Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

33 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Düş Kırıklıklarını Aşarak Mutlu Sona Ulaşma Çabaları

 

6 Kasım 1945 Salı

 

6 Kasım bizim köyde çok özel günlerden biridir. 6 ay sürecek işlere bugün görevli tutulur. Bizim kahve buluşma yeridir. Daha çok da koyun sahipleri telaşlanır. İyi çobanlar koyunlara otlayacak yer bulurlar. Tembeller umursamaz, her zaman aynı yerlerde sürüyü dolaştırarak vakit geçirir. Büyük sürü sahipleri, koyunları kışın, saya dedikleri kış kışlarında yani köyün uzağındaki kışlıklarına çıkarırlar. Bu nedenle sürüyü bekleyecek çoban önemsenir.

Ben sürü mürü derken Sabahattin öğretmenin adı geçti. Ayırdında değilim, akşam, gelen öğretmenler arasında adı anıldı mı? Gelmemesi gerekir, dünkü gazetede Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in Londra’daki konuşmasından söz ediliyordu. Bunu Bölüm Başkanı okumuşsa bizi bırakmamak için, hemen çıkar gelir. Böyle düşündüm ama kimseye de tınlamadım. Hemşerim Kadir muştuladı:

-Bugün de rahatız, salona gitmeyelim! Olur molur, dedim ama hemşerimin sözüyle hareket edersem yarı yolda kalırım.

Kahvaltıda arkadaşlar açıkladılar; Sabahattin Öğretmen gelmemiş, salt o değil, Yunus Kâzım öğretmen de gelmemiş, dört saat serbestiz. Ben:

-Sabahattin Öğretmen daha Londra’da, gazeteler yazdı, radyoda da söylemişler. Bizim Bakanımız konuşma yapmış. Sabahattin öğretmen ondan ayrılıp neden gelsin? Gazete yazmış, radyo söylemiş deyince arkadaşlar duraksadı:

-Bizimkinin bundan haberi vardır! Bir kaç arkadaş birden:

-Bölüm Başkanımız bunu duymuşsa kesinlikle bizi bırakmaz! diyen oldu. Ötekiler bana çıkıştılar:

-Mızıkçılık etme! Mızıkçılık dedikleri salona gidip piyano çalma! Söz verdim, gene, geçen hafta olduğu gibi Kitaplığa gideceğiz. Kalkmak üzereyken Başkan Hasan Yılmaz geldi:

-Abi, dersiniz boş, bizim odada toplanalım mı? Hayır, diyecek durumda değilim, (içimden de sevindim)

-Hayhay! dedim. Kalkınca da doğrudan Başkanlık odasına gittim. Hasan Yılmaz, Enstitü Marangozluk atölyesinde küçük kutular yaptırmış. Her kutunun üstünde sınıflar yazılı. Niçin yaptırdığını sordum.

Eğitimbaşı Hürrem Arman’ın istediği fotoğraflar geldikçe oraya koyacakmış. Hasan Yılmaz’ın girişimlerinde ilk şaşkınlığım bu oldu. Her öğrenciden 6 fotoğraf istenmiyor; salt son sınıflardan, diplomalara yeni fotoğraf isteniyordu. Üstelik zaman sınırlanmış, “Mayıs ayına dek” deniyor. Söz gelimi 1. sınıflar fotoğraf getirse o kutularda bekletilir mi? Ben Başkan Hasan Yılmaz için dikkat kesilmiştim. Soluk soluğa Abdullah Erçetin geldi:

-Bölüm Başkanı seni istiyor! şaşırdım; hani kitaplıkta olacaktık! Abdullah güldü:

-Ne kitaplığı, biz topluca kitaplığa girerken Bölüm Başkanı geldi, bizi toplayıp salon götürdü. Senin olmadığını görünce, senin de bulunmanı istedi.

Koşarak gittik. Giderken, savunma düşündüm:

-Başkan, geldi kendisi çağırdı! dersem kusurum hoş görülür. Kapıdan girince beklediğimin tersi oldu:

-İşinize engel olduk ama, az sonra dönersin, bitirme tezlerinizle ilgili bir açıklama var. Bunu duymanı, yapacağımız yorumları duymanı istedim.

Rahatladım. “Yüksek Köy Enstitüsü’nü bitiren öğrenciler, diğer tüm yüksek okullarda olduğu gibi bir bitirme tezi hazırlayacaktır.” başlığı altında gelen yazıda, tez konuları öğrencilere bırakılmakla birlikte sınırlamalar getiriliyor. Önce her bölüm öğrencisi, bölümünde okuduğu derslerle ilgili bir konu işleyecek. Seçilen konu işlenirken gözlemlerden, incelemelerden yararlanılacak, ancak daha önce başkalarının aynı konudaki çalışmalarından, belge belirterek yararlanılacak. Bölüm Başkanı bu konuda açık açık:

-Kısacası daha önce bir başkasının yaptığı çalışmalardan aparmalar yapılmayacak dedi. Konu seçenlerden Talip Apaydın Kütahya dolaylarında söylenen türküleri toplayacağını söyledi:

- Bunları daha önce biri toplamış olabilir. Ancak ben bilmiyorum. Ben Kütahyalı arkadaşım Ali Kuş’la gidip o yöreyi gezeceğim. Bilmeden yapılan bir benzerlik benim çalışmamı etkiler mi?

Bölüm Başkanı anlattı:

-Sen köyleri gezerek, türküleri bilenlerle konuşur, yüz yüze bilgi aldığını kaydedersen, çalışman özgün sayılır.

Talip’e söylenenleri ben kendime uyguladım. Tezim Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, kuruluşu, gelişmesi, amacı, yasal dayanakları, Yetiştirdiği belli başlı sanatçılar, dış ülkelerle ilişkiler, sürekli etkinlikleri…

Bunlar hakkında yazılar var ama, onların yazılış amaçları başka olduğundan fazla bir kaygım yok. Üstelik kimlerle konuşacağım, kimlerden yararlanacağımı şimdiden saptamış durumdayım. Bunları düşünürken Bölüm Başkanı beni uyardı:

-Konuyu öğrendin, senin tezin bir istisna. Sen buradasın, seninle her zaman konuşuyoruz. Bir görevin varsa gidebilirsin! deyince özür dileyip ayrıldım. Hasan Yılmaz yerinde yoktu. Nasıl olsa gelir! diyerek oturdum. Masasının üstünde dergi var, baktım, bizim dergi çıkmış; Köy Enstitüleri Dergisi 4. sayı.

İlk olarak sayfaları çevirip şiirlere baktım. Mehmet Başaran’dan gene üç şiir var. Güldüm; Başaran, bir şiirle söylemek istediğini söyleyemediğinin farkında. İki ya da üç şiiri arkalarsa söylediğini sanıyor. Bana sorarsa istediği gene olmuyor. Bir şiirde yarım kaldığını sandığı eksiklik, şiirler çoğalınca çoğalıyor. Bence o şiirleri ayrı dergilerde çıkarsa daha sevimli olacak. Çünkü okuyucu, gelecek şiirinden umutlanarak bekleyecektir. Sonucu bağlanamamış söylemler yan yana olunca, eksiklik şiirde değil kesinlikle yazanda aranır. Çok şiir okuduğum için ben bu kanıya kendim vardım. Talip de Başaran’a özenmiş, iki şiiri birden çıkmış. Talip’in iyi şairleri bellediğini biliyorum. Şinasi Özden’i bana o tanıttı, Cahit Külebi’ye de beni o götürdü.

Ben bunları aklımdan geçirirken, Bekir Semerci geldi. Beni görünce sevindiğini söyledi. Elimde dergiyi görünce de:

-Ah işte, tam sırası, bu dergi için konuşalım 4. sayı, ötekilere göre daha iyi değil mi? Bunu senden duymak istiyorum.

Dergiyi yeni gördüğümü, salt şiirlere baktığımı söyleyince Bekir Semerci umursamaz bir tavırla:

-Bırak şu şiir takıntısını, Derginin ağırlığı şiirde değil, bir tür olarak teşvik için alıyoruz.

Bekir Semerci, Sabahattin Öğretmenin görüşünü tekrarladı:

-Basılırsa, şiir denemesi yapanlar için özendirici olur, öyle öyle de gelişmeye yol açılır!

Başkan Hasan gelince onlar yeni bir program üstüne konuştular, ben de dergiyi şöyle bir gözden geçirdim. Kendi bölüm çalışmalarıyla ilgili yazı yazanlara bir sözüm yok. Enstitülerden gelenler için de ne söyleyebilirim? Ancak yakın zamanda gördüğüm benim Enstitüm “Kepirtepe’den Haberler”e mim koydum. Eğitimbaşı Kemal Üstün imzalı yazı acayibime gitti! Yazının başlığı Aralık ayı haberleri, bu hangi aralık ayı? Dergi 1945 Ekim ayında basıldığına göre 1946 Aralık ayı olamaz. Ben istediğim kadar “Olamaz!” diyeyim oldurmuşlar işte. Ancak insana sorarlar:

-1945 yılının aralık ayı ise bu kez de 1945 haziran ayında okulunu bitiren üç öğrenciyi Yüksek Köy Enstitüsü’ne nasıl gönderdin? Nereden bakılsa bir ciddiyetsizlik görülüyor.

Kurulmuş bir Köy Enstitüsü, açılış yaşı 7, yerine konduruluş yaşı da 6. Öteki köy enstitülerinin ağabeyi durumunda. Ancak, yapılan çalışmalara bakınca sanki yeni açılmış gibi. Tuvaletlerin temizliğinden, tarlalara tohum ekildiğinden, Yüksek Bölüme 3 öğrenci gönderildiğinden söz ediyor. Ne yapacaktı ki, onları da mı yapmayacaktı? Köy Enstitüsü ile öğrenci ailelerinin yakın ilişkisinden söz ediyor. Çok değil iki ay önce konuşurken arkadaşımız Yusuf Asıl’ın hastalığından, Ankara-İstanbul-Saray -Büyük Manika köyü arasında gelgite tutulmuşça dolaştırıldığını, olanakları sınırlı anne-babasının çaresiz kaldığını anlattığımızda, olaydan haberi olmadığını, duyunca da çok üzüldüğünü söyleyen Kemal Üstün, olayı dinledikten sonra da Yusuf Asıl’ın adresini bile sormamıştı. Oysa, Büyük Manika köyü ile Kepirtepe arası kamyonla iki saatlik bir uzaklıktadır. Bir başka olay; Kemal Üstün bize de:

-Mezunlarımızla yakın bağımız sürüyor! demesine karşın, odasında yığınla duran İlköğretim Dergilerini okumuyor olacak ki, orada, başarılarından dolayı haklarında övücü yazılar çıkan öğrencilerinden söz etmedi. Örneğin, ikinci çalışma yılına da eksik araç-gereçle giren Nezir Üşenmez’in üstün başarısından habersiz. Bunları izleyip okuldaki öğrencilerine duyursa büyük bir ödev yapmış olacak. Oysa o oturmuş dergiye, geçen yılki bilgileri veriyor. Üstelik dergiye bunları, öğrencilerin yazması gerekir. Ayrıca, Kepirtepe Köy Enstitüsünü bitirenler içinde adı dillerde gezen Sami Akıncı hasta, okulunu terketmek zorunda kaldı. Bir yıldır hastane hastane dolaşmaktadır. Sami’nin rahatsızlığını duyan Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç mektup yazarak Sami’ye yaşama güvenci verirken Kepirte Köy Enstitüsü yönetimi bundan habersiz. Konuşmalarında da iki sözlerinden biri:

-Eski mezunlarımızla haberleşiyoruz. Ne haberleşmesi? Bir çok olay da görmezden geliniyor. Örneğin bir öğrenci okulda tabancayla dolaşıyor, arkadaşlarını tehdit ediyor. Yönetimden ses çıkmıyor. Sonunda olay patlak veriyor tabanlalı kişi, sevdiğini söylediği kız arkadaşını kurşunlamaya kalkışıyor. (Gülsüm-Hüseyin olayı) Bu acıklı, insanlık dışı, gangster olayı dergide açıklansın demek istemiyorum. Ancak böylesi beklenmedik olayların olabildiği yerde kalkıp, ekilen buğdayı, alınan araçları sayma yerine daha içtenlikli bağlantı kurulabilir. Kemal Üstün Trabzon İlköğretim Müfettişi olarak çalışırken İzmir/Kızılçullu Köy Öğretmen Okulunu öven yazı yazmıştı. O yazdıklarını unutmuş olmalı. Eskiden köyler, o günlerin şarkılarında söylendiği gibi geziliyordu. Bir de ünlü şarkısı vardı:

-İçince bir tas ayran, gider varsa bir yaran, gezsen Anadolu’yu! Hani Anadolu’yu böyle gezmeyecektik? Şu işe bakın! Kemal Üstün aynı hava içinde:

- Köylerdeki öğretmenlerimizin çalışmalarını izlemek için ilgililer ve öğretmenlerimiz, köylere gidiyor! diyor. Öğretmenleri anladık da bu ilgililer kim acaba? Bu ilgililer, yoksa o ayran içmeyi sürdürenler mi? “Eski hamam eski tas!” buna derler işte.

Kepirtepe Lüleburgaz’a 5 km. uzaklıkta. Öğrenci velileri köylüdür. Onlar köylerinden kalkıp oraya geldiklerinde, kendi çocukları dışında kimse sahip çıkmaz. Okulda kalacak yer olmadığı gibi bir iki saat konuşacak bir köşe de gösterilmez. Bu nedenle öğrenci velilerinin gelmesinden söz edilemez. Bu durum, kuruluş yıllarında bir dereceye kadar hoş görülmüştü. Bu dönemde bizim arkadaşların bir şaka sözü vardı, benim babamı, ağabeylerimi tüm arkadaşlarımız tanıyordu. Onlar geldikçe bana bir şeyler bıraktığından arkadaşların kimileriyle bir paylaşım yapılıyordu. Bu sonra sonra önemli bir konu oldu:

-Benim ailem, arkadaşlar için de görevli olduklarından belli zamanlarda gelirler. Ara verilirse arkadaşlar takılırlardı:

-Neden gelmiyorlar?

Bunun gerçek bir nedeni vardı, babamın abla oğlu Kamber Uzun, Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne 4 km. uzaklıktaki Yenibedir köyünün muhtarıydı. Ailemden gelenler, benimle görüştükten sonra oraya gittiğinden, herhangi bir sorunları olmuyordu. Öteki ailelerin böyle bir kalacak yeri olmadığından, gelmemeyi yeğliyorlardı. Aradan geçen bunca yıla karşın çocuklarını görmeye gelen anne-babaların çocuklarıyla asfalt yolun kenarlarında, karşı kuşkonmazlık içinde görüşmesi, hoşgörülecek bir umursamazlık olmaması gerekir. Görkemli, gece kalacak, yataklı yorganlı olmayabilir, bir iki saat konuşulacak bir baraka ya da bir çadır kurulamaz mı?

Bildiğim kadarıyla bunu Arifiye Köy Enstitüsü müdürü Süleyman Edip Balkır yapmış. Orada bir görevliyle konuşurken, görevli, işinin gelen öğrenci anne-babalarıyla ilgilenme olduğunu söylemişti Bunu duyan bizim arkadaşlar takılmıştı:

-İşin iş, yan gelip yatmak! Görevli, “her gün gelen oluyor!” dediğinde de bunu orada yolların elverişli olduğuna yormuşlardı. Oysa konu, geleni sahiplenmekti.

    

 

 

Öğle yemeğinde arkadaşlar neşeliydi, belli ki fazla sıkılmamışlar, konu bitirme tezleri. Arkadaşlardan geçen yılkilerin tezlerini görmek isteyenler çıktı. Zaten dergiden söz etmek istiyordum. Kendim açsam, kişisel düşüncelerimi ortaya getirmiş olacaktım; böyle bir iz bırakmak istemiyorum. Gene de:

- Yeni çıkan 4. Dergide, geçen yıl mezun olan Şevki Aydın’ın çok seslendirilmiş türküleri yayınlandı! dedim; tüm arkadaşlar kulak kesildi. Dergiyi henüz almadığımı, öğrenci başkanının odasında okuduğumu söyledim. Sessiz sakin duran Abdullah Erçetin önce kıs kıs güldü, arkasından da:

-Bizim şair (Mehmet Başaran için), gene döktürmüştür! dedi. Abdullah gidip söylemez ama çekişmeleri ilgiyle izler. Hepten susamazdım da sınırlı konuşabilirdim. Bekir Semerci ile konuştuğumu, şiirleri Sabahattin Öğretmenin isteğiyle koyduklarını söylediğini anlattım. Sabahattin Öğretmenin adı geçince, akan sular duruyor; kimseden bir ses çıkmadı. Ancak, Sabahattin Öğretmen’in Londra’dan Paris’e geçip bir süre kalmasını hoşgöreceklerini söyleyip gülüştüler. Gençliğini orada geçirdiğine göre anıları varmış. Ben de ekledim:

- Biz de Ankara’ya geldikçe kesinlikle buraya uğrayacağız! Önce Nihat sonra ötekiler:

-Ağzın hayıra, bizi çeken burada ne olacak ki? Belki senin olabilir? Ben de takıldım:

-Benim burada sadık bir dostum var, Hasanoğlan Köyü muhtarı Ahmet Çakır. Onu 1941 yazında tanımıştım, bağlılığım sürüyor. O beni her zaman çağırıyor, onu görmeye gelirim.

Öğleden sonra tümden serbestmişiz, ben de buna sevindim.

Salon, kemancılar tarafından doldurulmuş, sessizce notalarımı alıp küçük odadaki piyanoya oturdum. 4 el Mozart sonata istekle sarıldım. Parçada çalamayacak gibi zor bir durum yok ama dikkatli izleyip Selçuk Öğretmene uyamamaktan çekiniyorum. Birden aklıma ilk yıl askerlik kapı geldi. Lüleburgaz kışlalarının yakınındaki alandaydık. Onbaşımız bizi yürütüyordu. Tek tek, ikişer ikişer yürüyorduk. Üsteğmen geldi, bir süre izledikten sonra:

-Bunları, yanına al, birlikte yürüyün! dedi. Onbaşı hemen, bizi sıraya sokup durdurdu. Sıra ile işaret edip yanına çağırdı, komutla birlikte yürüdük. Yürüdük diyorum ama çoğumuz oldukça zorluk çekti. 6 Ali arkadaşımız on kez tekrardan sonra başardı. Tek tek çok rahat yürümemize karşın yanımızdakine uymakta zorluk çekmiştik. Oysa düzgün adımlarda güzel yürüyorduk. Çünkü o zaman tümden destek alıyordu, iki ikiye olunca iş başkalaşıyordu. Bunları düşüne düşüne çalıştım. Benim çekinikliğim biraz da öğretmenin bayan oluşu. Faik Öğretmenle çalışırken hiç de böyle bir kaygım yoktu. Bir ara kalkıp Mozart sonatları karıştırdım. Mozart, piyano sonatları 18 adet iki cilt olarak hepsi var. Parça olarak bizim kitaptaki burada yok. Bunu düşünürken ayırdına vardım. Doğal olarak olmayacak, Çünkü Mozart’ın 4 el olduğu gibi iki piyano için de sonatları var onlardan alınmış neden olmasın?

Yemekten sonra Başkanlık odasına gittim, Dergide yazısı çıkmış arkadaşlar vardı. Bir süre kendi aralarında konuştular. Akçadağlı Cemal Yıldırım. Gölköylü Rasim Köktürk, Pazarörenli Ali Dündar, onları dinledim. Onlar da tıpkı benim gibi düşünüyor, Yüksek Köy Enstitüsü çıkaracaksa az- öz yazı çıksın. Yazacak daha çok arkadaş var, ancak onlar abur-cubur tarzı arasında adlarının geçmesini istemiyorlar. Konuşmalara katılmadım, saygıyla dinledim. Zaten onlar da Dergi için gelmişmiş. Hasan Yılmaz aracılığı ile yeni bir Dergi Kolu oluşturmak istiyorlarmış. Ben, dergi içeriğini kurcalamadan kapağı için sordum. Dergi, Ekim 1945’te çıkmış, ancak derginin üstünde 1946 yazıyor. Kimse doğru karşılık veremedi, ancak, derginin ehil ellerde olmadığı söylendi. Dergini başındaki arkadaşın benim sınıfımdan olduğunu düşünerek kurcalamadım.

Yatınca da bir süre düşündüm, bizden sonrakiler belki daha güzel çalışmalar yapacak.

 

7 Kasım 1945 Çarşamba

 

Uyarılar arasında kalktım; sakın sakın kimse öğretmenlere soru sormasın! Hele, kitap falan karıştırılmasın; kurcaladıkça aleyhimize olacak! Sakallı Ahmet uyardı:

-Ba, ba, ba, bak! Uyanıklık buna derler. Kim karıştırıyor bunları, Ahmet Özkan mı? Ali Yücel ekledi:

-Hayır, Sakallı! Ahmet Özkan sinirlendi:

-Sakallı senin babandır! Benim sakalımı gördün mü sen?

Ali Yücel aldırmadı, sordu:

-Sen benim babamın sakalını gördün mü? Birkaç kişi birden:

-Sabah sabah ne oluyorsunuz, sakal keçilerde olur, keçiler gibi inatlaşmayın!

Bu konuşmaları dinledikçe bizim Kepirtepeli arkadaşları düşündüm. Sık sık aralarında dırıltı çıkmasına karşın Kepirtepe’deki söylemleri buraya taşımadılar. Çifteler’liler, oradaki takılmaları olduğu gibi sürdürüyor. Kızılçullu da öyle. Sakallı Ahmet dedikleri arkadaşın sakalı falan yok, belki bir iki yaş büyük olduğundan ötekilerden önce tıraş olmaya başlamıştır, o ilk günlerin söylemleri burada da sürüyor. Bizim Kepirtepe’de örneğin Mustafa Saatçi’nin bir adı İmam’dı. Salt bu da değil, Hafız, Hoca, dahası bu, ölü yıkayıcılığa dek uzatılıyordu. Buraya gelince bunlar bitti. Mustafa Saatçi burada usta bir sanatçı, geçmişi ile söylemlerden arınmış durumdadır. Salt Mustafa Saatçi değil, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, Mehmet Başaran, Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz için sayısız sıfatlar yakıştırılmıştı. Bunları Kepir günlüklerimde anlatmıştım. Burada onların hiçbiri bilinmiyor. Bunu Kepirtepelilik adına çok olumlu bir tavır olarak görüyorum. Kızılçullu ile Çiftelerlilerin bu konudaki duyarsızlığı, arkadaşlarının meslek süreçlerinde de sürebilir. Örneğin Zaloğlu Rüstem, diye yıllar önce şaka söylemler Rüstem Gündüz’le birlikte staja gittiği okula da ulaştırıldı. Çünkü dikkat ettim, birlikte staja gittiği arkadaşlar stajlardan sonra da söylemlerini olduğu gibi sürdürüyordu. Orada neden kessin? Hüseyin Sezgin’den mektup gelince Kızılçullulu arkadaşların sevinçlerini “Motor neler yazmış?” diyerek şakaya almaları, olayın onlarca çok doğal sayıldığını kanıtlamaktadır. Haruniye Köy Enstitüsü öğretmeni Motor Hüseyin! Biliyorum, biz de kimi öğretmenlere sıfatlar yakıştırmıştık, Hatice Öğretmene Kıvırcık, Rezzan Öğretmene Pabuç, Bergüzar öğretmene Kaynana diyorduk ama bu, aramızda sınırlı tutuluyordu. Kızlar da bir süre dile dolanmıştı, Sazan, Madam, Bülbül, Sırıklı, Kınalı Yapıncak v. b. diye gidiyordu.

Kahvaltıda doç. İbrahim Yasa üstüne olasılıklar öne sürüldü, salona girer girmez

-Çıkarın bakalım kağıtları! diyecek.

-Olmadı, “Kağıt çıkarın!” demez, o da kâğıt dağıtır. Nihat Şengül elini bir şey atar gibi sallayarak:

- Aman sende, işiniz mi yok sizin? Sabah sabah, kafa ütülüyorsunuz! Böyle yaparsanız, kahvaltıdan vazgeçeceğim! Ekrem duramadı:

-Sen öyle yaparsan biz de öteki yerlerde de konuşuruz. Nihat kızdı, Ekrem’e dönerek:

-Bana bak, Öööö demişli, hemşeriliği bozarım, sonra bir daha İzmir’e ayak basamazsın!

Ööö demiş, deyimi ilgi çekti:

-Ne demiş ne demiş? soruları sorularak masadan kalktık. Gerçi arada “Mu demiş” gibi doz kaçırma oldu ama iki hemşeri el ele tutunarak yürüdüler. Ekrem, duymazdan gelmediğini belirtmekle yetindi:

-Şakanın ne olduğunu ya da sınırını çizemeyenler her zaman üzülürler, benden söylemesi!

 *

Doç. İbrahim Yasa, her zamanki gibi gülümseyerek geldi, gelir gelmez de geçen haftaki konuşmalara değinerek sordu:

-Yabancı ülkelerde öğrenimini sürdürmek isteyenler var mı? diye sordu. On kadar parmak kalktı. Öğretmen parmak kaldıranlara dikkatli dikkatli bakarak, geçen ders konuşan Şükrü Koç’a

-Sizden başlayalım! dedi. Şükrü Koç beklemediğimiz bir giriş yaparak, özellikle İngiltere’de okumak istediğini söyledi. Bu arada:

-Dışarda öğrenim görenlerin daha iyi öğretmen olduklarına inanıyorum, buna sizi tanıdıktan sonra daha çok inandım! dedi. Öğretmen teşekkür etti:

-Öğrencilerin değerlendirmesi öğretmenler için en onurlu bir değerlendirmedir, bu beni çok sevindirdi! deyip gülümsedi. Şükrü Koç’a dönerek:

- Hangi bölümdesin, yabancı dil durumun nasıl? diye sordu. Şükrü Koç, İngilizce çalıştığını, Ekonomi Bölümü’nde okuduğunu söyleyince öğretmen:

-Haklısın, çalışmanı sürdür, şansın var! deyince parmaklar gene kalktı. Bekir Semerci, dalgınlıkla olacak, parmağı kalkık konuştu:

-Yapı Bölümünde olanların şansı yok mu? Öğretmen, sık sık konuşan Bekir Semerci’yi iyi tanıdığından olacak:

-Sıranı beklemeden konuştun, senin bölümünden olanlar adına konuştuğunu düşünerek cevap vereyim! dedikten sonra:

-Öteki bölümlerin şansı yok demek istemedim, neden olmasın? Batı ülkelerinde de yurdumuzda yapılan işler yapılıyor. Ancak onlar hakkında benim yakından bir gözlemim yok o nedenle onlar hakkında konuşmak istemem. Okuduğum üniversitede olduğu gibi çalıştığım üniversitede de ekonomi bölümü olduğu için, o konuda sınırlı da olsa bilgim olduğundan öyle konuşum.

Öğretmen bundan sonra okulumuzdaki yabancı dil durumunu sordu. Büyük bir çoğunluk İngilizce okuduğundan tüm parmaklar kalkmış gibi algılayan öğretmen:

-Hepiniz mi? diye sorunca bizim Kepirliler parmak kaldırdı. Öğretmen:

-Fransızca mı? diye sorunca, Halil Basutçu:

-Almanca! diye karşılık verdi. Öğretmen ilgiyle sordu:

-Bu nasıl oldu, büyük bir gruba karşı bir avuç Almanca? Halil Basutçu, Almanca okuyanların ayrı bir enstitüden, Kepirtepe’den geldiğini söyledi. Kepirtepe Köy Enstitüsü sözüne takılan öğretmen ilgiyle Sami Akıncı’yı sordu. Sami Akıncı geçen yıl kendi köyü Bayramlı üstüne bir ödev hazırlamış, bu ödevle Köy Enstitüleri Dergisi’nin açtığı yarışmada birincilik almıştı. Öğretmen Sami Akıncı’nın son durumunu sordu. Sami’den yeni mektup alan Mustafa Saatçi, açıklamalarda bulundu. Öğretmen, Sami Akıncı’nın iyileşmesine sevindiğini söyledikten sonra Mustafa Saatçi’den kendisinin “Geçmiş olsun!” dileklerini iletmesini söyledi. Öğretmen oturuşunu değiştirdikten sonra:

-Söz sözü açar diye bir halk deyimi vardır, Sami Akıncı da bana bir konuyu anımsattı. Öteden beri tasarlıyordum, hepinizin bir köyü var, biliyorsunuz ben Köy Sosyolojisi uzmanıyım, ilerde nasıl bir yöne yöneleceğimi pek düşünmüyorum; buradaki görevim sürerse sanırım yazdıklarınız işime yarayacaktır. Köylerinizi bana, benim bilgileneceğim taraflarıyla anlatmanızı istiyorum Biliyorsunuz Sami Akıncı’nın Bayramlı köyü Dergide çıkmıştı, o denli ayrıntıya gerek yok, yaşayan yönleriyle köylerinizi tanıtmanız yetecek.

Öğretmen saatine bakıp toparlandı, ayrıldı.

Öğretmen çıkınca konuşmalar başladı:

-Bizim köy canlı değil, nesini yazayım?

-Cansız köy yazarsın!

-Ayıp ayıp, iki kez, Canlandırılacak Köy dağıtıldı, sizin köy hâlâ cansız mı?

-Kitap okumakla köy canlanır mı?

-Pitigrilli okursan canlanmaz dostum!

Birileri yüksek sesle konuşurken birileri de ayaklanmıştı, kapıdan Eğitimbaşı Hürrem Arman yanında Öğrenci Başkanı Hasan’la kapıdan girdi. Çoğunluk yerine oturdu, bir sessizlik oldu. Eğitimbaşı Hürrem Arman:

-Malum, hepimizin işi başından aşkın, sizlerin dersleriniz, bizim bitmez tükenmez idarî işlerimiz (!) Bu dersinizin boşluğundan yararlanalım dedik. Hem yeni Başkanımızla tanışalım hem de hazırlanması gereken dosya işlemlerini konuşalım!

Ayaktaki arkadaşlar, yerlerine oturdular. Yan gözle baktım, Hasan Yılmaz, renkli bir yüzle, sıkılarak durumu izliyor. Hürrem Arman, yepyeni bir olaymış gibi, Öğrenci Başkanlığı üzerine bir dizi açıklama yaptı, kendi öğrenciliğinden örnekler verdi. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bir zaman bu konunun çok önemsendiğini, oradaki öğretmenlerin bunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye kalkıştığını anlattı. Az duraksadıktan sonra sesini değiştirerek, bizde böyle bir sorun olmadığını, Hüseyin Atmaca’nın bir rastlantı uzun kalmasına karşın bundan böyle sık sık değişeceğinden söz etti. Duralar gibi susup bir süre ellerini ovuştururken Veli Demiröz söz istedi. Hürrem Arman Veli Demiröz’ü tanıdığını belirtmek için, özellikle ona dönerek:

-Buyur Veli! dedi. Veli Demiröz, güçlü sesi, oldukça da sert tınılarla:

-Siz, geçmişteki anılarınızdan söz ettiniz efendim, sanırım o zamanlar Ankara’da fazla yüksek okul yoktu, şimdilerdeki yüksek okullarla fakültelerin öğrenci kuruluşları, karşıt görüşlü öğretmenlerinin desteğiyle iki zıt gruba ayrılmış, neredeyse sokak kavgası yapıyorlar!

Herkes dikkat kesildi, Hürrem Arman, yeni duymuşçasına uzunca bir “Öyle mi?” dedikten sonra.

-Çok şükür, biz onların dışındayız. Köy Enstitüleri’nin kentlerden uzakta kurulmasının büyük yararlarından biri de budur işte!

Parmaklar kalktı. Hürrem Arman, parmak kaldıranlar arasından birini seçermiş gibi aradıktan sonra hemen yakınındaki Süleyman Karagöz’e söz verdi. Süleyman Karagöz, sözünü esirgemeyen ancak gereksiz söz de söylemeyen bir arkadaşımız, sözü uzatmadan:

-Bu söylenenler, gazetelerde, dergilerde anlatılıyor, okuyan öğrenciler bunlardan etkilenmeyecekler mi? dedi. Hürrem Arman, söyleneni beklemiyormuş gibi irkilerek:

-Orası da öyle ya! deyip başını çevirerek:

-Gelelim bizim konumuza! deyip Hasan Yılmaz’a baktı. Hasan Yılmaz, bir gün önce birlikte hazırladığımız çalışma taslağını okudu. Arkasından da son sınıfların dosyalarında fotoğrafların yenilenmesi gerektiğini, diplomalara yeni fotoğraf konacağını belirtti. Hasan’ın konuşmasından sonra Hürrem Arman’ın kalkacağını sezen kimi arkadaşlar parmak kaldırdılar. Hürrem Arman besbelli isteksiz olarak söz verdi. Mehmet Kocaefe ilginç iki soru sordu:

-Hastalanıp evlerine dönen, okumasına bir yıl ara verilen arkadaşlar okul yönetimince izleniyorlar mı? Okul bitirme sınavında başarısız olan arkadaşlarımız bir yıl bekletiliyor, onların yaşamlarıyla ilgileniliyor mu?

Hürrem Arman gülümseyerek:

-Soruya soruyla karşılık vermeyi pek sevmem ama kimi kez bu oluyor1 dedikten sonra Mehmet Kocaefe’ ye dönerek:

-Herhangi bir arkadaşından bilgi mi aldın, yoksa gelecek için bir kaygın mı var!

Kocaefe:

-Kaygım maygım yok, ama iki yıl içinde bir değil iki değil on kadar arkadaşımız bu duruma düştü, onlar bizim kardeşlerimiz, öğrenirsek içimiz daha rahat edecektir. Özelikle sınıfta kaldığı söylenen arkadaşlarımız, Köy Enstitüleri’nde öğrenci olmanın burada da zararını görüyor. Yurdumuzun tüm okullarında yıl sonu sınavında başarısız olanlara güz döneminde bir şans tanınırken bizde doğrudan bir yıl sonraya atılıyor.

Hürrem Arman pişkince:

-Bu sordukların, benim boyumun üstünde, bunu sen de biliyorsun, gene de teşekkür ederim. Hasan’la bunu konuşup, o arkadaşlarla mektuplaşmayı sağlayabiliriz. Bu bir bakıma iyi olur, olumlu sonuç aldıklarımızı size de duyururuz. Teşekkür ederim. Ne demişler “Muhavere-i efkârdan barika-i hakîkat doğar! Anlamını bilirsiniz!

Mehmet Toydemir:

-Bilmiyoruz! dedi ama Hürrem Arman kalkmıştı, sesin geldiği tarafa bakmadan, kapıya doğrulup yürüdü.

Birer ikişer gidenler oldu, az ileride oturan bizim Kepirlilerden Hüseyin Orhan bana:

-Bizim Hemşeri fos çıktı değil mi, giden Baba Tahsin, (İlkokul öğretmenliğinden gelme) Tahsin Türkbay için gülüyorduk, bu onu arattı. O, hiç olmazsa bilmediğini açıkça söylüyordu. Bu, onu da beceremiyor.

Yemekte konu, Hürrem Arman oldu. Hiç kimsenin en ufak bir sevgisi, saygısı olmadığı gene gene ele alınarak ortaya serildi. Kızılçullu çıkışlılar, Kalas diye adlandırdıkları Hamdi Akman için bile, bunun yanında “Kral! dediler. Biz Kepirliler bizim oralardan bir örnek bulamadık. Oysa sevmediğimiz insanlar vardı. Vardı ama onların da bir tutulacak tarafını hep görüyorduk.

Salona dönünce Bölüm Başkanı “Toplu çalışma yapalım!” deyip sıra olmamızı işaretledi. Yönetici olarak Yusuf Demirçin’i seçti. Yusuf Demirçin, oldukça titiz bir arkadaş, o denli de sinirli. En küçük kusurları görmezden gelip geçmiyor. Bu durumuna sıkılanlar var, arada boğuk boğuk sesler oluyor. Bölüm Başkanı bunu sezdi, geldi yakınımızda ayakta dinledi. Sonunda da:

-Bunca konser dinlediniz, o hayran olduğunuz birlik nasıl kuruluyor biliyor musunuz? Disiplinle!

Kimseden ses çıkmadı, çıkması da beklenmiyordu. İki saat çalıştıktan sonra serbest çalışmaya geçildi. Ben küçük odaya geçip çalıştım. Bir ara yüksek perdeden sesler kulağıma çalındı, baktım salonda büyük bir tartışma. Olay, Bölüm Başkanı’nın söylediği sözden çıkmış. Bölüm Başkanı, orkestranın başarısı nasıl sağlanıyor, biliyor musunuz? diye sormuştu. Bu söz dile dolanmış, biri de buna karşılık “Yusuf Demirçin’le” demiş. Diyen de şakacı arkadaşımız, Yusuf Demirçin’ in 8 yıllık arkadaşı, Muttalip Çardak. Bir süre sonra durum yatıştırıldı, şakaların sınırları çizildi falan filan! Akşam da plâk dinlemeye karar verildi. Plâk dinleme, sinir yatıştırıcı olmaya başladı. Ancak bir soru dikkatimi çekti, birileri aralarında çok gizli işaretleşmeler yapıyor. Biri (Halil Koçyiğit, ara verdiği için bir önceki sınıftan kalma) bir öneride bulundu:

-Bu gece biz bize dinleyelim, kalabalık olunca tadı olmuyor. Konuşmalar giderek kızların gelip gelmemesine dayanınca anladım ki, arkadaşlar çoğunlukla kızların gelmesini istiyor. İsteyenlerle istemeyenleri karşılaştırdım. Kızlarla, her zaman karşılıklı konuşanlar gelmesini istiyor, sözüm ona sırt çevirmiş görüntüsünde olanlar gelmemesi taraftarı görüntüsünde. İçlerinde iki arkadaşım Abdullah ile Kadir’in oluşuna da şaştım. Ancak onların, Kepirtepe’de de böyle davrandıklarını anımsayınca, ilk şaşkınlığımı aşarak, bunu kıskançlık bir tavır olarak değerlendirdim. “Kedi eremediği ete murdar dermiş”. Tam karşılamıyor ama çok da uzak düşüyor sayılmaz. Öneri hoş karşılandı. Neden olmasın?

Öteki sınıflardan bir Doğan gelmişti, o da bize katıldı. Kemancılar egemen, Weber, Dansa Davet’i, Bach, 4 nolu Süit’i, Paganini kapris’i istediler, onları dinledik. Müzik etkisi bakımından değerlendirildiğini sanmıyorum, ancak arkadaşların ilgisini teknik açıdan çekici olan çekiyor. Bach’ın o görkemli müziği değil de Paganini üstüne övgüler sıralandı, nasıl besteledi, nasıl çaldı? Bestelemesi doğruydu ama çalmasını anlamadım; plâk dolduran Paganini değildi ki, dünyaca ünlü kemancı Jascha Heifetz. Yıldız dergisinde resmi vardı. Dünyaca ünlü Toskanini gibi şeflerin orkestralarıyla konserler veriyormuş.

 

  Jascha Heifetz

 

Yatınca anımsamaya çalıştım, Fantasia filminde de bir büyük şef görmüştük, filmin başında karanlıklardan aydınlığa çıkıyordu. Bir süre anımsayamadım. Böyle durumlarda da oldukça tedirginleşiyorum. Neyse, bu kez çabuk anımsadım, Stokowski, Leopold Stokowski. Rus adlı bir İngiliz. Bu ad olayına o zaman çok şaştığımız için şefin adı üstünde çok durmuştuk. Sanırım o yüzden kolay anımsadım. Arturo Toscanini, Leopold Stokowski, Ernst Praetorius, Hasan Ferik Alnar. Hepsi bu kadar!

 

 8 Kasım 1945 Perşembe

 

Arkadaşlar aralarında 10 Kasım 1938’den söz edince ben de bir gün öncesini anımsadım. O zaman 10 Kasım, büyük yas olayı yoktu, Daha doğrusu benzer bir olay vardı da sonrası gibi acıklı değildi. 10 Kasım, bizim Lüleburgaz’ın Yunan askerlerinden arındırılması günüydü. Bu nedenle Kurtuluş kutlaması yapılıyordu. Benim köyden ayrılmam söz konusu olunca ağabeylerim, bu ayrılışı şenlikli bir hava içinde yapmayı kurmuşlardı. En uygun gün 10 Kasım’dı. Köyün yarısı o gün törenler için Lüleburgaz’a inecekti. Böylece ben, askere uğurlananlara benzer uğurlanmış olacaktım. Bütün hesaplar buna göre yapılmıştı. Oysa ben böyle bir uğurlanma istemiyordum. Gittiğim yer hakkında fazla bir bilgim yoktu, birkaç gün sonra geri gelebilirdim. Bunları düşünerek sessizce gidip kalmayı başarırsam şatafatlı geliş gidişleri o zaman yapacaktım. Bu düşüncemi babama anlattım. Ancak babam, ağabeylerim için:

-Onlar her yıl bugün giderler, bu yıl da gideceklerdir. Lüleburgaz’a dek birlikte gider, orada sen ayrılır istasyona gidersin! Babam haklıydı, sesimi kesip bekledim. Zaten, gidiş olayım beni başka başka açılardan sarsıyordu. Sabah erkenden hazırlanıp yola çıkmıştık. Lüleburgaz’a dek, sanırım susmuştum. Çarşıya girerken ayılık koşulumu söyleyeceğim sırada bir başka acı gerçekle karşılaştık. Atatürk ölmüş! Lüleburgaz çarşısı boş. Ortalıkta dolaşanlar şaşkın. Ağabeylerim gibi öteki köylüler de sustu kaldı. Daha buradan geri dönme kaygısına kapıldım. Gelmesini istemediğim iki ağabeyim telaş içinde trenin çalışıp çalışmadığını, istasyona faytonların gidip gitmediğini öğrendiler. İçim rahatlar gibi oldu. Ancak çevremdeki insanların sızlanmaları beni de etkiledi. Bir an için olayı Lüleburgaz’a bağlayarak, trene gitmeyi ivedileştirmek istedim. Ağabeylerim kesin karar verdi:

-Birimiz senin gelip trene bindiğini görecek! Bektaş Ağabeyimin gelmesini istedim. Birlikte gittik, trene binince gördüm ki, Lüleburgaz’daki durum her yerde var; yüzler gergin, gözler yaşlı, diller tutuk… Ben bunları düşlerken yanımdan geçen Halil Basutçu sordu:

-Karaağaç’a aynı gün mü gelmiştik? Belli ki o da o günleri düşlemiş. Aynı gün gelmediğini, onun iki gün sonra geldiğini, öğrenci numaralarının geliş sırasına göre verildiğini o nedenle benim numaramın 66, onun numarasının ise 70 olduğunu söyledim. Arkadaş bana takıldı:

-Sen bunları not ediyorsun, yanılmazsın, ben unutuyorum. 10 Kasım denince o, ak saçlı doktoru anımsıyorum, radyo dinlerken gözlerinden yaşlar akmıştı.

Arkadaşın anımsadığı doğruydu ama o, Atatürk’ün ölüm gününde değil, naaşının, İstanbul’dan Ankara’ya getirilişindeydi; o günkü radyo yayınını bize de izletmişlerdi.

Kahvaltıda kimse 10 Kasım’a değinmedi. “Hamdi Keskin öğretmen ne demişti?” sorusu tekrarlandı. Hamdi Keskin Öğretmen her arkadaş bir yazar seçip, arkadaşlara anlatacak, tanıtma yazısını da kendisine verecek. Zamanını söyledi mi? Hem soruyorlar hem de gülüyorlar:

-Siz derste yok muydunuz?

- Vardık ama unuttuk!

Hamdi Keskin öğretmen gülümseyerek geldi. Halil Dere ayağıyla dürterek, yavaşça:

-Bu da bir numara düşünüyor! dedi. Aldırmadım. Öğretmen, gerçekten bir şeyler düşünür gibiydi. Yanılmışız, Hamdi Keskin öğretmen hiç de sandığımız gibi çıkmadı, Ali Şîr Nevaî ile bitirdiği geçen dersi, bitmemiş gibi gene onunla başladı:

-Ali Şîr Nevaî, bize Atatürk’ün işaret ettiği gibi kökenimizin çok sağlam olduğunu ta o zamanlar muştulamıştır. Türkçe 1400’lü yıllarda böylesine bir dilken, ne oldu da, bu Osmanlıca karmaşık dili başımıza sarıldı? Sizden soran olmadı ama geçen yılki arkadaşlarınızdan soran olmuştu, Ali Şîr Nevaî, Türk dilinin, Arapça ile Farsça’dan daha zengin olduğunu neye dayanarak öne sürüyor? Çok doğal olarak kendi kullandığı dile dayanarak. Bakın, bu konuda Batı ülkelerinde de tartışmalar yapılmış, uzun araştırmalar sonunda örneğin İngilizler kendi yazarları Shakespeare’in kitaplarını incelemiş, onun 23000 söz kullandığını saptamış. Keza Fransızlar da kendi yazarlarını incelemiş, büyük şairleri Hugo, Victor Hugo’nun 22000 söz kullandığını saptamış. Almanlar, Danimarkalılar, İspanyollar bu konuda araştırma yapmıştır. Biz de henüz bu denli geniş kapsamlı araştırma yapılmamakla birlikte bu, yapılmayacak anlamına gelmemelidir. Bizde, özellikle Osmanlılar döneminde düz yazıya önem verilmediği için kitap üstüne bir araştırma çok sağlıklı bir sonuç vermeyecektir. Görüyorsunuz Edebiyat deyince karşımıza Divan şiiri çıkıyor. O da birkaç ad etrafında dolaşıp duruyor. Halk ozanlarımızdan büyük bir söz kaynağı bekleyemeyiz. Onlar özüyle sade bir dil kullandılar. Ben Osmanlılar dedim ama haksızlık etmeyelim, Selçukiler de bu dil kısırlığını aşamadılar. Bunu nedeni, her ikisinin de kendi yurtlarını bırakıp göç etmelerine bağlanabilir. Yine Batılıların yaptığı araştırmalara göre, yurdunu terk ederek başka topraklara göç edenlerin, sanıldığı gibi dillerini tüm özellikleriyle götüremediği saptanmıştır. Bu konuda da elimizde koca bir Amerika deneyimi var. Günümüz Amerika Birleşik Devletleri’nin dili İngilizcedir. Ancak insanlar orada İngiltere İngilizcesini değil değişmiş bir İngilizceyi konuşmaktadır. Bunun için türlü varsayımlar öne sürülmekte ise de en belli nedeni, ayrılan yerden, gidilen yerin farklılığıdır. İnsanlar doğanın içinde yaşadığından ona uymak zorundadır. Çevresindeki bitkiler değişmişse onları tanımak zorunda kalacak, onlara bir ad verecektir. En azından bu bile bir değişimi hazırlar. İngilizceyi örnek aldık, Güney Amerika için de İspanyolca ya da Portekizce için de durum böyledir. Bize gelince; Osmanlıca’yı örnek alıp, dilimizin zenginliğini öne süremeyiz. İşte Ali Şîr Nevaî bize güzel bir örnek. Onun kullandığı Türkçe sözler, otuz dolayındaki kitabında kullanılmış. Bir bunları ele alıp bir de Farsça ya da Arapça kitaplar taranır kullanılan sözcük sayıları karşılaştırılırsa doğru hesap ortaya çıkar. Bu yapılmadan Ali Şîr Nevaî’nin karşısına çıkamayız. Çıkmak bir yana, ona inanıp, kendi dilimizin neden öyle cüceleştiğini araştırmak zorundayız. İşte Atatürk, önce Türk Dili Tetkik Cemiyetini daha sonra onu genişleterek Türk Dil Kurumu’nu bunun için kurdurdu.

Hamdi Keskin öğretmen az durduktan sonra bize:

-Sosyoloji okuyorsunuz, belki bu konu üzerinde de durmuşsunuzdur. Göç eden toplumlar, yeni yerleştikleri yerlere kendi kültürlerini olduğu gibi götürebilir mi? İşi bu taraftan da ele alıp Selçuklu ya da Osmanlı Türklerini kıyasıya eleştirmeyelim. Ayrılan yerle yeni yerleşim yerleri farklı topraklar olunca zorunlu bir dil değişimi olmaz mı? Farklı toprak, farklı doğa örtüsü, farklı iklim farlı ürünler dilleri etkilemez mi? Bir de gidilen yerin, eski sahipleri ile iletişim acaba yeni gelenleri etkilemez mi? Bir başka konu da acaba göç edenler, yerlerini tümüyle mi terk etti, yoksa salt genç kuşaklar mı bu yeni maceraya kalkıştı? Bu da çok önemli bir etken. Çünkü yaşlı kuşaklar, koruyucudur. Buna karşın genç kuşakların değişkenliği daha kolaydır. Olayı bu açıdan da düşünmemiz gerekir. Bir an olsun şöyle düşünelim:

-Asya’dan Batı’ya göç başladığında, yaşlılar orada kaldı. “Eski hamam eski tas!” sözü gereği onlar orada yaşadı. Doğal olarak onlarla birtakım gençler de kaldı. O gençler, yaşlıların kalıplaşmış geleneklerini dolaylı olarak dillerini de sürdürdü. Oysa ayrılanlar, gittikleri yerlerde, isteseler de istemeseler de oranın yerlileriyle karşılaştı. İşte bizim tarihimiz, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya yerleşmeye başladığımızı yazıyor. Bu tarihten sonra yer yer küçük Beylikler, derken Anadolu Selçuk Devleti kuruluyor. Sonradan Beyliklere ayrılan Selçuk Türkleri, hangi nedenle olursa olsun dillerini bırakmışlar ki bir gün geliyor, bu beyliklerden öne çıkmış olan Karaman Beyliğinin Hakanlarından Mehmet Bey, bir buyruk yayınlıyor:

-Bundan böyle ülkemde Türkçe konuşulacaktır! Bu buyruk bize önemli bir olayı anımsatıyor:

-Demek ki, Asya’dan kalkıp gelenler, zamanla gittikleri yerde dillerini değiştirebiliyor. Yazık ki bizim atalarımız da bu yanılgıyı yaşamıştır. Bundan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz. Ali Şîr Nevaî, Asya’da kalanların devamıdır. Onun övdüğü Türkçe bu bizim, sonradan Farsça ile Arapça arasında sıkışıp kalan konuştuğumuz dil değil, atalarımızın geniş boyutlu dilidir. Atatürk bunu amaçlamış, bu nedenle araştırılmasını istemiştir. Bu istek günlük konuşmalarda kullandığımız sözleri bırakmak anlamında asla düşünülemez. Bazı aklı evvel, (saptırıcı düşünceli) ya da düşünce yoksunu kişilerin dediği gibi Eski Asya diline dönmek değil, sözcük kökenleri açısından şimdiki daralmayı genişletmektir. Sözgelimi Nevaî Könglüm diyor, biz bunu gönlüm yapmışız, gönlümü değiştirip könglüm yapacak değiliz. Ancak gönlümün kökü bizimdir, deyip onu kullanacak Acem ya da Arapçadan alınarak gönül yerine kullanılan “Dil”, ya da “sîne” ile onlardan Fars ya da Arapça kurallarına göre uydurulmuş, dil-i bîçare, dil-i bigâne, dil-i pâk, ya da sine-i millet, sine-i vatan gibi yabancılığı sırıtan özgün dil kurallarımızı bozan başka dillere daha fazla sarılmayacağız. Dil sözü, konuşma olayını anlatan bir sözümüzdür. Bunu Türk halkı tarih boyunca böyle kullanmıştır. İşin acıklı yönü Divan Şairlerimiz de sırası gelince dil sözünü gene dil olarak kullanmıştır. Türk dili, Acem dili, Arap dili tarihin her devrinde söylenmiştir: “Heyecanlandım, birden dilim tutuldu, konuşamadım” her dönemde birileri tarafından söylenmiştir. “Eline, beline, diline hakim ol!” sözü söylenegelen bir deyimdir. Fransız, dili, Alman dili, Rus dili dendiğinde bunun o insanların gönlünden söz ettiği anlaşılmaz. Böyleyken Farça’dan alınan gönül anlamı taşıyan dil, tüm Divan şairlerince benimsenmiş, gönül anlamında kullanılmıştır. Üstelik, Farsça terkipleriyle benimsenerek kullanıldığı için dile takılan yüzleri aşan başka söz de onunla birlikte bizim dilimize karışmıştır. Benim yaptığım bir sayıma göre bu tür dil üstüne kurulan terkiplerin (tamlamaların) bunlara, Divan dilinde Mazmun da denir, bunların sayısı 110 dolayındadır. Dil-i âvare’den dil_i şeb’e kadar 30, terkipten (tamlamadan) başka bir de bileşik söz yapılmıştır. Dil-âşüfte, dil-aver gibi bunlar da 80 kadardır. Şu işe bakın, Ali Şîr Nevai’nin bir göngnül (bizim gönlümüz) sözü bizi nerelere götürdü. Bunu demekle Divan şiirinden geçecek miyiz? Asla bunu yapamayız, yapmamalıyız!

Bakın Nef’i ne güzel demiş:

 

Esdi nesim-i nevbahar açıldı güller subh-i dem
Açsın bizim de gönlümüz saki meded sun câm-ı Cem…

 

Dil’e 110 şekil veren Divan şairleri içinde bizim olan Gönül de pekâlâ kullanılmıştır. Bakın Nef’i, gönlümüz diyebilmiş. Ne var ki, o da az sonra Cem’in camı demiyor da câm-ı Cem diyor.

Bu olaya, bizim tarihsel bir yanımız, büyük yanılgımız olarak bakacağız; bu nedenle bunları bir iki derste çözecek değiliz. Sizler bunu yaşam boyu araştırabilirsiniz. Lütfen bunu deneyin! deyip gülümsedi. Konuyu gene Ali Şîr Nevaî’ye getirip onun kitaplarını tanıttı. 34 cilt tutan eserlerinin bir bölümünün adlarını, konularını söyledikten sonra beş Divan’ı olduğunu bunlarının dördünün Türkçe, birinin Farsça yazıldığını anlattı. Öğretmen bir de karşılaştırma yaptı:

-Bizim büyük Divan şairlerimiz, Baki, Nef’i, Nabî, Nedim birer Divan bırakmıştır. Nevaî onların dördünden çok yazdığına göre oldukça üretken bir kalemi varmış! deyip gülümsedi.

Öğretmen, Ali Şîr Nevaî için:

-Üstünde çok durulacak yanları var, ancak bizim yetki ve de kaynak sınırlarımızı aştığı için bu kadarla yetineceğiz, sizler olanak bulursanız, bu değerli Türk şairini daha da yakından tanıyın! deyip ayrıldı.

Öğretmen çıkınca, Ahmet Allı, Ali Bayrak’a sesledi:

-Hemşerim Ali Şir! deyince gülenler oldu, Fakı Yörük:

-Ayıptır oğlum, Nevaî’ ye saygısızlıktır! deyince Ahmet Allı, Fakı’ya çıkıştı:

-Size ne oluyor, ben daha sözümü tamamlamadım, gıcık geldi, durdum ben, Ali şirret! diyecektim!

Bu kez de Ali Yücel, “dilin tümden tutulsaydı” deyince; “İşştt! Yapmayın, etmeyin!” sözleri arasında ayrılıp Kitaplığa geçtik.

Doç. Niyazi Çitakoğlu, elinde bir kitapla geldi. Gelir gelmez de bize:

-İşin kolay tarafından Almanca öğrenmek istiyorsunuz. Sizi yetiştirenler böyle yönlendiriyor; işin kolay tarafı. Ne var ki bir yabancı dil, işin kolay tarafından öğrenilemiyor. Bakın ben ya da Almanca öğrenen herkes bu yazıları okudu, okumak zorundaydı. Çünkü eski kaynaklar bu yazılarla yazılmıştır. Yazılar gotik denilen harflerle yazılıydı.

Eğilip bakar gibi yapınca öğretmen açıp gösterdi. Orta okul ve lise Almanca kitaplarım ciltli olarak yanımda olduğundan ara ara bakıyorum, sahiden oldukça zor. Öğretmen sözü uzatmadı:

-Bugün size, Alman öğrencilerin okumak zorunda olduğu mitolojik yazılar okuyacağım. Aslında benim amacım, bunları, son sınıfa geçtiğinizde size okutmaktı. Bir süre gülümsedikten sonra:

-Fark etmez, gene son sınıftasınız, sizin yerinize ben okuyayım! deyip uzunca bir manzum hikâyeye okudu. Benzer bir hikâyeyi geçen yıl Schiller’den okuduğum için “Schiller!” deyiverdim. Öğretmen:

-Evet Schiller! Schiller, Alman gençliğinin geçemediği bir yazardır, bir kahramandır deyip okumayı sürdürdü. Baştan sona okuduktan sonra bölüm bölüm açıkladı. İbukus’un Turnaları adlı bir hikâye idi. Öğretmen:

-Bizim, Halk Ozanlarımız gibi Eski Yunanistan’da da halk ozanları varmış, onlar da çalgıları elinde semt semt gezip söylüyormuş. Bir farkla, onlar bizimkiler gibi gariban olarak kalmıyor zamanla varsıllaşıyormuş. İşte İbikus da bunlardan biriymiş. Bir gün bir yerlere giderken bir su başında iki kimse ile karşılaşmış. Karşılaştığı kimseler haydut taifesindenmiş, İbukus’u tanıyıp parası için öldürmüş. Ancak İbikus ölüm sancıları içinde kıvranır, haydutlar onun can vermesini beklerken inanılmaz sayıda turna kuşu gelmiş. Turna kuşlarını gören haydutlar duraksamışlar. İbukus can verince rahatlayıp uzaklaşmışlar. İbukus bir şölene çağrılıymış, büyük bir şölene. Haydutlar da o şölene gitmiş. Ünlü ozan İbukus şölene katılmayınca bekleyenlerde bir acaba? sorusu oluşmuş. Haydutlar kılık değiştirmiş, rahatlar. Şölen yeri büyük bir açık hava tiyatrosudur. Bir rastlantı oraya da büyük bir turna grubu alçalarak yaklaşmış. Neredeyse izleyicilere değecek ölçüde alçalarak geçmişler. Haydutlar gizliliklerinin güveni içinde şöleni izlerken biri, ötekine turnaları göstererek:

-İbukus’un turnaları! demiş. Demiş ama yakınlarındakiler bu konuşmayı duymuş. İbukus’un gelmeyişi duyarlığında bulunan insanlar, hemen konuşanları sorguya çekmişler:

-İbukus nerede? Neden onu andınız? Şaşkına dönen haydutlar böylece paçayı kaptırıp cezalarını çekmişler.

Öğretmen, Eski Yunan Mitolojik olaylarını, Almanca’ya ustalıkla kazandıran Schiller’i övdü, onu, Shakespeare ile karşılaştırdı arkasından bir başka benzer şiirini okudu: Dalgıç. Onu açıklarken dersimiz bitti. Devam etmek üzere ayrıldık.

Schiller’den bu tür bir şiiri geçen yıl ben de okumuştum. Onda aslanlar, kaplanlar vardı, olayın Almanya’da geçtiğini sanıyordum. Meğer Schiller’in bu tür şiirleri toplayan bir Almanca kitabı varmış, öğretmen bunu çeviriyormuş. Öğretmenin bu girişimine sevindik.

Yemekte bizim İbukus ilgi çekti, hemşerim Kadir, tekrar tekrar anlattı. Ekrem Bilgin olayı bilmemesine karşın salt Kadir’i kızdırmak için duraksamadan düzeltme yaptı:

-İbukus değil İbibik’tir o! dedikten sonra öteki arkadaşlara da onaylattı. İbibik kuşu vardır, tepesi şöyledir, böyledir! Çaresiz Abdullah ile bakışarak araya girdik.

Başkan Hasan Yılmaz, bölüm Başkanımızdan izin almış, beni çağırdı. Arkadaşlar takıldılar:

-Hadi gene kaytardın! Şaka değil gerçekten kaytarmış oluyorum. Üstelik bugün salona sahiden gitmek istemiyordum. Bölüm Başkanı benim üstüme gelmiyor, bu besbelli. Bu benim işime geliyor ama arkadaşların şaka da olsa sözleri gene de dokunuyor.

Başkanlık odasında toplandık. O çok önemli işi öğrenince gülümsedim, iş Hasan Yılmaz’ın işi değil, Hürrem Arman’ın işi. Bir an katılmamayı bile düşündüm ama kime edeceğim ki? Hasan gücenecek! İşimiz, Millî Eğitim Bakanlığı stajına gidecek grupların listesi yapılacakmış. Bu iş öğrenci başkanının olur mu? Eğitimbaşı ne yapıyor? Aralık, ocak, şubat, mart, nisan, mayıs ayları yapılacak stajlar için her ay 10 arkadaş gidecek. Her bölümden bir arkadaş alınca 6 oluyor. Ancak sayılar denk değil, 6 kişilik grup yanında 15 kişilik grup var. Bir süre öyle böyle denemesinden sonra kesinleştirdik. staj bir ay sürüyor, bu bir ay boyunca Pazar günleri ile tatiller dışında her gün gidiliyor. Mahide Kiremitçi bunu duyunca şimdiden dertlenmeye başladı. Kendisini (şaka olarak) uyardım:

-Liste yapmak Başkan’ın elinde, görevi sen bıraksan bile Başkan bırakmayacak, onun görevi gelecek kasım ayına dek sürecek. Öyleyse benzer listeyi o yapacak, yakın ilişkiyi sürdür, Başkan seni kayırır.

Mahide çok duyarlı, ne anlama çekti bilmem, renklendi. Gene de:

-İyi arkadaşlığımız sürecek; arkadaşlarla karar aldık, hep yardımcı olacağız.

Listeleri tamamladık, Hürrem Arman imzaladıktan sonra asılacak. Benim sıram kendiliğinden mayıs ayında, numaram 131. Bunu ben de merak ettim, neden acaba? Oysa ben erken gelen gruptandım. Kepirtepe’den gelenlerin de son numarası değildim. Oradan 16 arkadaş gelmiştik, numara sırasına göre ben ortalardaydım. Bir bakıma iyi olmuş. Az düşündüm nisan ayında olsaydı gibi bir saplantıya kapılır gibi oldumsa da toparlandım. Daha 6 ay var, belki bir yolunu bulur değiştiririm! Mayıs ayında piyanodan kopmam sınavlar açısından zararıma olabilir. Biz konuşurken Mahide’nin arkadaşı Pakize Yılmaz geldi. Onu görünce geçen günkü kuşkum gene depreşti, bu soyadı benzerliği, sanırım herkeste aynı duyguları uyandıracaktır. Belki kendileri için de bir yakınlaşma nedeni olabilir. Böyle düşündüm ama gene de takılmadan duramadım:

-Arkadaşına gelme bahanesiyle ayakların buraya alışacak, bari gelecek ay adaylığını koy da sıranı savuştur. Pakize birden:

-Aaa, demeyin, bu tür işleri hiç sevmiyorum, zaten bizim atölyede benim benzer bir işim var, ondan kurtulabilsem! Mahide yetişti:

 -O zaten istemeyerek bir ikinci görev de yüklendi, piyeste rolü var.

Biliyordum ama gene de:

-Ya, ne güzel, kutlarım! dedim. Bir Yaz Gecesi Rüyası, Titania rolüne yakıştığını söyledim. Pakize:

-Ben almadım, bana hemen hemen zorla verdiler. Bella Öğretmen beni gösterdi, benim için direndi. İşin içine Sabahattin Öğretmen girince kaçamadım.

Pakize’ye başarılar diledim, karşısındaki Oberon rolündeki Süleyman Alkan’ın da ilk piyes rolü olduğunu söyledim. Pakize bunu bilmiyormuş, sevindi:

-Onun da benim gibi bir acemi oluşuna sevindim! diyerek güldü. Oldukça tombul yanaklarında çukurluklar oluşunca güzelleşti. Hasan bir bahaneyle ayrıldı. O gidince daha rahatladım, sorular sordum, Pakize’nin daha önceki öğretmeni, şimdi Kepirtepe’deki (Biçki-Dikiş öğretmeni) Pesent Ilgaz’dan söz ederek, söyleşiyi uzattım. Baktım ki Pakize gibi Mahide de konuşmaktan hoşlanıyor. Önümüzdeki 20 günün fazla sıkıntılı olmayacağını düşleyerek sevindim. Biz konuşurken Başkan yeni haberle döndü:

- Yarın Yüksek Bölüm de Enstitü öğrencilerinin hazırladığı 10 Kasım, Atatürk’ü anma toplantısına katılacak! Bu nedenle sabah dersleri yapılmayacakmış. Hasan Yılmaz biraz gergin:

-Bizim arkadaşlara bunu nasıl anlatacağım (!?) Kendi düşüncemi söyledim:

-Tıpkı Hüseyin Atmaca’nın yapığı gibi yemekte duyurursun, sabah da kahvaltıda tekrarlatırsın. Gelmeyenlerin adlarını yönetime bildireceğini söylersin, gelmeyenleri saptar, gereğini yaparsın! Ben de sabah yatakhaneyi denetler, yatanları uyarırım, direnenleri de yazar bildiririm. Hasan rahatladı.

Salona döndüğümde arkadaşların çoğu ayrılmış kalanlar da konuşuyorlardı. Söze karışmadan küçük odaya girip Mozart dört el, piyano sonatını çalıştım. Kendi tarafımı oldukça başardım ama asıl kaygım, öğretmenle çalarken ona uymak. Parçayı Faik Öğretmenle de çalışmıştık. Sıkıntım parçayı çalmakta değil uyum sağlamakta. Abdullah Erçetin’le birkaç kez, Doğan ya da Talip’le çok kolay sandığımız menuet ya da gavotları denedik. Kusurum, çalamamak değil, ritmi dengeli sürdürememek.

Yemeğe biraz geç kalmışım arkadaşlardan kalkanlar oldu. Kalanlar da çok özel konular konuşuyordu, katılmadan yemeğimi kaşıkladım. Kalkınca da gene piyanoya döndüm. Kendi bölümümü iyice pişirdiğime inanarak yatakhaneye döndüm. Yatınca bir süre Hamdi Keskin öğretmenin anlattıkları düşündüm. Babamla ilgili bir konuşma aklıma takıldı. Ya bayramdı ya da düğün falandı, kahve oldukça kalabalıktı. İnsanlar eğleniyordu. Köyde şarkı söyleyenler sayılı kimselerdir. Eğitmen Mustafa Ağabey, (Eğitmen olmadan önce) Mahmut Ağabeyim başta gelen türkücülerdir. Mahmut Ağabeyimin türkülerinden sonra, onun sesinin güzelliğinden falan söz edenler oldu. Babamın da bulunduğu bir andı. Babamın yaşıtlarından Damgalı Dede de oradaydı. Birisi babama takıldı.

-Ağa Amca, oğlun ne güzel söylüyor, sen de gençliğinde söyler mi idin? Babamdan önce Damgalı Dede.

-O çok güzel söylerdi, bizim arkadaşların bülbülüydü! gibisine sözler edince kahvedekiler babama takıldılar. Babam:

-Memlekette sahiden söylerdim, Oradan 30 yaşımda ayrıldım, genç sayılırdım. Ancak buraya gelince türkü söylemek bir türlü içimden gelmedi. Bunu çok kez düşündüm. Sonunda şöyle bir düşünceye kapıldım. Orada söylediğim türküler oranın türküleriydi. Onların hiç birisini burada anımsatan bir şey yok. Oranın deresi başka, ormanı başka, yolları başkaydı. O türküler orasını anlatıyordu. Orası çok eski bir yurt olduğu için anıları da oldukça çoktu. Buraya yerleşeli 40 yıl oldu, kırk yıl bir köyün ömründe pek önemli sayılmaz. Üstelik şimdi bir de gramofon aleti çıktı. Güzel sesler, güzel şarkılar söyleniyor ama, kimin nesi kimin fesi? hesabı ortaya söylenen şeyler. Kızıl Irmak diye bir plâk var onu dinlerken ben Kızılırmak değil bizim eski köyün köprüsünü düşünüyorum. Bizim köprüden de bir gelin düşmüş ona bir türkü yapılmış. Biz onu yaşayarak söylüyorduk. Zeynep gelinin soyundan insanlar vardı, damat Hasan’ın soyundan insanlar gösteriliyordu. Öyle olunca söyleyen daha sıcak sarılıyor türküye. Böyle düşündüğüm için ben gramofonu dinliyorum ama beni fazla etkilemiyor, sesler rüzgâr gibi, sel suyu gibi gelip geçiyor! demişti.

Bir başka olay da gene göçlerle ilgili. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akın Piyesinde var. Hakan İstemi Han, kızı Suna ile damadı Demir’le konuşur:

-Siz gençler, Batıya, yeni ülkelere gideceksiniz, biz yaşlıların yeri burasıdır, der. Tıpkı Hamdi Keskin öğretmenin dedikleri gibi, birileri gidiyor ama kalanlar oluyor. Kalanlar oranın geleneklerini, dilini olduğu gibi sürdürüyor. Kendi ülkesinde katıksız karışıksız duran toplumların dilleri neden bozulsun? Bozulma şöyle dursun gün günden daha da zenginleşir. Öyleyse Ali Şîr Nevaî bunu kanıtlamış, Atatürk de bu gerçeği Türk Ulusuna bir kez daha muştulamış oluyor. Türk Dil Kurumu, Türk dilini, tarihsel kökeni üstüne oturtmak için kurulmuştur. Bunun gerçekleşmesi için hepimizin yardımcı olmamız gerekmektedir. Varlık Dergisi Şubat 1943 tarih ve 231 sayısında çıkan bir yazıyı anımsadım, orada da hepinizin bu konuda yardımcı olmamız istenmektedir. Yaşar Nabi Nayır’ın yazısını anımsamaya çalışırken uyudum.

 

9 Kasım 1945 Cuma

 

Uyanınca konuşmaları dinledim, kesinlikle gene 10 Kasım ya da Atatürk sözleri edilecektir. Eğer bu olursa, bu kez ben de konuşacağım. Benim konuşmam onlarınkinden daha sağlıklı olacaktır. Çünkü onlar kanıtlayıcı bir söz söylemiyor. Atatürk’ü göremedim ama hiç değilse ben görmek için Lüleburgaz- Saray ilçeleri arasında iki gün yürüdüm. İstesem Atatürk’ü gördüm de diyebilirim ama yalan söylemek istemem. Bunları tasarlarken hemşerim Kadir yanıma tırmandı, ağabeyi Kara Hüseyin’den mektup almış. Hüseyin, hemen hemen her mektubunda selâmını eksik etmiyor. Öğrenciliğimizde de beni yalnız bırakmazdı. Babası bizim köyün imamı olduğundan, beni koruma gereğini duyuyordu. Birkaç kez, yardımını da gördüm. Seydi-Mehmet kardeşlerle yıldızım barışık değildi. Onlar Yukarı Mahallede oturduklarından, dersten sonra ben köye dönerken bir süre yolda birlikte yürüyorduk. Seydi ile itiş kakış durumuna girdim. Kendi gücüme güvenerek Seydi’ye çullandım ama arkamdan Mehmet sarılınca iş değişti. Öteki arkadaşlar bizi ayırdı. Hüseyin bunu duymuş, bana hiç bir şey demedi ama bir süre benimle onları köyünden çıkana dek yürüdü. Bunun gerekçesini de benden sakladı. İlk gün benimle bizim köye gelmek istediğini söyledi. Nedense bir gerekçe uydurup Kenar Osmanların bahçesi yanında geri döndü. İkinci günü, bu kez Kenar Osman ona musallat oldu. Artık durumu anlamıştım, Hüseyin’i bana katılmaktan vazgeçirdim. Seydi ile de aramız düzelmişti. Kadir bir şeyler anlatırken ben bunları aklımdan geçirdim.

Yağmur yağıyor söylemleri, arkadaşları değişik bir havaya soktuğundan, kalkan bir süre sonra yatakhaneyi terk etti. Böylece ben, konuşma fırsatı bulamadım. Bu kez de konuşma olanağını kendim yarattım. Neden geç kaldığımı soranlara:

-Bugün yatak kontrolü var, yatağını düzgün yapmayanlar uyarılacak!

-Yapmayanlara ne ceza verilecek?

-Orasını okul müdürü bilir?

-Sahiden müdüre mi bildireceksin?

-Ben neden bildireyim onu Öğrenci Başkanı Hasan Yılmaz bilir!

Böyle konuştum ama ortalığa bir göz atıp çıktım, yatanlar vardı, aldırmadım.

 Kahvaltıda benim konuşmamdan söz edildi:

-Yataklarımızı her zamandan farklı mı yapacağız? Benden önce Ekrem Bilgin konuştu:

-Evet, farklı yapacaksınız, yastıklar ayak tarafına konacak! Arka masadakiler duymuş, onlar da bize katıldı. Azmi Erdoğan, yastığı olmadığını söyledi. Kâmil Yıldırım:

-Bende iki yastık var, birini veririm! deyince, Muttalip Çardak:

-Azmi senin yastığı yürüten çıktı! deyince hep güldük.

Malik Aksel öğretmen, koca çantası yanında elinde rulelerle geldi. Kapının yanında duran Halil Yıldırım, öğretmenin elinden ruleleri almak istedi. Malik öğretmen gülerek:

-Buraya kadar getirdim, masaya mı koyamayacağım? deyip yürüdü. Halil Yıldırım, durduğu yerde öylece kaldı, üzüldüğü belliydi. Malik Öğretmen elindeki ruleleri masaya koyunca açıkladı:

-Düşürmemek için elimi son gayretle sıkıyordum; açsaydım hepsi saçılacaktı! dedi.

Yerine oturunca, Halil Yıldırım’ı çağırdı, ruleleri ona açtırıp tahtaya astırdı. Asılan resimler, büyük boyda insan portreleriydi. Atatürk, İnönü, (İnönü’nün birbirine benzer iki portresi) başka insanlar vardı. Portre resminin tarihçesi üstüne bir süre konuştu. Rönesans döneminde Papaların portreleriyle başlayan yaşayanların resimlerini yapmak, bir zaman moda olmuş, Avrupa’daki tüm krallar, portreleri için ressam aramışlar. Fatih Sultan Mehmet’in Venedikli ressam Bellini’yi çağırması da bu modanın bir yankısıymış. Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketiyle bizde de portre ressamları yetişmiş. Öğretmen, İstanbula gelen ressamları saydı:

Gentile Bellini, Amdeo Preziosi, Fausto Zonore, İvan Ayvazoski, Rudolf Ernst, Juigi Acquarone, Thomas Allom, Leonardo de Mnago, Salvatore Valeri, Giovanni Jean Brindesi, Felix Ziem, Anonio İgnace Melling, Jhon Frederck Lewis, Carlo Bossoni, Jean Bastiste Hilaire, Hermann David Salomon Corrodi, İppolito Caffi, Germain Fabius Brest, Alberto Pasini.

Öğretmen Halil Yıldırım’a liste verdi, arkadaş adları tahtaya yazdı. Ressamların hangi uluslardan olduğunu soran oldu. Malik öğretmen gülümsedi:

-Hangi milletten olduğunu ben hiç araştırmadım, fırça kullanışlarını düşündüm. Biliyorum ki onlar İstanbul’a milletlerini tanıtmak için değil, fırçalarının becerilerine güvenerek geldi. Genelde ressamların toplandığı yer İtalya’dır. Oysa İtalya, bir devlet değil devletler arasında paylaşılmış bir yerdi. Şimdiki İtalya, benim yaşımda bir devlettir. Sanatı sanat olarak düşünelim.

Öğretmen daha sonra tahtada yazılı kişilerin resimlerini ayrı ayrı gösterdi. Daha sonra bu kez Türk ressamlarını saydı: Hüseyin Zekâi Paşa, Hoca Ali Rıza, Mıgırdiç Civanyan, Süleyman Seyit, Halil Paşa, Osman Hamdi Bey. Onlardan da resimler gösterdikten sonra yaşayan ressamlarımıza geçti. İbrahim Çallı ile Feyhaman Duran, Namık İsmail’den söz etti. Özellikle İbrahim Çallı ile Feyhaman Duran’ın portre titizliğinin fotoğrafa yaklaştığını anlattı. Onların Atatürk portreleriyle özellikle İsmet İnönü’nün koltukta oturan resmi üzerinde durdu. Daha sonra Cumhuriyet Döneminde Avrupa’ya seçilerek gönderilen ressamlara gelince, deyip:

Şefik Bursalı

Cemal Tollu

Mahmut Cûda

Nurullah Berk

Hikmet Onat

Refik Ekipman

Malik Aksel

adlarını sıralayarak gülümsedi. Resimleri topladıktan sonra:

-Bunları da bir gün konuşacağız! diyerek ayrıldı.

Veysel Erüstün öğretmen, havanın kapandığını, bizi de odalara kapattığını gülümseyerek anlattıktan sonra, kendi arkadaşlarımızdan modeller seçerek portre çalışmamızı söyledi. Kısaca açıklama da yaptı. Kendi öğrenciliğinde genellikle bu tür çalışma sonunda arkadaşlar arasında tatsızlık olurmuş, onlardan örnekler verdi. Model seçilen arkadaşlar, çizilenleri beğenmediğinde tatsızlık çıkarıyormuş, bizi uyardı. “Model alınan arkadaş hiçbir zaman ressamdan fotoğraf beklemesin!” diye tembihte bulundu. Kendisinin de model seçilebileceğini, ancak derslikte sık sık gezeceği düşünülerek seçilmemesini istedi. Salonun değişik yerlerine çekilerek çalışmaya başladık. Halil Koçyiğit yakınımdaydı, ben onu seçtim. Halil seçişimden hoşnut olduğu için oldukça kıpırdamadan çalıştı. Zaten yüzünü tam göremiyordum, görebildiğim yerleri de öylece çiziktirdim. Yüz biraz çarpık oldu ama üstünde durmadım. Öğretmen, çizgilerimi beğendi

Öğretmenin dediği gibi resimler üstüne bir tartışma çıkmadı ama daha sonra kimi arkadaş, kendi modellerine yakışıksız sözler söylediğinden beklenmedik olaylar patlak verdi. Azmi Erdoğan Ekrem Bilgin’i bilerek kambur çizmiş. Ekrem, kambur olmadığını öne sürerek Azmi Erdoğan’ı münafıklıkla suçladı. Bu kez de Ekrem’in candan arkadaşı Halil Yıldırım Azmi Erdoğan’ı çarpık çizdiğini ileri sürdü. “Kendisi düşünce olarak çarpıktır, Veysel Öğretmen bunu bilsin!” deyince bir gürüldü koptu. Muttalip Çardak kendini olduğu gibi çizdiğini, bir başkası ne denli çarpıtsa gerçeğini kendisi çizdiği için umursamadığını söyleyince hep güldük. Muttalip, arkadaşları uyarmıştı. Sokrates’in sözü tekrarlandı: “Kendi bil!” Arkadan bir soru geldi:

-İnsanlar kendini sahiden bilebilir mi?

Tartışma yemekte de sürdü, “İnsanlar kendini gerçeğiyle tam olarak bilemez!” Sokrates bunu söylemişse, öncelikle kendisi de kendini bilememiş olacak ki, içinde bulunduğu toplumu incittiği için ölüme mahkûm edilmiş. Ben de kestirdim attım: “Sokrates diye biri yaşamamıştır. O da tıpkı, Don Kişot ya da Don Juan gibi bir kitap kahramanıdır.” Arkadaşlar beni uyardı:

-Sakın bunu Sabahattin Öğretmen duymasın! Güldüm, arkasından da açıkladım:

-Bu söylediğimi ben geçen gün Sabahattin Öğretmene yazdım! deyince yüzüme acıyımsı bakanlar oldu. Etkilenmedim değil etkilendim ama direncim daha da arttı. Bu konuda başka örneğim de var, salt Donkişot değil; Don Juan, Faust, Kral Lear, Hamlet, Giyom Tell, yaşamamıştır. Onlar birer kitap kahramanıdır. Tıpkı, Şehrazat, Şehriyar gibi. Şehrazat adı, Rimski Korsakov’u anımsatmış olacak birkaç arkadaş birden yarınki konserden söz etti. 10 Kasım nedeniyle gidilmiyor, geçen yıllar da gidilmedi mi? Güldüm:

- Her yıl 10 Kasım cumartesi gününe mi gelir? Geçen yıl (1944) Cuma günü idi. 1943 yılında ise çarşamba günüydü.

Benim bunları nereden bildiğim soruldu. Öğrenci Başkanının bunları Md. Yardımcısı Tahir Erdem’den aldığını söyledim. Bu arada bizim toplantılarda bunların konuşulduğunu, gelecek yılın da pazar günü olacağını ekledim. Bunların konuşulmasına bir bakıma sevindim, arkadaşların düşüncelerinde benim düpedüz kaytarmadığım fikri yerleşir. Konsere gidilemediğine göre akşam plâk dinleme önerildi. Tüm arkadaşlara duyurup Figaro’nun Düğünü operasını dinlemeyi önerdim. Opera yakında oynanacakmış, müziği hakkında bir fikrimiz olsun. Opera 23 plâk. “O!” falan dendi ama kimse karşı çıkmadı, salona bir not yazarak duyuru yapmaya karar verdik.

Yemekten sonra kendi salonumuza gitmedim, herkes beni görevli biliyor. Başkan Hasan, gelişime sevindi. Ancak onun da kısa da olsa bir özel işi varmış, ayrıldı. Bunu fırsat bilip, Varlık Dergisi’ndeki yazıyı aldım.

 

Değişen Dile Ayak Uydurmalıyız
 
Yaşar Nabi Nayır
 
Geçen gün bir yazıcı arkadaş, söz arasında, iki yıl önce gazetelerde çıkmış olan yazdıklarını kitap halinde bastırırken, cümlelerinde öz Türkçe lehine bir çok düzeltmeler yapmak zorunda kaldığını anlatıyor ve dilimizin adeta yıldan yıla fark gösteren değişme hızının büyüklüğüne şaşmaktan kendini alamıyordu.
 
Gerçekten bu hız büyük ve adeta baş döndürücüdür. Daha dün bize pek tabibi gelen bu ifadeleri bugün yadırgıyor, dün yerine koyacak Türkçe karşılıkları bulunmadığını sandığımız sözleri buğun kolayca Türkçeleştirebiliyoruz. Son bir iki yıl içinde bu hız büsbütün artı. Çünkü, Dil Devrimi heyecanı ayaktadır. Gün geçmiyor ki gazete ve dergilerimizde bu konu üzerine bir yazıya rastlanmasın. Gerçi bu değişme gidişinin edebiyatımızdaki yankıları daha dar ölçüdedir. Bunu da hoş görmek gerektir, çünkü edebiyat, dil bahsinde çok titizdir, sunilikten çok kokar, halkın konuşma diline geçmemiş yeniliklere karşı çekingen davranır. Bu devrim yolunda çığır açıcılık vazifesi basına ve radyoya düşer. Geçen yıl, bu alanda güzel bir başlangıca şahit olmuştuk. Gazetelerle ajans el ele vermiş, dili yabancı pürüzlerden temizlemek için çalışmalar başlatmıştı. Fakat nedense bu hayırlı başlangıcın ardı gelmedi. Toplu ve birlik çalışma gayretleri durdu.
 
Ancak davaya gerçekten inanmış olanların tek tek v ayrı ayrı didinmeleri kaldı. Ajans haberlerin de yine eski ve modası geçmiş tabirler yer almaya, gazetelerin Özdil uğrundaki dikkati sürçmeye başladı.
Bu gevşeme hiç de hoş bir şey değil. Dilin tabii değişme ve özleşme gidişi, unutmayalım ki, ancak hepimizin el birliği ile çabuklaşabilir. Bir kişinin, beş kişinin isteği yetmez, topluluğun sevgisini, ilgisini bu konu üzerinde her zaman uyanık tutmak, her zaman daha yeni, daha taze ve daha öz olmaya çalışmak, asıl biz, biz yazıcılara düşen bir borçtur.
 
 Yaşar Nabi Nayır, Varlık Dergisi- Şubat 1943 sayı 231

 

Yazıyı yazınca bir daha okudum. Yazı, iki yıl önce yazılmış. Arkadaşlardan kime sorsam Varlık Dergisi’ni okuduğunu söylüyor. Merak ediyorum bunların kimileri Varlık’ın neresini okuyor? Bu yazıyı okuyan, yazıda söyleneni anlayan bir kimse kalkıp da dergiye hâlâ mecmua der mi? Üstelik, Varlık Dergisi’ne mecmua der mi? Söylediklerimden kimileri alıştıklarını öne sürüyor. Oysa psikoloji dersinde konuşurken alışkanlıkların birer hastalık gibi insanın yakasına yapıştığını konuşa konuşa kalkıp “Alıştım” demek ne anlam taşıyor?

Kitaplıktan çıkarken İsmail Koralay’a rastladım, beni onların salonuna çağırdı. Onların (öğretmenlerin) salonun önünde bir odaları var, oraya geçtik. Tam oturdum kapı önünden bizim Bölüm Başkanı geçti. Bizim salon boşalmış, İsmail Koralay’dan izin alıp kendi salonumuza geçtim. Mozart, Dört El sonat aklıma geldikçe uykumu kaçırıyor. Piyanoya oturunca kolaylaşıyor gibi geliyor ama, (bana öyle geliyor) bir süre ara verince yeni başlamış gibi kaygılanıyorum. Birkaç kez tekrarlayınca rahatladım. Salon geçip opera plâklarını hazırladım. Bizim sınıf bu plâkları 3. dinleyişimiz olacak. 2. sınıflar da dinledi, Ahmet Yol ise opera metnini iyi biliyor. 1. Sınıflar için ondan rica ettim. Ahmet oldukça anlayışlı, böyle durumlarda yardıma koşuyor. Önerime:

-Hayhay abi! deyip üslendi; kısa kısa, bölümler değiştikçe anlatacak.

Yemekte arkadaşlar, gazetelerden, politikacılardan söz ettiler. Ekrem Bilgin, Ödemişli hemşerisi Şükrü Saraçoğlu için söz söyletmiyor. Soranlar oldu:

-Sen onu hiç gördün mü? Ekrem’den önce ben:

-Elbette gördü, görmez olur mu? deyince Ekrem dikelerek sordu:

-Sen nerden biliyorsun gördüğümü? Şaşırdım, geçen yaz kampa geldiğinde hepimiz görmüştük. Bir an duraladım. Hemşerim Kadir, kendi köylüsü Zühtü Akın’ı öne sürdü:

-Sık sık evlerine gidiyorum, görmek diye ona denir! Ekrem hâlâ yüzüme bakıyor, sanki benden karşılık bekliyordu. Bu kez açıkladım:

-Ekrem hiç görmese, benim gibi geçen yaz Kampta Şükrü Saraçoğlu ile oğlunu gördü. Ekrem Güldü:

-Ben, Ödemiş’te görüp görmemeyi anladım, o nedenle durdum. Sahiden Ödemişte görmedim sanıyorum. Zaten ben Ödemiş’in içinde o kadar kalmadım. Ancak Saraçoğlu’nu Kızılçullu’ya geldiğinde görmüştüm.

Tartışmaları kesip konuyu müziğe döndürdük. Mozart o kadar operayı nasıl bestelemiş? Saraydan Kız Kaçırma, Don Juan, Figaro’nun Düğünü… Başka başka?

Bastian- Bastian….

Tüm arkadaşlar geldi. Görülmeye değer bir sessizlik içinde Ahmet Yol dinlendi. O da gerçekten olayı önemsemiş, kısa kısa notlar çıkarmış, yer yer notlarından okudu. Özellikle adların doğrusunu söylemeye özen gösterdi. Uvertür çalarken, mırıltılar oldu ama onlar da uvertürle birlikte kesildi.

Plâklar değiştirilince ses değişmelerinde sorular soruldu ama onlara karşılık verilemeyince, kimi sahneler oldukça kapalı geçti. Operanın konusunu geneliyle ben de bildiğim için zaman zaman Ahmet’e soru sorarak anımsatmaya çalıştım. Opera bitince herkesin hoşnut olduğunu görünce bu kez de, en kısa zamanda Bach’ın 17 plâk olan Kantat’ı önerdim. Yıldız’la Halise başta olmak üzere öteki kızlar da istedi, “konsere gidemeyeceğimize göre yarın gece (Cumartesi gecesi) dinleyelim!” dediler. Karşı olan çıkmayınca karar veriliş oldu. Buna en çok ben sevindim. İki yıldır o plâkları parça buçuk ben dinliyorum, zaman zaman onlar üstüne konuşmak istiyorum, kimse ilgilenmediği için girişimlerim karşılıksız kalıyor.

İlgimi çekti, operayı dinlerken herkes suskundu. Özellikle Ahmet Yol operada geçen olayı anlatırken (Soyluların, halktan olanların kadınları üstünde bile hak iddia etme olayı) konuşacaklarını sanmıştım. Sanki olayı duymamış gibi herkes susmuştu. Kızlar ayrılınca gülmeler arasında:

-Soylu olmak, bazı bakımlardan güzel bir adetmiş! diyenler oldu. “Derviş’ in fikri ne ise zikri de odur!” sözüne uygun konuşmalar sürdü. Kadir Pekgöz’ün bunun Müslümanlıkta olamayacağını söylemesi üzerine Padişahların Harem Dairesi, Beylerin, paşaların 4 kadınla evlenmesi dile getirildi. Yatınca bir süre bunu düşündüm, okuduğum kitaplarda iki kadınla evli insanlar, hep bizim insanların dillerinde, yabancı dillerden çevrilenlerde iki kadınla evliliğe hiç rastlamadım. Sevişmeler, aldatmalar oluyor ama, evlilikler yok. Yabancı filmlerde de öyle, iki kadınlı bir film izlemedim. Sahiden öyle mi? Bir süre bunu düşündüm; bizim köyde de böylesi yok. Bunu çok zenginler mi yapıyor acaba? Zenginler yapsa Avrupa’da ya da Amerika’da da zenginler var.

Atalarımız demiş:

-Bir taht üzere olur mu Hünkâr iki? Ki olsun bir gönülde yâr iki? Demek, iki kadınla evlenenler, eşlerinden birini yeterince sevmeden alıyor?

Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu iki evliliği, (sanırım hicvederek), Mutallaka romanında kaynanayı, gelinine karşı şöyle konuşturur:

-Küçükhanım, ne oluyorsun? Oğlumu sana vakfullah (Allah tarafından salt sen kullanasın diye vermediler ya ! O erkektir, canının istediği yerde gezer, yürür, eğlenir. Belki bir güzel kadın görmüştür de canı çekip oraya gitmiştir. Varsın gezsin, zevk etsin. Bir çiçekle yaz edecek değil ya! Dünyada karısının üzerine gül koklamadık erkek bulunur mu? Ya üstüne evlenirse ne yapacaksın? Allah’ın emri dörde kadar. Hamdolsun, dört değil on karı besleyecek varlığımız var!

İnsanları beslemekle hayvanları beslemeyi bir tutuyorlar, dök önüne bir sepet saman, ya da tak atların burnuna yem torbasını durdun orada. Besbelli çok cadı bir anne, düşünmüyor ki o sözünü ettiği insanlar da bir yürek taşıyor. Babam bu tür konuşan yaşlı kadınlara “Cadı, bunamış, insanlık özelliklerinden sıyrılmış!” derdi. Üstelik, babamın yerdikleri bu kadar azgını da değildi. Bunu duysa ne der bilmem!

 

10 Kasım 1945 Cumartesi

 

Atatürk adının sık sık geçtiği konuşmalar arasında uyandım. Biz Kepirtepe’de bugün neler yapıyorduk? En derin anı, Edirne/ Karaağaç’taki, cenaze nakil günü. 1939 10 Kasım günü, inşaatin bitimi sırasına gelmişti. Sanırım o telaş içindeki anma fazla iz bırakmadı. 1940 yılındaki toplantıyı anımsıyorum, şiir okuma için ben de istekliydim, Fikret Madaralı öğretmen şiir okumayı Halil Basutçu’ya vermişti. Halil Basutçu şiiri bana göre daha güzel okuyordu. 1941 Kasım ayını Hasanoğlan’da geçirmiştik, inşaatların en coşkulu günleriydi, çatıları kapatma yarışı yapıyorduk, sanıyorum tören yapılmadı, ya da bende derinliğine bir iz kalmamış. 1942 yılında törenimsi bir toplantı yapılmıştı. Eğitimbaşı Enver Kartekin çok uzun konuşmuştu. 1943 yılında buraya gelmiştik. Tahsin Türkbay Atatürk’le ilgili anılar anlatmıştı. O anıların kendi anıları olmadığını sonraları onu tanıyanlar anlatarak bizi güldürmüştü. Tahsin Türkbay için çok geniş yürekli, kalender, diyordular. Kalender’i biz Almanca takvim olarak öğrenmiştik. O nedenle, Tahsin Türkbay’ı önce çok bilgili olarak algılamıştık. Çünkü biliyorduk ki, takvimlerde kısa kısa birçok bilgiler veriliyor. Oysa tahminlerimiz boşa çıktı, Tahsin Türkbay öğretmen bilgiden çok hoşgörülü, biraz da adamsendeciymiş.

Geçen yıl, Enstitü Bölümü gene bir törenimsi toplantı yapmıştı, ancak Yüksek Bölümden o toplantıya benimle Hüseyin Atmaca dışında kimse katılmamıştı. Bu yılki toplantı farklı olacağa benziyor.

Yağmur birden başladı, doğal olarak bütün plânlar da bozuldu, toplantı yemekhaneye kaydırıldı. Kahvaltı, uyarılarla geçti. Enstitü bölümü öğrencilerinden büyük bir grup, son sınıflar, görevli, salon boşalır boşalmaz, masalar kalkacak. Hasan Yılmaz heyecanlı:

-Ne yapacağız ağabey? Ben:

-Saatin 09:00 olmasına daha çok var! diyebildim. Günün psikolojik havası herkesi etkilediğinden salon kısa zamanda boşaldı. 40 dolayında öğrenci, düzenli bir şekilde masaları kaldırdı. Eğitimbaşı Şeref Tarlan, Sanatbaşı Mustafa Güneri öğrencilerin başında değil onlar gibi neredeyse sıra taşıdılar. Başka öğretmenler de vardı. Bedia, Rahmiye, Aysel öğretmenleri görünce gözlerim Nebahat’ı aradı. Masaların bir bölümü sahneye taşınmıştı, sonradan fark edildi, konuşmalar sahnede yapılacakmış, oranın önleri yeniden düzenlendi. Kendimi, “Odun kesicinin “hık deyicisi” sayarak, bir süre sonra sıvıştım. Islanmayı göze alarak kendi salonumuza gittim. Salonda kimseler olmayınca, “Piyanoya oturursam kalkamam!” kaygısıyla geri döndüm. Bizim odada birileri vardı, Mahide, Enstitü öğrencileriyle konuşuyordu, Konuştuğu kız (Meliha Bölük) konuşma yapacakmış, bir süre onları dinledim.

Yemekhaneye gidenleri görünce ben de onlara katıldım. Yemekhane oldukça büyük olmasına karşın tıka basa doldu. Sağlık Bölümü ile birlikte yuvarlak olarak konuşmalarda bin kişi deniyorsa da bu söz biraz abartılı. Başkan Hasan Yılmaz’ın dilindeki sayıya göre 800 öğrenci ile 50 dolayında görevli var. Duruma bakılırsa bizim yemekhane, söylendiği gibi bin insanı almayacak. Üstelik öğrenciler ayakta, oldukça sık duruyor.

Sıtkı Şanoğlu komut verdi, saat 09:05’te “Ti!” sesi duyuldu. Arkasından, kısa bir açıklama yapıldı. Okul Müdürü Rauf İnan oldukça uzun konuştu, Atatürk’ün türlü yanlarına değindi. Enstitü öğrencisi Meliha Bölük, Atatürk hakkında kendi yazdığı yazıyı okudu. Nazif Balcıoğlu, İbrahim Gövsa’nın Tavaf şiirini okudu. Öğretmen Cemil Toygar bir anısını anlattıktan sonra Türk Gençliğine Hitabe’yi okudu. Öğrenci (şair) Yılmaz, Orhan Seyfi Orhon’un “O gidiyor” ağıt şiirini okudu. Enstitü son sınıfı (altmış öğrenci) “Devrimlere Bağlılık Andı” adı altında söz korosuyla toplantı son buldu.

 

Tavâf
Bir milletin mefâlini söyler derin derin
Derya önünde çırpınarak Dolmabahçe’nin
Gönlümde eski hatıralar eyledim tavâf
Artık o doğmuyor diye müzmindi her taraf
Çamlar üzgündü, yollara düşmüş, söğüt, çınar
Yaprak döküp huzura kapanmıştı sonbahar
Mermerin met-hâli ona lâyık vekârı hoş
Heyhat o muhteşem kapının intizarı boş
Sessiz nöbetçileri de heyula dolaşmada
Her yerde bir kederli muamma dolaşmada
Susmuş bütün saray, nefes almaz o izdiham
Son uykusunda tek rahat etsin diye Atam
Son uykusunda öyle mi bir devir uyandıran
Bir ırka can veren Atatürk adlı bir kahraman?
Düşsün olur mu toprağa göçmüş çınar gibi
Sönsün o mavi gözler bir âsuman gibi
Sussun o mâvera, konuşan o madenî sedâ
Dursun olur mu hilkate bir fahr olan zekâ
Sözler ki çağlayıp köpüren bir çınar gibi
Hisler ki şahlanıp atılan dalgalar gibi
Atiye, hale, geçmişe her anda bir temas
Bin türlü ihtisasa ile bin türlü ihtirâs
Milyonla halkı cezb ile mihraak olan zekâ
İfrakı, hadsi, vecdi tezâdiyle bir deha
Bir meş’aleydi neşesi her bezme nûr olur
Bir harikaydı benliği bir mülkü doldurur
Cismiyle pek güzeldi ve ruhuyla devdi o
Bir yıldırımdı, bir mütekâsif alevdi o
Eyvah o varlığın bize kalmış fesânesi
Yastıkta bir ışık yel, aslan nişanesi
Karşımda servilik ve gurûbun vuran alı
Göklerde şimdi Çankaya’nın kartalı
Ey nâm alan, zafer yaratan, inkılâp açan
Ey yol veren hükümleri tarihe bir zaman
Ey eski kahramanları geçmiş asırların
Gazi’ye ihtiram ile kalkın, toplanın
Saf bağlayıp selâma durun hep, O’dur gelen
Türk halkının muhabbeti üstünde yükselen
Ölmez elbet gönüllere heykel kuran Atam
Lâkin nedir içimdeki payansız inhidam?
İbrahim Alaettin Gövsa
 
Gidiyor
 Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine,
Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine,
Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla,
Gidiyor, göğsünü çepçevre saran bayrakla.
Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar,
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.
Gidiyor , sulhun ufuklarda yana meşalesi. .
Yine bir devr açacakmış gibi en başta o var,
Hıçkıran este O var, sessiz akan yaşta O var.
Siliyor ruhunun ulviliği fani etini,
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini.
Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça,
Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça…
 Orhan Seyfi Orhon

 

Toplantıdan sonra herkes ayrıldı biz kaldık. Biz diyorum ama, pek gerçeği yansıtmıyor, Enstitü Bölümü Son Sınıf öğrencileri hepsi harıl harıl çalışıyor. Bedia, Rahmiye Öğretmenler de kaldı, sanırım onlar nöbetçi. Ara ara kapıdan bakıyorum, kara dönüşme yok. Öğrenciler anlamış olacak birisi karşıladı:

-Abi kış geldi, İdris Dağı ak pak olmuş.

İdris Dağı ak pak olunca, mayıs ayına dek o beyaz kürkü çıkarmayacaktır. Halime şükrettim, giyeceklerim var, olmayanlar düşünsün. Yemekhanede her şey yerli yerine konunca, Başkanlık odasına döndük. Hasan Yılmaz, koşuşturuyor, aklı fikri başarılı olmak; hemen sordu:

-Abi sen anımsarsın, geçen yıldan kötü olmadı değil mi? Ben de ona sordum:

-Geçen yıl sen buradaydın, anımsamıyor musun? Geçen yıl, öyle tüm okulu kapsayacak şekilde yapılmamıştı. Ayrıca havanın yağmurlu oluşu hem zararımıza (işler çoğaldığı için) hem de yararımıza oldu. (Kusurlarımız havanın durumuna bağlanacaktır) Ancak senin yıllık çalışma programın için bu bir bakıma yararlı olacak, çünkü, salonun, bu tür etkinlikler için gerekli olduğu herkesçe benimsenecektir.

Hasan Yılmaz bu sözüme çok sevindi. Biz konuşurken Başkan Hasan Yılmaz’ı Okul Müdürü çağırdı. Yalnız kalışıma bir çare düşünürken Mahide Kiremitçi, arkadaşı Pakize Yılmaz’la geldi. Onları ürkütmeyecek bir konu bulup konuşmayı tasarlarken onlar kendileri konuşma konusu açtılar. Enstitü Bölümündeki Meliha Bölük’ün konuşmasını övdüler. Okulda daha elliden (50/55 arası) fazla kız olmasına karşın onun böyle sivrilmesine şaştıklarını söylediler. Ben de böyle bir konu bekliyordum. J. J. Rousseau’yu okuduğumu, Emil’inde olduğu gibi Julie yahut Yeni Heloise romanında, çocukların kız-erkek farksız, girişken yetişmeleri için onlara daha küçüklükte fırsatlar verilmesini savunduğunu, bunu bizim eğitimcilerin de bilmesine karşın kendi ailelerinden aldıkları yanlış düşüncelerle Rousseau’nun adını ana ana onun söylediklerini yapmadıklarını anlattım. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmeni olmadığı için okuldaki müzik çalışmalarını benim yönettiğimi, bana yardımcı olan, belli bir grubun olduğunu, bunların hepsinin erkek arkadaşlardan olduğunu, kız arkadaşlardan da katılmak isteyenler çıkığını, ancak iki gün sonra onların caydıklarını, gördüğümü; onların katılmasını, kendi mantaliteleri gereği doğru bulmayanların caydırdığını saptadığımı, birkaç kez tekrarlanan bu durumu güvendiğin öğretmenlere açtığımı, Selçuk Korol, Namık Ergin, Pesent Ilgaz Öğretmenlerin, cayan öğrencilerle konuşmasına karşın olumlu bir sonuç alınamadığını anlattım. Arkasından da köylü çocuklarının, daha çok da kızların ürküntüsü içinde büyüdüklerinden, o acayip duyguyu kolay kolay silkip atamadıklarını, üstelik bu duyguyu aşmaya kalkanları da çekemediklerinden, bahaneler uydurup önlediklerini söyledim. Arkadaşlara:

- Sizler böyle yetiştirildiniz, pardon daha doğrusu öteki türlü (eğitimin istediği yolda) yetiştirilemediniz. Aynı kusur biz erkeklerde de var. Örneğin, Köy Enstitüleri’inde Millî Oyunlar oynanıyor diye gazetelerde bile yazılar çıkıyor. Ben Kepirtepe Köy Enstitüsü’nden sonra buraya geldiğimden beri Milli Oyunların müziklerini çalıyorum. Dikkatle izliyorum, oyuna katılan 200 öğrencinin ancak 20-25’i oyunları candan oynuyor, ötekilerin gözleri arkadaşlarının ayaklarında. Bakın siz de Köy Enstitüsü öğrenciliği yaptınız. Akordiyonu alsam, çok değil bir oyunu baştan sona oynayabilir misiniz? Salt kızlar değil, yazık ki erkekler de böyle, kendine güveni olmayan çıkıp ortada kollarını kaldırıp oynayamaz. Oynamaktan geçtim, kalkıp kalabalık bir grubun önünden geçemez. Geçen yıl, bir deneme yaptım, aramızda konuşurken tüm arkadaşlar 8-10 oyun oynadığından söz etti. Ben her sabah akordiyonu alıp oyun alanına çıktım. Hasan Çakı Efe ile başladığım bu çalışma onun ayrılışından sonra hemen hemen tümüyle benim üstümde kaldı. Akordiyon çalıyorum ama oyunları izlemem, durdurup başlatman genel havaya uygun düşmüyor. Kendi sınıfımdan, bir önceki sınıftan nazımı geçeceklerle konuştum. Mehmet Gönül, Zekeriya Kayhan, Ekrem Ula, Enver Ötnü söz verdi, sağ olsunlar tam bir yıl boyunca değişerek sabahları çıktılar. Hani ötekiler? Bizim Bölümdeki arkadaşlar konuşmalarda salt oyunlardan değil mandolin çalmalarında da aynı çelişkiyi sürdürüyor:

-Biz, …… Enstitüsü’nde iki sesli mandolin çalardık!

-Gel şimdi de çal bakalım!

Bir iki hık mıktan sonra arkası gelmiyor. O zaman da:

-“Halep orada ise arşın burada!”sözü tekrarlanıyor: Atla bakalım!

Beni, sessizce dinleyen arkadaşlar sormadan edemediler:

-Sen bunları nasıl öğrendin? Karşılığım hazırdı:

-Ben bunları, zaman zaman mahcup olmayı göze alıp ortaya atılarak öğrendim. Evde, üç ağabeyim iki ablam vardı. Onlar bana hiç iş buyurmaz, kendi işlerine de karışmama izin vermezlerdi. 1928/29 yılında Küçük Ablam Halk Okuma kursuna giderken, ailem onun yanına beni de takıyordu. Sonradan anladığıma göre ben kontrol için kullanılıyordum. Ablam öteki ablalar gibi alfabeyi çözmek için çırpınıyordu. Okula gidip gelirken kendimin bir iş yaptığını düşünmeye başlamıştım. Kahvemiz vardı, okuldan sonra kahveye gider, konuşmaları dinler, gramofonda plâk çalardım. Kahveye gelenler hep beni tanırdı. Ben 5 yaşımdayken annem ölünce babam beni kahveye alıştırmıştı, Ablamın öğretmeni de bizim kahvenin müşterilerindendi. Öğretmen gelince ben, öğretmene farklı davranıyordum. Bir gün öğretmenle konuşanlar benim okumayı öğrenip öğrenemeyeceğimi sordular. Hiç ilgim yokmuş gibi sırtımı çevirmeme karşın dikkatle dinliyordum. Öğretmen benim için:

-Tam yaşında, istese kısa zamanda alfabeyi söker! dedi. Öğretmen daha sonra da:

-Her işte olduğu gibi okuma da isteğe bağlıdır, çocuk isterse, alfabe sökmek değil bir yılda kitap okur, böylesini gördüm! dedi. O günden sonra ablamın yanında sessiz sakin otururken konuşulanları dinledim, ablam yazı yazmaya çalışırken alfabeyi alıp önce resimlerine baktım. Daha sonra ablamın başına musallat oldum:

-Abla bu ne? Yığın, Abla bu ne? Kurbağa, Abla bu ne? Göl! Bir gün üçünü birden söyledim:

-Yığın, kurbağa, göl! Yıl sonunda ablamla birlikte alfabe okuyan 20 kadar, abla, yenge dediğim grubun en doğru okuyanı ben olmuştum. O yıl köyümüzde okul açıldı, okula gelenler içinde alfabeyi bitirmiş bir bendim, bu üstünlük 3. sınıfta başkasına geçti ama hiç değilse ikinciliği korumuştum. Aynı girişkenliğimi Köy Enstitüsü’nde de sürdürdüm. Son sınıfa dek müzik öğretmenimiz olmadı. Okuldan mandolin verilmişti, mandolini ilk kez kullananlardan öncelik kazanan olmuştu. Okula kemanıyla gelen de vardı, tıngır mırgır çalıyordu. Okulda keman çalan iki öğretmen de vardı. Bir yıl sonra harika mandolin çalan bir başka öğretmen geldi. Şimdi burada bulunan Hidayet Gülen Öğretmen. Bunlar kesinlikle müzik derslerine girmediği gibi müzikten anlayan olarak Bayrak törenlerine bile çıkmıyordu. Kısa zamanda en iyi mandolin çalan oldum, bu yetmedi, bir akordiyon aldım. 1941 yılında Hasanoğlan’a geldiğimizde benim akordiyonum vardı. Öteki enstitülerden gelenler, (Kızıulçullu dışında) akordiyonu bende gördü. İşin ilginci Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç öteki ekiplerin oyunlarını da çaldığımı görünce beni çağırdı:

-Lüleburgazlı, bana akordiyonu sevdirdin, Ankara’ya dönünce ilk işim tüm Köy Enstitüsü müdürlüklerine birer akordiyon almaları için yazacağım! demişti. Kepirtepe’ye döndüğümüzden bir süre sonra iki akordiyon birden alındı.

Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü ilk bitiren 29 kişi içinde tüm derslerden tam numara alan ben oldum. Salt kültür dersleri, özellikte Matematikte Sami Akıncı arkadaşım, bir adım önde idi ama onun tarım, sanat, müzik, resim, beden eğitimi dersleri ite kaka geçirilecek durumdaydı. Aynı tempoyu burada da sürdürüyorum. Bildiğiniz gibi sabah oyunları sürdüğü sürece akordiyon sırtımda! Gezilerde herkes kol kola yollarda yürürken ( zaman zaman  akordiyonu ben taşıyorum. Geldiğim günden beri salondaki plâkları ancak ben açıp çalıyorum. Bunları söylerken öteki arkadaşların bunları yapamayacağını söylemek istemiyorum, yaparlar. Ancak yapmak için istemek, üstelik sürekli istemek gerekir. Zaten söze de oradan başlamıştım, isterseniz siz de topluluk içinde görünebilirsiniz.

Pakize’ye:

-Senin için güzel bir başlangıç sayılabilir. Arkadaşınız Halise hangi rolü verseler çıkıyor. Üslendiği rollerin çoğunu gönlünce yapamadığını o da biliyor. Ancak içinde bulunduğu toplulukta ondan daha iyisini yapacak olmadığını bilmek onun için sevindirici. Tania rolünü senden daha iyi yapanlar vardır elbet! Ancak senin bulunduğun yerde onlar olmadığına göre onlara var gözüyle bakmak sağlıklı bir düşünce olmasa gerek!

Pakize, sanırım konuşmamdan hoşnut kaldı:

-Öyle inandırıcı konuşuyorsun ki, hemen gidip rolümü ezberleyeceğim!

-Bir rol ezberlemekle olmaz, her konuda, rahat olmak gerek!

Mahide Kiremitçi:

-Abi bizi, öteki arkadaşlardan ayırmak istiyor! diye anlamlı bir çıkış yaptı. Ben de:

-Sizi, arkadaşlarınızdan ayırmak değil, tüm arkadaşlarınızın, Halise, Yıldız gibi cesaretli olmanızı öneriyorum. İçinizde birilerinin, bir erkek arkadaşla konuşması onlar için bir anlam taşır ama, onun da sakıncaları vardır. Siz öğretmen olacaksınız, çalıştığınız okullarda da böyle atölyelere çekilip kapalı mı duracaksınız? Öyle olunca, yetişecek öğretmenler köylere dağılınca ne yapacaklar? Köyde çalışanlar, gerektiğinde muhtarla, köyden herhangi birisiyle tartışacak!

Pakize konuyu değiştirdi:

-Siz arkadaşların erkek arkadaşlarla konuşmasını doğru bulmuyor musunuz?

-Kesinlikle hayır, böyle bir tavır dışarıya açılmak değil daha çok kapanmak anlamı taşır. Benim demek istediğim çok açık, Konservatuvardaki kızlar nasıl oradaki arkadaşlarıyla konuşuyor, gerektiğinde birlikte geziyorsa sizler de benzer yakınlığı kurmalısınız. Geçen hafta buraya Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir grup geldi. Onlar bizim salona da uğradı, ben de onlara piyano çaldım. Sessizce dinlediler. Alkışladılar, arkasından da dans müziği istediler. Akordiyonu çıkarıp onlar tangolar, valsler çaldım, bir irlerine sarılıp dans ettiler. İki de öğretmenleri vardı. (Orhan Alsaç, Nusret Suman) Dans sonunda öğretmenleri onları alkışladı. Bitmedi, tam bu sıra bizim müdürümüz geldi, dans edenleri o da alkışladı. Bitmedi, bir gün sonra beri çağırıp azarladı. Onlar akordiyon çalmamalıymışım. Onlar kent yaşamının bulaşık işlerine girmiş, biz dışarda kalacakmışız. Severek gittiğimiz o güzel sinema filmlerinde dans edenler, o güzel kılıklarıyla alkışlarımızı alanlar, bulaşık işlere girmişmiş. Bizler de ayaklarımızda Çorçil ya da Ruzvelt postallarıyla, asker urbalarıyla tertemizmişiz (!)

Bu benim okul müdürü Rauf İnan’la ilk çatışmam değil, bizim okula müdür olarak ilk geldiğinde ceketimin kemerinden tutarak:

-Bunu bir daha giydiğini görürsem koparırım! demişti. Öylesine kızmıştım ki:

-Onu bana babam diktirdi, ondan başka kimseye dokundurtman! deyince, o da bana:

- Ben de sana, bu okulun Müdürü olarak onu sana burada giydirmem! Deyince susmadım:

- Onu burada giymem, ben onu konserlere giderken giyiyorum! deyince Müdür benimle alay ederce:

-Onunla konserleri daha mı rahat dinliyorsun? diye sordu. Sözümü esirgemedim:

-Hayır, konserleri rahat izlemek için değil, Türkiye Cumhurbaşkanı ile Bakanların, büyük elçilerin girdiği salonda onların ilgisini çekecek bir kılıkta olmamak için giymekteyim. Dediğiniz kılıkla giren arkadaşlarım var, onların nasıl sıkıldığını biliyorum. Benim, bundan başka iki ceketim daha var, cumartesi günleri onlar da benimle konserlere geliyor! deyince, Müdür gülümser gibi yapıp ama daha sertleşerek:

-Öyleyse görüşeceğiz; bakalım, kimin dediği olacak! deyip gitmişti. Bu tartışma o zaman öteki arkadaşlarca da önemsendi, toplantılar yapıldı, durum İsmail Hakkı Tonguç’a iletildi.

Pakize’ye bakarak:

-Sizin Oberon, (Süleyman Alkan) başta olmak üzere bana arka çıkanlar, Hasan Ali Yücel gelince durumu ona ilettiler. Ne olduysa ondan sonra benim örgülü cekete bir daha kimse dokunmadı.

Pakize gülümseyerek:

-Ay, bizim başımıza da bu nedenle bir belâ gelmişti. Bir grup arkadaşla gezerken biz, iki arkadaş karşı yola geçmiştik. Pakize, Mahide’ye dönerek:

-Hatice ile ikimiz, (Hastice Uncu-Pakize Yılmaz) Meclis önüne inerken iki it önümüzü kesti, bize bayağı sözler söylemeye başladılar. Birden durup geriye döndüğümüzü gören karşı yoldaki arkadaşlar yetişmeseydi o itlerle yol ortasında kavga edecektik. Bir daha da öyle bir ayrılığa kalkışmadık. İşte, o itlerin de söylediği bizim kılıklarımız nedeniyleydi:

-Siz asker misiniz, yoksa askerleri tavlamak için mi bu kılıkla buralarda aranıyorsunuz? türü üzücü sözler işitmiştik.

Hasan Yılmaz gelince konuşma konusu değişti. Anlattıklarımın etkisini ben de merak ediyordum. Pakize ayrılırken çok gülecen bir yüzle:

-Piyano çalar gibi güzel konuşuyorsunuz, Mahide’yi bundan sonra buraya yalnız göndermem! dedi. Akşam, plâk konserimizin olduğunu söyledim. Ağız ucuyla geleceğini söyledi. Bu tavrını beğenmemiştim. İçimden, “Canın isterse! bile dedim. Daha doğrusu daha istekli konuşacağını beklemiştim.

Salona döndüm, küçük odada bir süre çalıştım. Mozart, Dört el Schüler (öğrenci) bölümü hemen hemen olmuş gibiydi, sevindim. Doğan Güney geldi, ona dinlettim.

Yemeğe gittik. Bizim masa bayram ediyor:

-Konseri kaçırdık ama doyasıya Bach dinleyeceğiz.

İvedi olarak salon döndüm, plâkları hazırladım. Arkadaşlar birer ikişer gelmeye başladı. Melahat, kulağıma:

-İbrahim Ağabey sana bir sürprizim var, Pakize Abla da gelecek! derken Pakize ile Mahide, Yıldız, Halise yanlarında bizim öteki kızlar geldi. Pakize:

-Söz verdik, geldik, kalabalık etmiyoruz ya! deyince öteki arkadaşlar sahiplendiler. Kendi sınıf arkadaşları, Doğan, Bayram, Naci, Abdülkadir sandalye çektiler, her zaman beklediklerini söylediler.

Plâkları dinlerken aklım fikrim Pakize’de olmasına karşın bakmadım. Ancak onun anlattığı olayda ne denli sıkıldığını görür gibiydim. Sırtındaki giysi için gelinlik bir kızın sokak ortasında böylesi hakarete uğraması, onun yaşam boyu unutamayacağı bir utanç anısı olarak kalacaktır. Buna kim sebep oluyor, ya da böylesi bir acıklı ortamı kim hazırlıyor? Onu yetiştirmek için anne -babaya söz veren okulun yönetimi. Otuz kızın giyim harcaması nedir ki? Üstelik onlar giyinecek kadar para da alıyorlar, pekâlâ kendilerini giyindirebilirler.

Anladık anlamadık, herkes mutlu, birlikte olmak isteği besbelli. Kızlar ayrılınca bizim arkadaşlar, geçen yıl aynı beraberliği yapmadıklarının pişmanlığını konuştular durdular. Yatınca bunu ben de düşündüm Pakize geçen yıl da benzer yakınlığı göstermişti. Bu yakınlığına dayanarak bizim bölüme çağırdım da müzik dinlemeyi aklıma getiremedim. Üstelik kaç kez, müzik söylemek ya da çalmak becerim yok ancak dinlemeyi çok seviyorum! demişti.

 

11 Kasım 1945 Pazar

 

Profesör Enver Ziya Karal konuşacakmış. Tarih profesörüymüş. Bizim doç Halil Demircioğlu’nun da profesörüymüş, gibisine konuşmalar arasında aklım profesörün soyadına takıldı. Karay. Refik Halit Karay’ın soyadı üstüne bir olay dinlemiştim. Yoksa profesör, onun akrabası mı? Refik Halit Karay, Kurtuluş Savaşı karşıtı bir yazar. Gerçi affa uğradı ama, acısını bir türlü yüreğinden atamamışlardan. Onun akrabaları da öyle düşünemezler mi? Ben bunları kurarken Halil Dere geldi, düşüncemi ona da söyledim. Halil Dere:

-Yok yahu, sen yanlış anlamışsın, gelen Enver Ziya Karal, Atatürk’ün sevdiği tarihçilerden biri. İçim rahatladı. Gerçekte beni tedirgin eden içimdeki bencillik; Refik Halit’in hikâyesini biliyorum ya, onu anlatmak ya da anlatmamak için kendimi tutmak açmazı içindeyim. Anlatsam arkadaşlar gülecek. Ne olacak gülerlerse? Benimki bir bakıma huysuzluk. İyi ki Halil Dere geldi de beni bir sıkıntıdan kurtardı.

Banyo günümüz, Halil Dere benim gibi banyo işlerini atlatanlardan değil, annesi her mektubunda sıkı sıkı tembih ediyormuş. Bir mektubunda annesine beni anlatmış, annesinin verdiği cevabı ben de okudum. Annesi kestirme diyor:

-Sor bakalım, arkadaşın belki de annesiz büyümüştür. Halil Dere’ye annesine duyurmak üzere anlattım: Annem, ben 5 yaşımdayken ölmüş. Ben o günleri çok iyi anımsıyorum, annem karanlık banyomuza beni ağlatarak sokar, ağlamamı önemsemeden yıkardı. Banyo karanlıktı, ben banyodan değil karanlıktan korktuğum için ağlardım. Halil Dere annesini üzmemek için benim dedikleri yazamadı. Böylece ben onun annesinin gözünde, pis, pasaklı biriyim. Nef’nin dörtlüğünü anımsadım:

-Müftü Efendi bana kâfir demiş,
Ben de ona diyeyim Müselman,
Yarın Tanrı huzuruna çıkınca
İkimiz de olacağız yalan (cı)

 

Neden ikisi de yalancı oluyor?

-Çocuk mu var karşında?

Nef’i kafir değilmiş, Müftü de Müslüman değilmiş! İkimiz de güldük.

Halil Dere oldukça unutkan, Nef’i, gibi başka şairleri de sever ama belleğini zorlamadığı için sözleri unutur. Hemen yazmaya kalkıştı. Meğer Halil Dere’nin de şiir tutkusu varmış, şaştım. Sevdiği şair de Şair Eşref’miş. Nef’i’ hicvi onun kapalı tarafını çıkarmaya yetti. Kızılçullu’da arkadaşları, sürekli Şair Eşref şiirleri topluyormuş. Ancak beni uyardı:

- Şair Eşref’in şiirleri hep küfürlüdür. Şair Eşref adını zaman zaman duydum, ondan da okuyanlar da oldu, onlardan hiç birini anımsayıp söyleyemedim. Zaten benim düşündüğüm şiirle küfür taban tabana zıt şeyler. Şiiri öğrencilerime okuyacağım, küfürlü şiiri kime okuyabilirim ki? Bir zamanlar, (eğitmenliğinden önce) Mustafa ağabeyin yaptığı gibi kahvedekileri şenlendirmek için mi okuyacağım! Onlardan tek anımsadığım Namık Kemal’inki:

Edepsizlikte tekleriz,
Kimi görsek etekleriz;
Bir de Hak’tan yardım bekleriz
Ne utanmaz köpekleriz!

Konuşa konuşa bizim salona girdik. Halil Dere’ye konser vereceğim. Ancak salon kemanların gıygıylarıyla dolu. Halil Dere geldikçe soruyor:

-Bunlar hep aynı şeyleri mi çalıyorlar? Küçük odaya geçince Doğan Güney’i çağırdım, Halil Dere’ye zor unutulur bir keman parçası çal! Doğan olayı pek anlamadı, açıkladım:

-Arkadaş içerde çalışanları hep aynı parçalar olarak düşünüyor. Biraz özel bir melodi.

Doğan az durakladıktan sonra Fransız besteci Jean Marie Leclaire’in Tamburin adlı parçasını çaldı. Halil Dere hayran hayran dinledikten sonra sordu:

-Şimdi içerdekiler de böyle bunları çalıyor mu? Halil Dere’nin içerdekiler deyişi ilgimi çekti; arkadaş sahiden bizim bölümü küçümsüyor. Bunu geçen yıl konserlere birlikte giderken de zaman zaman anlıyordum. Bir konserde Orhan Borar’ı dinlemiştik. Beethoven Keman Konçertosunu çalmıştı. Halil Dere konseri dinlerken çevresindekilerin etkisiyle olacak çok sakin dinlemişti. Konser sonunda büyük kapıdan çıkarken Orhan Borar’ı görünce sevinir, düşüncesiyle:

-Orhan Borar! demiştim. Halil Dere bana dönerek:

-Ne yani, bunun elinden kemanı alınca benden ne farkı kalacak? Şaka söylediğini düşünerek işi cıvıtmış:

-Bir başka kemanı çalar! deyince Halil Dere’nin gülmesini beklerken o:

-Hep kemanla mı yaşayacak? diye sormuştu. O zaman anlamıştım, insanın beyninde olan güzelliklerin o kişiyi mutlu edeceğini düşünemiyor. Bir ressamın çizmeyi düşündüğü resmin bile ona güç verdiğini, o güçle çalıştığını, bir bestecinin tasarladığı bir bestenin bile onu, o tür iç tepisi olmayanlardan farklı yaptığını anlatmak zor. Halil Dere’nin bu duyarsızlığı alaturkacıların neden çok basit melodilerle yetindiklerini anlamamı kolaylaştırdı. On dakika önce konçerto çalan kişinin kemanı bırakınca farklı olacağını düşünen insan, kendi dışındakileri önemseyemez. Bu nedenle gününü gün etme onun için tek çıkar yol olur.

Yemekte, Prof. dr. Enver Ziya Karal konuşuldu. Görenler olmuş, yanında bizim geçen yılki öğretmenimiz doç dr. Halil Demircioğlu da varmış.

Hemşerim Kadir sordu:

-O neden gelmiş acaba? Ekrem Bilgin:

-Bize anlatacaklarından unuttuklarını söylemeye gelmiş! Hemşerimin dalgınlığını biliyorum, ortaya:

-O zaten geliyor, bize dersi kesildi ama öteki sınıfların dersleri sürüyor.

-Kendisi henüz doçent. “Bakalım Prof. neler söyleyecek? diye meraklanmıştır.

-Onlar birbirini tanır, biri ötekinin aleyhine düşünmez!

-Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinde herkes birbirinin düşmanıymış.

-Saçma, herkes olur mu? Hiç değilse bazıları de!

Konferans saatine daha var ama, salt arkadaşların tavırlarını gözlemek üzere salona gittik. Şükrü Koç çevresinde toplanan bir grup, Köy Enstitülerinde okutulan tarih derslerinin yetersizliğinden söz ediyordu. “Yetersiz değil, yok demek daha iyi” diyenler de çıktı. Köy Enstitülerinde okutulan derslerin belli bir müfredatı olmadığı için üstünde konuşmanın anlamsızlığı öne sürüldü. Köy Enstitüleri Müfredat Programı bizler okulu bitirirken gelmişti. Müzik öğretmenim Asım Kaveller, okumak için Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü sınavlarına hazırlanıyordu. Öğretmenlere dağıtılan müfredat programını bana vermişti. Dersler kesilmek üzereydi, yalnız okul müdürü İhsan Kalabay, haftalık altı saat dersini kaçırmadan geliyordu. Program üzerinde o zaman durmuştuk. Arkadaşlara göre ben, programı daha çok benimsediğimden okuyup okuyup sorular soruyordum. Tarih olaylarını da çok sevdiğimden Tarih bölümü konuları üzerinde çok durmuştum. Şükrü Koç açıklamalar yaparken sokuldum. Şükrü’nün elinde müfredat programı var, bakıp bakıp okuyor:

-15. Asırda Avrupa’nın önemli olayları:

1-Yüz sene savaşları,

2. İstanbul’un Türkler tarafından alınışı,

3-Bilim ve teknikte ilerle,

4-Büyük Keşifler

5-Rönesans,

6. Yeni zamanların başlaması… Şükrü durunca Niyazi Başkaya sordu:

-Bunları okuduk mu arkadaşlar? Okuduk! diyenler oldu. Bu kez de Faik Demir:

-Neyi okudun oğlum, Amerika keşfedildi, İstanbul’u aldık, Hindistan’a Seydi Ali Reis gitti! sözleri tarih mi olur? derken kapıdan girenler oldu. Sessizlik içinde, olduğumuz yerlerde sıkışarak oturduk. Gelenlerin hemen hemen hepsi tanıdık, tek yabancı Prof. dr. Enver Ziya Karal. Bu, bana göre bir değerlendirme olabilir. Okul Müdürü tanıtma yaptı. Tanıtma Atatürk’le başladı, Atatürk’ün önce Türklük, sonra da tarihçilik yönleri övüldü. Sonunda da Atatürk’ü çok iyi tanıyan, Atatürk gibi bir Rumeli çocuğu olan, çileli yolculuklar sonucu yurduna kavuşan, başarının çalışarak kazanıldığını kanıtlayan bir irade timsali, diyerek sözü Enver Ziya Karal’a getirip noktayı koydu. Prof. Enver Ziya Karal, yanında oturan Doç. Halil Demircioğlu ile bakıştıktan sonra masanın öteki uçlarındakilere de başiyle işaret ederek oturuşunu düzeltip konuşmaya başladı. Önce Tarihçi oluşu için bir açıklama yaparak:

-Bir göçmen çocuğu olarak doğuşum, yokluklar içinde yetiştiğim, onlarını öcünü almak amacıyla tarih konusunu seçmedim. Gerçekte tarihi, sevdiğim için seçtim. Çoğu konuşmalarımda birileri sorar:

-Tarihin nesini sevdin, geçmişte olan olaylar, bilsen ne olur bilmesen ne? diyenler hep çıktı. Onları haklı buldum, böyle düşünmelerinin önemli bir nedenleri vardı. Geçmişi onlara zorlayarak benimsetmek. Bu zorlama, türlü yollarla her dönem insanına yapılmıştır. Böylece tarih denilen insanın geçmişi, insanlar için işkence durumuna düşürülmüştür. Öğrencilerime hep sorarım:

-Tarihi seviyor musunuz? Bunca yıl sonra, diploma alırken bile sevmediğini söyleyenler çıkar, benden özür diler, bense onlara teşekkür ederim. Çünkü beni haklı çıkarmaktadırlar. Tarih zorlu bir bilimdir. Bazıları buna bilim bile demez; “Neresi bunun bilim?” deyip geçer. Oysa üstünde durmadığı o şey, onun yaşamıdır. Toplumlar da böyledir, tarihini kavrayamamış bir toplumla, geçmiş hayatını unutan arasında bir fark yoktur. Tek fark, birey, salt kendinden sorumludur, halk ise içerisinde yaşayan tüm insanlara karşı teker teker bir sorumluluk taşımaktadır. İşte buna toplumsal bilinç ya da başka bir deyimle uyanan insanlık diyoruz. Böyleyken bu değişimi, herkesten, her toplumda ve de her zaman beklemeyelim. Bu konuda bize, Türk ulusuna en talihsiz örnek kendimizdir. Büyük bir tarihimiz olduğu üstüne kimseyle tartışmaya bile kalkışmayız. Atlarımızı Tuna’da suladıktan sonra semaya uçarız. Bu sema denilen yerler neresidir? sorulmaz. Çünkü bilen yoktur, çünkü masal faslı başlamıştır, bu konuda herkes aynı fikirde olduğundan bizim semamız bir ütopyadır. Oraya ne gidilir, ne de gidilmek için istek duyulur. Bu, bir toplumun avuntusu olur, çocuklara ninni söyler gibi halk bunları kendilerine söyleyerek avunur. Buradaki olayların Tarihle bir ilgisi yoktur. Tarih, masaldan, rivayetlerden kesinlikle de şu çok sevdiğimiz edebiyattan arındırılmış bir bilimdir. Hatta biraz daha ileri giderek söyleyebilirim tarih, Ben’den de uzak durmaktadır. Çünkü Ben’in olduğu yerde kesinlikle Sen de olacaktır. Sen-Ben uyuşmazlığı değil mi insanlığın huzurunu kaçıran? Öyleyse Tarih, faraziyelerden, gerçek dışı yakıştırılmalardan, nazariyelerden, faraziyelerden arındırılmış olarak yazılacak, hangi dönem olursa olsun o dönemin sınırları içinde tutularak değerlendirecektir. Bu söylediklerim, salt bizim tarihimiz için değil, insanların tümü için geçerlidir. Ancak bu, bizim için öncelik istemektedir. Atatürk, bu konuda bizi uyardı, direktiflerini verdi. Bunu yapmak için ant içtik, andımızı yerine getireceğiz. Sözü, burada biraz darlaştırarak, kendimize, size, içinde bulunduğunuz Köy Enstitülerine getirmek istiyorum. Yukardan beri yakındığım yöntemlerle verilmiş tarih dersleri okudunuz. Tıpkı öteki öğrenciler gibi siz de sıkıldınız, sorsaydım, siz de tarih dersini sevmediğinizi söyleyecektiniz.

Gülümseyen arkadaşlara bakarak:

-Bir çoğunuzun yeterince tarih dersi görmediğinden yakındığınızı da bilir gibiyim. Bu nedenle hemen konuya girmek istedim; Köy Enstitüleri Müfredat programının hazırlanışına ben de katıldım. Biliyorum içinizde programı inceleyenler, konuları anımsayınca pek fark yok! diyeceklerdir. Haklıdırlar. Ancak tarih, tarih dersi okumak ya da okutmak farklı şeylerdir. İnsanlar kişisel duyarlıklarının etkisinde kalabilirler. Bu nedenle iş programla bitmemekte, o programa uyan kaynakları sağlamaktadır. Bu kaynaklar da öğrenciler için hazırlanacak kitaplar olacaktır. Demem şu ki, program hazırlanmakla iş bitmedi, ona uygun kaynak kitapları hazırlamadan, ilk sözden beri sürdürdüğüm hatalar, ortalıkta dolaşacaktır. Gene de bu karşılaşmamızı anımsadıkça Köy Enstitüleri Müfredat programı tarih bölümünü gözden geçirmenizi rica edeceğim. Biliyorum ki Köy Enstitüleri ülkemizin gerçekleri üstüne o gerçekleri yaşayacakları yetiştirmek için kurulmuştur. Bulacağınız kusurları, sizinle tartışmaya her zaman hazırım. Öteki okullarda okutulan Seydi Ali Reis’in Hindistan seferi burada da olacak. Çünkü o bir gerçek; ancak bu gerçek bizde, Hindistan’a yola çıkmakla başlanıp, sonuçları üstünde es geçilerek başka maceralar sıralanmayacak, Seydi Ali Reis Hindistan’a niçin gitmek istemiş? Seydi Ali Reis, Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli sürecinde görev yapmış bir kaptan. Keşif içinse, inandırıcı olamaz, Amerika çoktan bulunmuş, Portekiz, Felemenk kaptanları çoktan Hindistan’da koloniler kurmuştur. İşte biz, olayı Hindistan’a gitti! diyerek durmayacak, niçinleri, nedenleri araştıracağız. Ünlü bir büyümüzün sözü vardır:

“Gemilerin direğini altından, yelkenleri ipekten yaptırırız! demiş. Ne güzel söz. Tarih 1770. Osmanlı donanması, İzmir/Çeşme körfezinde korunmadadır. Bir gece ani baskınla yok olmuştur. Rus Donanması, Baltık Denizi’nden gelmiş baskın yapmıştır. Kaptan’ı- Derya Hasan Paşa ile İzmir’den İstanbul’la Katır kervanıyla Ayvalık kara yolundan dönebilmiştir. Şu duruma bakın; bu acıklı durumdan sonra biri kalkıp şöyle konuşabiliyor:

-Batırsınlar, biz de yeni gemilerin direklerini altından, yelkenlerini, ipekten ya da atlastan yaparız! Oysa bu baskının ardından, yapılan çatışmalar sonunda (1774-Küçük Kaynarca anlaşması) Osmanlı İmparatorluğu o baskıncılara tüm Kırım yarımadasını bırakmış, ayrıca boğazlardan Rus gemilerinin geçmesine razı olmuştur. Nerede o altın direkli, atlas yelkenli gemiler?

İşte biz, bu hikâyenin acıklı tarafını irdeleyip tarihimize bir kara leke olarak geçen yönlerinin üzerinde durarak kendimize ders çıkarmaya çalışacağız. Osmanlı donanması, bir kent Devlet olan Venedik Doç’ları karşısında hiçbir dönemde gelişememişti. Neden? Ayrıca, Hindistan bizim için bilinmeyen bir yer değildi. Buhara, Semerkant seccadelerimiz gibi Lahuri şallarımız da geliyordu. Bunların şarkıları, günümüzde bile söyleniyor. Sultan Ahmet Camisi mimarlarımızdan ikisi Hindistan’a giderek ünlü Taçmahal anıtında çalışmıştı. Hindistan’a karadan gitmemizi önleyen bir engel yoktu. Batılılar bu kolaylığı bulamadığı, bizim sınırlarımızı karadan aşamadığı için denizlere açılmışlardı. Bunları neden konuşmayalım? Konuşalım ki birilerinin geçmişte düştüğü yanlışları bir daha yaşamayalım.

Bizim tasarladığımız tarih derslerinin az değişiklerle bir örneğini siz burada gördünüz. İsterseniz az da olsa oraya da değinelim. Köy Enstitüleri 5. sınıflarında Cumhuriyet Tarihi konusu da vardır. Siz bunu Devrim Tarihi adı altında okudunuz. Güzel bir rastlantı, öğretmeniniz de aramızda. Bir an enstitülerde dinlediğiniz tarihle Devrim Tarihi derslerinde dinlediklerinizi karşılaştırın. Size inanarak söz veriyorum, Köy Enstitülerinin geleceğinde tüm Tarih dersleri öyle olacaktır. Ne var ki bunun olması için, gereken hazırlıkları yapmak gerekmektedir. İşte bizler, sizler bunları tamamlamak için el ele verip çalışacağız. Değişmez hedefimiz, acıyla tatlısıyla insanlarımızın başından geçen olayları geleceğe doğru olarak bırakmak. Bir düşünün, Devrim Tarihi derslerine başladınız ilk konuşmaları anımsayın. Düşmanların işgali altında bir Türkiye, Devlet bir yana, insanlar teker teker can kurtuluşu derdinde. Sonra ne oluyor? Bu durumdan kurtulmanın teker teker değil el birliğiyle olacağı fikri yayılıp, bireyler birbirine sarılıyor. Bu hemen oluyor mu? Olmuyor efendim, yarısı buna zaman zaman karşı oluyor. Kurtuluş için ortaya çıkanlar, düşmanla iş birliği etmiş kendilerinden birileriyle karşılaşıyor. Bu üzücü durum niçin saklansın? Onlarla da savaşarak kurtuluşa kavuşuyor. Kurtuluştan sonra onlarla beraberiz. Onlar için bu bir utanç, biliyoruz. Öyleyse o işi kurcalamayalım! dersek, işte bu, o savaşın tarihi olmaz. O savaşın tarihi, o savaşa kalkışıp zaferi kazananla karşısına kim çıkmışsa onları da ortaya döken tarih, tarihtir. O nedenle Kuvayı Milliye Birlikleri gece gündüz dolaştı, kelleler uçurdu. Bu uçan kellelerin çocukları, torunları da tarihin ne olduğunu öğrenince kesinlikle gocunmayacaklardır.

Eleştirdiğimiz tarih anlayışının böylesi bir yanlışa itilmesinde dinsel inançların da etkisi olduğu söylenmektedir. Ancak bu söylentilerin dinle, ibadetle ilgisi yoktur. Dinsel konular da bir yanıyla tarihin içindedirler. Çok Tanrılı dönemler yaşanmış, tek Tanrı anlayışı başlamış, uzun yıllar inançlar arasında kavgalar olmuş. Bu kavgalar, büyük savaşlara da neden olmuş. Ancak bunlar için bizim tarihimizdeki gibi bir zaman belirtisi yoktur. Söz gelimi peygamberler üstüne söylencelerde geçmiş tarih denir de bir ölçü verilmez. Hazreti Nuh, gemi ile sulardan kurtulmuştur. Hatta onun gemisinin Ağrı Dağı’nda olduğu söylenir. Hazreti Nuh, bir başka rivayete göre Hazreti Adem’den sonra 3. peygamber olarak gösterilir. Bilirsiniz, Peygamberlerin de bir yaşam sırası vardır. Adem, İdris, Nuh diye uzar gider. Bir yandan da Adem Peygamber için ilk insan denir. Bunlar tarihin karanlık devirlerinden kalan söylentilerdir. Bir dizi peygamber içinde Hazreti Yusuf ile Musa’nın Mısırlılarla ilişkilerinden dolayı belirli bir tarihe yaklaştırabiliyoruz. (İ. Ö. 2-3 bin) Bilindiği gibi Mısır tarihi çok eski bir tarihtir, yazı kullanılmış, kolay silinmeyen simgeler bırakılmıştır. İsa Peygamber ile Hazreti Muhammet’e kimsenin bir sözü olamaz. Çünkü tarihin kronolojik zinciri içindedirler. Sözlerimi burada keseceğim. Ancak söyleyeceklerim burada bitmiş değil, lütfen Köy Enstitüleri Müfredat Programına alınan konuları gözden geçirin, dilerseniz onların nasıl işlenmesi gereği üzerinde tartışalım. Belli konuları tartışıp ortak bir model çıkarmazsak, alışa geldiğimiz çevreye uyum rehaveti içinde “Eski hamam, eski tas!” teranesine katılırız.

Prof. Enver Ziya Karal, Atatürk’ün tarih olaylarını çok iyi değerlendirdiğini, Osmanlı ıslahatlarının neden tutmadığını, örneğin Lale Devri’nin sabun köpüğü gibi silindiğini, ötekiler bir yana Tanzimat’ın bile bekleneni vermediğinin nedenlerini birer birer incelediğini, bunlardan bir sonuç çıkararak Türkiye Cumhuriyetini, bu fikirsel temele oturtarak en zinde güç saydığı Türk Gençliğine emanet ettiğini anlattıktan sonra:

-O kutsal emanet, altın zincir olarak boynunuzdadır, ona mukayyet olun! dedi.

     Prof. dr. Enver Ziya Karal

Prof. Enver Ziya Karal sözünü bitirince, masadakilerle konuşur gibi bakışırken parmaklar kalktı. Ancak Profesör yerine oturmuştu. Bu kez Okul Müdürü Rauf İnan parmak kaldıranlara bakarak:

-Profesörden soracaklarınız konuşmasıyla mı ilgili? deyince parmaklar indi. Bu kez de Hasan Özden ayağa kalkarak:

-Müfredat programlarını nasıl sağlayacağız, siz yardımcı olur musunuz? dedi. Rauf İnan:

- Elbette, en kısa zamanda ellerinizde birer program olacaktır! deyip gülümsedi. Konuklar ayrılınca bir süre kimse yerinden kalkmadı. Çoğunlukla hepimizin aklından geçen şu oldu:

-Prof. dr. Enver Ziya Karal Köy Enstitüsü Programını neden sahiplendi? Özellikle de bu konu ona nasıl iletildi? Bunun salt tarih olarak değil Programın tümüyle eleştirildiği olmuştu! İnandırıcı birkaç olasılık öne sürüldü:

-Prof. o programın yapılışında bulunmuş, konuşmasından da anlaşıldığına göre uygulamalarda da görüşlerinin gerçekleşmesini istiyor. Bunun için de bizi etkilemesi çok doğal.

-Doç. Halil Demircioğlu, onun derslerindeki eleştirilerimizi iletmiş olabilir.

-Bu konu, en çok Yunus Kâzım öğretmene sorulmuştu, Talim Terbiye üyesi olarak, o zamanki Talim Terbiye üyesi arkadaşına yansıtmış olabilir.

-Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç uyarmış olabilir.

-Halil Demircioğlu’nun dersini örnek verdiğine göre, kendi düşüncesi de budur, bunu tüm tarih dersi için neden önermesin?

Giderek anlamsız yorumlar yapmaya başlanınca salona dönüp kendi gerçeğime, piyanoya sarıldım. Selçuk öğretmen gelecek, Mozart 4‘el değil sorunum yanımdakine uymak. Kampta, başkasında gördüğüm şaşkınlığa kendimin düşüşünden korkuyorum. Buna karşın dört sayfayı ezber çaldığımın ayırdına vardım. Böyle olumlu taraflarımı görünce cesaretim artıyor. Gene de Selçuk Öğretmenin gelmemesini bekler gibi bir duygu içindeyim.

Yemekte, duyuru yapıldı, Selçuk Öğretmen geliyor, arkadaşlara sevindiğimi söyledim: “Parçam hazır!”

Yemekte bir ara Prof. Enver Ziya Karal konuşuldu. Zorluklar içinde yetişmiş ama, iyi yetişmiş. Onun zorluklar içinde yetişmesi ötekiler için de kapı açtı. “Kim rahat yetişmiş ki ?” Faik Canselen göçmen çocuğu, Mahir Canova da öyle. Söz Rauf İnan’a geçti. Halil Koçyiğit, Rauf İnan’ın Doğulu, isyan bölgelerinde doğduğunu, devlet tarafından koruma altına alınan çocuklardan olduğunu öne sürdü. Birden katılmadım ama böyle bir örneğim vardı, 4. 5. sınıfları okuduğum Hamitabat Köyü Başöğretmeni böyle biriydi, kendi anlatmıştı. Annesi, babası isyancı değilmiş ama, her an baskınlar oluyormuş, çocukları Nuri de okumak istiyormuş, göndermişler. Nuri okumuş öğretmen olmuş. Hamitabat köyünde öğretmenliğini sürdürürken orada evlenmiş. Bir daha da oradan ayrılmamış. Oğlu Hikmet sevdiğim bir arkadaştı. Hikmet, kimi zaman haritada bir noktayı, “Babamın memleketi!” diyerek gösteriyordu. Hamitabat okulunda çalışan Cemile öğretmen Kepirtepe’ye atanmıştı. İsteseydi Nuri Öğretmen de atanabilir o da Köy Enstitüleri kervanına katılırdı. İyi insan Nuri Öğretmeni düşünerek uyudum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ