bir değnekle söylenmeye başladı. Karşısındaki Muazzez mi, değil mi? Baş, özellikle saçlar Muazzez'in olamaz. Dört tane örgü nasıl saklanır?

Hilmi Girginkoç'u tanıdım. Kontes çıkınca sevinir gibi oldum. Olsa olsa Muazzez budur. Çevremizde hepsini tanıyan var:

-Ruhi Su, sözü edildi. Berbat kılıklı bir adam. Hoşlanmadım. Bir ara ben Muazzez'i unuttuğum kanısına vardım. Okuldaki örgülü saçlar, Isparta'da, özellikle Burdur'da karşılıklı oturup konuştuğum Muazzez yok burada! deyip içime çöktüm.

Opera sonunda konuştuğumuz gibi buluştuk. Fatma Öğretmenle Nebahat Öğretmen Ankara'da kalacaktı. Fatma Öğretmenin kalacağı yere gitti. Kapıya dek gittiler, kalmadan geri geldiler. Nedeni, niçini konu edilmedi. Herkes iyimser ama uyku da basmış gibi. Hasanoğlan'a döndük. Bizi götürüp getiren şoföre Fahri'nin yatağını gösterip bayan arkadaşları yerlerine yerleştirdikten sonra fısıldaşarak yerlerimize yattık. Yattık, dedim ama gözlerimde uyku yumaklarının ağırlığını duya duya bir türlü kendimden geçemiyorum. Opera konusunu daha iyi öğrenip arkadaşları aydınlatamadığım için kendimi yerdim. Arkasından daldan dala sıçramaya başladım. Bayan arkadaşları yerlerine bırakırken Nebahat Öğretmenin "İşte, evimi de öğrendin!” demesi ne anlam taşıyordu? Bir ara titrer gibi oldum. Derken yeni yaygınlaşan bir haber, kafamı allak bullak etti. Köy Enstitülerinden Yüksek Bölüme gelecekler seçilmiş. Kepirtepe'den kim gelecek? Yakından tanıdığım arkadaşlar birer birer gözümün önüne geldi. Ben, öteki bölümleri hiç düşünmüyorum, bizim bölüme kimlerin gelebileceği kuruntusuna kapıldım. Müzikle ilgilenenlerin çoğunu biliyorum; Doğan Güney kesinlikle gelir. Gelmesini istediğim ikinci kişi İlyas Özcan. İkisi de iyi keman çalıyor. Arkadaşım, aynı zamanda hemşerim Kadir Pekgöz beni düş kırıklığına uğrattı. Abdullah Erçetin de beklediğim düzeyde çalışmadı ama güzel sesi keskin kulaklarıyla açığını kapatıyor. Doğan'la İlyas gelirse Güzelsanatlar Bölümü'nde Kepirliler varlığını gösterecektir. Kızlar da gelecekmiş. Umutsuzluğuma karşın Röslein'in gelmesini istiyorum. Müzikle ilgisinden değil, tiyatroya ilgisini bildiğimden gelmesi ne hoş olur. Akın Piyesini anımsadım, ne güzel oynamıştı. "Gün yaklaştı yurduna, hazır ol güzel Suna!" Yıllardır bir giz olarak koruduğum Franz Schubert'in Lied'i Röslein'i ona nasıl açıklayacağımı düşünürken uyumuşum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ