Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

72 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yedek Subaylık Kapısını Aralayan İlk Askerlik Kampımız

 

14 Nisan 1942 Salı

 

Oyun düzenimizden kuşku duymadan, Yusuf, Ahmet Güner, Yakup Tantıkulu ile Arif, Sefer Tunca arkadaşlar da bize katıldı. Arkadan İsmet, Abdullah, İdris, Orhan geldi. Onlar oyunlara girmedi ama girecekmiş gibi ilgilenince çevredeki öteki sınıflar daha uslu durmak gereğini duydu. Faik Bakır Öğretmen de geldi, bizi destekledi. Öğretmenin oluşu işleri daha da kolaylaştırdı. Timurağa oyunu için “Bunu ben de çok oynanadım, bu bizim oraların oyunudur, yarın gelip katılacağım!”deyişi arkadaşları sevindirdi Spor saati bitti zili çalınca hepimize kısa kesilmiş gibi geldi. Daha sevinçle dağıldık. Sınıf arkadaşlarımızın çoğu bizim gruba katılınca Yusuf Asıl hepimizden çok sevindi. Bu kez de, Harun’u, Hilmi’yi, Mehmet’i “Tutup kollarından getirip oynatacağım” diye tutturdu. Kızlardan bir grup bize katılmak istedi. Büyük bir sevinç içinde dersliklere girdik. Önümüzdeki günlerin daha düzenli olacağına inanarak bir süre konuştuk. İçlerinde en zor benim durumum, akordiyon alıp bırakmak. Bu arkadaşları da ilgilendirmeye başladı:

-Derslikte dursun, dolap sağlayıp kilitleyelim. Bu ilgiye de ayrıca sevindim. Kızlara verdiğim yanıt ise önce kızları sonra da öteki çocukları iyice şaşırttı. Kızlara, “Bergüzar Öğretmenle konuşun o size yardımcı olur!”Gül başta olmak üzere hepsi şaşırdı. “Ne diyorsun, en büyük zorluklar ondan gelir!”Gülüşerek ayrıldık. Arkadaşlar dersliğe dönünce Bergüzar Öğretmeni neden ortaya çıkardığımı sordular. “Hiç bir fikrim yoktu, akşam derslikte okuduğum kitaba baktı, kitap içindeki çok sevdiği parçaları söyledi. Güzel şeyleri seven insanlar oyunları da sever, özellikle oynamak isteyen öğrencilerine öğretmenler engel olmak istemezler. Hasanoğlan’da Süheyla Başokçu Öğretmen salt bu düşünceyle oyunlara başlamıştı!”dedim. Süheyla Başokçu öğretmeni sessizce seven çokmuş, saygıyla, sevgiyle andılar, “O da olsaydı”, dediler. Hava iyice değişti. Kahvaltıya gidince her zaman yan bakılan Bergüzar Öğretmenbana daha sevimli görünmeye başlamıştı. Özellikle kızların kahvaltı masasından başına toplanması, oyunlara bağlanmış buna kendimi , inadırmıştım. Oysa çıkarken öğrendik, olay başka bir şeymiş. Üstelik Bergüzar Öğretmen , yapılan ricaları kesinlikle kabul etmiyormuş. Melahat Erkan yetişti, “Abi sen ne diyorsun, bu kadın bizi öldürecek, çok katı yürekli. Biz ona oyun sözünü bile demeyiz!”Ben konu üzerinde durmadım. Zaten bildiğimden değil, Bergüzar Öğretmen yardımcı olur sanmıştım. Nahide Öğretmen çok iyi ama, anladığım kadarıyla o bu tür etkinliklere pek yatkın değil.

Ahmet Gürsel Öğretmeni görünce olay bitti. Yerlerimize oturduk. Az sonra geldi. ”Günaydın!”dedikten sonra “Güzel şeyler duyuyorum, sonunda kendi sorunlarınızı kendiniz çözmeye karar vermişsiniz, çok güzel bir karar, sizi kutlarım!”dedi. Ahmet Gürsel Öğretmenin ne dediğini çok iyi anladım ama anlamazdan geldim, herkes gibi baktım. Çünkü Ahmet Gürsel Öğretmen akordiyon çalışırken görünce beni benzer sözlerle kutlamıştı. Dahası kendisi için, “Biraz olsun, hiç değilse kendi zevkim için çalacak ölçüde keman çalıyorsam bunu kimseye değil kengi çabalarıma borçluyum. Ne güzel çalışıyorsun, bunun mutluluğunu ki, sonunda bir mutlu tarafı vardır, bunu yaşayarak göreceksin, kendine, kendi alınterine yorup daha da zevk alacaksın!”demişti. Bu konuşmasını sabahki oyunlar için söylediğini ilk sözünden daha anlamıştım. Ancak bizim arkadaşlar, yeni bir şey duymuş gibi bakıştılar. Öğretmen, düşüncelerini söyledi, ”Sizinle birlikte olmak için sabah erkenden koşa koşa gelmeye razı olduk, Müdür Bey kamyon saatini değiştirirse, bir süre seve seve beraber olacağım!”deyince yüzler değişti. İsmet numarasını yaptı, “Öğretmenim , her zaman beraberiz!”deyince Ahmet Gürsel Öğretmen İsmet’e baktı:

-Yaaa, öyle mi? buna da sevindim, öyleyse gel bakalım tahtaya, bu günü de seninle başlayalım!”dedi. Öğretmen önce sabahleyin oyuna katılıp katılmadığını sordu. Yusuf Asıl İsmet’i korumak istedi, “İsmet arkadaş doğrudan ustalar arasına katıldığından bugün gözlemci olarak kaldı!”deyince bu kez öğretmen, “Bak bak bak!” bir de gözlemcilik safhası mı oluyor? ”diye sordu. Tahtaya bir daire çizdi. dairenin iki noktasından önce dairenin merkezine bir üçgen çizdi. Çizilen üçgenin yayını karşılayan eşit açı oluşturacak, tepe açısı çember üstünde bir üçgen çizmesini söyledi. Aynı çizimleri kısa bir süre önce yapmıştık. Ayrıca İsmet'le ben Lise 1: sınıf Geometri kitabında bulunan bir çizimi de incelemiştik. İsmet anımsadı, kolayca çizdiği gibi benzerlikleri üstüne de birkaç söz söyledi. Bekir Temuçin, “Yanlış!” dedi. Öğretmen biraz hayret ederek niçin yanlış olduğunu sordu. Bekir’in yanlış anladığı ortaya çıktı. Çizilen iki üçgenin alanları istendi. İsmet ilk üçgenin alanını kolay buldu. Zil çalınca öğretmen gülerek Yusuf Asıl’a takıldı, “İsmet’i halay dışı tutmakta haklıymışsın!”deyip ayrıldı. İkinci üçgeni Sami el çabukluğu ile yaptı. Öğretmen çizimini görünce “Böyle kaçamak işleri sevmem. Bu tür çalışmalar yapıldı sanılıp, tam kavranmadan geçiştirilmiş durumlar doğuruyor. O nedenle kim yaptıysa gelsin kanıtlasın!”dedi. Sami kalktı , az önce yaptığını tekrarladı. Ancak oluşan üçgenlerin merkez açısının yay üzrindeki açının iki katı olduğunu kanıtlayamadı. Parmak kaldırdım, öğretmen baktı, nedense Sami Akıncı’ya, “Sami Akıncı, geçmiş Tales teoremlerini anımsayalım!”deyip geçti. Kesişen iki daire çizdi. Kesişme noktaları için hiçbir bilgi vermedi. ”Nasıl bir işlem yaparız? ” diye sordu. ”Ölçü verilmeden bir işlem yapamayız!”dedim. Öğretmen “Nasıl yani, ben bu daireleri süs olarak da kullanamam mı? ” dire sordu. Ben gene susmadım, ”Geometri olarak bir şey yapamayız, siz isterseniz o daireleri çizim olarak sürdürebilirsiniz, arabaların kenarlarında öyle süsler çok var!”dedim. Öğretmen güldü, sordu “Hangi arabaların? ”Arkadaşlar yardımcı oldu, “At arabalarının öğretmenim. ”Öğretmen, “Ee yani, inatlaşmayı sürdürecek miyiz? Bunun bur önleyici kuralı yok mu? Doğal olarak geometrik şekillerde belirleyici sayılar verilmeden bir işlem yapılmaz!”derken zil çaldı. Öğretmen , yarınki derste ödev vereceğini, böylece ödevlerin yapılması için fazla zamanımız olacağını söyleyip ayrıldı. Öğretmenin ardından Müdür Bey geldi. Gelir gelmez de öğretmen okulunda okurken Öğretmenlik bilgisi dersine giren öğretmenin onlara her biriniz birer Pestalozzi olacaksınız dediğini bu nedenle okulu bitirinceye dek siz de Pestalozzi olacaksınız. Çünkü bu memlekette, bir çok işlerde olduğu gibi öğretmenlik mesleği de ihmal edilmiştir. İleri ülkeler bu işleri çok önceleri yoluna koymuşlar!”dedi bana bakarak yaklaştı: ”Öğrendin mi Pestalozzi ne zaman yaşamış? ”diye sordu. 1828 yılında öldüğünü söyledim. 116 yıl geçmiş. O zaman senin kimin kimsen yaşıyordu ? diye sordu. Soruyu tam anlayamadım, arkadaşlara baktım. Kimisi dedesi, kimisi büyük dedesi deyince toparlandım. “Büyük dedem yaşıyordu!”dedim. Müdür Bey, “Bak büyük deden zamanında adam çocukların neleri ne zaman, hangi yaşta öğreneceğini anlatmış!”deyince cesaretlendim, Yeşil Gece adlı kitabı yeni okuğumu, mollaların yaptıklarını öğrendim!”deyince Müdür Bey parmağını kaldırarak, ”Bunlar ne zaman olmuş? ”diye sorunca bu kez de “1325 yıllarında!”dedim. Müdür Bey az durdu, sen eski tevelüdü söylüyorsun, arkadaşımız geçen 40 yıldan söz ediyor. Bakın işte Pestalozzi 116 yıl, ne 116’si adam bir okadar yılda yaşadı. Bizim ülkemizde mollalalar hala çocukları camilere tıkıştırıp, onların beyinlerini bozuyorlar. İşte bunun için siz buralardan gerçekten birer Pestalozzi olup çıkmaz zorundasınız!” dedi. Pencereden dışarı baktı. Ne düşündüyse, ”Talihsiz bir yıl geçirdik, üstüne üslük bir de soğuk kış geçirdik. Hepsini geride bıraktık. Bu yazımız iyi geçecek. . Ekmek sıkıntımızı çözmek üzereyiz. Zil çalınca Müdür Bey bu kez de, “Geleceğim!”deyip ayrıldı. Ancak bir süre bekledik, gelmedi. Öğle yemeğinde Maşmüfettiş Hayrullah Örs’le yanında iki yabancı vardı. Biri oldukça uzun boyluydu. Sami, Akıncı uzun boylunun da müfettiş olduğunu söyledi.

Öğleden sonra Atölye gene tenhalaştı. Hamdi Bağ Öğretmen Orhan, Recep, Mehmet’le 8. ınıflardan 8 arkadaşı alıp yeni Marangozluk atölyesi yerine gitti. İrfan Öğretmen bizi uyardı. “Biz gene Lüleburgaz’daki gibi bu yazı burada makine başında geçireceğiz, haberiniz olsun!”Yusuf’la Hasan buna sevindi. İrfan Öğretmen bana baktı:

-Ağabey bu konuda ne düşünüyor? Çok mutlu olacağımı söyledim. “Biz geçen yıl sizsiz bu işlerde bir yıl geçirdik, sizinle olunca dünyalar bizim olacaktır!”İrfan Öğretmen, “Ay, ağzına sağlık İbrahim, ben de öyle düşünüyorum ama benim elim de kulağımda, senin ağabeylerinin başına gelenler, Naci Ağabeyin başına gelenler her an benim de başıma gelebilir. Neyse şimdilik birlikteyiz!”deyip, Gülümseyerek hepimize sevgiyle baktı. Namık Yücel’le Mürsel Dilek bizimle kaldı. Bir yıl önceki işlere gene birlikte başladık. Namık Yücel arkadaşımız şakacı Mehmet Yücel’in kardeşi. Boy, beden olarak benziyor ama gülmesi dışındaki tavırları ağabeyine pek benzemiyor. Soranlara da gülerek:

-Bir arada olunca ağabeyim beni o denli güldürüyor ki, ayrıca benim gülmek için bir neden aramama gerek kalmıyor!

Her zaman yaptığımız gibi ilk iş olarak gene bir makas kurduk. Öğretmen evleri, özellikle Müdür Evinin çatısı örnek oluşturacak. Büyük okul binasında olduğu gibi dört yana saçakları olacak bir çatı. Kırmalı çatı dediğimiz bu tipin ilk makası ilginç bir geometrik kesit oluşturuyor. İrfan Öğretmen bir ara konuşmamızı kesti, . “Siz ne konuşuyorsunuz? bunlar standart çatı örnekleridir, dünyanın her yanında kullanılır. Üstelik sizin dediğiniz gibi geometriyle de fazla bir ilgisi yoktur!”dedi. Öğretmen böyle deyince arkadaşlar bana baktı. Susabilirdim ama, öğretmene: ”Öğretmenim biz çatıların şeklinden çok çatılar oluşurken ortaya çıkan açılardan, ağaç bağlantıları arasında ortaya çıkan geometri şekilleri üzerinde durup kendimize yeni konular bulmaya çalışıyoruz!”dedim. İrfan Öğretmen ilk makası göstererek “Bunda birşeyler buldunuz mu? diye sordu. Ben “Bulduğumuzu söyledim. Çatı başında oluşan ikiz kenar üçdenin ölçüleri bize çatyının alanı gibi hacmi içinde ölçü olacaktır. Örneğin onun ölçülerinden yararlanarak kiremit sayısını ya da saç adedini hesaplayabiliriz. Ayrıca derin çatı oluşturarak çatı katı depoları düşünebiliriz!”dedim. İrfan Öğretmen bana gülerek “Sen çok oluyorsun artık, Ahmet Gürsel Öğretmene seni anlatacağım, Yeteri kadar teoremler verirse buralarda yeni sorunlar aramana gerek kalmaz!”diyeceğim. Hasan Üner öğretmene “Bu da yetmez, ağabeyin kafası buralarda gene birşeyler arar!”dedi. İrfan Öğretmen gülerek “Sahi mi? sen bu denli düşünüyor musun? Peki, kitap okurken akordiyon çalarken ne yapıyorsun? “O zaman yanımda konuşacak kimse olmadığından susuyorum!”dedim. Öğretmen çare buldu, ”Çalışırken arkadaşınızı konuşturacak konu ortaya getirmeyin!”dedi ama nedense benim çatı arasını kullanma, kiremit ya da saç hesaplama yöntemini öğrenmek istedi. Hazırladığımız makasın ölçülerini öğretmen kendisi verdi, benden saç, ayrıca kiremit hesaplarını istedi. Saçların, özellikle de kiremitlerin, yerli ya da Marsilya tipi olup olmadıklarını sorunca. İrfan Öğretmen güldü:

-Vazgeçtim çocuklar sizi daha fazla yormayacağım, aferin, zekalarınızı kullanabiliyorsunuz!dedi. Kurduğumuz makaslar, tam da bizim cumartesi günkü oyun alanımızdı. Yusuf buna değinerek, az ileriye alıp alamayacağımızı sordu. İrfan Öğretmen. “Bu bir denemeydi isterseniz kaldırabilirsiz!” diyerek seçimi bize bıraktı. Arkadaşlar, arada gelen okul Müdürümüze, onun için hazırlamakta olduğumuz çatıyı muştulama açısından kaldırmamaya karar verdiler. Buna işe herkesten önce ben sevindim. Paydosta herkes gidince bir süre(Okuma saatine dek )akordiyon çalıştım. Okuma saatinde dersliğimize sık sık Begüzar Öğretmen geliyor. Çok kuralcı bir öğretmen, ondan azar işitmek istemiyorum. Nahide Öğretmen izinli ayrılmış. O gelene dek kızların yöneticiliğini Bergüzar Öğretmen yapacakmış. (15 gün) Ne var ki, bizim arkadaşların bir bölümü benim gibi düşünmüyor. “Gelsin, geleceği varsa göreceği de var!”diyenler bile oldu. Bergüzar Öğretmen gelince sineceklerini biliyorum ama gene de kendi aralarında böyle böbürlenmelerine acıyarak sinirleniyorum. Akşam yemeğinde bir grup 8. sınıf bizim masaya geldi. İlhan Görkey Öğretmen, bizim okulların kuruluş günü olarak 17 Nisan seçilmiş. Bizim okullar, tüm okulların yaptığı 23 Nisan gösterileri gibi gösteri yapacakmış. Lüleburgaz’dan da konuklar beklencekmiş. O gün için öğrenciler bir program hazırlayacakmış. Ben böyle bir işe giremeyeceğimi, oyun oynanacaksa akordiyon çalacağımı, ayrıca istenirse bir ya da iki parça çalacağımı, bunun dışında ödev yüklenemeyeceğimi, özellikle bu tür günler için Sami Akıncı’yla görüşmelerini önerdim. Yanımızdan geçerken konuşmaları duyan Sami de katıldı. Birlikte kitaplığa çıktık. Bu konuda istekli arkadaşlar saptandı. Tevfik Yıldırım, Recep Türköz, Hasan Arabacı, Mehmet Aydemir, Hasan Çetin, Doğan Güney, İlyaz Özcan kimi şiir okuyan, mandolin –keman çalan öğreniler saptandı. Sami Akıncı da konuşma hazırlayacağını söyleyince iyi bir sonuç alınacağını umarak ben ayrıldım. Dersliğe gidince İsmet’i, konuşmak için, İdris’i, Abdullah’ı mandolin için sıkıştırdım. Onlar da gönüllü olarak kitaplığa gittiler. Yusuf’la Ahmet Güner on kişilik bir grupla iki, iki de kendileri ikili oyun seçtiler. 20-30 kişilik iki halka da Timurağa ile Trakya Horonunun düşündüler. Böylece Kepirtepe’de ilk 17 Nisan Bayramımız için bir taslak hazırlanmış oldu. Biz buna sevinirken bir grup söylenmeye başladı:

-Ekmekler artacaktı ne oldu, oyunla mı karın doyuracağız? ” gibi konuşmalar ya da şaka yollu sataşmalar oldu. Konuşanlardan biri de 74 Mehmet Başaran’dı. Mehmet Başaran’ın çok şiir okuduğunu, arkadaşların söylediğine göre şiir de yazdığını duyuyordum. Gerçerkten sürekli şiir kitapları karıştırdığını geçen yıllardan beri biliyordum. Rıza Tevfik’le Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerinden bana vermişti. Nedense birden aklıma takıldı. Aynı köyden iki Mehmet olduklarından (Mandirisa=Ceylan Köy) Mehmet Başaran’a Küçük Mehmet, Mehmet Yücel’ de Büyük Mehmet adlarını takmıştık. Ben pek demiyordum ama bu kez, “Bak Küçük Mehmet, hani şiir yazıyordun, şiirle ilgileniyordun? İşte meydan!Karşı olanlara takılacağına olumlu tarafa katıl, bir yararın olsun’”dedim. Tüm arkadaşlar benim söylediğimi yerinde buldu, Mehmt Başaran’ı şiir okumaya çağırdı. Sami Akıncı da gelmişti. O da benim önerimi yerinde buldu. Araya başka olaylar girdi, gelenler oldu derken yat zili çaldı. Yat zili çalmasına karşın 17 Nisan Bayramı sözü sürdü. Neden ilk 17 Nisan sorusu sorulunca ben gene bilgiçlik taslar gibi, yasa, bir önceki yıl 17 Nisan tarihinde çıktığı için o yıl bayram yapmak söz konusu olamaz. Geçen yıl ise biz 17 Nisan günü Eskişehir- Polatlı aralarında trendeydik. !”dedim. Benim sözüm üstüne konuşanlar ya da gülenler oldu. Bu arada bir ses “Kendini ne sanıyorsa, hep öne çıkıyor!”dedi. Bana böyle söz söyleyecek arkadaşlar bence bellidir. Onlara kızarım ama, onlar da bile bile bu huylarını sürdürürler. Ancak bu kez o taraftan değil, hemşerim Kadir Pekgöz'ün yatağında geldi. Geldi ama ses Kadir’in sesi değil. Zaten Kadir açıklama yaptı, ”Yatalım arkadaşlar, uyuyanlar var!”Durum anlaşıldı. Kızmadım ama, yanıtsız bırakmamaya da karar verdim. Arkadaşa ben çok iyi niyetle şiir oku, diyerek desteklemeye çalıştım. Oysa o bunu, kendi akılcığına göre kendisi için zararlı bulmuş olacak ki, beni eleştiriyor. Fazla üzerinde durmamakla birlikte açıcık duraksadım. ”Küçük Mehmet galiba küçüklüğünü kanıtlamak niyetinde!”deyip, kendimi uykuya bıraktım.

 

15 Nisan 1942 Çarşamba

 

Zil çalınaca gözlerimi açtım. Kadir“Hemşerim, uyuyamadın mı yoksa? ” diye sordu. Uyuduğumu söyledim. Bu kez de neden öyle sorduğunu söylemesini istedim. Başka şeyler konuşurken birden benim sesimi duyunca öyle konuştuğunu, akşamki konuşana katılmadığını, nitekim yatağından kalkıp gitmesini söylediğini tekrarladı. Kadir Pekgöz’e güldüm, “Hemşerim ben kızdığımda Hasanoğlan’da ne yaptığımı sen biliyorsun. Burası bizim köylerimiz demektir. Burada biz kimseden korkmayız. Öyleyse her şeye kızmayacağız. Kızınca da bastığımız yeri titreteceğiz. Kadir’le konuşarak Atöylyeden akordiyonu alıp oyun yerine gittik. Arakadaşlar hazırdı, 20 dakika, Hoşbilezik, Harmandalı, Timurağa oyunları oynandı. , akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Yerime oturdumi, Küçük Mehmet geldi, “Seninle konuşmak istiyorum!”dedi. “Gel konuşalım!”dedim. “Sen benim şiir okuyup okumamama karışamazsın, şiirlerim benim kendim içindir, onları başklarına ben okumam!”dedi. “Evet, haklısın, onlar senin şiirlerin, istersen bastırır Faruk Nafiz Çamlıbel gibi kitap olarak satarsın, istersen Yahya Kemal Beyatlı gibi, ben şiirlerimi parayla satmam !”der, bastırmazsın!”dedim. Bak ben neler biliyorum, şimdi de sen söyle sen ne yapacaksın şiirlerini satacak mısın yoksa saklayacak mısın? ”Alay etme, sen bana şiir oku diyemezsin!”dersem ne olacak? Sen de okumam dersin, gerçekten okumazsan sorun çözülür. Ben hiç kimseye zorla şiir okutmuyorum. Sana söyleyişim de emek veriyorsun, şiirlerini arkadaşlar duysun diye düşündüğümdendi. O düşüncemden vazgeçtim. Nasıl, 77 Emrullah ya da Ali Agaya böyle bir öneride bulunmuyorsam bundan böyle sana da söylemem olur biter!”dedim arkasından da “Tamam mı? ”diye sordum. “Tamam!”deyip ayrılırken, “Dur, benim işim bitti ama senin ki bitmedi, “Geçen iki yıl neden bayram yapılmadığını söylediğimde sen ne dedin? Yoksa sen geçmiş iki yılda şiir yazdığın gibi kimseye haber vermeden 17 Bayramı mı yaptın? ”Bunun yanıtını vermezsen bu konu hep yarım kalacak. Ancak sen bu yarım kalan olayın karşılığını vermek zorunda kalacaksın. Hele öyle uzaklardan bir takım şeyler gibi( Kedi- köpek kastederek) anlamsız sesler çıkarmayı sürdürürsen bir gün ellerim yakanda olacaktır. Şunu aklına koy, ben o meydanlarda oynuyorum, akordiyon çalıp şarkı söylüyorum. Hiç oyun bilmeyenlerin ellerinden tututp oyunlara sokuyorum. Şiir yazdığını bildiğim için senin de oyun yerine şiir okumaya çağırışımı sen nasıl oluyor da doğru anlayamıyorsun? Bunun aslında senin için güzel bir seçim olduğunu nasıl kavrayamıyorsun? Ben de bunu üzülerek düşüneceğim. Hadi şimdi git, yoluma çıkmazsan seni görmem bile. Yandan yundan laf çakıştırmayı sürdürürsen ne olacağını bilirsin. Bilmiyorsan bilenlerden sor. Sana bu konuda yardımcı olacaklar vardır!”Küçük Mehmet niçin gelmişti? Sanırım niçin geldiğini tam bilmeden geldi, gene ne diyeceğini tam seçip diyemeden ayrıldı, gitti. Az sonra köylüsü, çok sevidiğim Büyük Mehmet, Şakacı Mehmet Yücel geldi. Ben, Mehmet Yücel’in köylüsü için geldiğini sandım, biraz da alttan alarak, kendisi gibi kardeşi Namık Yücel’i de çok sevdiğimi, bu nedenle kardeşi Namık Yücel’i Hasanoğlan’da olduğu gibi kendi marangozluk grubuma aldığımı anlattım. Arkasından da köylüsü Küçük Mehmet’i de aslında kendisiyle bir sorumun olmamasına karşın zaman zaman nedense onun karşıma çıktığını, daha doğusu çıkmaya çalışır gibi tavır aldığını söyledim. Arkadaşım Mehmet Yücel gülerek bana sordu:

-Sen bunları bana şimdi niçin söyledin? Birden şaşırdım, “Niçin olacak? Sen köylün için konuşmaya gelmedin mi? ” Mehmet Yücel güldü, “Yok arkadaşım ben köylüm için değil senin için geldim. Konuştuğumuz arkadaş benim köylümdü ama benimle ya da kardeşimle hiçbir ilgisi olmayan biridir. Onunla konurşurken ya da tartışırken sakın aramızdaki ilişkileri düşünerek yanlış karar verme. Adımızla köylerimizin bir olduğu doğrudur ama oradan öte hiçbir ilgimiz yoktur. Ben kendisini tanıdığımı bile söyleyemem. Ayrıca, onun da beni kendisine yakın biri olarak sayacağını da düşünemiyorum. Kardeşimin fikrini de sorsan bundan farklı bir şey söylemez!”Mehmet Yücel’in yüzüne daha dikkatlice baktım:

-Sahici konuştuğu besbelliydi. Sözü kestirip attım:

-İyi ki bunları söyledin, ona daha sert davranırsam, gücenip gücenmeyeceğini hesaplıyordum; bundan sonra bunları aklıma getirmeyeceğim!”dedim.

Fikret Madaralı Öğretmen geldi. “Sizin kitap okuma saatiniz var, biliyorum her biriniz bir kitap alıp okuyorsunuzzzzz(dur!) deyip güldü. “Bu kadar dil döktükten sonra ayrıca bağlı bulunduğumuz Milli Eğitim Bakanlığının ders çalışmaları arasına önemli sayarak günlük saat ayırmasına karşın okumamakta diretenler ya da direteceklere sözüm yok. Onlara, kendi gözlerindeki merteği görmelerini öneririm!”dedi, arkasıdan sordu:

-Yarım söylediğim Atasözümüz? Sami Akıncı parmak kaldırdı ama Bekir Temuçin sormadan sözledi:

-Kendi gözündeki merteği görmeyenelin gözünde çöp arar!”Öğretmen güldü:

-Doğrusu bu mu? Yoksa tersini mi söylüyoruz? diye sordu. Sami Akıncı “Kendi gözündeki çöpü göremeyen, el gözünde mertek arar!” doğrusu diye diretti. İsmet ise “El gözünde çöp arayan, kendi gözündeki çöpü göremez!”deyince Fikret Madaralı Öğretmen gülerek:

-Bir gün gelecek sizinle övüneceğim, bunu biliyorum, buna şimdiden seviniyorum. Arkadaşlarınızın söyledikleri ikisi de doğrudur. Atasözlerinin en doğrusu diye bir kural söylenemez. Bu sözleri halkımız söyleye söyleye bu günlere ulaştırmıştır. Yörelere göre daha önemsenen tarafları ağır basar, bir başka yöreye göre farklı söylenebilir. Burada iki arkadaşınızın söyledikleri farklı bir şey. Söz, yüklenmek istenen anlama göre değişiyor. 1. Kendi gözündeki çöpü göremeyen, el gözünde mertek arar. Küçük işleri başaramayanların, boyundan büyük sözler söyleyerek, çevresindekilere caka satmaya kalktığında, arkasından söylenegelen anlam. İnsan, önce küçük başarıları kazanmalı. Başarıları bir birine ekleyerek daha büyüklerini göğüslemeye hazırlanmalıdır. 2: Kendi işlerini yola koymadan başkalarıyla cebelleşmeye kalkanlar da vardır. Bunların belli bir amacı da olmaz, komşuları ya da arkadaşlarıyla didişerek yaşamaya çalışır. Ancak bunların tutarlı bir tarafı olmadığından iş yapmak yerine sözünü ederek ortalıkta görünmeye çalışırlar. İşte bunlar kendi işlerini bile yapamazken başkalarına akıl öğretmeye kalkarlar. Bu tür kişilere sözün bu tarafı söylenir. ”El gözünde mertek arar ama kendi gözündeki çöpü göremez!”Öğretmen, ”Söz bizim zamanımızı aldı, hiç değilse başlamış olalım deyip okuyacağı kitabı gösterdi: Yeşil Gece. . Reşat Nuri Güntekin. Öğretme Yazarı tanıyoruz, Nelerini okumuştuk? diye sorunca arkadaşlar hep birden “Çalıkuşu!”diye yanıtladı. Öğretmen , ”Sonraaaa? ” diye uzatarak sordu. Anadolu Notları diyenler oldu. Anadolu notlarını anımsayamamıştım. Ancak anımtatılınca benim de anımsadığım oldu “Andavallı!” “Andavallı!”dedim. Fikret Madaralı Öğretmen gülerek, ” “Bunu bekliyordum, okuduğumuzda ilgiyle izlemiştiniz, unutsaydınız üzülecektim. !”dedi. Sonra da gülerek “Andavallı unutulu rmu? İnsanların yarısı andavallıdır. Öyle olduğunu bilenler, bunu unutmamalıdır. Bu, insanın kendi gerçeğini unutma olu. Andavallı olmayanlar da bir gün bu duruma düşmemek için bunu bilerek yaşamalıdır. Yoksa Andavallı oluverirler!”deyip. Öğretmen Şahin’in ilk öğretmen atanması olayını okudu. Bugünkü sözlerle öğretmenlik için başvuran Şahin Öğretmen İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne gider, ilgililerle konuşur. Kendisi çekilen kurada İstanbul’a düşmüştür. Ancak o Anadolu’da başka bir beldede çalışmak istemektedir. Şahin Öğretmenin İstanbul’u bırakıp başka bir beldeye gitmek istemesi karşısında bunu duyanlar şaşırırlar. Zil çalınca Fikret Madaralı Öğretmen gülerek. Şunun şurasında bir yılınız kaldı, demektir, darısı sizin başınıza diyerek ayrıldı. İlk tepki İdris Destan’dan geldi:

-Şu dünyada ne susak ağızlı insanlar var!Susak ağızlı sözü Trakya insanları arasında çok kulalnılan bir söz. Bizde de bunu en çok İdris Destan kullanır. Bu nedenle bir ara adı, “Susak Ağızlı!”olarak anılmıştı. Bu nedenle arkadaşlar bir süre güldüler. Ahmet Gürsel Öğretmen geldi. Günaydınlaşmadan sonra ceketinin kollarını sıyırarak tebeşir aldı, tahtaya beş denklem yazdı. 1. 50-(6+4)=50-6-4…. 2. -5/-25=+5…3. x+10=12…. 4. x2-10= 3x…5. x-y=20… hepimize döndü, “Bu tahtadaki küçük denklemlere bakın, bunlar size ne anlatıyorsa hemen ödev defterlerinize yazın!”dedi. 1. Birinci bence hiç bir şey anlatmıyor, , parantezin görevini bilmeyenleri tökezletmek için düşünülmüş bir küçük denklem 40=40 gibi bir şey. 2. de öyle -4 işaretlerinin anlamını bilmeyenlerin tökezlemesi için düşünülmüş bir oyun: 5=5…3. Birinci dereceden bir bilinmeyenli, x=6, …4. İkinci dereceden bir bilinmeyenli, x2=3x+10 yapabiliriz. , x’ın değeri 5’ti: 25-10= 15…. …5. Birinci dereceden iki bilinmeyenli bir denklem: Buradaki şekliyle kesin bir sonuç alamayız ama değişken sonuçlar düşünebiliriz: X=15, y=5…15-5=10 gibi. Yazıp arkara yaslandım. Sami Akıncı gözlerini çoktan Ahmet Gürsel Öğretmene dikmişti. Öğretmen geldi, benim defterime baktı, başıyla doğru dedi. Ya da ben öyle algıladım. Uzun bir süre geçti, İsmet başını kaldırdı, Bekir Temuçin onu izledi. Zil çaldı. Öğretmen, ön sıralardaki defterlere baktı. Kaşlarını çatarak:

-Bu konu üzerinde durmamız gerekiyor. Biz, büyük sularda yüzmeyi düşlerken, hendeklerde; ne hendeği? su varillerinde bile boğulacağız galiba!diyerek çıktı. Ahmet Gürsel Öğretmenin arkasından bir süre bekledik. Gelen olmadı. Ayırdında olmadan bir dersimiz boş geçti. Az sonra Müdür Bey geldi. Kendisinin işi çokluğundan değil, gelen gidenlerin çokluğundan yakınarak Öğretmenlik Bilgisi derslerini ciddiye almamış gibi bir duruma düştüğünü söyledi. Sonra da “Aman çocuklar sakın siz bu durumu kendi zararınıza kullanmayın, bu sizin mesleğiniz olacak. İşbaşa düşünce nasıl olsa yaparız yanlışına düşmeyin. “Demir sıcak iken dövülür!”Atasözümüzü sakın unutmayın!”dedi. Bana bakınca iki kitabı da kaldırdım. ”Küçük kitabı!”dedi. Müdür Beyin Küçük Kitap, dediği Pedagoji Tarihiydi. Aslında kalın ama görüntüsü Pedagoji kitabına göre da ha küçük görünüyordu. Müdür Bey kitabı karıştırdı. Gülerek “Biz bir süredir Pestalozzi dedik; durduk. Aslında Pestalozzi’nin hayranı olduğu biri vardır: (Jan Jak Russo) Jean Jacques Rousseau. Madem ki Pestalozzi’yi öğreneceğiz, onun örnek seçtiği ustasından da biraz söz edelim!”dedi. Bir süre kitabı karıştırdı. Sonra açtığı yerden okuması için Sami Akıncı’ya verdi. Sami Akıncı parçayı daha önce okumamıştı. Ancak arkadaş o denli dikkatli okudu ki, zil çaldığına inanamadık. Ayrıca okunanları da anlar gibi sevindik. Müdür Bey ikinci derse gene gecikerek geldi. Bu kez hiç konuşmadan, Ruso’yu hep beraber okuyalım, ben de sizinle bir kez daha okumuş olum!”dedi. Sami’ye sordu, ”Yoruldun mu? ”Sami yorulmadığını söyledi. Ağır ama yüksek sesle okumasını sürdürdü. . Müdür Bey bir yerde Sami’ye dur işareti verdi. Gülerek, ”Çocuklar okuyoruz ama, ben bunu en az birkaç defa okudum. Unuttuklarım çok olsa da bir kez daha duyunca kolay anımsıyorum. Siz dinliyorsunuz ama merak ediyorum bir şeyler anlıyor musunuz? diye sordu. Kitap bende olduğu için daha önce ben de karıştırmışım. Arkadaşlar susunca konuşma gereği duydum. Jan Jak Ruso çocukları kent dışında büyütmeyi öneriyor, kızlarla erkekler arasında değişik dersler öneriyor, küçük çocuklara yabancı dil okutulmamasını derken. Müdür Bey “Evet evet ilk dinleyince hepsini bellemeniz söz konusu değil ama buna benzer önemli noktaları yakalayabilirsiniz. Bunun için de size öneride bulunacağım. Kalemler elinizde bulunsun, söz gelimi kızların eğitimi, ya da çocukların beslenmesi gibi konular geçerken ilginizi çeken notu defterinize yazın. Orası yarım kalmıştır ama eksiklikleri sonra kitabı açar tamamlarsınız!”dedi. Sami tüm çabasına karşın 14. sayfada kaldı. Müdür Bey, “Devam edeceğiz!”deyip ayrıldı. Jan Jak Ruso adı arkadaşlara daha ilginç geldi. Özellikle Sami Akıncı’nın bastıra bastıra Jan Jak demesine karşın sözleri tekrarlarken Müdür Beyin Can Cak Russo demesi bir ikilik ortaya getirdi. ”Bu adamın adı Jan Jak Ruso mudur? Yoksa Can Cak Russo mu? Mustafa Saatçı açıklama yaptı. “Ben bu adamı tanıyorum ona rakadaşları Cak Cak Russo da diyor, Jan Jan Ruso da. . İdris Destan Mustafa Saatçı’ya, çıkıştı, “Hadi oradan İmam bozuntusu, bir şey uydurmuş olmak için konuşuyorsun Cak cak Musto!”dedi. Meğer kimi Balkan köylerinde Mustafa adlılar çağırılırken “Gel Musto!”diyenler varmış. Birden Mustafa Saatçı “Hafız Musto, İmam Musto sözleriyle karşılaştı. Öğle yemeğine gülüşerek gittik. Yemekhane önünde en cididlerimizden biri olan Sefer Tunca uyarıda bulundu. ”Susun Ahmet Gürsel Öğretmen içerde. !”İçerde olursa olsun, ne var bunda? diye soranlara Sefer Tunca yanıt verdi:

-Ulan oğlum, az önce adamın önünde dut yutmuş bülbüldün, şimdi bu neşe nereden geliyor? ”der bizi arsız olarak düşünmeye başlar. Sefer Tunca’nın arsız sözüne bu kez de Mehmet Aygün takıldı. “Arsız Mustolar!Arsız Mustolar, ”diye diye yemeklerimizi zor yedik. Sürekli güldüğümüz için öteki masalarda oturanlar da bize baktı, durdu. Gülmemek için birer sıra olup dışarı çıktık. Etrafımızda toplananlar oldu. İşi başka bir olaya bağlayıp geçiştirdik. Az sonra atölyeye gidince İrfan Öğretmen sormadan edemedi, “Neydi o sizi yemekte güldüren olay? ”Yusuf Asıl anlatınca; İrfan Öğretmen kendi kendimize gülecek konular bulup neşelenmemizi öven sözler söyledi. Bu tür kitapların öteki kitaplardan daha çok okunduğunu anlattı. “İnsanların kimi zaman gülmeye gereksinimleri vardır, siz bunu ne güzel başarıyorsunuz!”dedi. Bu sözlerin de etkisiyle konuşmaları kesip çalışmaya başladık. Önümüzde yapılacak 28 makas var. 12 Müdür Evi için 8-8 de öğretmen evleri için. . İrfan Öğretmen 30 Nisan tarihini söyleyince şaştık. “Bu kadar sürmez!”diyenler oldu. Öğretmen bu kez, makineler nöbötle kullnılacak, yeni usta öğretmenler gelecek!”dedi. Bu söze üzüldük, “Kim bu usta öğretmenler? Niçin geliyorlar? Soramadık ama fısıltıların da önü kesilmedi. Ben ayrıca akordiyon çalmak için yeni planlar kuruyordum. Yabancılar gelirse durumum ne olacak? Birden hevesim kaçtı. Gülmekten geçtim kara kara düşünmeye başladım. Salih Baydemir dayanamadı sordu:

-Öğretmen gelecek dediniz, sizler gidiyor musunuz yoksa? İrfan Öğretmen açıklama yaptı, Milli Eğtğm Bakanlığı bu yaz, üç atölye, Bir toplantı salonu ile en az üç öğretmen evi yapılmasını istemiş. Okul Müdürümüz de öğretmen eksikliğini öne sürüp ısrarla yapıcılık kolu için öğretmen istemiş. Bu kez usta öğretici alınması önerilmiş. Lüleburgaz’da yapıcılık için kimse çıkmamış. Yapılan duyuruya bu kez marangozluk ustası iki kişi baş vurmuş. İçlerinden bini İrfan Öğretmen gibi Hamdi Bağ Öğretmen de tanıyormuş. ”Bildiğiniz, kaba saba bir usta değil, göreceksiniz, karşınıza iyi bir öğretmen çıkacak!”dedi. Öğretmen ne derse desin bizim neşemiz birden söndü. Kültür derslerinin öğretmenleri birer ikişer gitti, yerlerine gelen yok. Sanat öğretmenleri de böyle değişirse, köylerde söylendiği gibi galiba bizim okul giderek Eğitmen Okulu olacak!”Nedense bizim köyde bile bizim okulun adı, ”Çocuklar İçin Eğitmen Okulu!” olmuş. İşe başlarken neşeden yerimizde duramıyorduk. İrfan Öğretmen bizi övüyordu. Paydoz zili çalınca ise teselli etmek gereğini duydu. “Hamdi Bağ Öğretme yarın size daha geniş bilgi verecek!”deyip ayrıldı. Yalnız ben üzüldüğümü sanıyordum, Yusuf Asıl ağlamaklı bir yüzle, “Vallahi şaşıyorum yemekte ben o Musta sözüne nasıl o kadar gülmüştüm. Şimdi ise gülmek şöyle dursun, sözü bile anlamsız buluyorum!”Bu kez Yusuf’a ben karşı çıktım, “Bize ne, Hasanoğlan’da kendi kendimize, çalıştık, bizim çalıştığımızı görenler geldi bizimle ilişki kurdu, bizleri övdü, yanımızda durdular. Burada bir yıl daha öyle çalışır, alır diplomalatımnızı gideriz!”Arkadaşlar bana sarıldı “, Haklısın!”dediler. Hasan Üner, “Haydi Mustolar dersliğe!”dedi. Onlar gittiler ben akordiyonu çıkarıp önce bastıra bastıra Volga Volga, sonra Naş Naş, Çarigrat Naşı, daha sonra Tuna Dalgalarını, Karmen Silvayı, Marş Allaturkayı, Sosyal İmni’yi, İzmir Marşı nı’ gene gene çaldım, Süheyle Öğretmenin notalarını açtım dikkatlice çaldım. Üzüntüm gitti. Okuma saatine gittim. Kimse gülmese bile kendi kendime de olsa gülmeye niyetlendim. Baktım arkadaşlar hiç oralı değil. Yapılacak yeni binalar içinde Toplantı Salonu olacakmış, ona seviniyorlar. Sözlerine karışmaya hiç niyetim yoktu, içlerinden birisi “Sen toplantı salonu yapılmasına sevinmedin mi? ” diye sordu. Birden, “Ben toplantı salonuna neden sevineyim? Benim babam buraya üç kez geldi ama ya yol kenarında oturdu ya da beni alıp Yeni Bedir’e götürdü. Çünkü üzülerek, “Burada rahat konuşamayız!”dedi. Toplantı salonu olunca benim babam ya da ablam geldiğinde ben onları toplantı salonuna mı götüreceğim? ”Toplantı salonunda kim ne yapacak? Oyun oynanacaksa ben toz toprak içinde de oynuyorum. Sizler sevinirsiniz. Çünkü sizler oynamak, şarkı öylemek ya da çıkıp birşeyle yapmak değil sandalyelere kurulup yapılanlara bakmayı tasarlıyorsunuz. O salon yapıldığında ben gene orada oturmayacağım!”Sözümü bitirememiştim. Sami Akıncı, baktı, “Arkadaşım, benim düşündüklerimi sen çok güzel toparlayıp söyledin, benim de geleceklerim vardı, geldiler. Ancak ben onları Lüleburgaz’dan beriye getiremerdim. Arkadaşları dinledim, tüm sevinçleri, salon yapılırsa haftada bir film gelecekmiş. Filmi kim getirecek? Lüleburgaz sinemasına birkaç ayda bir film gelirken bizim okula nasıl olur da haftada bir film gelir? ”Sami Akıncının sorusuna bir kaç kişi birden yanıt verdi. Bu arada baktım Mehmet Başaran da salon yanlısı gibi konuştu. Sözümü esirgemedim, ”Ne o salon olunca şiirlerini okumaya niyetlendin galiba? ”dedim. “  Ne var, şiir okuyamaz mıyım? ” “Doğal olarak okursun ama düşün ki öyle bir salonda ben de şiir okuyacağım hem öyle senin gibi gıdım gıdım saklananları değil, Faruk Nafiz’in, Yahya Kemal’in, Orhan Seyfi’nin Enis Behiç’in Kemalettin Kamu’nun şiirlerini. Biliyor musun bu söylediklerimin şiirlerini ezberimde. İstersen şimdi bile okurum!”Öğlede güldüğümüz Mustolar sustu. Çoğu da bu şiir sözlerini neden önemsediğimi anlamadı. Mehmet Yücel’le İsmet az sonra birden el çırptılar:

-Yaşa dayı, ağzına sağlık. Şimdi biz de salonun bir an önce yapılmasını istiyoruz!Yusuf’la Ahmet gelip yanıma oturdu. İkisi de dertli:

-Kızlar oyunlara katılamıyormuş. Nedeni Bergüzar Öğretmenmiş. Nahide Öğretmenin hastası varmış, izinli ayrılmış. Bergüzar Öğretmen “Ben bu işleri tam bilmiyorum, bir işi emanet olarak üslendim. 15 gün sonra öğretmeniniz gelince oyun işleribnizi onunla yoluna koyarsı nız!”dediş. Arkadaaşları teselli ettim. “Biz bu işleri tam bir yıldır yoluna koymak için anlaşmıştık, 15 gün daha bekleriz. Zaten 15 günde ancak öteki grupları alıştırmış olacağız. Böylece ilerde kızlar grubuna daha çok zaman ayırırız. Arkadaşlar bana uydular. Tavas Zeybeği ile Bengi için planlarımızı gözden geçirdik. En iyi oyunlardan biri Bengi, ağır bir oyun, yerinde dönüşler var. Oynayan azıcık gevşetirse tüm grup berbat olup çıkar. Bunu hep biliyoruz. O nedenle, ilk katılacakların iyi seçilmesi zorunlu. Cumartesi günü Bunu düşünerek iyi bir seçim yapacağız. Biz oyun falan derken arkadaşlar bizim gündüz konuştuğumuz ustaöğretici olayına takıldılar. Mustafa Saatçı haklı olarak birlikte çalıştığı Alman Ahmet’i örnek verdi. Mehmet Yücel de bizim büyük binanın mozaik merdivenlerini yapan Osman Ustayı söyledi. Bunları duyanlardan birileri de Hasanoğlan’da tüm binaları olduğu gibi yolları, özellikle su yollarını çizip düzenleyen Layoş Sili için usta öğreticiydi, gibi bir sav öne sürdü. Oysa Layoş Sili’ye biz Sili Usta deyip geçiyorduk ama o tüm Köy Enstitülerini mimarların planlarına göre yerlerine yerleştiren çok iyi yetişmiş bir mühendis dahası bir profesördü. Bunu benim yanımda Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç söyledi. Daha doğrusu bize:

-Gelin profesör mühendis Sili’ye soralım, Macaristan bölümünün Tuna üstünde kaç büyük köprü bulunuyor, ondan öğrenelim!”demişti. Bunları düşünerek yattım. Gelecek usta öğreticiler Layoş Sili gibi olacaksa Kepirtepe cennete döner. Oysa gelen öteki Köy Enstitülerinin ekip öğretmenlerini gördük, içlerinde tek bir Namık Erdin, ya da İrfan Evren yoktu. Bizim küçümsediğimiz Ali Yılmaz Demirbilek bile bizim gözümüzde devleşmişti. Arkadaşların bu konulardaki vurdumduymazlığını düşünerek gene öğledeki gülmeye tutuldum. ”Mustalar sınıfı, Mustalar dersliği….“Böylesi Mustalara böyle olur ustalar!”

 

16 Nisan 1942 Perşembe

 

Uyanıktım, zili beklerken Yusuf Asıl geldi, cumartesi günü için düşündüklerini söyledi. Birlikte benim akordiyonu alıp oyun yerine gittik. Grubumuz giderek artıyor. Kenarda duranlar çok ama yüzlerinden, gelenlerin hep iyi niyetli arkadaşlar olduklarını anlıyoruz. Zaten bizim gruba gelenleri kendi sınıf arkadaşları bir ön seçimden geçiriyor. Akordiyon çalarken birden Bergüzar Öğretmene teşekkür etmek geldi içimden. Kızların gelmemesi öyle işimize yaradı ki, şimdi gelenler kesinlikle oyun için geliyor. Oysa kızlar gelip oralarda dursaydı kuşkusuz başka amaçla gelip yığılanlar olacktı. Oyun bitiminde Faik Bakır Öğretmen geldi, “Sizin grup bu işi ciddiye aldı, öbür taraf hala bocalıyor!”dedi. Buna çok sevindik. Önce Yusuf, İşleri sıkı tuttuğunu söyledi, sonra da Ahmet Güner, “Abi oyunda savsaklayanları uyarıyoruz, yoksa kolay kolay birlik kuramayız!”diyerek kendilerine pay çıkardılar. Bana göre ise ne o ne de bu, oynamak isteyenler bu tarafa geliyor. Ayrıca bu tarafta öğrenilecek bir durum var:

-Ayaklar şöyle, dizler böyle, bir ileri bir geri; başlar önde kollar gergin, havada! türü uyarılara uyma, öğrenenler için yeniliktir. Oysa öbür tarafta koş, dur, eller yukarı, sağa dön, sola dön hareketleri alışılmış düz hareketler olduğundan arkadaşlar yaparken kendiğinden gevşiyorlar. Çalışma saatinde dünkü şakalar bir süre tekrarlandı “Mustolar!”Musto sensin, En iyi Musto İsmet, en olgun Musto İdris!Musto sözünün yayılmasından en büyük payı olan İdris Destan sonunda en çok üzülen oldu. Onun eski lakabı Moruk sözünü anımsatan en olgun Musto sözüne içerledi. En umursamaz Musto ise esas Musto olan Mustafa Saatçı oldu: ”

-Benim adım Mustafa, bana Musto diyene neden kızayım? Kahvaltıda duyuruldu:

-  17 Nisan töreni için görev alanlar Okuma saatında, Alt koridorda toplanacak!Duyuruyu yapanlar: Tevfik Uğurlu- Rafet Topuz-Recep Türköz!Bizim masadan ilk tepki Hilmi Altınsaoy’dan geldi. ”Şunlara bak bunların üçü de benden yaşça büyük, küçük görünmeleri köseliklerinden!”Yusuf Asıl hemşerisi Rafet’i savundu. Olay köse sözüne dönüştü:

-  Köse kime denir? Daha önce okuduklarımızda bir Köse İmam geçmişti, Hasan Üner onu anımsattı. Köse, kısa boylu anlamı taşıyormuş. Ben buna karşı oldum. Bizim köyde Köse Mehmet denilen insan köyün en uzun boylularından biridir. Ben bnu söyleyince bir süre tartışıldı. Sonunda anlaştık Köse iki anlam taşıyor. 1. İnsanların lakabı ya da soy adı ise bunun boyla, yüzle ilgisi yoktur. 2. Kimi insanların boyu kısa kalır, nedense özellikle erkeklerde sakal çıkmaz ya da seyrek çıkar, bunlara da bu özelliklerinden ötürü Köse denir. Mehmet Aygün:

-Bu tanıma göre Hilmi Altınsoy arkadaşımız tam anlamıyla bir kösedir!dedi. Çünkü onun saçı, sakalı çıkmıyormuş. Hilmi Altınsoy kızmadı, güldü:

-İçimizde hiç sakalı, bığığı çıkmayan Yusuf Asıl’dır deyip Yusuf’la Mehmet Aygün’ü karşı karşıya getirdi. Yusuf Asıl, bizim sınıfın en küçüğü olduğunu, o nedenle henüz sakal, bıyık çıkmadığını söyleyince bu kez Hasan Üner ortaya çıkarıldı. Hasan Üner’i, n bir adı da Küçük Hasan. Doğumu Yusuf Asıldan büyük olduğuna göre neden Küçük Hasan oluyor? Köselik Hasan Üner’in üstüne yıkıldı. Hasan, önce güldü geçti ama söz tekrarlanınca biraz durgunlaştı.

Çalışma saatinde söz gene gelecek usta öğreticelere dayandı. Usta öğreticilerin öğretmen olamayacağını, bize fazla bir şey öğretemeyeceklerini söyleyenlere karşı belli arkadaşlar tepki gösterdi. Bunlardan biri gene Mustafa Saatçı oldu:

-Bize zaten öğretmenler de bir şey öğretemiyor!Buna Sami Akıncı sesli sesli güldü. Ona da İsmet yanıt verdi. Sami Akıncı’ya Namık Ergin, Hamdi Bağ Öğretmenler bir şey öğretememişti, Osman Usta gelince belki bir şeyler öğretir!”İsmet’le Sami bir süre bakıştı. Sami Akıncı:

-İsmet, kuzum sen neden bana karşı duruyorsun? Ben sanat derslerine sizin gibi düzenli gitmedim. Ama niçin gitmediğimi sorumlu insanlar biliyor. Çünkü onlara işlerinde yardım ettim. Kaçmadım, kaytarmadım. Oralarda fazla bir şey öğrenmedim, biliyorum, ilerde bunun zararını görebilirim. Ama ben çalışmalarımı, o işlere girmeye gerek kalmadan başka alana kaydırmak için hazırlıklarımı da yaptım. Senin gibi düşünen arkladaşlar rahat olsunlar, ben işlerimi istediğim yönlerde yürütmeye çalışacağım!Alkışlayanlar oldu, “Her yerde böyle koruyucuları bulamayacaksın!”diyenler oldu. Zil çalınca “Hadi hadi, kaytarma, Okul Müdürü seni o kadar korudu, bari onun evinin yapımında gel bir iki kürek toprak at !”diyenler de çıktı. Sami Akıncı, gülümsedi ama sözlerin biraz ağır olduğunu da anlamıştı. “Peki arkadaşlar, ben de sizlerle geliyorum!”deyip, kalktı.

Atölyeye gidince bir yandan bunları konuştuk bir yandan da Sami Akıncı’ya yapılan sataşmaları eleştirdik. Yıllardır, günlerinin yarısını revirde geçirenler de var. Bunların kimileri “Zafiyet mafiyet kayırmalı sözleri altında gittikleri zaman atölyelerde de türlü bahaneler öne sürülüp korunmaktadırlar. Bu arada İdris Destan’ın, Mehmet Başaran’ın, Yakup Tanrıkulu’nun, Harun Özçelik’in, Hilmi Altınsoy’un adı geçti. Bunların durumu Sami Akıncı’dan daha mı iyi? Hasan Üner gülerek Sami Akıncı’yı bir başka bakımdan savundu:

-Vallahi Sami Akıncı, bu saydıklarımızla her zaman her yerde, tarımda da, marangozlukta da, yapıcılıkta da bunlarla yarışa girer ve de kazanır. Onda öyle bir hırs var!dedi. Gülüştük. Ben gene de kendi kanımı söyledim: Sami için bu söylediklerinin dışında kesinlikle beceremeyeceği bir alan müzik, bir yıldır mandolin çalışıyor, “Daha Dün Annemizin Kollarında, parçasını çalamadı!”dedim. Hasan ona da kulp taktı, ”Ona bakma o salt N ile bir araya gelmek için kullandığı bir taktik. Kız beceremediği için o da ona uyuyor. N’ye ilerleyecek kadar öğret, bak Sami nasıl sıçrayacaktır!Gülüp geçtim ama Hasan’ın gözlemlerinin de gerçek payı olabileceğini düşündüm. Sami Akıncı arkadaşımız akıllı, aklını da iyi kullanan biri.

 

Hamdi Bağ Öğretmen geldi, “Siz dargın mısınız? Yoks ben gelince mi konuşmalarını kesiyorsunuz? Alışmadığım bir durum, Yusuf Asıl’ı göstererek, bu çocuğu nasıl susturuyorsunuz? ”Bana bakarak:

-Yoksa Aağabey arada azarlıyor mu? Hasan yanıtladı:

-Yusuf oyunlarda ağabeyin yöneticisi, o kolay kolay susturulamaz. Ancak sizler olmayınca neşesi kaçıyor, suskunluğu ondandır!”Hamdi Bağ öğretmen İrfan Öğretmene göz kırparak:

-Ben uzaklaştıkça bunlar daha çabuk büyüyor, bırakın ben birkaç ay gideyim, geldiğimde buraları olgun insanlarla dolsun, bunu göreyim!Öğretmenler birlikte Namık Ergin Öğretmene gittiler. Arkadaşlar, usta öğretici sözlerinden kuşkulanmışlardı hemen yorumlar başladı: Hamdi Bağ Öğretmen ayrılacak mı yoksa? Öğle yemeğine bu kuşkular içinde gittik. Yemeğe biraz geç girdik. Arka masalarda bir sessizlik vardı. Ben önce anlamadım, Yusuf işaret etti. Bir de baktım Besim İyitanır Öğretmen 8 B sınıfının masalarında. Herkes sus pus. Arada Besim Öğretmen birine takılıyor, gülüyorlar. Besim Öğretmenin sık sık takıldığı da bizim, Hamitabat ilokulunun 9 Mehmet’ şimdiki Mehmet Özalp. Arada oda söz çıkıştırıp, güldürüyor. Bizim arkadaşlar doğrudan dönüp bakamıyor ama için için de sorgulamaya çalışıyorlar:

-Besim İyitanır nasıl olur da böyle yakınlık gösterir? Bunu en çok da Fettah Biricik sordu. Dışarı çıkınca da bir süre bu konuşuldu. Fettah aynı sözü tekrarlatınca Halil Basutçu yanıtladı:

-Bak bana bir gözünle bakayım sana iki gözümle!demişler. Biz ona yakınlık duymuyoruz, o da bize aynı durumda karşılık veriyor!deyince Fettah üsteledi, “Onda bakacak göz var mı? ”Birkaç kişi birden Fettah’a çullandı

-Onda göz yoksa o da söz kullanıyoriSende duyacak kulak var mı? ”Fettah hiç beklemiyordu, yakınındaki Arif Kalkan, eliyle Fettah’ın kulağına dokunda, “Var, var, hem de kepçe gibi!”Şaka hemen itiş kakışa dönüştü. Fettah da güçlü ama Arif tetik davrandı, Fettah’ın kolunu bükerek yere yatırdı. Tam bu sıra Besim İyitanır Öğretmen az ötemizden geçiyordu, durdu baktı, “Bilek güreşi mi yapıyorsunuz? ” diye gülerek sordu. Fettah yerden kalktı, Evet Öğretmenim bilek güreşi yapıyoruz!”dedi. Besim İyitanır Öğretmen,

-Sözüne inanmadım, ama konuşcak gücün kalmış olarak yerden kalktığına sevindim!”deyip geçti. Fettah Biricik:

-Vay anasını, adama ne yapsak, ne söylesek yaranamayacağız!”diyerek yürüdü. Konuşmadık ama sanırım çoğumuz Fikret Madaralı Öğretmnin çok tekraraladığı bir sözü anımsadık:

-Sen kendini akıllı, elleri hep kör, sağır sanırsan kendini aldatmış olursun. Çevrendekiler duymaz görünseler de biraz görürler, gözleri kapalı bile olsa biraz görürler. Onların az az görüp duydukları, senin duymadı, görmedi sandıklarından daha değerli olarak yaşar, üstelik daha da güçlenmiş olarak bir gün karşına kesinlikle çıkar!

Çatı işine bıraktığımız yerden başladık. İrfan Öğretmen Müdür Evinin tüm çatını yerde kurmamızı önerdi. “Yarından sonra okulda yapılacak toplantıda Müdür Bey gibi öteki öğretmenlerde görünce sevinirler!”dedi. Bu öneri üzerine kurulmuş olan makasların yönlerini değiştirip ötekilere yer açık. Yusuı hemen parmak hesabı yaptı, tamamını yetiştiremeyeceğimizi söyledi. İrfan Öğretmen önemsemedi. “Bakanlar plan inceleyecek değil ya, 12 makas yerine biz de 8 makas dikeriz!”deyip güldü. Daha yarın var, diyerek çalışmaya koyulduk. Salih Baydemir öbür tarafta çalışıyordu, yanımıza geldi. Durumu ona anlattılar. Salih Usta, hemen ustalığını gösterdi, “Öyleyse ara makasları bırakın, güney köşe makasını yetiştirin!”dedi. Bu güzel bir uyarı oldu, hemen ona başlandı. Bu arada Salih Baydemir de Usta öğretici olarak atanacaklar listesine kondu. Muratlı Belediyesi Marangozluk Ustaöğreticisi…Arkadaşlar şakalaşırken ben de sık sık saate bakmaya başladım. Cumartesi günü için ödev yüklenenler alt koridorda toplanacak. Zil çalınca, akordiyonu alıp toplantı yerine gittim. Büyük bir kalabalık vardı. Bizden Yusuf’la Ahmet Güner geldi. Az sonra Sami Akıncı da bize katıldı, buna sevindim. Bana göre bu tür işlerde tüm sınıf bir yana Sami olunca içim rahat oluyor. . Sami konuşma görevi almış. İlk konuşmada Sami, okulun açılışını, yapılan göçleri anlatacak. Tevfik Uğurlu Günlük çalışmaları, Rafet Topuz’la Recep Türköz Hasanoğlan’a gidişi, oradaki çalışmaları, geriye dönüşü anlatacak. On kişilik bir grup mandolinle notalı parça çalacak. 20 kişilik bir mandolin grubu da türkülari, okul şarkılarını çalacak, 30 kişilik bir grup beş türkü söyleyecek(Kız-Erkek karışık)Ali Erdin-Musa Güner ikilisi Rumeli Türküleri söyleyecek(Alişim, Maya Dağı, Drama Köprüsü, Edirne Köprüsü(Ahmet Güner de katılacak)Doğan Güney-İlyas Özcan keman, Hasan Çetin bağlama çalacak. 20 kişilik bir grup iki halay, 20 kişilik ikinci bir grup Harmandalı, Bengi zeybeklerini oynayacak. Saate baktım tam 2 saat 10 dakika sürdü. Müdür Beyin de kısa bir konuşma yapacağı biliniyor. Gözden geçirilen etkinlikler için hiçbir fikrim olmadı. Ben salt oyunlarla müzükleri değerlendirmeye çalıştım. Onlar da bildiğimiz, çok tekrarladığımız olaylar. Ötekilerini Sami değerlendirdi, çok beğendiğini söyledi. Çalışmalarımız bitintiğinden az sonra yemeğe indik, herkes memnun. Hemen hemen herkeste bir karşılaştırma hevesi doğdu. Hasanoğlan’da farklı ne yapılıyordu ki? Birer birer yapılanlar, görülenler öne dökülüp sergilendi. Tartışma bizim derslikte de sürdü. . Öteki ekiplerle aramızda bir fark var, bunu herkes biliyor ama kimse cesaret edip söyleyemiyor. Sonunda gene ben patladım:

-En büyük fark, onlar, elinden geleni tüm iyi niyetleriyle ortaya döküyor. İlk önce başarılı olmasa bile düzeltilerek yeni bir şey ortaya çıkıyor. Bizde bu yok, hiç kimse ortaya bir taslak sürmüyor. Üstelik biri sürecek “Aman sürmesin!” der gibi önleyici bir takım tavırlar da ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, ortaya bir yenilik konamıyor. Beşikdüzülüler, Hasanoğlan’a gelince hemen bir değişiklik yaptılar. O güne dek kemençeyle çaldıkları Timurağa’yı mandoline çevirdiler. Bunu sorduğumda, “Timurağa çok kişiyle oynanıyor, gürültülü bir oyun, kolay olduğundan çok kişi kalkıyor. Bu nedenle çok mandolinle çok sese döndürdük!”dediler. Hasanoğlan’a gelen her ekip bir birinden çok şeyler aldı ama çoğu bizim, aldıklarını tıpkısı almadı, kendi durumlarına çevirerek aldı. Oysa biz, bizde hiç biri olmadığı için, görüp kavrayabildiklerimizi aldık. Bizim oyunlarımız tıpkı Çifteler oyunlarının benzeridir. Çünkü bu oyunları ben, Yusuf, Ahmet arkadaşlar, arkadaş ediniğimiz Mustafa Atavcı adlı Eskişehir/Çiftelerli birinden öğrendik. Gene bu üç arkadaş, Timurağa, Sivas Ağırlaması oyunlarını Kayseri/Pazarörenli, Veli Dalak, Hüseyin Öztürk arkadaşlardan öğrendik. Onlar nasıl biliyorsa bize öyle öğrettiler. Oysa aynı oyunları, Seyhan/Haruniye ekibi kendi yörelerinde oynana bir oyunun etkisiyle bizden farklı oynadı, öyle oynayarak döndü. Bir gün bir başka yerde okullarımızdan ekipler karşılaşınca bu ayrılığı göreceklerdir. Ayrıca temsil oyunları da öyle. Onlar küçük bir olayı sahneye çıkarıyorlar. Oldu-olmadı kaygıları yok. Biz bundan çekindiğimiz için ortaya çıkamıyoruz. Çıkmaya kalksak, kendi arkadaşlarımız bunu acımasızca önlemeye kalkışmaktadır. Özellikle bizim sınıf için geçerli olan bu durum öteki sınıflara da sızmış durumdadır. Bu nedenle konuşma deyince biz de tek Sami Akıncı çıkarken onlarda beş on arkadaş ortaya atılabiliyor. İsmet şaka olarak beni frenledi:

-Dayı bu anlattıklarını biz hep biliyoruz, elimizden bu kadar geliyor. Bu okula geldiğimizde, Anımsarsın, bir arkadaşımnız şarkı söyledi, biz ona hemen “Aşık!”adını taktık. Arkadaşımız Ahmet Güner tüm okulda şimdi de Aşık Ahmet olarak anılır. Oysa arkadaşın aşıklıkla falan bir ilgisi yok. Tek yaptığı bir şarkıyı söylemekti. Şimdi ise ondan daha güzel şarkı söyleyenler çıktı. Oynayanlarımız da var. Herkes çıkıp oynayacak değil ya. Herkes oynarsa kim seyredecek? İsmet sözünü bitiremedi, söz atanlar oldu: ”İsmet dayısına karşı!”gülüşmeler oldu. Değişik konuşmalar olayın boyutunu değiştirdi. Yat zili çalınca ayni oğrultuda konuşmalar içinde yattık. Yatınca, önce alt koridordaki arkadaşların çok iyi niyetlerle ortaya çıkıp birşeyler yapmak için çırpındığını bir daha görür gibi yaşadım. Arkasından da derslikteki konuşmaları, kendi kendime savunmalarımı düşündüm. Hasanoğlan’da biz salt öğrenci arkadaşlar görmedik, oraya öğretmenler de geldi. Özellikle de gelen Okul Müdürleri bize neler salık vermişti? Nurettin Biriz adlı Samsun/Akpınar Müdürü anlattıklarını anımsamaya çalıştım. Sili Ustanın tekrar tekrar bana,

-Başaracaksın, çünkü diretiyorsun. Başarı, direncin önünde yumuşar, gelin olmayı kabul eder!demişti. Bu gelin olma sözünü günlerce konuşmuş, gülmüştük, ama anlamını da çok iyi algılamıştık. Kepirtepe’ye dönerken Arifiye’de kaldığımızda Okul Müdürü Süleyman Edip Balkır bizi, bir grup Kepirtepeli öğrenciyi evine yemeğe çağırdığında çok güzel sözler söylemişti. Bir ara ben, Yeterince bilgilenemedik, bir çok dersimiz yarım kaldı, matematik öğretmenim askere alınınc aben, 2. derece denklemlerde saplanıp kaldım!”deyince Süleyman Edip Balkır, “Yanılıyorsun dostum, senin dediğin yerde, o ikinci dereceden iki bilinmeyenler arasında saplanıp kalsaydın, bugün burada benimle bu denli rahat olamazdın. Bu gün öğrenemediğinin bilincinde olduğunu göstermen bana sorarsan senin, çok bilinmeyenlere yetecek gücün oluğunun en canlı kanıtıdır. Sen gideceğin yeri bulmuş, kapısına dayanmışsın. Kapı kilitli diye geri dönecek değilsin, aklın o kilidi kolayca açacaktır!”Süleyman Edip Balkır Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü. 12 Kasım 1941 günlerine gittim. Salim Amcam orada, hemen okulun yukarısında Kalaycı köyde kalıyor. Benim geleceğimi duymuş, oraya inince geldi buldu. Salim Amcan köylü ama çok görmüş geçirmiş, uzun askrlik döneminde de başarılı olmuş, çavuş yapmışlar. O sıra da birliğin tüm sorumluılu üstünde. Okula çok yakın olduğundan Süleyman Edip Balkır’ka tanışmış, benden söz etmiş. Gele gide Okul Müdürüne kendine ısındırmış. Beni görünce kolumdan tutup odasına götürdü. Ben utancımdan bayılacağımı düşünürken Süleyman Edip Balkır geldi, yüzüme dikkatli bakarak, “Delikanlı, nemutlu sana ki, seni bu denli seven yakınların var. Bunlar oldukça senin önünde güzellikler, başarılar, kendine güvenler sıra sıra eğilecktir. Bu karlı kışlı günlerde, sizlerin başarılı olmanız için çırpınan bu insanları mahcup etmemek için dişinizi sıkıp çalışın, onlara hak ettikleri mutlulukları tattırın!”demişti. Salim Amcam yememiş, içmemiş bu sözleri bir yere yazmış, birkaç ay sonra yazdığı mekuba bunları da eklemişti. Sonuna da”Süleyman Edip Balkır, çok değerli bir adam, ben onun gibisini hiç görmedim. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile hemen yakınımda sapkasını çıkarıp eğilerek onun elini sıktı. Bunu bana başkası anlatsa kesinlikle inanmazdım. “İsmet Paşa kimseye böyle yapmaz!”deyip geçerdim!”Salim Amcamın değerlendirmeleri, Süleyman Edip Balkır’ın değer ölçüleri nerede, bizim arkadaşların içinde bulunduğumuz durum için ölçütleri nerede? Acaba ben, kendi açımdan doğru düşünebiliyor muyum? Yoksa Salim Amcamın yaptığı cesur girişim gücünden yoksun muyum? Karlar içinde Arifiye Köy Enstitüsü. Gene karlarla örtülmüş çamlı tepeler içinde Kalaycı Köy, Salim Amcamın zorlayarak yedirdiği pekmezler, Elma pekmezi, Pancar pekmezi, Üzüm pekmezi, Kamış pekmezi, Karpuz pekmezi…Amcamım düşleri: “Terhis olur olmaz, köye dönünce burada öğrendiklerini, özellikle meyveciliği köyde canlandıracak…. Salim Amcamın köydeki tarlalarını düşledim, nerelerde neler yapacak? Kuru derede, elma, Saya derelerde, sebzecilik, Çeşme derede de sebzecilik yapabilir, derken uyudum.

 

17 Nisan 1942 Cuma

 

Recep Kocaman gezi günlerini İlhan Görkey Öğretmen onaylatmış. İlk Gezi, Turgut Bey, köyü ile yakındaki büyük Taşlı’ya olacakmış. 18 Pazar günü saat 14-16 arası gidilecekmiş. “Bence hiçbir engel yok. O iki köyü de biliyorum ama, mademki gidilecek, severek giderim!”deyip akordiyonu aldım, oyun yerine çıktım. Ahmer Güner-Yusuf Asıl az önce gelmişler. Bu sabah Harmadandalı ile başladık, Bengi ile devam ettik. Bengi biraz ağır. Başka zaman Bengi öne alınsın diyen oldu. Bir kez de öyle denedik. Sonunda da bizim Trakya Horonunu çalıp kapattık. Trakya Horonuna herkes katılıyor ama oyundaki göz alıcı inceliğe kimse aldırış etmiyor. “Bu oyun oynanmasın, oynanacaksa baştaki arkadaşın, Yakup Tanrıkulunun hareketlerine uyulsun!”dedim. Birden karşı sözler işitildi. “Oynayamıyoruz mu yani? ”Yanisi kanisi yok, baştaki arkadaş eğer bu oyunu oynuyorsa arkadakiler de ona uymak zorundadır!”Biraz bozulanlar oldu. Yusuf’la Ahmet öğleden sonra bir seçip yapacaklarını söylediler. Sabah çalışma sürecinde, konu yarınki 17 Nisan özel bayram proğramı konuşuldu. 23 Nisan Bayramı varken buna tüm okullar katılıyorken bizim bayram onların yanında o denli canlı olmayacak. Bu nedenle biz gene ikinci planda kalacağız. Mehmet Yücel yetişti, ”Doğal olarak öyle olacak, halkımız zaten hazır emen buna bir ad takacak: ”Eğitmen Çocuk Bayramı!”Bu ad yarı şaka yarı cidi herkesin diline takıldı. Hilmi Altınsoy’la İbrahim Ertur karşı çıktı. ”Yalan söylüyorsunuz, bizim köylerde bizim okullara “Eğitmen Okulu denmiyor!”İsmet yanıtladı, ”Sizin köyleriniz, çok geri kalmış köyler dünyadan haberleri yok, kasabalara uzak. Bizim köyler kasabaların burnu dibinde, her şeyi çabuk duyuyor!”gibi savunma yapı. Sami akıncı bu görüşe karşı çıktı, ”Ellerin ağzı torba değil, ne olsa söyler, biz kendimiz bizim için söylenenlere neden uyalım? Ne derlerse desinler. Biz de köylüler için neler söylüyoruz. Geri kalmışlar, cahiller, yiyeceklerini, giyeceklerini temiz tutmuyorlar!”demiyor muyuz? Okuduğumuz yazılarda romanlarda köylüler için söylenenlerin yenilir yutulur bir tarafı var mı? ” İdris Destan kulağıma eğildi, ”Bu Sami Akıncı hepiizden farklı düşünüyor. Acaba sahiden böuyl mi düşünüyor, yoksa öyl düşünmüş mü görünüyor? ”Bana özel olarak sorduğu için içtenlikle düşüncemi söyledim. Okula geldiğiiz ilk günlerde Sami Akıncı’ya çok dikkat ettim. Hep en doğruyu, en güzeli o söyledi. İlk yazdığı yazıda kllandığı bir sözü de hiç unutmadım: ”Çoban yatağında yatan insan padişah rüyası görmemeli, ya da görmeye çalışmamalı!”demişiti. İşte o zaman Fikret Madaralı Öğretmen Sami’ye dikkatle bakarak, ”Aferin, bunu başkasından duymuş olsan bile çok yerinde kullandığın için seni kutluyorum!”demişti. Aradan geçen yıllard Sami hep ileriye doğru gitti. Ben Sami ile i, yi arkadaşlık ili, şkisi kuramadım ama, onun çalışmasını da küçümsemek şöyl dursun hep örnek almaya çalıştım. Ben de çalışıyorum ama ben, boş zamanlarımı dolu geçirmeye çalışıyorum. Oysa Sami, kendisine çalışacan boş zamanı kendisi açıyor. O nedenle benden daha çok zamanı oluyor. Almanca dersine beraber başladık, öğretmen varken ben de direttim, öğretmen gidince Almanca durdu. Oysa Sami Almanca çalışmalarını durdurmadı, çalıştı çabaladı benden daha iyi öğrendi. Ben çalıştıklarımı, gereksinim duyduğum için çalışıyorum. Oysa Sami, öğrenmek istediklerini sonuna dek öğrenmek için çırpınıyor!” İdris’e böyle anlatışım, onu çok etkiledi. Bu kez”Sen Sami’yi sevmezsin, biliyorum, onun aleyhinde konuşacağını bekliyordum. Oysa sen onu övdün. Ben de senin gibi düşünüyorum, Sami hepimizden çok gayret gösteriyor, hepimize örnek olacak bir arkadaş!”Ben biraz da söyleyeceğim sözlerin Sami’ye yanlış iletileceğini düşünerek dikkatli konuşmuştum. Ne olursa olsu, arkadaşın çok olumlu kanısını da öğrenince doğru yaptığımı daha iyi anladım. Kırık bakas dediğimiz köşeli tarafı tamamlamak üzere işe koyulduk. Amnck unutuğumuz durum ortaya çıktı. Daha doğrusu bunu biz daha önceleri de düşünmüştük, hatta çözmüştük de. Girişte bir de yağmurluk olayı vardı. İrfan Öğretmen yağmurluğu kaldırdı, yere konduracağımız bir simgedir, çatıyı kondururken planların gereği yapılır!”dedi. 12 yerine 8 makaslık bölümü hazırlayıp kondurduk. Görenlr bakıp gidiyor. Müdür Evi yazısı koymayı düşündük, çoğunluk karşı durdu. . Duvarları tamamlanmamış binanın çatısı mı olur? ” gibi dik soru soranlar çıktı. Paydostan sonra yarını düşünerek gerekli parçaları gözden geçirdim. Gereksiz konuşmlara katılıp rahatsız olma yerine tartışmalara girmemeyi düşünerek Harun Özçelik’e yardım düşüğncesiyle kitatlığ gittim. Harun gene rahatsız olmuş, revire yatmış. Fevzi Üner’le Hasan Üner, iki yeğen yalnızdı. Hasan Üner ban Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan kitap okumuyorsun, onun kitapları eğlencelidir, diye takıldı. Hüseyin Rahmi Gürpınardan Mürebbiye romanını okumuştum. Bir tane daha okumaya söz verdim. Hasan uzanıp bir kitap çkti, ”Abi bunu hemen oku!”dedi. Tam o sıra Gül’le arkadaşı Sakine geldi. Gül, kitabı uzanıp almadığımı görmüş, ilgiyle kitabın adını öğrenmek istedi. Hasan gösterince bana, ”Haklıymışsın, onu almanı ben de istemem!”deyip güldü. Gülüşü çok anlamlı geldi. Ama nedense arkasından azıcık renklndi. Yanakları iyice kızardı. Bu kez de ben Hasan’ın kitap uzmanı oluğunu bu nedenle onun verdiği kitabı almamayı düşünmediğimi, ancak bundan Önce Hakka Sığındık adlı kitabı okumk istediğimi söyleyerek olayı saptırdım. Ama gene de Şıpsevdi’yi aldımBu kez Gül’e i, stersen önce sen oku!”diye takıldım. Fevzi olayları yakından izlemeden sınıf arkadaşları için yardım telaşı içinde konuşmaları izlemedi. Ya da ben öyle sanmıştım. Kızlar gidince birden”Abi ne oluyoruz, sen bizim kızlarla nasıl konuşuyorsun öyle ? diye sordu. Bu kez de Hasan Fevzi’ye, ”Sizin kızlar abiyl nasıl konuşuyor muş öyle? ” diyerek baktı. Konuşmalar yanıtsız kaldı. Gelenler oldu, ben ayrıldım. Az sonra da Hasan geldi, doğrudan yanıma geldi, ”Abi, kusura bakma işlerinize karışmak gibi olmasın ama o kız sana sataşıyor, haberin olsun!”dedi. Sordum, ”Nasıl sataşıyor? Daha ne desin, sana sakın şıpsevdi olma!”diyor. Bu ne demek? ” dedi gitti. Hasan abaertıyor, kız onu demek istemedi. Ne demek istedi? Olayı tekrar tekrar anımsamaya çalıştım. Olaydan bir anla çıkar da çıkmaz da, üşünmeye değmez. ; deyip Şıpsevdiy’i okumaya başladım. Yarınki oyunlar için Yusuf’la Ahmet geldi. Herkes gösterilen yerde toplacacak, sırası gelenler çağırılınca çıkıp oynanacak. Okul dışından insanlar gelecekmiş. Gelen gelsin, onlar bize bakacak, biz onlara bakmayacağız, ”Kusursuz yapalım, beğensinler!”Kusursuz oynayıp oyunlarımızı beğendirelim!”Yusuf bu sözü çok beğendi. Ne düşündüyse Ahmet’le beni yakın zamanda köyüneManika’ya çağırdı, nasıl gideceğimizi de anlattı. İsmet duydu Yusuf’a”En yakın arkadaşım diyordun, yalancı bak beni çağırmıyorsun!”diye çıkıştı. İsmet’i de grubumuza aldık. Dört arladaş olarak gideceğiz. İsmet kendine iş de buldu, benim akordiyonu taşıyacak. İsmet’in bu sözüne gülerken yat zili çaldı, gülüşerek yatakhaneye gittik. Yatınca da bir süre Şıpsevdi olayını düşündüm. Röslein’in özel bir amacı olamaz. Belki şıpsevdi sözü onun için güzel bir söz değildir. O nedenle benimle o söz arasındaki zıtlığı düşünüp öyle konuşmuştur. Bir ağabey olarak böyle düşünüp söyleyemez mi? ”Şıpsevdi insanlar iyi değildir, sevmem öylelerini neden demesin? Böyle düşünerek geriye doğru gittim. Şıpsevdi kime denir? C’yı sevdim, A’yı sevdim, Bu yazdıklarıma bakılırsa bir ara M de aklımı karıştırdı. Keman çalışmalarımı asımsayınca içim ürperiyor. O çırpınışlar niçindi? Neden üç yıldır Röslein Röslein Röslein rot! dizeleri söylenip duruyor. Esnedim, yanıtı verdim. Göte’nin şiirinin ötesini bilmediğim için salt orasını tekrarlıyorum…. . Acı ama gerçek…

 

18 Nisan 1942 Cumartesi

 

Bugün bayram sözleri arasında uyandık. Mustafa Saatçı’nın diline takıldı “Bu ne bayramı çocuğum? Bilmiyor musun be amca, sen de ammada cahilmişsin, bugün Eğitmen Çocukların Bayramıdır!” “Sus, İmam Mustafa, Eğitmen Hafız! İtiş kakış oyun alanlarına çıktık. Her gün biraz daha iyiyiz. Hiç değilse biz, bizim grup öyle algılıyoruz. Bunsdan onra, ”Bu güm dışında her cumartesi daha kontrollu çalışıp grubumuzu ona göre bilinçlendireceğiz. Çalışma saatinde duyuruldu. Saat 12’de paydos edilecek. Törenden önce öğle yemeği. Törenden sonra da tören hazırlığı yapılacak. Çok olağan üstü bir şey değil ama konuşmalar insanı etkiliyor. Konuşurken bi ığın kusur yapacağımı üşünmeye başlıyorum. Oysa benim yapacağım iyice alışılmış bir iki parça oyun melodisi çalmak. Çalarsam kusur bile olsa belli olacak, aksayacak bir durum yok. Kahvaltıdan sonra atölyede toplandık. Ortalığı düzenledik, Çatıyı geçici olarak pekiştirdik. Eksik makası araya yerleştirip, çatıya bir bütünlük kazandırıp bir süre karşısından baktık. İrfan Öğretmen atöyleyi temizlememizi söyleyip ayrıldı. Öğle yemeği azıcık erken çaldı. Yemekler sahiden bayram yemeği oldu. Herkesin neşesi yerindeydi. Öğretmenler de öyle, gerçekten bir bayram gününü yaşamaya başlamıştık. Bizim Eğitmen çocuklar bile bayram havasını koklamaya başlamıştı. Tören zili çaldı. Ben akordiyonla ses verip İstiklal Marşı, ’ını söylettikten sonra ortalıktan çekildim. Öğrnciler okul önündeki alana yayıldılar, sıralar çekildi, insanlar geldi, arabalar gelip durdu, ya da insan bırakıp gitti. Görevli öğrnciler okulun öbür tarafına toplandı. Saat gelince Okul Müdürü kısaca konuştu. Arkasından İlhan Görkey Öğretmen konuklara “Hozşgeldiniz!dedi. Sami Akıncı oldukça uzun konuştu. Tevfik Uğurlu arkasından Rafet-Recep konuştu, mandolinci 1. grup arkasından şiirler okundu(Numan Beyazıt. -Hasan Arabacı)Şarkılar söylendi, oyuncular çıktı. Bana göre oyunlar çok güzel oynandı. Kemanlar çaldı, gene önce Rumeli türküleri, sonra okul şarkıları söylendi. İlhan Görkey Öğretmen son kısa konuşmasını yaptı, gelenlere teşkkür etti. Meğer Lüleburgaz Belediye Başkanı, Kaymakam, Ortaokul Müdürü ile öğretmenleri de gelmişmiş. İnsanların bir bölümü okul içine girdi, gruplar olarak gezmeye başladı. Akordiyonu atölyeye koyup, dersliğe giderken Okul Müdürü seni çağırdı sözü ile karşılaştım. Biraz kuşkulanarak gittim. Müdür Odasının kapısı açıktı. Kamber Amcamla gözgöze geldim, gülerek bana işaret etti, ”Gel! O sıra Müdür Bey kapıya geldi, Bana “Geldin mi? içeri gel bakayım!”deyip içeri çekti. Kamber Amcamı gördüğüm için yanına giderek hoş geldin deyip geri öçekilirken az ötede oturan birine gözüm takıldı. Kiremitçi Hasan Amcam, koştum ona da “Hoş geldin!”dedim. Okul Müdürü gülerek bana “Bu senin şansın kimsede yok, bol bol amcalar, dayılar, eller Yunaistan Buldaristan sınırlarından geliyor, sen amcanın köyünde okyorsu. Biz burada ter toprak içinde bina yapıyoruz senin amcan gelip bize tuğla, kiremit veriyor. !”dedi utandım mı ne oldu bilmem sustum kaldım. Hasan Amcamı sordu, Tanıyor muydun? Daha önce görmüşmüydün? dedi. Alpullu’da geldiğini, benim de onlara gittiğimi anlattım. Bu kez sordu, Kamber Ağa daha önce anlatmıştı, “Hasan Bey kimin oluyor? ” Kardeş çocuğu olduğumuzu Amcamın annesi Gülfide Halamın babamın büyük ablası olduğunu Alpullu’yken gidip gördüğümü anlattım. Müdür Bey bu kez de, “Çok ilginç, iki kız kardeşin çocukları sizler, erkak kardeşin çocuğu da yeğen!”dedi. Müdür Bey bu kez, Bak, amcalar çok güzel bir şey düşünmüşler, ailenizin en büyüğü babanmış, iki yeğen gidip onu gömek istemişler. O da bu güne bizim sevinçli günümüze rastlamış, babana giderken yapacakları en güzel hediyeyi seni alıp birlikte gitmek diye düşünmüşler. Bugün gidip yarın geleceksin. Zaten bugün, güzel ama yorucu bir gün geçirdin. Yarın akşama dek izinlisin, babana ailene bizden de çok selam!”Teşekkür edip ayrıldım, kapıda bekledim. Amcamlar çıkdı. O sıra Namık Öğretmen geldi Namık Öğretmen iki amcamla da tanışıyordu. Ayaküstü konuştular. Ben, dolabımdan alacakları aldım , asfalta çıktık. Nasıl gideceğimi düşünürken Hasan Amcam bir kamyonete bindi, çalıştırıp yanımızda durdu. Az sonra Namık Öğretmen geldi, birlikte Lüleburgaz’a gittik. Amcamlar çarşıdan birşeyler aldılar. Bana da öneride bulundular. Çocuklara lokum almak aklımdan geçti, aldım. Bir saat sonra da köyde olduk. Babam için bu çok sevindirici bir buluşma oldu. Bir süre, bu iki amcayı buluşturup benim getirdiğim sanıldı. İki yıl önce büyük halam böyle demişti, sen okuyorsun, bu yabanları ancak sen bir araya toplayabilirsin, bunu yap!”demişti. Oysa beni onlar getirdiler. Önce sandıkları gibi bilmelerini düşündümse de sonra gerçeği anlattım. Ne dersem diyeyim köylüler yıllardır olmayan bir olayın içinde beni görünce hep benim kotardığımı düşündüler. Gece kahve tıka basa doldu, İşin ilginci, iki ağabeyim, Ali eniştem teskereli değilse bile neredeyse temelli evlerine dönmüşler. Benim gelişim, uğurlu sayılmış, sabaha dek konuşmalar sürdü. Geç vakit yattım, yatar yatmaz da rüya gördüm. Hasan Amcamın arabası başkasınınmış. Amcam onu çalmış. Beni mahkemeye çağırmışlar, öğrenci olarak o arabaya binemezsin. ”diyorlar. ”Binmedim”Demeyi tasarlıyorum. Ancak, dersliğin penceresinden arkadaşları görüyorum. “Eyvah, bunlar, bindiğimi söyler, bunlara güvenemem derken, horozların seslerini duydum. Horozlar bana köyde olduğumu, dünü nasıl geçirdiğimi anımsattı, öbür tarafıma dönüp gene uyudum.

 

19 Nisan 1942 Pazar

 

Ablam uyandırdığında saat 10’30 olmuştu. Amcamlar çoktan kalkmış, kahveye gitmişler. Biraz utanarak hazırlanıp kahveye gittim. Kahve gene dolu. Bu kalabalığı önc amcamlara yormuştum. Sonra sonra bunun askerden dönenlerin çokluğuna, bir birini özlemişliğine yordum. İki amcam da onlar için yabancıydı, onları da dinlemek isterlerdi ama, çoğunluğun askerden dönenler olduğunu saptayınca değişik yorumlar yaptım. Gene de çok konuşanlar amcamlar oldu. Özellikle Kiremitçi Hasan diye anılan Sofualili Hasan Amcam bizim köylüler için çok yabancıydı. Bir kız karşeşinin bizim köyde bulunmasına karşın galiba daha önce bir kez gelmiş, bir daha gelmemişmiş. O hep işlerinin çokluğunu öne sürüp kendini savunuyorsa da, “Altında araban var, iki saatlik yol, Fizan’da mısın ki? ”diyenler çıkıyor. Hasan Amcam güleç yüzlü biri, ”Tamam işte suçumu kabul ettim, geldim. Şimdi sıra sizde, Alpullu’ya geliyorsunuz, bir saatinizi ayırsanız siz de gelebilirsiniz!”diyerek sözü üstünden atıyor. Bu kez de köylüler”Gitsek ne olacak, seni köyde bulacak mıyız ki? ”Gülmeler başlıyor. Amcamın yanıtı hazır: ”Ne yapalım, bizim rızkımız Babaeski’deymiş, ocaklarda bulunmazsak o işler yürümüyor!Bu kez de kahvadekiler:

-Ya ya, haklısın, herkesin rızkı bir yerlerde oluyor!Kamber Amcam için bu denli özlemli sözler söylenmiyor. Çünkü o her Pazartesi pazarında bir çoklarıyla karşılaşınca ayaküstü de olsa konuşuyormuş. Ona Kamber Ağa, diyorlar. Bizim okulu soranlar oldu. Kamber Amcam bizim okulu çok övdü, çocuklarını göndermelerini istedi. “Çocuğuuğunu okutmak isteyenlerin, çocuklarını oraya göndermeyenlere akılsız derim, köy çocukları için açılmış en iyi okul!”dedi. Beni övdü, Okul Müdürünün dünkü konuşmasına değindi, . Kerli ferli giyiniyorlar, ceketli kravatlı dolaşıyorlar ama bilgili insanlar, her biri bir derviş, insanları öylesi seviyorlar!”dedi. . Hasan Amcam ne düşündüyse, Kamber Amcama, “Dayı senin Lülerburgaz’da işin vardı, geç kalma, istersen yola çıkalım!”deyip saate baktı. Dün, saat 16’00 diye konuşmuşlardı. Nedense bir saat önceye alıp, hazırlandık, saat 15’15 te köyden ayrıldık. Ayrılmadan önce ben eve uğradığımda ablam, Hasan Amcam için, kardeşi gelmedi, ona gücenmiştir, oldum olası iki kardeş anlaşamadılar!”dedi. Üzüldüm. Ancak Hasan Amcam çok neşeli olarak ayrıldı. Lüleburgaz’daki işsözü de bir ayrılış nedeniymiş, Lüleburgaz’da kalmadan geçtik. Beni bırakıp Yeni Bedir’e geçtiler. Dersliğe girince arkadaşlar çevremde toplandılar. Önce İsmet çıkıştı. ”Dayı gene bana haber vermedin!”Olayı anlattım, Müdür Beyin çağırdığını, hemen hazırlan git!”deyince hiçbir şey düşünemedimi anlattım. Bu arada “Sizinle Turgutbey’e gidemedim” deyince güldü

Meğer onlar da gitmemişler. “Seni bekledik!”deyip güldüler. Olayı bir kez daha anlattım. Gelenlerin birini hep biliyorlar, Yeni Bedir köyü muhtarı KamberAğa, ötekini de anımsattım, Alpullu’da yaptığımız, hamamla öteki binalar için tuğla-kiremit veren Babaeskili Kiremitçi Hasan. Namık Ergin Öğretmen o zaman sıksık söylerdi, arada gelince beni çağırırdı. Bir geceliğine ben de onlara gitmiştim. Babamın büyük ablasının, Elfide Halamın oğlu. Kamber Amcam da gene babamın Küçük ablası Nefise Halamın oğlu. İki halam oğlu bir araya gelmişler. Ailenin yaşayan büyüğü olarak babamı, yani dayılarını birlikte görmek istemişler. Bu arada beni de anımsayıp, babamın çok sevineceğini bildiklerinden okula gelip Müdür Beydan izin almışlar. Müdür Bey bu olaya çok sevinmiş. “Bir öğrencimin iki yakını, onu alıp babasına götürmeyi düşünüyor, bu çok güzel bir olay, üç kardeşin çocukları birlikte ailenin en yaşlısını görmek istiyorlar. Bu çok onurlandırıcı bir istek, isterseniz bir hafta izinli sayarım!”demiş. Müdür Bey beni çağırdı, önce beni kutladı, “Çok şanslısın, umarım bunu bildiğin için çok çalışıyorsun. Bugüne kadarki çalışma takdir ediyorum. Ancak şimdi öğrendiklerimden sonra bu çalışmalarını yeterli görmeyeceğim, daha fazla çalışman gerekecek. Senden başarı bekleyenler ne ölçüde çoksa ona göre başarırılarını arttırmalısın. Bunları unutma!”dedi. Anlattıklarımı, arkadaşlar sessizce, ilgiyle dinlediler. Cumartesi günü olanlar unutulmuş gibi. Bugün Turgutbey köyüne neden gidilmediği bir türlü anlaşılmamış. Pazar olduğu için İlhan Görkey Öğretmen gelmemiş. Biz konuşurken tören zili çaldı. Hiçbir şey olmamış gibi toplanıldı. Namık Ergin Öğretmen vardı. Törenden sonra Namık Öğretmen Hasan Amcamın gidip gitmediğini sordu. Arkadaşlar bu kez bir daha sordular: ”

-Namık Öğretmen amcanı nereden tanıyor. Alpullu olayını bir daha anımsattım. Arkadaşların sormalarına da içimden sevindim. Soruları bastıra bastıra akrabalarımı anlatma olanağı veriyor. Özellikle Müdür Beyin dünkü konuşmasından sonra yakın akrabalığın güzel bir şey olduğunu daha iyi anlamış oldum. Bundan yararlanmayı düşledim. Okuma saatinde İsmet yanıma geldi, köydeki durumu bir kez daha anlattım. Ağabeylerimin, eniştemin evlerine gelmelerini, köyde babamın sıkıntılarının azaldığını anlattım. Gelecek cumartesi, İsmet’in isteği üzerine bizim köye gitmeye karar verdik. Arkadaşlarda fazla bir değişiklik yok. Çaktırmadan hepsine ayrı ayrı baktım. Rüyamda düşündüklerimi anımsadım. Arkadaşların ayrı ayrı hepsi, çok iyi insanlar ama bir araya gelince nedense o iyi tarafları ortadan kalkıyor; ya da bana öyle geliyor. Rüyadaki gibi, sahiden bunlar, sorulsa salt benim için değil kendilerinden başka hiç kimse için doğru konuşmazlar!Bu duygudan kurtulmak için Şıpsevdi’yi açıp okumaya başladım. Başladım ama daha ilk sözlerde Mürebbiye gibi bir kitapla karşı karşıya kaldığı anladım. Bugün okumaktan vazgeçtim. Edebi Yeniliğimiz kitabını açıp karıştırdım. Bir rastlantı orada karşıma Şıpsevdi yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar çıktı. Onu tanıtan uzun bir yazı. Öyleki kitaplarını övgüleri yanında kitabını okuduğum ( Jerminal) Fransız yazarı Emile Zola ile karşılaştırılıyor: Büyük şair Abdülhak Hamit Tarhan Hüseyin Rahmi Gürpınar için:

-Türklerin Emile Zola’sıdır dediğini yazıyor. Kitaptaki 8 sayfalık yazıyı tekrar tekrar okudum. Anladığım kadarıyla önemli yazar olduğunu öğrendim. Bu nedenli şimdilik bıraktığım Şıpsevdi’yi belki başka kitaplarını da okumaya bir daha karar verdim. Yarınki Türkçe dersinde gerekir düşüncesiyle başka yazarları da okudum. Giderek okumakta zorlanınca yorgunluğumu iyice anladım. Yat zili çalınca sessizce ranzama çıkıp başımı örttüm. Ses duymamak için başımı örttüm ama yatınca gözlerim açıldı. Köydeki daha doğrusu evdeki güzel haberlerin sevinci nedeniyle öteki haberleri soruşturamadım. Bunu bir süre düşündüm, böyle düşünüp düşünmememin doğru olup olamayacağını sorgularken uyudum.

 

20 Nisan 1942 Pazartesi

 

Ahmet Güner’le Yusuf Asıl, benim yokluğumu, daha doğrusu benim varlığımın ölçüsünü almışlar. İkisi birden geldi. Uğradıkları engelleri anlattılar. Mandolinciler bir süre uyuşamamış. Akordiyonu alıp çıktık. Ekibimiz coşarak oynadı, dünkü eksiklik geçti. Bunları konuşarak dersliğe gittik. Harun Özçelik’le Mehmet Başaran revirden çıkmışlar. İkisi de iyi olduklarını söylediler. Mustafa Saatçı gülerek, “Onlar revirden çıkmadı, AYŞE Hemşire onlardan bıkmış, sonunda onları kovmuş!”türü şakalar söyleyerek arkadaşları güldürdü. Merak etmiştim, ben gittikten sonra Okul Müdürü gelip yaptığımız çatıyı gördü mü? ” diye sordum. Gören olmamış. Hasan Üner gülerek, “Sen olmayınca burada kimse kimseyi görmüyor!”türü sözler söyledi. Yusuf Bu kez ciddi olarak “Orası öyle, dün sabah biz de ortalıkta bakındık kaldık!”deyip güldü. Kahvaltıyı bu tür konuşmalarla sürdürdük. Turgutbey köyüne gitmemiş olmalarına ben sevindiğimi, onlarsa üzüldüklerini tekrarladılar. Salih Baydemir daha ileri giderek:

-O geziler masaldır, hiç biri gerçekleşmez. O iş olacaksa onu bir öğretmen yüklenmeli, o alıp götürmeli!”dedi. Dersikte, Fikret Madaralı Öğretmenin ödevleri konuşulurken Fikret Madaralı Öğretmen geldi. “Günaydın!”dedikten sonra, cumartesi günü gelemediğine üzüldüğünü söyleyerek sözünü sürdürdü. “Bayramımız güzel geçti!”diyenler oldu. Öğretmen:

-Bundan kuşkum yok, bu sizin özel bayramınız, bunu canla –başla kutlamalısız, bu sizin hakkınız!”dedikten sonra, kimlerin görev aldığını sordu. Sami Akıncı’nın konuştuğunu duyunca öğretmen kendi kendine konuştu “Hep Sami hep Sami!”dedi. Sanırım bu sözden Sami Akıncı azıcık alında, parmak kaldırdı. Sami parmağını öğretmenin sözünden uzunca bir zaman sonra kaldırdığından öğretmen Sami’ye bir soru soracak düşüncesiyle yaklaştı, gülümseyerek baktı. Sami, gücenmiş olarak, “Öğretmenin okulla ilgili bir görev ortaya atılınca kimse katılmıyor. Küçük sınıflardan utandığım için sınıfımız adına verilen görevleri üsleniyorum. Sonunda hep benim için böyle üzüntü oluyor!”deyince Fikret Madaralı Öğretmen ciddileşerek:

-Anlayamadım, bunu benim sözüm için mi söyledin? ” Öyleyse, ben yanlış bir davranışta bulunmuşum, sözümü geri alıyorum. Ancak ben, senin konuşmalarından çok memnun olduğum gibi bundan sonrakilerden de memnun kalacağım umudunu sürdürüyorum!” Sami: ”Sağolun! deyip oturdu. Öğretmen hepimize baktı. ”Dirlik-Düzenlik diye birlikte söylenen bir söz vardır. Kavgasız, gürültüsüz geçinen aileler için söylenen bu sözün özü bir arada yaşayan insanların görev paylaşımına dayanmaktadır. Bir evi oluşturan ailede güzel bir işbölümü yapılıyorsa orada tartışlamar azalır, kavgalar unutulur. Bunu her aile yapamaz. Karı-koca ya da gelin-kaynana kavgaları başlar. Bu ailelerde dirlikten, düzenden söz edilmez. Bana öyle geliyor ki, sizin aranızda da bu tür bir dirli-düzen kurulamamış. Sami’nin dediği gibi, sınıf adına tüm görevler birine yıkılarak, kenara çekilinmiş. Bu konuda yaygın bir söz vardır:

-Alavere, dalavere Kürt Mehmet nöbete!”derler. Anladım ki Sami hep oyuna getirilmiş. Bu duruma üzüldüm. Oysa siz iş okulundasınız. İşler, ortaklıkla, paylaşılmışlıkla yapılmıyor mu? Yoksa işlerde de “Alaver dalavere mi oluyor? Buna çok üzüleceğim. İşte bu benim için bir düş kırıklığı oldu. Ben bunun tam tersini umuyordum. Ummak ne söz? Adım gibi, bunun böyle olduğunda kuşku duymuyordum. Öğretmen bir süre pencereden dışarı baktı. Birden sesi değişti, “Kaç zamandır sizinle bir derste kıra çıkmayı düşünüyordum. Gelin bugün bunu gerçekleştirelim!”dedikten sonra bize sordu, hep birden ayağa kalktık. Öğretmen saatine baktı. “Yeteri kadar vaktimiz var!”deyip yürüdü. Önce bizim atölye önündeki çatıya baktı. Müdür Evi çatısı olduğunu öğrenince durdu. “Kim çalışıyor burada? ” diye sordu. Dört arkadaş bizi gösterdiler. Yusuf, Hasan, Salih, ben-Ben düzeltme yaptım, Recep’i, Harun’u, ekledim. Oradan Tarım binasına gittik. Fikret Madaralı Öğretmen uzaklara bakıp sorular sordu. Ancak hep birşeyler gözlüyor gibilerde yerlere bakıyordu Tarım barakasında Salih Ziya Öğretmenle bir süre görüştü. Mehmet Yücel, Fikret Madaralı Öğretmenin yerlere bakarak yürüyüşü için yorum yaptı. “Öğretmen belki buralarda gezmiş, değerli bir şeyini düşürmüştür!”Güldük az sonra öğremenler bizi çağırdı. Arılara doğru yürüdüler. Arkadaşların çoğu korttuğu için uzaklarda durdu. Ben iyice yaklaşınca Salih Ziya Öğretmen beni öven sözler söyledi. Arılara iyice yaklaştık. Yapacak fazla bir şey yok, arılar belli yerden girip çıkıyorlar. Ancak büyük bir düzen içinde, sıraya uyarak girip çıktıkları besbelli. Fikret Öğretmenin ilgisini anlar gibi oldum. Bu kez Fikret Öğretmen, “Buralarda karınca yok galiba!”dedi. Olayı bu kez iyice anladım; Öğretmen bize gözlem yaptıracak, arların, karıncaların çalışmalarını anımsatacak. Salih Ziya Öğretmen, temeli kazılmaya başlanan öğretmen evlerinin hemen altındi sebzelikte karınca yuvası bulunduğunu söyledi. Fikret Madaralı Öğretmen, “Dönelim!”deyip yürüdü. okul önünde saatine bir daha baktı, işaret etti, karınca yuvalarına gittik. “Arılardan korktunuz ya da kurnazca beni kandırdınız. Ama ben niyetimden dönmedim; bakın bu minicik karıncalar büyük bir dirlik içinde yuvaları için çalışıyorlar. Keşke arıları da böyle yakından izleyebilseydik!deyip bizi dersliğe döndürdü. Dersliğe girdik. ”La Fonten!”dedi. bir sessizlik oldu. Sami Akıncı, “Karınca ile Ağustos Böceği!”dedi. Fikret Madaralı Öğrtetmen kahkahayla gülerek:

-Eee, Sami Akıncı, sen bunların angaryelerini çekmek zorundasın, bunlar uyurken sen uyanık durdukça Kürt Mehmet nöbeti tutacaktır. Ama üzülme çoğu gitti azı kaldı. Şunun şurasında 12-14 ay gibi kısa bir zaman kaldı. Bu konuyu gene konuşuruz! Diyerek öğretmen ayrıldı. Bir süre bakıştık. Halil Basutçu Sami Akıncı’ya sordu:

-Ne oldu şimdi? Sami bana ne? İsterlerse yazdıklarımı geçe çıkar çıkar okurum!İsmet seslendi, “Sami Askıncı o yazdıklarında bana da ver, köye gidince bana da gerekli olacak, ben de orada okurum!”Selçuk Korol Öğretmen geldi. Cumartesi günkü neşemizi övdü, dünyanın hatta memleketin bunca dertlerine karşın öğrencilerin, çocukların karamsal olmamalarını, yarınlar umutla bakmaları önerdi. Önce coğrafya olarak, yurdumuzun varlıklı bölgeleri, özeklikle Trakya bölgesinin her türlü tarıma elverişli oluşunu, iklimini anlattı. Sonra da Hasanoğlan çevrelerinin topraksız dağ eteklerini anımsattı. Sözü savaşa getirip, savaşların hep toprak için oluğunu, Alman-Rus savaşının da özünde bu olduğunu anlattı. Tarih dersinde, geçen tarih dersinde ben Balkan Savaşını anlatırken, ”Savaş sonunda Yalnız Selanik İlini kaybetmekle kalmamış şimdiki Trakya'dan büyük toprak parçası kaybettiğimizi söylemiştim. Dersten sonra haritaya bakanlar bunun yanlış olduğunu sanmışlar. Bu sorulunca direttim. Selanik o zaman 14 ilçesi olan bir ilimizmiş. Bizden alınınca çevresi küçülmüş olabilir. Ancak, bizim ilçe ölçülerimnze göre şimdi Trakya’da üç küçük il, 12 de küçüklü büyüklü ilçe var, ben bunu söyledim!”dedim. Selçuk Öğretmen sözü kısa kesti, ”Arkadaşınız doğru söyledi, Doğrusu biz daha fazlasını kaybettik. Koskoca Arnavutluk krallığı ise düpedüz kendimiz bıraktık. Neymiş efendim, topraklarımız arasına başka ülke girmiş. Oysa İngiltere’nin Avustralya ile Kanada sömürgeleri arasında koskoca okyanuslar, sayısız devletler var!”Bir sözümüz vardır. “Kimse ayranım ekşi!”demezmiş. Bizim Osmanlı yönetimimizde öyle diye diye kendini küçültmüş.

Öğretmen Balkan Savaşını bir kez de kendisi özetledi. Türkiye Cumhuriyeti, az olsun, temiz olsun, bizim olsun ilkelerine dayanılarak kuruldu. Şarkılarımız bile vardır:

-Kanla irfanla kurduk, biz bu Cumhuriyeti…. ! “Biliyor musunuz? Bilmiyorsanız hemen öğrenin güzel bir marştır!”dedi, bana baktı, öğreneceğime söz verdim. Öğretmen memnun olduğunu söyledi, ayrıldı. Bekir Temuçin marşı bildiğini söyledi önce sevindirdi sonra da sözlerini çıkaramadı. Yemekte Fikret Madaralı Öğretmenin bize karınca ya da arıların çalışmalarını göstermesini iyi anlayamayan arkadaşlar çıktı. “Onları biz bilmiyor muyuz? ”diyen oldu. Bu kez ben tam olarak karşı çıktım. Ahmet Haşim’den parça okumuştuk. Bir nesneyi bakıp görmek başka şey, nasılını, niceliğini öğrenmek başka şey. Ay dedeyi her gece gök yüzünde görüyoruz. Oysa onun üstünegerçekten hemen hemen hiç bilgimiz yok. Deniz için, yağmur için, daha bir çok şey için bunu söyleyebiliriz. Nasılsa iş gene Hilmi Altınsoy’un gece sesli uyumasına dayandı. Mehmet Aygün Hasan’a sordu “Sen rahatsız olmuyor musun? ”Hilmi kızdı:

-Alıp yatağı dışarı çıkarım, nasıl olsa yaz geldi!dedi. Ben de Mehmet’e sordum, sesli uyuyan bir kızla evlenirsen ne yapacaksın? Mehmet Aygün “Amanınnnnn, nerden düşündün bunu? ben bunu kafama takarsan hiç evlenmem!”deyince bu kez Hilmi sözü daha ileri götürdü:

-Sen bendeki bir kusurdan bu denli rahatsız oluyorsan ben de seninle konuşmayı keserim!deyince hepimiz ayaklandık. “Şakanın bu kadarı da olmaz. Herkes söylediği sözleri geri alsın!Mehmet Aygün bana:

- “Hıhı!” alamazsın, ben evleneceğim kızı bundan soyutlanmış olarak düşünemem! “Kızların arkadaşlarından sorarsın!”Gülüşerek Hilmi’yi uğurlayıp atölyeye gittik. Az sonra Fikret Madaralı Öğretmenle Müdür Bey geldi. Fikret Madaralı Öğretmenin bizden dinledikleri Müdür Beye anlattı, bizi gösterek:

- Ustalarımız bunlar!deyip güldü. Müdür Bey gördüğümüz en sevinçi bir yüzle (Çatıyı göstererek) “Madaralı, iyi söylüyorsun ama bu benim sandığımdan daha küçükmüş!” deyince ben daha yarısı kadar eklenecek, sekiz makas on iki olacak!”dedim. Okul Müdürü “Ah şöyle, oldu şimdi!”dedi, teşekkür edip ayrıldılar. Onlar okula girerken İrfan Öğretmen’le Namık Öğretmeni gördüler. Bu kez hep birlikte dönüp kazılan temellere baktılar, gene gelip çatı için bilgi aldılar. İrfan Öğretmen oldukça geç geldi. Biz, yapacaklarımızı bildiğimiz için işi sürdürdük. Üç ara makası ekleyecek duruma getirdik. Öğretmen gülerek, ”Sahibi geldi, gördü, beğendi; daha dizmeye gerek yok. Hatta hemen sökelim, numaralarına göre sıralayalım!”dedi. Ben hemen Jül Sezar’ın “Veni, Vidi Vici, sözlerini yapıştırdım. İrfan Öğretmen anladı, “Hemen hemen öyle!”dedi. Ben İrfan Öğretmenin bu tarafını seviyorum. Benim bildiklerimi kesinlikle biliyor, bilmiyormuş gibi davranarak hep arka planda kalabiliyor. Kurulmuş çatıyı dikkatli söküp numaralarına göre istif ettik. İki makasımızı da yarın ekleyeceğiz. Henüz şekli kesinleşmemei olan yağmurluk ya da güneşlik saçağı dığında kapılarıyla-pencereleri kalmış oluyor. Paydostan sonra atölyede kalıp akordiyon çalıştım. Çalışırken de düşlerimde hep müzikle ilgili algılamalar, güzel duyumlar oluyor. Örneğin onlara gittiğimde Hasan Amcam bir ara konuşurken akordiyonu çok sevdiğini, radyoda saati gelince akordiyonu dikkatle dinlediğini söyledi. Bana da sen de dinlersindir, ne güzel çalıyor değil mi? diye sormuştu. “Hı mı!”dedim ama yalan söylemiş oldum. Oysa uzun zamandır radyo dinlediğim yoktu. “Radyo yayınları dışarıya verilecek!” denmişti ama bir türlü verilemedi. . Mart başlarında bir ara denemesi yapıldıysa da iyi sonuç alınamadı. Ara ara verildiğinde de soğuktan dışarı çıkıp dinleyemedik. . Salonlarda çok ses oluyor, diye kestiler. Böylece radyo dinleme işi suya düşmüştü. Amcamın sözü hep aklımda:

-Radyoda özel bir saatte akordiyon çalınıyor!Bir yandan da kibirleniyorum, “Akordiyon çalan ben, radyodaki akordiyondan habersiz olan da ben!”Kimden, nasıl sorarım sorularını düşünerek dersliğe gittim. Kimseden soracak durumda değilim. Matematik dersi için geçen gün öğretmenin tahtaya yazdıkları gene tahtaya yazıldı. Arkadaşların bir çoğu küçük çocuklar gibi ayni basit sayıları yazıp, ezberden tekrarlıyorlar. Kalkıp tahtaya büyük sayılar yazdım. Tartışmaya kalkışanlar oldu. “Çözümü olmayan sayılar yazdığım” öne sürüldü. Sami Akıncı hakemlik etti. Bir süre tartışıldı. Akşam yemeğine bu tartışmaları yaparak gittik. Tartışmalar dersliğe dönünce de bitmedi. İsmet olayı biraz büyüterek sen ben şekline döktü. Tahtaya kalkıp istenen bir denklemi kendim çözdüm. Ben bundan sevinip kıvanç duyarken, İsmet bana “Dayı beni köye götürmedin, bari bu cumartesi Yeni Bedir’e götür!”dedi. Ben “Olur deyip tahtadaki denklemi çözerken konuşmalar oluyordu. Tam anlayamadım, sanırım birisi İsmet’e”Sık sık gidiyorsun, ne yapıyorsun o köyde? ”İsmet güldü, onu sorma, aç gidiyorum, bir güzel karnımı doyurup geliyorum!”Gülüşmeler arasında biri, “Mumsöndü yapıyor!”dedi. Sesin geldiği tarafı saptadım ama kimin söylediğini saptayamadım. Zaten saptamaya gerek de görmedim. Ancak susmayı da içime yediremedim. ”Kim söylerse söylesin bu sözden kendime bir pay çıkarmadım. Söz İsmet için söylenmiş olsa da ben onu savunacak değilim. Ancak ben her gün o köye gidiyorum. O köylülere Mumsöndü sözü gibi bir aşağılama yakıştırması yapıldığı için bundan sonra hep kendimi sorgulayacağım. Onlar bundan habersiz olacak ama ben bunu kendimden kolay kolay saklayamayacağım. Sanırım birgün, “Sizin için, bizim okulda birileri mümsöndürme töreni yaptığınızı söylüyor. Ben bunu bizim derslikte birilerinden duydum, demek zorunda kalacağım. Bu kaygımdan ötürü şimdi kimin söylediğini hemen saptamak istemiyorum. Onlar bunu kendileri için hakaret sayıp öc almak isterse, sorumluyu arayıp arayıp bulsunlar; varsa hesaplarını görsünler. Derslikte bir sessizlik oldu. Az sonra derslikte kimse kalmadı. Sami Akıncı ile ikimiz bakıştık kaldık. Sami güldü, sordu” Sahi kimin söylediğini duymadın mı? Yemin ederek sözü duydum ama söyleyeni kestiremedim, çünkü arkam dönüktü. Sami ben hem gördüm hem de sözü duydum. Hiç kimseden kuşkulanma sözü Mehemet Başaran söyledi!”dedi. ”Olsun ben gene de Mehmet Başaran olarak ayırmayacağım, Başaran bunu kendi kendine söylemez, bunu bekleyenlerin olduğunu bildiği için söylemiş olabilir. Bişz kon uşurken arkadaşlar birer ikişer geri döndü. Kimse kimseyle konuşmadı. Yat zili çalarken Abdullah Erçetin, Ali Önol, Mehmet Başaran, Hüseyin Orhan arkadaşlar yerlerine dönmediler. Hiç yorum yapmadım, yatmaya gittim. Kadir Pekgöz açıkladı, Mehmet Başaran bu sabah revirden çıkmış daha iyi olmamışmış, başı dönmüş, arkadaşlar gene revire götürmüşler. Üzüldüğümü söyledim. “Keşke iyi olmadan çıkmasaydı!”dedim. Kadir Pekgöz hiç duraksamadam “Ya ya ya, hiç değilse o saçma sözü de söylemezdi!”dedi. Sami’den sonra Kadir’in açıklaması olayı iyice aydınlatmış oldu. Bir takım kuruntular içinde yattım. Kendi kendime sordum:

-Ne yapabilirim ki? Bu söz her zaman her yerde söyleniyor. Birileri bunun söylendiğini biliyor, kimin söylediğini, de bildiği halde onlarla gene konuşuyor. Tüm köylerde tekrarlanan bir dil takıntısı. Kim ne yapıyor? Ne yapıldığını da kim doğru dürüst biliyor? Mehmet Başaran bir çocuk, duymuş, söylemiş, ondan bunu hesabını nasıl sorarım ki. Karşıma çıkıp söylese iki şamar atar, ağzını kapatırım. Oysa bu olayda doğrudan bana söylenen bir söz yok. İsmet’e gözünün içine baka baka duyuruyor. Bunu duyan İsmet duymazdan geliyor. Kendi kendime konuşarak boşaldım. Boşaldığım için de rahatlayarak uyudum.

 

21 Nisan 1942 Salı

 

Gene Yusuf’la Ahmet geldi, birlikte çıktık. Grup sayımız belli bir yerde durdu. Dışarda duranlar giderek azaldı. Zaten gözünü kestirenlşer girdiler. Ahmet’le Yusuf şahin gibi gözetliyorlar. Yardımcıları, Ali, Musa aynı titizliği gösterince, oyunlar düzenli sürmeye başladı. Namık Öğretmen geldi, bizi kutladı, Geçen sabah Faik Bakır Öğretmen de kutlamıştı. Dersliğe dönünce tahtadaki akşamdan kalan denklemleri sildim. Silmemi istemeyenlere defterinize yazın, biliyosunuz öğretmen tahtanın temiz olmasını istiyor!”diyerek bir de inanılır neden gösterdim. Berkir Temuçin, Sami Akıncı’ya bakarak:

-Biri zaten yanlıştı! dedikten sonra Sami Akıncı’ya tekrar sordu, “Değil mi? ” Sami Akıncı:

-Dikkat etmedim, (Beni göstererek) “O yazdığına göre kendisinde vardır!”dedi. Sinirlenmeden Bekir'e sordum “Hangisi yanlış? ”Bekir biraz tutukça olmakla birlikte:

-Şu sildiğin!dedi. Elimdeki kağıttan 20 x3+5x2-3x+47’den 15x3-4x2+21x+14 çıkaılırsa 5x3+9x2-24x+33 kalır. deyip sildiğimi gene yazdım. “Bu kalsın, öğretmen de görsün!”dedim. işlem olduğu gibi kaldı. Ancak Bekir Temuçin söylediğine pişman oldu. Bu arada Sami Akıncı da Bekir’e çıkıştı, “Kardeşim kendi inatlaşmalarınıza beni bulaştırmayın, ben tahtaya bakmamıştım bile, dönüm bana sormanın ne anlamı oldu? Arakadaş doğru yaptı işte!”dedi. Bekir çok çalışkanlardan olduğu için severim; sevdiğim için de ufak twefek çıkışlarını da hoş görürürm. Bu kez de kızmadım ama kızar gibi bakarak:

-Banak, haaaaa! Deyip geçtim.

Kahvaltıda gene cebir konuları konuşuldu. Ancak Hasan Üner ilgimi çeken bir söz söyledi, Bekir de akşamki olayın etkisinde, o da çok kolay yön değiştirenlerden biri!”dedi. Duymazdan geldim ama Hasan’ın “Akşamki olay dediğini bir daha içimden geçirdim. Şu Mumsöndü, sözü. Bekir o grupta yoktu, demek sonradan katılmış, ya da benim söylediklerimden kendine pay çıkarmış, karşıma geçmek gereğini duymuş. Sözü Mehmet Başaran söylediğine göre, demek Bekir de onu kollama tarafında olduğunu açık açık belirtti.

Öğretmenler geldi. Besim İyitanır Panama şapkasıyla ilgimizi çekti. Önce biz bu şapkayı Hidayet Gülen Öğretmende görmüştük. Sonra tüm sanat öğretmenleri giydiler. Hidayet Gülen Öğretmen sevgiyle anıldı. Şimdi Hasanoğlan’da gene şarkı söylediği konuşuldu. “Bülbül olsam, kona da bilsem dallere dallere!” deyişini, duyar gibi olduk. Matematik dersini düşünerek çabuk toparlanıp dersliğe gittik. Az sonra Ahmet Gürsel Öğretmen geldi. “Günaydın!”dedikten sonra tahtaya baktı. Sanırım yazımdan tanıdı, doğrudan bana “Ne diye bunca x’ı bir araya topladın, arkadaşları iyice ürkütmek mi, istiyorsun? diye güldü. Bekir Temuçin hemen koştu, silgiyi aldı. Öğretmen durdurdu:

-Kalsın, belki söyleyeceklerım çıkar!”dedi. Tebeşir aldı yukarda yazılı sayılardan 20x3, 5x2, 21x’i ayrı ayrı yazdı. Abdullah Erçetin’e sordu. Abdullah ya soruyu anlamadı, ya”da önce kendisine sorulmasına alındı, baktı baktı, bynunu büküp sustu. Öğretmen Abdullah’ı o ourttu. Bu kez de not defterini çıkarıp 15 Hüseyin Serin’i, kaldırdı. Hüseyin 21 x 'i söyleyip sustu. 24 İbrahim Ertur’u kaldırdı. İbrahim, üsleri söyledi, Küp kök, karekök, dedi. Bu kez öğretmen xc’lerin yenrine sayı koyarak işlem yapması istedi. İbrahim soruyu anlamadı, baktı. İsmet parmak kaldır, “Arkadaş soruyu anlamadı öğretmenim!”dedi. Ahmet Gürsel Öğretmen “İyi, ben anlatamadım bari sen anlat!”deyince İsmet, İbrahim’e “10 sayısının karesiyle, küpünü yaz!”deyince Ahmet Gürsel Öğretmen. “Dur dur dur; yapılanın bir anlamı olmalı, bilmeyen arkadaşiarın ne yapıldığını anlamalı!”dedi. Bu kez İsmet’i tahtaya kaldırdı. İsmet kestirme söylediğini bu kez tahtada sırayla yaptı. İsmet yerine oturunca öğretmen, İbrahim Ertur’a karekök aldırdı. Azıcık yardım etti. Birinci ders cebir yaptık, 2. ders geometri yaparız diye düşünürken öğretmen geldi, bana bakarak tahtadaki denklemi sordu: ”

-Bunu niçin yazdın? ”Geçen ders çok küçük denklemler üzerinde durmuştuk. Arkadaşlarla konuşurken, ilerde böylesi sorularla da karşılaşacağız!”diye örnek yazmıştım!”dedi. Öğretmen arkadaşlara döndü, bunun çok doğal bir dört işlem yöntemi olduğu, öteki sayılar gibi x, y, z kullanılan sayılarda da, toplama, çıkarma, bölme, çarpma yapıldığını anlattı. Cebir olayına ısınınca bunların öteki sayılardan farksız görüleceğini, şimdiki zorluğun gözlerimizin x, y, z harflerini sayı olarak görmeye alışmadığımızdan ileri geldiğini anlattı. Daha az sayılı örnekler vererek dört işlemi de gösterdi. Bir ara da bana “Aferin, bak, arada bana da yardımcı oluyorsunuz, sen yazmasaydın belki bunları ben daha sonraları anlatacaktım!”dedi. 168921-302500-792100-31684-25281-461041-414736-725904-813604-151321-89401-110889. sayılarının kare köklerini herkes kendi bulmak üzere ödev verdi.

Gecikmeli de olsa Müdür Bey dersene geldi. Cumartesi günkü toplantıdan söz etti. “Gelecek yıllarda burası Trakya’nın önemli bir kültür merkezi olacağını umuyorum!” dedi. Köylerde çalışan arkadaşların zaman zaman buraya geleceğini, ortak çalışmalar yapılacağını, “Bir nebze değindiğimiz Öğretmenlik bilgilerinin o zamanlar daha geniş ele alınıp buradaki uygulamalardan yararlanılacak!”dedi. Sami kaldığı yerden Jean Jacques Rousseau’yu okudu. Sami okumayı bitirince. Müdür Bey, “Burada okuduklarımızın çoğu bizim okullarda ad vermeden uygulanmaktadır. Bizim çıkaracağımız asıl ders, bize öğretilenlerin geçmişte zorluklara benimsenip uygulamaya geçmesidir. Size burada verilen bilgiler, insanlığın bu uğurda yüz yıllarca didinip deneyle kazandığı bilgilerdir. Biz bunları da yeterli görmüyoruz. Daha önce yaşamış büyük eğitimcilerin önerdiklerini, daha canlı, daha sağlıklı uygulamak için işin içinde yetiştirmeye çalışıyoruz. Pestalozzi, “Çocuk işin içine girsin!” demiş ama, nereye dek gireceğini söylememiş. İşte biz bunu, sizleri atölyeye sokarak yapıyoruz. !”dedi güldü. “Benim evim demeye dilim varmıyor ama arkadaşlar öyle dedikleri için ben de benimsedim. Okul Müdürü için yapılan çatıyı görünce sevindim. Okul binasından beri biliyorum ama giderek ustalaşığınızı görünce, Pestalozzi, Jan Jak Russo gelse, sizi övecektir! “İşte bizim istediğimiz de budur!”diyeceklerdir. Gene de size önemli bir görev düşüyor, yaptıklarınızın kitapta bir yeri olmalı. Siz, A köyünde yetişmiş Ahmet ya da Mustafa ustadan farklısnız. Onlar geçmişlerinde bir Pestalozzı bulamazlar, ama siz ciltler dolusu kitaplarda yaptığınızın izlerini bulacaksınız. Jan Jak Russo’nun yazdığı Emil, kitabını okumayan kişiyi dünyanı hiç bir yerinde öğretmen yapmazlar. İşte biz şimdi buna başladık. Dünyanın uygar bir köşesinde çocuk okutanlar ne yapıyorsa biz de onu yapacağız. Yapmak zorundayız. Duyuyorsunuz, biliyorsunuz, büyük bir savaş içindeyiz. Bu kıyasıya savaşta, taraflar yeni yaptıkları, karşısındakinin henüz bilmediği silahları kullanıyorlar. O yeni silahları kullananlar, okumadan yoksun insanlar olamazlar. Eeee, onları yetiştiren öğretmenler, dünyadan habersiz olabilir mi? ”deyip güldü “Sizi savaşla mavaşla korkutmak istemem ama, koskoca Lüleburgaz’da bizim küçük santralımızı düzgün işletecek bir usta bulamıyoruz. . Bunlar sizin sorunlarınız değil, ancak bunlar dolaylı olarak hepimizin sorunları. Bunları bilerek yetişirsek, bize düşen görevleri bu bilinçle yaparız. !”Müdür Bey sözünü bitirirken zil çaldı. Emile kitabının kendi kitaplığında olduğunu söyledi, bulabilirse, derslikte okuyacağız. Emile kitabı için Pedagoji Tarihinde bilgi var. Kısa da olsa okumuştum. Çocuklar daha sağlıklı yetişsin diye köylere ya da kır evlerine gönderiyorlar Benim aklıma biraz ters geldi. Belki de yanlış okumuşumdur. Sustum. Daha dikkatli okuduktan sonra konuşurum.

Yemek zili çaldı. . Arkadaşların içine doğmuş, “Buyurun bulgur çorbasına!”dediler. Gerçekten bulgur çorbası çıktı, patates, un helvası…. Hilmi Altınsoy bizim masanın konuşmacısı:

-İnsan bunu biraz çok verir!”dedi. Salt kızdırmak için Hilmi’ye sordum:

-Pestalozz’nin çocuklarına bu da verilmiyordu. !” Hilmi sinirlendi, “Abi ne biliyorsun onlara verilmediğini? Sustum. Hilmi üsteleyip tekrar sorunca söyledim. “Arkadaşım bunu yokluktan veriyorlar, geçmiş yıllarda, revani, tulumba tatlısı, baklava yiyorduk. Onlar şimdi yok. Kala kala elimizde un helvası, imik helvası, pancar pekmezi!” Hilmi sözünü geri aldı. Pestalozzi İsviçre’de yaşamış. İsviçre hiç savaş yapmamış bir varsıl ülke. Hasan Üner hemen Giyom Tell’i anımsattı:

Bir zaman orası da sömürgeymiş!Duramadım ben de gene Schiller’den okuduğumuz KEFİL parçasını anımsattım. Okuduğumuzda hepimiz çok sevmiştik. Herkes o parçayı okuduğunda sahiymiş gibi heyecanlandığını anlattı. En güzelini de Mehmet Aygün söyledi, “Arkadaşının idam edileceği yere geç kalınca “Koş!”diye bağıracaktım!”dedi. Mehmet o denli heyecanlanmış ki, şimdi anlatırken bile şaşılacak ölçüde yüksek sesle anlatıyor.

Atölyede toplandık. İrfan Öğretmen gülerek “Bugün uygulamalı bir ders yapacağız!” dedi. Atöyleyi kapatıp Müdür Evine gittik. İrfan Öğretmen ölçüp çizdi, yazdı. Temellere dökülecek betonlar için kalıp ölçüleri alıp atölyeye döndük. Bugünkü işimiz buymuş. Daha çok kullanılmış kalaslardan seçerek kesip inşaata taşıdık. Kalıplar bizi oldukça oyaladı. Özellikle genişçe giriş merdiven günümüzü doldurdu. Namık Öğretmen geldi, “Çok çürük!”deyip kalıpları tekmeledi ama sonunda eliyle mükemmel olduğunu gösterdi. Paydostan sonra bir süre akodiyon çaldım. Mürsel Dilek’le Namık Yücel yanımda kaldılar. Daha doğrusu kalıp kalamayacaklarını sordular. Bence hiçbir sakınca yok, ikisi de ağırbaşlı arkadaşlar. Üstelik kalışları hoşuma da gitti. Notası olan tüm parçaları tekrarladım. Hasan Amcamın radyodaki akordiyon olayını anımsadım. Bunu bir öğrenebilsem!”Arkadaşlarla birlikte çıkıp dersliklerimize döndük. Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin, Ali Önol, Yakup Tanrıkulu revire gitmiş, Mehemet Başaran’ı görmüşler, ateşi yükselmiş, başağrısı varmış. Ayşe Hemşire, Başaran’ın rahatsızlığını önemsiyormuş. Yarın doktor Sezai Feray gelecekmiş. Hastalanan bir arkadaş için gösterilen ilgiyi doğal karşıladım. Dilerim en kısa zamanda iyi olur. Düşündüm: ”Öteki arkadaşlar gibi” Ah, mah!”etmiyorum ama oldukça üzülüyorum. Hiç değilse onun kötülüğünü istemiyorum. Bergüzar Öğretmen nöbetçymiş, “Elinde bir çubukla dolaşıyor!”dediler. Benim sıram kapının ters taraftaki arka köşede. Bu nedenle koridordaki durumları görmüyorum. Görsem de ilgilenmem. Çünkü öğretmenlerle ters düşmenin, düşüncelerde bile zararlı olacağını çok iyi biliyorum. Ahmet Gürsel Öğretmenin verdiği problemleri bir çırpıda yaptım. 411-550-890-178-159-679-644-852-903-389-299-333

Ben problemlerl uğraşırken fiskoslar aldı yürüdü. Bu arada Bergüzar Öğretmen dersliğe geldi, kimseye bir şey demedi ama kitap okuyanlara ya da çalışanlara daha dikkatli bakarak bir süre sonra çıkıp gitti. Gülüşenler oldu ama nedenini bilmiyordum, kimseye de sormadım. Şıpsevdi’yi açıp okmaya başladım. Pehlevizade Meftun Bey!” Adam bana ilk izlenim olarak, Basubadelmevt’in Prens Nehludov’unu anımsattı. Ne var ki, Mevlevizade Meftun Bey, Prens Nehludov gibi varlıklı değil. Varlıklılık şöyle dursun düpedüz züğürt. Üstelik tembelin teki. Bir çok varlıklı çocuğu gibi o da öğrenim için Paris’e gitmiş ama, oralarda boşgezen takımının biri olarak İstanbul’a gittiği gibi dönmüş. Belki buna gittiği gibi demek yetmeyecek; Batılı yaşama daha çok özenerek dönmüş. Batılılar gibi yaşamazsa yaşamın tadı olmayacağı inancını güçlendirmiş. Bunu gerçekleşmesi için para gerekli. İşte Pehlevizade Meftun Bey bu sorunu çözme çareleri içinde kıvranmaktadır. Kısa zamanda bir çözümbulur. Babasından kalma Erenköy’deki konakta borç harç bir süre amacına ulaşacak bir yaşam sürdürür. Varlıklı bir kızla evelenip bol paraya kavuşmak. Böyle birini bulmakta pek zorluk çekmez. Kayıkçılar Kethüdası Kasım Efendinin görgüsüz, bilgisiz kızı Edibe’yi seçer. Ben Meftun Bey’i Prens Nehludov’a benzettim ama bu benzetme yalnız bir yönü için geçerli. Kızın değerini, yaşamını düşünmeden kandırma benzerliğinden. Yoksa Prens Nehludov sonuna dek yaptığının acısını çekmiştir

Derslikteki kaynaşma dikkatimi dağıttı. Kitabı kapattım. Edebi Yeniğimizi açıp Faruk Nafiz’i okumaya başladım. Kitabın yazarı İsmail Habip Sevük şairin bir çok şiirini almış bunlardan Veraset çok hoşuma gitti, hemen yazdım. Hemen ezberleyeceğim, sık sık da okuyacağım

 

Veraset

Ninem beş yüz altına satılmış bir esirdi

Dedem beşyüz altını sayan bir derebeyi.

Kurt kanı köpek kanı birbirine girdi,

İkisinden meydana çıktı bir kurt köpeği.

 

İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın,

Biri elpençe divan duran, öteki durduranın;

Duygum sana taparken, düşüncem bir hayvanın

Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi.

 

Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım,

Çini bir kase kadar başkadır içim dışım.

Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,

“Isır !”diye tepinir gözlerimin bebeği….

Aynı sayfada çok sevdiğim Ali şiiri de var. İsmail Habip Sevük onu da çok sevmiş, güzel söyler söylüyor.

 

Ali

Namluya dayanır yola dalarsın,

Bakışın duruşun yaman be Ali,

Boşuna tetiği ne kucalarsın,

Atışa var daha zaman be Ali.

 

Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin,

Neredeyse gelecek bekledikleri,

Var iki atımlık canı kederin,

Desene işleri duman be Ali!

 

Onu sen büyütte soğüt boyunca,

Kendini ellere versin o gonca

Sözüme kanmadın bunu duyunca

Gönlündü gözünü yuman ba Ali!

 

Geldiler beklenen çiftler ormana

Duruyor iki genç ne hoş yanyana

Bir kurşun çobana bir de kadına

Çınlasın yıllarca orman be Ali!

 

Görünce uzanmış yar kucağına,

Boynunu dolamış zülfün bağına,

Kurşunu kahpeye atacağına,

Kendine çevirdin…Aman, be Ali!

 

Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

Not: Bu şiiri daha önce yazmıştım, İsmail Habip Sevük’ün övgüsünü okuyunca bir daha yazdım. . Derslikte olağanüstü bir durum var ama ben hiç oralı değilim. Bu arada eski sıra arkadaşım Halil Basutçu yanıma geldi. Ne iyi ediyorsun, kendi kendine destek olup birşeyler öğreniyorsun!”dedi şiirleri gösterdim. Ali şiirini Halil de üzülerek okudu. Sanki Ali yanımızdan ayrılıp giden biriymiş gibi dertlendik. Halil de benim gibi okuduklarından çok etkileniyor. Biz konuşurken sesler biraz yükseldi. Nöbetçi Bergüzar Öğretmen gene geldi. Ancak kapıdan girdikten sonra birden kapı kapandı. Her zaman olan bir durum. Kapı pencere karşılıklı açılınca büyük bir patmana kaçınılmaz oluyor. Gene benzer bir olay oldu. Biz Halil’le en arkada kapıya uzağız. Olayı da pek anlamadık. Öğretmen derslikte, öndekilere sertçe bir sesle “ Bu kapı bu gece açılmayacak mı? ”diye sordu. Kapanan kapının açacak kolu kaybolmuş. Ancak dışardan biri gelip açabilir. Arkadaşların çoğu gülmek istiyor gülemiyor. Öğretmen kapının yanında bekliyor. Yat zili çaldı, tüm öğrenciler karşı sınıflardam yatakhaneye gidiyor. . Yakınımızdaki pencereden Halil aşağıdaki çocuklara seslendi, çocuklar kapı kolu ile gelip bizim kayıyı açtı. Sonunda durum anlaşıldı. Bu, öğretmene çaktırılmadan hazırlanmış bir oyundu. Hemen tartışma başladı. Gülenler yanında üzülenler de vardı. Yatınca düşündüm, hiç gülesim gelmedi, kimin yaptığını da anlamadım. Ancak içimden İsmet’in bu işte olmamasını diledim. Kimseyle konuşmadan yattım.

 

22 Nisan 1942 Çarşamba

 

Zille uyandım. İlk aklıma gelen akşamki olay oldu. Öğretmen bana sorsa ne diyeceğim? ”Ahmet Geldi, Yusuf Asıl azıcık gecikti. Oyun başlarken Yusuf da geldi. Az sonra da Bergüzar Öğretmele Faik Bakır Öğretmen geldiler. İkisi de bize teşekkür ettiler. Ayrılırken iyice duydum, benim için konuştular “Hem çalışkan hem de ağır başlı, saygılı, elindeki akıl trezisini sağlam tutuyor!”dediler. Bunu duyunca akşamki olaydan bana bir suçlama gelmeyeceğine sevindim. Derslikteki konuşmalar, “Sınıfta olan bir olay, bir suç olursa hepimize olur!”denince “O neden? ”diye sordum. ”Güldünüz eğlendiniz, bunu yapacağınızı bana söylediniz mi? ben matematik çalışırken siz kıkırdaşıyordunuz!”Mehmet Yücel “Bizi ele mi vereceksin? ” Asla öyle bir şey aklından geçmez. Neyinizi ele vereceğim, benim bildiğim, kapı kapandı. Başka zaman olan olaylardan biri. !” Herkes rahatladı. Kahvaltıda birileri Bergüzar Öğretmenle göz göze gelmemek için çaba harcadılar. Suçluluk duygusu onları rahatsız etti. Önce Ahmet Gürsel Öğretmen geldi. Ödevleri gözle izledi. Yapmayanlar çıktı. Öğretmen önemsemedi. Geometriden üçgen, daire ilişkisi üstüne, teğet, çap, yarı çap ütüne çizilen açı, üçgenleri, benzer, eşkenar, ikiskenar koşullarını tekrarladık. Öğretmen geometriden de çizimler verdi. 1. 2. 3. Öklit teoremleri tekrarlandı. Türkçe dersinde Yeşil Gece’yi öğretmen kendisi okudu. Bir ara, Mollaların yetişme yöntemlerinden söz edildi. Öğretmen bizim beklediğimiz sözleri tekrarladı:

-Öğrencilerin iyi yetişmesi için Batılıların bilimsel kuramlar ortaya koydukların söyledi. Pestalozz sözü geçince öğretmen “Tamam işte, bir noktada buluşuk. Bu memelekette Pestalozziler yetişmedikçe Atatürk’ün sözüyle “Muasır Medeniyetler!” arasına giremeyiz!”dedi.

Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen derse gelmedi. Bir süre bekledik. Pazar günü de Salih Ziya Öğretmenin gelmemesi yüzünden Turgutbey köyüne gidilemediği anlaşıldı. Hasta olup olmadığı merak konusu oldu. En kötü olasılık da başka yere atanması, dendi. Hemen Ustaöğreticilik olayı ortaya getirildi. İsmet, onların köyünde iyi soğan yetiştiren varmış, İdris Destan bana takıldı, “Soğancılara meydanı bırakma, getir şuraya birkaç karpuzcu, barı ağız tadıyla karpuz yiyelim!”İdris’in önerisi çok beğenildi. “Ne de olsa yaşlı adam, söyleyeceğini biliyor!”derken yemek zili çaldı. Bulgur çorbası mı, bulgur pilavı mı? sözleri arasında yemeğe gittik. Ne o, ne bu? Etli mercimek, yoğurtlu hamurlu, sarımsaklı bir bilmediğimiz yemekte birer kaşık pancar pekmezi. . Pekmez ne de olsa tatlı, hepimiz seviniyoruz. “Azıcık daha çok olabilir!”

Müdür evinin alt kalıpları için son bir yoklama yapıp atölyeye döndük. Hamdi Bağ Öğretmen geldi. Bir süre İrfan Öğretmenle konuştular. Ayrılıken Hamdi Bağ Öğretmenin İrfan Öğretmene, “Farketmez, kendi öğrencilerinle ister çerçevelere geç, istersen çatıları tamamla!”dedi. Bu kez İrfan Öğretmen sordu, “Çalışan sizsiniz, çatılara devam edip çerçeveleri sonra mı yapalım, yoksa her çatıdan sonra onun binanın doğramasını tamamlayalım mı? ? Ben değişik çalışmaları daha çok sevdiğimi söyledim. Önce Müdür Evinin tüm tahta işlerini bitirelim!”Arkadaşlar bakıştılar ama fikir söylemediler. İrfan Öğretmen de benim gibi düşündüğünü söyleyince karar alındı. Kapı-pencere taslaklarını hazırlamaya hemen başladık. Az sonra Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen geldi. İzinli olarak İstanbul’a gitmişmiş. Gülerek “Size İstanbul’dan kucak dolusu selamlar getirdim!”dedi. Bir paket bıraktı. Az sonra İrfan Öğretmen paketi açtı, şekerli leblebi çıktı. Bunları köyde de çok severdim. Bizim dükkanda satılırdı. Köydeki çocukların yumarta getirip en çok aldıkları, leblebinin üstü şekerlenmiş, leblebi şekeri dedikleri, buydu. Bugün bizim de çok hoşumuza gitti. Böylece, bir öğretmenin öğrncilerine şeker getirmesi olayını ilk kez yaşadık. İrfan Öğretmen bir tür savunma yaptı. Salih Ziya Öğretmenin düzenli yaşamı var, ailesiyle düzenini kurmuş sürdürüyor. Duyduğuma göre İstanbul’da kardeşleri var, aile yaşamını iyi bilen bir insan!”

Paydosa dek Salih Öğretmenin şekerleri bizim ilgilerimizi değişik bir yaşam üstüne çekti. Ailesi olanların yaşam biçimi, aile kuramayanların yaşam biçimi. Köylere dağılınca bizimkiler nasıl olacak acaba? Mehmet Aygün kestirdi attı:

-İstanbul’a gidince bir kese dolusu şekerli leblebi getirirsen aile yaşımın olur, cazcavlak gelirsen işte o da öyle olur!Katılasıya güldük. “İşte, o da öyle olur!”ne demek? Öğle yemeğinde de bizim leblebi şekeri konuşuldu. Yemekte Etli nohut vardı. Nohutlar biraz pişmemiş gibi, oldukça sert. Yusuf Asıl gülerek, “Bari biraz şekerleseydiler!”deyince olaydan habersiz olan Hilmi Altınsoy güldü:

-Bunu da hiç duymamıştım, nohut yemeği şekerlenir mi? Olay Hilmni’ye anlatıldı. Bu kez de Hilmi:

-Siz ne şanslısınız, bal size gelir, şeker size gelir. Biz fakir yapıcılaraysa taş, tuğla, kazma, kürek gelir!”diye yakındı. Gene de yerinden hoşnut olduğunu, Namık Ergin Öğretmen için daha beş yıl orada çalışabileceğini ekledi. Hilmi böyle söyleyince onun dilinin altında ne olduğu araştırıldı. Sonuna söz de o da bulundu:

-Hilmi Nachtigell’ vurgun. onun okulu bitirmesini beklemek için bahaneler arıyor. ”Nachtigell okulu daha sonra bitirecek!” Olsun, Hilmi de askerliğini bitirip birlikte ayrılacaklar. Hilmi Altınsoy sinirlendi. “Söz olsun diye beş yıl dedim; on yıl deseydim ne uyduracaksınız? ” diye sordu. “O zaman da çocuklarını büyütüp ayrılacaklar, diyecektik!” sözü iyice kargaşa yarattı. Hilmi dışındakiler gülüşerek masadan kalktı.

Öğleden sonra artık adını iyice koyduğumuz inşaatın, Müdür Evinin kapı-pencre yapımına başladık. Önce kapıları saptadık; 6 kapı. Tekrar tekrar sayıldı: Tamı tamına altı kapı. Önce inanılmadı, ama öyleydi. Buna karşın sekiz pencere çıktı. Altı kapılı bir binaya sekiz pencere az mık, çok mu? ”Pencereler değil de kapılar fazla görüldü. Oysa bina planı belli dört bölme, her biri için birer kapı, binaya arkalı önlü iki giriş var, eder altı kapı. Odaların ikisi üçer , ikisi de birer pencereli. . Konuşa konuşa keresteleri ayırdık. Önce kapılardan başladık. İrfan Öğretmen ilgisiz gibi göründü ama o, kendi ölçüleri içinde o, o mu? bu, bu mu? diye sorarak denetimini yaptı. Kapıların kesimini tamamlayıp, parça parça planya, delik işlerine başladık. Makinelerin çalışması, atölyeyi oldukça kirlett. Zil çalınca genel bir temizlik yaptık. Bu da benim zararıma oldu. Okuma saatinde hep birlikte dersliğe gittik. Derslikte Salih Ziya Öğretmenin şekerleri gene söz konusu oldu. Şekerler bahane, öğretmenin sakin oluşu, bilgili oluşu, çok çalışması anlatıldı. Özellikle eski sözcükleri çok bilmesi gene konuşuldu, , açıklayışı, sözleri uzatarak söylemesi: ”Öyle miiii? Bak, bak, baaaaak!Bak bu olmaaaazzz!Söz, öğretmen karşılaştırmalarına gelirken, dün akşamki kapı kapanması ortaya getirildi. İsmet, Mustafa Saatçı, Mehmet Yücel, Bekir Temuçin karşılıklı bir birlerini öne sürdü. Sami Akıncı ile Halil Basutçu, tüm sınıfı suçlayarak, bu konunun kapanmasını istedi. Ancak yapılanın büyük bir ayıp olduğunun da unutulmaması istekrarlandı. Tam bu sıra Salih Ziya Öğretmen geldi. Bir kaç gün ayrıldığını, okulu, bizleri özlediğini anlattı. Her zamaki gibi soracağımız sorular var mı? ”dedi. İsmet, bizim sınıfın tatil zamanını sordu. Salih Ziya Öğretmen İsmet’e, “Yooooo, unutmak yok bana yönetim işilerini soramazsınız. Bahçedeki her fidan, kovanlardeki tek tek arıları sorabilirsiniz ama tatilinizi, yemeğinizi soramazsınız. Çünkü onları ben bilmem, bilemem, onlar benim sorunum değildir. Size de önerim, göreviniz dışındaki işlerin üstüne fazla gitmemelisiz. Gitseniz baş ağrısı ile karşılaşırsınız. Bu tür baş ağrılarının ilacı da yoktur!”Öğretmen gülerek”Sormanız gereken soruyu sormadınız. Pazar günü gezimiz, benim yüzümden, geri kaldı, onu bu pazar gerçekleştireceğiz. Önce Turgutbey’e uğrar dönüşte Lüleburgaz bahçelerini de görürüz!”dedi. Çok sevindik. Salih Öğretmen gidince gelmeden önce olduğu gibi gene övgülerle anıldı. “Yoooo, o kadar da değil, Sen bu söylediğine inanıyor musun? Bak bak bak, öylediği şu söze bakkk!”Bir süre sözlerine öykünüp tekrarlayanlar oldu. Bu arada Besim İyitanır anımsatıldı:

-Salih Ziya Öğretmen onunla nasıl anlaşıyor? ”Sami Akıncı fikrini söyledi:

-Aklını kullanarak, herkesin işi ayrı, o ötekini işin karışmaz, kendi işine de karıştırtmazsa geçinir giderler!İsmet dilini tutamadı:

-Senin Mustafa Saatçı ile yaptığın gibi! Mustafa Saatçı kendini savundu:

-Ben aklımı kullanıyorum, bunu yapmazsam SS ‘yi üzerim sonra! “İmamın gizli planları, Hafız’ın kurnazlıkları sayılıp döküldü. Bekir Temuçin “Bunları SS’ye söylerim, haberin olsun!”dedi. Söylersin, öylemezsin tartışması uzunca sürdü. Bekir Temuçin’i destekleyenlerden öneriler geldi. Bunlardan biri de imzasız mektup yazılmasıydı. Arkadaşlar güldüler ama, Sami Akıncı, açıkladı, mektup elle yazılmışsa imzaya gerek yok, öğretmenler ödev yazılarından bunu yazanı bulurlar. Bulurlar, bulamazlar tartışması sona ermeden yat zili çaldı.

Yatınca, Hasanoğlandaki mektupları anımsadım. Sahiden o mektuplar yerlerine gitti mi? Gittilerse bir etkileri oldu mu? Birden biri korkuya kapıldım, az da olsa benim de katkım olmuştu. Şimdi olsa o denli cesur davranamazdım. Cavit Kafkas’ın olaylardan hiç söz etmemesini de hayretle karşılıyorum. Yoksa unuttu mu?

 

23 Nisan 1942 Perşembe

 

Sabahları zil izlemeye gerek yok, Yusuf Asıl tam zamanında hazırlanıp geliyor:

-Saatin geri kalmış! Kimi zaman Ahmet Güner’i daha önce kaldırıp birlikte geliyor, kimi zamanda sırayı değiştirip benimle Ahmet’e uğruyor. Bu sabah sıra bendeymiş. Zaten Ahmet hazırmış, birlikte çıktık. Harmandalı, Bengi, Arpazlı olukça pişti. “Ya sayıyı arttıralım, ya da yeni bir oyun ekleyelim? ”Bunu cumartesi günü yapacağımız çalışmada saptayacağız. Arkadaşlara daha dikkatli olmalarını söyledim:

-Salih Ziya Öğretmen nöbetçi, gelecektir, grubumuzu beğensin!Daha dikkatli olduk ama Salih Öğretmen gelmedi. Çalışma saatinde de başka gelen olmadı. Önce dersliğe gittik. Yerlerimize oturamadan kahvaltı zili çaldı. Kahvaltıda çay, peynir var. Ekmekler de zaten biraz artmış gibi. Bunu durumun düzelmeye başladığına yoranlar olduğu gibi geçici diye savunanlar da. :

-Bugün 23 Nisan Bayramı, aşçıbaşı bunu unutmamıştır!diyenler de çıktı. Mehmet Aygün Hilmi Altınsoy’a sordu:

-23 Nisan neden bayram? Hilmi soruyu çok doğal buldu, 23 Nisan Bayramının nedenlerini anlattı. Hilmi anlatırken arkadaşlar gene de takılacak yanlar bulup Hilmi’yı kızdırdılar ama sonuç tatlı bitti. Kahvaltıda duyuru yapıldı:

-Saat 10’da zil çalınca Tören alanında toplanılacak!Derslikte bir süre bekledik. Zil çalınca arkadaşlar alana indi ben de tören için balkonda bekledim. Öğretmenler geldi. Namık Ergin Öğretmen işaret verdi İstiklal Marşını söyledik. Rahattan sonra Fikret Madaralı Öğretmen kısa bir konuşma yaptı. Sami Akıncı B. M. Meclisi kuruluş öncesi Atatürk’ün başarılı çalışmalarını anlattı. Celal Sahir Erozan’nın 19 Mayıs, şairi söylenmeyen bir 23 Nisan şiiri okundu. (Şiirin Hasan Ali Yücel'in olduğu fısıldaşıldı), Dumlu Pınar, Gençlik Marşları söylendi. (Dağ Başını Duman Almış)Öğrencilerin okul alanlarında kalmak koşuluyla serbest olduğu duyuruldu. Öğretmenler topluca 3. sınıf dersliğine girdi. Bizim sınıfa da derslikten bir süre çıkamamamız tembihlendi. Tüm sınıflar serbest, bizim sınıf bekliyor. Arkadaşlardan hayra yoranlar olduysa da çoğunluk bu olasılığa katılmadı. Sayısız nedenler öne sürüldü, Bergüzar Öğretmene yapılan davranıştan, yemekler üstüne söylenen sözlerlerden ötürü uyarılacağımız görüşü ağırlık kazandı. Bu konularda söz verilirse nasıl savunulacağımız ortaya getirildi. Sami Akıncı açık açık:

-Bana bu iki konu üstüne soru sorulursa bildiğimi olduğu gibi söylerim!deyince birileri iyice telaşlanmaya başladı. Yapılan konuşmalardan hiçbir birliktelik sonucu çıkmayınca herkes sustu. Uzunca bir süre de herkes kendi içindenAcaba? ” corusunu değerlendirdi. Okulda başka öğrenci kalmadığından büyük bir sessizlik vardı. Öğretmenler çıkınca toplantı yaptıkları anlaşıldı. Merdivenden inerken, kamyonun geliş gidiş saatlerinin değişmesi iyi oldu, diyenler yanında “Bunun en doğrusu bir otobüs sağlanmasıdır!”dendi. Sesinden, bunu söyleyenin Fikret Madaralı Öğretmen olduğunu anladık. Arkadaşlardan pencerelere ısralanıp öğretmenlere bakanlar oldu. Bu sıra Okul Müdürü bizim dersliğe girdi. Gülümser bir bakışla :

Böyle güzel bir günde sizinle konuşmak istedim. Tüm okulların kendine özgü çalışma programları vardır. Bunlar kolay kolay değişmez. Falan lisede okuyan çocuğunun genel durumunu, o okulda yetişmiş baba pekala bilir. Bizim okulumuzun böyle bir geçmişi yok. Bu hem iyi, hem de kimi konularda bizim zararımıza oluyor. Örneğin Lüleburgaz Ortaokulu öğrencisi bayram töreninden sonra dilediği yere gidebilir. Siz gidebilir misiniz? Bu tür ayrılıkları sıralasak 100 kadar değişik özellikler sıralayabiliriz. Bu sizin için olduğu gibi benim için de böyledir. Lüleburgaz Ortaokul Müdürü Yalçın Biguvar şimdi okuldan ayrılmış, arkadaşlarıyla konuşmaktadır. Ben de konuşuyorum ama, ben, siz öğrenci arkadaşlarımla konuşuyorum!”Arkadaş sözüne gülümseyenler oldu. Müdür Bey, onlara bakarak:

-Evet evet, bunu bilerek söyledim, siz öğrenci arkadaşlarımla konuşuyorum. Beni mutlu eden bir durumu bu güzel bayramda muştulamak istedim. Sizler, öteki okullarda kıran kırana geçilen sınıfları, biraz hoşgörü ile atlatıyorsunuz. İşte şu durumda da son sınıfsınız. Ben bundan kıvanç duyuyorum, bunu sizin bilmenizi istedim. Bu, demin söylediğim olumlu bir yanımız. Oysa yaşam gerçeği bir terazinin iki kefesine kondulmuşur. Bir yanda acı, öte yanda tatlı. Bizim de terazimizin bir yanında hoşgörüler, öbür yanında çalışma, bir takım ucuz zevzekliklerden uzak kalma. Size bugün bir çoğunuzun ummadığı bir zorluğu aştığınızın yanında gene bir çoğunuzun umursamadığı bir başka yaşamsal, hem de sizin için çok yaşamsal bir ödeve karşı kolları sıvamanızı söyleyeceğim. Geçmiş yılda sizinle ağır aksak da olsa Meslek Derslerine bir giriş yapmıştık. Haftada bir saat deyip önemsemedik. Doğrusu bu; sizin gibi ben de önemsemedim. “Bu işin gelecek yılı da var!”deyip kendimi avuttum. İşte o gelecek yıl çıktı geldi. Şimdi siz son sınıfsınız. Gelecek yıl bugünler, öğretmen olacakcaksınız. Daha doğrusu diploma alacaksınız. Ancak diploma insanı öğretmen yapmaz ; tersine öğretmen olana diploma verilir. Sözü uzatmayayım, bu yıl Meslek Dersleri 6 saat. . Bir saat nerede 6 saat nerede, Bir bakıma haftanın her günü bir saat öğretmenlik üzerine kafa yoracaksınız. Doğal olarak başka dersler de okuyacaksınız. Öğretmenlik sürekli okumaktır. Bunu herkes yazar, söyler. Bu sürekliliğin bir başlangıcı olmalıdır. Bizim başlangıcımız, son sınıfa geçiş muştusuyla başlayacak. “Okul açılsın bakalım, o zaman düşünürüz!”gibi bir gevşekliğe düşmemeniz için size bugün demin duyurduğum sevindirici haberin yanında bunu da birlikte duyurmayı bir görev saydım. Sizin öğretmenliğiniz süregelen öğretmenliklerden çok farklı olacaktır. Onlar birbiriyle ilişki kurup yaşlısı, gencine yol gösterir sorunlarını çözerler. Sizin böyle bir olanağınız yok. Siz ilk Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin işlerinde yardımcı olacak kimse bulamayacaksınız. Sorunlarınızı kendi gayretinizle çözeceksiniz. Elinizde en güçlü dayanak sizin özel yasanız olacak. Bu yasanın yüklediği görevleri yapmazsanız, o yasayı iyi bilen yöneticiler sizi hırpalayacak. Yasayı bilip gereğini yerine getirdikçe karşınıza çıkacaklar size saygı duyacak. İşte bu saygıyı hak etmek isteyecekseniz, sizin için çıkan Köy Enstitüleri yasasını iyi bileceksiniz. Yasalar, şiir değildir ezberlenmez, roman hiç değildir okuyup geçilmez. Yasalar bilinir. İşte bu “ Bilme”olayının ne mene bir çetrefil iş olduğunu size anlatabilmek için çare düşündüm. Bu düşüncemin bir an önce uyguylama sürecine geçmesi için de bugünden işe koyulmayı yararlı buldum!”dedi. Sami Akıncı’ya, masasısı üzerindeki küçük kitapçığı getirmesini söyledi. Sami Akıncı kitabı getirince, sayfaları açarak Sami’ye yerler işaret ettirdi. Bize dönerek:

-Bu yasa ilerde basılıp çoğalır, hatta paraylada satılır ama o zaman işi işten geçer. Ben şimdi sizce bu yasayı harfi harfine yazdıracağım. Tatil matil demeden zaman zaman gelip konuşacağım. Yasanın tümü elinizde olsun istiyorum!”dedi. Sami Akıncı’ya dönerek:

-Aralıklı zamanlarda söyle arkadaşların yazsın. Sen söyleyince yazmayıp, “Ver şunu ben yazayım!”diyen olursa sakın verme! “Sürüden ayrılan” ne olurmuş, öğrensin!”deyip gitti.

Müdür Bey çıkınca bir süre kimse konuşmadı. Müdür Beyin çok kesin buna karşın bir yandan da çok sevecence yaklaşımı hepimizi şaşırtmıştı. . Sanırım bundan, kimse bir olaya neden olurum kuşkusuyla söze başlama cesareti gösteremedi. . Bu kez Sami Akıncı sordu:

-Ne diyorsunuz arkadaşlar yazmaya başlayalım mı? Bekir Temuçin açıklayıcı bir soru sordu:

-Ne diyorsun Sami Abi, sıralarımızda doğru dürüst kalem kağıt yok. . Bu işe akşam başlasak olmaz mı? Öteki arkadaşlar da bu öneriye katıldılar. Akşam, okuma saatine bıraktık. Çok ilginç bir durum, olay üstüne tek bir arkadaş bir yorum yapmadı. Mustafa Saatçı, bir iki arkadaşa takılmak istedi:

-Şişt, pişt!Onuncu sınıf öğrencisi! falan dedi ama beklediği karşılığı alamadı. . 3. Sınıflar arası futbol maçı vardı, arkadaşlar topluca maça gitti. Ben akşam çalacağım parçaları tekraralamak üzere atölyeye gittim. Akordiyonu açınca aklıma geldi, sınıfça nasıl unuturuz; akşam eğlence var. Okuma saati neden olsun? Kendi kendime güldüm. Demek Müdür Beyin konuşması hepimizi etkiledi, bugünün 23 Bayramı olduğunu bile unuttuk!Yemek ziline dek seçtiğim parçaları birer ikişer kez çaldım. Oynanacak oyunların müziklerini de tekrarladım. Kapıdan çıkarken yemek zili çaldı. Top sahasından gelenler beni gülerek karşıladı. Önce Orhan sordu:

-Akşam için kalem kağıt hazırladın mı? Ben hiç oralı olmamış gibi ne kalemi, ne kağıdı? akşam eğlence var ya!”dedim. Hep güldüler: ”Biliyordun da neden derslikte uyarmadın? Zıtlaşarak yemeğe girdik. Yemekte herkes hoşnut, bayram yemekleri…Lüleburgaz’a gidecek bir grup oluşturulmuş, bana da sordular katılmadım. Dersliğ gidince Sami Akıncı’nın yasayı okuduğunu gördüm. Okuyunca vermesini istedim. Sami

-Ben sonra da okurum!deyip kitapçığı bana verdi. Sami de Lüleburgaz’a gidecekmiş. Sevinerek kitapçığı aldım, atölyeye gittim. Kitapçığın başında bir çok yazı var. Uzunca yazının biri de Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in konuşması. Sami Akıncı’nın gösterdiği yeri yazdım.

 

Köy Enstitüleri Yasası

Yasa sayısı 3803 –Kabul Tarihi 17 Nisan 1940

 

 

Madde 1-Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabı yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Milli Eğitim Bakan lığınca K öy Enstitüleri açılır.

 

Madde 2-Bu enstitülerin 1 numaralı cedvelde gösterilen maaşlı öğretmen ve memurları, 3656 sayılı yasanın 2. maddesine bağlı cedvelin Milli Eğitim Bakanlığı bölümüne eklenmiştir.

 

Madde 3-Enstitülere tam devreli köy ilkokullarını bitirmiş sıhhatli ve müsteid köylü çocukları seçilerek alınırlar.

Enstitülerin öğrenin süreleri en az beş yıldır.

Madde 4-Enstitülere kabul edilenler sıhhi nedenler dışında başka nedenle bu kuumdan ayrıldıkları ya da çıkarıldıkları takdirde okusdukları süreye isabet eden masraf, kendilerinden ya da kefillerinden alınır

 

Madde 5-Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Milli Eğitim Bakanlığının göstereceğei yerlerde tirmi sene çalışmaya mecburdur. Mecburi hizmetini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devler memuriyet yada müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden ya da kefillerinden müessesedeki bulundukları zamana ait masrefları iki katı alınır.

 

Madde 6-Köy Enstitülerinden mezun öğretmenler, tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fenni bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atölye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerine sağlarlar. Bu öğretmenlerin disiplin işlerinin ne suretle görüleceği bir yönetmelikle tayin edilir.

 

Madde 7-Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenler, ayda(20)lira ücretle Milli Eğitim Bakanlığınca atanırlar. Başarıyla işgörenlerin ücretleri 6. ders yılı başında 30, 15. ders yılı başında da 40 liraya çıkarılır. Bu öğretmenlerin istihkakları üç ayda bir peşin olarak yılda dört defada ödenir. Öğretmenlerin aylık ücretleri ve vazife mahalline gitme zaruri masrafları Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden ödenir.

 

Madde 8-Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenler hasta oldukları takdirde, 788 sayılı yasanın84. maddesininA, B ve C fıkralarındaki hükümlere göre ücretlerini alırlar.

 

Madde 9-Köy Ernstitülerindemn mezun öğretmenlerin fiili askerlik esnasında kayıtları terkin olunmayacağı gibi kendilerine asteğmenlik ya da askeri memurluk tevcihine kadar almakta oldukları almakta oldujkları ücretin üçte ikisi ayklık tazminat olarak verilir.

Aynı öğretmenler, seferberlik, talim ve manevra gibi nedenlerle silah altına alındıkları takdirde, 3041 numaralı kanun ahkamına tabi tutulurlar.

 

Madde 10-Köy Enstitülerinden mezun olanların, Milli Eğiim Bakanlığı bütçesinden ve bir defaya mahsus olmak üzere göereve başladıklarıay içinde zati teçhizat bedeli olmak üzere 860) lira verilir.

 

Madde 11-Köy Enstitüsünden mezun öğretmenlere istihsale yarayıcı aletler, ıslah edilmiş tohum, çift ve irad hayvanları, cins fidan gidi istihsal vasıtaları, köy öğretmenlerinin tayin edildikleri okulların demirbaşına geçirilmek suretiyle Devletçe parasız olarak verilir.

 

Madde 12-Köy öğretmenlerinin tayin edildikleri okullara, köy hududu içindeki ziraat işlerine elverişli araziden Köy Kanununa göre satın alınarak öğretmenin ve ailesinin geçimine, okul öğrencilerinin ders uygulamasına yetecek miktardav arazi tahsis edilir. Köyde, Devlete ait arazi bulunduğu takdirde okula tahsis edilecek arazi tercihan bunlardam ayrılır.

 

Madde 13-Köy öğretmenlerinin okul namına meydana getirdikleri her türlü işletmelerdeki mahsül, hayvan ve binalar kuraklı, sel, yangın, çok hasar yapan nebat ve hayvan hastalıkları ve bilumum cevhi hadiseler gibi sebeplerle ziyana uğradıkları takdirde işletmeyi yeniden tesis maksadıyla ve Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden zamanında okul namına zarar ve ziyanı karşılayacak bir yardım yapılır.

Madde 14-Köy okuluna ait her türlü demirbaş eşya, hayvan ve sai, re okulun malı olup bu işletmeden elde edilecek halılat, öğretmene aittir. Ancak öğretmenin ayrılışında bu demirbaşlar yeni gelen öğretmene, bu mümkün olmadığı durumlardabyeni öğretmen gelinceye dek köy ihtiyar heyetine, işletilmek üzere aynen teslim edilir. İşletmeyi köy ihtiyar heyeti tesellüm ettiği takdirde işler imece ile yapılır. Bu suretle elde olunan mahsüllerin satılması zaruri olanlar, ihtiyar heyetince satılarak nakden ve değerleri aynen muhafaza ve yeni öğretmene devir ve teslim olunur.

İşletmeye aid eşya ve tesisat ile hayvanlar Devlet emvali muamelesine tabi tutulur.

 

Madde 15-Köy öğretmenleriinin işleri, gezici başöğretmenler ve ilköğretif müfettişleri tarafından takip ve teftiş edilir.

Köy öğretmenlerinin işlerinin normal bir şekilde yürütülmesine Devlet teşkilstının mensupları yardım ederler.

 

Madde 16-Köy öğretmenlerinin yayin edilecekleri okulların binaları ve öğretmen evleri Milli Eğiim Bakanlığınca verilecek planlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge İlköğretim müfettişi ile gezici başöğiretmenin nzaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır. Ve öğretmen tayin edilecek köylre keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de ona göre tedbirler alınır. Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile öğretmen evi tamamen bitirilir.

Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimi masrafları köy ihtiyar heyetlerince sağlanır.

 

Madde 17-Köy Enstitülerine aşağıda adları yazılı müesseselrden mezun olanlar öğretmen tayin edilirler

1) Yüksek okullar ve üniversite fakülteleri,

2) Gazi Terbiye Enstitüsü mezunları,

3) Öğretmen okulları mezunları

4) Ticaret liseleri ve orta ziraat okulları mezunları,

5) Erkek sanat okulları ve Kız Enstitüleri mezunları,

6) Köy Enstitüleri mezunları,

7) İnşaat Usta okulları mezunları,

8) Bunlardan başka her türlü teknik ve meslek okulları mezunları.

Bu enstitülerde mütehassdıs işçiler yevmiye yada aylık ücretle çaslıştırılabilir. Köy enstitülerinde çalışacakların ne suretle tayin edilecekleri, terfi şekillerive bu enstitülerin idari işlerinin nasıl yürütüleceği bir tüzükle tespit edilir.

 

Madde 18-Bu yasa hükümlerine tabi olacak köy öğretmenleri için Milli Eitim Baakanlığı tarafından, hükmi şahsiyete haiz ve mercii Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere “Köy Öğretmenleri emekli Sandığı ve Köy Öğretmenleri sağlık ve Sosyal yardım sandığı”kurulacaktır.

a)Emekli Sandığının sermaye ve geliri şunlardır:

1-Milli Eğtim Bakanlığı bütçesine, Köy enstitüleri masrefı olarak konacak tahsisat toplamının 1/1000’i,

2-Aylıkları arttırılan, sandığa dahil köy öğretmenlerinin ücretlerinden kesilecek ilk aylık zamları,

3-Sandık sermayesinin büün gelirleriyle bilumun mütferrik gelirler.

Emekli sandığının mevcut alacakları, Devket emvaline mahsus hak ve rüçhanlara haizdir. Bu paralar ve alelumum aidat ile faiz ve temettüleri harç ve resme tabi olmadığı gibi haciz ve temlik edilemez. Hizmet müddetleri (30) seneyi dolduran ve sandığa dahil bulunamn köy öğretmenleri emekliliklerini talep edebilirlerBu gibiler ayda 20 lira ücretle emekli edileceklerdir. Emekli ücretledi de üç ayda bir peşin olarak verilecektir.

b) Sağlık ve sosyal yardın sandığının sermayesi v gelirleri şunlardır:

1-Milli Eğitim Bakanlığının bütçesine köy enstitüleri masrafları için her yıl konacak tahsisat yekününün 1/1000’i

2-Sandığa dahil öğretmenlerin aylıklarından kesilecek 1/100’ler

3-Teberrular.

4-Sandık sermayesinin gelirleri ile diğer gelirleri.

Her iki sandığın tediyeleri divanı muhesebat vizesine tabi değildir.

 

Madde 19-mBir Öğretmenin vefatı halinde okula ait olup menfaati öğretmene tahsis eilmiş bulunan emvalin ölüm yılı içinde elde edilecek hasılatının yarısı yardım sandığı ve yarısı da gelecek öğretmene verilir.

Ölen öğretmenin mirasçıları, okul emvelinin hasılatı üzerinde hiçbir hak iddia edemezler.

 

Madde 20- Köy öğretmenleri emekli sandığı ile köy öğretmenleri sağlık ve sosyal yardım sandığının yönetimi, işleyiş tarzı, öğretmenlerin emekliye sevki, yapılacak yardımların şekilleri, velhasıl bu iki sandığın bütün işlerine müteferri bilumum hususlar birer tüzükle tesbit olunur. Bu üzüklerde hükmi şahsiyete haiz Devlet müesseselerinde kurulşmuş mümasil sandıkların azalarına teğmin eylediği menfaatlere mütenazır menfaatler gösteren hükümlerin bulunması şarttır.

 

Madde 21-Köylerde çalışan öğretmenlerin ve ailelerinin, köy okulundaki öğrencilerin sağlık işlerineparasız bakmak üzere Milli Eğitim Bakanlığıca sağlık müfettişi hekimler atanır.

Köy öğretmenleri, öğretmenlerin eşleri ve çocukları Milli Eğitim Bakanlıği prevantoryum ve sanatoryumlarında parasız tedavi edilir.

 

Madde 22-Bu estitülerin tesisat, inşaat ve tamirat işleri 2490 sayılı arttırma ve eksiltme ve ihale yasasına tabi değildir.

 

Geçici madde: A-B-C-D olarak Köy Öğretmen okullarının adını Köy Enstitüsü olduğu, Köy Enstitülwerinne geçen öğretmenlerin aylık ödemeleri, Köy Öğretmen okulu süresindeki harcamaların ödenmeleri, Yeni yıldaki ödemelerin nasıl yapılacağı açıklanmıştıe.

 

Madde 23-Bu yasa neşri tarihinden başlamak üzere yürülüğe girmiştir.

 

Madde 24-Bu yasayı Bakanlar kurulu uygulatır.

 

Yazıp bitirince kitapçığı Sami Akıncı’ya teşekkür ederek verdim. Sami gülerek:

-Bir şey değil ama ben de senden bir istekste bulunsam!deyip baktı. Gerçekten bir istekte bulunacak sanıp, “ İstersen yapabileceğim her şeyi yaparım!”deyince güldü:

-Ne olur yazdığını kimseye söyleme, senden alıp yazacaklarını düşünerek bu yazma işini karıştırmaya kalkışacaklar çıkar. Bir şans olarak sen yazarken kimse görmedi, ben zaten söyle meyeceğim gibi bir başkasına yazmaya da vermem. Aramızda kalsın!Karşılıklı:

-Tamam!deyip ayrıldık. Parmaklarım azıcık durgunlaştı ama bir iki ovuşturup gene atölyeye gittim. Askordiyonu alınca ellerim açıldı. Önce okul şarkılarını sıraladım. Onları zeybekler

Öteki oyun havaları izledi. Söylenebilecek türkülerin çoğunu biliyorum. Zaten onları sürekli çalmaya gerek görmüyorum akorlarla arpejlerle tamamlıyorum. Böylesi arkadaşların daha çok hoşuna gidiyor. Ses yanlışlarını arpeşlerle kapatıyorum. Dinleyenler bunu ustalık sayıyor. Oysa yanlış sesi kapatmak için yapıyorum. . Yemeğe yakın dışarı çıktım. Bir grup okul önüne sıra taşıyordu, aralarına katıldım. Oyun, eğlence olduğu günlerde küçük sınıflardakiler bana daha çok yakınlaşıyorlar. Tek başına sıra götüren birine yardım için sıradan tutunca üç öğrenci birden koşup sırayı aldı, götürdü. Bu durum bile beni sevindirdi. Rafet Topuz, Tevfik Uğurlu, Recep Türköz, Ali Ergin, Musa Güner, Hasan Arabacı, Hasan Gülümser, Cavit Kafkas kendilerini bu işlerde kendileri görevlendiriyor. Süleyman Gege de öyle onu Hasanoğlan’daki çalışmalarında tanımıştım. Hasan Akyol, Ahmet Baştürk, Ahmet Has, Namık Yücel, Mürsel Dilek, Mehmet Aydemir, İsmet Özcan, Hasan Çetin, Mehmet Özeren yardımcı olmaktan mutluluk duyan arkadaşlar. Bir onlara bakıyorum bir de bizim sınıftakilere. Mubareklerin. (Bu sözü iyi anlamda kullanmıyorum) tümü değilse bile çoğu tam anlamıyla OYUNBOZAN takımı. Kendileri yapmıyor, öyleyse başkaları da yapmasın. Dizilen sıralara oturanlar oldu. Bu sıra geçen otobüslerden gazeteler atıldı. Gazete atıldığını görünce kuşkulandım. Çoğu kez böyle atılan gazetelerden kötü haberler alıyoruz. Bu kez de mi öyle bir durum olacak acaba? Ben böyle düşünürken pek az yanıma sokulan küçüklerden güleç yüzlü Celil Altın aldığı gazeteyi bana uzattı: ”Al oku abi!”Çekinerek baktığım gazetede Moskovaya yaklaşan Alman güçlerinin yavaşladığı, Kırım’da da Almanlara baskınların başladı, Afrika’da ise Mareşal Rommel’in durduruldu bildiriliyor. Ankara’da ise Von Papen’e suikast hazırladığı öne sürülen Kornilov ile Pavlov’un davalarını sürdüğü yazıyordu. Öteki yazılar daha çok 23 Nisan Bayramı sevinçleri üzerineydi. Gazeteyi çekinerek almıştım, oldukça sevinerek Celil’e verdim. Böylece bir küçük ama saygılı arkadaşım daha oldu.

Lüleburgaz’a gidenler geldi. Gidenlerin bir bölümü memnun olmamış. Onlar konuşunca Mehmet Yücel önce güldü, arkasından da şakalarına başladı:

-Siz bu olumsuz tutumunuzla ortalığa çıkarsanız, insanlar sizden kaçar, hele kızlar yüzünüze bile bakmaz. . Önce kendinize bir çekidüzen verin!deyince her kafadan sesler çıkmaya başladı. Sonunda Gene Mehmet Yücel. “Siz yakındığınız için ben öyle söyledim, siz durumunuzdan memnunsanız ben sözlerimi geri alırım!”dedi. Akşam yemeği erkene alınmış. Yemekte de benzer konuşmalar geçti. Eğlencemize az öğretmen geldi. Okulda kalan Hamdi Bağ, Namık Ergin, Nöbetçi olduğu için Selçuk Korol Öğretmenle Nahide Öğretmen katıldı.

 

 

 

24 Nisan 1942 Cuma

 

İdris Destan akşamki olayda kendisinin haksız yere azarlandığı sonucuna varmış. Yana yakıla Sami Akıncı aradı. Oysa Sami Akıncı nöbetçiymiş. “Sami Akıncı nöbetçi sesi duyulunca, gülenler oldu. Yakup Tanrıkulu sordu:

-Bilin bakalım başka kimler nöbetçi? Değişik sesler geldi. Mustafa Saatçı:

-Bu dedikleriniz olmazsa size ağır sözler söyleyeceğim, haberiniz olsun!Tüm konuşmalar N içindi. Adı söylenmedi ama bunun herkes biliyordu. Dersliğe gidince Sami Akıncı’nın sırasında olduğunu gördük. Meğer Sami nöbetçi değilmiş. Az önce yatahanede konuşanlar gülüştüler:

-Kim çıkardı şimdi bunu? Sami sanırım kendisi için konuşulduğunu anladı ama nedenini düşünemedi:

-Kardeşim, siz ne zaman hazır olursanız o zaman yazalım. Ben de sizinle birlikte yazacağım. Bana sorarsanız, akşam okuma saatinde başlayıp kalanı da o saatlerde sürdürürüz!” Arkadaşlar bozuntuya vermeden:

-Tamam, öyle olsun, bugün herkes kalemini, defterini hazırlasın!” Kahvaltıya gidince şaşkın şaşkın bir birimize baktık. N gerçekten nöbetçi, öğretmen masası yanında duruyor. Aramızda konuştuk:

-Sabahleyin onun nöbetçi olacağını daha önce öğrenmiş olan biri söylemiştir. Yoksa bu denli rastlantı olamaz. !”

Bergüzar Öğretmen ya nöbetçi, ya da nöbetçi bir öğretmen yerine bakıyor. Masa aralarında gezmesi ilginç. Bizim arkadaşlardan bazıları yandan yandan ona bakıp gülümsüyor. Öğretmen yemekhaneden çıkınca gülüşmeler arttı.

O akşamki olay, yeni baştan yaşanıyormuşçasına gülenler oldu. . Hiç katılmadığım bu tür olayların bir de uzatılarak övünmeye kalkılmasına çok içerliyorum. Gene öyle oldu sanki önemli bir iş yapılmış gibi bir de uzatmanın hiç bir anlamı yok bence. Konuşmalara katılmadan yemekhaneden ayrıldım. Konu derslikte de açılınca sabredemedim: ”Bu konuyu neden bu kadar uzatıyorsunuz? Karşınızdaki bir öğretmen, onu üzmekten zevk mi alıyorsunuz? Bir yıl sonra biz de öğretmen olacağız, öğretmenlik bizim mesleğimiz olacak. Mesleğimizi neden şimdiden önemsemiyoruz? Böyle dedim ama ben gene yalnız kaldım. Arkadaşlar:

-Sen yaşlısın, bizden farklı düşünüyorsun, biz işi şaka, gönül eğlendirme olarak anlıyoruz. Karşımızdaki öğretmen de böyle düşünecektir. Öğretmenler de çocukları düşünmek zorundadırlar!”Arkadaşlara da hak verdim ama onlara katılamayacağaımı da tekrarladım.

 

25 Nisan 1942 Cumartesi (*)

26 Nisan 1942 Pazar

27 Nisan 1942 Pazartesi

28 Nisan 1942 Salı

29 Nisan 1942 Çarşamba

30 Nisan 1942 Perşembe

1 Mayıs 1942 Cuma

……………………. .

 

31 Mayıs 1942 Pazar. .

 

(*) 25 Nisan, 31 Mayıs tarihleri arasındaki notlarımı inceletmek üzere Okul Muduru aldı.

Askerlik Kampı

Lüleburgaz-Saranlı Ovası: Asker Kışlaları yanı Piyade Alayı çadırları.

 

1 Haziran 1942 Pazartesi

 

Sabah saat 10’30 ellerimizde paketlerimizle çadırların yanında indik. Selçuk Korol Öğretmen yanımızda. Bir süre üsteğmeni bekledik. Üsteğmen denince biz derse gelen üsteğmenlerden birini umuyorduk. Bir piyade üsteğmeni geldi. Selçuk Öğretmenle el sıkıştı. : “Çocuklarınızı bize emanet edebilirsiz, bizde de onlar gibi değerli çocuklar var, siz de bilirsiniz bizim ocağı, rahat olun!”dedi. “Hafta sonuna yani cumartesi öğleye dek buradalar!”dedikten sonra el sıkıştılar, Selçuk Öğretmen gülümseyerek bize “Başarılı şalışmalar!”dileyip ayrıldı. Üsteğmen bize:

-Sizi bugün biraz ayakta bekletyebiliriz, merak etmeyin; yarın böyle beklemeler olmayacaktır!deyip ayrıldı. Erler geldi, önce, önde duran arkadaşlardan dördünü alıp gittiler. Arkadaşlar iki çadırla döndü. Bir çavuş geldi, kolunu gösterek:

-Ders okuyorsunuz, çavuşun ne olduğunu bilirsiniz !dedi. O d, a kollarından çekerek önden dört arkadaşı alıp gitti. Onlar da ip, kazık, çekiç(bir tarafı sivri bir tarafı yuvarlak demir) getirdiler. Çavuş bu kez esas duruş yaparak kendi tevellütünü, adını, rüdbesini söyledi. Biz bekliyorduk, yüzlerimize bakarak, kakalar gibi beni, Sefer Tuncayı, Mustafa Saatçı’yı, İsmet Yanar’ı kollarımızdan çekerek çadır yerlerini düzeltmemizi söyledi. Gülmek istiyoruz ama gülemiyoruz. İsmet bir ara bana, “Dayı!”dedi. Çavuş:

-Askerlikte dayı mayı yok, herkes asker, yalnız rütbeler geçerlidir. Sorulursa adlarınızı söylersiniz. İsmet dayanamadı:

-Benim gerçek dayım, dayıma dayı demeyecek miyim? Çavuş birden kızdı:

-Ne söz anlamaz şeysin be!Ben Mestan Çavuş olarak sana:

-Demeyeceksin! dedimse demeyeceksin, başlarım şimdi senin dayına!dedi. Duyan arkadaşlar bana baktı. Bir an kafam karıncalandı. Eğilmiştim, doğruldumm:

-Çavuş, daha çadırlarımızı bile kurmadık, sırtımıza giysi giymedik sen bize küfretmeye başladın? dedim. Çavuş şaşkın şaşkın baktı:

-Ben mi küfretttim? Diye sordu. Ben susmadım:

-Evet ya, sen küfrettim; ben onun öz dayısıyım, sen ona kızdın, “Başlarım senim dayına” dedin. Dayısı benim, o sözün bana söylenmiş oldu. Ben buraya küfür işitmeye gelmedim. Ben, subay öğretmenlerim olan, ne binbaşı ne yüzbaşı ne de üsteğmenlerden üç yıldır küfür duymadım!Üstelik binbaşım beni bu grubun çavuşu olarak seçti!Kolumda işaretim yok ama ben de bu grubun çavuşuyum. Çavuş şaşırdı:

-Ben küfretmedim, benim ağzımdan küfür çıktı mı? diye sordu. Ne düşündüyse iki kez kendi kendine:

-Başlarım dayından, başlarım dayından, dedikten sonra :

-Bu küfür mü şimdi? diye tekrar sordu. . Arkadaşlar hep bir ağızdan:

-Küfür değil, küfürden daha ağır, hakaret!”dediler. Çavuş arkadaşlara baktı:

-Bu sivil hayatta böyle, asker ocağında öyle değil. Bu arkadaşa ben bir şey demedim, onu burada yok bildim. Var mı daha bir diyeceğiniz? Susuştuk. Üsteğmenle bir yüzbaşı geldi. İşleri bıraktırıp bizi depoya götürdüler. Depoda yığınla asker giysisi var. Orada görevli askerler ölçü alarak giysiler verdiler. Biz, 14 arkadaş giysi giyinip çıktık. Uzun süre dışarda bekledik. Üsteğmen bizi geri çağırıp giysileri çıkarttı. 16 arkadaşımıza uygun giysi bulunamamış. Saptanmış bulunulan belli ölçülerin küçültülmesi, kısa süren bir dönem için gereksiz görülmüş. Sonunda kampın sivil giysiler içinde yapılmasını uygun bulnumuş. Bunu öğrenince çok üzüldük. Öğle yemeğinde ilk asker karavanasıyla karşılaştık. Yemeklerde fazla bir değişiklik yok ama tavırlar çok farklı. İlk gün daha panikleyenlerimiz oldu. Mehmet Yücel arkadaşımızın neşesi kaçtı, hasta gibi sustu kaldı. Yemeklerde durmadan konuşan Hilmi Altınsoy dilini yutmuş gibi durdu. Bana sordu:

-Abi sen bu adamlardan korkmadan nasıl öyle konuşuyorsun? Ben, “ Sıradan bir çavuş hiçbir suçum yokken bana küfür edemez? Ben asker değil, öğrenciyim. Buraya askerlik öğrenmeye geldim. Öğrettiklerini öğrenemezsem bana söz söylemeye hakları olur. Askerlik dersine öğretmen olarak bir çavuş hatta gedikli çavuşu gelmediğine, hatta üsteğmenden daha küçük rütbeli biri gelemediğine göre ben onların bana küfrecek yetkileri olmadığı kanısındayım. Bana verilecek yedek subaylık hakkı onların elinden geçecekse onların olsun o yedek subaylık. Benim üç ağabeyim üçer yıl erlik yaptılar, ben yaparsan neyim eksilir? Ben bu bilgimle askere gidince beni kolay kolay kimse incitemez, sen merak etme!”

Çadırları diktik. Çadır dikme konusunda bilgimiz vardı ama bizim diktiğimiz çadırlar büyük boydu. Bu küçük yuvarlak çadırların dikilmesi kolay gibi görünüyorsa da sanıldığından daha oyalayıcı tarafları var. Biraz da biz kendimiz işi zorlaştırıyoruz. Belli bir iş bölümü yok, herkes her işe koşuyor. daha doğrusu koşar gibi yapıyor ama görünüşte öyle, hareketler işe yansımıyor. Akşam borusu çaldı. Saat 18’00( 6’00)Eğitim saati bitmiş. Az ilerimizde askerler koşuşmaya başladılar. Eğitim saati bitmiş ama akşam işleri başlamış. . Üsteğmen geldi, çok yorulduğumuzu söyledi:

-Nöbetler yarın başlasın, siz bu gece karagah konuğu olarak kalın, rahat uyuyun, yarın zorlu bir çalışma başlayacak!”dedi. Akşam yemeğini gene aynı yerde yedik. . Uzunca bir masa var, çevresine banklar sıralanmış. Az ilerisinde bidonlara musluk takılmış. Orada yıkanıyoruz. , içtiğimiz su da aynı yerden alınıyor. Arkadaşların çoğu yatar yatmaz uyudu. Mestan Çavuş aklımdan çıkmadı. Bir yanlış daha yaptım! diye düşündüm ; gelir gelmez çavuşa çattım. Umarım subaylara söylemeyecektir. Bizim çadırlar askerlerden uzakta kuruldu. Tuvalet için:

-Seyyar Tuvalet!dediler, oldukça uzak. Gece kalkınca gitmesi zor olacak. !

 

2 Haziran 1942 Salı

 

Saat 7’00 uyandık. Daha önce de gürültü olmuş ama ben duymadım. Zor kalktım. Çavuş düdükle iş gördürüyopr. Çadırdan en sonra çıktım. Çavuş bana çıkıştı. Önce aldırmadım, ikinci uyarısında toparlandım. Neyse ki bu dünkü çavuş değil. Azarlanmam nedeniyle üzüleceğime sevindim; çünkü bu bir başka çavuştu. Çavuşun değişmiş olmasını bir şans sayıp toparlandım. İçimden:

-  Aman, buna da ters düşmeyeyim'! deyip, hareketlendim. Çavuş, kendisi başta olmak biziy bir süre koşturdu sonra da yattık, kalktık. Uzunca

bir süre de esas duruş-rahattan sonra uygun adımla geri döndük.

Kahvaltı-zeytin-ekmek. Ekmekler biraz büyükçe ama daha siyah. Çay bardakları büyük. Dünkü üsteğmen geldi. Dünkü Mestan Çavuş izine çıkmış. Üsteğmen gülümseyerek:

-  Mestan Çavüş'a uğur getirdiniz!” dedi. Ben de . çimden:

-  Esas uğur benim, o kalsaydı durumum ne olacaktı? diye düşündüm. Nuri çavuş kendini tanıttı. Sivil giysili olduğumuza bakmamamızı, asker gibi davranmamızı istedi. Sayı saydırdı. Otuz arkadaşız. Nuri Çavuş ilk ihtarı yaptı:

-  Bir insanın sayı sayması gibi düzgün sayı sayın! dedi. Güldük. Nuri Çavuş kızdı. 6 Ali daha ikinci sırada iki derken gene bozdu. Nuri Çavuş 6 numaralı Ali Güleren’i arkaya aldı. 4 Mehnet Aygün'den sonra 7 Fettah Biricik ikinci sıraya geçti. İkinci sayışta o da bozunca Nuri Çavuş: “Sizin okulda başa salakları mı yazmışlar? ”deyince güldük. / Fettah Biricik de sona geçti. 11 Recep Kocaman dengeli saydı. Bu kez yürüyüşe geçtik. Öğleye dek tozlu yollarda yürüdük. On dakikalık molalar verildi. Molalarda Kadir Pekgöz’le bizim köylerin yollarına bakıp söylendik:

-  Buradan bizim yollar güzel görünüyor. Oradan da buralara çok bakmıştık, buralarda görecek bir şey bulamamışız herhalde, diyoruz. Ancak şimdi oralardan geçenler kesinlikle buralarda değerli insanları görecekler, deyince Edirneli

Tekirdağlı arkadaşklar kızdılar:

-Hep kendizi, kendi memleketinizi översiniz, oysa övülecek bir tarafı yok!”dediler. Nuri Çavuş düdük çaldı, kalktık. Arada koşmalar da var. Mehmet Yücel, Hilmi Altınsoy, Fettah Biricik, Abdullah Erçetin, Emrullah Erçetin için Nuri Çavuş:

-Nal toplayıcılar!”dedi. Koşularda geri kalanlara öyle diyorlarmış. İki sözleri varmış: “Nal toplayıcılar, karavanacılar. Karavanacıları sorduk: “Sırası gelecek, o zaman söylerim!”dedi. Fazla koşmadık ama durmadan haretek ettiğimiz için ter içinde kaldık. İsmet’e baktım, ter gözlerine akıyor. Mehmet Yücel iyice sallandı, kaldı. Nuri Çavuş arada konuşuyor. Yaşını söyledi, benden bir yaş küçük. 1337. Bizim küçük takımı bu tarihi bilmediklerinden Nuri çavuşa sordular. O da bilmiyormuş:

-Bana öyle söylediler!deyip geçti

Öğleden sonra tek tek sağa sola dönüş yaptık, ikişer ikişer yürüdük. İkişerli yürürken geriye dönüşlerde hepimiz zorlandık. Önemsiz gibi görünmesine karşın önümüzdekin dönüşünü bekler gibi duraksıyoruz. Bu, kendiliğinden olan bir yanılgıdan ileri geliyor. Ayrı ayrı çalışarak kendimizi alıştırdık. Önümüzdekine bakmadan dönersek sorun olmuyor.

Akşam paydosuna hepimiz sevindik. Arkadaşların çoğu iyice yoruşmuş durumda. Yusuf’un neşesi kaçtı. İsmet günleri sayıyor. Ali Güleren İsmet’in günleri eksik saydığını söyleyince İsmet söylemedik söz bırakmadı.

Bugün saat 18’00 de nöbet tutmaya başladık. Nöbetler bir saat. 4 Mehmet Aygün'le başlayıp 50 Abdullah Erçetin’de sabah saat 7’00 de bitecek. Nöbetler için Nuri Çavuş uyarılarda bulundu. Nöbetçi subaylar dolaşıyormuş. Nöbeti terketmek ya da nöbette uyumak ağır cezalık suçmuş. Ayrıca nöbet değişimlerinde öteki arkadaşları uyandırmak da ağır suç sayılıyormuş.

Yemekten sonra sırtüstü yatarak yıldızlara baktık. Ben, benim tanıdığım yıldızları gösterdim. Kutup yıldızını uzun uzun konuşuk; Milli Eğitim Bakanı Hasanoğlan’da dersimize geldiğinde onunla tartışmıştık. Kutup Yıldızı, Büyük Ayı arka yıldızları aralığının kaç katı uzaklıktadır? 5 katı diye diretmiştik. Sami Akıncı ölçtü, 7 kat olarak çıkardı. Hasan Ali Yücel de 7 kat demişti,

. Nöbetçi Hüseyin Serin üsteğmenin geldiğini söyledi. Üsteğmen duymuş; yanımıza gelince Hüseyin Serin’ çağırıp sordu:

-Sen, kararagahın nöbetçisi misin yoksa arkadaşlarının gözcüsü mü? Hüseyin sustu. Bu kez bize sordu:

-Karagah nöbetçisi ne demek, bize gözcülük ne demek? Benim için kolay bir soruydu el kaldırdım ama üsteğmen kendisiyle birlikte hepimizi konuşturarak yanıtlandırdı. Yarın için de başçavuş gelip piyade tüfeği tanıtacağını muştuladı.

 

3 Haziran 1942 Çarşamba

 

Kalk borusu dediğimiz borazan sesine “ti”diyoruz. Bu, üçüncü sabahımız, ben alışmış gibiyim. Piyade tüfeğini tanımak için can atıyorum. Köyde mavzer deyip dilden düşürmezler. Babam yaşındakiler ise martin derler. Aralarında ne fark var bilmem ama ikisini de o denli dinledim ki birini öğrenirsem ötekini de öğrenmiş olacağımı sanıyorum. Arkadaşlar burada açık açık iki gruba ayrıldı. Küçükler, büyükler. Küçükler ötekilere büyükler demiyor, yaşlılar diyrek söz de öc alıyorlar. Büyüklerin küçüklere sataşması, asker giysisi giyilmemesini onlara bağlıyorlar:

-Onlara giysi uydurulamadığı için biz de sivil olarak kamp yapıyoruz!Bunun hiç bir anlamı yok!diyorlar. Tartışmalar giderek tatsızlaştı. Sami Akıncı yatıştırmak için çırpındı durdu. Bu arada:

-Giysi sorunun bizim kaderimizle ilgili, okulda da bu sorunu atlatamadık!deyince hepimiz güldük. Bu konu giderek köykülerin kaderi ile bağlantılandı. Tüm Köy Enstitülerinde okuyan öğrencilerin doğru dürüst giysi giyemediklerinden söz edilirken bu kez biz, hiç değilse burada onlara da razı olacakken, onlardan bile yoksun kalmamıza bir süre güldük. Hüseyin Serin arkadaş da giyimi önemseyenlerimizden biri: Gelecek yıl kampı için herkesin şimdiden giysilerini hazırlamasını önerdi:

-Herkes flinta gibi olsun!deyince flintayı da öğrendik, bugün öğreneceğimiz tüfek türlerinden biriymiş. Biz mavzer beklerken Nuri çavuş “İstikamet Turgutbey yolu. marş marş!”dedi. Köyden arabalar geliyor, arabalardaki insanlar bize bakıyor. Biz önde koşuyoruz Nuri çavuş biraz arkamızda, bizi kovalar gibi. Arabaların yanından geçtikten sonra insanlar bir süre arabaları durdurup bize baktı. Mehmet Yücel:

-Vay anacığım, beni buralarda böyle görse akşama varmaz çıldırır!dedi. Mehmet sanırım bunu şaka söyledi ama arkasından Hilmi Altınsoy, Ali Önol, İsmet Yanar, Harun Özçelik ciddi ciddi yakındılar. 10 dakika moladan sonra uygun adımla yürüyüş alanına döndük. İki er iki tüfekle geldi. İkisi birden Nuri Çavuşa selam verip “Emrindeyiz çavuşum!”dediler. Görüntü bize biraz gülünç geldi ama onlar hiç gülmeden selamlaşıp anlaştılar. Biz ikiye bölünüp bir düzlüğe çöktük. Erler tüfekleri ellerine alıp birkaç kez tüfeği ellerinde değiştirerek avcılar gibi kollarına aldılar, az öyle tuttuktan sonra gene el değiştirerek namlusu yukarda, dipçik sağ ayak bitişiğinde esas duruşa geçtiler. Nuri çavuş tüfeğin birini almak istedi. Elini tüfeği tutan ere uzatınca er, esas duruma geçip

-  Tüfeğim boştur çavuşum!dedi. Nuri Çavuş söze boyle başladı. Tüfekler üstüne çok tekrarlı sözler söyledi. Her birimiz erlerden tüfekleri alıp, onların yaptıklarını yapmaya çalıştık. Nuri çavuş benim tufek tutuşumu beğenince arkadaşlardan birkaç kişi birden benim askerlik çağında olduğumu anımsattılar. Nuri, Çavuş sertlendi:

-  Askerlikte sorulmadan söz söylenmez!diye uyarıda bulundu. Öğleden sonra devam etmek üzere öğle yemeğine girdik. Herkesin ilgisi atış yapıp mapmayacağımız üstüne:

-  Sorsak söylemezler mi?

Öğleden sonra üsteğmen geldi, birşeyler öğrenip öğrenmediğimizi sordu. Bekir Temuçin hepimizden kurnaz davrandı:

-Öğrendik komutanım ama gene de atış yapacak kadar öğrendiğimizi sanmıyoruz!Üsteğmen:

-  Anlıyorum sen, atış yapıp yapmayacağını öğrenmek istiyorsun. Bunu öğrenmek senin hakkın, önce onu söyleyeyim atış yapacaksınız. Ancak tüfeği tutamayanın yapacağı atışın ne anlamı olacak ben de onu öğrenmek istiyorum? dedi. Sustuk. Üsteğmen ne düşündüyse sözü açıklamaya döndürdü:

-  Bu nedenle biz tıpkı acemi erat gibi sizlere önce tüfeğın bir ölçüde tutulmasını öğretiyoruz. Tam olmasa bile belli bir yöne doğru tutacak beceriyi kazandırdığımıza inanca atışa geçiyoruz. Böylece atış yapmak biraz da sizin işe sarılışınıza bağlı!dedi. Üsteğmen Nuri Çavuşa işaret verdi. Askerler ortaya gelip tüfekle çöktüler kalktılar ağır davranıyorlar ama biz gözlerimizle izlerken çabukmuş gibi algıladığımızdan telaşlanıyoruz. Erler tekrarladıkça olay çok kolay gelmeye başladı. Bu kez sıra yerine “ Kim gelecek? ” sorusu sorulmaya başlandı. İlk kalkan ben oldum. Hiç takılmadan beş kez çöktüm yattım tüfek omzuma dayayıp karşıya baktım. Nuri Çavuşun beni dikkatle izlediğinin ayırdına vardım. içimde beğenilme duygusu uyandı. Nuri Çavuş, “İşte atışa hazır birisi!”dedi. Arkadaşlar heveslendiler. Halil Basutçu, Sefer Tunca, Arif Kalkan, Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, Hüseyin Serin atışa hazırlar arasına katıldı. Arkadaşların çoğu aynı hareketi üçer dörder kez yaptılar. Akşam yürüyüşümüz var. Tüfek getiren erler tüfeği alıp gittiler. Akşam yürüyüşüne çıktık. Lüleburgaz'dan dönen köylü arabaları var. Fısıltılı olarak, Mustafa Saatçı Mehmet Yücel’e:

-  İskelet, sizin araba geçerken göster, seni saklayalım; annen görürse:

-  Oğlum zayıflamış iskelete dönmüş!deyip üzülür!”dedi. Nuri Çavuş duydu:

-  Analar çocukları için hep ağlar, ne var bunda şaşılacak? diye sordu. Kimse yanıt vermeyince düdük çalarak durdurdu:

-  Konuşmak yok, sivil kafaları bırakın!dedikten sonra tarlalık tarafında oldukça uzak görünen ağaçlara istikamet verip marş marş yaptırdı. Nuri Çavuş bizimle yarışıyor. Hüseyin Serin tam koşucu hepimizi geçti. Hilmi Altınsoy, Abdullah Erçetin, Ali Önol, Ali Güleren, Yakup Tanrıkulu, İdris Destan, Emrullah Öztürk geri kaldılar. Nuri Çavuş içlerinden nedense salt Ali Güleren’e çıkıştı:

-  Boyun bosun var, neden koşmaya nazlanıyorsun? dedi. Ali yanıt vermeyince bu kez onu tek olarak koşturdu. Bize dönerek bir de kural öğretti:

-  Askerlikte soru sorulunca doğru ya da yanlış yanıt verilir; susmak suçtur!dedi. Geriye, yol, engebeli-kırlık olduğu için serbest yürüyüşle döndük. Nöbet sıralamasında saat 1’00-2’00 arasına düştüm. Üzüldüm. Uykum ikiye bölünecek. Sulu bir nohutla, bulgur pilavı yedik. Lüleburgaz tarafındaki kalıcı birliklerin bulunduğu yerde kantin olduğu söylendi. Ancak Nuri Çavuş:

-  Sizi bu kılıklarla oraya sokmazlar, bir er görevlendirilirse biriniz birlikte gidip istediklerinizi alır!dedi. Arkadaşlar Arasında uzun tartışmalar oldu. Sonunda : “İki gün sabredip cumartesi, günü herkes kendi gereksinimini kendisi sağlasın, kararı verildi. Yemekle yatma arasındaki süreyi gene yıldızlara bakarak geçirmeyi konuşurken aklıma geldi. Balkan Savaşı’nda gerçek büyük çatışmanın burada olduğunu anlattım. Arkadaşlar dikkatle dinlediler. Karşıdaki Bağlık sırtındaki İhanet çukurunu anlattım. Arkadaşlar dinledi ama sanırım bir bölümü inanmadı. Ali Önol, düşüncesini ağzında kaçırıverdi:

-  Ta oradan buraya top mermisi gelir mi? ”Top mermilerinin gidebildiği uzaklıklar hakkında fazla bir bilgimiz yoktu ama o tepeden buradaki düzlüklerin top atışına tutulduğunu ben çok duymuştum. Sonunda da:

-  Siz ayağınızın ucunu gösterip oradan buraya mermi gelmez diyorsunuz ama savaş alanı sizin ayağınız altı değil ki. Bu Saranlı Ovasında iki ordu karşılaşmış. İki ordunun askerleri tüm bu alanı kaplamış tepeden atıklan mermilerin buraya değil de dere kıyılarına düşse bile karşı tarafa zarar verir!dedikten sonra da konuyu Selçuk Korol Öğretmene sormak üzere, sözümü kestim. Ancak gene üzüldüm, içimden kendime de kızdım. :

-  Varsın aptal aptal yıldızlara baksınlar. Onlara bakarak zaten bir şey öğrenmek niyetinde değil. Fikret Öğretmenin deyimiyle “Bakar! Hem de bakar oğlu bakar!”

Arkadaşlar, gruplar olarak konuşacak söz buldular. Ben o konuşmalara karışmadım. Yat borusuyla da yattım. Yatar yatmaz uyumuşum.

 

4 Haziran 1942 Perşembe

 

Hilmi Altınsoy:

-Abi, dediğinde şaka ediyor sandım, “Daha yeni uyudum, o kadar zaman geçti mi? dedim ama saate baktım, tam zamanı. Kalktım. Nöbet ayakta beklemek oluyor. Oturmak, çökmek yok. Daha doğrusu nöbet, çadırları beklemek değil, o süreçte gelecek subayı beklemek oluyor. Çok işime yaradı. Ezberimdeki şiirleri ikişer üçer kez tekrarladım. Halil Basutçu’yu kaldırır kaldırmaz uyudum. Uyudum diyorumya tam uyuduğumu sanıyorken boru sesi geldi. Geceyi deliksiz uyumanın değerini şimdi daha iyi anlar gibi oldum. Nuri Çavuş önce düdük çaldı arkasından komut verdi:

-Yürüyüz düzeni! Tam alışamadık, azıcık itiş kakış oldu. Nuri Çavuş çıkıştı:

-30 kişisiniz, 159 kişi olsanız ne yapacaksınız? Sefer Tunca ile öndeyiz. Halil’le Mehmet Yücel bir arkamızda. . Sağdaki sıra, Seferin sırası birinci sıra. Nuri Çavuş: “Sağdan birerle kol!” deyince ben Seferin arkasına geçtim. Halil bir arkaya gideceğine benim arkama geldi. Mehmet Yücel durumu bozmadı. 4. duruma girdi. Nuri Çavuş görmedi. önce yürüdük, sonra hızlandık; kollarımız dirsekten 90 derece bükülmüş olarak kısa adımlarla koştuk. Yürüyüş konunda toplandık. Bu kez de solda birerle kol komutu geldi. Sefer’in benim arkama geçmesi gerekirken önüme geçti. Bu kez Halil doğru yaptı. Ancak bizim dizi iyice bozuldu. Nuri Çavuş gördü:

-Açıkgöz büyükler!dedi. Yürüyüş koluna doğru geçtikArkalarda daha büyük karışıklıklar olduğu için bizim yanlış sorun olmadı.

-Kahvaltıda bu hareketleri tüm öğrencilşer yapabilir mi? sorusu soruldu, yanıtlar verildi: “250 öğrenci bir arada yapamaz!”Öyleyse gelecek bir beden Eğitimi Öğretmeni tek başına sabah jımnastiği yaptıramaz. Yusuf Asıl gülerek: “O zaman biz sabah oyunlarını sürdürebiliriz!”dedi. Mustafa Saatçı: “Bıktık şu sizin oyunlarınızdan!” Arkasından Sami Akıncı ise:

-Sanırım bu neden öteki Köy Enstitüleri işi oyunlara dökmüş, oyunları tüm çocuklar öğrenmek zorunda kalınca, çaresiz dikkat edip oynuyorlar!Zorla insanlara oyun oynatmak doğru mu? sorusu soruldu. Değişik yanıtlar verildi. Tartışma Nuri Çavuşun düdük sesiyle kesildi:

-Kamp Takımı dikkat! Yürüyüş düzeni!…Bir süre bildiğimiz yoldan gittik ilk yol ayrımında durdurulduk. Nuri Çavuş, “Askerlerin ilk işi, içinde bulunduğu çevreyi öğrenmektir!”dedi. Sağa ayrılan yolun nereye gittiğini sordu. Yolu ben biliyordum:

-Umurca yolu!dedim. Zaten tepeler( 2 Höyük) görünüyor. Bu yöne doğrulan her yolcu höyükleri görüp sorar. Onların adları Umurca Höyükleridir. Ben böyle söyleyince Nuri Çavuş, köye gidip gitmediğimi sordu. Tepelerin yanındaki Umurca ile batısına düşen tüm köylere gittiğimi söyledim: “Umurca, Turgutbey, Yenitaşlı, Eskitaşlı, Tatarköy, Celaliye, Kırıkköy, Ayvalı, Hamitabat, Çeşmekolu!deyince Nuri Çavuş: “yeter yeter!”deyip kestirdi. Sonra da daha varmıydı yoksa? diye sordu. Bu kez de ben: “Var, Babaeski köyleri, Alpullu’da kaldık, o cıvardaki köyleri de sayabilirim!”dedim. Nuri Çavuş yumuşadı, gülümsdeyerek Alpullu’da ne zaman kaldığımızı sordu. Arkadaşlar yanıt verdiler. Nuri Çavuş:

-Bizim tabur bir süre Babaeski’de durakladı, bizim bölük Nadırlı’da kaldı!deyince Nadırlı, Sofuhalil, Pancarköy, Osmancık, Müsellim, Çavuşköy, Çeşmekolu diye sıraladım. Nuri Çavuş gene:

-Yeter bu kadar!dedi. Bu kez de ben gülümseyerek. “Zaten bitti, Çeşmekolu benim köyüm!”deyince Nuri Çavuş hayret ederek: “Aaa, sen buralısında ondaaaaan!”deyip gülümsedi. Uygun adımla bir süre Umurca yolunda yürüdük. Tepelere doğru yürüdükçe arkadaşlar yaklaştığımızı sandılar. Oysa tepeler öyle görünüyor ama yürüyünce uzaklarda oldukları anlaşılıyor. Geri döndük.

Öğle yemeğinde gene bir dırıltı başladı; benim köyleri saymam gene birilerini rahatsız etmiş. Mehmet Yücel takıldı:

-Dayı onca köy saydın bizim Ceylan köyü neden saymadın? ” diye sordu. Ancak Hamzabey’e kadar gittiğimi oradan ötesini görmediğimi, Saray yolculuğumu Evrensekiz, Ahmetbey, Beyazköy, Velimeşe taraflarınden gidişimi başka dönüşümü başka yollardan yaptığımdan o tarafın köylerini tam ayıramıyorum, sadece yerleri, adlarını anımsıyorum, örneğin Yusuf’un köyünü değil ama Manika ovası denilen düzlüğü biliyorum. Çünkü Büyük Tören (Atatürk’ün katıldığı 1937 Trakya Ordu Tatbikat sonu töreni) orada yapılmıştı!dedim. Arkadaşların bir bölümü kendi ilçelerindeki köyleri bilmediğini söyledi. Kadir Pekgöz 6 köy saydı, Hüseyin Orhan 8 köy saydı. Mehmet Yücel 12 köy sayınca başta İdris Destan olmak üzere inanmayanlar çıktı. Mehmet Yücel ciddi ciddi köyleri saydı. Ancak saydığı köyler, Ceylanköy Kırklareli tarafından olunca Mehmet Yücel doğrulandı. Köyleri tanımak tanımamak bir tür konuşuldu.

Öğleden sonra Piyade Acemi Eğitim alanının yanındaki düzlüğe gittik. Oradaki boş alanda ev yıkıntıları var. Yıkıntıların yakınında mola verilince, burada eskiden köy olduğunu, hem de oldukça büyük bir azınlık köyü olduğunu çok duyduğumu, Lüleburgaz’a gelirken bizim köy yolundan buraların açık açık görüldüğünü, görünce de sık sık üstünde konuşduğunu anlattım. Bizim okulun önce burada kurulması düşünüldüğünü, görülen tüm bu düzlüğün hazineye ait olduğunu, bu nedenle okulun kurulmasına bir engel bulunmamasına karşın, alanın asker böygesi olduğu düşünülerek vaszgeçildiğini, duyduğumu söyledim. Arkadaşlar buna çok sevindiler. Okul yeri olarak beğenmediler. Nedeni de Asfalta çok uzakmış.

Moladan sonra dağılıp toplandık, uygun adım, koşar adım, tek kol, ikişerli dağılıp toplanmalar yaptık. Dururken çökme-kalkma, sağ-sol diz üstü, bel bükme, baş eğme, eğilerek yürüme denemeleri yaptık. Tek tek kendimize komut verip, ileri-geri dururken dönme, yürürken dönme hareketlerini kendi kendimize, sonra da ikişer ikişer çalışarak yaptık. Paydosa yaklaşırken kendi yerimize döndük. Paydos borusunda toplanma-dağılma yerimizde Nuri Çavuşun komutuyla dinlenmeye geçtik. Arkadaşlar daha önemli bir konu bulamadılar sanırım, köy tanıma, tanımama bir süre konuşuldu. Arada bana taş atanlar da oldu ama üzerinde durmadım. Gördüğümü, duyduğumu okuyup öğrendiğimi unutmuyorsam, özellikle de unutmamak için yazıyorsam, bu beni ilgilendirir. Bunu yapmayanlar unutursa o da beni ilgilendirmez. . Kamp bir bakıma tam bana göre, fazla özgür bırakılmıyoruz. Herkes tüm etkinliklere katılıyor. . Boylece herkesin boyunun ölçüsü alınıyor. Derslikte birbirinin desteğine güvenip şımaranlar burada soluklarını tutmuş durumda, “Geceleri komutanlar gezer!”deniyordu. , kaç gecedir gelen giden olmadı, Biz uykudayken mi geziyorlar acaba? Yoksa bizi önemsemediklerinden, uğramıyorlar mı? “Nuri Çavuş yeter onlara!”deyip bizi yok mu sayıyorlar? Bunları düşünerek gözlerimi kapadım. Hilmi sağ yakınımda yatıyor. Yatar yatmaz uyuyor. Ben duymuyorum ama yattıktan biraz sonra sesli solumaya başlıyormuş. Bana soruyorlar:

-Rahatsız olmuyor musun? Arkadaş şu an çok sessiz uyuyor. Ben, öbür türlüsünü çoktandır duymadım. Eskiden bir ara duyuyordum ama rahatsız olacak kadar horladığını da sanmıyorum. Yeğenim İsmet, ondan daha çok horlamaktadır.

 

5 Haziran 1942 Cuma

 

Kim ne konuşmuş duymamışım. Sami Akıncı:

-İşte bir haftası bitiyor, kaldı iki hafta, onlar da böyle bitiverecek!dedi. Sami’yi dinlerken cumartesi günündeyiz sanmıştım. Sabahtan mı gidiyoruz? Demek üzereyken toparlandım. Bugün Cuma. Nuri Çavuşun sesi duyuldu:

-5. gündeyiz kamp bitiyor, kışlaya alışalım!Yavaşça konuşanlar var:

-  Burası kışla mı? Hep aynı arkadaşlar; Fettah Biricik, Ali Önol, İdris Destan, Hilmi Altınsoy. Arada Ceylan Köylü küçük Mehmet de onlara katılıyor:

-  Burası kışla mı? ” diyen oydu. Nuri Çavuş duydu:

-  Ne dedin ne dedin? deyip yanına gitti. Sözünü tekrarlatmak istedi. Mehmet Başaran renkten renge girdi ama ağzını açamadı. Gözleri büyüdü, yüzü küçüldü. Benim için konuştuğu zaman da böyle yapmıştı. Susarak kurtulma, Nuri Çavuşun birkaç kez:

-  Ya havle vela kuve! dediği duyuldu. Toplanma yerinde sıralandık. Az sonra Üsteğmen geldi. Nuri Çavuş tekmil verdi. Üsteğmen bizi uyarıcı konuşma yaptı. Kendisi geçen yıl Edirne Lisesi kampını yönetmiş. Onlar lisede kalıp eğitime ortadan çıkmışlar. Geceleri lise öğrencisi gündüzleri asker olmuşlar ama tam olmuşlar. Kusursuz bir kamp olmuş. Bir rastlantı evvelki yıl da Bursa Lisesi kampını yönetmiş, kalabalık birliseymiş(350 Öğrenci)Onlarsa tam techizatla kamp yapmışlar. Onlar da başarılıymış. Hatta gazetelerde resimlerile övücü yazılar (Cumhuriyet Gazetesi) çıkmış. “İkisi de başarılı oldular. Demekki başarı için giysi ya da teçhizat şart değil. Siz bu alay karargahında, bizim size yardımlarımıza karşın intibaksızlık ederseniz ayıp olacak, üstelik bu sizin siciliniz açısından da iyi olmayacak. Çünkü kamp sonunda genel bir değerlendirme yapılacak!”dedi. Üsteğmen konuştuktan sonra bize komutlar verdi, sağa, soşa döndük. Yürüdük, Koştuk. köktük, kalktık. Tek sıra olduk, durduk, yürüdük; tekrar durduk. Bu kez saydık:

-  Sağdan say!, soldan say! Komutlarından sonra da bir adım öne çıkıp adlarımızı söyledik. En az beş kez bunları tekrarladıktan sonra baba adlarımızı, arkalarından doğum tarihlerimizi söyledik. Üsteğmen bu kez bizi Nuri Çavuşa teslim etti “Kıtayı teftişe hazırla, bunların fazla zamanı yok, daha çok işlerimiz var!”dedi. Bu kez Lüledburgaz tarafına yürüdük. Yol daha düzgün ama biz gerçekten düzgün yürüyemiyoruz. Yürüyüş yapan askerler gördük. Onlar dönerlen çok düzgün dönüyorlar. Giysileri de onları daha düzgün gösteriyor. Biz asker giysisi verilecek diye iş kılıklarımızla başı açık geldik(Kep verilecek demişlerdi)Şimdi ise kabak kafalarla dolaşıyoruz. Pestilimiz çıkmış olarak döndük. Öğle yemeğimiz etsiz fasulye yoğurt. Kimseden çık çıkmadı. Kimi arkadaşlara bakıp gülesim geldi. Olur olmaz durumlarda homurtu yapanlar hedpten sustular. Öğleden sonra tüfekli erler gene geldi. Nuri Çavuş tüfeğin biri alıp bana verdi, bana “ Ben ne söylersem onu yap!”dedi. Elime tüfek alıp almadığımı sordu. Av tüfeği aldığımı, tabanca kullandığımı, ava gittiğimi söyledim. Elimdeki tüfeklereden görüp görmediğimi sordu. Köy korucunun kullandığı martini anlattım. Benziyor ama onun adı martin!”dedim. Bu kez bana komut verdi:

-  Tüfek as, tüfek çıkar! diye birkaç kez tekrarladı. “Neden bana!” saplantısı hareketlerimi ağırlaştırdı. Benden sonra arkadaşlara sordu, Hüseyin Serin’le Sefer Tunca bir adım öne çıktılar. İkisi de aynı hareketleri yaptı. Çok güzel yaptılar. Nuri Çavuş bana:

-  Gördün mü, seni geçtiler!”dedi. Arkadaşlar güldü. Bu kez de onlara:

-  Gülmeyin, o sizden çok ilerde, Hüseyin’le Seferi göstererek, onlardan da geri kalmış değil! deyip bize halka olmamızı söyledi. Sözünü tekrarladı:

-  Birer adım aralıkla halka! oldukça büyük bir halka olduk. Birer adım yaklaşarak biraz daha daraldık. Erler ortaya gelerek tüfeklerin parçalarını gösterdiler. Erlerin biri Remzi, biri Tevfik. Hiçbirinin adı bizlerden birine uymadı. Nuri Çavuş da buna güldü. : “Nuri yok, Remzi yok, Tevfik yok!” diye tekrarladı. Bu kez de Cevdet’le Hikmet adlarını sordu. Aramızda onların da olmadığını öğrenince: “Siz bizim bölüğe hiç uygun değilsiniz!”deyip gülümsedi. Cevdet yüzbaşının, Hikmet de üsteğmenin adıymış. Bu kez arkadaşlar binbaşının adını sordular. Binbaşının adı da Talat’mış. Fettah Biricik Yaşar Binbaşıyı sordu. Arkadaşlar Yaşar binbaşının topçu olduğunu anımsattılar. Nuri Çavuş tanımadığını, topçuların çok uzakta olduklarını söyledi. Arkadaşlar arasında fısıltı başladı:

-  Fettah Biricik, “Gene boşa gıdakladı!”Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenin sözü:

-  İnsan bilmeden konuşursa yumurtlamadan, yumurta yapan tavuklara katılmak için boş yere gıdaklayan tavukların durumuna düşer!demişti. Gene böyle sınıfça toplanmış öğretmenden pancarların özelliklerini dinlerken öğretmen:

-  Pancar denilen bu bitki, sessiz sadasız kara topraktan şekeri alıp bize çoğaltarak veriyor!demişti. Öğretmen sözünü tamamlamadan arkadaşımız:

-  Havuç da torakta yetişir demişti. Öğretmen sözünü kesip, Fettah’a bakmış:

-  Ders dinlemiyorsun, bari sus, başkaları senin dinlemediğini bilmesin, marifetini sakla!dedikten sonra bir de yumurtlamayan tavukların gıdaklama olayını anlatmıştı.

Bu kez 15’er kişilik iki gruba ayrıldık. Gene halka durumuna girdik. Erler tüfeklerin parçalarını anlattılar. Onlar iyice ezberlemiş. Tüfeğin neresine dokunuyorsa adını söyleyebiliyor. Bize ilginç bir yöntem uyguladılar. Tüfeği elime aldım. Bir yerinden tuttum, er adını söyledi, kayışına dokundum, kayış, dipçiğine dokundum, dipçik dendi. Üçüncü tekrara da ben kurtuldum. Hepimiz için gene bir sınav oldu. Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, İsmet Yanar, Halil Basutçu 2. denemede başardılar. İsmet yavaşça bana: “sen gene geçildin!”dedi. Nuri Çavuş beni gene korudu: O, ilk ortaya atılan, düşman cephesine atılır gibi atılıyor!”dedi. Tüfek tanımadan sonra Nuri Çavuş bu kez bize sordu: “Hangi yöne yürüyelim!”Turgutbey. yoluna yürüdük. Bugün koşmadık uygun adımla gittik döndük. Nuri Çavuş yürüyüşümüzü beğendiğini söyledi ama, bizim yürüyüşümüzde bir gelişme olmamıştı. Gene de beğenildiğimize memnun olduk. Selam yerine dönerken borazan çaldı. Kendi üstümü görmediğim için rahat gibiyim ama başta İsmet olmak üzere bir çok arkadaşın giysileri terden haritaya dönmüş durumda. Nuri Çavuş yarınki çalışmalar için bilgi verdi. Kısa bir idmandan sonra uygun adım yürüyüş, merasim yürüyüşü, sonra da Üsteğmenin dersi olacakmış. Ders deyince meraklandık. Ancak Nuri Çavuş kestirip attı:

-  Siz, 20 gün değil 100 gün de kamp yapsanız askerliği öğrenemezsiniz!dedi. Sonra da ekledi, “Asker, üslerine ne yapacağın, ne konuşacağını soramaz, bu yasaktır!”Yerlere uzanarak dinlendik.

-  Yemekte, içinde hamur parçaları yüzen bir çorba ile fasulye vardı. Yarın Lüleburgaz’a inince kimler ne yiyecek hepsi tekrarlandı, yağda yumurta, Yoğurtlu makarna, nohutlu pirinçpilvı, atlıcan kızartması, tavuk budu, pirzola, köfte, kadınbudu, İmambayıldı, aşure, sütlaç, revani, baklava, kadayıf!. . . . . “Susun arkadaşlar, gece rüyalarımızda bağırır, sesimize gelip bizi cezalandırırlar!”diyenler oldu. Yat borusu çaldığında serilir gibi uzandım. Arkadaşların sandığı gibi rüya falan görmedim.

 

6 Haziran 1942 Cumartesi

 

“Yatarken duyduğum borazan sesi kesilmemiş kaliba” diyecek gibi oldum ama toparlandım. Deliksiz uyumuşum. Daha derli toplu hazırlandık. Önce el uçlarımız önümüzdeki arkadaşlara değerce uzanıp ayak uçlarına basarak hızlı hızlı yürüdük. Sonra yürürken sağa sola başımızı çevirdik. Kahvaltıda, bu hareketleri okulda da yapabileceğimizi konuştuk. Kahvaltıdan sonra Nuri Çavuş tekmil aldı, yoklama yaptı. Üsteğmeni nasıl karşılayacağımızı anlattı, uyarılarda bulundu. Üsteğmen gecikmeli olarak geldi. Nuri Çavuşu çağırıp konuştu. Çavuş dönüğnce bize, bugüne dek yaptırdıklarını bir daha tekrarlattı. Elinde bir kitapla duran üsteğmenin yanına uygun adımla gidip durduk. Üsteğmen Nuri çavuşa söyledi, Nuri Çavuş da bizi üsteğmenin istediği şekle soktu. Şeklimiz bayraktaki ay gibi oldu. Üsteğmen kendisini yıldız yerine koyduktan sonra adını-soyadını, rütbesini söyledi: Piyade-Üsteğmen Yüksel Çakmak “Askeri Cihetten Lüleburgaz” diyerek konuşmasına başladı. Yurdumuzun yakınlarındaki savaşlardan söz etti. Savaşçı bir ulus olduğumuzu anımsattı. 2. Bayazit’le oğlu Yavuz Sultan Selim’in Lüleburgaz’ın hemen ötesinde savaştığını söyledi. Ancak bizim en ağır yenilgilerimizden biri olan Balkan Savaşını burada kaybetmemiz Lüleburghaz’ı bizim belleğimize silinmeyecek derecede kazıdı. Biz bu savaşı kaybettik ama bu değerli toprakları gene kazandık!”dedikten sonra burada Saranlı Ovasında yapılan savaşın savaş tarihinde bir önemli tarafı da çok kısa sürmesi koca ordunun(Bizim ordumuzun) birkaç saat içinde dağılmasıdır!”deyip bir süre durdu. Sonra da : -Siz bunları derslerinizde çok okuyacak, yeterince üzülecek, aklıseliminizce (Kendi sağduyularınızla)bir değerlendirme yapacaksınız!dedi . Şu anda Lüleburgaz’ın, savaş bakımından önemli bir korunak yeri olmadığını, şehrin konum olarak açık olduğunu, tek korunak Bağlar tepelerinin olduğunu gösterdi. Tepelerde beyaz yuvarlak, çadır gibi ancak çadırdan daha büyük görüntüler vardı. Bunları hep soruyordum ama doğru bir tanıt alamamıştım. Üsteğmen kendiliğinden söyledi:

-Uçaklara karşı gözetleme, önlem alma noktaları!dedi. Trakya yöresinde bir ordumuzun, Lüleburgaz’la çevresinde(Alpullu-Babaeski-Lüleburgaz üçgeninde) iki tümen bulunduğunu söyledi. Arkasından ordu birimlerini sordu. Mangadan başlayarak orduya dek sorduğu arkadaşlar yanıt verdi. Arkasından da: “Şimdiki yeni Alman ordusunda bir ordular birimi oluşturulduğunu Avrupa orduları, Asya orduları, Afrika orduları diye deyimler çıktığını anlattı. :

-Wehrmacht sözünü gazetelerde görmüşsünüzdür; tüm Alman ordularının adıdır. Biz de tüm askerimize Türk Ordusu diyoruz. dedikten sonra gelecek cumartesi günü de Trakya’nın savaş durumunu konuşacağız!deyip Nuri Çavuşu çağırdı. Nuri Çavuş:

-Takım yürüyüş kolu!” komutunu verdi. Lüleburgaz yönüne uygun adımla yürüdük. Tam dönüş yaparken bizim okulun kamyonu kamp alanına doğru geçti. Herkeste bir merak:

-Bize mi geldi acaba”Konuşamadığımız için bakışlarımızla anlaşıyoruz. Çadırlara döndüğümüzde içimiz rahatladı. Kamyon bizim çadırların az ilerisinde. Cumartesi günü okula döneceğimiz söylenmişti ama saati verilmemişti. Paydos edince Kazım usta: “Yemeğinizi yeyince döneceğiz!”dedi. ”Yemek, istemiyoruz, dönelim!”diyen çıktı ama çoğunluk yemeğe doğruldu. Karışık çorba, kuskus, un helvası vardı. Arkadaşlar, özellikle İdris Destan, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, Yakup Tanrıkuşu, Harun Özçelik bunları da beğenmediler; aralarında söylendiler. Karışmamak kararını almama karşın kendimi tutamadım:

-Üsteğmen az önce anlattı, yurdu kurtaranlar, yurt uğruna canını verenler bunları yiyor; biz de onları yersek ne olur? ölmekten mi korkuyoruz!dedim. Mehmet Yücel içtenlikle konuştu: -Ölmeyiz ama benim bazı yemekleri içim götürmüyor, zorla yeyince de rahatsız oluyorum. Ben, evimde de böyleyim!

Komutanımız Nuri Çavuş bizi düzenli bir şekilde kamyona bindirdi, ayrıldık. Lüleburgaz’a dek kimse konuşmadı. Lüleburgaz’a girince Kazım Usta sordu: “Duracak mıyız, yoksa doğrudan gidelim mi? Herkes bir birine baktı. Kazım Usta ikinci kez sorunca çoğunluk gidelim!”diye seslendi. Kazım Usta kamyonu Hükümet Meydanına çekti; inmemizi söyledi:

-On daskikalık bir işim var!”dedi. Beni, Sefer’i, Arif’i, Mustafa Saatçı’yı çağırdı. Bir yük taşınacağı anlaşıldı ama ne olduğunu sormadık. Kamyona bindik, birkaç dakika sonra bir marangoz önünde durduk. Hazırlanmış, masa, sandalye, dolap vardı onları yükledik. Biz arabada yer kalmadı, arkadaşlar nasıl binecek? diye konuşurken kamyon İlhan Görkey Öğretmenin evi önünde durdu. Aldıklarımızı evin bahçesine sıralayıp meydana döndük. Arkadaşlar ne yaptığımızı sordular. Sefer Tunca: “Kazım Ağabeyin bize bir sözü vardı, onu yerine getirdi, tatlı yedik!”dedi. Okula dek tatlı sözüne inanılmadı ama gene de ne tatlısı yediğimiz merak konusu oldu. Okula dönünce bir çok arkadaş sevindi. Oysa ben sevinmedim. Sevinmediğim gibi üzüldüm de. Okuldayken askerlik kampı sözü edilince önemli bir şey olacak sanıyordum. Bu bir hafta için de anladım ki, askerlik benim sandığım gibi bana fazla bir şey katmayacak. Bu bir hafta içinde ben yeni bir şey öğrenmedim. Koskoca üsteğmen Balkan Savaşı üstüne, benim bildiklerimin yarısını bile anlatmadı. Bizi görünce çocuklar etrafımızı sardı. Sorular sordular. Giysi verilmediğini söyleyince onlar da bozuldu. Selçuk Korol Öğretmen gördü, o da sorular sordu. Arkadaşlar ona da giysiden söz açtı. Selçuk Öğretmen bizi şaşırtan açıklama yaptı: Kendisi de Edirne Öğretmen Okulundayken iki yıl kamp yapmış. Onlar lise ile birlikte yapğıyormuş. Bize güldü: “Kamplarda asker giysisi verilmez, ben benden sonraki kamplarda da öğrencilerin asker giysisi giydiğini görmedim. Size bunu söyleyenler Üniversite kamplarıyla karıştır olacaklar!”dedi. Selçuk Öğretmeni dinleyince iyice şaşırdım: “Burada bir yanılan var ama kim acaba? ”Banyo yapmamız söylendi, hemen banyoya girdik. Banyodan sonra derslikle bir birimize baklıp gülüyoruz. Bana göre herkesin yüzünde bir değişiklik var. Hep bakıştığımız için ayırdında değiliz. Derslikte gene eski tartışmalar başladı. Bir haftadır susan Yusuf Asıl, bildiğimiz olayları kendin göre evirip çevirip anlatmaya başladı. Mehmet Yücel çok yılmış:

-İki hafta daha nasıl dayanacağım? diye soruyor. Akordiyonu özlemiştim, gittim bir süre çaldım. Unutmadığıma sevindim. Ben çalarken kapı tıkırdadı, açtım, kızlardan bir grup: “Akordiyon sesini özledik!”dediler. Röslein bana bakınca bir: “Aaaa!” çekti arkasından da:

-Çok yanmışsın!”dedi. Utanır gibi oldum ama belli etmemeye çalıştım. Akordiyonu götürmediğimi söyleyince, gülüşerek sordular:

-Akordiyondan nasıl ayrıldın? Kamp durumunun gerçeğini anlattım:

-Kampta akordiyon çalmak, kitap okumak, yazı yazmak olası değil!Yemekleri sordular. Okul yemekleri gibi deyip savuşturdum. Sormuşlar ama kesin öğrenememişler, gelecek yıl onlar da kampa katılacak mıyız? ” diye benden sordular. Ben:

-  Kamplar hep böyleyse kızların katılması söz konusu olamaz. Ancak kızlar için ayrı bir yer seçilirse belki olur! Röslein “Abi bize söylemiyor ama belli ki kamp zor geçiyor!”dedi. Bu kez ben de:

-  “Biraz öyle, durma yok, konuşma yok; yat, kalk, koş!sözleriyle akşamı yapıyoruz!dedim. Kızlar giderken Ahmet Güner’le Yusuf Asıl geldi. Üçümüüzün de aynı olaylar içinde bulunmamıza karşın her birini birer ikişer kez andık. Yusuf gülerek:

-  Önümüzde daha bir yılımız var, bu zaman içinde söyleyecek sözüm kalmadı diye üzülüyordum, bu kamp bana en az iki yıllık konuşma konusu kazandırdı!dedi. Bir süre buna da güldük. Dersliğe gittik. Derslikte, konu Nuri Çavuş. Açık göz bir köylü çocuğu. “Köylü olduğunu nereden öğrendiniz? ” diye sordum. Kendisi söylemiş: “Ben, köyümdeki ilkokulu bitirdim!”demiş. Eniştemi, Mustafa Ağabeyi anımsadım onlar da ilkokulu bitirdi, ikisi de askerliklerini çavuş olarak yaptılar. (Eniştemin 2. askerliği sürüyor)Bu kez de: “Söyleyelim Nuri Çavuş Eğitmen Kursuna gitsin!”dedim. Arkadaşlar Eğitmen Kursu sözüne ilgi göstermediler. Sami Akıncı:

-  Ona söylemişlerdir. Söylemişlerdir ama arkasından da Eğitmenliğin pek makbul olmadığını da ekleyip caydıranlar olmuştur. Böyle olunca bizim önerimizin bir değeri olmaz!Sami’ye baktım, yanıt vermekten vaz geçtim. Anladığım kadarıyla önce Sami eğitmenliğe iyi gözle bakmıyor. Böyle olmasa varsayımlara dayanarak öneriden çekinmezdi.

Akşam yemeğimizi ilgiyle bekledik. Un çorbası, kuru fasulye. Asker yemeklerinden çok farklı değil. Tek fark, alıştığımız masalar, belki tabakların , kaşıkların daha temiz olması.

Derslikte birden kamp ortadan kalktı, yeni duyuntular: Arifiye’ye, Hasanoğlan’a, Gönen’e ekipler gidecekmiş, yerler bölüşülüyor. Hasanoğlan’a gitmem, orasını biliyorum. Gönen’e gidersem çok çalışmak zorunda kalacağım. Ömer Uzgil Öğretmenin gözünden düşmek istemem. Bu nedenle gönüllü gitmek istemem. Arifiye güzel bir yer. Ancak bizi çalıştırmak üzere gönderiyorlar, oraya da gönüllü olarak gitmem. Böylece ben, gitmek istemediğimi söyledim. Bu kez de benim gitmek istemeyişim kimileri için dert oldu. : “Onun bildiği bir şey vardır!”Onlar konuşurken Arifiye’yi düşledim. Biz orada karlı günlerde kalmıştık. Okul Müdürü; Namık Öğretmen, Mustafa Güneri ile bir grup öğrenciyi de evine çağırmıştı. Müdür evinde bize hizmet eden kadını bir gün önce tanımıştım. Salim Dayım beni arayınca o yol göstermişti. Öğrenci olan kızını da tanınıştım. Kadın Salim Dayımla konuşmuş, sonra bize çay getirmişti. Dayım bir ara o kadını övdü, iyi tanıdığını da söylediŞaka olarak bana da kızı daha küçük ama güzel olacak, sana alalım!”demişti. Kızı iyice algıladım; hiç de küçük değil, boy poz olarak Röslein’den farksız. Salim Dayım hala orada, gitsem belki o kızla da arkadaş olurum!Karar değiştirdim, “Gönderirler bana da sorarlarsa Arifiye’ye giderim!”dedim. Bu kez de: “Gene birşeyler düşündü”, diyenler oldu. Sami Akıncı güldü:

-Kardeşim siz başkalarını da kendiniz gibi düşünmeden konuşuyor mu sanıyornusunuz? Elbette düşünecek, hesaplayacak sonra da kararını verecek. Arkadaş da bunu yaptı!”Zil çalınca her zamankinden daha bitkin olarak yataklara serildik. Daha önce “Tahtalaşmış yataklarda yatıyoruz!” diyenler, bu kez de “Pamuk yatağım, ipek yorganım!”diyerek serildiler. Gene de ben bir süre uyuyamadım. Salim Dayım o kadınla nasıl tanıdık oluyor? Hanife Yenge bunu duysa ne der? Yoksa duydu mu? Onlara gitiğimizde ablamla konuşurken Salim Dayım için:

-Oraları o denli sevmiş ki, överek anlarırken:

-Oralarda kalırsa ne yaparım? diye düşündüğüm oluyor!demişti. Arifiye’ye gitmiş gibi, kızla ( Adı Yıldız) buluşmuş gibi bir ürperti içinde uyudum.

 

7 Haziran 1942 Pazar.

 

Nuri Çavuş geliyor sesleri arasında uyandım. Kimdi bu Nuri Çavuş? Balıkesir-Susurluk Ömerli bucağından 1337 Nuri…Bekir Temuçin en çok taklitini yapan. Mehmet Yücel: “ Gidince Nuri Çavuşa söylerim, deyince konuşmalar durdu. Sefer Tunca: “Biz şimdi askeriz, Türk askeri müzevirlik yapmaz, arkadaşını asla ele vermez!”deyince bu kez de söz yanlışı tartışması çıktı: “Nuri Çavuş bizim üstümüz, ona söylenen sözler el midir ki? ele vermez deniyor? Halil Basutçu: “Üç gün içinde ne asker olmuş gibi konuşuyorsunuz, oysa daha tüfek bile tutamıyoruz. Erler o işleri, sille tokat içinde tam üç ayda öğreniyor. biz naz niyaz içinde sanırım altı ayda bile öğrenemeyeceğiz!”Halil Basutçu’ya :

-Doğrucu başı, sen kimden yanasın? ” soruları başladı. Hüsnü Yalçın Halil Basutçu görüşüne katıldı. Fettah Biricik karşı olunca Hüsnü, kendi konuşma biçimiyle:

-Abe sen, hepten yapamıyorsun, “Yat !”dediklerinde bile yatamıyorsun!deyince Fettah kötü anlama yordu, küfretti, ağır sözler söyledi. Araya girenler oldu. İş bu kez Fettah’ın korktuğunda daha da ileri gitti:

-O senin anladığın anlamda söylemedi!” denince bu kez de “Hüsnü ne demişiti, Fettah ne anladı? gibi sorular bir süre soruldu. Kahvaltıda masalara öteki sınıflardan gelen giden oldu, onlarla konuşunca kendimizi unuttuk. Sözbirliği etmemiştik ama kendi bencilliğimi nedeniyle kampta herşey yolundaydı. Yemekler iyi, özellikle derslere gelen subaylar çok iyi. (Neyse ki kaç subay gelip ne anlattığını kimse sormadı)Dinleyenlerin gelecek yılı sabırsızlıkla bekledikleri belli oluyor. İçimden de:

-O zaman görüşürüz, bir Nuri Çavuş da sizin işinizi görecek!dedim. Kahvaltıdan sonra gitme saatini beklemeye başladık. Bize kesin bir bilgi verilmemişti. Pazar gününü tatil bildiğimiz için akşamı bekliyoruz ama akşam, dedikleri ne zaman. Sonunda nöbetin başladığı saat 7’00 ( 19’00)de karar kıldık. Bir kaç saat bile bizim için kar sayıldı. Ne var ki kaldığımız zamanı değerlendirmeyi beceremiyoruz. Aynı konuşmalar, yersiz tartışmalarla saati getirdik. Gülüyoruz ama çoğumuz dokunsan ağlayacak gibi. Her zaman neşeli olan yeğenim İsmet sustu kaldı. Bir şeyim yok diyor ama bir şeyi olduğu besbelli oluyor. Hilmi Altınsoy, Hasan Üner, Mehmet Başaran, Yakup Tanrıkulu suskunlar. Ali Güleren, Bekir Temuçin, Kadir Pekgöz en neşeli olanlarımız. Bunun nedeni sorulunca Arif Kalkan:

-Onlar, başlarından geçenleri unuttuklari için neşeliler, unutmasalar önce onlar ağlardı!dedi. Lüleburgaz tarafına yönelince gözler Saranlı Ovasına yöneldi. Yöreye neden Saranlı dendiği soruldu. Orada Balkan Savaşından önce Saranlı adında büyük bir köy olduğunu, büyük çiftliklerin bulunduğunu, bizim okulun da bir ara orada açılması düşünüldüğünü anlattım. Saranlı’da oturanların çoğu Bulgar olduğu için savaştan sonra ayrıldıklarını söylerken, daha önce beni dinlemeyenlerin bu kez sessizce dinlediklerini gördüm. İçimden de Balkan Savaşını anlattığımda karşı olanlar, oradan buraya top mermisi gelir mi diyen Baba Ali, üsteğmeni dinlerken kedi gibi büzülmüş dinliyordu. Şimdi de öyle oldu. Kamp yerine 20 dakika önce gittik. Kazım Ustaya cumartyesi günü gene gelip gelemeyeceğini soranlar oldu. Kazım Usta şakacı, gülerek:

-Keşke bunu okulda sorsaydınız, ben de yöneticilere sorar size açıklardım!dedi. Nuri Çavuş bir onbaşı ile geldi. . Onbaşıyı bize tanıttı. Nöbet kontrolu yapacakmış. Nöbetler tüfekli(Boş olarak)tutulacakmış. Onbaşının adı Salim, Salim Demir. Onbaşı kendini tanıttı: Balıkesir-Balya-Tepecik 1337 Ahmet oğlu Salim Demir!”Yavaşça “Çavuşumuz soyadını söylemedi!”dedim. Nuri Çavuş:

- Nasıl söylemedim? Sen dinlememişsin, dedikten sonra o da: Balikesir-Susurluk-Ömerli 1337, Mehmet oğlu Nuri Çavuş!”dedi. Hepimiz güldük. Biz gülünce Nuri Çavuş da güldü: Siz beni yanlış anlamışsınız, ben askerlikten önce de çavuştum!”dedi. Sahşden anlamamışız, Nuri Çavuş'un oyadı da Çavuş'muş. Düdükle toplandık. Esas duruşta adlarımızı tekrarladık. Nöbetle birlikte kamp başlamış oldu.

Akşam yemeğinde çok yanık sulu bir et yemeğı vardı, etler arsında patlıcan olduğunu sandığımız parçaları zor seçtik. Yanındaki buldur pilavı çok güzeldi. Yemekten sonra gülüşerek askerliğe yavaş yavaş alıştığımızı söyleyenler oldu. Köyden gelen insanların bu zorluklara nasıl alıştığı soruldu. Ben gene kahvede konuşulanları anlattımÖrneğin Adapazarı’ndaki general Fikri Tirkeş’in subayları bile dövdüğü söyleniyor!”dedim. ”Olur mu adam subay olmuş kendini dövdürür mü? ”deyince Halil Basutçu yanıtladı: “

Adam, daha gençliğinde dövmeye alışmışsa neden dövmesin, kendisinden küçük rüdbelileri pekala döver!”dedi. Bunu bir süre tartıştık. Subaylar bir yana bırakılsa bile erlerin çok dövüldüğünü, dayak korkusuyla insanların gösterilenleri yaptığında birleştik. Sami Akıncı:

-Yani siz şimdi, “Bizi de dövseler daha çabuk öğreniriz mi? , demek istiyorsunuz? diye sordu, Yanıt beklemeden de:

-Ondan bir kuşku duymayalım, bizi de dövseler okuldaki dersleri daha iyi yaparız!”deyinmce gülenler oldu. Mustafa Saatçı:

- Dayak cennetten çıkmış!”diye ekledi. Bu kez, “Öyleyse önce imamları dövmeli!” tartışmaları arasında borazanı duyduk. Güzel bir hafta sonu geçirdiğimi düşünerek uyudum.

 

8 Haziran 1942 Pazartesi

 

Kalk borusuyla uyanıyorum. Buru, müzik parçası gibi geliyor. Uzaktan dinlemek daha hoş oluyor. Aklıma gelmedi akordiyonda aynı sesleri çıkarabileceğim. Abdullah Erçetin de aynı durumu düşünmüş yavaşça bana sesle söyledi: iki üç nota arasında değişiyor. Salim Onbaşı daha sakin bir insan, sürekli gülümsüyor. Neden çavuş olmadığını sordular. Onların da seçimi, isteğe bağlıymış. O da ilkokulu bitirmiş ama çavuş kursuna katılmak istememiş. Tüfeği törenle aldı. Kendi kendine birşeyler söyledi Biz güldük ama o hiç gülmedi:

-Yarın siz de törenle alacaksınız, askerlik böyle istiyor!dedi, gitti. Arkadaşlardan gülenler oldu. Ne ilginç benimse ağlayasım geldi. Ağabeylerim, askere giden tüm sevdiklerim bu askerliğin istediklerini hep azarlanmalar, küfürler, tokatlar arasında öğreniyor. Onları unutup köye gelince gene de askerliği övüyorlar. Öyle ki, içlerinde çavuşlarına, onbaşılarına, subaylarına gönülden de bağlananlarn oluyor. Küçük Ablamın kocası Ali Eniştem askerde çavuşmuş. Bir başçavuşu çok sevmiş, Saim Çavuş. Onu unutamamış oğlu doğunca onun adını oğluna vermiş. İşte bizim küçük Saim, onun adını taşıyor. Köyde böyle askerlik anısı olan çok adlar varmış. Köyde ad avcılığına çıktım. Yaşlılarda olmayıp yeni gibi olan adları anımsamaya çalıştım. Hidayet, Rasim, Süleyman, Yaşar, Cemali bir de bizim Saim aklıma geldi. Daha olacak ama anımsayamadım…Nuri Çavuş’un komut sesiyle kendimi topladım:

-Yürüyüş kolu, yerinize marş marş!Sağa bak, sola bak. Sekerek birerle kol!Çift sayılar bir adım sağa ikişerli sıra!Hepimiz şaşırdık. Nuri Çavuş, şaşırtıcı numaralar da biliyormuş Bizi gülerek uyardı. Tek sıra olup gene çift sıraya geçtikBu kez tek sayıları bir adım sola aldı. Ancak dikkatli davrandığımız için birkaç kişi dışında genel olarak bu kez becerdik. Öğleye dek bizim gereksinim duyduğumuz hareketleri yaptık. Dersler başlayınca sabah spor saatinde yapmak üzere belli hareketleri saptıyoruz. Şaka maka derken on kadar hareket saptadık. Bu sıra oluşturmaları da güzel bulduk. Köşe dönme de hoşumuza gitti. Doğru giderken sağ ya da sol ayak parmakları üstünde 90 derece (öteki ayağı savurmadan) dönerek yürümek. Nuri Çavuş b una Tören Dönüşü dedi. Buna bir süre teker teker çalıştık. Tek tek yapılıyor ama birlikte olunca, yanımızdakinin yaptığına aldanıp kendi durumumuzu bozuyoruz. Ben gene kolay kavrayanlar arasına girdim ama, kendimden beklediğim gibi çok iyi bir sonuç alamadım. Bekir Temuçin, Salih Baydemir, Hüseyin Serin, Kadir Pekgöz Nuri Çavuş’un beğenisini kazandılar. Bugün öğleye dek yürüyüşler, duruşlar üstünde çalıştık. Öğleden sonra uzun yol yürüyüşü yaptık. Turgutbey yol ayrımıda dek yürüdük. . Dönüşte azıcık cıvıtanlar oldu. Nuri Çavuş konuşanlara koşma cazası verdi. 6 Ali Güleren, 28 İdris Destan, 50 Abdullah Erçetin, 79 Ahmet Güner cezalı olarak koştular. Ahmet Güner iki ceza birden aldı. Ceza koşular özellikle geldiğimiz tarafa doğru oluyordu. Arkadaşımız Ahmet Güner, gittiğimiz tarafa doğru koşmak istedi. Nuri Çavuş kızdı:

-Burası Asker Ocağı, babanın oğluyla mı konuşuyorsun sen!”diye bağırdı. Hepimiz toparlandık. Ahmet ikinci kez Turgutbey tarafına koştu. Son olay olmasaydı günümüz çok güzel geçmiş olacaktı. Çadırların önüne gelince Nuri Çavuş bize uyarıda bulundu, askerliğin ciddiliğinden söz eti. Kendisi bizi kardeş olarak görüyormuş ama onun da komutanlarına karşı verilmiş sözü varmış, komutanları onu. (Kolundaki çavuşluk işaretini göstererek) oradan gözlüyormuş. Arkadaşlardan gülümseyenler oldu. Ben yüzünü görmedim ama gülenlerden biri de Ali Güleren’miş. Nuri Çavuş önüne gitti. Bir süre yüzüne baktı: Neden güldüğünü sordu. Ali Güleren, hiç çekinmeden:

-Bizlerde o işaret yok!dedi. Arkadaşlar gülmemek için ellerini ağızlarına götürdüler. Oysa Nuri Çavuş arkadaşın söylediğini kendine göre yorumlayıp Ali’ye destek oldu:

-Ya, o işaret sizde yok, o nedenle sizi gözetleyen de yok. Ama yavaş yavaş olacak, bu ocakta görev alınca siz de görev duygusuyla çalışıp benim yaptığımı yapacaksınız!dedi. Paydos borusu çalarken rahat komutuyla bu günümüzü de tamamladık. Ali Aga’nın sözünü Nuri Çavuşun anlamaması hem sevindirici hem de güldürücü oldu. Hepimiz Ali Aga’ya: “ Geçmiş olsun!” dedik. Ali Aga’nın demek isrediğini Nuri Çavuş anlasaydı hem hepimiz mahcup olacaktık hem de arkadaşımız ceza görecekti. Çünkü o, çavuşun rüdbe işaretiyle alay etmek için söylemişti. : Sen onunla ötüyorsun, onsuz bir şey değilsin. Bak biz onsuz kendimize güveniyoruz, özgürüz!”gibi bir takım yorumlara kayacak düşünceler anımsatmaya kalkışmış. Bence bu yorumlar da yanlış. Ali Güleren, hiç öyle şey düşünmeden, Nuri Çavuş kolundaki nişanı gösterince arkadaş, bir çok kez öğretmenlere de yaptığı gibi hiçbir şey düşünmeden salt olanı görüp söylemiştir:

-Sende var ben de yok!Bunun yorumu yapılamaz. O bu tür çıkışları zaman zaman yapıyor.

Akşam yemeğince patates yemeği irmik helvası yedik. “Helva az geldi!” diyenler oldu. Halil Basutçu taşı gediğine koydu “Neyse bir kaç gün sabredin, cumartesi günü gene Lüleburgaz tatlıcılarında doya doya yersiniz!”dedi. Kimse üzerine alınmadı. Az sonra Ali Güleren konuştu:

-Kim yedi? ben yemedim? dedi. Sami Akıncı Ali Güleren’in karşısındaydı: “Onlar şakalaşıyorlar, daha doğrusu dalaşıyorlar!dedi. Sami’ye kimse yanıt vermedi.

Nöbet sırasında kayma olmuş, bir süre o tartışıldı. Sonunda kayma olmadığı anlaşıldı. Salim Onbaşı kontrolunu yapıp gitti. Tam yatmıştık, yol yakın ayak sesleri geldi, morosikletler geçti. Turgutbey tarafına askerler geçti. Kalkıp bakamadık. Nöçbetçi arkadaş: “Çok uzun bir kuyruk!dedi, orasını duydum. Saat 2’de nöbetim vardı, kalktım, askerler bu kez geri geliyordu. Şaştım:

-Aynı askerlerse tüm gece yürüdüler!deyip yattım. Yatınca ilginç bir rüya gördüm. Biz de o askerlerle yürüyüşe çıkmışız. Bunu bana söylediklerinde sinirlenip söyleniyorum:

-Ben onların. Geçişini gördüm , birlikte olsa nasıl görürüm? ”deyince bana “Sen o yürüyüşe katılmadın!”dediler. Kara kara düşünmeye başladım, “Ben arkadaşlardan niçin ayrıldım? ”Niçin diye, sorarken boru çaldı, uyandım. Hala gergindim. Rüya olduğuna sevindim ama rüya bir süre aklımdan çıkmadı. . On dakika spor yaptık. Bizim saptamaya çalıştığımız hareketleri Nuri Çavuş bize yaptırdı. . Kahvaltıda çay yumurta yedik. İki er gene tüfekle geldi. 20 dakikalık bir yürüyüşten sonra tüfekli çalışma yaptık. Tüfeği sağ elimizle tutup sağ ayağımıza dayaarak esas duruma geçiyoruz. Dimdik dururken tüfek sağ yanımızda dimdik duracak. Sağ el namluya sarılmadan, parmaklar rahat olarak dışta dururken tüfeğin namlu sırtı baş parmakla parmaklar arasında sıkmadan tutulacak. Bu sözleri her birimiz onar kez tekrarladık. Birimizin söylediğini hepimiz duyuyoruz. Az düşündüm, Nuri Çavuşun söyledikleri dışında biz otuz kişi bu sözleri tam 300 kez tekrarladık. Gene de söyleyemeyenler çıktı. En ilginci de Emrullah Öztürk’ün tepkisi oldu:

-Ben öyle sayıyla söz öğrenmiyorum. Neden on kez oluyormuş; on iki olsa ya da on beş olsa ya? ”diye sorunca(Sami Akını da benim gibi hesaplamış olacak)ikimiz birden: “İnsaf et arkadaş bu sözler tam 300 kez tekrarlandı!”dedik. Bu arada akşamki asker olayını Nuri Çavuş açıkladı:

-Onlar normal gece yürüyüşleriymiş, Barış dönemlerinde savaş hazırlığı için yapılırmış. Haftalık, onbeş günlük, aylık olanları varmış. Bir de savaş yürüyüşü oluyormuş. Bu yürüyüşlerde ere ait tüm eşya sırtta taşlınırmış. Bu eşyanın ağırlığı kış-yaz oluşuna göre 20 ila 30 kg. arasında dğişirmiş. Özellikle makineli tüfeklerde ağırlık artarmış.

Bana üç kez sıra geldi, üçüncüden sonra sıradan çıktım. Halil Basutçu, Hüseyin Serin, Salih Baydemir ikinci tutuşlarında sıradan çıktılar. Üçüncü sırada, Bekir Temuçin, İsmet Yanat, Sefer Tunca, Mehmet Yücel, Ahmet Güner, Mustafa Saatçı, benimle birlikte kurtuldular. Emrullah Öztürk, Ali Güleren, Mehmet Başaran, Hilmi Altınsoy, Abdullah Erçetin tüfekli duruşlarda kusurlu sayıldılar.

Öğleden sonra yatarak tüfek kullanma, tüfeğe yaklaşma, tüfeğe yer değiştirme çalışmaları yaptık. Ben bunda da üçüncü sırada kurtuldum. Birincide başaran zaten hiç olmuyor. Bence bu sıralamada haksızlık oluyor. Birincide ancak görüyoruz. . Ne var ki Nuri Çavuş öyle diyor, biz ona uyuyoruz. Bunda da 2. grup Hüseyin Serin’le Halil Basutçu, 3. Grupta benimle Sami Akıncı, Salih Baydemir, sonrakiler öteki gruplara dağıldı. Bu çalışmada da Abdullah Erçetin, Mehmet Başaran, Fettah Biricik başarısız sayıldı. Bugün bizim de yürüyüşümüz var. 5 km. 2500 m gidiş 2500 m dönüş. Bildiğimiz yolda yürüdük. İçimden adım saymayı denedim ama başaramadım. Babam, asker yürüyüşü için bir ölçü söylerdi, 100 adım 75 m. 5000 m. 6600 adım olacak. Yürürken bunu hesapladım ama, saymayı tam izleyemedim. Gerçekkten bir saat sonra döndük. Nuri Çavuş yolları iyi bellemiş. Bu günümüzde iyi geçti. Başarısız olanlar sınıfta mı kalacak? Şaka ya da alay konusu oldu. İsmet, kimsenin üstünde durmadığı bir olayı anımsattı. Yaşar Binbaşı okul müdürlüğüne not bırakmıştı, onu anımsattı. Sami kulaklarına dek kızardı. En olumsuz sözleri onun için yazmıştı. Herkes sustu. Ben gene yol hesaplarına daldım öyle uyumuşum. Gece bir ara uyanır gibi oldum ama gene uyudum.

 

9 Haziran 1942 Salı

 

Kalk borusunu duyunca, kalkmakta zorlanır gibi oldum. Sağ ayağımın oynamadığını farkettim. Ayağım, ayak bileğimden oynuyor ama bileyimden kasıklarıma dek bacak boru gibi şiş. Durumuma

içimden gülmek geliyor. Şaka değil tüm arkadaşlar başıma toplandı, şaşırdılar, üzüldüler. Bunu gözlerinden anladım. Sol ayağımı oynatıyorum sağ yanım içinden sağlam gibi ama kocaman bir çuvala dönen bacak, pantolonumu dopdolu doldurup gerdirmiş. Bacakla ayak bileğim dümdüz et olmuş oynamıyor. Arkadaşlar parmaklarıyla basıp acıyıp acımadığını sordular. Ascı diye bir şey duymuyorum. Gerçekte basıldığını da duymuyorum, ancak basılan yerde bir soğukluk , arkasından da bir kaşıntı geliyor. Arkadaşlar önce kahvaltıya, arkasından da eğitime gittiler. Öylece ortalıkta kalakaldım. Ben öyle düşünürken, bir çavuş geldi, sıhhiyeden geldiğini söyledi, Pantolonumu sıyırdım. , baktı. Daha önce böyle bir şey olup olmadığını sordu. Olmadığımı söyledim. Bu kez ayağımdan tutuk çekti, ayak altlarıma hızlıca vurdu. Parmak uçlarımı gıdıklayınca bacağımı çeker gibi yaptım. Çavuş “Korkacak bir şey yok bacak içerden sağlam ama butlarında bir şişme var, bir zehirlenme olabilir!”dedi gitti. Bir asker kahvaltı getirdi. . Kahvaltıdan sonra bir cip geldi, doktor yüzbaşı geldi. O da tıpkı çavuşun yaptıklarını yaptı. Bir zehirlenme ama şaşılacak kadar şişme nasıl oldu? diye kendi kendine konuştu. Sorular sordu. Bana kaygılanıyor musun? diye sordu. Soruyu anlamamış gibi bakınca: “Yetişkin bir delikanlısın, böyle bir şişme ile öleceğini düşünüyor musun, böyle bir telaşın var mı? ”diye açık açık konuştu. Olmadığını, şimdiye dek hastalıkla ilgili ilk karşılaştığım doktor siz oluyorsunuz. !”dedim. Doktor güldü: “İyi öyleyse, kolay anlaşacağız, seni bugün böylece bekleteceğiz. Şimdi ben sana bezle su bırakacağım, zaman zaman bezi ıslatıp, hiçbir olumsuzluk düşünmeden kendini dinlenmeye bırakıp yatacaksın. Bu şiş bugün inmeyebilir, oldukça dişmiş, kendini dinleyeceksin. Akşam az önce gelen çavuş arkadaş gelecek. Dikkat et dayanılmayacak ölçüde acı duydunsa, bak saatin var, ona söyle, acıların duyduğun saat gibi aralıkları da söylersen işimiz kolaylaşacaktır. Biz doktoruz hastalıklarla uğraşıyoruz ama böyle ender olaylar karşısında da sabırla bekliyoruz. Yanlış anlama, hiç acı duymayabilirsin, ben öyle düşünüyorum. Ama duyabilirsin de, onu da bekliyorum. Umarım çavuştan iyi haber alacağım. İyi haber alırsam yarın gelirim. Şansımıza bir terslik olursa gene geleceğim, geçmiş olsun!”deyip gitti. Bir er bir şise su ile sargı bezi getirdi. Nasık yapılacağını gösterdi. Şiş yerleri boydan boya ıslattım. Hava da çok sıcak. Islaklık beni serinlettı. Kamyonla bir yere gidecekmişiz ben geç kalmışım kamyon kalkınca arkasından koşmaya çalışırken uyandım. Rüya görmüşüm. Arkadaşlar geldi. Pestil gibi yatıyorum. Zaman zaman utanıyorum, zaman zaman kaygılanıyorum. Doktorun söylediği acı duyma olayını da arada bekliyorum. Doğrulup doğrulup bakıyorum şişlikte bir değişme yok. Öğle geçti, akşam oldu. Sıhhiye çavuşu geldi. İlk sorgusu acı duyup duymamam oldu, Duymadığımı söyleyince gülümseyerek:

-Büyük geçmiş olsun, bu senin bedeninden gelen bir illet değil böcek ısırığı, yani dışardan gelen bir zehir olabilir. Butlarını etkileyip şişirdi ama daha ileri geçmedi. Bu geceden sonra yavaş yavaş geçecek!”dedi. Bu kez de arkadaşlara karşı kendimi suçlu gibi saymaya başladım. Gene de gece boyunca uyudum.

 

10 Haziran 1942 Çarşamba

 

Kalk borusuyla uyandım ama kalkacak durumda değilim. Ayağım, ayak bileğim iyice oynuyor ama baldırlarımdan başlayarak kasıklarıka dek bir ağırlık var, sıcaklık duyuyorum. “Başka bir şey yok ama diz kapağım şişlikten kıpırdamıyor. İsmet, geldi:

-Dayı hastasın, burada bakılmazsın, okula haber iletelim seni alsınlar!”dedi. Öteki arkadaşlar da İsmet “e benzer yorumlar yaptılar. Doktor yüzbaşının anlattıklarını arkadaşlara aktardım, ayrıldılar. Yüzbaşı gene geldi, Çokgüler yüzlü, güven verici. Bunu ona söyleyebilsem, diye düşünürken bu kez o bana:

-Çok iyi bir hastasın, daha doğrusu hasta değilsin, rahatsın. İnsanların başına böyle terslikler her zaman gelir. Kimileri böyle durumlarda çok tatsızlaşırlar, bizim işlerimniz o zaman zorlaşır. Bu nedenle biz, hastanın tavırlarına bakarız. Hasta bize yardımcı oluyorsa sevinerek işimize koyuluruz. . Doktor hem konuştu hem yokladı. Cildimi çimdikler gibi yokladı. Öteki bacağımı yokladı aynı dürtüleri oraya da yaptı. Algılamadaki benzerlikleri sordu. Gerçekten iki tarafta da aynı etkilenme oluyordu. Bu kez gülerek: “Bügün de yat, yarın gene gelirim, yarın ayakta dinlenirsin, öbür gün arkadaşlarına katılırsın’dedi. Kitap okur musun? ”diye sordu. . Okuduğumu söyledim. Bir kaç kütap adı istedi: Asker olduğunu düşünerek, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Harp ve Sulh başta olmak üzere sayarken sözümü kesti: “Öyleyse bunu da severek okuyacaksın, bir meslekdaş kitabı!”deyip yepyeni bir kitap verdi. Şahika/Citadel: Cronin. Joseph Archibald Cronin. Bu günlük bu kadar; çavuş gene uğrar, geçmiş olsun!” deyip gitti. İçim rahatladı. Doktor beyin adını neden öğrenmedim? diye kendimi sorguladım. Sonra da kendisinden sormam ayıp olur, sağlıkçı çavuştan öğrenmeye karar verdim. Dr. Cronin de bir asker doktormuş, ingiliz ordu birliklerinde çalışmı, denizlerde gezmiş. Okumaya başlayınca kendimi unuttum. Arkadaşların seslerini duyunca kitabı altıma sakladım. Bacağımdaki şişlik biraz inmiş durumda. Dizimi de kırmaya başladım. Arkadaşlar ilgilendiler. Onlar da şişlikte belli bir inme olduğunu söylediler. İsmet, izin alarak bir süre yanımda kaldı. Kitap okuduğumu söyleyince o da sevindi. ”İyi olacaksın!”deyip ayrıldı. Bir ara uyudum. Uyanınca gene kitabı okudum. Rahat okunuyor ama, düz bir yolda gider gibi sayfaları okuyup geçiyorum. . Olaylar, belli kişi üstünde. acı tatlı sürüp gidiyor. Son okuduğum Karamazof Kardeşler kitabının ancak bir bölümü olabilecek bir kitap. Akşam üstü çavuş geldi. Gülerek: ”Eh, artık kalk, yürü biraz!”dedi. Yardım etti kalktım. Dizimden yukarısı gene şiş ama dizimden aşağısı rahat oynuyor. Bir süre ayakta durdum, az da yürüdüm. Tuvalete gittim, oturdum. Çavuş tuvalet durumumu sordu. Çıktığımı söyleyince: “O da önemliydi, büyük geçmiş olsun, doktor bey

birşey söyledi mi? ” diye sordu. Başımla: “Hayır!” işareti verince, seni bir böcek ısırmış olabilir. Bunu arkadaşlarınızı korkutmamak için açıklamıyoruz, sen de söyleme. Çok nadir bulunan bir böcek olmalı. On yıllardır burada asker yaşıyor, böylesi görülmedi!”dedi. Giderken bir sıvı yollayacağını, onu bir iki saatte bastırmadan sürmemi söyledi. Arkadaşlar yatmadan önce birkaç kez o suyu sürdüm. Sürdüğüm su, su gibi bir şey ama pek de güzel olmayan bir kokusu var. Kokuyu arkadaşlar da duydu; aralarında benden gizli konuştular ama ne diyeceklerini bildiğim için üstünde durmadım. Alınganlığın sırası değil, deyim içimden güldüm.

 

11 Haziran 1942 Perşembe

 

Yat-kalk boruları arasında deliksiz uyumuşum. Uyanınca sağ ayağımın uyuştuğunu duyumsadım. İki gün dür oynatamadığım için gene öyle sanıp oynatmamaya özen gösterirken bacağım karıncalanmış gibi beni iyice rahatsız etti. Korka korka oynattım. Oynatınca da rahatladım. Yokladım, şişlik iyiden iyiye inmiş. Sol tarafıma dönerek şiş bacağıma yerden kaldırdım. Bacağım kendi kendine oynuyor. Dizlerimi kırıp oturdum. Hiç bir ağrı sızı duymayınca kalkıp çadır önüne çıktım. Kahvaltı için bana çorba getiren asker bir de tabure getirdi. Tabureye oturdum. Taburede otururken Çavuş geldi. Geçmiş olsun, bünyen sağlam, kolay atlatıyorsun, bedenine dağılınca zehir etkisini kaybediyor, bol bol su iç, terlemeye çalış!”dedi. Sık sık kalkıp ayakta durdum, oturdum, bir süre dizlerimin üstün durup kitap okudum. Şahika’yı bitirdim. Bir solukta okunacak bir kitap. Görev sever bir genç dokor. Doğru görev yapacağına andiçmiş, bu andına uyup hastalarına koşmayı görev sayıyor. Giderek bu tutkusu onu iyice gerçek yaşamından uzaklaştırıyor. Böyle düşünmeyenlere değer vermediğinden çevresindekilerle yolları ayrılıyor. Öyle ki severek evlendiği eşinin bile varlığını unutur gibi oluyor. Ancak yaşamın tüm insanlar için kaçınılmaz gerçeği olan ölüm doktoru da sınayınca durum değişiyor. ”Bayram geçince yağı başına çal!” deyimi söylenecek bir duruma düşen doktora üzülerek kitabı kapattımKitabın, görev anlayışı bakımından; dikkatli okuyunca yararlı olabileceğine inandım. Belki de Yüzbaşı-Dr. Hüsametttin Aydın’ın bana okutması da bundandır.

İki nöbet atlatmışım, onları tutmak istedim. Arkadaşlar borcunu önümüzdeki hafta ödersin!”dediler. Geceyi uykuda geçirdim.

 

12 Haziran 1942 Cuma

 

Çavuş geldi baktı: “Arkadaşlarına katılabilirsin!” dedikten sonra Nuri Çavuşla konuştu. Nuri Çavuş çağırınca arkadaşlara katıldım. Onların üç gündür ne yaptıkları bilmediğime üzülüyordum. Uygun adımla büyük bir çadırın önünde durduk. Adlarımız söylenerek içeriye alındık. Bir Başçavuş sırası gelene uyarıcı sözler söyleyerek tüfek verdi. Mermi dışında her parçası tamam tüfekler. Teslim tamamlandıktan sonra yat-kalk çalışması yaptık. Geniş bir alana dağılıp kendimize komut vererek dediklerimizi yaptık. Öğleye dek bu çalışmamız aralıksız sürdü. Nuri Çavuş beni hasta bildiğinden olacak bakıp geçti. Gülenler oldu, onları özel olarak uyardı. İlginç bu uyarı alanlar içinde İsmet, Yusuf, Salih Baydemir de vardı. Oysa onlar çok iyi tanınmışlardı. Öğlede Sıhhıye Çavuşu geldi bacağıma baktı, ayak bileklerimi ölçtü. Çok iyi bulduğunu söyledi. Bana :

-İçebildiğin kadar su iç, bol bol terle deri altındaki zehir aksın!dedi. Akşam gene geleceğini söyletip gitti. Öğleden sonra tüfekli yürüyüş yaptık. Sık sık durup tüfek indirip tüfek astık. Nuri Çavuş bana bakıp:

-İyi deyip geçti. Bir an düşündüm, ben neden iyi olayım? Öyleyse Nuri Çavuş neden iyi!”desin. Kendimi eleştirdim, ancak ben köyde tüfek kullandım, ava gittim. Ava gitmekten öte avcılarla gezdim. Kullandığım tüfekler çifte denilen av tüfekleriydi ama gene de tüfekti; ele alınıyor, tutuluyor, umuzlara konuyordu. Belki de bu alışkanlık doğru olmuştur. Gerçi piyade tüfekleri çiftelere göre ağır ama, küçük arkadaşlara göre ben daha doğru yapıyorum!Böyle düşünerek kendimi toparladım. Yatmadan önce Sıhhiye çavuşu geldi, bir değişiklik olup olmadığını sordu. “Son kez bir daha bakayım!” dedi iki bacağıma da baktı. . “Biz buna böcek tanısı koyduk ama böcek ısırığını yeri olacaktı, bunu bulamadık yüzbaşım bunu merak ediyor!”dedi. Böcek ısırması sözünü arkadaşlara duyurmak istemediklerini, böyle bir söz yayılırsa insanların tedirgin olacağını düşündüklerini, gerçekte bu bölgede böylesi bir olan ilk kez olduğunu, oysa burada onyıllardır askerlerin böyle yerlerde yattığını anlattı. Tekrar “İyi düşün şişen bacağında kaşıntı duyuyor musun? ”dedi. Bir süre düşündüm. , baş parmapımın ara yumuşağında ara ara kaşıntı olduğunu söyledim. Üstçavuş ayağımın parmaklarını açıp dikkatle baktı. Sevinerek: “Yüzbaşıma müjde parmak arasında izi buldum, o bunu bekliyordu, şişte pek belli olmaz, şiş indikçe iz ortaya çıkar. Bu konuda biz de senin gibiyiz pek ender görülen bir olay!”dediTekrar geçmiş olsun!”deyince Yüzbanın adını öğrenmek istedim. Gerçi kitapta bir ad vardı ama tam çözememiştim. H mettin. Yazılmıştı. Metin, ad, soyad biliyordum ama mettin duymamıştım. Ayrıca Mettin’in m’si de küçük yazılmıştı. Koskoca doktor yüzbaşının bu yanlığı yapacağını düşünmemiştim. Meher mettin gerçektemmettin’miş. Hüsamettın, Soyadı Aydın. Hüsamettin Aydın. Uzun olduğu için imza kısaltmasını H. mettin Yazıyormuş. Doktor Yüzbaşı Hüsamettin Aydın. Bu kez de Üstçavuşun adını öğrenmek istedim. Zeynel Üsküplü. Sıhhiye Üstçavuşu Zeynel Üsküplü. Üsküp benim için yabancı değil. Şiirlerini okuduğum Yahya Kemal Beyatlı Üsküplü. Ayrıca bizim köy deresinin adı da Üsküp deredir. Derenin ilk kaynağının olduğu yerdeki köyün adı Üsküpdere’dir. Ayrıca az uzağında büyük bir bucağın adı da üsküp'tür. Bunları düşünerek: “Bizim Üsküp mü? ” diye sordum. Zeynel Üstçavuş gülerek:

-Hayır sizin Üsküp değil bizim Üsküp, gerçek olan büyük, Ana Üsküp!dedi. Üstçavuş’a teşekkür ettim, sizi yorduğum için üzgünüm, oysa ben okul süresinde hiç hastalanmadım, ondan önce de doktora çıkmadığım dedim. Zeynel Çavuş: “Bu bizim görevimiz!”deyip ayrıldı. Görev, görev deyip tekrarladım:

-Görev nedir? Dr. Hüsametttin Aydın’la Zeynel Üsküplü Üstçavuşu benim ayağım için buraya gelmesini kim zorluyor? Görev!İşte bunu iyi öğrenip, yaşam boyu bunu uygulamak gerekir. Ben bunu başarmalıyım. Hangi mesleği sürdüreceğimi tam bilmiyorum ama yaptığım iş ne olursa olsun ben de bunlar gibi arkamda bana teşekkür eden insanları bırakmaya çalışacağım. Arkadaşlar benim nöbet borçlarımı haftaya ertelediler. Başkalarının yardımları içinde başıma gelen olayı atlatma sevinci içinde uyudum.

 

13 Haziran 1942 Cumartesi

 

Kalk borusuyla birlikte kalktık. Kalkar kalmaz da “Yüzbaşı bize hangi savaşları anlatacak? ” Soruları sorumaya başlandı. Trakya savaşı olarak Balkan Savaşını öğrendik, Yunan işgalini de biliyoruz. . Ben 93 Savaşını unutmayalım derken Sami Akıncı Osmanlı İmparataoruğu savaşlarının çoğu Trakya daha geniş anlamıyla hep Rumeli’de olmuştur. Buraları bizim değildi bizim oldu. Bir soru soruldu:

-Sonra ne oldu? Sonrası beni ilgilendirmez, savaş olduğu kesin, işte yüzbaşı onları anlatabilir. “Ohoooo o, o zaman biz burada daha bir ay kalırız!Kısa keser, özetleri anlatır derken İsmet hepimizi güldürdü:

-Hiç merak etmeyin kısa olsun diye sadece bizim yendiklerimizi anlatıri, geçer!”dedi.

Kahvaltıda çay-yumurta. Bu kez söz bizim okula döndü: “Bizim aşçı yumurta pişirmeyi bilmiyor mu yoksa, neden hiç yumurta verilmiyor? Buna da neden arandı. Lüleburgaz’ın gerçek çiftçi köyleri bu çevrede. Yumurta üretenler çoğunlukla buradan geçiyor. Askerler yumurtaları pazara varmadan alıyorlar. Hüseyin Orhan buna karşı çıktı. Lüleburgaz’ın büyük çiftçi köyleri asıl bizim okul tarafındadır, Ahmetbey, Karıştıranlar derken Kadir Pekgöz Ahmetbey köyüne sinirlendi:

-İkide bir Ahmetbey köyü deniyor, oysa Ahmetbey köyü Hamitabat yanınsa sinek kalır!Tam neşelenirken Nuri Çavuş düdük çaldı. Arkasından:

-Kamp takımı yürüyüş sırasına geç!Sıra olduk, “Tek, çift birerle kol!”Olduk. çiftler teklerin soluna!Geçtik. Koşu alanında koştuk. Nuri Çavuş bana izin vermek istedi, ama koştum. Uygun adımda merasim yürüyüşü yaptık, sağa sola döndük. Dörtlü sıra yapıp dört tarafa da döndük. Nuri Çavuş çok beğendi. Lüleburgaz tarafına yürüyüş yaptık. Saat tam 10’da alanda bulunduk. Yüzbaşı da elinde bir kitapla geldi, adını söyledi. Manisa Lisesinde, Bursa Lisesinde askerlik derslerine girdiğini anlattı. Kurmay okuluında öğrenciliğinin sürdüğünü gülerek söyledi:

-Ben de öğrenciyim, omuzlarımdaki yıldızlara bakmayın, sıralardan daha kurtulamadım!deyip gülümsedi. Trakya’nın yerini, Avrupa-Asya köprüsü olması nedeniyle dört yandan uğrak yeri seçildiğinden başladı özet olarak Romalılardan, Bizanslilardan sonra sözü Osmanlılara getirip Kosova, Varna savaşlarına değindi. Bizim ezeli düşmanımız olan Avusturya’yı Tuna'dan aşağıya indirmedik ama, kuzeydeki düşmanımız Rusya’ya karşı aynı beceriyi gösteremedik, onlar 1828, 1878 savaşlarında Edirne’ye, Istanbul’a dek geldi. Zafer kazanmış olarak geldiler ama yerli halk savaştan uzak kalmıştı. Bu nedenle bu iki savaşın Trakya halkı üzerinde derin biz bırakmamıştı. Balkan Savaşı ile Yunan İşgali tuz biber ekti. Trakya halkı her ikisinde de en az ikişer yıl kan ağladı. Siz öğretmen olacağınıza göre bu savaşların acısını gereken ustalıkla gelecek kuşaklara anlatmalısınız. Bu düşüncelerle sizlerle bu konuşmaları özellikle yapıyoruz. !”deyip kesti. Adını, soyadını , sınıfını söyledi. Rütbemi biliyorsuz, başarılar dilerim!”deyip ayrıldı: Piyade -Kıdemli Yüzbaşı Enver Erdoğdu.

Nuri Çavuş bizi yürüyüş koluna geçirip yürüttü. Tüfekleri takındık. Bir yandan da saati izleyip yolu gözlüyoruz. Kazım Usta gelecek mi? Bir iki döndükten sonra tüfekleri aldığımız depo çadıra doğrulduk. Tüfekleri teslim eden erler çıktı. Nuri Çavuş açıklama yaptı: tüfekler pazartesi günü gene alınacak. Sıra ile tüfekleri teslim ettik. Kazım Usta bizi unuttu yollu şakalarla yemeğe girdik. Fasulye-bulgur pilavı-üzüm hoşafı verildi. Kalktığımızda Kazım Ustayla karşılaştık. Bizi çok özlediğini söyleyerek kamyonu gösterdi. “Şımarmadan, asker gibi düzenli binin! diyerek güldü. Gene hükümet meydanında bir süre durduk. Bu kez, muhasebeci Hikmet Bey benimle üç arkadaşı rica etti. Cami karşısındaki Zahireciler mağazasından tenekeler alıp kamyona götürdük. Az sonra da okula döndük. Bu kez geçen haftaki ilgiyi göremedik. . Meğer bugün-yarın çalışma varmış. Arkadaşlar şakalaştılar:

-Bizi de çalıştırılarsa ne yapacağız? ”Öyle olmadı, Faik Bakır Öğretmen bizi karşıladı, banyo yapacağımızı, dersliğimizde oturacağımızı söyledi. Gülerek :

-Paydos ziline dek sizi dinlendirmek istiyoruz!”dedi. Fazla oyalanmadan banyoya girdik. Banyodan sonra kitaplığa gittim. Şahika kitabını aradım. Doktor Bey, yeni çıktı demişti. O nedenle olacak kitaplıkta bulamadım. Bir süre kitaplıkta başka kitaplara baktım. Derslikte kitap bırakmamıştım, boş oturmamak için, kitaplıkta oyalandım. Çıplaklar Kampı diye bir kitap gördüm. Kamp sözü ilgimi çekti, kitabı alıp okudum. Daha doğrusu okumaya başladımAncak o kamp bizim kamptan çok farklı. Gerçekten insanlar çıplak olarak anlatılıyor. Hem de İstanbul’da, Ankara’ya giderken gördüğümüz adalarda çıplak insanlar denize giriyorlar. Paydos zili çalınca sonra okumak üzere kitabı bırakıp çıktım. Atölye boşalınca akordiyon çaldım. Gözlerim kapıdaydı ama bu kez gelen olmadı. Akşam yemeğinde 9 A dersliğine çağırdılar. Gene aynı arkadaşlar, severek gideceğime söz verdim.

Akşam yemeğinde burada da benzer yemek çıktı: Fasulye, bulgur pilavı üzüm hoşafı. Yalnız bizim fasulye benekliydi, hoşafın üzümleri daha küçük biraz da fazlacaydı. Eğlencede tattızlık oldu. Derslik tıka basa dolunca o sınıfın çocukları dersliklerine giremedi. Bu kez onlar, eğlence hazırlayanlara sataştılar. Sert konuşmalar olunca kızlar ayrıldı. Ondan sonra da gerginlik sürdü. Ben, ara ara aklıma gelen parçaları çaldım. Röslein gelmemişti. Biraz da onu düşündüm: “Neden gelmemiş olabilir? ”Yat zilinden önce dağılındı. Bizim derslikte konu kamp. Yüzbaşı, üsteğmen, Nuri Çavuş. Benim Yüzbaşının adı, üsteğmenin adı kimilerince unutulmuş: Yüzbaşı Enver Erdoğdu, Üsteğmen ; Yüksel Çakmak Adları söyleyince sordular: “Sen bunları da mı yazdın? ”Bunları yazdım, doktorla Sıhhiye Çavuşunu bile yazdığımı söyledim. “Bize bir daha ne lazım olacak? diyenler yanında “Çık, çık, çık!”yapanlar da oldu.

Yatınca bunları düşündüm: “Yazınca ne olacak? ” ne demek, öğrendiğimi unutmamak istiyorum. Unutmamak için de yazmam gerekiyor. Ben yazdığımı kolay kolay unutmuyorum. Not çıkardığım dersler aklımda daha çok kalıyor. Ezberlediğim şiirler de öyle. 100 kez okuduğum bir şiiri ezberleyemediğim oluyor. Ancak yazdığım şiirleri, uzunluğuna göre, 5-10 kez okuyunca ezberliyorum. Herkes uyumuş durumda ben bir kez daha: Piyade-Yüzbaşı Enver Erdoğan, Piyade Üsteğmen Yüksel Çakmak, Çavuş Nuri Çavuş, Doktor Yüzbaşı: Hüsamettin Aydın, Sıhhiye Üstçavuş Zeynel Üsküplü’yi sevgiyle anıp gözlerim kapadım ……………………………………………………. .

14 Haziran 1942 Pazar

 

Kim nereden, niçin anımsadıysa, bizim sorunumuz olmuş: ”Neden bursa Lisesi tam teçhizatlı kamp yapıyor da Edirne lisesi yapmıyor? ”diye sorup, tartışanlar var. Edirneli arkadaşlara takılmak için anımsanmış bir olay olarak yorumladım. “Edirneliler oldum olası askerlerle sarmaş dolaş yaşıyorlar, ayrıca giysi giymeye gereksinim görmemişlerdir!”dedim. : “Bursa öyle değil mi? ”deyince bu kez kendini Edirneli sayan Sami Akıncı yanıtladı: “Biraz öyle değil. Bursa’da Edirne kadar asker niçin olsun? diye sordu. Gerçeği hiçbirimiz bilmediğimiz için ses çıkmadı. Bu kez de Bursa ili konuşuyldu: Haritalardan yerini biliyoruz ama kentin özellikleri üstüne bildiklerimiz sınırlı. Edirne’den önce Osmanlı Devleti’nin merkezi olduğu, Edirne gibi orada da ipekçilik yapıldı dışında bilgimiz yok. Kahvaltıya Bursa konuşarak gittik. Çay-zeytin. Hilmi Altınsoy’a anımsttım: “Hani yumurta isteyecektik? Hilmi düşünmüş, hem de çok düşünmüş “Okul gibisi yok be Abi, boşversene sen, verilirse verilsin, yeyip geçelim!. Bir yumurta için kafamızı bozmayalım. Şakası bile korkunç. Adamlar kırlıkta, yılanın, çıyanın dolaştığı tarlalıkta yatıyorlar. Gördün işte; hiç hasta olmayan sen bile bilinmedik bir dertle karşılaştın!”Hilmi’nin konuşmasına, benim gibi arkadaşlar da şaşırdı:

-Hilmi, sen orada ne konuşuyordun, şimdi ne söylüyorsun? Rüyanda mı bir şeyler gördün yoksa? dediler. Hilmi:

-Siz güleceksiniz ama ben bazan düşünürüm, bu gece de düşündüm:

-Okulumuz, iyidir, okulumuzu sevelim!Hilmi Altınsoy’un okul severliğine gülüşerek kalktık. Dersliğe gidince öteki arkadaşlara da söyledik. Tüm arkadaşlar Hilmi’nin görüşüne katıldılar: “Okulumuz güzeldir, biz okulumuzda mutluyuz!”Öğleye dek özgür kalışımıza sevinerek dağıldık. Arkadaşların çoğu futbol alanına gidemediklerin üzüldüler. Ben bir süre gene akordiyon çalıştım. Herkes çalışmaya dağılmış durumda gelen giden yok. Bu, bir bakıma iyi oldu. Öğle yemeğinde dönüşü konuşmaya başlayınca gerçek yakın düşünceler ortaya çıkmaya başladı. Genel kanı:

-Biz, askerde teskere bırakıp kalamayız; kalsak bile o işi sürdüremeyiz!Nedenini sordum “Adamlar çok gaddar diyen oldu. , amirlerinin emrine girmiş, emirlere alışmışlar, biz bunları yapamayız!” diyenler oldu. Ben ikisine de katılmadım: “Biz askerliğe uyamazsak, başka nedenlerden uyamayız!”dedim, örnek olarak Doktor Hüsamettin Aydın yüzbaşı ile Sıhhiye Üstçavuşu Zeynel Üsküplü’yü örnek verdim. Doktorun bana kitap vermesine hem şaştılar hem de inanamadıklarını söylediler. Söz sözü açtı sonunda bizim askerler üstüne doğru bilgi edinmediğimiz kanısına varıldı. Arkadaşımız İbrahim Ertur’un ağabeyini hepimiz tanımıştık. Onu anımsadıkBize derse gelen üsteğmenleri konuştuk. Biraz kafamız karışık olarak masadan kalktık. Konuşmalarımız bir süre böyle sürdü. Arkadaşlar bir ara işi şakalaşmaya döktü. Çok konuşanlardan biri Bekir Temuşin. Nuri Çavuş Bekir’i övmek için: “Benim bilgilerimi öğrenirsen de çavuş olursun!”demişti. O sözü değiştirerek Bekir’e takılıp, kızdırdılar. “Bekir daha tam öğrenemedi ama gene de onbaşı olabilir!” yakışırması bir hayli ilgi topladı. Mustafa Saatçı: “Sahi bizim çavuşumuz var, onbaşımız yok!deyince iş yaygınlaştı. : “Bizim , imamımız, hafızımız, çavuşumuz var, onbaşı neden olmasın? Bir yandan da pencerelerden Vabis gözlüyoruz. Sonunda Vabis geldi, Kazım Usta bizim pencerelere eletti. İdris Destan bir “Of!” çekti, “Okulda ne çabuk geçiyor bu zaman!”Kamyona doluştuk. Lüleburgaz’a dek kimse konuşmadı. Lüleburgaz’dan dönüş yaparken şakaşar başladı “Durdurun inecek var!”Kim inecek? En çok korkanlar inecek. Korkaklığı kimse üslenmediği için gülüşerek kampa indik. İnince bir süre kalacağımız günlerin sayısı tartışıldı: “6 gün mü? 7 gün mü? Bugün, gün sayılır mı? ”Nuri Çavuş geldi: “Kamp takımı içtimaaaa!dedi. Toplandık. Sivillikten çıkmamız için kısa bir yürüyüş yaptıkAhmet Güner, Ali Önol, İbrahim Ertur konuştukları için koşma cezası aldılar. Bir saat yürüdük. Nuri Çavuş, :

-Bir haftada kazandıklarımızı bir günde kaybettiğimizi söyledi. Oysa arkadaşların bir bölümü hiçbir şey kazanmadığı kanısında. Ben bir şeyler kazandığımın ayırdındayım. Hiç değilse her mesleğin kendine özgü zorlukları var. O zorluklar çekilmeden başarı olası değil. İki nöbet borcum var. Arkadaşlar arka rakya olmasın, iki grupla birer saat tutmamı önerdiler. Bu gece saat 3’te, yarın gece de saat 11’de nöbetim var. Akşam yemeğinde mercimek çorbası, patates yemeği vardı. Gene konu oldu: “Burada bizde az verilen iki yemeklik, patates, yumurta!”Onbeş gün ne çabuk geçti!” sözlerinin arkasından “Bu bir hafta nasıl geçecek? ” sorusunu sorup kıs kıs gülenler var. Tam uyumuştum, Ahmet Güner uyandırdı. Son nöbetçi oydu. Ben , 4 Mehmet Aygün’ü uyandıracağım. Nöbet çabuk geçti, yatar yatmaz uyudum

 

15 Haziran 1942 Pazartesi

 

Kalk borusuna iyice alıştık. Sözde akordiyonla çalacaktım, aklıma bile gelmedi, üzüldüm. Nuri Çavuş komut verdi Kamp Takımı: “Birerli kol!”Birerli kolda bir süre yürüdük. Tek çift sayıp iki sıra olduk. Koşarken tek-çift sıra olmak çok hoş ama oldukça karışık. Bunu yaptırmak için asker olmak gerekecek. Şaşıran arkadaşlar hemen cıvıtıyor. Bizim spor saatimiz için düşünüyoruz ama yaptırmak çok zor. Yusuf’la bunu konuşuyoruz. Sabah sporlarında oyunlar arasına bunları katıp bir değişiklik yapmak. Bundan başka ayak değiştirerek yerinde geri dönmek, tek ayak üstünde diz kırarak durmak. Bunlar hep Zeybek oyunlarına uyayan hareketler. Kahvaltıdan sonra uygun adımla çadır depo önüne gittik. . Sonunda bizim arkadaşların adını taşıyan bir çavuşla karşılaştık Abdullah Çavuş. Gülenler oldu. Bizim Nuri Çavuş sinirlendi. “Ne var yani bütün çavuşlar Nuri olacak değilya! Bu söz de gülme bekliyoduk ama kimse gülemedi:

-Bütün çavuşlar Nuri olacak değil ya!. Tüfekleri teslim aldık. . Abdullah Çavuş öğleden sonra tüfek temizliği yaptıracak. Öğleye dek tüfekli yürüyüş yaptık. Kampın en sıcak gününü yaşadık. Terlemeyen kalmadı. Tombul arkadaşlarımız su gibi oldu. Tüfekler sırtta, tüfekler omuzda, tüfekler elde yürüyüşler, koşmalar yaptık. Bana en zoru atış durumunda yürümek geldi. Tüfekle düşmekten korktum. Avlanırken yürünüyor ama insan o zaman kendi kendine, burada gözetim altında kalınıyor. Kazasız belasız öğleyi yaptık. Öğleden sonra tüfek bakımı yapıldı. Her hareket emirle oluyor. Bütün tembihlere karşın tetik çekenler oldu. Nuri Çavuş bir keresinde düpedüz küfür etti. Kime olduğu belliydi ama geçiştirildi. Bu yüzden olacak mermi verilmiyor. Gerçekte tüfekler tertemiz. Gene de biz komutlarla namluların içini dışını sildik. Kayışları ayarladık. Kısa yürüyüşler yaparak sık sık tüfekleri çattık. “Eskiden buna silah çatmak denirmiş!”dedim. Nuri Çavuş sordu:

-Sen nereden biliyorsun? ” Ben de:

-Şarkısı var, “İhtiyatlar silah çatmış yolun üstüne!”dedim. Nuri Çavuş:

-Sen şarkıcı mısın? dedi. Arkadaşlar şaka olsun diye: “

-Şarkıcı!dediler. Nuri Çavuş disiplini düşünerek:

-Şimdi de silah diyenler var, silah, tüfek aynı şey!deyip sözü uzatmak istemedi. Tüfekli hareketleri tek tek toplu olarak akşama dek sürdürdük. Nuri Çavuş “Yarın atış hazırlıklarına geçeceğiz!”dedi. Bunu atış olarak algılayanlar oldu genel bir sevinç yaşandı. Bu gece nöbetim saat 6 olarak soylendi. Kısacası ben yarın 7 yerine saat 6’da kalkacağım. Günün sıcaklığı etkilemiş olacak, her günden daha çok yoruldum.

Yat borusu kesilmen daha uyuduğumu sanıyorum.

 

16 Haziran 1942 Salı

 

Bugün atış olacak-olmayacak konuşmaları arasında uyandık. “Bugün atış olmaz!” savı kazandı. İş içinde iş çıkıyor. Tüfekler temizlendi ama bilmediğimiz daha başka işler vardır. Mehmet Yücel:

-Daha ne olacak? Biz mermi yaptıracak değiller ya!deyip güldürdü ama, asıl atıştan sonra fazla bir iş kalmayacağı görüşü ağır bastı. Gene de bakalım, görelim konuşmaları arasında Nuri Çavuşun düdüğü ile toparlanıp yerimizi aldık. İyice öğrendiğimiz hareketleri yaptık. Onlara ek olarak durduğumuz yerde, uçacak gibi kolları kaldırıp indirdik. Kollar açık bacakların birini indirip kaldırdık. !. sınıftayken Beden Eğitimi Öğretmenimiz Ömer Tunalı’nın yaptırdığı hareketlerin benzerlerini yaptık. Kahvaltıda da 3. yumurtamızı yedik. Kahvaltıdan sonra tüfekli eğitime başladık. Uzunca bir yürüyüşten sonra siper eğitimine başladık. Yatarak tüfeğe şekil aldırıp düşmanı hedefleme. Bunu uzun süre tekrarladık. Arkasından namluyu hedefe çevirme, sonunda da tetiğe dokunma çalışmaları yaptık:

-Göz-gez-arpacık! Sözlerini hepimiz onar kez tekrarkadık. Bundan sonra da “Tık-tetik!”Hoşumuza gitti. Nuri Çavuş son sözü geri aldı:

-Tık-tetik bugün yok!dedi. Göz-gez arpacık, sözlerini de kestirdi:

-Onları içinizden söyleyerek çalışın!dedi, öyle yaptık.

Öğleden sonra araziye çıktık. Bu da önemli bir etkinlik olarak sayılıyormuş. Lüleburgaz dere kıyısına dek yarı tarlalıktan yarı patikalardan yürüyerek su akınısından döndük. Bizim köylerin yolu açık olarak görünüyor. Kadir Pekgöz dayanamadı:

-Bari oraya dek yürüsek de köyümün yolunda azıcık ayaklarımı sürüsem!dedi. Nuri Çavuş kızmadı, sözü ciddiye aldı:

-Orası çok uzak, gidemeyiz!dedi. Kısa bir dinlenmeden sonra serbest yürüyüşle yarı yola dek konuşarak döndük. Kalan bölümü uygun adımla tamamladık. Tüfek çat, tüfek al! Komutlarıyla bir süre çalıştık. Boru çaldı. Nuri Çavuş nöbet işinin değiştiğini söyledi:

-Nöbetler tüfekli, esas duruşta beklenecek bu saatten başlayıp yarın eğitim saatinde bitecek!Böylece listeye iki arkdaş daha eklendi. Ancak silahli nöbet beklemek çok önemsendi. “Bir de giysi olsaydı1” diyenler oldu. Arkası geldi:

-Bir de mermi olsaydı!Mehmet Yücel ekledi:

-Bari bir de düşman isteyin de iş tamam olsun!Tüfekli nöbet atışları unutuldu. Unutulan bir başka önemli durum da nöbet esas duruşta olacak. Bunu kime düşünmedi. Esas duruşta durmak ne demekti? Sıranın bozulmaması için borcuma karşılık, ilk nöbeti ben tuttum. Tüfek omuzumda sallanmadan durdum. Kimse gelip geçmiyor, sallansan ne olacak. Ancak dururken bunu yanlış anlaşıldığını sezdim. Bu olsa olsa yerini terk etmemek, belli yerde durmak olsa gerek. Kimseye bir şey demedim. Benim nöbetim çabucacık geçti. Nöbeti Recep Kocaman’a devrettim. Arkadaşlar her zamanki gibi benden önce uyudular. Düşünceye dalmadan uyudum.

 

17 Haziran 1942 Çarşamba

 

Kadir Pekgöz kalkar kalkmaz söylenmeye başladı:

-Çattık belaya!deyince önemsedim, sordum:

-Hayırola hemşerim!dedim. Kadir, “Şuna bak hemşerim!”diye Mehmet Başaran’ı gösterdi:

-Hiç yoktan sorun çukarıp sinir bozuyor!dedi. Merak edip bir daha sordum:

Ggerçekten kızmışsın, önemli bir sorun mu? Kadir anlatırken Mahmet Başaran uzaklaştı. Anladım, beni de ilgilendiren bir durum, dikkatle dinledim. Dün yürüyüş yaparak Lüleburgaz Deresine dek inmiştik. Kadir bizim köylerin yolunu gösterip: “O yola dek gitksek!”demişti. Nuri Çavuş bunu duydu ama bir şey demedi. Diyecek olsa derdi. Bir süre sonra Mehmet Başaran :

-Yalnız sizin köyünüz var gibi ikide bir ortaya çıkıp konuşuyorsunuz, başkasının hiçbir şeyi yokmuş gibi her ne varsa sizde var!gibi sözler söyleyip laf sokuşturuyormuş. Oysa bizim çadırlar onların köy yolu üstündeymiş. Yürüdüğümüz yolun bir kolu onların köyünden geçiyormuş:

-Çocukça bir şaka!dedim. Kadir ne şakası, ciğerci işi küfre döktü, arkadaşlar yatıştırmaya kalkınca da:

-  Yeter be, bunları mı dinleyeceğiz? demişmiş. Kadir’i durdurdum:

-  Sana göre bu sözler ikimiz içinse, ortak karar verelim. Bu yol mol işi değil, yol bir bahane. İşin içinde başka işler var belli. Kadir'i rahatlatmak için:

-  Keşke sen de ona “Biz sizin köy yoluynu da önemsiyoruz

-  baksana tuvaletlerim, z bile sizin köy yolunda!”deseydin. Bu kez de Kadir:

-  Sen bu işi şakaya alıyorsun ama bildiğin gibi değil, işin içinde iş var!deyince,

-  Bunu burada çözemeyiz, okula dönünceye dek sabredelim. Kadir duraksadı. Ben sözümü sürdürdüm:

-  Senin ciğerci diye küçümsediğin o patlak göz, çok sinsi biridir. Seni ya da beni sinirlendirip burada olay çıkartmak istemektedir. Burası okul gibi değil, küçük bir ceza başımıza iş çıkarabilir. Gel beni dinle, bu işi de bana bırak!Kadir:

-  Peki abi, deyip ayrıldıKim ne söylerse söylesin burada karşılık vermeyecek.

Kahvaltıda sıcak su benzeri bir karışık çorba içtik. Ekmekler de çok kuruydu. A, ma demeye kalkanlar oldu. Burası asker ocağı, siz babalarınızdan bu sözü duymadınız mı? dedim. Mehmet Başaran:

-Yok, senin baban mı yalnız askerlik yaptı? dedi. Kullandığı sözcüklerden birini yerinde kullanamadığını saptayınca:

-Evet benim babam yalnız askerlik yaptı anamı götürmedi, seninki ananla birlikte gitti herhalde!dedim. Arkadaşlar şaşkın şaşkın bakıştılar. Çorbalarımızı atıştırıp kalktık. Konu kesildi. Nuri Çavuş düdüğü sık sık çalıp uyardı. Öğleye dek tüfeksiz arazi tanıma, siper seçme eğitimi yapılacak. Uygun adımla iki km. kadar gittik. Kırsal kesimde teker teker, grup olarak çukurluklar bulup saklandık. Özel gözeticiler saklananları gözetti. Başarılı bir sütre çalışması yaptık(Düşman gözünden gizlenme)

Öğleden sonra gene aynı yerlere gittik bu kez salt düşmandan gizlenme değil, düşmanı avlayacak ölçülerde görüp ona görünmeyecek sütreler aradık. Tüfekleri düşmana doğrultup nişan aldık. Nuri Çavuş hepimizi teker teker kontrol etti. Benim de içlerinde olduğum bir grup aferin aldı. Oturarak, ayakta, diz çökerek nişan aldık. Şaka değil, boş tüfeklere iyice alıştık. Nuri Çavuş bizi azıcık korkuttu:

-Tüfekler dolu olunca siz bu denli rahat olamazsınız. Acemilerin dolu tüfeğe alışması en az 3 ay sürer!dedi. Beni göstererek, arkadaş gibi avcılar başka, sizin gibi acemileri kastediyorum!deyince tüm arkadaşlar güldü. Ben bunu önemsemedim ama gülmemek için tam karşıma gelen Mehmet Başaran’a baktım, ağlamaklı bir yüzle büzülüyordu. İçimden Nuri Çavuş’a teşekkü ettim. Beni çok onurlandırdı. Bugünkü eğitimimiz de yorucuydu ama askerlik kampında olduğumuzu bugün iyice duyumsadık. Tüfek çatmalarda başka günler yapılan hatalar bugün yapılmadı.

Hatalarımızın azaldığını görünce çoğumuzun neşesi arttı. Kadir bana:

-Seni dinlediğime iyi ettim. Senden sonra düşündüm, kavga etseydim ki onu döveceğim inenıyorum, ağlayıp gidecekti. O zaman ben ne yapacaktım? ”Sen benim ağabeyim Kara Hüseyin’in arkadaşısın, deyip boynuma sarıldı. Kadir’e:

-Ağabeyin kara değıl neden kara Hüseyin? diyorlar. Kadir eskiden beri sormak isteğim sorunun yanıtını verdi. Onların köyü 300 haneden fazla, büyük bir köy; ikiye bölünmüş gibi Aşağı Mahaller, Yukarı Mahalle. Aşağı Mahallenin İmamı başka yukarının başka. Aşağı mahallenin imamının kızıla yakın sar saçı, sakalı var. Sarı Hafız olarak anılırmış. Kadir’in babası ondan genç, sonradan da geldiği için, ayırma amacıyla ona da Kara Hafız, demişler. Kara Hafız!ın Hüseyin giderek Kara Hüseyin olmuş. Oysa Hüseyin esmere yakın ama kesinlikle kara denecek ölçüde esmer değil. Tıpkı Kadir renginde. Kadir’e kara demek kimsenin aklından geçmez.

Bu gece nöbetim yok. Deliksiz uyumak istiyorum.

 

18 Haziran 1942 Perşembe

 

Çok rahat uyuduğum belli. İlk ti’de uyandım. 2 günümüz mü var üç günümüz mü? İsmet üç diyor, Mehmet Yücel iki. Birisi inatçı keçiler!”dedi. Eski kitaplarda vardı. Onları okuyanlar var duymamış olanlar var. Duyanlar anlatınca, Yusuf Asıl gülerek onu ben de biliyorum, babam anlatıyordu deyince hepimiz güldük. Kahvaltı da yumurta bekleyenler var. Ben, zeytin az yedik, neden zeytin olmasın? dedim. Kahvaltıda zeytin çıktı. Bu kez bana takıldılar, : “Bugün atış var mı? Düşünmeden :

-Yok! dedim. Nedenini de söyledim. Boş tüfekleri öğrendik ama, mermi doldurup boşaltmak çok önemli. Onu göstermeden atış yaptırmazlar!Dedim ama ben kendi akıl yordamımla böyle bir yorum yaptım. Sabah sporu hareketlerinden sonra uygun adımla depo çadır önüne gittik. . Bize çekirdek denilen tahta mermiler verdiler. Beşer mermi aldık. Yanık ağaç gibi bir nesneden yapılmış, hafif. Dünkü gittiğimiz yöne bir süre gidince dinlenme verildi. Nuri Çavuş alıştırma yapacağız deyip aldığı bir tüfeği göstere göstere doldurup boşalttı. Sonra da bana “Gel bakalım avcı senden başlayalım!”dedi. Biraz çekindim ama ne de olsa boş mermi deyip gittim. Yapılmayacak bir durum yokmuş beş işlemi de aksaksız yaptım. Bana kolay gelen denemeler bir çok arkadaş için güç geldi. Öğle borusuna dek denemelerimiz sürdü ama gene de kalanlar oldu. Geri döndük. Bir bölümümüz atışlara can atarken içimizde birileri korkuya kapılmış durumda. Öğlden sonra da şakacı ya da yalancı mermi doldur boşaltını sürdürdük. Hepimizde heyecan doruğa çıktı. Doldur boşaltı yapamayanlar beceriksizlerinden becerememe kaygısı sürdürürken ben de usta musta sıfatları takınırken beceremezsem ne yaparım diye kara kara düşünmeye başladım. Doldur boşalt, göz-gez–arpacık sözlerini tekrarlıyarak akşamı getirdik. Nuri Çavuş gülerek:

-Arkadaşlar benim görevim bu kadar. Gene geleceğim ama, söz benim değil Başçavuşla üsteğmen gelecek, daha dikkatli olun!dedi. Yatarken uyarılar tekrarlandı:

-Gece , göz-gez-arpacık! diye bağırırsam sakın darılmaın!Aynı sözü hepimiz tekrarladık.

 

19 Haziran 1942 Cuma

 

Göz-gez-arpacık!Hilmi Altınsoy: “Bu arpacık ne ki, benim gözüm şiştiğinde arpacık demişlerdi, bu bir hastalık değil mi? ” diye sordu. Mustafa Saatçı:

-Deli misin sen, bir de soruyorsun, elbette hastalık, işte o arpacık beni bugün hasta etti!” gülmeler arasında kalktık. Bu günün her günden farkı tüm gün ne yapacağımızı biliyoruz. . Ayrıca Üsteğmenle Başçavuş gelecek. : “Üsteğmeni sormadık Yüksel Çakmak mı? ” diyecek oldum; Birkaç arkadaş birden sen onu da mı tanıdın? . : “Ne tanıması, adamcağız bize Trakya’yı anlattı!”deyince güldüler. Bu kez de Başçavuşu sordular. Onunla yeni tanışacağımı, “Gelecek yıl kampında anlatırım!”dedim. Nuri Çavuş başarılı iş yapmanın kıvancı içinde komutlarını verdi Depo çadıra yöneldik. Çadır önünde Nuri Çavuş tekmil verdi: “30 kamp talebesi emrinize hazırdır! komutanım. Başçavuş oldukça yaşlı. Kendini tanıttı, atış yapacağımızı, heyecana gerek olmadığını, heyecanın telaş yarattığını, telaşın ise atıcılıkta hiç yeri olmadığını anlattı. Her zaman gördüğümüz esmer onbaşı çıktı. Başçavuş ona 100 mermi almasını söyledi. Mermileri bize dağıtılacak sanıyorduk. Öyle olmadı. Nuri Çavuş yumuşak sesle komut vererek bizi uzak bir yere götürdü. Gittiğimiz yerin genel atış yeri olduğunu gördük. Sepetli bir motosikletten Üsteğmenle Başçavuş indiler. Atış yerinde gene yarım ay şeklinde durduk. Başçavuş bize uzun uzun anlattı. Kendimizi sıkmamamızı tembihledi. İlk numara Mehmet Aygün’den tüfeği alıp bir atış yaptı. Az arkamızdaki asker 12 diye bağırdı. Gözcü asker dürbünle izliyormuş. Başçavuş aldı, attı, şaka eder gibi dürbünlü asker gene 12 dedi. Dinledik ama benim inanasım gelmedi. Adamlar fazla bakmadan tetik çektiler. Biz üçer mermi atacağız. Ancak bu üç mermi üç devirde olacak. 4 mehmetle başlayan atışlarda hep karavana giderken 42 Mustafa Saatçı!da 10 sesi geldi. Gene karavana sürdü. Salih Baydemir de 10 vurdu. . birden cesaretlendim. İki atış sonra benim; titremem geçti. iki karavanadan sonra 12 sesi geldi inanamadım ama ben atmıştım. benim atışıma 12 dendi. Arkamızdaki Nuri Çavuş, avcı değil mi? vurur işte! dedi. Başçavuş gülümseyerek, çifte mi kullanıyorsun? diye sordu. Yakup Tanrıkulu ile Ahmet Güner isabet ettirdiler. İkinci atışlar daha iyi gitti. Sefer Tunca, Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, İsmet Yanar, Harun özçelik, Salih Baydemir Hasan Üner isabet ettirdiler. Başçavuş bana, “Haydi bakalım avcı!” dedi. Dedi ama 10 sesi geldi. Arkamdam Halil de 10 vurdu. Kadir, Arif isabet, Ahmet Güner 8 vurdu. Az dinlenme verildi. Üsteğmen konuştu. . “İlk kez elinize tüfek veriliyor, böyle bir sonuç çok doğay, bunun zekayla falan ilgisi yok; sakın olumsuzluklara yormayın. İlk atışımı hiç unutmuyorum üçü de karavana olmuştu!dedi. Şimdi attığıma bakmayın gene de arada belki karavana olmuyor ama beni gösterek, Avcıdaki gibi gerileme oluyor!”dedi. 3. Atışa başladık. İlk üç karavana, Recep Kocaman 10, Hüseyin Serin 10, Mustafa saatçıya dek isabet. Mustafa Saatçı karavana, İsmet 10. Yusuf, Harun isabet, Sdalih Baydemir isabet. Hasanla Hilmi karavana, ben hazırlanırken Başçavuş gülerek “Uğurlu gelmedi, avcı demiyorum!” sözü biterken, . I2 sesi geldiBaşçavuş. bu kez de “ Şu işe bak sahiden seninle yıldızlarımız barışık değil, galiba!Fazla 6 mermi kalmış. Üsteğmen birini bana, diğer beşini de isabet ettiremeyenleye vermek istedi. Aynı başarıyı sürdüremeyecemi düşünerek atmak isteyenlere verilmesini söyledim. Üsteğmen bu kez de :

-Avcı aynı zamanda arkaş canlı!dedi. Mermi alanlardan Hüseyin Orhan’la, Hüseyin Serin bu kez 12 vurdular. Ancak üstünlük gene bende kaldı. Üsteğmen öğleden sonra bizi serbest bıraktı, “Atış heyecanı güzeldir, insanı konuşturur. Bu nedenle avcılar çok konuşur diye yaygın bir inanç vardır, siz de konuşacaksınız!”dedi. Öğle yemeğini rahat yedik. Gerçekten atışların insana başka bir heyecan verdiğini yaşayarak öğrendik. Düpedüz sınav gibi. Yemekten sonra Nuri Çavuşun komutuyla toplandık, tüfekleri teslim ettik. Çadırlarımızda oturmak koşuluyka serbest kaldık. “Gece nöbeti başlangıçtaki gibi olacak!Son gecemiz okuldaki gibi geçti. Nöbete kalkma dışında tek fark yerde yatışımız oldu. Kalk borusundan önce uyananlar konuşmadan duramamış. Fısıltılar giderek yükseldi. Boru çalınca hepimiz kalktık. Hepimizden aynı soru: “Bugün ne olacak? ”Sami Akıncı: “Yazılı yoklama yapılacak!”deyince, birkaç kişi birden:

-Senin aklın fikrin yazılıda! Karşılığı verildi. Sami:

-Ne olacaktı ya? Ben bir öğrenciyim, yazılı düşünmeyip başka ne düşünecektim? deyince İdris Destan:

-Dün tüfek başında başaramadın ama, deyince Sami:

-Sen çok mu başardın? Bırak bari onu başaranlar sorsun!dedi. Bu kez de İsmet bana seslendi: “

-Dayı hadi konuş!Ben de:

-Konuşacak bir şey yok, benimki bir rastlantı, tıpkı bacağımın şişmesi gibi!dedim. Bu kez tüm arkadaşlar olayı anımsadılar:

-Sahi geçmiş olsun, neymiş dediler. Ben de Doktor Hüsamettin Beyin söylediğini tekrarladım: “Sizi korkutmamak için söylemedik, adı saptanamayan bir zehirli böcek ısırmış!”dedim. Kahvaltıda çorba verildi. Hoşlanmayanlar oldu ama ayrılık düşüncesi ağır bastığından kimse eleştirmedi. Nuri Çavuş düdük çaldı. Her günkü gibi toplandık. Düzgün adım, yürüyüş komutu verdi. Sefer Tunca ile ben en öndeydik. Komut verilince Sefer dalgınlık edip yürüdü. Arkasından üç kişi de onu izledi. Nuri Çavuş onlara : “İstikamet Birinci geçit, marş marş !”dedi. Az ilerimizde aralıklı iki yol kesişmesi var; onları 1. , 2. geçit olarak anıyorlar. Arkadaşlar oraya dek koştular. Niçin koştuklarını aralarında soran oldu. Nuri Çavuş duydu, beni gösterdi:

-Ona sorun o neden koşmadı? Ben biraz gururlanarak:

-İstikamet verilmedi komutanım!dedim. Nuri Çavuş çok memnun oldu. Sonunda anladık ki Nuri Çavuş, çavuş sözünden çok kendisine komutan, denmesici bekliyormuş. Piyade Taburu Acemi Eğitim alanına gittik. Park gibi bir yer, değişik levhalar, spor için atlama tahtaları var, siper yerleri, kum torbaları, adını bilmediğimiz değişik tahta kutu-sandık-masa tipi tahtadan yapılmış, yığınla öteberi var. Nuri Çavuş onları gösterip ne işe yaradıklarını anlattı. Erğitim alanına döndük. Az bekledikten sonra üsteğmen geldi. Nuri Çavuş tekmil verdi. Üsteğmen gülerek rahat olmamızı söyledi. Kısa bir zaman onlara konuk olmamızdan memnun olduklarını söyledi. “Asker ocağının kutsallığını, geçekte bu kutsal ocağın herkes için geçici olduğunu baki olan Türk Ulusu, onun onurlu ardusudur, bizler de sizin gibi geçici konukuz, 2 hafta değilse bile bizim süreçlerimiz de yıllarla ölçülür, yıllar geçer bu iş bir gün bizim için de biter; ancak bayrağımız baki kalır!”dedi. Bizlerin çok değil birkaç yıl için de gene geleceğimnizi o dönemde daha yararlı çalışmalar yapacağımızdan umutlu olduğunu bu umutla alay komutanım adına sizi uğurluyorum!”dedi. Selam verip ayrıldı. Nuri Çavuş komut verdi, uygun adımla yerimize döndük. Sevinçle üzüntü arasında bocalayıp kaldık. Öğle yemeğinde konu, kamp olayıydı. Biz buraya piyade alayına gelmişiz. Bundan haberimiz yoktu. Yemekten az sonra Kazım Usta geldi. Biz kamyona hazırlanırken Nuri Çavuş belirdi. Çadırlar sökülüp teslim edilmeden bir yere gitmek yok!”dedi. Onar onar gene 3 gruba ayrıldık. Çadırları söküp teslim ettik. Kamyona atladık ama Nuri Çavuştan ayrılırken çoğumuz ağlamaklı oldu. Çadırlar arasından Lüleburgaz’a doğrulunca arkamızda koca bir kent bıraktık. Daha önce de bildiğimi sandığım bu yerler meğer insanla doluymuş. Arkadaşlar neşeli, bir azızdan : “Kamp kamp, işte yaptık, o da geçti!”deyip gülüşüyorlar. Gelecek yıl kampını tam teçhizatlı yapmak istediklerini tekrarlarıp duruyorlar. Benzetmeleri de unutmuyorlar: “Edirneliler gibi değil, Bursalılar gibi…Bu kez Edirneliler kızıyor. : “Edirnelilere sataşmayın!”Okula geldik. Bu hafta cumartesi öğleden sonra ile pazar günü tatil. Okulun önüne çocuklar doldu. Hepsi bizi değişik gözle süzüyor, olmalı. bakışları değişik değişik. Bir çok soruyu bir arada soruyorlar. Ben aradan çabuk sıvıştım. Kendi payıma ben kamptan yararlandım. Bir şeyler bildiğimi kampta da kanıtladım. Takılma için bile söylense avcılığımın gerçek bir tarafı olduğunu herkes gördü. Derslikte bir süre oturduktan sonra atölyeye gittim. Akordiyonu açıp çalıştım. Kalk borusu, yat borusu ti’lerini denedim. Sesleri buldurdum ama, gerçeğine uyan sesin çıkmayacağını anladım bu işten vaz geçtim. Banyo işimiz yarına bırakılmış. Uzun zamandır Kamber Amcamı görmedim, yarın Yenibedir’e gitmeyi tasarladım. Ahmet Gürsel Öğretmeni, Fikret Madaralı Öğretmeni sordum, ikisi de sürekli okula geliyormuş. Buna da sevindim. Dertslikte oturmaktan sıkıldım. Hayret bir durum, sabahleyin Saranlı Ovasındaki Piyade Alayı çadırlarındaydık. Oranın Piyade Alayı olduğunu bile bu sabah öğrendik. Arakadaşlar oturmuş bilgiç bilgiç konuşuyorlar. Ayrı ayrı kimin ne yaptığı açıklanmıyor. Herkesin ortak tavrı: “Biz yaptık. Aklıma geldi, Kadir Pekgöz’ü buldum,

-Hemşerim sen şimdi söyle, neymiş o yol konuşması? ”Kadir parmağını dudaklarına dayayıp: “Susssss!”Biz o konuyu kapattık; onun, seninle hiç bir ilgisi yokmuş!

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ